• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/
Atatürk ve Türk Tarih Tezi / İrem Özsel Çavdar

       Kurtuluş Savaşı’nın büyük bir zaferle kazanılmasının ardından Türkiye Cumhuriyeti adı altında yeni bir devlet kurulmuş ve bu devlet yeni ve daha büyük bir savaşla, kültür savaşıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu büyük kültür savaşı Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün teşviki ve büyük desteğiyle tarih araştırmaları üzerinde başlamıştır. Bu tarih araştırmaları, milli şuurun oluşması, millî kültürümüzü tanımak, korumak ve çağdaş medeniyetler seviyesinin üzerine çıkarmak adına yapılan girişimlerin en önemlisi olmuştur.

Atatürk, Türk milletinin kökenini araştırırken bilimsel öğeler dayanarak sistemli bir tarih anlayışının benimsenmesini ve öğretilmesini uygun bulmuş, çalışmaların bu doğrultuda yapılmasını istemiştir. Bu çalışmalar içinde oluşturulan projeler ve kongreler ‘Türk Tarih Tezi’ olarak bilinmektedir. Bu çalışma da büyük uğraşlar ve çabaların sonucunda oluşturulan Büyük Türk Tarih Tezi hakkında bilgiler verilmeye çalışılmıştır.

Atatürk ve Türk Tarih Tezinin Oluşumu

       Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşu ile birlikte her alanda başlayan değişim ve yenileşme hareketleri, özellikle kültür ve tarih alanında atılan somut atılımlarla kendini göstermiş, kurulan Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu ile bilimsel esaslara dayalı çalışmalar başlatılmıştır. Türk Tarih Kurumunun kuruluşu ile birlikte başlayan ve bu kurumun gerçekleştirdiği Birinci ve İkinci Türk Tarih Kongreleri’nde alışılagelmiş bakış açıları ve tarih zihniyetinin dışına çıkılmış ve yeni söylemlerle tüm dünyaya mesajlar yollanmıştır. Bu mesajın ana felsefesini ise “Türk Tarih Tezi” oluşturmuştur. Bu tez ile bütün dünyada Türklük ve Türk tarihi aleyhinde oluşturulmuş yalan ve yanlış kanaatlere, karşı tez ortaya atılmış ve bu tezin sağlam temellere oturtulması için çalışmalara başlanmıştır.[1]

       Atatürk, Cumhuriyeti emanet edeceği genç kuşaklara ve topluma, Cumhuriyetin ideolojisini hâkim kılmayı sağlamak için tarih anlayışının da uygun hale getirilmesinin önemini biliyordu. Çünkü eski değerlerin yerine ikame ettiği yeni değerleri tarihî bir perspektiften hareketle temellendirmek suretiyle inkılâpların geniş kitle arasında benimsenmesinde kolaylık sağlayacaktı. Bu yüzden Türk Tarih Tezi, Türkiye Cumhuriyetinin dünya görüşünü açıklayan ve Cumhuriyet rejiminin temel esaslarını destekleyen mahiyette olmalıydı. Aynı zamanda Türk medeniyetinin evrenselliğini ve Avrupa medeniyeti ile özdeşliği görüşünü savunmalıydı. Bir başka deyişle Tarih Tezi, yapılan inkılâpları millî kaynaktan çıkarma ve millî tarihle köklendirme fonksiyonunu yerine getirmeliydi.[2]

       Atatürk, Türk milletinin varoluş mücadelesinin en zorlu zamanı olan milli mücadele döneminde bile tarihe gerektiği önemi vermenin çok büyük bir sorumluluk olduğunu düşünmüştür. Milli mücadelenin büyük başarıyla kazanılıp cumhuriyetin ilan edilmesiyle birlikte bir dizi kültürel çalışmaya başlayan Atatürk en önemli çalışmalarını tarih ve dil alanında yapmış, bu çalışmalara olan inancını 1 Kasım 1934 yılında Dördüncü Dönem Dördüncü Toplanma Yılını açarken şu sözlerle ifade etmiştir: ‘’Kültür işlerimiz üzerine, ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında da Türk tarihini, doğru temelleri üstüne kurmak; öz Türk diline, değeri olan genişliği vermek için candan çalışılmakta olduğunu söylemeliyim. Bu çalışmaların göz kamaştırıcı verimlere ereceğine şimdiden inanabilirsiniz’’[3]

     Atatürk iyi bir tarih öğrenimi için öncelikle tarih anlayışını değiştirmek ve tarihimizi gerçekleriyle birlikte ortaya koymak gerektiğinin farkındadır. İşte bu yüzden Atatürk, tarih ile ilgili çalışmalara girişilmesi yönünde direktifler vermiş ve fırsat buldukça çalışmalarla yakından ilgilenmiştir. “Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir” diyen Atatürk, Anadolu’daki Türk tarihinin dışına çıkamayan bu tarih anlayışıyla kurduğu devlete kimlik kazandırmasının mümkün olmadığının farkına varmıştır. Yine, Atatürk’ün şu ifadesi Milli Tarih ve Milli benliğimiz açısından önem arz etmektedir: “Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve şümullü medeniyete de sahip olmuştur, bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur, Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendince kuvvet bulacaktır.’’[4]

       Atatürk, 1928 ve 1929 yıllarında Türk tarihiyle ve bilhassa liselerimizdeki tarih öğretimiyle çok yakından ilgilenmiş ve tarihimizin çeşitli sebeplerden dolayı Türk’e dost olmayan, yabancı müelliflerin görüşleriyle değil, objektif bir görüşle yeni baştan araştırılmak ve yazılmak icap ettiğini söylemiştir. “Türkleri bütün dünyaya geri bir millet olarak tanıtan görüş, bizim de içimize girmiştir. Dört yüz çadırlık bedevî bir kabileden bir imparatorluk ve millet tarihini başlatmak suretiyle imparatorluk zamanında Türklerin görüşü de bu merkezdeydi. Evvelâ, millete tarihini, asil bir millete mensup bulunduğunu, bütün medeniyetlerin anası olan ileri bir milletin çocukları olduğunu öğretmeliyiz...’’[5]

       Atatürk, Türkiye’de öğretim kurumlarında devam etmekte olan eski tarih eğitim ve öğretimi yerine milli tarihin esas alınması gerektiğini düşünmüş, bu itibarla Türk Tarihinin kısa zamanda araştırılıp ortaya çıkarılması için kesin direktifler vermiştir. Bu direktiflerin şu iki gayeye yöneltildiği görülür: Bunlardan birincisi; Türk Tarihi başlangıçtan itibaren iyi bir şekilde araştırılacak ve Türklerin kültür ve medeniyet dünyasına katkıları, yetiştirdiği büyük şahsiyetlerin insanlığa hizmetleri ortaya konacaktır. Böylece dünya, Türklerin nasıl bir şerefli geçmişe sahip olduğunu öğrenecek ve yeni yetişen Türk çocukları da atalarının şanlı tarihinden haberdar olup onlarla övünecektir. Atatürk’ün gösterdiği ikinci hedef ise Batılıların bize vatan olarak çok gördükleri Anadolu’nun eski tarihinin araştırılmasıdır. Bu noktada Atatürk’ün düşüncesi şudur: Türkler 1071 Malazgirt Zaferi’nden önce de Anadolu’ya gelmiş olabilirdi. Şayet tarihin ilk çağlarında Asya’dan gelerek Anadolu’da medeniyet kurmuş kavimler arasında Türklerin de bulunduğu tespit edilirse Batılı çevrenin “Türkler Anadolu’ya sonradan gelen bir millettir, geldikleri yere dönmelidir” iddiasını çürütmek mümkün olacaktır.[6]

       Atatürk’ü tarih anlayışımızı değiştirmeye sevk eden sebeplerin başında ve belki de en önemlisi belirli bir maksat için ortaya atmış olduğu Türk Tarih Tezi’dir. Bilindiği gibi Atatürk, Türk Tarih Tezi ile hem dünya tarihini, insanlık ve medeniyet tarihini ve hem de Türk tarihini açıklayan ve açıklamak isteyen bazı iddiaları ileri sürmüş ve bu iddiaları ilim adamlarının tetkikine sunmuştur. Türk Tarih Tezi, genel hatları itibarıyla insanlığın ve medeniyetin menşei üzerinde Türklerin yeri ve oynadıkları rol hakkında mümkün ve muhtemel görüşleri ihtiva etmektedir.[7]

