• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/

Anasayfa

Ondördüncü yüzyılın ortalarından itibaren Süleyman Paşa komutasında Rumeli'ye geçen Türkler, bu sayede Balkanlar'ı da fethe başlamışlardır. Nitekim bu fetihler neticesinde, Osmanlı Devleti Bulgaristan'a 1389 yılında hakim olmuştur. Türklerle aynı kökten olan ve 8. yüzyıldan sonra Slav kültürünü kabul eden, diğer bir tabirle Slavlaşan Bulgarlar arasında Osmanlı hakimiyeti, diğer Balkanlı milletlerde olduğu gibi, kolaylıkla benimsendi. Osmanlı Devleti, hakimiyeti altına aldığı diğer bütün milletlerde olduğu gibi, Bulgarlar halkının da din, dil ve eğitim hürriyetine dokunmadı. Balkanların fethiyle, Osmanlı Devleti'nin fetih politikası gereği, fethedilen yerlere Anadolu'dan Müslüman-Türk nüfus iskân ve aynı zamanda çeşitli imar faaliyetlerinde bulunularak, buraların Türkleşmesi ve mamur edilmesi hedeflenmiştir
Balkanlar Batı'nın dinî, ekonomik ve siyasî ihtiraslarının karışımı olarak ortaya attıkları "Doğu Sorunu"nun halkalarından sadece bir tanesidir. Bu ihtiraslardan çoğu zaman dinî olanı öne çıkmaktaydı. Buna göre, her ne suretle olursa olsun, Müslüman Türklerin hakimiyetinde olan bu topraklar ve bölgede yaşayan Hıristiyanlar kurtarılmalıydı. Bu arada zaten emperyalist gayeleri de kendiliğinden gerçekleşmiş olacaktı.
Ulusal birliklerini sağlayıp yeni bir güç olarak dünya sahnesine çıkan İtalyanlar sömürgecilik yarışında geç kalmanın verdiği endişeyle deniz aşırı girişimleri denemek istemekteydi. Bu açıdan kendilerine en yakın ve kolayca ulaşabilecekleri Kuzey Afrika'ya yönelendi.
Trablusgarp Savaşı, Osmanlı Devleti'ni sona erdiren felaketler zincirinin ilk halkası olmuştur. Zira bu savaş, kendisinden sonra daha büyük felaketlerin gelmesi sebebiyle yakın tarihimizin belki de en az incelenmiş bir bölümünü teşkil eder. Trablusgarp Savaşı henüz devam ederken Balkan Savaşı başladı. Osmanlı Devleti bunun üzerine iki cephede savaşa devam edemeyeceğini düşünerek İtalyanlar ile Ouchy Barışı'nı imzalamak zorunda kaldı. Onun arkasından Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'na girmesi ve imparatorluğun sona ermesi Trablusgarp Savaşı'nın önemini unutturmuştu.
Genel olarak XVİİ. yüzyıl rasyonalizm (akılcılık) çağı ise, XİX. yüzyıl da bilim çağıdır. Gerçekten, XİX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı dünyasında hem bilimin hem de bilim adamlarının itibarı fevkalade artmıştır. Zira bilimin ortaya koyduğu neticeler yani keşifler, icatlar, buluşlar ve her tür yenilikler toplumda bilime olan güveni artırıyordu. Bilim toplumun önüne sınırsız imkanlar koyarak onun geleceğe umutla bakmasını sağlıyordu. Bilim ve bilimin şaha kaldırdığı umut, Avrupa toplumunun cesaretini artırmış, dünyaya bakışını değiştirmiş, her şeye hakim olma duygusunu tahrik etmiştir. Kısaca Batı bilimde, modernizmin manivelasını veya itici gücünü görmüştür. Modernizm ise değişebilme cesaretini ve kabiliyetini göstermedir. İşte Batı dünyasına değişebilme kabiliyetini bilim vermiştir.
