• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/

Anasayfa

Burası Misinni, çok önemli, İstanbul’un fethinden önce Osmanlılar buralarda savaştılar. İşte, Büyükkarıştıran, İstanbul’un ilk reisi Karıştıranlı Süleymandır, biliyor muydun? Babaeski. Burası da çok mühim. Şu kaleye doğru bir tırmanalım. Lüleburgaz’da, tarihi Sokollu Külliyesi’nin tam karşısında yemekleri ile meşhur bir lokantada, kulağımda bu sesler Halil İnalcık’ı dinliyorum. “Kaşgar Dergisi bu demek! Benim şair olduğumu bilmezler. Size bir şiir vereyim. Bak şöyle”. Geri çekiliyor, sözü, şair ve patron meselesine getirmeye çalışıyorum. Hoca çok iştahlı, neredeyse seksen yılı aşan ömrünün aralığından süze süze ancak diri ve açık konuşuyor. Ne bir kasıntılık, ne ben bilirim havasında. Hayatın ve tarihin amatörü gibi.
Bugünü anlamak için oldukça gerilere gitmek gerekiyor. Öyle 1990’lar, 1980’ler değil, daha da gerilere... İletişim Yayınları’ndan çıkan Türkiye’nin1950’li Yılları, bu görüşü kanıtlıyor. Özellikle Türkiye’nin Amerika ile ilişkilerini, anti-komünizmin nasıl dallanıp budaklandığını, dinin politikaya nasıl güçlü bir şekilde enjekte edildiğini, ordunun siyasetin içinde ne biçimde kök saldığını anlamak için geçmişe doğru yapacağımız yolculuğu kolaylaştırıyor.
Ülkemizde diplomasi ve dış politika alanında önemli çalışmalar yayınlamış isimlerden biri olan Doç. Dr. Hüner Tuncer tarafından kaleme alınan Kırım: Savaş ve Diplomasi (1853-1856) başlıklı kitap, Tarihçi Kitabevi tarafından yayımlandı. Modern savaşların öncüsü olarak nitelendirilen Kırım Savaşı, ilk kez demiryolları, zırhlı gemiler ile mayınlar gibi teknolojik gelişmelerin savaş alanına uygulandığı ve Birinci Dünya Savaşı’ndan yarım asır önce siper savaşının yıkıcılığının yaşandığı bir çatışma ortamına sahne olmuştur. Öte yandan Kırım Savaşı, Florence Nightingale’in öncülüğünde kadınların önemli rol oynadığı ve telgrafın kullanılması sayesinde savaştaki gelişmelerin anında savaşan ülkelerin halklarına yansıtıldığı bir savaş olma özelliğini de taşımaktadır.
Üç yüzün üzerinde flüt konçertosu bestelemiş, döneminin en ünlü besteci ve flütçülerinden biri olan Johann Quantz’ın bugün bilinmemesinin tek nedeni, belki de Johann Sebastian Bach ile aynı yıllarda yaşamış olma talihsizliğidir. Bu hafta okuduğum Ksenophon da Quantz gibi bir şanssızlık örneği, Platon ile aynı yıllarda yaşamış, Sokrates’in öğrencisi olmuş, aynı Platon gibi Şölen(Symposion) ile Sokrates’in Savunması başlıklı eserler yazmış ve ne şans ki, binlerce yıl boyunca hep eserleri Platon’unkilerle karşılaştırılmış. Felsefe tarihinin tamamını Platon’a düşülmüş dipnotlar olarak görenler değil sadece çoğu okur bugün Ksenophon’un gölgede kalan yazarlardan biri olduğunu kabul eder.
Her kitabın ruhunu ele veren anahtar cümleler vardır. Düş, düş gücü de Eco’nun Efsane Yerlerin Tarihi’nde bütün görkemiyle açığa çıkar. Bir romancı, tarihçi, akademisyen ve meraklı özne olarak Eco, bilgiyi yorumun arkasına iyice saklar, hayal gücünü kabartır sonra da sizi onunla el ele tutuşturarak kaybolur. Şimdi yazar nereye gitmiştir? O da bu güzel düşün peşinde midir? Hiç önemi yok. Bir kitabı güzel kılmak için bütün çabasını harcamış, büyütecini eski yazma kitapların üzerine tutmuş, şüpheyle kalkan kaşlarını titretmiş, muzip gülümsemeyle geri çekilmiştir.
Tarihi romanları tarih kitaplarından ayıran özellik nedir ve en önemlisi kaliteli bir tarih romanı nasıl olmalıdır? Cevap tam da yeni yayımlanan bir tarihi romanın ithaf bölümünde saklanmış duruyor gibi. Halil Bezmen, yeni romanı Lale, Kan ve Şehvet’in ithaf bölümünde şöyle diyor; “Kitabımda, Osmanlı İmparatorluğu’nun zenginliklerini bölüşmek isteyenlerin mücadelesini yazdım. Dış güçlerden -Rusya ve Avusturya- pek bahsetmedim. Onlara savaş alanında rastlanır ve düşman oldukları üniformalarından anlaşılır. Açıkta yapılan dövüşün neticesi de bellidir: Savaş alanını kim son terk ederse kazanan odur ve bundan böyle onun dediği olacaktır.