       Atatürk’ün tarih ile ilgili çalışmaları hızlandırmasına ve konuyla yakından ilgilenmesine sebep olan olay, 1928 yılında Afet İnan’ın Fransızca bir coğrafya kitabında bulunan Türklerin sarı ırktan, ikinci sınıf bir ırk olduğu iddiasını görmesi ve bundan Atatürk’e bahsetmesi olmuştur. Atatürk bu iddiaya karşılık, “Hayır böyle olamaz” diyerek tepki göstermiş ve “bunun üzerinde meşgul olalım” diyerek bu iddialara yeterli cevabı verebilmek için yoğun bir biçimde tarih araştırmalarına ve çalışmalarına yönelmiştir.[8]

       Avrupa’daki tarih kitaplarında Türkler aleyhine yapılan yanlış bilgiler, Türklerin sarı ırktan olmalarının söylenmesi ve barbar şeklinde aşağılayıcı cümlelerle ifade edilmesi, Türk tarihinin kökeninin ne olduğu konusunun Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren ele alınan konular arasında olmasına sebep olmuştur. Türklerin beyaz ırktan olduğunu ve Türklerin tarihte büyük medeniyetler kurduğunu tarihi araştırmalarla ortaya koymak için çalışmalar başlamış, sonunda Türk Tarih Tezi ile Avrupa’da Türk milletine karşı yapılan haksız iddialara karşı daha kapsamlı bir şekilde cevap verilmiştir. Teze göre, “İnsanlığın beşiği ve medeniyetin ilk çıkış yeri Orta Asya’dır. İlk medeniyeti kuranlar Orta Asya’nın aslî halkı ve ilk sakinleri Türk ırkıdır. Türk ırkını antropolojik ırk tasnifinde brakisefal tipi temsil eder. Göçlerle dünyanın çeşitli yerlerine yayılmış olan Türkler, gittikleri yerlere ileri bir medeniyeti birlikte götürmüşler ve Batı aleminin bir parçası haline gelmişlerdir”. Öte yandan Türk Tarih Tezi ile eskiçağ medeniyetlerin kurulmasında Türklerin rolünü ortaya koymakla bir anlamda bu medeniyetlerle iftihar eden, fakat menşei hususunda yeterli bilgiye sahip olmayan ve aynı zamanda Türk milletini küçük gören o devirlerde ‘’Mağara kovuklarında’’ yaşayan Batı’ya bir medeniyet dersi verilmek isteniyordu. “Türk ırkı,ana yurtlarında, yüksek kültür mertebesine varırken,Avrupa halkı vahşi ve tamamen cahil bir hayat yaşıyordu....Demek ki, mesele her ne suretle mütalâa olunursa olunsun, Türk medeniyetinin kıdemi ve Türklerin medeniyette mürebbiliği inkâr kabul etmez bir hakikattir.”[9]

       Atatürk, Türk ve Dünya tarihini yanlış yaklaşımlardan kurtarmak, Türklerin dünya medeniyetine katkılarını tespit etmek ve tarih ilminin modern metotlarla yapılmasını sağlamak için önce yerli ve yabancı kaynaklardan bir kütüphane meydana getirmiştir. Atatürk bu çalışmalarında, özel kitaplığında bulunan özellikle J. A. Gobineau’nun İnsan Irklarının Eşitsizliği, A. C. Haddon’un Les races humanies (İnsan Irkları) ve E. Pittard’ın Les races et l’historie (Irklar ve Tarih) eserlerini okumuş, notlar almıştır. Burada aranan ırkçılık ya da uygarlığın sarı ya da beyaz ırk tarafından başlatıldığının tespiti değil, uygarlığın Turan’dan, Orta Asya’dan başlayıp başlamadığını belirlemektir. Anladığımız kadarıyla bilimsel metotlar yardımı ve ırksal verilerle sonuca varılmaya, bir nevi savunmaya geçilmeye çalışılmıştır. Aynı amaç ve endişe ile daha sonra Afet İnan bir antropometri[10] incelemesi yapmıştır. Yapılan çalışmalar sonunda da bazı sorular ve görüşler ortaya atılmıştır. Altı çizilen hususlar şunlardır: Medeniyetin ilk ortaya çıktığı yer Orta Asya’dır, brakisefal ve beyaz ırkın da ilk yurdu Orta Asya’dır, Türkler brakisefal ve beyaz ırka mensup olup, Orta Asya’dan gelmişlerdir, çeşitli nedenlerden ötürü göç etmişler ve medeniyeti de beraberlerinde dünyanın her tarafına götürmüşlerdir, Anadolu’nun ilk yerli halkı Hititlerdir, Hititler Orta Asya’dan gelen Türklerdir ve dolayısıyla Anadolu’nun da ilk sahipleri Türklerdir tarzındaki hükümlere dayanak aranmaya başlanmıştır.[11]

       Netice itibarıyla Atatürk, tarih ilminde ve görüşünde yeni bir anlayış ortaya koyarak mazimiz üzerindeki yabancı görüş hâkimiyetini kaldırıp tarihimizi Türk değerleri ve milli temel üzerine oturtmak gibi büyük bir ideali gerçekleştirmek istemiştir. Türk tarihine özel bir itina ile yaklaşan Atatürk, Anadolu’nun eski sakinlerine ve medeniyetlerine eğilmesi, O’nun tarihle olan ilişkisini daha da kuvvetlendirmektedir. O, Anadolu’nun eski sakinlerinin Orta Asya’dan gelmiş Türkler olduğuna inanmış ve bunun için araştırmalar yaptırmıştır. Bu noktada Enver Ziya Karal’ın ifadeleri ile savunma tarihçiliği kendini göstermektedir. Sevr’e karşı, Sevr’in kurumsal çerçevesine karşı bir hareket ortaya çıkmaktadır. Atatürk, yeni bir tarih tezi ortaya koyarken ve bunu siyasi emellere karşı bir müdafaa silahı olarak vücuda getirirken hiçbir zaman ilmi metotlardan, hakikatten ve mantıktan ayrılmayı düşünmemiştir.[12]

Türk Tarih Tezinin Hedefi

       Tarih Tezi’nin iç cephedeki hedefine bakıldığında, Türk toplumunun müşterek değerler etrafında toplamak suretiyle “millet şuurunu” uyandırmak, Türklerde “millî vatan” şuurunu yerleştirmek, Türkiye Cumhuriyeti ideolojisinin varlığını güçlendirmek ve yeni Türk devletinin tarihini geçmişle temellendirmek görüşünün ağırlık kazandığı görülür. Bunun yanında sürekli mağlubiyetler sonunda İmparatorluk devrinden miras kalan halktaki ve bilhassa da aydınlardaki Avrupa karşısında aşağılık duygusundan kurtulmak için özgüven duygusu aşılamaktır. Dış cepheye verilen mesaj ise Türklerin barbar ve medeniyet meydana getiremeyen yeteneksiz bir kavim olduğu yolunda özellikle Batı dünyasında yaygın olan önyargıların geçersizliğini ve Batılıların Anadolu üzerindeki emperyalist emellerine karşı Anadolu’nun eskiden beri “Türk vatanı” olduğunu göstermektir. İşte bu görüşleri savunmak için Atatürk ve Cumhuriyetçi kadrolar büyük bir mücadeleye girmişlerdir. Bu mücadele de “Türk Tarih Tezi” olarak bilinen yeni tarih görüşüne yol açmıştır.[13]

