• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihyayinevi/
  • https://twitter.com/tarihyayinevi
Özgür Tarih Dergisi

Anasayfa

 TARİH TARİH KÜTÜPHANESİ
Eski Gazete ArşivleriSalnameler ve NevsallerOsmanlıca Matbu EserlerFotoğraf ArşiviT.B.M.M. Tutanakları
Eski Dergi ArşivleriSözlüklerEnstitü ArşivleriTarih Tarih TvDiğer Dökümanlar
1935 yılı Ekim ayında, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı’na bir mektup geldi... Mektup 30 Eylül 1935 ta kaleme alınmıştı. Kaleme alan kişi; Beşiktaş’ın ünlü diş doktorlarından Sami Günberg’ti... O, kısa bir süre önce Paris’te kendi uzmanlık alanıyla ilgili bilimsel bir toplantıya katılmıştı. Bu sırada, Musevi Bilim Örgütü (OSE) adıyla dünyaca ünlü bir sivil toplum oluşumun Paris ve Londra üyelerinin önde gelen isimleri kendisini ziyarete gelmişlerdi. Bunlar, dünyaca ünlü doktorlar ve onların yardımcılarından oluşuyorlardı... Hemen tümü Musevi kökenliydiler. Almanya’da Hitler iktidara gelip, antisemitist bir duruşla, öfkesini Museviler’e yönelttikten bir süre sonra bu kişiler önce işsiz kalmışlar ve Almanya'dan ayrılmak zorunda kalmışlardı. Hemen tümü tıp biliminin değişik alanlarında dünyaca ünlü hekimlerdi. Onlar, Günberg’ten önemli bir ricada bulundular: Bundan sonra mesleklerini Atatürk'ün Türkiye'sinde sürdürmek istiyorlardı.
İki sahte belgeyi, önce Özgür Gündem yayınladı… Sonra bu belgeler bir anda bütün Havuz Medyası tarafından öyle bir yayıldı ki; artık Türk Kamuoyu şuna inanıyor: 1-Atatürk’ün Dersim Olayından (-Sözde soykırımından) haberi vardı; hatta O bu soykırımın (?) emrini verdi.. 2-Türkiye, bu sözde Dersim soykırımında zehirli gaz kullandı… Oysa bu iki belge yakından incelendiğinde derhal bunların sahte belgeler olduğu ve tıpkı Ergenekon belgeleri gibi sonradan üretildiği anlaşılıyor… Şimdi belgelere yakından bakalım
Doğru… Atatürk, Cumhurbaşkanı seçildikten bir süre sonra, Atatürk’ün resmini devlet dairelerinden, paralardan ve pullardan kaldırdı. Yerine kendi resimleri basıldı. Ve artık, paralarda, pullarda İsmet Paşa’nın resimleri yer alıyordu. Devlet dairelerinde de kendi resimleri çerçevelenmiş biçimde yer almaktaydı. Demokrat Partililer, iktidara geldikten sonra en çok bu konuyu irdelediler… Sürekli olarak, Cumhuriyet Halk Partisi’nin aleyhine bunu bir propaganda malzemesi olarak kullandılar. Başka suçlamaları da vardı aslında: İsmet Paşa’nın devrinde, camilerin, mescitlerin kapısına kilitler vurulduğunu söylüyorlardı örneğin. Milleti aç bıraktığını, ekmeğin karneye düştüğünü hep İnönü’nün aleyhine kullanıyorlardı. Ülke, Demokratlar ve CHP’liler olarak ikiye ayrılmıştı Demokrat Parti zamanında… Ve hatta İsmet Paşa’ya olan hınçları yüzünden; CHP’nin mal varlığına el koymaya bile çalışıyorlardı.
İsmet Paşa, birilerine kızdığında şunu söylerdi: -“Maskaralar!” Evet, maskaralar tarihin her döneminde hep var oldular. Günümüzde de –ne yazık ki- maskaraların maskaralıkları o kadar tavan yapmış ve şarlatanlık düzeyine ulaşmıştır ki; bunları görüp de şaşırmamak mümkün değildir… Onlar arsızca bütün değerleri tek tek tüketiyorlar. Her şeyi kirletiyor; adeta ulus çocuklarının ruh ve duygu kimyalarıyla oynuyorlar… Kendilerine verilen görevi ustaca yerine getiriyorlar… Görevleri şu: Milli değerleri olduğu gibi; tarihi de karalamak; onları toplumun gözünden düşürmek… Böylece toplumu ve kişileri tarihi köklerinden koparmak… Elbette karalamaya çalıştıkları kişilerin başında İsmet Paşa geliyor: Kurtuluş Savaşı’nın Batı Cephesi Komutanı, İnönü Savaşları’nın galibi; Lozan’ın mimarı ve demokrasinin kahramanı… Eskiden de böyleydi: Atatürk’ü sevmeyenler ve onu yıpratmaya çalışanlar, önce İsmet Paşa’yı hedef alırlardı.
