• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/

Anasayfa

1919 yılının 31 Eylül günü… İstanbul… Türk toplumunun en büyük bunalım yaşadığı dönem. Osmanlı başkenti düşman kuvvetlerince işgal edilmemiş sayılır ama limanına galiplerin donanmaları demir atmış, sokaklarında da birlikleri silahlarıyla dolaşmaktadır. Ayrılıkçı Rum, Ermeni ve benzeri cemaatler, hem basınları hem de dernekleri aracılığıyla kampanyalarını onlara dayanarak serbestçe sürdürmektedirler. Anadolu dört bir tarafından işgal edilirken, Yunan orduları da dört buçuk aydan beri Anadolu’ya yerleşmede öne geçirilmiş durumdadır.
Lale Devri bütün ihtişamı ile sürüyor... 18. yüzyıl İstanbul’una damga vuran lale bahçeleri, köşkler, eğlence âlemleri... Düzenlenen büyük festivallerde bir uçtan bir uca aydınlatılan bir şehir: İstanbul. Bu sırada İmparatorluğun uzak köşelerinde korkunç çarpışmalar yaşanmakta. İmparatorluk her geçen gün toprak kaybediyor. Bir avuç deneyimli devlet adamı dışında saray âlemi yaşananların vahametinin farkında değil. Hem imparatorluğun kötü gidişatı hem de yaşadıkları yoksulluğun etkisiyle halkın hoşnutsuzluğu her geçen gün artıyor. Bu gidişata İstanbul’da Patrona Halil adında esnaf eskisi bir yeniçeri tarafından başlatılan isyan son verecek ve İmparatorluğun içindeki güç dengeleri o güne kadar hiç olmadığı bir şekilde değişecektir.
Jön Türkler ve Komplo Teorileri isimli çalışmayı elime alınca eski bir alışkanlıkla önce içindekiler sayfasına bir göz attım. Kitapta masonluk ve Siyonizm gibi ilgilendiğim ve günümüzde de önemini sürdüren konuların varlığı ilgimi çekti. Kitap “Komplo teorilerinin Batı’da ortaya çıkışı”, “Osmanlı Devleti’nde masonluk ve Yahudilik”, “ İngiltere ve komplo teorilerinin yayılması”, “Tarihi gerçekler ve günümüz komplo teorileri” gibi başlıklar içeriyor. Kuşkusuz bu başlıkların hepsi de ilgi çekici ama öncelikle komplo teorilerinin günümüzdeki etkilerini inceleyen son bölüme ilgi duymam kaçınılmazdı.
İstanbul’dan Mardin’e inşaat gölgesinde değişiyor Türkiye. “Temizleniyor”. Merkezden kıyılara çekiliyor renkler. Soluyor şehirler “medeniyet” yolunda. Bu yolda çiçekçileri dahi camdan kafeslere kapatanlar hayvanları neden dolaştırsınlar ayakaltında? En iyisi haysiyetli bir hayvanat bahçesi olur ki “Bütün bu yeni bahçeler, açık alan özlemini tutuşturan sınır çizgilerini görünmez kıldıkları ölçüde hayvanların özgürlüğünü daha da kesin biçimde yadsıyorlar”*
Daha önce Batılılaşma ve Türk Edebiyatı ve Münif Paşa kitaplarıyla, Osmanlı modernleşmesi konusunda yetkin çalışmaları olan Ali Budak, Osmanlı Modernleşmesi, Gazetecilik ve Edebiyat’la Osmanlı modernleşmesine edebiyat ve kültür çerçevesinden yepyeni fikirlerle yaklaşıyor. Siyasi, askerî, ekonomik ve edebî pek çok faktörü içinde barındıran Osmanlı modernleşmesi açıklaması oldukça zor bir kavram. Bu bakımdan Ali Budak’ın, bu zor kavramı “Osmanlı Modernleşmesi” “Osmanlı Gazeteciliği” ve “Edebiyat” ana başlıkları altında -1795’ten günümüze- çizgisellik ve nedensellik bağlamında irdelemesi kavram ve anlam karmaşasını ortadan kaldırıyor.