       “Türk Tarih Tezi” olarak adlandırılacak yeni tarih teorisinin Türklüğün Anadolu’da ezelden beri var olduğunu gösterme, Türklerin de Avrupalı olduğunu kanıtlama, Osmanlı dönemi ve İslam’la olan bağı zayıflatmayı meşrulaştırma amaçlarını taşıdığını söylemek mümkündür. Öncelikle resmi Türk milliyetçiliğinin oluşumunda Kurtuluş Savaşı’nın etkisine dikkat çekmek gerekir. Savaş ve sonrasındaki nüfus mübadelesinin ardından 1928’den itibaren Yunanistan’la ilişkiler tedricen düzelmeye başlamış olsa da Anadolu’daki Yunan varlığının silikleştirilmesi yahut burada Türklüğün ondan daha önceye dayandığının gösterilmesine duyulan ihtiyaç varlığını korumuştur. Ayrıca yeni cumhuriyetin üzerinde kurulduğu toprakla (resmi ideolojinin yaratmaya çalıştığı milli kimlik yoluyla sınırlarını çizdiği) Türklük arasında kuvvetli bir bağın da teşkil edilmesi gerekmekteydi. Bu mesele, esasen bütün ulus-devletlerde var olan (daha doğrusu zamanla kurulmuş olan) “vatan” ile “vatandaş” arasındaki bağa ilişkindi. Görece yakın bir tarihte göç etmiş olmakla Anadolu’nun gerçek sahibi olunamayacağı düşüncesinden hareketle ) söz konusu amaçlar doğrultusunda oluşturulmaya başlanan yeni ve resmi tarih tezinde, Yunan öncesi eski Anadolu uygarlıkları ile ilgili çalışmalara odaklanılarak bunların esasen Orta Asya ve Türk kökenli oldukları gösterilmeye çalışıldı. Bu girişimle bağlantılı olarak milattan önce 10000 civarında Orta Asya’da oldukça gelişmiş durumda bulunan bir Türk uygarlığının var olduğu iddiası ortaya atıldı. Ayrıca Osmanlı ile olan bağların kesilmesi amacıyla bu dönemin bir anlamda üzerinden atlanarak Selçuklular ön plana çıkarıldı. Tamamen yeni devletin kontrolünde ve teşvikiyle oluşturulmaya başlanan resmi tarih tezi, dönemin tarihçilerini söz konusu projeye bilimsel nedenlerle karşı çıkmak yahut tezin ardında yatan mili gereklilikleri desteklemek gibi bir ikilemle baş başa bırakmıştır. Dönemin gelişmelerine bakıldığında tarihçilerin büyük bölümünün (en azından açıkça eleştiri yöneltmeyerek) ikinci seçeneği tercih ettiğini söylemek mümkündür.[14]

       Tarih Tezi’nin Türkler arasında millî şuuru ve millî birliği oluştururken Türk insanında bir özgüven duygusu da aşılamak istediği de anlaşılmaktadır. Çünkü Türk milletinin güven duygusu Osmanlı devletinin dağılma döneminde yara almıştı. Osmanlı devletinin Batı karşısında birbiri ardına gelen mağlubiyetleri ve Osmanlı devletinin son yıllarında Batıyla olan yakın ilişkisi sonunda, özellikle aydın kesim arasında Batı’ya hayranlıkla birlikte, kendine güven duygusu azalmış, aşağılık duygusu artmıştı. Bir yandan Avrupalıların Türk tarihi ve Türk kültürünü aşağılayan durumu diğer yandan Osmanlı devletinde bir millî tarih yerine hanedan tarihinin esas alınması sonucu imparatorluğun son zamanlarından itibaren özellikle Türk aydını ve Türk halkı üzerinde hissedilen aşağılık duygusu yok edilmek istenmiştir. Bunun için de Türklerin ilkel ve göçebe bir millet olmayıp Avrupalardan çok önce yüksek medeniyetler kurduğunun ve bu medeniyetleri dünyaya yaydıklarının ortaya çıkarılması ve Türk insanına kendi tarihinin derinliklerine inilerek oradaki zenginliklerin gösterilmesi ve millî benlik şuuru uyandırılması kısaca milletin “kendini tanımasını” gerekiyordu. Millî Mücadeleden zaferle çıkan Atatürk, Türk Tarih tezi ile Türk milletine yalnız savaş alanlarında değil, medeniyet alanında da büyük millet olduğunu anlatarak, Türk milletinin kabiliyetsiz olmadığını ve bugünkü Batı medeniyetinin tesisinde pay sahibi olduğunu göstermiştir. İşte Atatürk’ün Türk milletinin bütün değerlerini bilimsel ölçülerle ve kaynaklara inen araştırmalarla ortaya koymak, tanıtmak topluma ve gençlere millî tarih şuuru vermek istemesinin, tarih çalışmalarına Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren önem vermesinin sebeplerinden biri belki de en önemlisi budur.[15]

       Milli bir tarih yazımının yapılması ve benimsenmesi için Türklerin şanlı bir tarihten geldiğini, asla ikinci sınıf bir ırktan olmadığını önce devlete daha sonra da dünyaya duyurmanın önemini bilen Atatürk bu sebepten yurt gezilerinde yaptığı her konuşmada Türk milletini yüceltici ve motive edici söylemlerde bulunmuştur. Bu duruma en büyük örnek Atatürk’ün 10. Yıl zaferinde yaptığı konuşmadır. ‘’ Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir.’’[16]

       Bunun yanında Kongrelerdeki konuşmalarda ve okul tarih kitaplarında çok açık bir şekilde milliyetçilik duygusunun ön plâna çıkarılmasında Türk çocuklarına kendine güven duygusunu aşılamak isteğinin büyük payı vardır. Bütün bu faaliyetleri dikkate alındığında Türk milletinin özgün, üstün ve çok eski bir kimliğe, bir medeniyete sahip olduğunu ileri sürerek Türk insanına bir özgüven aşılanması ve milli heyecan verilmesinde çok köklü bir tarihi olduğu şuurunu ortaya koyan Türk Tarih Tezi’nin önemi büyüktür.[17]

       Türk Tarih Tezi adı altında genelleştirilebilecek Erken Cumhuriyet Dönemi’nin bu resmî tarih yazıcılığına ve ilgili metinlerin içeriğine bakıldığında ilk göze çarpan, “Türklerin” Asyatik geçmişinin kutsallaştırılmış ve efsaneleştirilmiş bir biçimde yeniden yazılmış olduğudur. Bu tarih yazıcılığı, kullandığı yarı mitsel dil ile yurttaşların yeni ulus devlete ancak etnik bir milliyetçilik ekseni üzerinde anlamını bulabilen mutlak bağımlılığını sağlamayı hedefliyordu. Milliyetçi bir çerçeveden hareketle doğrudan “Türklük” ile bağlantı kurarak yeni bir büyük anlatılar, simgeler, mitler, ritüeller yığınını Osmanlı’dan ve İslamiyet’ten boşalan değerlerin yerine ikame etmeye çalışıyordu. Böylece bayrak, ulusal marş, ulusal bayramlar, seremoniler, vatana dair simgeler, önder kültü gibi sembol ve ritüeller aracılığıyla toplumun motivasyonu somutlaştırılmakta; vatan, millet, önder sevgisi gibi kavramların dayandırılabileceği hazır nesneler yaratılmakta; bu nesnelerin bünyelerinde barındırdıkları belirsizlik ve kullanılabilirlikten yararlanılarak milli hassasiyet ve tepkiler daha kolaylıkla harekete geçirilebilmekte, yönlendirilebilmekteydi. Tüm bunlar aracılığıyla yeni ulus devletin yurttaşlarına “Türklük” kimliği aşılanmaya çalışılıyor; Türklüğün kutsallığına vurgu yapılıyor ve Türk ırkının medeniyet yaratıcı vasıflara malik olduğu mesajı verilmek isteniyordu.[18]