Vladimir Alexandrov’un yazdığı Siyah Rus adlı kitap bize inanılmaz bir yaşam öyküsünü aktarıyor. Bir roman değil, nesnel bir biyografi bu. Ama öylesine akıcı ki, bir romandan bile daha keyifle okunabiliyor. Kitabın başkahramanı Frederick Bruce Thomas. 1872’de Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyinde Coahoma County’de dünyaya gelmiş. İç savaş biteli ancak yedi yıl olmuş. Anne ve babası (Hannah ve Lewis Thomas) savaştan önce köleler. Ama Lewis kısa sürede toprak sahibi olmayı ve para kazanmayı başarır. Köle kökenli bir siyahinin toplum içinde böylesine yükselmesi, bölgenin beyaz zenginleri tarafından hoş karşılanmaz. Çeşitli baskılar sonucu aile topraklarını yitirir ve Memphis’e göçer. Baba, 1890 yılında evlerinde kiracı olan bir diğer siyahi Frank Shelton tarafından öldürülür. Babasının ölümünden sonra Frederick evden ayrılır ve Chicago’ya gelir. Büyük bir otelde garson olarak çalışmaya başlar. Hizmet sektöründeki çalışmaları önce Chicago, sonra New York’da devam eder.
Charles King Georgestown Üniversitesi’nde profesör. Uzmanlık alanı ise Karadeniz. Bilen bilir, Türkçede ilk yayımlanan kitabının adı da Karadeniz’di. Ama Odesa, Moldovya ve Kafkaslar üzerine de kitapları var. Üç yıl kadar önce İstanbul’a geldiğinde tanışmıştık. İstanbul’un da bir açıdan Karadeniz kenti olduğunu düşünüyor ve bu konuda bir kitap yazmayı planlıyordu. Benim yarım yamalak İngilizcem, onun kırık dökük Türkçesiyle nasıl becerdiysek iki saate yakın konuşmuştuk. İstanbul’u bu denli iyi tanıması şaşırtmıştı beni. Derdi, ne anlatacağı değil, neresinden tutup da anlatacağı idi. Pera Palas ve Beyaz Ruslar o zaman da, üzerinde en çok durduğu konulardı.
Yavuz Selim Karakışla’nın daha önce çeşitli popüler ve akademik yayınlarda yayınlamış olduğu çalışmalarından oluşan Eski Zamanlar Eski İnsanlar, Birinci Meşrutiyet’le Cumhuriyet’in ilk yılları arasındaki dönemi ele almakta ve yaklaşık 50 yıllık bu kritik dönüşüm sürecini alışılagelmiş Türk tarihyazımının dışına çıkarak, devlet değil, toplum eksenli bir bakış açısıyla değerlendirmektedir. Kitap, Türk tarihçiliğinin geleneksel yazım alanları olan siyasetçilerin iktidar mücadelelerini, siyasi manevralarını, bu manevraları meşrulaştıran ya da onlara kaynak olan ideolojik tutamakları ele almayı mümkün olduğunca bir kenara bırakarak, kendilerini tarihyazımında yazılı şekilde ifade etme olanakları zayıf olan toplum kesimlerinin günlük yaşamlarına odaklanmıştır.
Düşe kalka büyüyen temsili demokrasimiz bu yıl 140 yaşına basacak. Tarihimizin ilk anayasası 23 Aralık 1876’da ilan edilmiş, yapılan seçimlerin ardından ilk meclis 19 Mart 1877’de toplanmıştı. Petrosyan’ın Sosyalist Açıdan Jöntürk Hareketi çalışmasını okurken fark ettiğimiz gibi, ilk Anayasa (Kanun-u Esasî) çevresinde dönen tartışmalar “sultan”ın yetkilerinin sınırlandırılması, saray harcamalarının denetim altına alınması, Müslüman olmayanların temsili, basın özgürlüğü, resmî dil ve anadilde eğitim meselesi üzerinde düğümleniyordu. Katedilen mesafenin büyüklüğüne rağmen kimi başlıkların cari oluşu demokrasi adına hem kaygı hem de hayret verici. Sanki tarih tersine dönmüş gibi. Eski kuşaklar (Yeni Osmanlı ve Jöntürk hareketleri) yetkileri ayrıştırmak üzere mücadele etmişken, başkanlık rejimi etrafında şekillenen güncel talepler erki devletin en tepesinde yeniden toplamayı diliyor.
 8  ...
Fotoğraf Arşivi           Gazete Arşivi           Tarihçilik Üzerine MakalelerDiğer Makaleler