• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/
Atatürk ve Din / Ahmet Özgür Türen
            Sosyal ve siyasi yönden Atatürk’ün açıklarını arayan bir antikemalist zümre, insanları en hassas yönlerinden vurmanın yolunun dinden geçtiğini bilmektedirler. Bu sebeple dinin her türlü enstrümanlarını kullandıkları bilinen bir gerçektir. Tamamen iftiralardan ve yanlış anlaşılmaya bilerek sebebiyet vermekten oluşan bu saldırıların bir bölümü; Atatürk’ün dinsel dünyasına yönelik gerçekleşmektedir. Ancak ilk elden kaynak denen güvenilir vesikalar incelendiğinde durumun sadece iftiradan ve karalama kampanyasından ibaret olduğu açıkça ortadadır. Mustafa Kemal Atatürk'ün dine bakışı herkesten daha samimi ve içtendir.

Varan 1: Atatürk'ün Çevresi ve Ailesi Dinsiz Miydi?

            Ali Rıza Efendi'nin babası, yani Atatürk'ün dedesi Kırmızı Hafız Ahmet'tir. (1) Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım ise Selanik'te "Zübeyde Molla" diye tanınırdı. Çünkü Rumeli'de az çok Kur'an, namaz, mevlit gibi bilgileri olan ve bunları etrafındakilere öğreten okumuş kadınlara molla denilirdi.(2)

            Mustafa Kemal, Müslüman bir annenin ellerinde ve kültürel yönden zengin olan Selanik'in Müslüman bir mahallesi olan Kasımiye Mahallesi'nde doğdu.(3) İlk öğrenimini gördüğü Şemsi Efendi Mektebi ve daha sonra devam ettiği Selanik Mülkiye İdadisi devrin şartları içinde ciddi dini bilgiler veren öğretim kuruluşları idi. Hatta daha sonra girdiği Selanik Askeri Rüştiyesi de, Manastır Askeri İdadisi de programlarında aynı ciddiyet ve seviyede din kültürü veren müesseselerdi.(4)
 
Varan 2: Atatürk Dinsiz Miydi?

            Bir kısım kimseler Atatürk'ü dinsiz ilan ederken, bir kısım da Atatürk'ün Cumhuriyet'in ilk yıllarında dindar, ilerleyen yıllarda ise dinsiz olduğunu iddia eder. Bu iki iddiayı da çürütmek için Atatürk ve din üzerine örnekler verirken Milli Mücadele'den başlayıp son dönemlerine kadar kronolojik olarak aktaracağım.

(1923) Milli Mücadele'den sonra çıktığı yurt gezilerinden birinde, Balıkesir'de 7 Şubat 1923 tarihinde Zağnos Paşa Camii'nde öğle namazının kılınmasına müteakip şehitlerin ruhlarına ithafen okunan mevlitten sonra Atatürk minbere çıkarak halka bir hutbe irad ediyor ve diyor ki:

            "Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah'ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz Hazretleri, Cenab-ı Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizami, hepimizin bildiği Kur'ân-ı Azimussan'daki açık ve kesin hükümlerdir.

            İnsanlara manevi mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir. Çünkü dinimiz; akla, mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere uymamış olsa idi bununla diğer ilâhî tabiat kanunları arasında birbirine zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan Cenab-ı Hak'tır.

            Arkadaşlar! Cenab-ı Peygamber çalışmalarında iki yere, iki eve sahipti. Biri kendi evi, diğeri Allah'ın evi idi. Millet işlerini Allah'ın evinde yapardı. Hazret-i peygamber'in mübarek yollarını takip ederek bu dakikada milletimize ve milletimizin şimdiki ve geleceğine ait konuları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde, Allah'ın huzurunda bulunuyoruz. Beni bu şerefe kavuşturan Balıkesir'in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu vesile ile büyük bir sevaba nail olacağımı ümit ediyorum.

            Efendiler! Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler, söylenenleri dinleme ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılması lazım geldiğini düşünmek, yani birbirimizin görüş ve düşüncelerini almak için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihninin başlı başına faaliyette bulunması lâzımdır. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz için her şeyden önce hakimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.

            Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşüncelerini anlamak istiyorum. Millî emeller, millî irade yalnız bir şahsın düşünmesinden değil, millet fertlerinin tamamının arzularının, emellerinin bileşkesinden ibarettir. Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim."(5)
 
(1925)  4 Ekim 1925 tarihli Bursa ziyaretinde İstanbul'dan getirdiği 50 Kuran-ı Kerim'den birini kendine ayırıp diğerlerini Türk ocağına ve Bursa camilerine dağıttırmıştır.(6) Yine 1925 yılında  Ankara Gazi Kız Numune Mektebi'ne Kuran-ı Kerim Tercümesi hediye etmiştir. Ve hediye ettiği Kuran tercümesinin üzerine, ''Gazi Kız Numune Mektebi'ne dikkatle okunmak…için hediye ediyorum'' diye not düşmüş ve imzalamıştır.(7)
 
(1926) Atatürk, 22 Mayıs 1926 tarihli Bursa Türk Ocağı ziyaretinde burada bulunanlarla değişik konularda sohbet ederken söz Kuran'daki surelere gelir. Ve Atatürk şöyle der:
 
            ''Evet, hakikaten Kuran'da çok büyük hikmetler ve düsturlar vardır. Hele Yasin suresi ne şahane yazılmıştır. Ben Kuran okumak istediğimde çok defa Yasin suresini okurum.''(8)
 
(1930)  Atatürk, Edirne'de Selimiye Cami'ni ziyaretinde caminin giriş kapısının üstündeki kitabeyi inceleyen Atatürk, orada yazılı olan AYETİ okumuş ve caminin imamı Fereli Ahmet Efendi’ye bu ayetin anlamını sormuştur. Daha sonra da camiye girerek incelemelerde bulunmuş ve bazı açıklamalar yapmıştır:

            Atatürk, caminin içinde minberle avize arasında durmuş ve “Beyler, hiçbir dine bağlı olmayan kalp istirahattan mahrumdur” diye söze başladıktan sonra şunları söylemiştir:

