• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Yazarlar

Anasayfa

Şapka sözcüğü; Polonezce, czepska (şapka)’dan geliyor. Anadolu Türkçesi’nde şapka sözcüğü 15.yy.’dan sonra kullanılmaya başlanmış. Şapka; giyilen elbisenin kumaşından, fötr veya başka bazı malzemelerden, değişik desen biçimlerde yapılıyor ve kıyafeti tamamlayan bir aksesuar olma özelliği taşıyor.Şapkanın sosyal hayattaki yerini irdeleyecek olursak şöyle özellikleri ortaya çıkıyor; statü sembolü, görünüşe otorite,itibar ve güven veriyor, kıyafetin veya üniformanın bir parçasını oluşturuyor.
Saat bile günde tek kez doğruyu gösterir ya, İsmet Paşa hiç ama hiç doğru bir şey yapmamış… Örneğin mandacıymış. Kurtuluş Savaşı’na son anda katılmış. Birinci ve İkinci İnönü savaşları yapılmamış. Büyük Taarruz’da yanlış hesapları ve Mustafa Kemal’i kandırmaları nedeniyle savaş neredeyse yenilgiyle sonuçlanacakmış. Mudanya’da Türkiye’yi savunamamış. Lozan’da ata yadigarı toprakları kaybetmiş. Sonra demokrasi dönemi başlayınca, Takrir-i Sükun’un mimarıymış.
Anlaşılmaz biçimde (tabi ki anlaşılır) Vahdettin’in bir vatan haini olmadığı, Anadolu’da ulusal direnişi örgütlediği efsanesi yayılıyor! Bunu her yerde gözlemliyorsunuz. Her ağızdan, “Mustafa Kemal’i Samsun’a Vahdettin gönderdi” deniliyor. Bunda bir şey yok! Elbette Mustafa Kemal, Vahdettin’in iradesi ile Samsun’a gitti. Ancak, niçin gönderildi ve o ne yaptı? O’nun ne yapması isteniyordu ve o ne yaptı?
Şimdi iş döndü dolaştı, Atatürk’ün de zamanında “Kürdistan” sözünü kullandığına kadar geldi. Burada söylenmek istenen; Osmanlı Devleti’nden gelen eyalet sistemi anlayışına uygun olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı yıllarda, henüz daha ulus devletin kurulması tamamlanmadığı için, meclise gelen vekillerin geldiği bölgeye göre adlandırılmalarından kaynaklanan bir uygulamaydı. Osmanlı literatüründe, Manisa ve yöresi Saruhan, Karadeniz Bölgesi Lazistan, Güneydoğu Anadolu Kürdistan olarak adlandırılıyor; yine “Menteşe”, “Aydın”, “Karesi” gibi eski eyalet sistemine dayanan adlandırmalar yapılıyordu.
Asıl adı Osman Nevres olan Gazeteci-Yazar Hasan Tahsin, Osmanlı Devleti’nin istihbarat örgütü “Teşkilat-ı Mahsusa”nın üyesidir. İzmir’in 15 Mayıs 1919 günü Yunanlılar tarafından kanlı biçimde işgal edilmesi sırasında Yunan Efzun Alayı’na atıldığı bilinen “İlk Kurşun” olayı ile tanınmış ve ünlenmiş; o gün, Kordon’da Yunan askerleri tarafından acımasızca öldürülmüştür. İzmir’de, 1974 yılında Konak Meydanı’nda adına dikilen anıt, “İlk Kurşun” olayını ve işgale karşı, Türk Ulusal Varlığı’nın direnişini simgeler.
Alfabe devrimini içlerine sindiremeyenler, insan aklına zarar gerekçeler üretiyorlar. İşin teknik boyutuna, Arapça harflerden ve ona eklenen bir kaç Farsça sesten oluşan Osmanlıca denilen karma alfabenin Türkçe'yi yazı olarak anlatmaya yetmediğine bir türlü değinmiyorlar... Konuyu daha iyi anlatmak için, kafaları biraz karıştıralım: Buyurun okuyun: “mkml”Ne bu? Anlaşılmadı değil mi? Bir de tersine çevirelim harfleri: “Lmkm”Şimdi anlaşıldı mı? Yok, hayır! Şimdi de Arapça harfleri bilenler için sırasıyla yazalım. Lam, mim, kef ve mim.. İşte en son yazdığımın Arapça harflerle açılımı... Yani eski yazıda yazı sağdan sola yazılır ve m, k, m ve m harfleri, onu mükemmel olarak yazıp okumanız için yeterlidir...
