• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
60.000'lik Tarihi Fotoğraf Arşivi

Anasayfa

Osmanlı Devleti'nin son yüz elli yıllık dönemine yönelik bir eleştiri ile başlayan Tanzimat Fermanı'nda, çeşitli gaileler yüzünden devletin ve halkın eski ihtişamlı ve zengin halini kaybedip güçsüzlük ve fakirliğe düştüğü tespiti yapıldıktan sonra, bunun sorumluları olarak şeriata ve kanunlara uymayan yöneticiler gösterilmektedir. Tanzimatçı kadroya göre devletin içine düştüğü çöküntüden kurtuluşun sağlanabilmesi için diğer yeniliklerin yanı sıra memur kadrosuyla ilgili düzenlemelerin yapılması kaçınılmazdı.
Osmanlılar zamanında çoğu Nizamü'l-Mülk'ün Siyasetname'sinin etkisinde kalınarak yazılmış olan nasihatnâme ve siyasetnâme tarzındaki eserlerde casus kullanmanın önemi ısrarla vurgulanmıştır. Bu eserlerde ülke içinde olduğu gibi dış düşmanlara karşı da casus kullanılması öğütlenmiş, düşmanın durumunu bilmenin önemi ve ülkenin ancak bu sayede ayakta kalabileceği belirtilmiştir. Osmanlılarda "muhbirlik" ve "nakl-i kelam" pek hoş karşılanmamakla beraber, casusluk daha kuruluş yıllarından itibaren üzerinde önemle durulan bir konu olmuştur.
Devlet, insanoğlunun bu güne kadar kurduğu en büyük organizasyon olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu devasa kuruluşun temel hedefinin, kendini kuranlara, içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikeleri yok ederek onlara güvenlik ve esenlik sağlamak olduğu, izaha gerek göstermeyecek derecede açık ve seçiktir. Devlet bu ihtiyacı, iç ve dış güvenlik olarak değerlendire gelerek, adları farklı olmakla birlikte bu ihtiyacı temelde ayrılık kabul etmez bir bütün olarak kabul etmiştir.
Osmanlı Devleti'nde idare merkezinin saray olduğu malumdur. Zaman zaman idarede zaafa uğramış olmakla beraber, genellikle Saray hakimiyetinin daha güçlü bir duruma gelmesi takip edilen politikanın esasını oluşturdu. Bununla birlikte Köprülü Mehmed Paşa'dan itibaren, idarenin ağırlığının Bâbıâli'ye kaydığı bilinmektedir
Osmanlı devlet teşkilatının, kuvvetler ayrılığı anlayışı doğrultusunda yeniden düzenlenmesi sürecinde önemli bir kilometre taşı olan Şûra-yı Devlet, 1868 yılında kurulmuştur. İdari yargıyı müstakil olarak yürütmesi ve idari konularda danışmanlık yapması amacıyla kurulan Şûra-yı Devlet'in kuruluşundan önceki devlet yapısının incelenmesi konuya ışık tutacaktır.
Gerek Doğu'da ve gerekse Batı'da, devletin temel fonksiyonları ve bu fonksiyonlar ile ilgili yetkiler, günümüzdeki anlamıyla birbirinden ayrılmadığı yakın dönemlere kadar, tek bir şahsın uhdesinde toplanmış ve onun iradesine tabi kılınmıştır. Bununla birlikte, hükümdarın tek başına, devletin bütün fonksiyonlarını yerine getirebilmesi, bununla ilgili yetkileri kullanabilmesi ve artan devlet ihtiyaçlarını karşılayabilmesi de imkansız görülmüştür. Üstün iktidar sahibi bu tek kişiye devlet işlerinin görülmesinde yardım edecek kurullara ihtiyaç duyulmuş ve devletin teşkilatlanması da bu tarzdaki bir ihtiyaç sonucu ortaya çıkmıştır.
Türk devlet geleneği içinde kendine özgü bir yer işgal eden Sadr-ı âzamlık, tarihi bir devamlılığı temsil etmekte, son dönemde geleneksellikle modernleşme arasında bocalayan devletin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturmaktadır. İmparatorluğun kuruluş döneminde vezir sayısının ikiye çıkması üzerine vezir-i azamlık oluşturulmuş, Kanunî Sultan Süleyman zamanına kadar kullanılan vezîr-i âzam deyiminin yerini, sadr-ı âzam, sadr-ı âli ve sadâret-penah deyimleri almıştır. 1 XIX. yüzyılda bir ara "başvekîl" adını da alan sadr-ı âzamlık, saltanatın kaldırılmasına kadar varlığını sürdürmüştür.
Bilindiği üzere, XIX. yüzyıl Osmanlı tarihi, mağrur, büyük ve geleneksel bir imparatorluğun sancılı ve zorunlu değişim ve dönüşümünün tarihidir. Osmanlı İmparatorluğu'nun geçirdiği bu büyük metamorfoz, 3 Kasım 1839 tarihiyle içerisine girdiği, geri dönülmez bir tarihsel dönemeçle ivme kazanır. Bu tarihte ilân edilen Tanzimat Fermanı ile artık, Lâle Devri'nin (1718-1730) veya III. Selim Dönemi'nin (1789-1807) disipline dayalı ya da reformcuların kişilikleri ve ömürleriyle sınırlı kalmış reformlarının yerini köklü, derin ve yapısal bir değişim almıştır.
Amerika ile Osmanlı Devleti arasında ilişkilerin başlaması 19. yüzyılın başların rastlamaktadır. Bağımsızlık savaşından sonra 1783'te Birleşik Amerika, (o sıralar hala güneydoğu Avrupa'nın bütünü ile güneybatı Asya'nın büyük bölümüne ve Kuzey Afrika'nın da bir parçasına yayılmış durumda bulunan) Osmanlı İmparatorluğu'na göre hem alan, hem de nüfus bakımından çok küçüktü. İki devletin ters yönde gelişen ilişkileri geleceğin bir belirtisi gibiydi.1 Amerika'nın kuruluşundan itibaren ticaretini geliştirmek amacıyla kıtalar arası ilişki kurmak için Akdeniz'e yönelmesi Osmanlı ile çıkarlarının çoğu zaman çatışmasına sebep olmuştur.
Çalışmamıza konu olan dönemi doğru analiz edebilmek için, şu iki soruya cevap vermek önemlidir; 1919 yılının ilk yarısında Yakın Doğu'nun paylaşılması için düşünülen yöntemlere ABD ne ölçüde karıştı? İkinci olarak, ABD'nin dış politikası açısından Yakın Doğu meselelerinin taşıdığı anlam ne idi? Bu makalenin amacı; bu sorulara cevap bulmaya çalışmak ve de ABD'nin o dönemki politikasında etkili olmaya çalışan resmi ve resmi olmayan görüşleri ortaya koymaktır.
... 172 ...