            “Bakınız, ecdadımız İstanbul’un fethinden tam 125 sene sonra bu şaheser camiyi İstanbul’da değil de Edirne’de yapmış, böylece Edirne’ye mührünü basmış, tapulamıştır. Dahi Mimar Sinan sanat ve din aşkıyla bu eseri bina etmiştir.” Daha sonra avizenin üzerinde yarım kubbede yer alan Arapça yazıyı okuyan Atatürk, Müftü’ye dönerek “Hocam, bu ayet Tövbe Suresi’nin 18. Ayeti değil mi?” diye sormuş, Müftü, “Evet Paşa Hazretleri” cevabını vermiştir. Atatürk, tekrar Müftü’ye dönerek, “Bana bu ayetin manasını söyleyebilir misiniz?” diye sormuştur. Müftü de, “Bildiğim kadarıyla bu ayette ‘Allah’ın, mescitlerini, camilerini yapan ve imar edenler Allah’a ve ahiret gününe iman edip, namazlarını kılan, zekatlarını veren ve ancak Allah’tan korkanlardır. Onlar doğru yoldadır’ demektedir.” demiştir.(9)
 
(1932) Atatürk, 1932 yılı Ramazan ayında Hafız Saadettin Kaynak'ı ordu müfettişlerine Kuran okuması için görevlendirilmiştir.(10)
 
(1936) Atatürk, 1936 yılında Bursa'da kaldığı konağın güvenliğinden sorumlu Teğmen Hayrullah Soygür'e din konusunda bazı sorular sormuş ve besmele çektirip İhlas ve Fatiha surelerini okutmuştur.(11)
 
 
 
Varan 3: Atatürk ve Hz.Muhammed
 
            Atatürk, Hz.Muhammed hakkındaki görüşünü şu sözlerle anlatmıştır:
 
            ''O Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinden bugün milyonlarca Müslüman yürüyor. Benim,senin adın silinir, fakat sonsuza kadar o ölümsüzdür.''(12)
 
            Mustafa Kemal’in 1 Kasım 1922’de Saltanat-ı Milliye’nin tahakkukuna dair Büyük Millet Meclisi konuşmasında ise Hz.Muhammed'den şu şekilde bahseder:

            ''…Cenab-ı Peygamber hatemü’l enbiya olmuştur ve kitap, kitab-ı ekmeldir. Son peygamber olan Muhammed Mustafa Sallahu Aleyhi ve Sellem, 1394 sene evvel Rumi Nisan içinde ve Arabi Rabiyülevvel ayının on ikinci Pazartesi gecesi sabaha doğru tanyeri ağarırken doğdu. Yüzü nûrani, sözü rûhani, olgunluk ve görüşte benzersiz, sözünde sadık ve yumuşak ve cömertlik yönünden başkalarından üstün olan Muhammed Mustafa evvela bu özel ve üstün nitelikleriyle kabilesi içinde Muhammed’ûl Emin oldu… Fahr-ı Âlem Efendimiz, sayısız tehlikeler içinde, sonsuz sıkıntılar ve güçlükler karşısında yirmi sene çalıştı ve İslam dininin kuruluşu yolunda peygamberlik görevini yerine getirmeyi başardıktan sonra yüce Tanrı’ya kavuştu. (13)
 
            Atatürk'ü karalamaya çalışan kimi odaklar, Atatürk'ün kimi konuşmalarında Hz.Muhammed'den ''Muhammed'' diye bahsettiğini ve ''Hazreti'' kelimesini kullanmadığını söylemiş, toplum üzerindeki kirli emellerine ulaşmaya çalışmışlardır. Hazreti kelimesi genel manada yüce kabul edilen kimselerin isimlerinin başına konulan bir unvandır. Kullanılma gerekçesi saygıyı belirtmektir. Ancak şu da bilinmeli ki kullanılmadığı zaman saygısızlık edilmiş sayılmaz.
 
            Mesela şu konuşmasında Atatürk, Hz.Muhammed'den tekrar “Muhammed” diye bahsetmektedir. Lakin saygısızlık mı etmiştir? Buyurun hep birlikte inceleyelim:
 
            ''Büyük bir İnkılap yaratan Muhammed’e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli etmek gerekti. Peygamber ölür ölmez düşünülecek şey, onu bir an evvel toprağa tevdi etmek değil, yaratmış olduğu inkılabı emniyet altına almaktı.'' (14)
 
            O, Peygamberden “Muhammed” diye bahsetmekte ancak konuşmanın bütününde Peygamberin kişiliğine ve tebliğ ettiği dine ne kadar bağlı olduğunu üstü kapalı bir şekilde belirtmiştir. Kendi bağlılığından ziyade başkalarına da bunu tavsiye etmektedir. Aynı zamanda Peygamberin kişiliğini ve dinini korumak gerektiğini dinleyenlere öğütlemiştir.             
 
            Hafız Yaşar Okur, Atatürk’le On Beş Yıl Dini Hatıralar isimli kitabında onun Peygamber hakkında sürekli takdirle bahsettiğini zikrederdi. O devirler için hep “ Hazreti Peygamber zamanı saadetlerinde” diye saygı belirten kelimeler kullandığını belirtirdi. Ayrıca Peygamberi Efendimiz için dirayetli bir devlet adamı, iyi bir başkumandan olduğunu sık sık tekrar ettiğini de bizlere nakletmektedir. (15)
 
            Ahmet Gürtaş’ın Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanan “Atatürk ve Din Eğitimi” isimli kitabında (Ankara 1982) geçen bir olaylardan biri ise şöyledir. 1930’lu yıllarda, İslam düşmanı bir şarkiyatçının Hz. Muhammed hakkında yazdığı bir kitabı tercüme eden bir yazar eserini Atatürk’e takdim eder. Atatürk, kitabı inceledikten sonra tarihçi profesör Şemsettin Günaltay’ı çağırtır ve kitap hakkındaki fikrini sorar. Günaltay’ın cevabı:
 
-Ele alınacak bir şey değil, bir facia Paşam.
 
Atatürk, Günaltay’ın cevabını bitirmesini beklemeden yerinden fırlar ve yanında bulunan Başvekil İsmet Paşa’ya dönerek:
 
-Bu paçavrayı toplatın ve tercümeyi yapanı da devlet hizmetinde kullanılmamak üzere hükümet kapısından uzaklaştırın.(16)
 
Kemal Arıburnu da Atatürk’ün bu olaydan sonra şunları söylediğini nakleder:
 
            ''Muhammed'i bana, cezbeye tutulmuş sönük bir derviş gibi tanıttırmak gayretine kapılan bu gibi cahil adamlar, onun yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır. Cezbeye tutulmuş bir derviş, Uhud Muharebesinde en büyük bir komutanın yapabileceği bir plânı nasıl düşünür ve tatbik edebilir? Tarih, hakikatleri tahrif eden bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. Bu küçük harpte bile askeri dehası kadar siyasi görüşüyle de yükselen bir insanı, cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim tarih çalışmamıza katılamazlar.''(17)
 
            Bu konuşmasında ve bahsi geçen olayda Atatürk’ün Hz. Muhammed hakkında ne kadar hassas olduğunu kavrayabiliriz. Ayrıca Peygamberin dini yönünden ziyade siyasi ve askeri kişiliğini de kendisine örnek aldığını ve takdir ettiğini anlamaktayız.