Çanakkale kahramanı, Muş ve Bitlis’in kurtarıcısı, Kurtuluş Savaşı’nın örgütleyicisi ve Başkomutanı, emperyalizmi dize getiren ilk Doğulu ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Atatürk, yaşadığı dönemde Türkiye’de mala, mülke, eve, çiftliğe, paraya hiç ihtiyacı olmadan hayatını krallar gibi sürdürebilecek bir SAYGINLIKTA ve SEVİLİRLİKTE bir liderdir. Atatürk’ün cebinde beş parası, yatacak yeri olmasa bile milletinin onu el üstünde tutacağı çok açık bir gerçektir. Nitekim neredeyse gittiği her yerde ona bir ev, köşk hediye edilmiştir. Atatürk’ün mala, mülke ve paraya ihtiyacı olmadığı gibi, üstelik annesi, babası yakın akrabaları (kız kardeşi Makbule Hanım dışında) ölmüş, çocukları da olmadığı için mal mülk, servet edinip buları akrabalarına miras bırakması gibi bir durum da söz konusu değildir.
Cumhuriyet tarihi yalancıları, Türkiye’nin bugün yaşadığı bütün sorunların olduğu gibi “Kürt Sorunu” diye adlandırılan “Ayrılıkçı Kürtçü Hareketin” de Kemalizm’in “yanlış politikalarından” kaynaklandığını ileri sürmektedirler. Onlara göre, Atatürk eğer Türk Devrimini gerçekleştirmeyip Türk Ulus Devleti’ni kurmasaydı, Osmanlı’daki haliyle Kürtler asla sorun olmayacaklardı!
Adı Agop... Soyadı Dilaçar... “Dilaçar” adını ona Atatürk vermişti. Türkçe’nin bilinen en büyük uzmanlarından biriydi. Atatürk dönemini yaşamış bir cumhuriyet kuşağıydı. Kendisi, Ermeni kökenli bir Türkiye yurttaşıydı. Türk Dili’nin tam bir tutkunu ve belki de en iyi bileniydi. Atatürk Agop’u la ta Birinci Dünya Savaşı günlerinde tanışmıştı. Nasıl mı? Hadi, önce Agop'u Atatürk'ün karşısına çıkaran süreci kısaca anımsayalım: O, Kayserili bir Ermeni ailenin çocuğu olarak 1895 yılında İstanbul'da doğdu.
Evet, her şey ters yüz ediliyor bu ülkede… Yineleyelim: -“Osmanlı bile Osmanlıca’ya Karşıydı!” Hem de belli bir kesimin çok değer verdiği Sultan II. Abdülhamit bile Osmanlıca’nın yazı dilinden yakınıyordu. Bunlar dikkate alınmadan, öyle bir inandırıldı ki toplum: Latin Harfleri’nin benimsenmesiyle, geçmişle bütün bağlar koparılmış… Toplum okuyamayan, düşünemeyen bir düzeye indirgenmiş… Toplum koskoca bir karanlığın içine itilmiş… Aman ne yaftalı sözler, ne şatafatlı düşünceler… Acı gerçek şuydu: Osmanlı Devleti’nde kadınların okuma yazma oranı hiçbir zaman yüzde birin üzerine çıkmadı. Ortalama okuyan yazan nüfus ise yüzde üçü hiçbir zaman aşamadı. Kimse o dönemin koşulları öyleydi demesin: Bu sıralarda İngiltere’de okuma yazma oranı yüzde seksenin üzerindeydi.
tatürk’ü İsmet Paşa öldürtmüş… Gör de inanma… Nereye gidecek bu saçmalıklar, anlamak olası değil? Yeniden tarih inşası desem, bu da değil… Bambaşka bir şey bu. Zembereği bozulmuş bir topaç, yuvarlanıp duruyor, deli gibi. Önce adını anmak bile istemediğim biriyle ilgili bir sözüm ona birkaç belge yayınladılar… Şimdi de Atatürk’ün İsmet Paşa tarafından öldürtüldüğünü söyleyecek kadar ileri gittiler… İki kâğıt parçası koymuşlar üzeri aynı karakterle yazılmış daktilo imajlarıyla… Bu memlekette onca tarihçi, yazı bilimi uzmanı var… Bir şey yapılacak madem, önce onlardan bir kaçına sorulu, görüşü alınır.
arihimizin en “acımasız” cami satışı son padişah Vahdettin tarafından gerçekleştirilmiştir. İşgal yıllarında saray ve hükümet, para ihtiyacı için İstanbul’daki ecdad mirasını; tarihi camileri, tarihi hamamları, medreseleri, hatta mezarlıkları bile işgalcilere satmıştır. Bu konudaki belgeleri ortaya çıkaran Atilla Oral’ın ifadeleriyle; “Vahdettin, atalarının emanetine sahip çıkmak isteyen bir padişah değildi. Eğer böyle biri olsaydı, ilk önce kültür miraslarına, ata yadigârlarına sahip çıkması gerekirdi. Oysa, bunlara sahip çıkmak amacıyla hiçbir çaba göstermedi. Aksine hayırsız mirasyediler gibi ne var ne yoksa satıp savurdu.
 4  ...