• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/

Anasayfa

Yoldan geçerken hiç farkına varmadığınız küçük, ortası delikli taşlar… Bir mimarlık başyapıtı olarak görülen, “akustiği güzel” kabul edilen Süleymaniye Camisi’nin sırları… Fatih’in İstanbul’u kuşattığında döktürdüğü “büyük top”un adını verdiği Topkapı semtinde, küçük ve kimsenin dikkatini çekmeyen Arakiyeci İbrahim Ağa Camisi’nin hikâyesi ve onun çinileri… Matbaanın Osmanlı Devleti’ne gelişi… Her ne kadar birbirinden bağımsız olaylar ve hikâyelermiş gibi gözükse de, bu örneklerin ortak bir yanı var: Hepsinin kamuoyunca yanlış ya da az bilir olmaları.
İstanbul’da Sultanahmet’e yolu düşen ister bir turist ya da İstanbul’un bir yerlisi olsun, gözüne ilk çarpanlardan biri tarihi hipodromun ortasında yer alan Mısır obeliski olacaktır. Her ne kadar Mısır’dan getirilmişse de bir adı da Theodosius Obeliski olan taşın mermer tabanında yer alan kabartmalarda ise zaferi temsilen elinde taç tutan bir imparator figürü tasvir edilir. Çoğu ziyaretçi için sadece dikkat çekici bir tarihi figür olarak kalır. Bakar, kısa süreyle inceler ve yürür giderler. Tarihe biraz meraklı olanlar ise araştırdıklarında, o kabartmalardaki figürün tarihin gördüğü en önemli imparatorlardan birine ait olduğunu öğrenirler; Doğu ve Batı Roma’nın birlikte son imparatoru olan I. Theodosius’a… İşte o merak duygusu bugünümüzle en uzak tarihimiz arasındaki mesafeyi katedip, dünümüze dokunabilmemizi sağlar, tarihin içinde hâlâ bir sır olarak kalmayı sürdüren hikâyeleri günümüze taşır.
Hepimiz çok meşgulüz. O kadar meşgul olmazsak hayatımızdaki derin boşluklar ne olur bilemediğimiz gibi, boş zaman nedir, nasıl yönetilir, bu yeteneğimizi de unutalı çok oldu. Bir kahve içmeye hasret kalmadık ama “bir ara bir kahve içelim” de dilde çoktan yerini aldı. Kimseyle görüşmeye vakit yok. En fazla bir kahveye vakit var. Bugünün (a)sosyalleşme mekânları kafelerin ilk hali kahvehanelerin 16. yüzyılda Türkiye’ye geliş hikâyesiyle başlayan ve okudukça akılda odalar açan bir kitap Osmanlı’da Kahvehane ve Toplumsal Hayat Mekanları. Alıntılar ve sordurduğu sorularla daha ilk sayfasından bir şairin, edebiyatçının elinden çıkmış sosyolojik bir araştırma kitabıyla karşı karşıya olduğunuzu anlayacaksınız.
İstanbul, büyüleyici doğasını ve dokusunu öldürme çabalarına inat, çekiciliğini elden bırakmadan soluk almaktan vazgeçmeyen bir kent. Bu yüzden de etkileyici yapılarıyla, birinden ötekine birden çehresini değiştiren dar sokaklarıyla hep keşfetme isteği uyandırır. Ama İstanbul’u gezmek zorlu bir iştir. Çoğu kez kenti, turistik sayılabilecek az sayıdaki yerli –kimi zaman da yabancı dilde, yabancılar tarafından yazılmış– kitaplarla öğrenmeye kalkışırsınız. Örneğin, “Soldaki şu sokağa sapınca şu kiliseyi göreceksiniz” der. Ama soldaki sokağın adı değişmiş olabilir ya da bir yol çalışması yüzünden sola sapamayabilirsiniz. Böylece yine eski usul, sora sora bir kiliseyi, bir camiyi ya da bir bedesteni bulmaya çalışırsınız.
Türk siyasal yaşamının temel sorunlarıyla ilgilenen araştırmalar için, ordu-siyaset ilişkisi merkezi bir önem taşımaktadır. Cumhuriyet dönemini ele alan çalışmalarda, ülkenin kurucularının askerler olduğu ve bugüne dek gelen yapısal özelliklerin köklerinin o dönemde bulunduğu vurgusu dikkat çekerken, sonraki yılları ele alan çalışmalarda ordunun siyasetteki rolü, yaşanan darbelere odaklanılarak incelenmektedir. Konuya daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Osmanlı’yı konu edinen eserlere hâkim olan söylemin de, savaşların belirleyici etkisinin esas alınması sebebiyle, askeri-siyasi tarih ağırlıklı olduğu görülmektedir.
