• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/

Anasayfa

Almanya’nın en çok ilgi uyandıran ve en bilinen, araştırılan dönemi şüphesiz Hitler dönemi. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Hitler’in iktidara gelişine kadar varlığını sürdüren Weimar Cumhuriyeti ise bugüne dek bu ilgiden pek nasibini almadı. Colin Storer imzalı Weimar Cumhuriyeti’nin Kısa Tarihi, bu dönemin genel koşullarını, havasını ve Almanya toplumunda yarattığı değişiklikleri akıcı bir şekilde aktarıyor.
2 Ağustos 1914’te seferberlik ilan ederek savaşa hazırlanan Osmanlı İmparatorluğu daha önceki hiçbir askeri çatışmada rastlanmayan büyüklükte bir ölçekte bu sürece dahil oldu. Bu süreç Osmanlı devleti çerçevesinde devlet-toplum ilişkisini yeniden tanımladı ve şekillendirdi. Son tahlilde toplumsal anlamda seferberlik ve bunun sonucunda askere gitmek bir zorunluluktu. Mehmet Beşikçi imzalı Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Seferberliği, savaşta Osmanlı insangücü seferberliği meselesi üzerine odaklanan; seferberlik sürecinin Osmanlı devletini nasıl daha merkezi, otoriter ve milliyetçi bir çizgiye ittiğini etraflıca inceleyen önemli bir araştırma.
Burası Misinni, çok önemli, İstanbul’un fethinden önce Osmanlılar buralarda savaştılar. İşte, Büyükkarıştıran, İstanbul’un ilk reisi Karıştıranlı Süleymandır, biliyor muydun? Babaeski. Burası da çok mühim. Şu kaleye doğru bir tırmanalım. Lüleburgaz’da, tarihi Sokollu Külliyesi’nin tam karşısında yemekleri ile meşhur bir lokantada, kulağımda bu sesler Halil İnalcık’ı dinliyorum. “Kaşgar Dergisi bu demek! Benim şair olduğumu bilmezler. Size bir şiir vereyim. Bak şöyle”. Geri çekiliyor, sözü, şair ve patron meselesine getirmeye çalışıyorum. Hoca çok iştahlı, neredeyse seksen yılı aşan ömrünün aralığından süze süze ancak diri ve açık konuşuyor. Ne bir kasıntılık, ne ben bilirim havasında. Hayatın ve tarihin amatörü gibi.
Bugünü anlamak için oldukça gerilere gitmek gerekiyor. Öyle 1990’lar, 1980’ler değil, daha da gerilere... İletişim Yayınları’ndan çıkan Türkiye’nin1950’li Yılları, bu görüşü kanıtlıyor. Özellikle Türkiye’nin Amerika ile ilişkilerini, anti-komünizmin nasıl dallanıp budaklandığını, dinin politikaya nasıl güçlü bir şekilde enjekte edildiğini, ordunun siyasetin içinde ne biçimde kök saldığını anlamak için geçmişe doğru yapacağımız yolculuğu kolaylaştırıyor.
Ülkemizde diplomasi ve dış politika alanında önemli çalışmalar yayınlamış isimlerden biri olan Doç. Dr. Hüner Tuncer tarafından kaleme alınan Kırım: Savaş ve Diplomasi (1853-1856) başlıklı kitap, Tarihçi Kitabevi tarafından yayımlandı. Modern savaşların öncüsü olarak nitelendirilen Kırım Savaşı, ilk kez demiryolları, zırhlı gemiler ile mayınlar gibi teknolojik gelişmelerin savaş alanına uygulandığı ve Birinci Dünya Savaşı’ndan yarım asır önce siper savaşının yıkıcılığının yaşandığı bir çatışma ortamına sahne olmuştur. Öte yandan Kırım Savaşı, Florence Nightingale’in öncülüğünde kadınların önemli rol oynadığı ve telgrafın kullanılması sayesinde savaştaki gelişmelerin anında savaşan ülkelerin halklarına yansıtıldığı bir savaş olma özelliğini de taşımaktadır.
