• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/

Anasayfa

Yıl,1919…Ülke işgal altındaydı! 19 Mayıs'ta Samsun'a çıkan Mustafa Kemal, İngilizlerin istediği gibi çalışmasına izin vermeyeceklerini gördü… Anadolu içlerine doğru ilerlemeye karar verdi İlk durak Havza olacaktı. Yaverinden, hemen bir otomobil bulunmasını istedi. Araştırıldı,soruşturuldu… Sonunda, Benz marka, çok eski bir otomobil bulunabildi.
İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Atatürk'e geldi, elindeki dosyayı göstererek, -Antalya'da bir köylü size hakaret etmiş, savcılık dava için izin istiyor, dedi. Atatürk'ün kaşları hemen yukarı kalktı: -Niye? Ben ne yapmışım ona ? Şükür Kaya açıkladı: - Köylünün aldığı paketin içinden sigara kağıdı çıkmamış. O da sigarasını gazeteden kestiği kağıda sarmış. Çakmağı yakınca gazete kağıdı alev almış, dudakları yanmış. Bunun üzerine "O köşkünde hazır sigara içiyor, ben parasını verdiğim pakette sigara kağıdı bulamıyorum" diyerek şahsınıza hakaret etmiş.
1926 yılı. Cumhuriyetimizin kuruluşunun 3. yılı tüm yurtta coşku ile kutlanmaktadır. Törene, Ankara'nın köylerinden de katılım olduğu için, büyük bir kalabalık Atatürk'ü alkışlamakta, ona olan hayranlığını göstermektedir. Bu içten sevgi seli karşısında heyecanlanan Atatürk, önce halkla arasındaki asker kordonunun kaldırılmasını istedi. Sonra yaverini de yanından uzaklaştırıp kendisi halkın arasına karıştı. Ellerini, en yakınındaki iki vatandaşın omuzlarına koyup kendinden geçmiş şekilde, kalabalıkla beraber yürümeye başladı.
1930'lu yıllar… Özel kalem müdürü olarak, hayatı boyunca Atatürk'ün yakınında bulunan Hasan Rıza Soyak, bir görevle gittiği İstanbul'dan Ankara'ya döner dönmez hemen Köşk'e koşar. Çalışanlara Atatürk'ü sorar. Çalışanlar biraz kaygılı, -İki gün, iki gecedir sürekli okuyor; birkaç kere banyo yapıp şezlongda dinlendi, o kadar... der. Hasan Rıza Soyak, Atatürk'ün yatak odasına koşar hemen. Kapıyı çalıp açtığında Atatürk'ü elinde kitap, yatağın ortasında otururken bulur.
Yazı devriminden sonra (1928), Atatürk'ün kara tahta başındaki resmi görülünce, O'na "başöğretmen" denilmeye başlanmıştı. Aslında, adlandırmada geç kalınmıştı. Kurtuluş Savaşı'ndan hemen sonra, bir İstanbul gazetecisi kendisine şöyle bir soru yöneltmişti: -Yurdu kurtardınız. Şimdi ne yapmak isterdiniz? Hiç duraklamadan şu cevabı vermişti: -Milli Eğitim Bakanı olarak Türk Kültürünü yükseltmeye çalışmak, en büyük amacımdır.
Atatürk girer girmez derse ara veren öğretmen, sınıfı ayağa kaldırarak karşıladı onu. Atatürk, çocuklara oturmalarını işaret ettikten sonra, öğretmen tahtaya dönüp dersini anlatmaya devam etti. Beş on dakika dersi dinledikten sonra Atatürk sınıftan ayrılmak için ayağa kalkınca, öğretmen yine, çocukları ayağa kaldırarak uğurladı onu ve dersini kaldığı yerden anlatmayı sürdürdü.
Kurtuluş Savaşı’nın büyük bir zaferle kazanılmasının ardından Türkiye Cumhuriyeti adı altında yeni bir devlet kurulmuş ve bu devlet yeni ve daha büyük bir savaşla, kültür savaşıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu büyük kültür savaşı Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün teşviki ve büyük desteğiyle tarih araştırmaları üzerinde başlamıştır. Bu tarih araştırmaları, milli şuurun oluşması, millî kültürümüzü tanımak, korumak ve çağdaş medeniyetler seviyesinin üzerine çıkarmak adına yapılan girişimlerin en önemlisi olmuştur.
Sosyal ve siyasi yönden Atatürk’ün açıklarını arayan bir antikemalist zümre, insanları en hassas yönlerinden vurmanın yolunun dinden geçtiğini bilmektedirler. Bu sebeple dinin her türlü enstrümanlarını kullandıkları bilinen bir gerçektir. Tamamen iftiralardan ve yanlış anlaşılmaya bilerek sebebiyet vermekten oluşan bu saldırıların bir bölümü; Atatürk’ün dinsel dünyasına yönelik gerçekleşmektedir. Ancak ilk elden kaynak denen güvenilir vesikalar incelendiğinde durumun sadece iftiradan ve karalama kampanyasından ibaret olduğu açıkça ortadadır. Mustafa Kemal Atatürk'ün dine bakışı herkesten daha samimi ve içtendir.
Bütün bu iç ve dış gaileler içinde ülkede milli birlik ve beraberliği sağlayamamanın sancısını çeken Türk unsuru vardı. Çünkü Türkler bütün bu gelişmelere rağmen hala daha milli şuur ve milliyetçilikten mahrum bulunuyordu. Bu sebeple II. Meşrutiyet’e paralel olarak çeşitli cemiyet ve dergiler etrafında toplanmaya başlayan Türkçü aydınlar milli mefkûreden ve şuurdan mahrum olarak yaşayan Türkleri bir arada, millet denilen bir bütün halinde toplama lüzumu üzerinde durmaktaydılar. İşte Türk Ocakları, milli varlığı tehlikede görerek Türkleri kurtarmak gerektiğine inan Türk gençleri ve aydınlarının bir hayat hamlesi yaparak ortaya koydukları cemiyet şeklinde kurulmuştur.
Denktaş, çocukluğunun geçtiği köyü ve çevresini ‘’Karkot Deresi’’ kitabında uzun uzun betimlemiştir.’’Akşamları Aybifon tepesinin serininde toplanırdı köylüler birer birer ve Omorfo’nun parlak ışıklarına bakarak konuşurlardı hep! Ben onlara şiirler okurdum. Okulda öğretmenlerimizin bize gizlice öğrettiği millî şiirlerden… Coşarlar, ağlarlardı. Aferin çekerlerdi bana. Daha sonraki yıllarda ‘İstiklâl Savaşı Nasıl Oldu?’ kitabından hikâyeler aktarırdım onlara. Gazi Paşa sanki bir dağdı gözlerimde, Toroslar kadar(… )’
 2  ...
Fotoğraf Arşivi           Gazete Arşivi           Tarihçilik Üzerine MakalelerDiğer Makaleler