• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/

Anasayfa

Boston Üniversitesi’nin sanat tarihi bölümünde ders veren Emine Fetvacı, Sarayın İmgelerikitabında Osmanlı minyatürlerinin arka planını ele alıyor. Sarayda Osmanlı kültürünün şekillenmesinde önemli bir yeri olan minyatür üretimi ait oldukları dönemin siyasal ve sosyal yapısı ile ilişkilendirerek ele alınmış. Osmanlı sarayında resimli tarih yazımının rağbet görmesi 16. yüzyılın ortalarında başladı. 16. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde diğer dönemleriyle kıyaslanamayacak kadar gelişmişti. 17. yüzyılın başlarından itibaren ise popülerliğini giderek yitirdi.
Şehzade Camii’nin avlusundaki Şehzade Mehmet Türbesi’ndedir asıl Hurrem. Hiç de başşehzade olmadığı halde Şehzadebaşı Camii denilmiştir ya buraya, itiraz ederim hep. Başşehzade kırkında katledilen Mustafa’dır çünkü. Sarıya çalan ve mekânı ışık ölümüyle saran çinilerde beklenmedik ve erken acının soluk baharı vardır. Üstüne üstlük yeşil bir dal gibi kuruyup kalmış padişahlık ve iktidar emeli de bir ahşap taht ile taçlandırılmıştır. Tarihsel bir görgüsüzlük örneğidir bu taht ya, neyse. Hurrem’in tarihi kaynaklara bir nebze olsun yansıyan daha çok da hayale dayanan hırsını ve ebedi yenikliğini belki en çok bu türbe yansıtır.
Ülkemizin en yetkin tarihçilerinden, en seçkin Cumhuriyet aydınlarından, en üretken araştırmacılarındandır Orhan Koloğlu. Tek başına âdeta bir enstitü, bir tarih kurumu, bir araştırma merkezi gibi çalışır. Heyecanını hiç yitirmez. Her çalışmasına genç bir doktora öğrencisiymiş gibi tutkuyla emek verir. Gazetecidir. Uzun yıllar basın ataşeliği yapmıştır. İki kez (1974’te ve 1978-1979’da) Basın Yayın Genel Müdürü olarak hizmet vermiştir. 1980 öncesinde Başbakan Bülent Ecevit’in dış politika danışmanlığını üstlenmiştir. Libya’da ve Türkiye’de çeşitli üniversitelerde öğretim üyeliği yapmıştır. Kısacası çok yönlü bir kariyeri vardır. Osmanlı tarihi, özellikle de Abdülhamit dönemi en yoğun çalıştığı alanların başında gelir.
Braudel, alttakilerin tarihini yazmak gerektiğini savlarken tarihi insanlar yapar der; sessiz yığınların dilsiz tarihine dil olmaya koyulduğunu söylememize olanak verir. Tam da bu anlamda, ister yeni bir köken icadının ardına düşüldüğünden, ister şimdiye değin kaynak yetersizliğinin veya dinin ve ulusun sorgulanmasından kaynaklanıyor olsun Ortadoğu tarihi yeniden ilgi alanımıza girmiş bulunuyor. Bunda gerçek veya yalancı “Arap Baharı”nın da katkısı oldu; zaten bir süredir tarihin sisleri aralandıkça deşifre olan Ortadoğu resmi tarihlerinin mahareti ve “tarih bildiğiniz gibi değil” savsözü bir kez daha doğrulanıp merakı kışkırtıyordu. Bu merakı Türkçeye yeni çevrilen V. V. Bartold’un Müslüman Kültürü başka bir pencereye yönlendiriyor.
Feminist Tarihin Peşinde Joan W. Scott’un son yirmi beş yıl içinde yazdığı makalelerden altısına odaklanıyor ve böylelikle Scott’un düşüncesinin bu süreç içerisinde geçirdiği dönüşümlerin izlerini sürmemize olanak sağlıyor. Bir kısmı daha önce Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar dergisinde yer almış olan bu makaleler, Joan Scott’un önsözüyle ilk defa bu kitapta bir araya toplanmış. Kitaptaki makaleler dört ana konu etrafında tartışılıyor: Toplumsal cinsiyet kategorisi, farklılık, deneyim ve tarih. Scott kitap boyunca bize tarih disiplinindeki yerleşik kavramları sorgulamamız gerektiğini ve feminist bir tarih yazımı için kadınlar kategorisinin var olan tarih anlatılarına eklenmesinin yeterli olmayacağını söylüyor. Öncelikle var olan kavramsallaştırma sorgulanmalı ve hangi soruların eleştirel bir tarih yazımını mümkün kılacağı tartışılmalıdır.
Tarihi ve özellikle de Bizans tarihini farklı bir mercek altından görmemizi sağlayarak bize sevdiren kitapların yazarı Radi Dikici; daha önce yazmış olduğu Bizans İmparatorluğu Tarihi adlı araştırma kitabına yeni bölümler ekleyerek bizi yeniden tarihin en gizemli ve ihtişamlı dönemlerinden birine götürüyor. Dikici, daha önce on beş yılı aşkın bir araştırma ve çalışmanın ürünü olan Şu Bizim Bizans: Byzantium’u 2007 yılında yayımlamıştı. Roma-Bizans İmparatorluğu’nun bu topraklarda hüküm sürdüğü 1123 yılı anlatan kitap, daha sonra araştırmalar sonucu ortaya çıkan yeni bulgular eklendikçe beş baskı daha yapmıştı. Dikici bu geçen sürede aynı dönemi bir nehir roman üslubunda anlatan iki de roman yayımladı; Theodorave Büyük Konstantin: Helena ve Fausta. MS 330-565 yıllarını yani Bizans İmparatorluğu’nun 235 yıllık dönemini kapsayan bu romanların üçüncü ve son halkası olan İmparator Büyük Theodosiusda bu yıl içinde yayımlanacak ve böylece üçleme de tamamlanmış olacak.