       Kendisinden beklenen siyasal sonuçları itibariyle millî kimliğin inşası olarak nitelendirilebilecek bu çalışmalar, Türklüğün üstün hususiyetleri üzerine vurgu yaparak yüzyıllardır hem Osmanlı hem Batı tarafından aşağılanan “Türkler”’e ırkî geçmişlerini hatırlatmakta -öğretmekte-; Türk olmakla yeniden gurur duyabileceklerini, hem de bilimsel olarak kanıtlanmış bir biçimde sunduğunu iddia etmekteydi. Türklüğün “utanç” değil, “gurur” kaynağı olduğu ve Türk vatandaşlarının “asil” bir ırkın mensubu olarak bugün Türkiye Cumhuriyeti devletini kurdukları belletilmeye çalışılmakta; millî kimlik Türklüğün yeniden kurulması ve kutsallaştırılması suretiyle somutlaştırılmak istenmekteydi. 1930’larda şekillenen söz konusu resmî tarih görüşünün dışarıya dönük Batı kökenli tarih yazımına bir karşılık oluşturmaya yönelen niteliği ise Türkiye’nin Batı ile kurduğu ilişkiler çerçevesinde belirli bir anlam kazanır. Zira Türk Tarih Tezi’nin bir amacı da Batı’da “barbar” olarak görülen Türklerin, aslında barbar olmayıp bizatihi Batı uygarlığı da dâhil olmak üzere dünyadaki tüm insanlara medeniyeti götüren bir ırkın mensubu olduklarını kanıtlayabilmektir. Burada, gıpta ile bakılan ve “muasır medeniyet seviyesinin’’ sembolü olarak görülen Batı’ya, yaratılan bir köken mitiyle, sahip oldukları medeniyetin aslında “Türk” orijinli olduğu söylenmektedir. Türk Tarih Tezi ile Türklere kökeni çok eskilere dayanan bir geçmiş yaratmanın dış kaynaklı sebeplerinden bir diğeri de uluslararası ilişkilerden ve konjonktürden kaynaklanmaktadır. Zira 19. Yüzyılın başlarında kurulan Cemiyet-i Akvam’ın karşısında rüştünü ispat etmek, kısacası milletin siyasî ismini koymak ancak ve ancak ömrünü etnik anlamda bilmekle ve daha da önemlisi bildirmekle oluyordu. Keza Türkiye Cumhuriyeti de milletler cemiyetine girme mücadelesinde Avrupa türü bir etnik tarihçilik yolunu benimsemiştir. Fakat Türkiye böyle bir tarihçilik metodunu benimserken, bunu kendi siyasi kültürünün üslubu çerçevesinde son derece seçkinci, otoriter, pragmatik ve radikal bir değişim projesiyle yapmıştır. Sonuçta dünyaya “Türklerin’’ rüştünü kabul ettirme arzusunun da etkisiyle, devlet seçkinlerinin güdümünde ve gözetiminde bir tarih yazım projesi aracılığıyla Türk Tarih Tezi çalışmalarına başlanmıştır.[19]

       Türk Tarih Tezi’nin dışa dönük amaçlarından belki de en önemlisi, Türklerin Anadolu’ya sonradan gelen istilacı bir kavim olmadığını ve Anadolu’nun tarihin en eski zamanlarından beri Türklere ait olduğunu bütün dünyaya tarihi delillerle ispatlamaktır. Türk Tarih Tezi, bu iddialara cevap olarak Anadolu’da ilk devleti Türklerin kurduğunu ileri sürüyordu. Atatürk, “yakın bir tarihte göç etmiş olmakla bu vatanın hakiki sahibi olunamaz. Bu fikir tarihen ve ilmen yanlıştır. Türk brakisefal ırkı Anadolu da ilk devlet kuran millettir.” diyordu. Bu durumda yapılacak iş Anadolu'nun toprağını ve halkının millîyetini tarihî delillerle dayandırılarak, Türk olduğunu ve Türklere ait olacağını dünyaya izah etmekti. Böylece Türk vatanın bütünlüğüne yönelik sözde tarihî deliller ileri sürerek, onu parçalamak isteyenlere yine tarihî deliller ortaya koymak suretiyle cevap verilecekti. Nitekim Afet İnan, ‘Türk Tarih Heyeti’nin kurulmasını anlatırken “Atatürk bu yıllarda Türk Tarihi üzerinde bizzat çok meşgul idi. Okuyor, okutuyor, münakaşa ediyor ve fikirlerini telkin ediyordu. Bütün uğraştığı ve halletmek istediği, Türkiye topraklarında yaşayan halkın tarihi menşeini bulmaktı. .....Anadolu’ya türlü devirlerde göçler ve istilâlar olduğu muhakkak idi. Bu göçler İslâmî ve tarihî devirlerde olduğu gibi, daha önceleri de olmuştur. O halde bu göçlerle zincirinin halkalarını tamamlamak ve Türk kavmi ile ilgisini bulmak lazımdı. Bilhassa Anadolu’daki tarihi temelimizi derinlikler de aramak icap ediyordu. ” Bu yüzden tarih araştırmalarının ağırlığı Anadolu üzerine yoğunlaşmıştı. Maksat Anadolu kültürünün eskiliğini ve bu kültürün Orta Asya’ya bağlayan yollarını belgelerle ortaya çıkarmaktı. Bu tarihten çok Antropoloji, Arkeoloji ve dil bilimlerinin ihtisas sahasına giriyordu. Bunun için de Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde kazılar yapılarak arkeolojik bulgular elde etme yoluna gidilmiştir. Anadolu da Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti tarafından Batı bilim adamlarının da katılımıyla Alacahöyük, Pazarlı Etiyokuşu, Karaoğlan ve Ankara kalesi, Çankırı kapıda ve İstanbul ve Alpullu’da arkeolojik kazılar yapılmaya başlanmıştır.

       Tez’le birlikte okul kitaplarında da Anadolu’nun eski sakinlerinden Hititlere ve Hititlere ait eserlere çok yer verilmesi, Anadolu’daki yer adlarının Türkçe olduğunu gösterme gayretleri, Anadolu’da kurulmuş bütün medeniyetlerin Türklük dışında görülmemesinin altında yatan gerçek sebep, Anadolu’nun ilk ve asıl sahibinin Türkler olduğu iddiasını sağlamlaştırmaktır.

       Türk Tarih Tezi ile bir taraftan Batı medeniyetinin tarihî kaynaklarına Türklerin katkıları ve o medeniyette pay sahibi olduğu ileri sürülürken, diğer taraftan Türk milletinin, gelişmiş milletlerden farklı olmadığını ve insan yapısı, medeni vasıfları bakımından Batı ile benzerliklerimiz ön plana çıkarıldı. Böylece Türk Tarih Tezi, Türkün medenî kabiliyetini ve dünya medeniyetine hizmetlerini ortaya çıkarılması yanında Türk medeniyetinin evrenselliğini ve Avrupa medeniyeti ile özdeşliği görüşünü savunmuş oluyordu. Aynı zamanda Tez ile Türk tarihi dünya tarihine daha fazla entegre olmasıyla, millî hasletlerimizi kaybetmeksizin, milletlerin ortak köklere sahip evrensel kültür değerlerinde birleşebileceklerini vurguluyordu.[20]

Türk Tarih Tezi İle İlgili Yapılan Çalışmalar

       Atatürk, Türk Tarih Tezi’ni olabildiğince objektif bir şekilde ortaya konması için ilmî metotlara ve kaynaklara dayandırılmaya çalışılmıştır. Çünkü önceden yapılmış bir ilmi araştırma neticesi üzerine inşa edilmediğinden, Tez’in bir iddia olarak kalmasını önlemek için ilmî ve mantıkî bir süzgeçten geçirilerek, objektif tarihi temeller üzerine oturtulması gerekirdi. Böylece Türk milletinin niteliklerini ve Türk tarihinin objektif temellerini izah etmek suretiyle millî tarih üzerindeki yanlış ve maksatlı iddialara cevap verilmek istemiştir. Ayrıca Türk tarihini sadece yabancı tarih araştırmacıların eserlerinden öğrenilmeyecek, aynı zamanda Türk tarih uzmanlarının araştırma yapması lâzım gelecekti. Bunun içinde tarih araştırmalarında bir müesseseleşme yoluna gidildi. Bunların arasında Türk Tarih Kurumunun büyük önemi vardır. Ayrıca doğrudan tarih ile ilgili olmasa da Türk Dil Kurumunu bunların arasında saymak mümkündür. Bilhassa Türk Tarih Kurumunun düzenlemiş olduğu millî ve milletlerarası Kongreler, tarih yayınları, Anadolu’daki keşif ve kazı faaliyetleri dikkat çekmektedir. Türk Tarih Kurumunun, Türk Tarih Tezini tanıtmak için yaptığı bu çalışmalar bir kısım üniversite çevrelerinden ve Maarif Vekâleti tarafından da destek görmüştür. Bu arada Halkevlerinin mahalli tarih çalışmaları ile müzelerin yayınlarını da unutmamak gerekir.[21]