            Atatürk, ölümünden on beş gün kadar önce dünyadaki Müslümanlara Başbakanlık ve Dışişleri bakanlığı aracılığıyla şu mesajı gönderdi:
 
            ''Bütün dünyanın Müslümanları Allah’ın son Peygamberi Hz. Muhammed’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Hz. Muhammed’i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.'' (18)
 
            Bu mesaj Ulu Önder Atatürk’ün, İslamiyet’e bağlılığını bildirir mahiyettedir. Atatürk’ün İslami olarak inanışını merak ediyorsak sadece bu son mesajından hareketle fikir ve bilgi sahibi olabiliriz.
 
 
Varan 4: Atatürk ve Ramazan
 
            Bu konuda Sadi Borak'ın 27 Şubat 1960 tarihili Akşam Gazetesi'nde yayınlanan Hafız Yaşar Okur'la yaptığı mülakatta şu bilgiler vardır: "Ramazanların atam için hususi bir önemi vardı. Ramazan gelir gelmez incesaz heyeti Çankaya Köşkü'ne giremezdi. Kandil geceleri de saz çaldırmazlardı. Sadece beni huzurlarına çağırır Kur'an-ı Kerim'den bazı sureler okuttururlardı. Ben okurken gözleri bir noktaya takılır, derin bir istiğrak içinde dinlerlerdi. Ruhen çok mütelezziz olduğu her halinden anlaşılırdı."(19)
 
            Ramazan ve kandil gecelerine özel bir önem vermek, bu gecelere saygı göstergesi olarak bazı alışkanlıkları bırakmak, dinen ibadet sayılan Kur'an-ı Kerim okutup dinlemek ve dini düşüncelere dalmak gibi davranışlar; bir kimsenin dini tutumları olarak değerlendirilebilir. İçinde inanç olmayan ya da din karşısında tamamen olumsuz bir tavır benimseyen bir kimseden böyle davranışlar beklemek mümkün değildir.

            Atatürk, aynı çerçevede Ramazan aylarında Hacı Bayram ve Zincirli Kuyu Camilerinde şehitlerin ruhuna, kendi ecdadının ruhuna Hatmi Şerif okutuyordu.(20) Ahiret inancıyla yakından ilgili olan "şehitlik" gibi bir dini kavrama inanmak, şehitlerin ruhuna bir ay süreyle hatim okutmak gibi davranışlar da; dindarane tutumlar olarak değerlendirilebilir. Ahiret hayatına, dini anlamdaki ruh kavramına, Kur'an okumanın sevabına, Ramazan ayının kutsiyetine, camilerin önemine inanmayan materyalist bir kimseden böylesi davranışlar beklemek mümkün değildir.
 
Varan 5: Türkçe Kur’an Meselesi

            Kuran'ı Kerim ilk kez Türkçeye 1338 yılında Çağatay lehçesiyle çevrilmiştir; ancak bu çeviri Osmanlı Türklerinin ihtiyacını karşılamaktan uzaktır.(21)

            1914'te çıkmaya başlayan ''İslam Mecmuası'' adlı dergi bu tür bir çalışmanın ürünüdür. Zengin bir yazı kadrosuna sahip olan dergi, İslam’ın içinde bulunduğu koşulları sert bir biçimde eleştirerek, İslam’ın hurafelerden arındırılıp öze döndürülmesini savunmuştur.(22)

            İslam Mecmuası, Müslümanların sorununun, Kuranı doğru anlamamaktan kaynaklandığını, Kuranı anlamayan Müslümanların Kuran'daki ifadeleri sihirli sözler olarak algıladıklarını ve bu şekilde din adı altında hurafelerin İslam'a sokulduğunu ileri sürmüştür.(23)

            1916'da Tüccarzade İbrahim Hilmi, ''Avrupalılaşmak, Felaketlerimizin Esbabı (Sebepleri)'' adlı eserinde, Osmanlı Türklerinin buhranlarının nedenlerini sorgularken, ''dini bilgisizlik'' ve ''Türkçe Kuran'' konularında ilginç değerlendirmeler yapmıştır:

            ''Bugün milyonlarca Müslüman, Allah'ın kendilerine ne emrettiğini, Kuran'da neler söylemiş olduğunu bilmiyorlar. Hele biz Türkler Kuran'ı Kerim'in Türkçe tercümesi olmaması yüzünden, dinimizin esasını bile bilmiyoruz. Diyoruz ki, Kuran Türkçeye tercüme edilemez. Her ayetin birçok anlamı vardır. Mutlaka uzun bir tefsire ihtiyaç vardır. O halde milyonlarca Arap ve Arapça'yı bilenler, Kuran'ı daima tefsirle birlikte mi okuyorlar? Ulemadan olmayan bir Arap, Allah'ın kelamını okumakla ne kadar bir şey anlıyorsa, biz Türkler de yüce ayetlerin meallerini okumaktan da o kadar bir şey öğrense, yine hiç bilmemekten; aslında Kuran'da olmayıp, en cahilin Kuran'a atfedilen bin türlü rivayet ve hurafelerle zihninin yanıltılmasından daha iyi değil midir?''(24)

            Sinan Meydan, Atatürk ile Allah Arasında adlı kitabında Kur-an'ın Arapça olma sebebini şöyle açıklamıştır:

            ''Kuran ilk hedef olarak, vahşet ve cehalet içinde debelenen cahiliye Araplarını terbiye ve ıslah etmek amacı taşıdığından Arapça olarak indirilmiştir.Bu mantıktan hareket edildiğinde, eğer Kuran Türklere indirilseydi Türkçe, İngilizlere indirilseydi İngilizce, Japonlara indirilseydi Japonca olarak indirilecekti. Kuran'ın da belirttiği gibi, ''Kendilerine apaçık beyanda bulunsun diye her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik(İbrahim 4)''(25)

            Osmanlı'nın son dönemlerinde çıkan İçtihat adlı derginin ''Din, Dua ve Halk'' başlıklı makalesinde de Kuran'ın anlamını bilmemenin dinsizlik olduğu şöyle ifade edilmiştir:

            ''Biz Kuran-ı Kerim'in manasını anlamadan okuyan bir Müslüman milletiz; fakat bunun dosdoğru manası dinsiz bir milletiz…''(26)

            Ayrıca Osmanlı döneminde bazı tefsirler yapılmıştır. Bunlarda ne yazık ki birçok hurafe mevcut olup, bilimsellikten uzaktır. (27) Anlaşıldığı üzere Cumhuriyet dönemine gelene kadar birçok tefsir ve tercüme denemesi olmuştur.