Üç yüzün üzerinde flüt konçertosu bestelemiş, döneminin en ünlü besteci ve flütçülerinden biri olan Johann Quantz’ın bugün bilinmemesinin tek nedeni, belki de Johann Sebastian Bach ile aynı yıllarda yaşamış olma talihsizliğidir. Bu hafta okuduğum Ksenophon da Quantz gibi bir şanssızlık örneği, Platon ile aynı yıllarda yaşamış, Sokrates’in öğrencisi olmuş, aynı Platon gibi Şölen(Symposion) ile Sokrates’in Savunması başlıklı eserler yazmış ve ne şans ki, binlerce yıl boyunca hep eserleri Platon’unkilerle karşılaştırılmış. Felsefe tarihinin tamamını Platon’a düşülmüş dipnotlar olarak görenler değil sadece çoğu okur bugün Ksenophon’un gölgede kalan yazarlardan biri olduğunu kabul eder.
Her kitabın ruhunu ele veren anahtar cümleler vardır. Düş, düş gücü de Eco’nun Efsane Yerlerin Tarihi’nde bütün görkemiyle açığa çıkar. Bir romancı, tarihçi, akademisyen ve meraklı özne olarak Eco, bilgiyi yorumun arkasına iyice saklar, hayal gücünü kabartır sonra da sizi onunla el ele tutuşturarak kaybolur. Şimdi yazar nereye gitmiştir? O da bu güzel düşün peşinde midir? Hiç önemi yok. Bir kitabı güzel kılmak için bütün çabasını harcamış, büyütecini eski yazma kitapların üzerine tutmuş, şüpheyle kalkan kaşlarını titretmiş, muzip gülümsemeyle geri çekilmiştir.
Tarihi romanları tarih kitaplarından ayıran özellik nedir ve en önemlisi kaliteli bir tarih romanı nasıl olmalıdır? Cevap tam da yeni yayımlanan bir tarihi romanın ithaf bölümünde saklanmış duruyor gibi. Halil Bezmen, yeni romanı Lale, Kan ve Şehvet’in ithaf bölümünde şöyle diyor; “Kitabımda, Osmanlı İmparatorluğu’nun zenginliklerini bölüşmek isteyenlerin mücadelesini yazdım. Dış güçlerden -Rusya ve Avusturya- pek bahsetmedim. Onlara savaş alanında rastlanır ve düşman oldukları üniformalarından anlaşılır. Açıkta yapılan dövüşün neticesi de bellidir: Savaş alanını kim son terk ederse kazanan odur ve bundan böyle onun dediği olacaktır.
Vladimir Alexandrov’un yazdığı Siyah Rus adlı kitap bize inanılmaz bir yaşam öyküsünü aktarıyor. Bir roman değil, nesnel bir biyografi bu. Ama öylesine akıcı ki, bir romandan bile daha keyifle okunabiliyor. Kitabın başkahramanı Frederick Bruce Thomas. 1872’de Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyinde Coahoma County’de dünyaya gelmiş. İç savaş biteli ancak yedi yıl olmuş. Anne ve babası (Hannah ve Lewis Thomas) savaştan önce köleler. Ama Lewis kısa sürede toprak sahibi olmayı ve para kazanmayı başarır. Köle kökenli bir siyahinin toplum içinde böylesine yükselmesi, bölgenin beyaz zenginleri tarafından hoş karşılanmaz. Çeşitli baskılar sonucu aile topraklarını yitirir ve Memphis’e göçer. Baba, 1890 yılında evlerinde kiracı olan bir diğer siyahi Frank Shelton tarafından öldürülür. Babasının ölümünden sonra Frederick evden ayrılır ve Chicago’ya gelir. Büyük bir otelde garson olarak çalışmaya başlar. Hizmet sektöründeki çalışmaları önce Chicago, sonra New York’da devam eder.
Charles King Georgestown Üniversitesi’nde profesör. Uzmanlık alanı ise Karadeniz. Bilen bilir, Türkçede ilk yayımlanan kitabının adı da Karadeniz’di. Ama Odesa, Moldovya ve Kafkaslar üzerine de kitapları var. Üç yıl kadar önce İstanbul’a geldiğinde tanışmıştık. İstanbul’un da bir açıdan Karadeniz kenti olduğunu düşünüyor ve bu konuda bir kitap yazmayı planlıyordu. Benim yarım yamalak İngilizcem, onun kırık dökük Türkçesiyle nasıl becerdiysek iki saate yakın konuşmuştuk. İstanbul’u bu denli iyi tanıması şaşırtmıştı beni. Derdi, ne anlatacağı değil, neresinden tutup da anlatacağı idi. Pera Palas ve Beyaz Ruslar o zaman da, üzerinde en çok durduğu konulardı.
... 10 ...
Fotoğraf Arşivi           Gazete Arşivi           Tarihçilik Üzerine MakalelerDiğer Makaleler