• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/

Anasayfa

Türk siyasal yaşamının temel sorunlarıyla ilgilenen araştırmalar için, ordu-siyaset ilişkisi merkezi bir önem taşımaktadır. Cumhuriyet dönemini ele alan çalışmalarda, ülkenin kurucularının askerler olduğu ve bugüne dek gelen yapısal özelliklerin köklerinin o dönemde bulunduğu vurgusu dikkat çekerken, sonraki yılları ele alan çalışmalarda ordunun siyasetteki rolü, yaşanan darbelere odaklanılarak incelenmektedir. Konuya daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Osmanlı’yı konu edinen eserlere hâkim olan söylemin de, savaşların belirleyici etkisinin esas alınması sebebiyle, askeri-siyasi tarih ağırlıklı olduğu görülmektedir.
Ortaçağ denilince aklımıza popüler kültürün beslediği birçok imge gelir. Öncelikle “karanlık çağ” olarak anılmasından dolayı ortaçağı bir çeşit “cahiliye” devri olarak düşünürüz. Ayrıca şatoların olduğu, prens ve prenseslerin kol gezdiği bir çağ olarak da zihnimizde biçimlenir; çizgi filmlerde gördüğümüz şatolar buna modellik eder. Bir de eğer kendimizi “doğulu” olarak görüyorsak, Avrupa hastalıktan kırılırken Müslümanların temizliği bildiklerini ve birçok hastalığı tedavi edebildiğini söyleyebiliriz. Bu son yargı doğulu övünmesinin ötesinde kısmen doğrudur ama eksiktir. Hakkında bu kadar çok “kanaatimiz” olan ortaçağ hakkında aslında çok az şey biliyor olmamız oldukça gariptir aslında. Hem ortaçağın ne zaman başlayıp ne zaman bittiği konusunda da çeşitli görüşler vardır.
Malum neredeyse üç yıldır Suriye’de kanlı bir savaş hüküm sürüyor. Bu zaman zarfında devam eden Esad yanlıları ve muhalifler arasındaki çatışmaların belki hiç yaşanmadığı nadir yerleşim yerlerinden biri olan Halep de en sonunda çatışmalardan nasibini aldı. Halep kentinin tarihsel olarak nüfus yapısı göz önüne alındığında, buradaki Ermeni topluluğunun her anlamda yerleşik ve kaydadeğer bir nüfus olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Bildiğimiz üzere buradaki çatışmalar Ermeni mahallelerine sıçramıştı. İlk çatışmaların sonunda muhaliflerin kontrolü ele geçirdiği bölgeye rejim güçlerince girildiğini gördük. Söz konusu mahallelerde Ermeni nüfusun yanı sıra önemli tarihi yapıların da bulunduğunu belirtelim. Ne yazık ki tarih, ders alınmadığı için hakikaten tekerrürden ibaret. Zira, 1915 soykırımından güç bela kurtulan az sayıdaki Ermenilerin çocukları ve torunlarının akıbeti yine bir köksüzlük ve imha tehlikesiyle karşı karşıya kalmak.
Osmanlı Devleti’nin doğuşu sorunu Türk ve Batılı tarihçiler arasında yoğun bir ilgi konusu olmuş ve farklı öğelere belirleyici statüler atfeden tezler ortaya atılmıştır. Namık Kemal’in “Cihângirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten,” diye özetlediği bu süreçte, tarihçilerin daha çok ön plana çıkardıkları öğeler de “gaza ruhu”, “Ahilik”, “Türklük ve devşirmelik” gibi dini ve etnik öğeler olmuştur. Werner’in Büyük Bir Devlet’in Doğuşu: Osmanlılar başlıklı eseri, tarihi-maddeci yaklaşımıyla Batı tarih-yazıcılığında bu konuda özgün bir yer işgal ediyor.
1919 yılının 31 Eylül günü… İstanbul… Türk toplumunun en büyük bunalım yaşadığı dönem. Osmanlı başkenti düşman kuvvetlerince işgal edilmemiş sayılır ama limanına galiplerin donanmaları demir atmış, sokaklarında da birlikleri silahlarıyla dolaşmaktadır. Ayrılıkçı Rum, Ermeni ve benzeri cemaatler, hem basınları hem de dernekleri aracılığıyla kampanyalarını onlara dayanarak serbestçe sürdürmektedirler. Anadolu dört bir tarafından işgal edilirken, Yunan orduları da dört buçuk aydan beri Anadolu’ya yerleşmede öne geçirilmiş durumdadır.