            22 Mayıs 1926 tarihinde Atatürk'ün Bursa'daki Türk Ocağı ziyaretinde Kuran'ın tercüme konusunda şunları söylemiştir:
 
            "Arkadaşlar, öteden beri fikrimi işgal eden bir husus var. Kur-an Türkçeye tercüme edilmeli midir yoksa edilmemeli midir? Bunu birçok kişiye soruyorum. Kimisi muvafıktır diyor. Niçin muvafıktır diyorum, izah edemiyor. Kimisi de hayır muvafık değildir diyor. Onlara da niçin muvafık değildir diyorum, onlar da beni ikna edici cevap veremiyor. Velhasıl, şimdiye kadar beni tatmin eden bir cevap alamadım. Bilmem sizler bu hususta ne fikirdesiniz?"
            Atatürk’ün bu suali karşısında din bilginleri türlü cevaplar vermeye çalışmışlar fakat Atatürk'ü ikna eden tek cevap Hafız Ahmet (Karaboncuk) tarafından verilmiştir. "Muhterem gazimiz" diyerek sözü alan Hafız Ahmet sözlerine şöyle devam etmiştir: "Arzu buyurduğunuz cevabı Kur'an bizzat diliyle veriyor; innza enzel nühü kur'an'en arabiyen leal lekküm takliüm"

(Biz onu, anlayasınız diye Arapça bir Kur-an olarak indirdik  "Yusuf  Süresi 2")

Hafız Ahmet okuduğu bu ayetin açıklamasını da şöyle yapmıştır:
 
            "Bu ayet diyor ki: biz Kur-an'ı Arap kavmine indirdiğimiz için Arapça indirdik. Yoksa başka dillerde de indirebilirdik. Sebebi de Kur-an'ı, yalnız okumak değil, manasını da anlamamız içindir. Madem ki Kur-an'ın asıl maksat ve isteği, münderecatını anlamakmış, biz Türkler Arapça bilmediğimiz için Kur-an Türkçeye tercüme edilmelidir ki, manasını anlayabilelim. sualinize Kuran'dan okuduğum ayetten daha veciz bir cevap olur mu?"

            Atatürk bu açıklamayı çok beğenmiş ve ayağa kalkarak Hafız Ahmet'e doğru yürüyüp onun elini sıkmak istemiştir. Bu olaydan aldığı feyz ile olsa gerek Atatürk daha sonra Kur-an Arapçadan başka dile tercüme edilemez diyenlere şu cevabı vermiştir: "Kur-an tercüme edilemez demek Kuran'ın manası yok demektir."

            Fakat Atatürk Kur-an'ın manasının salt Türkçe tercüme ile mümkün olmadığının da farkındaydı. Bu sebeple Kur-an'ın tefsir edilmesi gerektiğini de düşünüyordu o. O yıllarda çöken Osmanlı'nın külleri içinde alim sıfatını hak eden birkaç kişi kalmış ki onlardan birisi Elmalılı Hamdi Yazır.  Atatürk, Elmalılı Hamdi Yazır'a Meclis kararıyla Kur-an'ı Türkçeye tercüme ve tefsir ettiriyor.
 
            Ama öncesinde nasıl bir tefsir istediğini 7 maddede açıklıyor:

1. Ayetler arasındaki münasebetler gösterilecektir.
2. Ayetlerin nuzul (iniş) sebepleri kaydedilecektir
3. Okuma tarzı hakkında bilgi verilecektir
4. Gerektiği yerlerde kelime terkiplerin dil izahı yapılacaktır
5. İtikatta ehli sünnet ve amelde Hanefi mezhebine bağlı kalınmak üzere ayetlerin ihtiva ettiği şer'i, hukuki, içtimai ve ahlaki hükümleri açıklanacaktır.
6. Batılı müelliflerin (oryantalistlerin) yanlış yaptıkları noktalarda gerekli açıklamalar yapılacaktır.
7. Eserin başına Kur-an'ın hakikatini açıklayan mukaddime (ön söz) yazılacaktır.

            7. maddede bahsedilen mukaddime bizzat Atatürk tarafından kaleme alınmıştır. Fakat sonraki yıllarda o mukaddime birileri tarafından tefsirden çıkartılarak yok edilmiştir.
 
            Bunun dışında kalan bütün maddeler Elmalılı Hamdi Yazır tarafından dikkate alınarak müthiş bir tefsir çalışması ortaya çıkartılmıştır.
 
 
Varan 6 : Türkçe Hutbe Meselesi

            Dünya'da ilk Türkçe hutbe 1905'te Rusya'da Orenburg'da okunmuştur. Orenburg'da Müslüman Türklerin gittiği bir camide bir grup genç, minberin önünde toplanarak imama hutbelerin amacını ve Hz. Muhammed dönemindeki hutbeleri sormuştur. İmam, Hz.Muhammed dönemindeki hutbelerin, o zaman meydana gelen olaylar hakkında halkı bilgilendirmek amacıyla yapılan konuşmalardan meydana geldiğini belirtmiştir. Bu yanıt üzerine gençler, imamdan Hz.Muhammed'in yolundan ayrılmamasını, hutbelerde güncel olaylar hakkında bilgi vermesini istemişlerdir. Bu olaydan sonra Orenburg'daki tüm camilerde hutbeler Türkçe okunmaya başlanmıştır.(28)

            Türkiye’de ise ilk Türkçe hutbe 1911’de Bursa’da okunmuştur. Prof.Dr.Mefail Hızlı’nın belirttiğine göre 1911 yılında  “Haziran ayı içinde bir hatibin girişimiyle Bursa’da ilk kez bir Cuma hutbesi Türkçe okunmuştu. Hüdâvendigâr Camii’nde hatip önce hutbeyi Arapça olarak aktarmış, daha sonra öğüt-nasihat kısımlarını Türkçe olarak cemaate anlatmıştı. Olay, hutbeyi veren hatip tarafından kaleme alınarak Sırat-ı Müstakim Mecmuası’nda yayınlanmıştı.” Bu bilgiye göre; daha eski veya başka bir tarihi kayıt-vesika ortaya çıkana kadar bu uygulama (en azından Osmanlı tarihinde) bir ilk olma özelliği taşımakta.(29)
 
            Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ise Türkçe hutbe konusunu, 25 Şubat 1925'te TBMM'de bir grup milletvekili gündeme getirmiştir. Daha sonra beş uzmandan oluşan bir komisyon, 1926 yılı sonunda Diyanet İşleri Başkanlığı'na bir reform taslağı ile 58 örnek hutbe sunmuştur. Buna paralel olarak Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi hutbelerdeki Kuran ve hadis metinlerinin Arapça, nasihat bölümlerinin ise Türkçe okunmasını istemiştir. Bu yasal düzenleme 1928 yılında uygulanmaya başlanmıştır. İlk Türkçe hutbe ise Atatürk'ün emriyle 1932 yılında Süleymaniye Camii'nde okutulmuştur. (30)
 
            Atatürk, 1932 yılında Ankara'da bir akşam sofrasına Hacıbayram Camii imamı Sürmeneli Osman Hoca'yı da davet etmiştir. Atatürk güler yüzle karşıladığı hocaya;
 “Hoca Efendi, yarın cuma. Cuma hutbesinde vatandaşlarımıza neler anlatacaksınız?”

            Hoca hiç de beklemediği bu soru karşısında biraz şaşırır, ama belli etmemeye çalışır. Şaşıran sadece Hoca değildir. Sofranın konukları da aynı durumdadır. Hoca kendini toparlar ve cevap verir:
 
“Cennetten ve cehennemden bahsedeceğim.”
“Güzel… Başka neler anlatacaksınız?“
“Günahtan, sevaptan bahsedeceğim.”

Hoca Efendi zekidir, ama Gazi de ısrarlıdır.
 
“Başka, başka neler anlatacaksınız Hoca Efendi?”
“Haramdan, helâlden bahsedeceğim.”

            Gazi, Hoca Efendi’den beklediği ve istediği cevabı alamamıştır. Sofradakiler de Gazi’nin ısrarını anlayamamışlardır. Salon bir anda sessizliğe bürünür. Hiç kimsede çıt yoktur. Dışarıda yağan kar taneleri sanki sofranın üzerine düşmektedir. Herkes adeta buz kesilmiştir. Gazi’yi, yakından tanıyanlar, dışarıda esen fırtınanın çok daha fazlasının masanın etrafında ve Hoca’nın tepesinde eseceğini tahmin ediyorlardır. Bu fırtınadan kendilerine de pay düşeceğinin endişesi içindedirler, ama yanılırlar.

Gazi sessizliği bozar.
 
            “Hoca Efendi, elbette bunları anlatacaksınız. Halkı hurafe ve safsataya karşı uyaracaksınız. Bu sizin asli göreviniz. Ama bir başka göreviniz daha var ki, bu sizin ve sizin gibilerin esas görevidir. Savaştan çıkmış olan bu millete anlatacağınız başka şeyler de var. Asırlardan beri, kara cehalet içinde bırakılan bu asil halka, gerçekleri ve doğruları anlatmak sizin esas göreviniz olmalıdır. Camiler sadece yatılıp kalkılan yerler değildir. Camiler yalnız dinin değil, siz aydın hocalar sayesinde, doğruların, gerçeklerin, güzelliklerin konuşulup, tartışılıp öğrenildiği ilim ve irfan ocakları olmalıdır. Böyle olmasını da sizler sağlayacaksınız. Binlerce şehidimizin canları pahasına elde ettiğimiz hürriyet ve bağımsızlığımızın, cumhuriyetimizin, el birliği ile elde ettiğimiz devrimlerimizin nimetlerini halkımıza sizler anlatmayacaksınız da kimler anlatacak? Eski harflerin gidip yeni harflerinin geldiğini, okkanın gidip, kilonun geldiğini, arşının gidip metrenin geldiğini, takkenin, cüppenin gidip medeni kıyafetin geldiğini, mecellenin gidip Medeni Kanun’un geldiğini halka sizler anlatmayacaksınız da kimler anlatacak?”(31)
 
            Atatürk, hutbeleri halkın anlaması gerektiğini düşünmüştür. Bu nedenle hutbelerin Türkçeleştirilmesini istemiştir. Bu düşüncesini ilk kez 1 Mart 1922'de Meclis'in 3. Toplanma Yılını açarken şöyle dile getirmiştir:
 
            ''Efendiler! Camilerin mukaddes minberleri halkın ruhani,ahlaki gıdalarının en yüce en bereketli kaynaklarıdır. Dolayısıyla camilerin ve mescitlerin minberlerinden halkı aydınlatacak ve doğru yolu gösterecek kıymetli hutbelerin muhteviyatını halkın öğrenmesi imkanını temin Şer'iye Vekaleti Celilesi'nin görevidir.
           
            Minberlerden halkın anlayabileceği lisanla ruh ve beyne hitap olunmakla ehli İslam’ın vücudu canlanır, beyni saflanır, imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur.
 
            Fakat bana göre değerli hatiplerin sahip olmaları lazım gelen ilmi vasıflar, özel liyakat ve dünya durumunu bilme önemlidir. Bütün vaiz ve hatiplerin bu arzuya hizmet edecek surette yetiştirilmesine Şer'iye Vekaleti'nin kuvvet sarf edeceğini ümit ediyorum.''(32)
 
            Atatürk, sadece hutbeleri Türkçeleştirmekle kalmamış, Cumhuriyet'in vaiz, hatip ve imamlarına örnek olması açısından 50 örnek cuma hutbesi belirlemiştir. Atatürk'ün, Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi Hoca'yla birlikte belirlediği 50 hutbenin konusu şöyledir:

1.  Vatan Müdafaası,
2.  Teyyare Cemiyeti’ne Yardım,
3.  Temizlik,
4.  Sağlığın Başı Temizliktir,
5.  İman ve Amel,
6.  Kamil Mü’min,
7.  Namazın Hikmeti,
8.  Namaz ve Hikmeti,
9.  Peygamberimizin Ahlakı,
10.Anaya Babaya İtaat,
11.Anaya Babaya Hürmet,
12.Evlenmek ve Evlat Yetiştirmek,
13.Herkes Kazancına Bağlıdır,
14.İslam Dininde Çalışmanın Değeri,
15.Çalışma ve Uygulama,
16.Ticaret,
17.Ziraat,
18.Saygı ve Yardımlaşma,
19.Öksüzlere Yardım,
20.Öksüzleri Himaye Etmek,
21.Allah’ın ve Resulü’nün Hayat Verecek Görüşleri,
22.Allah’ı Sevmek ve Peygamberine Uymak,
23.Ramazan ve Oruç, Oruç ve Önemi,
24.Kötü Huylardan Sakındırma,
25.Suizan,
26.Tecessüs,
27.Gıybet,
28.İstihza,
29.Kötü Söz,
30.Kötü Lakap,
31.Eksik Ölçenler,
32.Yanlış Tartanlar,
33.Dünya ve Ahiret İçin Çalışmak,
34.Fesat Çıkarmamak,
35.Nifak ve Haset,
36.Allah’tan Korkmak,
37.İnsanlarla Hoş Geçinmek,
38.Emanete Riayet,
39.İçkinin Kötülüğü,
40.İçkinin Toplumsal Zararları,
41.Kumarın Kötülüğü,
42.Hekim, İlaç,Hastalık,
43.Herkes Yaptığının Cezasını Bulacak,
44.Kardeşlik,
45.Dargınlık,
46.Tevazu ve Kibir,
47.Mevlid, Miraç, Kadir Gecesi,
48.Ramazan Bayramı,
49.Bayram Haftası,
50.Askerliğin Şerefi,(33)
 
Varan 7: Türkçe Ezan Meselesi

            Aslında Türkçe ezan uygulaması Türkiye'nin gündemine ilk kez Atatürk zamanında girmemiştir. Osmanlı'da zaman zaman Türkçe ezan tartışmaları yaşanmıştır. Hatta Osmanlı'da 1880'lerde bazı camilerde Türkçe ezan okunmuştur. Macar Halk Edebiyatı bilgini İgnaz Kunoş, 1885'te İstanbul'u ziyaret ettiğinde, bazı camilerden Türkçe ezan okunduğuna tanık olmuştur.(34)

            İlk Türkçe ezan, Atatürk'ün emriyle 3 Şubat 1932'de Ayasofya Camii'nde teravih namazından sonra okunmuştur.(35) Türkçe ezan uygulaması kısa sürede tüm yurda yayılmıştır. Artık ezan vakitlerinde camilerden, ''Tanrı uludur, Tanrı uludur, Şüphesiz bilir bildiririm ki Tanrı'dan başka yoktur tapacak…'' şeklinde Türkçe ezanlar yükselmeye başlamıştır.(36)

            Ezanın Türkçeleştirilmesinden sonra Arapça ezan yasaklanmıştır(1932). Yasağa uymayanlar içinse bazı yaptırımlar getirilmiştir. 1932-1941 yılları arasında ezanı Arapça okumaya devam edenlerin, ''kanuni düzeni sağlamaya yönelik emirlere aykırılık'' suçundan cezalandırılmasına karar verilmiştir.(37)

            Keza 1933 yılında Bursa'da 300 kişilik bir grup, Ulu Camii'de ezanın yeniden Arapça okunmasını istemişti. İstekleri reddedilince valiliğe gitmek istemişler ve ancak polis müdahale etmiş ve 15 kişi gözaltına alınmıştı. Bunu haber alan Atatürk, Bursa'ya gelmiş ve şu açıklamayı yapmıştır:

            ''Olayın mahiyeti esasen din değildir, dildir. Kesin olarak bilinmelidir ki, Türk milletinin dili ve milli benliği bütün hayatına hakim esas kılacaktır.''(38)

            İnsanları bilmedikleri bir dille mi yoksa ana dilleriyle mi namaza, ibadete çağırmak daha etkilidir? Hiç şüphesi ana dilde yapılan çağrı daha etkilidir.

            Caetani'ni aktardığına göre Buhari ve diğer güvenilir hadis kaynaklarında ezanın doğrudan ''dinsel'' bir anlamı yoktur. Ezan, Hz.Ömer'in teklifi ve Hz.Muhammed'in de onayıyla Müslümanların insan sesiyle namaza çağrılmasıdır. İslam dininde kutsal olan ibadete çağrılmak değil, ibadet etmektir. Yani ezan amaç değil araçtır.
 
Varan 8: Atatürk ve Alkol

            Evet. Atatürk içki içmiştir. Ama o içki içen bazı Osmanlı padişahları gibi içtiğini ulusundan saklamamıştır.  9 Ağustos 1928'de Gülhane Parkı'ndaki şenliklerde eline bir kadeh içki alarak etrafında toplanan halka şöyle seslenmiştir:

            ''Bu içkiyi bundan evvel gizli gizli içerek sizleri kandıran sahtekarlar gibi değil, işte açıkça hiç saklamadan, içinizden biri gibi, bir vatandaş olarak içiyorum. Şerefinize!''(39)

            Atatürk'ü içki kullandığı için dinsiz ilan edenlere, Osmanlı padişahı 2.Abdulhamit'e doktorların rakıyı yasak edip sadece viskiyle yetinmesine izin verdiklerini hatırlatmak gerekir.(40)

            Ayrıca Halide Edip Adıvar, Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı yıllarında, ağzına bir damla içki koymadığını ve sabaha kadar uyanık kalabilmek ve savaş planları üzerinde uğraşmak için sadece kahve içtiğini belirtmektedir.(41) 30 yıllık arkadaşı Süreyya Yiğit de, ''Atatürk, büyük işler hazırlarken asla alkole iltifat etmezdi, nitekim Erzurum'dayken biz içerdik, teklif ettiğimizde kabul etmez, yalnız kahve içerdi… Korkunç derecede bir irade kuvveti vardı.'' demiştir.(42)

            Hepsi bir yana Atatürk, İslam dinince kutsal kabul edilen günlerde, ağzına tek damla içki koymamıştır. Özel Kalem Müdürü Hasan Rıza Soyak, Uşağı Cemal Granda, kütüphanecisi Nuri Ulusu, kız kardeşi Makbule Atadan, hafızları Saadettin Kaynak ve Yaşar Okur anılarında Atatürk'ün ramazan aylarında, özellikle de Kadir Gecelerinde sofra kurdurmadığını ve ağzına tek damla içki koymadığını belirtmişlerdir. Ayrıca ibadetini aksatmayan dindar arkadaşlarını ve hafızları ağırladığı zaman da içki kullanmamıştır. (43)
 
 
Varan 9: Gökten İndiği Sanılan Kitapların Dogmaları Meselesi
 
 Atatürk’ün 1 Kasım 1937 tarihli Meclis açış konuşmasında şöyle demiştir:
“Aziz milletvekilleri,
 
Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz.(Alkışlar)
 
Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt; bağrından çıktığımız Türk ulusu ve bir de, uluslar tarihinin bin bir acıklı olay ve sıkıntı ile dolu yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır.

