• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/

Anasayfa

Türkiye’de deliliğin tarihi konusunda 1930’lardan bu yana oldukça zengin bir literatür oluştu. Ama bunların büyük çoğunluğu doktorlar cephesinden geliyor. Doktorların anıları ve geçmiş dönemlere bakışları, bir efsane isim olan Mazhar Osman’ın çıkardığı İstanbul Seririyatı dergisindeki makaleler konuya derinlemesine girmek isteyenler için emre amade. Rüya Kılıç imzasını taşıyan Deliler ve Doktorları: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Delilik adlı kitap ise farklı bir düzlemden bu alana yapılan bir bakış denemesi. Çünkü Rüya Kılıç bir tarihçi. Yaklaşımını ise şöyle özetliyor: “Bu çalışma Osmanlı’nın son yüzyılı ile erken Cumhuriyet döneminde mevcut belgeler, metinler ve verilerde bir grup insanı, delileri ve doktorlarını okuma yönünde mütevazı bir çabadan ibarettir.”
“Elçiye zeval olmaz” deyiminin müstehzi bir tarafı vardır ya, Güzin Özen Yılmaz’ın 16 ila 18. yüzyılda Osmanlı’da elçilik yapan devlet insanlarının anılarından derlediği kitapta örneği bol bunun. Kitaba adını veren bu deyim aslen diplomatik dokunulmazlığı tarif ediyor; yani bir kimseden başka bir kimseye herhangi bir haber ulaştıran kişi bu aracılığından dolayı sorumlu tutulmaz anlamına geliyor, ama tarihte bu yolda heder olan elçi hiç de az değil. Zaten zeval kelimesinin “kabahat / sorumluluk” anlamının yanında “yok olma / edilme” anlamı da var. Hele 16. ve 18. yüzyıllarda gücünün ve otoriterliğinin zirvesinde Osmanlı’ya elçi olarak gidiyorsanız zeval edilmeniz pek bir mümkün.
Emine Fuat Tugay’ın İngilizce olarak yazdığı ve Three Centuries: Family Chronicles of Turkey and Egypt adıyla Oxford University Press tarafından 1963 yılında basılmış olan bu kitap, Şeniz Türkömer’in akıcı çevirisi ve editör Emre Yalçın’ın titiz çalışmalarıyla Bir Aile Üç Asır başlığı altında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından okurlara sunuldu. Kitap, arşivlerden ve ailenin eski albümlerinden sağlanan yüz elliyi aşkın fotoğrafla zenginleştirilmiş. Açıklama ve güncelleme gerektiren yerlere yetmişi aşkın dipnot eklenmiş. Kitabın sonundaki dizin aracılığıyla okuru, bilgi edinmek istediği yüzlerce kişiye ulaşabiliyor. Ekinde ayrıca güncellenmiş aile ağaçları da sunulmakta.
Son dönemin en popüler dizisi olan Muhteşem Yüzyıl’da geçen entrikaları bile mumla aratacak kimi tarihi gerçekler vardır. Bunları görmek için bazen tarihin kıyıda kalmış kişiliklerinin üzerine eğilmek gerekir. Kimsenin aklına gelmeyecek, hiç umulmayacak kişilerin esasında bir döneme şekil veren karakterler olduğu ortaya çıkar, şayet tarihin o kıyıda kalmış yanlarına bakılırsa. Jane Hathaway’ın 2006 yılında yayımlanan kitabı Hazal Yalın’ın çevirisiyle Türkiyeli okurla buluştu. Hacı Beşir Ağa - Osmanlı Sarayının En Ünlü Haremağası, esasında kimsenin pek fark etmediği, filmlerde veya dizilerde yan rolde görünen haremağalarının ne kadar kuvvetli olabileceği oldukça derin bir araştırma eşliğinde anlatılıyor.
“Eskiden üniversite geleneğiydi, emekli olan hocalar için ‘armağan’ çıkartılırdı” diye başlamış Mehmet Ö. Alkan, editörü olduğu Yakın Türkiye Tarihinden Sayfalar kitabının sunuş yazısına. Çünkü bu da bir armağan kitabı, Türkiye’nin önemli tarihçilerinden Prof. Dr. Sina Akşin için hazırlanmış. Sina Akşin, 2004 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden emekli oldu. Yakın tarih çalışmalarıyla tanınan, Osmanlı’nın son dönemi hakkında sayısız makale ve çok sayıda kitaba imza atmış, 31 Mart Olayı, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, Ana Çizgileriyle Türkiye’nin Yakın Tarihi kitaplarıyla bilinen bir isim.
“Türk Ocakları ve Siyaset (1960’tan Günümüze)” ve “Türkiye’de Ulus Devlet ve Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan, Erol Güngör” kitaplarının yazarı tarihçi Dr. Aytekin Ersal, Tarihçi Kitapevi’nden çıkan “Şeyh Sait’ten Dersim’e Cumhuriyet’in Şark Meselesi” isimli son çalışmasında genç Cumhuriyet’in karşılaşmış olduğu şark meselesini akademik açıdan incelemiştir. Türk siyasetine çokça malzeme olmuş olan Şeyh Sait isyanını yazar tarihsel açıdan Türk modernleşmesinden itibaren ele almıştır. Tanzimat dönemindeki merkeziyetçi yapıyı güçlendirme düşüncesi ve bunun uygulama arayışları, doğal olarak aşiret yapılarını tahrip etmeye başlamış ve bölgede bürokratik mekanizmaların kurulamaması, sosyolojik bir olgu olarak şeyhleri ve kurum olarak tarikatları ön plana çıkarmıştır.
1930- 1932 yılları arasında Türkiye’de Avusturya Büyükelçiliği Müsteşarı olan Nobert von Bischoff, 1933 yılında Avusturya Büyükelçisi olarak görev yapmıştır. Türkiye’de geçirdiği bu üç yıl zarfında Türk toplumuna ve modernleşmesine dair gözlem yapma imkânı da bulmuş ve bu birikimlerini yazıya dökmüştür. 1935 yılında Almanca olarak kaleme alınan bu anılar, “geçmişe dair” ve “ geleceğe dair” olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Bischoff, “geçmişe dair” adını verdiği ilk bölümde okuyucuya bozkırlarda at koşturan Türk boylarından başlayarak Hititlere, oradan da Greklere kadar bir tarih gezintisi yaptırmakta, ardından da birey, aile, toplum olarak Türklerin yaşamına, evlerine, köylerine, şehirlerine ve İslam dinine dair gözlem ve tespitlerini anlatmaktadır.
Osmanlıların diplomasiyle ilişkisi hakkındaki baskın görüş, askeri ve ekonomik açıdan güçlü oldukları dönemlerde diplomasiyle pek ilgilenmedikleri ve dış ilişkilerde çoğunlukla kaba güce başvurdukları şeklindedir. Bu görüşe göre, Osmanlıların diplomasiyi bir yöntem olarak kullanmaya başlamaları ancak 19. yüzyılda mümkün olmuştur. Bunun nedeni imparatorluğun ekonomik ve askeri olarak oldukça güçsüz düşmesi, dağılmamak için diplomasiye başvurmak zorunda kalmasıdır. Batı oryantalizminin bu hükmü, 19. ve 20. yüzyıl tarih yazımında oldukça etkili olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu herhangi bir uygarlık üretemeyen, her türlü gelişim dinamiğinden yoksun, tüm ekonomisini, gelişimini ve siyasetini büyük oranda savaşlara bağlamış bir Asya despotluğu olarak resmedilmiştir.
Tarih boyunca en çok savaşa sahne olmuş Anadolu'da 90 yıllık eşi görülmemiş bir sulh ortamının mimarı olan Lozan'ı tartışmaya açanlar, bu toprakları cehenneme çevirmek ve yaşantımızı Ortadoğu'ya döndürmek isteyenlerdir. Lozan'a saldırmanın açıklaması budur. Böyle başlamıştı kitap. Halbuki en başta kitabı elime aldığımda "kaynak ve dipnotların bolluğu" sebebi ile Lozan üzerine yazılmış akademik ve sıkıcı bir kitap olduğunu sanmıştım. Ancak okumaya başladığınızda çok geçmeden bu fikriniz değişiyor. Popülist olmadan popüler olmayı başarmış bir eser.
100. yılında Birinci Dünya Savaşı’nı bütüncül olarak anlatan kitaplar Türkçede de çıkmaya başladı. Radikal Kitap’ın 1 Ağustos sayısında yayımladığımız dosyada da söylendiği gibi hâlâ Türkiyeli tarihçilerin bu eksikliğe önemli bir katkısı olamadı ama hiç değilse yayıncılar çeviri kitaplar yayımlıyorlar. Say Yayınları’nın bastığı Hew Strachan’ın Birinci Dünya Savaşı kitabı tam da bunlardan biri. Strachan Oxford Üniversitesi’nin tanınmış askeri tarih uzmanlarından. Batıda çokça yayımlanan, akademisyenler tarafından kaleme alınmış popüler tarih kitaplarının iyi bir örneği olan bu kitabı 2003’te çıkmış.
 4  ...
Fotoğraf Arşivi           Gazete Arşivi           Tarihçilik Üzerine MakalelerDiğer Makaleler