       Atatürk, Türk Ocakları Kurultayı esnasında Afet İnan’dan Türk Ocakları yasasının 2. ve 3. maddelerini tahlil etmesini istemiştir. Adı geçen maddelerde, “Türk Ocaklarının amacı, milli şuurun kuvvetlenmesi, medeni ve sıhhi tekâmül ve milli iktisadın inkişafıdır ve Cumhuriyet, milliyet, muasır medeniyet ve halkçılık mefkûrelerini takip eden Türk Ocağı, bu ülküleri gerçekleştirmekte olan CHP ile devlet siyasetinde beraberdir” deniyordu. Bu maddelerden yola çıkarak Afet İnan, kurultayda okumak üzere bir metin hazırlamış ve 28 Nisan 1930 günü Kurultayın son toplantısında söz alarak konuşmasını yapmıştır. Konuşmada Türk tarihinin ve milletinin eskiliği, onların kurduğu uygarlıklar, Türklüğün ve Türkün ne olduğu konuları üzerinde durmuş, ondan sonra da “beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi, vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türkler”dir demiştir. Kendisinden sonra Prof. Sadri Maksudi söz almış ve “eski medeniyetlerden birçoğunun müessisleri, bânileri Türkler olmuş olduğu anlaşılıyor” diyerek Afet İnan’ın fikirlerine iştirak ettiğini söylemiştir. Kurultayda yapılan bu konuşmalardan sonra “Türk tarih ve medeniyetini ilmi bir surette tetkik etmek için, hususi ve daimi bir heyetin teşkiline karar verilmesini ve bu heyetin azasını seçmek selahiyetinin Merkez Heyetine bırakılmasını teklif ederiz” şeklinde bir önerge verilmiştir. Önergenin kabul edilmesinden sonra ise 16 kişiden oluşan bir Türk Tarih Heyeti kurulmuştur. Bugünkü Türk Tarih Kurumu’nun çekirdeği olan bu heyet, ilk toplantısını 4 Haziran 1930 günü yapmış ve Türk Ocakları Merkez Heyeti Başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver’in başkanlığında bir de yönetim kurulu seçilmiştir. Buna göre yönetim kurulu başkanı Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Tevfik Bıyıklıoğlu, başkan vekilleri de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Siyasi Tarih Profesörü Yusuf Akçura, Samih Rıfat ve Dr. Reşit Galip (genel sekreter) olmuştur. Türk Tarih Heyeti toplandığı 4 Haziran 1930 gününden 29 Mart 1931 gününe kadar toplam sekiz resmi toplantı yapmış, 15 Nisan 1931 günü de heyet Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti adını alarak tüzel bir kişilik kazanmıştır. Cemiyet, çalışmalarına aynı üyelerle ve aynı çalışma planı ile devam etmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında kültürel faaliyetlerin yürütülmesinde Türk Ocakları gerçekten büyük bir misyon üstlenmiştir. Yayın organı olan Türk Yurdu dergisinde çıkan yazılar ile de Türklük bilinci aşılanmaya, milliyetçi duygular canlı tutulmaya çalışılmıştır.[22]

       Bundan sonra çalışmalarına yaklaşık bir yıl kadar devam eden Türk Tarihi Tetkik Heyeti, bu zaman çerçevesinde, ortaya atılan Türk tarih tezini içeren Türk Tarihinin Ana Hatları isimli 620 sayfalık bir kitap hazırlamıştır.[23]

       Atatürk’ün desteği ve teşvikiyle dönemin en önemli tarihçilerinin bir araya gelerek oluşturduğu Türk Tarihinin Ana Hatları kitabının yazılma amacı ‘’Bu eserin amacı başlangıçta işaret ettiğimiz gibi asırlarca haksız iftiralara uğratılmış, ilk medeniyetlerin kuruluşundaki hizmet ve emekleri inkâr olunmuş Büyük Türk Milletine, tarihi hakikatlere dayanan şerefli mazisini hatırlatmaktır. Şunu da ilave edelim ki, on bir bin yıllık göğüs kabartan ve alın yükselten bir geçmiş, Türk milletine boş ve lüzumsuz bir gurur vermeyeceği gibi, her milletin tarihinde görülmüş ve görülebilecek hallerden olarak, birkaç asır ön saftan ayrılmış bulunmak da bezginlik vermez.’’[24] Cümleleriyle açıkça belirtilmiştir. Bu bağlamda Türk Tarihinin Ana Hatları kitabı, tarih bilincinin oluşmasında ve Türk tarihi hakkında bilinen yanlış bilgilere karşı yazılan en önemli kitaplardan biri sayılmıştır. Kitabın en önemli özelliklerinden birisi de Türklerin Çin, Hint, Mısır gibi çeşitli uygarlıkların doğmasına ya da gelişmesine yaptığı katkıyı göstererek dünya tarihindeki rollerinin ortaya konulmaya çalışılmasıdır.[25]

       Türk Tarih Tezinin oluşum sürecine baktığımızda Birinci ve İkinci Türk Tarih Kongrelerinin önemi oldukça büyüktür.

       Milli Eğitim Bakanlığı’nın işbirliği ile düzenlenen Birinci Türk Tarih Kongresinin amacı, özellikle üniversite tarih öğretim üyeleri ile ortaokul ve lise tarih öğretmelerini buluşturmak, tarih ders kitapları hakkında onların görüşlerini almak, yeni tarih tezi üzerinde bir tartışma zemini yaratmak ve tez hakkındaki soruları cevaplandırmak olarak belirlenmiştir. Nitekim 2-11 Temmuz 1932 günü toplanan Birinci Tarih Kongresi, Atatürk’ün ve çok sayıda davetlinin katılımı ile açılmıştır. Kongreye 18 profesör ve asistan, 1 Güzel Sanatlar Akademisi öğretmeni, 25 TTK üyesi ile 196 ortaokul ve lise öğretmeni katılmıştır. Açılış konuşmasını dönemin Maarif Vekili Mahmut Esat Bozkurt’un yaptığı kongrede, 33 kişi de konferans vererek müzakerelere katılmıştır. Mahmut Esat’ın “bilimsel araştırmaların sonuçlarına göre Türklerin tüm Avrupalılardan daha önce tarih sahnesine çıkmış olduklarını” belirttiği konuşmasından sonra da kongre sabah iki kısa, öğleden sonra bir uzun oturum olmak üzere toplam 3 oturum yapılmak suretiyle 10 gün devam etmiştir.[26]

       Kongrenin açış konuşmasını yapan Maarif Vekili Mahmud Esad Bey, Kongrenin amaçlarını şöyle açıklamıştır: ”Bu seneden itibaren mekteplerimizin muhtelif sınıflarında okutulmaya başlanmış olan yeni tarih kitabımızın bir senelik tecrübe neticesine göre, tenevvür ve tenvir maksadı ile muhtelif bahisleri ve tedris usul ve kaideleri hakkında konferanslar verilmek ve tenkit ve müzakereler yapılmak ve önümüzdeki seneler için tedriste vahdet tesis edilmek lüzum ve zarureti üzerine bu Kongreyi tertip ettik.” Kongrenin çalışması hakkında da bilgi veren Esad Bey, tarihin bir milletin kültür hayatındaki önemini de belirtmiştir: “Tarih bütün kültür ilimlerinin temelidir. Bir millet, geçmişte olan biteni, memleketini ve dilinin, edebiyatının sanatlarının ve idarî, içtimaî, siyasî, medenî varlığının menşelerini ve bunların muhtelif ahval tesiri altında altındaki seyirlerini ancak tarihten öğrenebilir.” Ayrıca Tarih eğitiminin millî terbiyenin esasını teşkil ettiğini ve millî eğitim üzerindeki önemini vurgulayarak eski tarih kitapları hakkında şu görüşleri ileri sürdü: ”Şimdiye kadar okumuş olduğumuz kitaplardan hemen bir çoğunun tercüme ve iktibas edilmiş olan asılları ise bu maksada taban tabana zıt olarak hakikati ve Türk milletinin varlığını ve benliğini ve cihan medeniyetine olan hizmetlerini tebarüz ettirmekten,her hangi bir sebeple, uzak bulunmuş idi.