Tarih, kolektif kimliklerin en önemli unsurları olan “biz” ve “öteki” kategorilerinin inşasında önemli bir araç olarak kullanılmaktadır. Tarihin kolektif kimlikler için işlevi ise ortak geçmiş anlatıları inşa ederek “biz” kategorisinden beklenilen ortak davranış kalıplarının meşrulaşacağı zemini ortaya çıkartmaktır. Biz ve öteki kategorilerinin ortaya çıkışı, kolektif kimliklerin devamını sağlamada ve kendi içinde benzerlik üzerinden yapılan tanımlamada etkin olarak kullanılmaktadır. Bu sebeple tarih, toplumun ortaklıklar üzerinden devamını sağlamayı amaçlayan iktidarların, bir türlü üzerinden elini çekemedikleri bir alan olmuştur. İktidar, formal ya da informal araçlarla ortaklıklara vurgu yapacak şekilde tarihe müdahale etme gereği duymuş ve böylece kolektif hafızayı inşa edip bireylerin referans verecekleri alanı ortaklaştırarak, idare edilmesi kolay yeknesak bir toplumu hedeflemiştir.
Türkiye’de deliliğin tarihi konusunda 1930’lardan bu yana oldukça zengin bir literatür oluştu. Ama bunların büyük çoğunluğu doktorlar cephesinden geliyor. Doktorların anıları ve geçmiş dönemlere bakışları, bir efsane isim olan Mazhar Osman’ın çıkardığı İstanbul Seririyatı dergisindeki makaleler konuya derinlemesine girmek isteyenler için emre amade. Rüya Kılıç imzasını taşıyan Deliler ve Doktorları: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Delilik adlı kitap ise farklı bir düzlemden bu alana yapılan bir bakış denemesi. Çünkü Rüya Kılıç bir tarihçi. Yaklaşımını ise şöyle özetliyor: “Bu çalışma Osmanlı’nın son yüzyılı ile erken Cumhuriyet döneminde mevcut belgeler, metinler ve verilerde bir grup insanı, delileri ve doktorlarını okuma yönünde mütevazı bir çabadan ibarettir.”
“Elçiye zeval olmaz” deyiminin müstehzi bir tarafı vardır ya, Güzin Özen Yılmaz’ın 16 ila 18. yüzyılda Osmanlı’da elçilik yapan devlet insanlarının anılarından derlediği kitapta örneği bol bunun. Kitaba adını veren bu deyim aslen diplomatik dokunulmazlığı tarif ediyor; yani bir kimseden başka bir kimseye herhangi bir haber ulaştıran kişi bu aracılığından dolayı sorumlu tutulmaz anlamına geliyor, ama tarihte bu yolda heder olan elçi hiç de az değil. Zaten zeval kelimesinin “kabahat / sorumluluk” anlamının yanında “yok olma / edilme” anlamı da var. Hele 16. ve 18. yüzyıllarda gücünün ve otoriterliğinin zirvesinde Osmanlı’ya elçi olarak gidiyorsanız zeval edilmeniz pek bir mümkün.
Emine Fuat Tugay’ın İngilizce olarak yazdığı ve Three Centuries: Family Chronicles of Turkey and Egypt adıyla Oxford University Press tarafından 1963 yılında basılmış olan bu kitap, Şeniz Türkömer’in akıcı çevirisi ve editör Emre Yalçın’ın titiz çalışmalarıyla Bir Aile Üç Asır başlığı altında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından okurlara sunuldu. Kitap, arşivlerden ve ailenin eski albümlerinden sağlanan yüz elliyi aşkın fotoğrafla zenginleştirilmiş. Açıklama ve güncelleme gerektiren yerlere yetmişi aşkın dipnot eklenmiş. Kitabın sonundaki dizin aracılığıyla okuru, bilgi edinmek istediği yüzlerce kişiye ulaşabiliyor. Ekinde ayrıca güncellenmiş aile ağaçları da sunulmakta.
Son dönemin en popüler dizisi olan Muhteşem Yüzyıl’da geçen entrikaları bile mumla aratacak kimi tarihi gerçekler vardır. Bunları görmek için bazen tarihin kıyıda kalmış kişiliklerinin üzerine eğilmek gerekir. Kimsenin aklına gelmeyecek, hiç umulmayacak kişilerin esasında bir döneme şekil veren karakterler olduğu ortaya çıkar, şayet tarihin o kıyıda kalmış yanlarına bakılırsa. Jane Hathaway’ın 2006 yılında yayımlanan kitabı Hazal Yalın’ın çevirisiyle Türkiyeli okurla buluştu. Hacı Beşir Ağa - Osmanlı Sarayının En Ünlü Haremağası, esasında kimsenin pek fark etmediği, filmlerde veya dizilerde yan rolde görünen haremağalarının ne kadar kuvvetli olabileceği oldukça derin bir araştırma eşliğinde anlatılıyor.
 6  ...
Fotoğraf Arşivi           Gazete Arşivi           Tarihçilik Üzerine MakalelerDiğer Makaleler