• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/

Anasayfa

Osmanlı tarihi, gerek araştırmacılar gerekse de popüler kültür açısından son zamanlarda oldukça ilgi uyandırıcı... Bunların arasında akademisyen Güner Doğan’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Venediklü ile Dahi Sulh Oluna/17. ve 18. Yüzyıllarda Osmanlı-Venedik İlişkileri’ adlı kitabı, niteliği yüksek bir araştırma olarak öne çıkıyor. Doğan, neredeyse ezel ebed ilişki içerisinde olmuş iki devletin savaş-barış dönemleri, karşılıklı görüşmeler, ticari anlaşmalar gibi mümkün olabilecek tüm süreçlerini kapsayan 17. ve 18. yüzyıllardaki ilişkilerini aktarıyor.
Sanılanın aksine uzun değil kısa konuşmak zordur. Hatta onca uzun konuşmadan genellikle birkaç cümle ayakta kalır. Kısa konuşmak öyle mi? Sözün süzüle süzüle cevherine dönmesi, sağdan soldan yardım almadan kendi gücüyle ayakta kalması kolay mı? Bir nefes olarak nitelemişler eskiler dünyayı. Bir imalı bakış. Bakıp geçme gibi görmüşler. Ne var ki, insan sözü sever. Hayat uzun kurulmuş bir cümle gibidir de. İş tarihe, felsefeye, masala, hikayeye, sözün ve bağlamın uzamasına geldiğinde, sözün sözü açıp çoğaltması, besleyip büyütmesi de gereklidir. Hatta söz, ilkin büyür, büyüye büyüye aklın, dilin, hayalin, düşüncenin sınırlarına ulaşır, sonra da merkezine çekilir. Uzun sözü olmayanın kısa sözü neye yarar ki? Kısa söze kıymet verişimiz onun arkasındaki onca genişlik, güç, değer, değil mi?
Çocukluğumda okulumda okuduğum tarih kitapları yüzünden öteki ülkelerdeki çocuklar için üzülmeye başlamıştım. Sabahtan akşama bizim ulusumuzun çalışkanlığı, savaşkanlığı övgülerini okumak zorunda kalacaklardı. Avrupa tarihi bile dönüp dolaşıp bizim övgümüze dayanıyordu. Gün geldi, her ulusun çocuklarının kendine güven kazanması için birbirine benzer metinler okuduğunu öğrendim.
Ortadoğu’yu iyice tanımak için yapılacak ilk iş o bölgenin tarihini bilmek, bunun için de yetkin kaynakları okumaktır. Çünkü bugünün birçok sorunu, başta, bitmeyen savaşların nedenleri, yıllar öncesinden sadece aktörlerin adı değişerek sürüyor. Bu konuda aydınlatıcı en önemli kaynak kitap Bernard Lewis’nin Ortadoğu kitabı. Ortadoğu tarihinde en önemli adların başında hiç kuşkusuz Atatürk geliyor. Lewis, önce onun reformlarını yorumluyor. Kitapta Ortadoğu’nun durumu, İslam dini bağlamında konumu ve Avrupa ile ilişkisi irdeleniyor. Sultan II. Mahmud’un Batılı anlayışın etkisiyle kıyafet değiştirmesini bir dönüm noktası olarak yorumluyor örneğin. Kahvehanelerin müşterisinin, oraya gidenlerin durumundan yola çıkarak bölge halkının kimlerden oluştuğunu saptıyor.
Almanya’nın en çok ilgi uyandıran ve en bilinen, araştırılan dönemi şüphesiz Hitler dönemi. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Hitler’in iktidara gelişine kadar varlığını sürdüren Weimar Cumhuriyeti ise bugüne dek bu ilgiden pek nasibini almadı. Colin Storer imzalı Weimar Cumhuriyeti’nin Kısa Tarihi, bu dönemin genel koşullarını, havasını ve Almanya toplumunda yarattığı değişiklikleri akıcı bir şekilde aktarıyor.