       Esat Bey, Türklerin yeryüzüne yayılması ile ilgili önceden kabul edilen tarih anlayışını tenkit ederek, Türk Tarih Tezi’ni destekler mahiyette konuşmasını sürdürmüştür. Türklerin, “insanlar henüz ağaç ve kaya kovuklarında yaşarlarken “Orta Asya da ilk medeniyeti kurduğunu ve gittikleri bölgelere bu arada “kutsal yurt” Anadolu’da Eti, Mezopotamya’da Sümer, Elâm ve nihayet Mısır, Akdeniz ve Roma medeniyetlerinin esaslarını tesis ettiklerini ifade etmiştir.

       Esat Bey, Türk Tarih Tezi ile ilgili görüşlerini Türk dil teorisi ile desteklemek istemiştir. Orta Asya’dan göç eden Türklerin çeşitli yerlere dağıldığını gösteren en önemli delilerden biride Türk dilini çeşitli bölgelerde konuşuluyor olmasını vurgulayarak: ” Etimolojik tetkikattan başka tarihî ve Coğrafi tetkikat Türk dilinin bir ana dil olduğuna kanaat verecek bir mahiyet ve ehemmiyeti haizdir... Muhaceretin Orta Asya’dan vaki olması ve muhacirlerin Türk Kabilelerinden ibaret bulunması yer ve medeniyet(lisan,ilim,san’at)itibari ile menşe birliğini ve binaenaleyh Türk dilinin bir Ana dil olduğunu ve ilk medeniyetin Orta Asya’dan ve Türkler tarafından dünyaya yayıldığını gösterir.”  demiştir. Birinci Türk Kongresinde sunulan bildirilerde ve yapılan tartışmalarda “Türk Tarih Tezi”ne bakışları ortaya koymaya çalışacağız. Kongreye Türk düşünce ve tarihçiliğinde isim yapmış Fuad Köprülü, Yusuf Akçura, Ahmed Ağaoğlu Ahmed Refik Zeki Velidî Togan, Sadrî Maksudî, ,Afet İnan, Reşit Galip gibi önemli isimler de katılmışlardır. Kongreye katılanlar 15 bildiri sunmuştur. Bunların bir kısmı tartışma ortamı açarken bir kısmı da tartışmaya meydan vermemiştir. Şüphesiz bildirilerin büyük çoğunluğunu, Türk Tarih Kurumu’nun Kongrede açıkladığı ve müdafaa ettiği Türk Tarih Tezi teşkil etmiştir. Akçura’nın “büyük davamız” dediği Tez’in ana noktasını şöyle açıklamıştır: “Türklerin eski ve Orta kurunda(çağda) ancak göçebe ve müstevli olarak yaşayan ve yüksek medeniyet seviyelerine erişemeyen, ikinci derecede insanlardan olmayıp,beşer tarihinde ilk medeniyet kuran ve en eski zamanlardan beri muhtelif devirlerde medeniyet meşalesini ellerinde taşıyan insanlar olduğu davasıdır.” [27]

       Kongrede yaptığı konuşmasında “Türk Tarih Tezinin” görüşlerini aksettiren Afet İnan, ırklar hakkında geniş bilgi verdikten sonra, Orta Asya’da ilk medeniyeti kuran Türklerin açık vasfının brakisefal olduğunu söylemiştir. İnan, konuşmasını şu sözlerle bitirmiştir “Bugünün Türk çocukları biliyor ve bildireceklerdir ki, onlar 400 çadırlı bir aşiretten değil, onbinlerce yıllık âri,medenî yüksek bir ırktan, gelen yüksek kabiliyetli bir millettir Bir de şunu iyi bilmek lâzımdır ki, kadim Etilerimiz, atalarımız, bugünkü yurdumuzun ilk ve otokton sakini ve sahibi olmuşlardır. Burasını, binlerce yıl evvel anayurdun yerine, özyurt yapmışlardır. Türklüğün merkezini Altaylardan Anadolu’ya, Trakya’ya getirmişlerdir. Türk Cumhuriyeti’nin sarsılmaz temelleri bu öz yurdun çökmez kayalarındadır”[28]

       II. Türk Tarih Kongresi ise 20 - 25 Eylül 1937 tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleştirilmiştir21. Türk Tarih Tezi’nin “kesin zaferinin ve doğruluğunun” ilan edildiği bu kongrenin aynı zamanda uluslararası bir niteliğe sahip olduğu ilk göze çarpan unsurlarındandır. İlk kongrede ülke içine ilan edilen Türk Tarih Tezi, ikinci kongre aracılığıyla dünyaya duyurulmuştur. Katılan yabancı uzmanların çokluğu bu açıdan dikkat çekicidir. Ayrıca bu kongrede Türk Tarih Tezi ile ilgili görüşlerin, ilk kongreden bu yana özellikle Ankara çevresinde ve İç Anadolu’da yapılan kazılar ve bulunan eserlerin de yardımıyla daha bilimsel bir hüviyete büründürülmek istendiği görülür. Keza kongrede bu kazılar ve bunların sonuçları ile ilgili tebliğler de sunulmuştur. İlk kongrenin aksine kongreye sunulan tebliğler hakkında hiç tartışma olmamış; tebliğlere yönelik hemen hiç eleştiri yapılmamıştır.[29]

       Kongrede Türk Tarih Tezi çerçevesinde sunulan bildirilerin yanında Türk kültürü hususunda da önemli bildiriler sunulmuştur. Kongrede bazı yerli ve yabancı tarihçiler eski Anadolu, Yunan ve Mısır kültürü ile Türklerin ilgilerini yetersiz delillerle ıspat etmeye çalışırken, çoğunluğunu yabancıların teşkil ettiği bir grup ilim adamı, Türklerin dünya kültürüne katkıları hakkında son derece dikkat çekici bilgiler vermiş ve faydalı tartışmalar yapmışlardır.[30]

İkinci Türk Tarih Kongresinde tarih metodolojisi, tarih ders kitapları ve tarih eğitimi konularında hiçbir bildirinin sunulmamıştır. İkinci Türk Tarih Kongresinde Birincisinden farklı olarak doğrudan Osmanlı Devleti ile ilgili bildirilerin sunulmasıdır. Bu durum Osmanlıya bakışta gittikçe yumuşama olduğunu göstermektedir. Bunun sebebi Cumhuriyet rejiminin yerleştiğine inanılması ve kendine güvenle ilgili olabilir.[31]

       Sonuç olarak Türk Tarih Kongrelerinin asıl önemi Tarih Tezi’nin uzmanlar tarafından tartışılarak geliştirilmesi ve olgunlaştırılmasıdır.[32]

Türk Tarih Tezine Yönetilen Eleştiriler

       Türk Tarih Tezine yönelik ilk eleştirileri I. Türk Tarih Kongresinde görmek mümkündür.
Bu tartışmalarda Afet İnan, Fuat Köprülü, Hasan Cemil, Ahmet Caferoğlu, Samih Rıfat, Zeki Velidi Togan, Sadri Maksudi, Yusuf Akçura gibi kişiler söz almış ve çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir.  Burada birbirlerine zıt, farklı görüşleri savunan kişiler karşı karşıya gelmiş, kimi inkılâp heyecanı ile kendini tarih tezine kaptırıp Yunanlıların ve Mısırlıların dahi Türk kökenli olup olmadıklarını sorgulamaya çalışırken, kimi de kendi çapında bu teze karşı çıkmış ve bazı eleştiriler getirmiştir.[33]