Japonya ve Osmanlı Türkiyesi'nin 19. yüzyıldan önce doğrudan ilişki kurdukları hakkında pek bilgimiz yok. Her iki ülke, birbirleri hakkında, bazı seyahatnameler ve benzeri raporların sınırları içinde bilgi sahibiydiler. Katip Çelebi'nin Cihannuma'sı "Caponya" ülkesine bir kaç sayfa vakfeder ve Japonların soğuk su ile yıkanmayı sevdiklerinden ve son derecede güçlü bir ahlaka sahip olduklarından bahseder. Japonların benzeri coğrafya kitapları ve uzak ülkelerin insanlarından bahseden eserlerinde ise özellikle 18. yüzyılda basılmış olan Komozatsuwa (Kızıl saçlı halklar hakkında hikayeler) veya Bankoku shinwa (On bin ülke hakkında efsaneler veya Barbarların ülkeleri hakkında efsaneler) gibi populer edebiyat eserlerinde, Osmanlı Devleti ve Türklerin ülkesi, Toruko, yani Türkiye olarak adlandırılır
Bu makalenin amacı, Johor Sultanlarından biri olan ve 1895 ile 1959 yılları arasında saltanat süren Sultan İbrahim ibni Abu Bakr döneminde Johor'daki (bugünkü Malezya) yönetimin kaydettiği tarihi gelişmeleri göstermektedir. Bunun yanı sıra, Mecellenin Adli Hükümleri'nin (Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye) Johor Devletine gelişi incelenecek ve Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye ile Majallat al-Ahkam al-Johor arasında bir karşılaştırma yapılacaktır.
Sultan II. Abdülhamid, daha şehzadeliği sırasında Hindistan Müslümanlarının meseleleri ile yakından ilgileniyor, gerek Sultan Abdülaziz'le Londra'ya yaptığı seyahat sırasında gerekse basın ve o sıralar İstanbul'da bulunan Hindistanlı aydınlar vasıtasıyla Hindistan Müslümanları arasındaki gelişmeleri takip ediyordu. O dönemde ve ilerleyen yıllarda II. Abdülhamid'in Hindistan'la ilgilenmesinin sebeplerinden birisi onun İngiliz siyaseti konusunda Hindistan tecrübesinden dersler çıkarmak olduğu sadarete yazılan tarihsiz bir muhtıradaki şu ifadelerden anlaşılabilir: "İngiltere Devleti'nin maksâd-ı aslîsi tevsî-i dâire-i ticaret olup, Hindistan'ı istilâ etmesi... hep bu maksaddan münbâis olduğu gibi devlet-i Aliyye'ye zâhiren gösterdiği âsâr-ı dostî ve muhâleset. Ahi maksâd-ı aslîsine hizmet içindir"
İkinci Abdülhamid dönemi nesli, Avrupa ve Asya'nın geniş bir bölümünde değişik Pan-ideolojilerin yükseliş ve gelişmesi şahit olmuştur. Temel olarak, söz konusu ideolojiler, değişik coğrafi alanlarda yaşayan soydaş milletlerin desteğini kazanarak güçlerini artırma çabasında olan milliyetçi hareketlerin yansıması olarak kabul edilebilir. Ayrıca, genelde savunmacı karakterli olmakla beraber zaman zaman istilacı da olabilirler. 1 Genelde "Pan-İslamizm" olarak adlandırılan İslami Birliğin sağlanması çabaları, soydaşlıktan ziyade aynı dine mensup değişik insanların din kardeşliği üzerine odaklanmıştır. Pan hareketlerinin çoğu diaspora boyutlu olmasına karşın,2 Abdülhamid zamanındaki Pan-İslamizm, Sultan'ın imparatorluk politikalarını oluşturduğu ve ülkeyi yönettiği sarayın bulunduğu İstanbul'da, yani Osmanlı İmparatorluğu'nun kendisinde merkezileşmiştir.
Türklerin Afrika ile ilişkileri aslında Osmanlı Devleti ile başlamamıştır. İlk önce, Türklerin kurduğu Tolunoğulları Devleti Mısır'da egemen olmuştur. Daha sonra, çoğunluğu Türklerden oluşan Memlukların (Kölemenler) Mısır'da devlet kurduğunu görüyoruz. Bu devletlerin, Trablusgarp dahil Tunus'a kadar uzanan coğrafyada ilişki kurdukları bilinmektedir. Ancak, Türklerin Afrika kıtası ile ilişkileri Osmanlı Devleti zamanında yoğunluk kazanmıştır. Bugün bağımsız birer devlet olan Afrika ülkelerinin kimi bütünü ile kimi de bir bölümü ile Osmanlı Devleti içerisinde yer almışlardır.
... 185 ...
Fotoğraf Arşivi           Gazete Arşivi           Tarihçilik Üzerine MakalelerDiğer Makaleler