Atatürk’te son senelerde halsizlik, yorgunluk gibi şikâyetler başlamıştı. Zamanla halsizlik artar, renginde ve yüzündeki çizgilerde değişikliklerle beraber, altın gibi sarı saçlarına kır düşmeye başlar. Zaman zaman yüzü sararıp solar, elleri balmumu rengini alır. Atatürk, uykudan kalktıktan sonra kendini halsiz hissetmektedir ve bu halsizliğini analjezik sedal tabletler alarak gidermeye çalışmaktadır. Bazen de halsizliklerini alkolle gidermek için sofraya zamanından evvel oturduğu da vaki olurdu.
Neresi olduğu hiç önemli değil... Bir cenaze merasimi... Mevta musalla taşında... Cemaat toplanmış; cenaze namazı kılınacak... İmam efendi geliyor... Dinsel ve geleneksel bir uygulamadır cenaze namazı; cemaat hazır... Rahmetliyi son yolculuğuna uğurlayacaklar... Namaz kılınacak, dualar edilecek; helallik alınacak... Böyle anlarda insanlar kalplerine nifak koymazlar; dargınlık varsa unutup giderler... Ölenin güzel yanları anılır; onlar dile getirilir; insanlar birbirleriyle başsağlığı dilerler... Cenazeler aynı zamanda çok önemli toplumsal kaynaşma ortamlarıdır bu yönleriyle... Hangimiz bu duyguları yaşamadık ki? Akrabalar, bir ölenin başına oradan buradan kalkıp geldiklerinde; o uhrevi hava içinde birbirlerine daha sıcak sarılırlar...
Atatürk Cumhurbaşkanı olarak, 1927 senesine kadar ayda 5.000 lira maaş ve 7.000 lira olağanüstü ödenek olmak üzere toplam 12.000 lira almaktaydı. 1927’de Cumhurbaşkanlığı ödeneğine 2.480 lira “pahalılık zammı” yapılmıştı. 1931 yılında eline 13.186 lira geçerken; 1932’de yürürlüğe giren vergi yasasından sonra bu miktar 9.078 liraya düşmüştü. Bunun 2.000 lirasını her ay İsmet İnönü’ye vermekte olduğundan gerçekte elinde kalan miktar 9.078 lira idi. Ayrıca mareşallikten emekliye ayrılan bir subay olarak emekli maaşı da bulunuyordu. Bu maaş önceleri 40 lira civarında idi.
1935 yılı Ekim ayında, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı’na bir mektup geldi... Mektup 30 Eylül 1935 ta kaleme alınmıştı. Kaleme alan kişi; Beşiktaş’ın ünlü diş doktorlarından Sami Günberg’ti... O, kısa bir süre önce Paris’te kendi uzmanlık alanıyla ilgili bilimsel bir toplantıya katılmıştı. Bu sırada, Musevi Bilim Örgütü (OSE) adıyla dünyaca ünlü bir sivil toplum oluşumun Paris ve Londra üyelerinin önde gelen isimleri kendisini ziyarete gelmişlerdi. Bunlar, dünyaca ünlü doktorlar ve onların yardımcılarından oluşuyorlardı... Hemen tümü Musevi kökenliydiler. Almanya’da Hitler iktidara gelip, antisemitist bir duruşla, öfkesini Museviler’e yönelttikten bir süre sonra bu kişiler önce işsiz kalmışlar ve Almanya'dan ayrılmak zorunda kalmışlardı. Hemen tümü tıp biliminin değişik alanlarında dünyaca ünlü hekimlerdi. Onlar, Günberg’ten önemli bir ricada bulundular: Bundan sonra mesleklerini Atatürk'ün Türkiye'sinde sürdürmek istiyorlardı.
 5  ...