      Büşra Ersanlı Behar, tarih tezine ciddi eleştiriler getirenlerden biridir. II. Türk Tarih Kongresine, bu dönemde yapılan tarih çalışmalarına ve teze yoğun eleştiriler yönelten Behar, bu tezle destansı ve kahramanca bir geçmiş arandığı için çok eskilere gidildiğini, ancak yöntemsizlik ve acemilikten ötürü bunun olumlu sonuçlar doğurmadığını yazmıştır. Bizdeki tarih anlayışını darbeci olarak nitelendiren yazar, tarih tezinin evrensel bir anlam taşımadığını, bunun sadece “...varlığını sürdürmek isteyen bir halkın acil bir kimliğe sahip olmasını hedefleyen siyasal bir yaptırım”dan ibaret olduğunu ileri sürmüştür.[34]
Halbuki Türk Tarih Tezi hakkında ileri sürülen iddia ve davranışları, o günün şartlarının doğal bir sonucu olarak değerlendirmek gerekir. Burada darbeci ya da baskıcı bir ortamda yapılan bir tarih anlayışı yoktur. Türk tarih tezi adı altında yapılan bütün çalışmalar Atatürk’ün özellikle üstünde durduğu ve tarihçilikte önemli bir eksik olarak gördüğü bilimsel tarih metotları kullanılıp belgeler ortaya konularak yapılmıştır. Bunları yaparken dönemin tarihçileri çok büyük araştırmalar yapmış, bu konuda çok önemli eserler kaleme almışlardır.  Atatürk’ün belirttiği gibi “Tarih, yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” Bu fikirlerde ise tarihçiye çok büyük sorumluluk yükleyen taraflar vardır. Tarihi incelemelerde gerçeği arama ve onları değerlendirme gayesi elbette başta gelir. Tarihi olayların yazılı belgelerle zapt edilmesi ve onların bir sistem bir metot içerisinde yazılması ve öğretilmesi daima milletleri meşgul etmiştir.[35]

       Teze yönelik ilk akademik eleştiriler Türk Tarih Kongreleri sürecinde Zeki Velidi Togan ve Prof. Dr. Fuat Köprülü tarafından dile getirilmiştir. Onların eleştirileri metodolojik açıdan, yani bilimsel yönden olmuştur. Hem Zeki Velidi hem de Köprülü, Türk Tarih Tezi‟ni ortaya atan Türk Tarihi Tetkik Heyeti üyeleri gibi Türk milliyetçisi tarihçilerdir. Ancak bu iki şahıs, dönemin romantik milliyetçiliği dışında kalarak, bilimsel ilkelerden hareketle tarih yazılması gerektiği bilinci ile hareket ederek Tez‟e yönelik bazı eleştiriler yöneltmişlerdir.[36]

       Zeki Velidi Togan ise I. Kongre’deki konuşmasında Türk Tarih Tezi’nin bir ifadesi olan dört ciltlik tarih kitabını eleştirir. Özellikle Tarih kitabının I. cildinde Türklerin göçüne neden olan kuraklık, Türk Denizi’nin ve bazı nehirlerin kuruması gibi olayların en azından kitapta söylenen devirlerde olmadığını, kumlar altında kalan Türk şehirleri ile ilgili olarak yazılanların da gerçeği yansıtmadığını, tüm bu şehirlerin harabe olarak hâlâ var olduklarını söyler.[37]

         Sonuç olarak Birinci Tarih Kongresi döneminden itibaren başta Fuat Köprülü olmak üzere Abdülkadir İnan, Zeki Velidî Togan gibi pek çok tarihçi, ortaya atılan teze sıcak bakmamış, üstelik bu tavırlarını belli ölçülerde ortaya koymuşlar ve yeri geldiğinde de uzun eleştiriler yapmaktan kaçınmamışlardır. Fakat her şeyden önce bu tez, var olma mücadelesi veren bir milletin, çeşitli endişelerden ötürü kendini dünyaya ispatlamak için verdiği bir çaba olarak algılanmalıdır. Bütün olumsuz eleştirilere rağmen tarih tezi, Türk milletine kendi tarihini düşünme ve araştırma şansı vermiş, yeni bir bakış açısı ve düşünme tarzı sunmuştur. Ayrıca kendi tarihimizin ilmi metotlar çerçevesinde araştırılması için tarih kongreleri gibi bir geleneği de başlatmıştır ki bu, tarih araştırmalarının artması ve hızlanması açısından da son derece önemli olmuş, sayısız eser ve makale ortaya çıkmıştır.[38]     

        Nihal Atsız’a göre, tarihimizi yeniden düzenlemek amacıyla ortaya atılan Türk Tarih Tezi ve daha sonrasında yapılan Tarih Kongreleri olumlu sonuçlar vermemiştir. Çünkü Atsız’a göre Sümer, Hitit gibi medeniyetlerin kaynağının Türk olduğu iddiası gereksiz ve gülünçtür. Böylelikle Türk tarihinin okullarda nerede başladığı nerede bittiği bilinmeyen bir malumat yığını haline gelmesine sebep olunmuştur. Okullarda okutulan tarihle her milletin Türk olarak sunulması, çocukların tarihe inançlarının sarsılmasını beraberinde getirmiştir. Ona göre bu durumda “Herkes Türk olduktan sonra Türklük bir imtiyaz olmaktan çıktığı için milliyet duygusu zayıflamaktadır.” Kaldı ki Anadolu’nun eski sakinleri olan Hatti ya da Hititlerin kafataslarından hareketle brakisefal olmalarından dolayı Türk olduklarını iddia etmek hem hatalı hem de gereksizdir. Çünkü dünyada tek brakisefal kafa yapısında sahip olan Türkler değildir. Ermeniler, Arnavutlar, Boşnaklar da brakisefal kafa yapısında sahiptir. Bu durum tam bir karmaşa yaratmaktır. Atsız eleştirisinde Türk Tarih Tezi’nin hatalarından kaynaklı olarak tarih öğretiminde yaşanan sorunlara da dikkat çekmiştir.[39]

         Türk Tarih Tezi'ni desteklemeyen meşhur tarihçilerden biri de Ahmet Refik (Altınay)'dır. Ahmet Refik, tarihi halka sevdiren adam olarak tanınmıştır. Daha ilk dönemlerden itibaren ittihatçılara karşı olduğu için, yeni devlet ona her zaman soğuk bakmıştır. Çünkü Ahmet Refik, daha önce yazmış olduğu bir makalesinde “mükemmel bir hazineyi evrak vücuda getirmeden, Osmanlı’nın İslam ve Türk âlemine hizmetlerini kayda geçirmeden, müesseseleşmeden ne hakiki bir tarihçi yetişebilir ne de milli tarihimiz, irfanımız ve mevcudiyetimizi en hakiki simasıyla tasvir edecek bir mahiyette tarih yazılabilir” demiştir.[40] Fakat Türk Tarih tezinin asıl amacı burada gözden kaçmaktadır. Bu tezin asıl amacı, Türk tarihinin sadece Osmanlı Devletinden ibaret olmadığını Türklerin daha derin ve daha köklü bir tarihe dayandığını tüm dünyaya ilan etmektir. Bu bağlamda Türk tarih tezinde, Türklerin Anadolu’nun daimi sakinleri olduğunun ispatı yapılmaya çalışılmıştır. Bu sebeple çalışmaları da Osmanlı’dan daha önce Anadolu’da var olan ve büyük işler başarmış olan Türk devletlerine götürmek gerekir.

        “Bir kilise tarihi vardır ki baştan aşağı batı emperyalizmini meşrulaştırmak için hazırlanmıştır. Buna karşı Atatürk’ün tarih tezi ve Türk tarihçiliğinin O’nun zamanında gelişen bölümü bir savunma tarihçiliğidir.” Enver Ziya Karal’ın savunma tarihi olarak nitelendirdiği bu tarih anlayışının en önemli özelliği, Anadolu’nun Türklüğü konusunda öne sürdüğü görüştür. Tarihçiliğin bu renge bürünmesinin kökeni Wilson İlkelerinde yer alan “Türklerin çoğunlukta bulunduğu bölgelerde bağımsız bir Türk devletinin devamı” ibaresinin temellendirilmesine bağlanır. Bernard Levis tarih tezi hakkında “Bütün bu şeylerle bir diktatörün kaprisi diyerek alay etmek ciddi bir hata olur. Atatürk, sırf bir kapris yüzünden veya sadece milli şan ve şerefi yükseltmek arzusu ile böyle itina ile hazırlanmış bir kampanyaya girişmeyecek kadar büyük bir adamdı. Kampanyanın sebeplerinden biri son bir iki yüzyıl içinde hazin bir şekilde sarsılmış olan milli izzeti nefis duygusunun tesellisi sağlamak ihtiyacıydı.” Derken, Bayram Kodaman “Türk Tarih Tezi, Avrupalıların dünya tarihine ve medeniyetine bakış açılarına sadece bir tepki olmaktan öte, dünya tarihini yeniden ve fakat Türkler ve Türk Tarihi etrafında inşa etmek ve yorumlama fikrini getirmektedir.” Şemsettin Günaltay ise “Türk Tarih Tezi muarızların iddia ettikleri gibi bir fantezi değil, en son hafriyat verilerine dayanan, Şark tarihi hakkında eski vesikaların ilmi esaslara göre tetkiklere ve nihayet geniş ve şümullü yüksek bir ilim görüşüne istinat eden bir hakikat olduğunu kati surette meydana koymaktadır.” İfadesini kullanmıştır.[41]
     
