• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/

Anasayfa

Şu an için Kemal, halkının neredeyse çılgınca sevgisiyle birlikte, kendi başarı dizisinin onu getirdiği başdöndürücü yükseklikte emniyet içinde bulunuyor. Geçen Ağustosun ondördünde yeniden Büyük Millet Meclisi Başkanlığına seçildi. Ona verilmeyen tek bir oy vardı; o da ismet Paşa’ya verilmişti ve Kemal’in seçkin arkadaşını bu şekilde onore etmiş olduğu sanılıyordu. Bu arada, sıkıntıları başlayacaktır. Halen, Müdafaa-i Hukuk Partisi olarak adlandırılan partinin hakimidir (aslında, bu partinin ta kendisidir); şimdi Halk Partisi olan bu partinin karşısında bir muhalefet hemen hemen yok gibidir. Ancak zamanla başka bir kanat mutlaka belirecek ve kaçınılmaz siyasal bölünme ortaya çıkacaktır.
Ben talihimin en büyük mazhariyeti olarak Mustafa Kemal’i yakından görüp tanımak ve anlamaya çalışmak mazhariyetine kavuşmuş bir fâniyim. Onunla ilk ve gıyabî tanışmamız, bir efsane şöhreti yaratan, fakat bir gerçekten ibaret olan Çanakkale’deki kahramanlığıdır.. Onu şahsen ilk görüşüm, 4 ağustos 1920’de Konya’da, öğrencisi bulunduğum -o zamanki adıyla- Mekteb-i Sultanî’yi ziyaret ettiği güne rastlar. Millî Mücadeleye atılırken ilk gelişidir bu Konya’ya.. Gelişini Kışladan haber verdiler. Ben de tabiî, ilk defa olarak, hayalimde muazzam bir yer tutan adamı, şahsen de görmek hasretiyle mektebime koştum.. Bir akşam üzeriydi.. Atatürk mektebi dolaştıktan sonra..
Büyük Atatürk, “Hâkimiyet-i Milliye” esasını işlemekle ve onu yeni Türk Devletinin temel taşı yapmakla, yeni Devletin Devlet ve Hükümet şeklini de tayin ve tesbit etmiş oluyor, Cumhuriyet rejiminin tohumunu atmış bulunuyordu. Gerçekten millî egemenlik esasının tabiî ve tam bir şekilde gerçekleşmesi ancak cumhuriyetle mümkündür. Cumhuriyette bütün egemenlik, daha doğrusu egemenliği gerçekleştiren bütün kuvvetler milletin elindedir ve millet bu kuvvetleri kullanacak organları seçer. Cumhuriyetin kurulması ile halk idaresi gerçekleşmiştir. Halk reâyâ olmaktan kurtulmuş, kendi kendini idare edecekleri seçmeye hazırlanan efendi olmuştur.
Hükümet otoritesini korumadaki bu içten sorumluluk duygusu, son derece soğukkanlılıkla verdiği kararlarındaki açıklık, doğruluk, çabukluk ve kesinlik, daha yanlarından ayrılmadan, görevimizi mutlak başaracağımıza her ikimizi de inandırmıştı. Bu engin inanış ve güven içinde işimizin başına koştuk ve görevlerimizi istenildiği gibi başarı ile yaptık. Hangi göreve atansam, Atatürk’ü, o günkü sesi ile içimde duyarım.
Türk kadınlarının Millî Mücadele’ye büyük kararlılıkla katılışını gösteren en önemli olay, merkezi Sivas’ta olmak üzere “Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti”nin kuruluşudur. Bu cemiyet Sivas Valisi Reşit Paşa’nın eşi Melek Reşit Hanım ve arkadaşları tarafından Sivas’ta kurulmuş, kısa sürede Anadolu’nun muhtelif şehirlerinde Merkez’e bağlı birçok şubeleri açılmıştır**. Düşman işgallerini büyük bir hassasiyet ve dikkatle izleyerek itilâf Devletleri ve İstanbul Hükûmeti’ne karşı zaman zaman protestonameler yayımlayan, Millî Orduya para ve mal yardımı kampanyaları açan, Millî Mücadele için Anadolu’ya geçenlere kutlama mesajları gönderen bu cemiyet Kurtuluş Savaşı boyunca Türk kadınlığının iftihar edeceği büyük hizmetler görmüştür.
