• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/

Anasayfa

Devlet, insanoğlunun bu güne kadar kurduğu en büyük organizasyon olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu devasa kuruluşun temel hedefinin, kendini kuranlara, içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikeleri yok ederek onlara güvenlik ve esenlik sağlamak olduğu, izaha gerek göstermeyecek derecede açık ve seçiktir. Devlet bu ihtiyacı, iç ve dış güvenlik olarak değerlendire gelerek, adları farklı olmakla birlikte bu ihtiyacı temelde ayrılık kabul etmez bir bütün olarak kabul etmiştir.
Osmanlı Devleti'nde idare merkezinin saray olduğu malumdur. Zaman zaman idarede zaafa uğramış olmakla beraber, genellikle Saray hakimiyetinin daha güçlü bir duruma gelmesi takip edilen politikanın esasını oluşturdu. Bununla birlikte Köprülü Mehmed Paşa'dan itibaren, idarenin ağırlığının Bâbıâli'ye kaydığı bilinmektedir
Osmanlı devlet teşkilatının, kuvvetler ayrılığı anlayışı doğrultusunda yeniden düzenlenmesi sürecinde önemli bir kilometre taşı olan Şûra-yı Devlet, 1868 yılında kurulmuştur. İdari yargıyı müstakil olarak yürütmesi ve idari konularda danışmanlık yapması amacıyla kurulan Şûra-yı Devlet'in kuruluşundan önceki devlet yapısının incelenmesi konuya ışık tutacaktır.
Gerek Doğu'da ve gerekse Batı'da, devletin temel fonksiyonları ve bu fonksiyonlar ile ilgili yetkiler, günümüzdeki anlamıyla birbirinden ayrılmadığı yakın dönemlere kadar, tek bir şahsın uhdesinde toplanmış ve onun iradesine tabi kılınmıştır. Bununla birlikte, hükümdarın tek başına, devletin bütün fonksiyonlarını yerine getirebilmesi, bununla ilgili yetkileri kullanabilmesi ve artan devlet ihtiyaçlarını karşılayabilmesi de imkansız görülmüştür. Üstün iktidar sahibi bu tek kişiye devlet işlerinin görülmesinde yardım edecek kurullara ihtiyaç duyulmuş ve devletin teşkilatlanması da bu tarzdaki bir ihtiyaç sonucu ortaya çıkmıştır.
Türk devlet geleneği içinde kendine özgü bir yer işgal eden Sadr-ı âzamlık, tarihi bir devamlılığı temsil etmekte, son dönemde geleneksellikle modernleşme arasında bocalayan devletin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturmaktadır. İmparatorluğun kuruluş döneminde vezir sayısının ikiye çıkması üzerine vezir-i azamlık oluşturulmuş, Kanunî Sultan Süleyman zamanına kadar kullanılan vezîr-i âzam deyiminin yerini, sadr-ı âzam, sadr-ı âli ve sadâret-penah deyimleri almıştır. 1 XIX. yüzyılda bir ara "başvekîl" adını da alan sadr-ı âzamlık, saltanatın kaldırılmasına kadar varlığını sürdürmüştür.
Bilindiği üzere, XIX. yüzyıl Osmanlı tarihi, mağrur, büyük ve geleneksel bir imparatorluğun sancılı ve zorunlu değişim ve dönüşümünün tarihidir. Osmanlı İmparatorluğu'nun geçirdiği bu büyük metamorfoz, 3 Kasım 1839 tarihiyle içerisine girdiği, geri dönülmez bir tarihsel dönemeçle ivme kazanır. Bu tarihte ilân edilen Tanzimat Fermanı ile artık, Lâle Devri'nin (1718-1730) veya III. Selim Dönemi'nin (1789-1807) disipline dayalı ya da reformcuların kişilikleri ve ömürleriyle sınırlı kalmış reformlarının yerini köklü, derin ve yapısal bir değişim almıştır.
Amerika ile Osmanlı Devleti arasında ilişkilerin başlaması 19. yüzyılın başların rastlamaktadır. Bağımsızlık savaşından sonra 1783'te Birleşik Amerika, (o sıralar hala güneydoğu Avrupa'nın bütünü ile güneybatı Asya'nın büyük bölümüne ve Kuzey Afrika'nın da bir parçasına yayılmış durumda bulunan) Osmanlı İmparatorluğu'na göre hem alan, hem de nüfus bakımından çok küçüktü. İki devletin ters yönde gelişen ilişkileri geleceğin bir belirtisi gibiydi.1 Amerika'nın kuruluşundan itibaren ticaretini geliştirmek amacıyla kıtalar arası ilişki kurmak için Akdeniz'e yönelmesi Osmanlı ile çıkarlarının çoğu zaman çatışmasına sebep olmuştur.
Çalışmamıza konu olan dönemi doğru analiz edebilmek için, şu iki soruya cevap vermek önemlidir; 1919 yılının ilk yarısında Yakın Doğu'nun paylaşılması için düşünülen yöntemlere ABD ne ölçüde karıştı? İkinci olarak, ABD'nin dış politikası açısından Yakın Doğu meselelerinin taşıdığı anlam ne idi? Bu makalenin amacı; bu sorulara cevap bulmaya çalışmak ve de ABD'nin o dönemki politikasında etkili olmaya çalışan resmi ve resmi olmayan görüşleri ortaya koymaktır.
Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı ile XX. yüzyılın ilk çeyreği, Osmanlı tarihinin en çalkantılı dönemini teşkil etmektedir. Bu dönemde gelişen olaylar hakkında değişik düşünce ve yorumların ortaya konulmuş olması tabiidir. Bu yorum ve düşünceler ortaya konulurken esas olan, tarihi gerçeklere bağlı kalmak ve olayları objektif bir tarzda değerlendirebilmektir. Zaten sosyal ilimlerde mutlak doğruya varabilmek fazla mümkün değildir. Zira zaman içerisinde olaylar hakkında yeni bilgiler ve belgeler ortaya çıktıkça meselelere bakış açısında da değişiklikler olmaktadır. Hele araştırılan olaylar yaşadığımız dönemi de ilgilendiriyor ise o zaman, yapılan çalışmalar ayrı bir önem kazanmaktadır.
Türkleri, Fransa'da Germen asıllı Frank hanedanlarının hüküm sürdüğü yıllarda düzenlenen I. Haçlı Seferi sırasında Fransızları tanıdılar. Hıristiyan Avrupa dünyasının XI. yüzyıl sonlarında Kudüs'ü kurtarma söylemi ile Türkleri Anadolu'dan atmak ve bütün Orta Doğu'yu ele geçirmek için başlattığı dini, siyasi, ekonomik amaçlı seferlerin düzenlenmesi amacıyla ortaya atılan 100'ün1 üzerindeki projenin büyük çoğunluğunda Fransız teorisyenler adlarını duyurdular.
... 183 ...
Fotoğraf Arşivi           Gazete Arşivi           Tarihçilik Üzerine MakalelerDiğer Makaleler