XVI. Benedikt’in halefi I. Francisco’yu çok sempatik bulmuştuk ki, ayağının tozuyla uyutmaya çalıştığımız düşmanlık hislerini körüklemek için çarpıcı bir harekette bulundu: Fatih’in 1480 Otranto saldırısında İslam’a geçmeyi reddettiği için kafaları kesilerek öldürülen 813 Hıristiyanı aziz ilan etti. Oysa zaten Katolik Kilisesi onların azizlik mertebesine eriştiğini 1771’de onaylamıştı. İşte Jean-François Solnon Sarık ve İstanbulin kitabına tam da bu noktadan başlıyor. Kilise’nin beş buçuk asır sonra kolektif bellekte korunması konusunda ısrarcı olduğu bu saldırıda savunma hattında olanlar yeterince kutsallaştırılmamışlar mıydı zaten? Hayatta kalanlar bir kült oluşturmuşlar, Türklere karşı savaşmanın sözde doğaüstü sonuçlarıyla ölümsüzleşmişlerdi: Cesetleri çürüme belirtisi göstermiyordu. Üstelik ruhları atmış yıl sonra canlılar arasına karışmaya başlamıştı. Geceleri kutsal bir ışık içinde görünüyorlardı. Dahası hasta bir genç kız onların kalıntısına dokunur dokunmaz iyileşivermişti!
“Harem kurumu Batı’da erotik mahiyette sonu gelmezmiş gibi görünen bir merakın kaynağı olmuş ve İslam’da kadınların güçsüz, nesneleştirilmiş bir konumda olmasına dair ikonik bir imge işlevi görmüştür. Ne var ki, böylesi röntgenci bir hayranlık, haremin erken modern Osmanlı toplumundaki karmaşık işlevini ve itibarını gözden kaçırmaktadır.” Eric R. Dursteler’in sadece bu yorumu bile Dönme Kadınlar’ın bildik oryantalist tarih anlatılarının ve analizlerin düştüğü tuzakları savuşturduğunu kanıtlıyor. Bol dipnotlu, referanslı, ciddi ve ağır bir çalışma Dönme Kadınlar; oysa diğer taraftan ele aldığı üç kadının hayat hikâyelerini rahat ve kıvrak bir dille aktarışıyla keyifli bir okuma da aynı zamanda. Zaten kitabın bu özelliği yukarıdaki alıntıdan kolaylıkla anlaşılıyor ve çevirinin yerindeliğini de belirtmek gerekiyor.
İlk kez 1565’te Çekçe, ikinci olarak 1824’te Leh dilinde basılmış, Sırpça ilk baskısı 1865’te Çekçeden tercüme edilerek yayımlanmış bir kitap bu. İlk yayımlandıkları zamanlardaki adı önemli; Türk Kroniği. Sonraki kuşaklar ise bu kitabı hep Bir Yeniçerinin Hatıraları olarak adlandıragelmiş. Sebebi ortada; İstanbul’un fethinden iki yıl sonra Niş yakınlarındaki köyünden Türklerce alınıp Yeniçeri Ocağı’na kaydedilen bir Sırptır Konstantin Mihailoviç. Balkanlardan Ege’ye, Tuna’ya, 1458 Mora, 1461 Sinop, 1462 Uzun Hasan’a karşı ve Trabzon Seferi’nde Osmanlı ordusunda bulunur. Birçok sıcak bölgede yer aldığı kadar, birtakım “bireysel” hilelere bile başvurur. Daha Osmanlı ordusunda kritik bölgelerde görevliyken, anlaşma yapılan devlet adamlarını gizliden gizliye uyaran Mihailoviç, 1463 ’te Macarlara esir düşer. Özgür kaldıktan sonra da Lehistan’a geçer ve Osmanlı Ordusu içinde yaşadıklarını kronik olarak yazdırır. İşte bu sıradışı tarih kitabı, Mihailoviç ’in İstanbul’da ve Osmanlı ordusu içindeyken öğrendiklerinin,
Dünya tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olan I. Dünya Savaşı’na katılan devletlerin ilişkilerini çıkar birliği ve çatışmalarını analiz eden dört başı mamur çalışmaların sayısı azdır. Bilhassa savaşa katılan aktörlerin bu olaydaki rolü üzerine ve dönemin tarihsel dokusunu ve bağlamını anlamak adına yapılmış çalışmalardan yoksunuz. The Berlin-Baghdad Express gibi son derece çarpıcı bir çalışmaya imza atan, Sean McMeekin bu bakir alanı doldurmak adına önemli bir eserle karşımızda. I. Dünya Savaşı’nda Rusya’nın Rolübaşlıklı çalışma, tarihçilerin yeterince üzerinde durmadıkları bir olguyu, Çarlık Rusya’sının emperyalist emellerinin bu savaşın ortaya çıkışındaki rolünü yorumluyor. Bunu Türk, Fransız, Alman, Avusturya, İngiliz ve bugüne kadar ciddi anlamda ihmal edilen Rus arşiv belgelerine dayanarak yapıyor.
 4  ...
Fotoğraf Arşivi           Gazete Arşivi           Tarihçilik Üzerine MakalelerDiğer Makaleler