Elimizdeki programın ruhu, bizi sadece bir kısım vatandaşlarla ilgilenmekten engeller, biz bütün Türk ulusuna hizmet ederiz. Geçen yıl içinde, parti ile hükümet kuruluşunu birleştirmekle vatandaşlar arasında ayrılık tanımadığımızı fiilen göstermiş olduk. (Var ol sesleri) Bu olayın bizim, devlet yönetiminde kabul ettiğimiz, ‘Kuvvet birdir ve o ulusundur’ gerçeğine uygun olduğu ortadadır.(Alkışlar) Gücün tek kaynağı olan Türk Milletinin seçkin vekillerini, büyük mutlulukla, eğilerek selamlarım.(Bravo, yaşa sesleri, şiddetli ve sürekli alkışlar)” (44)
 
            Atatürk düşmanları bu konuşmayı sık sık toplumun önüne atarak taze beyinleri kandırmayı ve Atatürk'ü din düşmanı gibi göstermeyi hedefler. Çünkü onlara göre bu konuşma, Allah'a ve göndermiş olduğu Kuran'a hakarettir.
 
            Çok basit bir mantıkla bile bu konuyu cevaplayacak olursak, böyle bir durum söz konusu olmuş olsa idi, Meclis'de yüzlerce kişi Atatürk'ün bu konuşmasını -kimi yerlerde kesecek kadar- coşkulu bir şekilde alkışlar mıydı? Yani birilerinin iddia ettiği gibi Atatürk, Kuran'a ve Allah'a hakaret etmiş olsa idi, bahse konu anlar bu şekilde mi gelişirdi? Tabiî ki hayır.
 
            Söz konusu konuşmada Atatürk düşmanları tarafından hedef gösterilen ilk kısımdır, yani şu bölümdür:
 
            ''Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz.''(Alkışlar)
 
            Konuşmanın bu kısmında, Osmanlı'daki şeriata dayanan yönetim anlayışının yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nde artık mevcut olmadığı, bunun yerine çağdaş ve laik bir yönetim anlayışının benimsendiği anlatılmak istenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı döneminden farklı olarak artık bir anayasa ile yönetildiği ve Kuran'ı Kerim'de yer alan çok eşlilik ve kadının miras hakkı gibi dogmaların(sorgulanamaz inanışlar) yaşamlarımızdan traşlandığı, çağdaş bir devlet yönetiminin benimsendiği vurgulanmıştır.
 
Gökten İndiği Sanılan Kitapların Dogmaları ile ne denmek istenmiştir?
 
Gökten İndiği: Tanrı'nın gönderdiği kastedilmiştir.
Sanılan: Sanmak kelimesinin TDK'daki anlamı ''Bir şeyin olma veya olmama ihtimalini kabul etmekle birlikte, olabileceğine daha çok inanmaktır.''
Kitaplar: Burada Atatürk tüm kutsal kitapları kastetmiştir.
Dogmalar: Sorgulanamaz inanışlar
 
            Müslüman alemi, diğer kutsal kitapların bozulduğuna inanır ve en son kitap olarak Kuran-ı Kerim'i görür. Müslüman olmayan topluluklar da Kuran-ı Kerim'in kutsal olduğuna inanmazlar ve kendi dinlerine ait olan kitaba inanırlar. Görüldüğü üzere bütün toplumlar kendi kitabının doğru olduğunu düşünerek hayatlarını sürdürürler.
 
            Yani insanlığın hepsine uzaktan baktığımızda, herkes kendi kitabının Tanrı tarafından gönderildiğini ve en doğru kitap olduğunu sandığını görürüz. Bu kitaplar, inananlarına göre kesinlikle sorgulanamazdır. Ancak dogmalarla dolu olan bu kitaplardaki kimi dogmalar, günümüzle çelişir.  (Çok eşlilik,Miras Paylaşımı,Evlenme Yaşı vs.)
 
            Atatürk'ün o gün söylemiş olduğu cümleyi, verdiğim bilgiler ışığında şimdi ben sizler için tercüme edeceğim:
 
''Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipleri, Tanrı'nın gönderdiğini düşündüğümüz kitapların sorgulanamaz inanışlarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, Tanrı'dan veya bilinmeyenlerden değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz.''

Varan 10: Atatürk ve Dinin Siyasete Alet Edilmesi

            İnsanlık tarihi kadar eski olan din ve siyaset ilişkilerinde maalesef birçok suistimallere de rastlanmıştır. Atatürk, bu konuda daha çok dini duyguların siyasi ihtiraslara alet edilmesi kavramı üzerinde durmaktadır. Ona göre İslam tarihinde dinin siyasete alet edildiği ilk olay Sıffin Vak'asıdır. Daha sonraki yıllarda birçok baskıcı hükümdar, kendi siyasi emellerine ulaşabilmek için dini alet etmekten çekinmemişlerdir: "Vaktaki Muaviye ile Hazreti Ali karşı karşıya geldiler, Sıffin vakasında Muaviye'nin askerleri Kuranı Kerimi mızraklarına diktirler ve Hazreti Ali'nin ordusunda bu suretle tereddüt ve zaaf husule getirdiler. İşte o zaman dine mefsedet, İslam arasına münaferet girdi ve o zaman hak olan Kur'an, haksızlığı kabule vasıta yapıldı.Ondan sonra bütün müstebit hükümdarlar hep dini alet edindiler; ihtiras ve istibdatlarını terviç için hep sınıfı ulemaya müracaat eylediler."(45)

            Atatürk'e göre Osmanlı tarihinde de dinin siyasete alet edildiği birçok olay vardır. Bunlardan birisi, Vahdettin'in emriyle Milli Mücadeleyi yürütenler aleyhine çıkarılan fetvalardır. Atatürk'e göre dinin böyle sık sık suistimal edilmesi yüzünden maalesef İslam dini; siyasete, menfaate ve istibdada alet edilir bir hale gelmiştir: "Üç buçuk dört sene evveline kadar, berhayat olan Osmanlı hükümdarları da aynı şeyleri yapmışlar, aynı hüd'alardan istifade etmişlerdi. Osmanlı tarihinden bu hususta uzun misaller iradına lüzum yok, son Osmanlı hükümdarı Vahdettin'in harekatı gözünüzün önündedir. Onun emriyledir ki, bile bile ölüme götürülen milleti kurtarmak isteyenler asi ilan edildi. Onun emriyle millet ve vatanı kurtarmak için kan döken aziz ordumuzun bagiler sürüsü olduğuna dair fetvalar veren ulema kıyafetli kimseler çıktı...Böyle şerre alet olan insanların yüzündendir ki, dört halifeden sonra din daima vasıtai siyaset, vasıtai menfaat, vasıtai istibdat yapıldı. Bu hal Osmanlı tarihinde böyle idi. Abbasiler, Emeviler zamanında böyle idi."(46)
 
Sonuç

            Atatürk'ün ''Ben dinsizim'' diye tek bir beyanatı yoktur. Bu sebepten Atatürk'ün dinsiz olduğunu iddia etmek BİLİMSEL değildir.