      Türk Tarih Tezi’nin ne ifade ettiğinin gerçekten anlaşılabilmesi için onun içeriğinin ve tarihsel anlatısının ötesinde bir manası ve amacı olduğu da göz önüne alınmalıdır. Tezi, sadece tarihsel niteliğinden dolayı bir tarih yazım projesi olarak düşünmek, onun politik niteliğini görmezden gelmek, aynı zamanda sahip olduğu ve sürekli yeniden üretimini gerçekleştirmeye çalıştığı ideolojik içeriğin kavranabilmesini zorlaştırır.[42]

Sonuç

        Yeni bir ulus inşa etmenin başlıca yollarından biri o milletin tarihini bilmek ve bu milletin bütün fertlerine devletinin tarihini öğretmektir. İşte bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyetin ilan edilmesiyle başlayan kültürel çalışmalarda tarih ilmine büyük önem vermiştir. Türklerin sadece Osmanlı İmparatorluğundan var olmadığını çok daha eski ve köklü bir millete mensup olduklarını, Anadolu’nun yüzyıllar öncesinden Türklerin yurdu olduğunu ve köklerinin Orta Asya’ya dayandığını bilimsel metotlarla ortaya koymuştur.  Atatürk, Türk Tarih Tezi ile millî kültürle ve bağımsızlığa vurgu yapmış, Avrupa’da Türkler hakkında yıllardır süregelen yanlış izlenimleri ortadan kaldırmıştır. Ayrıca Türklerin tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren dünya tarihi için ne kadar önemli işler yaptığını vurgulayarak, Türklerin ikinci sınıf ırk oldukları iddiasını da çürütmüştür. Tüm bunları yaparken dönemin en önemli Türk ve yabancı tarihçilerin eserlerinden yararlanmıştır. Tüm bu çalışmaları sürdürebilmek için çok önemli cemiyetleri kurmuş, kongreler düzenlemiştir.
Hakkında olumsuz eleştiriler olsa da Türk tarih tezi Türklerin sadece Osmanlı İmparatorluğundan ibaret bir devlet olmadığını daha önce de pek çok kez Dünya tarih sahnesine çıkıp destanlar yazığını göstermesi açısından oldukça mühimdir.

Mustafa Kemal Atatürk tüm bu çalışmalar sonunda devlet adamı ve büyük bir asker olmanın yanı sıra kültür adamı kimliğini de ortaya koyarak büyük yanlışlarla bilinen Türk tarihini derin araştırmalar sonucu doğrularıyla tüm dünyaya ilan etmiştir.




 

                                                      KAYNAKÇA

1-) Atatürk’ün Söylev Ve Demeçleri, Der. Nimet Arsan-Sadi Borak-Utkan Kocatürk, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi,  Divan Yayıncılık, 2006.

2-) AKMAN, Şefik Taylan, Türk Tarih Tezi Bağlamında Erken Cumhuriyet Dönemi Resmî Tarih Yazımının İdeolojik ve Politik Karakteri, Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Ankara, 2011.

3-) ALTINIŞIK, Ahmet Haşim, Atatürk-İnönü Dönemi Kültür Politikaları Temelinde Türk Tarih Ve Türk Dil Kurumu, T.C.Ahi Evran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek LisansTezi,Kırşehir,2011                                                                  

4-) BEHAR, Büşra, İktidar ve Tarih, Türkiye’de “Resmi Tarih” Tezinin Oluşumu,(1929-1937),Afa Yayınları, İstanbul, 1992.

5-) GÖRÜCÜ, Çağdaş, Zeki Velidi Togan: Milliyetçilik Ve Tarih Yazımı, Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı (Siyaset Bilimi) Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2009.

6-) KÖKEN, Nevzat, Cumhuriyet Dönemi Tarih Anlayışları Ve Tarih Eğitimi (1923 -1960), T.C Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Bölümü Doktora Tezi, Isparta, 2002.

7-) ÖZLÜ, Hüsnü, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, Cilt.10, Sayı.22 İzmir, 2012.

8-) ŞİMŞEK, Ahmet, Türk Tarih Tezi Üzerine Bir Değerlendirme, Türkiye Günlüğü Dergisi, Sayı.111, Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930.

9-) ULUSKAN, Seda, Atatürk’ün Sosyal ve Kültürel Politikaları, Atatürk Araştırma Merkezi, Korza Basım, Ankara, 2010.



[1]  Hüsnü Özlü, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, İzmir, 2012, Cilt.10, Sayı.22, s.166

[2]Nevzat Köken, Cumhuriyet Dönemi Tarih Anlayışları Ve Tarih Eğitimi (1923 -1960), T.C Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Bölümü Doktora Tezi, Isparta, 2002, s.85.

[3] Atatürk’ün Söylev Ve Demeçleri, Der. Nimet Arsan-Sadi Borak-Utkan Kocatürk, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi,  Divan Yayıncılık, 2006, s.214

[4] Ahmet Haşim Altınışık, Atatürk-İnönü Dönemi Kültür Politikaları Temelinde Türk Tarih Ve Türk Dil Kurumu, T.C.

Ahi Evran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Kırşehir, 2011, s.59-60

[5] Köken, age, s.197

[6] Altınışık, age, s.63

[7] Altınışık, age, s.65

[8] Özlü, agm, s.169

[9] Köken, age, s.101

[10] Antropometri: İnsan vücudunun boyutları ile ilgilenen özel bir bilim dalıdır. Antropometri bilimi, bireyler veya gruplar arasında, anatomi, coğrafi bölge ve meslek grupları gibi çeşitli faktörlerden kaynaklanan farklılıkları ve benzerlikleri saptayarak daha geniş bir insan kitlesine uygun tasarımlar yapma imkânı sağlar.

[11]Seda Bayındır Uluskan, Atatürk’ün Sosyal ve Kültürel Politikaları, Atatürk Araştırma Merkezi, Korza Basım, Ankara, 2010, s.242

[12] Altınışık, age, s.61

[13] Köken, age, s.84

[14] Çağdaş Görücü, Zeki Velidi Togan: Milliyetçilik Ve Tarih Yazımı, Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı (Siyaset Bilimi) Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2009, s.139-140

[15] Köken, age, s.90-91

[16] Atatürk’ün Söylev Ve Demeçleri, Der. Nimet Arsan-Sadi Borak-Utkan Kocatürk, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi,  Divan Yayıncılık, 2006, S.403

[17]  Köken, age, s.91

[18] Şefik Taylan Akman, Türk Tarih Tezi Bağlamında Erken Cumhuriyet Dönemi Resmî Tarih Yazımının İdeolojik ve Politik Karakteri, Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Ankara, 2011, s.86

[19] Akman, age, s.87

[20] Köken, age, s.105-109

[21] Köken, age, s.113

[22] Uluskan, age, s.243

[23] Uluskan, age, s.245

[24] Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930, s.71

[25] Görücü, agm, s.142

[26] Uluskan, age, s.258

[27] Köken, age, s.132-133

[28] Köken, age, s.102-103, Uluskan, age, s.259

[29] Akman, agm, s.85-86

[30] Köken, age, s.154

[31] Köken, age, s.164

[32] Köken, age, s.163

[33] Uluskan, age, s.260

[34] Ayrıntılı bilgi için bkz. Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, Afa Yay., İstanbul 1992, s. 195-196, 203-207)

[35] Altınışık, age, s.72-73

[36] Ahmet Şimşek, Türk Tarih Tezi Üzerine Bir Değerlendirme, Türkiye Günlüğü Dergisi, Sayı.111, s. 6

[37] Akman, agm, s.89

[38] Uluskan, age, s.266

[39] Şimşek, agm, s.7

[40] Şimşek, agm, s.8, Ayrıntılı bilgi için bkz. Behar, age, s.156

[41] Altınışık, age, s.71-72

[42] Akman, agm, s.94

  
70 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın