• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/

Anasayfa

XVI. Benedikt’in halefi I. Francisco’yu çok sempatik bulmuştuk ki, ayağının tozuyla uyutmaya çalıştığımız düşmanlık hislerini körüklemek için çarpıcı bir harekette bulundu: Fatih’in 1480 Otranto saldırısında İslam’a geçmeyi reddettiği için kafaları kesilerek öldürülen 813 Hıristiyanı aziz ilan etti. Oysa zaten Katolik Kilisesi onların azizlik mertebesine eriştiğini 1771’de onaylamıştı. İşte Jean-François Solnon Sarık ve İstanbulin kitabına tam da bu noktadan başlıyor. Kilise’nin beş buçuk asır sonra kolektif bellekte korunması konusunda ısrarcı olduğu bu saldırıda savunma hattında olanlar yeterince kutsallaştırılmamışlar mıydı zaten? Hayatta kalanlar bir kült oluşturmuşlar, Türklere karşı savaşmanın sözde doğaüstü sonuçlarıyla ölümsüzleşmişlerdi: Cesetleri çürüme belirtisi göstermiyordu. Üstelik ruhları atmış yıl sonra canlılar arasına karışmaya başlamıştı. Geceleri kutsal bir ışık içinde görünüyorlardı. Dahası hasta bir genç kız onların kalıntısına dokunur dokunmaz iyileşivermişti!
“Harem kurumu Batı’da erotik mahiyette sonu gelmezmiş gibi görünen bir merakın kaynağı olmuş ve İslam’da kadınların güçsüz, nesneleştirilmiş bir konumda olmasına dair ikonik bir imge işlevi görmüştür. Ne var ki, böylesi röntgenci bir hayranlık, haremin erken modern Osmanlı toplumundaki karmaşık işlevini ve itibarını gözden kaçırmaktadır.” Eric R. Dursteler’in sadece bu yorumu bile Dönme Kadınlar’ın bildik oryantalist tarih anlatılarının ve analizlerin düştüğü tuzakları savuşturduğunu kanıtlıyor. Bol dipnotlu, referanslı, ciddi ve ağır bir çalışma Dönme Kadınlar; oysa diğer taraftan ele aldığı üç kadının hayat hikâyelerini rahat ve kıvrak bir dille aktarışıyla keyifli bir okuma da aynı zamanda. Zaten kitabın bu özelliği yukarıdaki alıntıdan kolaylıkla anlaşılıyor ve çevirinin yerindeliğini de belirtmek gerekiyor.
İlk kez 1565’te Çekçe, ikinci olarak 1824’te Leh dilinde basılmış, Sırpça ilk baskısı 1865’te Çekçeden tercüme edilerek yayımlanmış bir kitap bu. İlk yayımlandıkları zamanlardaki adı önemli; Türk Kroniği. Sonraki kuşaklar ise bu kitabı hep Bir Yeniçerinin Hatıraları olarak adlandıragelmiş. Sebebi ortada; İstanbul’un fethinden iki yıl sonra Niş yakınlarındaki köyünden Türklerce alınıp Yeniçeri Ocağı’na kaydedilen bir Sırptır Konstantin Mihailoviç. Balkanlardan Ege’ye, Tuna’ya, 1458 Mora, 1461 Sinop, 1462 Uzun Hasan’a karşı ve Trabzon Seferi’nde Osmanlı ordusunda bulunur. Birçok sıcak bölgede yer aldığı kadar, birtakım “bireysel” hilelere bile başvurur. Daha Osmanlı ordusunda kritik bölgelerde görevliyken, anlaşma yapılan devlet adamlarını gizliden gizliye uyaran Mihailoviç, 1463 ’te Macarlara esir düşer. Özgür kaldıktan sonra da Lehistan’a geçer ve Osmanlı Ordusu içinde yaşadıklarını kronik olarak yazdırır. İşte bu sıradışı tarih kitabı, Mihailoviç ’in İstanbul’da ve Osmanlı ordusu içindeyken öğrendiklerinin,
Dünya tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olan I. Dünya Savaşı’na katılan devletlerin ilişkilerini çıkar birliği ve çatışmalarını analiz eden dört başı mamur çalışmaların sayısı azdır. Bilhassa savaşa katılan aktörlerin bu olaydaki rolü üzerine ve dönemin tarihsel dokusunu ve bağlamını anlamak adına yapılmış çalışmalardan yoksunuz. The Berlin-Baghdad Express gibi son derece çarpıcı bir çalışmaya imza atan, Sean McMeekin bu bakir alanı doldurmak adına önemli bir eserle karşımızda. I. Dünya Savaşı’nda Rusya’nın Rolübaşlıklı çalışma, tarihçilerin yeterince üzerinde durmadıkları bir olguyu, Çarlık Rusya’sının emperyalist emellerinin bu savaşın ortaya çıkışındaki rolünü yorumluyor. Bunu Türk, Fransız, Alman, Avusturya, İngiliz ve bugüne kadar ciddi anlamda ihmal edilen Rus arşiv belgelerine dayanarak yapıyor.
Bazı kitaplarda eserin kime ithaf edildiği basit bir şıklık ve ithaf edilene jestten ibaret değildir. Sanki kitaba eklenen her kelime ithaf edilene minnet kokar, “Ben sensiz, sen bensiz olamazsın” diye kıkırdar; göz kırpar. İthaf edilen ve eden arasındaki o bağ da kitaba ruhunu verir zaten. Oktay Özel, bu “kategori dışı” (kendi ifadesiyle acayip) kitabını “Amasya Türkmân eşrâfından Ahmet Yüksel ve mahdumu Ayberk Beyefendiler ile cümle Kebîkeç taifesine” ithaf etmiş. Yazarın mahremidir, fazlasına da girmek olmaz ya; Türkiye 1643 Goşa’nın Gözleri Oktay Özel’in kendiliğinin yanında Kebîkeç taifesinin kolektif duruşunun ve dilinin bir ürünü sanki. Bu kendilik ve kolektifliğin ikisi birden kitabı “kategori dışı” yapıyor zaten.
Öncelikle kitabın ismini çok beğendiğimi söylemek isterim. Hem konuyla içten ilgisi hem de göndermelere açık duruşuyla böyle bu. Ayrıca 2012 yılında iki ödül birden almış bir bilimsel tarih çalışması olduğunu söylemekte yarar var. Albert Hourani ve M. Fuad Köprülü, Middle East Studies Association ve Turkish Studies Association ödüllerine layık bulunmuş Osmanlı’da İsyan İklimi. Altbaşlığı ise ayrıca ilgi çekici; Erken Modern Dönemde Celali İsyanları. Dahası oldukça zengin bir kaynakça eklenmiş kitaba. Bu kaynakça bir yandan yazarın ilgisini bize verdiği kadar dönem ve konuya açılan genişliğin de işareti sanki. Bibliyografyalar hazine sandıkları gibi gelir bana hep.
Yoldan geçerken hiç farkına varmadığınız küçük, ortası delikli taşlar… Bir mimarlık başyapıtı olarak görülen, “akustiği güzel” kabul edilen Süleymaniye Camisi’nin sırları… Fatih’in İstanbul’u kuşattığında döktürdüğü “büyük top”un adını verdiği Topkapı semtinde, küçük ve kimsenin dikkatini çekmeyen Arakiyeci İbrahim Ağa Camisi’nin hikâyesi ve onun çinileri… Matbaanın Osmanlı Devleti’ne gelişi… Her ne kadar birbirinden bağımsız olaylar ve hikâyelermiş gibi gözükse de, bu örneklerin ortak bir yanı var: Hepsinin kamuoyunca yanlış ya da az bilir olmaları.
İstanbul’da Sultanahmet’e yolu düşen ister bir turist ya da İstanbul’un bir yerlisi olsun, gözüne ilk çarpanlardan biri tarihi hipodromun ortasında yer alan Mısır obeliski olacaktır. Her ne kadar Mısır’dan getirilmişse de bir adı da Theodosius Obeliski olan taşın mermer tabanında yer alan kabartmalarda ise zaferi temsilen elinde taç tutan bir imparator figürü tasvir edilir. Çoğu ziyaretçi için sadece dikkat çekici bir tarihi figür olarak kalır. Bakar, kısa süreyle inceler ve yürür giderler. Tarihe biraz meraklı olanlar ise araştırdıklarında, o kabartmalardaki figürün tarihin gördüğü en önemli imparatorlardan birine ait olduğunu öğrenirler; Doğu ve Batı Roma’nın birlikte son imparatoru olan I. Theodosius’a… İşte o merak duygusu bugünümüzle en uzak tarihimiz arasındaki mesafeyi katedip, dünümüze dokunabilmemizi sağlar, tarihin içinde hâlâ bir sır olarak kalmayı sürdüren hikâyeleri günümüze taşır.
Hepimiz çok meşgulüz. O kadar meşgul olmazsak hayatımızdaki derin boşluklar ne olur bilemediğimiz gibi, boş zaman nedir, nasıl yönetilir, bu yeteneğimizi de unutalı çok oldu. Bir kahve içmeye hasret kalmadık ama “bir ara bir kahve içelim” de dilde çoktan yerini aldı. Kimseyle görüşmeye vakit yok. En fazla bir kahveye vakit var. Bugünün (a)sosyalleşme mekânları kafelerin ilk hali kahvehanelerin 16. yüzyılda Türkiye’ye geliş hikâyesiyle başlayan ve okudukça akılda odalar açan bir kitap Osmanlı’da Kahvehane ve Toplumsal Hayat Mekanları. Alıntılar ve sordurduğu sorularla daha ilk sayfasından bir şairin, edebiyatçının elinden çıkmış sosyolojik bir araştırma kitabıyla karşı karşıya olduğunuzu anlayacaksınız.
İstanbul, büyüleyici doğasını ve dokusunu öldürme çabalarına inat, çekiciliğini elden bırakmadan soluk almaktan vazgeçmeyen bir kent. Bu yüzden de etkileyici yapılarıyla, birinden ötekine birden çehresini değiştiren dar sokaklarıyla hep keşfetme isteği uyandırır. Ama İstanbul’u gezmek zorlu bir iştir. Çoğu kez kenti, turistik sayılabilecek az sayıdaki yerli –kimi zaman da yabancı dilde, yabancılar tarafından yazılmış– kitaplarla öğrenmeye kalkışırsınız. Örneğin, “Soldaki şu sokağa sapınca şu kiliseyi göreceksiniz” der. Ama soldaki sokağın adı değişmiş olabilir ya da bir yol çalışması yüzünden sola sapamayabilirsiniz. Böylece yine eski usul, sora sora bir kiliseyi, bir camiyi ya da bir bedesteni bulmaya çalışırsınız.
 4  ...
Fotoğraf Arşivi           Gazete Arşivi           Tarihçilik Üzerine MakalelerDiğer Makaleler