Ortaçağ denilince aklımıza popüler kültürün beslediği birçok imge gelir. Öncelikle “karanlık çağ” olarak anılmasından dolayı ortaçağı bir çeşit “cahiliye” devri olarak düşünürüz. Ayrıca şatoların olduğu, prens ve prenseslerin kol gezdiği bir çağ olarak da zihnimizde biçimlenir; çizgi filmlerde gördüğümüz şatolar buna modellik eder. Bir de eğer kendimizi “doğulu” olarak görüyorsak, Avrupa hastalıktan kırılırken Müslümanların temizliği bildiklerini ve birçok hastalığı tedavi edebildiğini söyleyebiliriz. Bu son yargı doğulu övünmesinin ötesinde kısmen doğrudur ama eksiktir. Hakkında bu kadar çok “kanaatimiz” olan ortaçağ hakkında aslında çok az şey biliyor olmamız oldukça gariptir aslında. Hem ortaçağın ne zaman başlayıp ne zaman bittiği konusunda da çeşitli görüşler vardır.
Malum neredeyse üç yıldır Suriye’de kanlı bir savaş hüküm sürüyor. Bu zaman zarfında devam eden Esad yanlıları ve muhalifler arasındaki çatışmaların belki hiç yaşanmadığı nadir yerleşim yerlerinden biri olan Halep de en sonunda çatışmalardan nasibini aldı. Halep kentinin tarihsel olarak nüfus yapısı göz önüne alındığında, buradaki Ermeni topluluğunun her anlamda yerleşik ve kaydadeğer bir nüfus olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Bildiğimiz üzere buradaki çatışmalar Ermeni mahallelerine sıçramıştı. İlk çatışmaların sonunda muhaliflerin kontrolü ele geçirdiği bölgeye rejim güçlerince girildiğini gördük. Söz konusu mahallelerde Ermeni nüfusun yanı sıra önemli tarihi yapıların da bulunduğunu belirtelim. Ne yazık ki tarih, ders alınmadığı için hakikaten tekerrürden ibaret. Zira, 1915 soykırımından güç bela kurtulan az sayıdaki Ermenilerin çocukları ve torunlarının akıbeti yine bir köksüzlük ve imha tehlikesiyle karşı karşıya kalmak.
Osmanlı Devleti’nin doğuşu sorunu Türk ve Batılı tarihçiler arasında yoğun bir ilgi konusu olmuş ve farklı öğelere belirleyici statüler atfeden tezler ortaya atılmıştır. Namık Kemal’in “Cihângirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten,” diye özetlediği bu süreçte, tarihçilerin daha çok ön plana çıkardıkları öğeler de “gaza ruhu”, “Ahilik”, “Türklük ve devşirmelik” gibi dini ve etnik öğeler olmuştur. Werner’in Büyük Bir Devlet’in Doğuşu: Osmanlılar başlıklı eseri, tarihi-maddeci yaklaşımıyla Batı tarih-yazıcılığında bu konuda özgün bir yer işgal ediyor.
1919 yılının 31 Eylül günü… İstanbul… Türk toplumunun en büyük bunalım yaşadığı dönem. Osmanlı başkenti düşman kuvvetlerince işgal edilmemiş sayılır ama limanına galiplerin donanmaları demir atmış, sokaklarında da birlikleri silahlarıyla dolaşmaktadır. Ayrılıkçı Rum, Ermeni ve benzeri cemaatler, hem basınları hem de dernekleri aracılığıyla kampanyalarını onlara dayanarak serbestçe sürdürmektedirler. Anadolu dört bir tarafından işgal edilirken, Yunan orduları da dört buçuk aydan beri Anadolu’ya yerleşmede öne geçirilmiş durumdadır.
Lale Devri bütün ihtişamı ile sürüyor... 18. yüzyıl İstanbul’una damga vuran lale bahçeleri, köşkler, eğlence âlemleri... Düzenlenen büyük festivallerde bir uçtan bir uca aydınlatılan bir şehir: İstanbul. Bu sırada İmparatorluğun uzak köşelerinde korkunç çarpışmalar yaşanmakta. İmparatorluk her geçen gün toprak kaybediyor. Bir avuç deneyimli devlet adamı dışında saray âlemi yaşananların vahametinin farkında değil. Hem imparatorluğun kötü gidişatı hem de yaşadıkları yoksulluğun etkisiyle halkın hoşnutsuzluğu her geçen gün artıyor. Bu gidişata İstanbul’da Patrona Halil adında esnaf eskisi bir yeniçeri tarafından başlatılan isyan son verecek ve İmparatorluğun içindeki güç dengeleri o güne kadar hiç olmadığı bir şekilde değişecektir.
 3  ...
Fotoğraf Arşivi           Gazete Arşivi           Tarihçilik Üzerine MakalelerDiğer Makaleler