Lale Devri bütün ihtişamı ile sürüyor... 18. yüzyıl İstanbul’una damga vuran lale bahçeleri, köşkler, eğlence âlemleri... Düzenlenen büyük festivallerde bir uçtan bir uca aydınlatılan bir şehir: İstanbul. Bu sırada İmparatorluğun uzak köşelerinde korkunç çarpışmalar yaşanmakta. İmparatorluk her geçen gün toprak kaybediyor. Bir avuç deneyimli devlet adamı dışında saray âlemi yaşananların vahametinin farkında değil. Hem imparatorluğun kötü gidişatı hem de yaşadıkları yoksulluğun etkisiyle halkın hoşnutsuzluğu her geçen gün artıyor. Bu gidişata İstanbul’da Patrona Halil adında esnaf eskisi bir yeniçeri tarafından başlatılan isyan son verecek ve İmparatorluğun içindeki güç dengeleri o güne kadar hiç olmadığı bir şekilde değişecektir.
Jön Türkler ve Komplo Teorileri isimli çalışmayı elime alınca eski bir alışkanlıkla önce içindekiler sayfasına bir göz attım. Kitapta masonluk ve Siyonizm gibi ilgilendiğim ve günümüzde de önemini sürdüren konuların varlığı ilgimi çekti. Kitap “Komplo teorilerinin Batı’da ortaya çıkışı”, “Osmanlı Devleti’nde masonluk ve Yahudilik”, “ İngiltere ve komplo teorilerinin yayılması”, “Tarihi gerçekler ve günümüz komplo teorileri” gibi başlıklar içeriyor. Kuşkusuz bu başlıkların hepsi de ilgi çekici ama öncelikle komplo teorilerinin günümüzdeki etkilerini inceleyen son bölüme ilgi duymam kaçınılmazdı.
İstanbul’dan Mardin’e inşaat gölgesinde değişiyor Türkiye. “Temizleniyor”. Merkezden kıyılara çekiliyor renkler. Soluyor şehirler “medeniyet” yolunda. Bu yolda çiçekçileri dahi camdan kafeslere kapatanlar hayvanları neden dolaştırsınlar ayakaltında? En iyisi haysiyetli bir hayvanat bahçesi olur ki “Bütün bu yeni bahçeler, açık alan özlemini tutuşturan sınır çizgilerini görünmez kıldıkları ölçüde hayvanların özgürlüğünü daha da kesin biçimde yadsıyorlar”*
Daha önce Batılılaşma ve Türk Edebiyatı ve Münif Paşa kitaplarıyla, Osmanlı modernleşmesi konusunda yetkin çalışmaları olan Ali Budak, Osmanlı Modernleşmesi, Gazetecilik ve Edebiyat’la Osmanlı modernleşmesine edebiyat ve kültür çerçevesinden yepyeni fikirlerle yaklaşıyor. Siyasi, askerî, ekonomik ve edebî pek çok faktörü içinde barındıran Osmanlı modernleşmesi açıklaması oldukça zor bir kavram. Bu bakımdan Ali Budak’ın, bu zor kavramı “Osmanlı Modernleşmesi” “Osmanlı Gazeteciliği” ve “Edebiyat” ana başlıkları altında -1795’ten günümüze- çizgisellik ve nedensellik bağlamında irdelemesi kavram ve anlam karmaşasını ortadan kaldırıyor.
Tarih, kolektif kimliklerin en önemli unsurları olan “biz” ve “öteki” kategorilerinin inşasında önemli bir araç olarak kullanılmaktadır. Tarihin kolektif kimlikler için işlevi ise ortak geçmiş anlatıları inşa ederek “biz” kategorisinden beklenilen ortak davranış kalıplarının meşrulaşacağı zemini ortaya çıkartmaktır. Biz ve öteki kategorilerinin ortaya çıkışı, kolektif kimliklerin devamını sağlamada ve kendi içinde benzerlik üzerinden yapılan tanımlamada etkin olarak kullanılmaktadır. Bu sebeple tarih, toplumun ortaklıklar üzerinden devamını sağlamayı amaçlayan iktidarların, bir türlü üzerinden elini çekemedikleri bir alan olmuştur. İktidar, formal ya da informal araçlarla ortaklıklara vurgu yapacak şekilde tarihe müdahale etme gereği duymuş ve böylece kolektif hafızayı inşa edip bireylerin referans verecekleri alanı ortaklaştırarak, idare edilmesi kolay yeknesak bir toplumu hedeflemiştir.
 5  ...
Fotoğraf Arşivi           Gazete Arşivi           Tarihçilik Üzerine MakalelerDiğer Makaleler