• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
60.000'lik Tarihi Fotoğraf Arşivi

Anasayfa

Avustralyalıların ve müttefik birliklerinin Nisan 1915'te Çanakkale Yarımadası'na çıkarma yaptığı Çanakkale Savaşı ya da Gelibolu Çıkarması genç Avustralya tarihinde yeni ufuklar açan bir olay olmuştur. Bu olay aynı zamanda modern Türk Devleti'nin kurulmasına da katkıda bulunmuştur. Avustralya ikonografisindeki merkezi öneminden dolayı, Avustralya askerlerinin bu savaşta yaşadıkları hakkında çok şey yazılmıştır. Olayı kayıtlara geçirmek, çözümlemek ve duygusallaştırmak için sarf edilen milyonlarca kelime sayesinde, Avustralyalıların bu savaştaki vatanları işgal edilen düşmanlarını -Türk askerleri- hiçbir zaman tam olarak kavrayamadıkları savunulabilir.
Bilindiği gibi, Çanakkale Muharebeleri gerek cereyan şekli ve gerekse sonuçları bakımından sadece Birinci Dünya Savaşı'nın değil, Dünya harp tarihinin önemli olaylarından biridir. Bu muharebelerin cereyan şekline baktığımızda, kara ve deniz kuvvetlerinin müşterek taarruzu bakımından o zamana kadar Dünya tarihinde benzerine rastlamadığımız muharebelerden biri olduğunu görürüz. Sonuçları açısından ise, İtilaf Devletlerinin Çanakkale Boğazı'nı geçememeleri, başta Rus Çarlığı olmak üzere Birinci Dünya Savaşı'na katılmış bütün taraflar üzerinde askeri, siyasi, stratejik, psikolojik ve ekonomik etkileri olmuştur.
3 Kasım 1914'de başlayan Çanakkale Savaşı 9 Ocak 1916'ya kadar aralıklarla yaklaşık 14 ay devam etmiştir. 18 Mart 1915'teki deniz harekatının ardından Nisan, Haziran ve Ağustos aylarında çok kanlı muharebeler cereyan etmiş, dönemin en güçlü silahlarına sahip İtilâf Devletleri ordusu, bu süre zarfında kıyı şeridinden öteye geçememiştir. Nihayet Aralık ayından itibaren çekilmeye başlayan düşman ordusu, 9 Ocak 1916'da Çanakkale'yi tamamen terketmek zorunda kalmıştır.
Ortalama güç teriminde güç kelimesi şüphesiz en önemli unsurdur. Güç terimi, bağımsız bir şekilde hareket etmek, kendi kendine yetmek, bir devlet için üstünlüklerini ve kendi zenginliklerini kullanmak, dış, yerel ve bölge, yani dünya işlerinde özel bir ağırlığa sahip olmak için gerekli olan kuvvet anlamına gelmektedir. Güç olmak, kendini saydırmanın, çevreye damgasını vurmanın ve bu çevreye, bu güç olmasaydı olduğu durumdan farklı bir durumda olacağı fikrini empoze etmenin yollarını bulmaktır. Eğer bu yaklaşımı kabul ediyorsak, güç olmadan da devlet olunabileceği üzerinde anlaşabiliriz ve böylece büyük, orta ve küçük güç ayrımı yaparak konuyu kapatmış olmayız.
Birinci Dünya Savaşı, Batı için Türklerin Rumeli'ye ayak bastığı tarihten itibaren başlayan Şark Meselesi'nin halli için nihai adım mahiyetindedir. Viyana önlerine kadar önlenemeyen Türk ilerleyişinin burada gerçekleştirilen güç birliği sayesinde durdurulabilmesi, Avrupa devletlerinin zihninde doğu probleminin halli için ittifakın önemini en açık bir biçimde ortaya koymuştu. Ancak Osmanlı klasik döneminin de bitişini işaretleyen XVII. asırla birlikte başlayan duraklama ve geri çekilme döneminde ise Avrupalı devletlerin pastadan alacakları pay konusunda anlaşamamaları söz konusu hesabın görülmesinin uzamasında etkili olmuştur.
Bilindiği üzere 1890 yılında kurularak faaliyete geçirilen Hamidiye Hafif Süvari Alayları Doğu Anadolu'nun sosyo-ekonomik ve tarihî gelişmeleri üzerine oldukça etkili olmuş bir müessese olarak tarihimizdeki yerini almıştır. Özellikle konumuz açısından II. Meşrutiyet Dönemi ile I. Dünya Savaşı arasındaki devrede bu alayların geçirdiği gelişmeler önem taşıdığından bu dönemi ana hatlarıyla incelememiz gerekmektedir.
On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden I. Dünya Savaşı'na kadarki süreçte, Alman-Türk ilişkilerinin mantığı üzerine birçok tarihçi ve siyaset bilimci çalışmalar yapmıştır. Bunların yorumlarının farklılığına rağmen, esasta birleştikleri nokta, bu ilişkilerin her iki tarafın yararına olarak başladığı, ancak zamanla Almanlar lehine genişlediğidir. 1 Her ne şekilde olursa olsun, Alman-Osmanlı askerî, siyasî ve ekonomik ilişkilerinin başlangıcından sonuna kadar, her iki tarafın da fayda sağladığı bir gerçektir
Teşkilât-ı Mahsûsa'nın kuruluşu istisnai veriler dışında genellikle anılara dayalı olarak aydınlatılmaya çalışılmış bir konudur. Örgütün kuruluşundan I. Dünya Savaşı sonuna kadar geçen süreçteki başkanları da şimdiye kadarki çalışmalarda kesin ve doğru olarak belirlenmiş değildir. Bu makalede kendi belgelerine istinaden Teşkilât-ı Mahsûsa'nın kuruluşu, başkanları ve Atatürk'ün örgütle ilgisi konusuna açıklık getirilmeye çalışılacaktır.
Ondördüncü yüzyılın ortalarından itibaren Süleyman Paşa komutasında Rumeli'ye geçen Türkler, bu sayede Balkanlar'ı da fethe başlamışlardır. Nitekim bu fetihler neticesinde, Osmanlı Devleti Bulgaristan'a 1389 yılında hakim olmuştur. Türklerle aynı kökten olan ve 8. yüzyıldan sonra Slav kültürünü kabul eden, diğer bir tabirle Slavlaşan Bulgarlar arasında Osmanlı hakimiyeti, diğer Balkanlı milletlerde olduğu gibi, kolaylıkla benimsendi. Osmanlı Devleti, hakimiyeti altına aldığı diğer bütün milletlerde olduğu gibi, Bulgarlar halkının da din, dil ve eğitim hürriyetine dokunmadı. Balkanların fethiyle, Osmanlı Devleti'nin fetih politikası gereği, fethedilen yerlere Anadolu'dan Müslüman-Türk nüfus iskân ve aynı zamanda çeşitli imar faaliyetlerinde bulunularak, buraların Türkleşmesi ve mamur edilmesi hedeflenmiştir
Balkanlar Batı'nın dinî, ekonomik ve siyasî ihtiraslarının karışımı olarak ortaya attıkları "Doğu Sorunu"nun halkalarından sadece bir tanesidir. Bu ihtiraslardan çoğu zaman dinî olanı öne çıkmaktaydı. Buna göre, her ne suretle olursa olsun, Müslüman Türklerin hakimiyetinde olan bu topraklar ve bölgede yaşayan Hıristiyanlar kurtarılmalıydı. Bu arada zaten emperyalist gayeleri de kendiliğinden gerçekleşmiş olacaktı.
... 174 ...