• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihyayinevi/
  • https://twitter.com/tarihyayinevi
Özgür Tarih Dergisi

Anasayfa

 TARİH TARİH KÜTÜPHANESİ
Eski Gazete ArşivleriSalnameler ve NevsallerOsmanlıca Matbu EserlerFotoğraf ArşiviT.B.M.M. Tutanakları
Eski Dergi ArşivleriSözlüklerEnstitü ArşivleriTarih Tarih TvDiğer Dökümanlar
Bu makale, Osmanlı Devleti ile Alman Kayzerliği arasında XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonra yoğunlaşan diplomatik, ekonomik ve siyasi münasebetleri "Şark Meselesi" çerçevesinde ele almaktadır. Ayrıca bu bağlamda Osmanlı Devleti'nin güç kaybı çerçevesinde, Avrupa devletlerinin Balkanlar, Anadolu ve Ortadoğu'da yayılmacı veya nüfûz elde etme politikaları ile büyük güçlerin kendi aralarındaki mücadelelerine de değinmektedir.
1699 Karlofça Anlaşması'ndan sonra özellikle Avrupa'da gerilemeye başlayan Osmanlı Devleti, XIX. yüzyılın başından itibaren yaptığı savaşlar ve uğraşmak zorunda kaldığı iç isyanlar süresince başındaki badireleri, o dönemde çıkarlarının uyuştuğu bir ülke ile ittifaka girerek atlatmaya çalışmıştır. Bu ülke ise, neredeyse XIX. yüzyılın son çeyreğine kadar İngiltere olmuştur.
Bilindiği üzere Osmanlı Devleti, Akdeniz ülkesidir. Akdeniz, tarihî süreç içerisinde her devirde stratejik öneme sahip olagelmiştir. Bu nedenle, Akdeniz'e kıyısı olan devletler bu denizde işgal ettikleri mevkii tahkim etmeye ve genişletmeye çalışmıştır. Akdeniz'e kıyısı olmayan devletler ise orada bir üs veya nüfuz bölgesi oluşturabilmek için, her türlü vasıtaya başvurmuştur. Bu ortamda, küçük veya zayıf bir Akdeniz ülkesi, sürekli tehdit altındadır.
Enver Bey, 23 Kasım 1881'de1 İstanbul'da Divanyolu'nda eski Lisan Mektebi karşısındaki evlerinde dünyaya gelmiştir.2 Altı yaşına kadar İstanbul'da çeşitli iptidâî mekteplerine devam etmiş, Fatih Mekteb-i İptidâî'sinin ikinci senesinde iken babasının Manastır'a tayini üzerine iptidâî tahsilini burada tamamlamıştır. Yine aynı şehirde askeri rüşdiye ve askeri idadi tahsilini tamamlayarak Mekteb-i Harbiye-i Şahane'ye girdi
Osmanlı Devleti'nin çöküş dönemine girmesiyle birlikte başlayan ve kurtuluşun çaresi olarak düşünülen Islahat hareketleri, özellikle Tanzimat'ın ilânı, ülkeye batılı fikirlerin girmesine ve gelişmesine yol açmıştı. Bununla birlikte basının da gelişmesi sonucu, 1860'lı yıllardan itibaren İmparatorluk bünyesinde birbirlerinden haberdar olan ve kuvvet alan bir muhalif aydın kesim ortaya çıkmıştır. Devletin kurtuluş çaresinin meşrutiyet rejiminde saklı olduğunu düşünen gerek Genç Osmanlı, gerekse Jön Türk hareketi, bu muhalif aydın kesimin tepkileri sonucu oluşmuş birer siyasî hareket özelliğini taşır. Bu kesimin çabalarıyla 23 Aralık 1876'da Osmanlı Kanun-i Esasî'si ilân edilmiş ve I. Meşrutiyet Dönemi başlatılmıştır.
Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane'de 1 Mayıs 1889 tarihinde, İttihat-ı Osmani Cemiyeti adında bir gizli cemiyet kuruldu.1 Cemiyetin kuruluşu 1789 Fıransız İnkılabı'nın yüzüncü yılına tesadüf etmekteydi. İttihat-ı Osmani Cemiyeti'nin kurucuları Ohrili İbrahim Temo, Arapkirli Abdullah Cevdet, Diyarbakırlı İshak Sukuti, Kafkasyalı Çerkes Mehmet Reşit idi. Daha sonra Şerafettin Mağmumi, Giritli Şefik, Bakülü Hüseyinzade Ali, Konyalı Hikmet Emin, Cevdet Osman, Kerim Sebati, Mekkeli Sabri ve Selanikli Dr. Nazım Beyler bu cemiyetin kurucuları arasında yer aldılar
Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş döneminin hızlandığı 19. ve 20. yüzyıllarda takip ettiği dış politikalar araştırmacılar arasında yeterince ilgi görmemiştir; oysa imparatorluğun bu dönemdeki dış siyaset uygulamaları sadece Osmanlı açısından değil, aynı zamanda belirtilen zaman dilimlerindeki uluslararası ilişkileri anlamak açısından da önemlidir. Bu eksiklik Osmanlı arşiv malzemelerinin yakın zamanlara kadar kısmen veya tamamen kapalı olmasıyla ilgili olsa da, öyle anlaşılıyor ki, belgelere ulaşmakta yaşanan güçlükler meselenin bütününü izah etmekten uzaktır; zira, özellikle son on beş yılda arşiv belgelerinin tasnif edilip, yeniden düzenlenerek açıldığını biliyoruz.
Otuzbir Mart Vak'ası sadece İİ. Meşrutiyet'in değil, bütün Osmanlı Tarihi'nin en çok tartışılan hâdiselerinden biri ve belki de birincisidir. Bâzı taraftarlarıyla hâlâ tam bir açıklığa ve aydınlığa kavuşturulamamış bulunulması bir müddet daha bir araştırma mevzuu olarak câzibesini koruyacağını göstermektedir. Ancak durum ne olursa olsun yapılan her yeni araştırma biraz daha aydınlık getirmektedir.
... 174 ...