Nihayet, Afet İnan’ın Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler adlı kitabında da belirtildiği gibi, Ulu Önder 4 Haziran 1933’de kendi el yazıları ile “İnkılâp- Devrim”i şöyle açıklar: “Devrim… Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak, yerlerine, milletin en yüksek medenî icaplara göre ilerlemesini temin edecek yeni müesseseleri koymuş olmaktır.”Sadece bu beyanlardan dahi Kemalist Devrimin amacının “Ulusal Modernleşme” yi sağlamak olduğu anlaşılmaktadır. Öyle ise Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleşen Türk Devrimi bir ulusal bağımsızlık ve çağdaşlaşma hareketinin adıdır.Bu toplumsal yeniden biçimleniştir. Ulusal bağımsızlığı ve özgür düşünce ile insan onurunu temel aldığı için hümanizme dayalı bir Türk Rönesansıdır.
Prof. Malche, raporunda5 İstanbul Darülfünunu’nun Türk înkılâbı’na yaraşır bir dinamizm’den mahrum olduğunu, kendisini şuurlu bir şekilde belli bir noktaya sevkedecek ilmî ve fikrî hıza sahip olmadığını kaydetti. Üniversite adı verilen fikrî ve ilmî kuruluşla hayat arasında sıkı bir bağ bulunduğunu, bu sebeple üniversite’de nazariyecilik sistemiyle mücadele edilmesi gerektiğini savundu. Ayrıca, Türkiye gibi baştan başa yeniden teşekkül eden bir memlekette üniversite kürsülerinin öncelikle ne gibi konularla meşgul olması gerektiğini açık bir dille ortaya koydu ve “Darülfünun meselesi esas itibariyle Türkiye’nin fikrî, manevî, hatta istikbali meselesidir” görüşüyle raporunu noktaladı6.
Bir kere, hepinizin bildiği gibi, Atatürk hakikaten memleketi iyi tanırdı. Bütün belgeler bize bunu gösteriyor. Bir asker olarak, komutan olarak Türk vatanını kurtarmak üzere bir çok yerlerde görevli bulunmuştu. Türk Kurtuluş Savaşının yöneticisi ve başkumandan olmuş, daha sonra da Cumhurbaşkanlığı zamanında, bildiğiniz gibi memleketi yakından tanımak için mütemadiyen gezmiş, her yerde halkla tanışmış, onların fikirlerini almış, hatta tartışmalar yapmış bir devlet adamıydı. Şimdi ben dediğim gibi, Atatürk’ün dış siyasetinde malûm olan kısımlar üzerinde durmayarak sadece dış siyasetle ilgili bazı olayları anlatmak istiyorum sizlere…
Yine tabi burada meslekler önemli olmuş. Misal terzi ise Raftis, kunduracı ise Papoutsis olmuş. Mesela Mora'da yaygın olan bir durum da papazın oğlu ise Papadopoulos olması. Hatzi ile başlayan soyadlarından da kişinin hacca gittiğini ve "Hacı" olduğunu anlıyoruz ki bu durumda malum soyadı Hatzigiannis olabiliyor. Ya da kutsal topraklara hacca giden ve Ürdün nehrinde vaftiz olan kişi "Mastro", örneğin Mastrodimitros.
Durum görünenden daha ciddi. Mısıroğlu ölüp gidecek. Peki geride zehirlediği beyinler ne olacak? 12 Adayı Yunan’a verdiğimizi iddia etmesi, Lozan’ın hezimet olduğunu söylemesi, Atatürk’e, Cumhuriyet’e, Türk aydınlarına saldırması… Bu tahriplerin tamiri mümkün olacak mı? Ülkenin en başındaki yönetici bile Mısıroğlu’nun tarih tezleriyle konuşuyorsa, sarayında-sofrasında ağırlıyorsa, hastanede ziyaret ediyorsa çok zor görünüyor… Mısıroğlu’nu akademik camiada ciddiye alanı göremezsiniz. İleriye sürdüğü tüm tezleri çürütülmeye mahkum, çünkü aslı astarı yok. Mısıroğlu’na sempati duyan, “üstat” deyip arş u âlâya yükseltenlerin de masum olduğu düşünülemez, muhakkak bir çıkarları vardır. Son olarak, Atatürk ve Cumhuriyet’e saldırarak finansal gelir sağlamak dün de vardı, bugün de var. Bunlarla mücadele etmek boynumuzun borcudur.
... 10 ...
Fotoğraf Arşivi           Gazete Arşivi           Tarihçilik Üzerine MakalelerDiğer Makaleler