2 Ağustos 1914’te seferberlik ilan ederek savaşa hazırlanan Osmanlı İmparatorluğu daha önceki hiçbir askeri çatışmada rastlanmayan büyüklükte bir ölçekte bu sürece dahil oldu. Bu süreç Osmanlı devleti çerçevesinde devlet-toplum ilişkisini yeniden tanımladı ve şekillendirdi. Son tahlilde toplumsal anlamda seferberlik ve bunun sonucunda askere gitmek bir zorunluluktu. Mehmet Beşikçi imzalı Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Seferberliği, savaşta Osmanlı insangücü seferberliği meselesi üzerine odaklanan; seferberlik sürecinin Osmanlı devletini nasıl daha merkezi, otoriter ve milliyetçi bir çizgiye ittiğini etraflıca inceleyen önemli bir araştırma.
Burası Misinni, çok önemli, İstanbul’un fethinden önce Osmanlılar buralarda savaştılar. İşte, Büyükkarıştıran, İstanbul’un ilk reisi Karıştıranlı Süleymandır, biliyor muydun? Babaeski. Burası da çok mühim. Şu kaleye doğru bir tırmanalım. Lüleburgaz’da, tarihi Sokollu Külliyesi’nin tam karşısında yemekleri ile meşhur bir lokantada, kulağımda bu sesler Halil İnalcık’ı dinliyorum. “Kaşgar Dergisi bu demek! Benim şair olduğumu bilmezler. Size bir şiir vereyim. Bak şöyle”. Geri çekiliyor, sözü, şair ve patron meselesine getirmeye çalışıyorum. Hoca çok iştahlı, neredeyse seksen yılı aşan ömrünün aralığından süze süze ancak diri ve açık konuşuyor. Ne bir kasıntılık, ne ben bilirim havasında. Hayatın ve tarihin amatörü gibi.
Bugünü anlamak için oldukça gerilere gitmek gerekiyor. Öyle 1990’lar, 1980’ler değil, daha da gerilere... İletişim Yayınları’ndan çıkan Türkiye’nin1950’li Yılları, bu görüşü kanıtlıyor. Özellikle Türkiye’nin Amerika ile ilişkilerini, anti-komünizmin nasıl dallanıp budaklandığını, dinin politikaya nasıl güçlü bir şekilde enjekte edildiğini, ordunun siyasetin içinde ne biçimde kök saldığını anlamak için geçmişe doğru yapacağımız yolculuğu kolaylaştırıyor.
Ülkemizde diplomasi ve dış politika alanında önemli çalışmalar yayınlamış isimlerden biri olan Doç. Dr. Hüner Tuncer tarafından kaleme alınan Kırım: Savaş ve Diplomasi (1853-1856) başlıklı kitap, Tarihçi Kitabevi tarafından yayımlandı. Modern savaşların öncüsü olarak nitelendirilen Kırım Savaşı, ilk kez demiryolları, zırhlı gemiler ile mayınlar gibi teknolojik gelişmelerin savaş alanına uygulandığı ve Birinci Dünya Savaşı’ndan yarım asır önce siper savaşının yıkıcılığının yaşandığı bir çatışma ortamına sahne olmuştur. Öte yandan Kırım Savaşı, Florence Nightingale’in öncülüğünde kadınların önemli rol oynadığı ve telgrafın kullanılması sayesinde savaştaki gelişmelerin anında savaşan ülkelerin halklarına yansıtıldığı bir savaş olma özelliğini de taşımaktadır.
Üç yüzün üzerinde flüt konçertosu bestelemiş, döneminin en ünlü besteci ve flütçülerinden biri olan Johann Quantz’ın bugün bilinmemesinin tek nedeni, belki de Johann Sebastian Bach ile aynı yıllarda yaşamış olma talihsizliğidir. Bu hafta okuduğum Ksenophon da Quantz gibi bir şanssızlık örneği, Platon ile aynı yıllarda yaşamış, Sokrates’in öğrencisi olmuş, aynı Platon gibi Şölen(Symposion) ile Sokrates’in Savunması başlıklı eserler yazmış ve ne şans ki, binlerce yıl boyunca hep eserleri Platon’unkilerle karşılaştırılmış. Felsefe tarihinin tamamını Platon’a düşülmüş dipnotlar olarak görenler değil sadece çoğu okur bugün Ksenophon’un gölgede kalan yazarlardan biri olduğunu kabul eder.
 9  ...
Fotoğraf Arşivi           Gazete Arşivi           Tarihçilik Üzerine MakalelerDiğer Makaleler