            Dini açıdan ele aldığımızda ise; Bir insan Müslüman olmadığını inkar etmedikçe o kişiye kafir denmez.

Ebû Zer’den (r.a) rivayet edilen hadis-i şerifte Hz.Muhammed şöyle buyuruyor:

“Hiç kimse, başka bir kişiye fasık (yoldan çıkmış sapmış) diye söz atamaz, kafir diyemez. Eğer fasık dediği kimse fasık, kafir dediği kimse de kafir değilse, bu sıfatlar muhakkak onları söyleyen kimseye döner.” (Buhari,Edeb,44)

Bu konuda başka bir hadiste de şöyle buyrulmuştur:

“Her kim bir adama: Ey kafir veya Allah’ın düşmanı der de o adam dediği gibi değilse, o sözler bunları söyleyene döner.” (Müslim, İman, 112)

            Şöyle ki; bir Müslüman’ın kafir olduğunu gösteren birçok ihtimal yanında kafir olmadığını gösteren bir ihtimal de varsa, o kimsenin kafir olmadığı tercih edilir. Hatta bir kimsede bulunan yüz ihtimalden doksan dokuzu kafir olduğunu, bir ihtimal de kafir olmadığını gösterse, yine o kimsenin Müslümanlığına hükmedilir.
 
            Aksini yapan kişi, bu yaptığıyla bir müminin kafirliğine hükmetmiştir. Hükmettiği kişi gerçekten kafir değilse, kendisinin küfrüne hükmetmiş olmaktadır. Böyle bir suçlama ise bir Müslüman’ın kendi kendine yapacağı çok büyük bir kötülük olur.
 
 
Dipnotlar
1.Burhan Göksel,Atatürk'ün Soy Kütüğü Üzerine Bir Çalışma,Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları,Ankara,1987,s.19
2. Şevket Süreya Aydemir,Tek Adam,C.III.,Remzi Kitabevi,İstanbul,1995,s.491
3.Lord Kinross,Atatürk,Bir Milletin Yeniden Doğuşu,Altın Kitaplar,İstanbul,1994,s.20
4.Şerafettin Dönmez,Atatürk'ün Çağdaş Toplum ve Din Anlayışı,Ayışığı Yay.,İstanbul,1998,s.153,154
5.Enver Ziya Karal,Atatürk'ten Düşünceler,Türkiye İş Bankası Yay.,Ankara,1969,s.65; Sadi Borak,Atatürk ve Din,İstanbul,1962,s.29-30; Utkan Kocatürk,Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri,Ankara,1971,s.197; Osman Nuri Ergin,Türk Maarif Tarihi,5.Cilt,İstanbul,1977,s.1943; Atatürk'ün Sövlev ve Demeçleri,2.Cilt,Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yay.,Ankara,1952.s.94
6. Vakit,6 Ekim 1925
7. Abdurrahman Kasapoğlu,Atatürk'ün Kuran Kurultayı,İlgi Yayınları,İstanbul,2006,s.131
8.Avni Altıner,Her Yönüyle Atatürk,İstanbul,1986,s.474
9. Sinan Meydan,Atatürk'ün Dine Hizmetleri,Tarih Tarih Dergisi,Temmuz,2015
10. Sinan Meydan,Atatürk İle Allah Arasında,s.779
11. Mustafa Kemal Ulusu,Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu'nun Hatıraları,Doğan Kitap,İstanbul,2008,s.186
12. Ali Rıza ÜNAL, “Atatürk Hakkındaki Anıların” Türkiye Harp Malûlü Gaziler Dergisi, Sayı:158, 1969,s.23
13. Nutuk, İstanbul 1961,s.1241
14. Şemsettin GÜNALTAY, Ülkü Dergisi, Cilt:9 Sayı:100,1945,s.4 Nakleden: Atatürk Araştırma Merkezi, Atatürk’ün İslam’a Bakışı, Ankara 2010, s.46
15. Hafız Yaşar OKUR, Atatürk’le On Beş Yıl Dini Hatıralar, s.9-23
16. Ahmet GÜRTAŞ, Atatürk ve Din Eğitimi, Ankara 1982, s.35
17. Kemal ARIBURNU, Atatürk’ten Hatıralar, Ankara 1976, Nakleden: Ahmet Vehbi ECER, Atatürk’ün İslam Dini Hakkındaki Görüşleri, s.225
18. Atatürk Araştırma Merkezi, Atatürk’ün İslam’a Bakışı, Ankara 2010, Fahri KAYADİBİ, Atatürk’ün Dini Yönü ve Din Eğitimine Bakışı, s.241
19. İhsan Pekel, Atatürk'ü Anlamak ve Anmak, Kültür B. Yay.,Ankara,1998,s.29
20. Age., s.29
21. Sinan Meydan,age.,s.667
22. Masami Arai,Jön Türk Dönemi Türk Milliyetçiliği,İstanbul,2000,s.128
23. Age,.s.136
24. Tüccarzade İbrahim Hilmi, Avrupalılaşmak, Ankara,1997,s.156
25. Sinan Meydan,age.,s.664
26. İçtihat, no:338, 1 Şubat 1932,s.5651
27. Ekmeleddin İhsanoğlu, En-Nahvetu'l Alemiye Havle Tercemati Meani'l Kuran'il Kerim,İstanbul, 1985
28. Hasan Cemil Çambel,Makaleler,Hatıralar,Ankara,1964,s.36
29. “Hüdavendigar Camii’nde İlk Türkçe Cuma Hutbesi”, Bursa Araştırmaları Kent Tarihi ve Kültürü Dergisi, Bursa Araştırmaları Vakfı, Ekim 2004, sy.7, s.45-47.

30. Sinan Meydan,age.s.709

31. Eriş Ülger,Türk Rönesansı ve Anılarda Gazi Mustafa Kemal Atatürk,İstanbul,199,s.82-86

32. Atatürk'ün Bütün Eserleri,C.12,S.284,285

33. Emine Şeyma Usta,Atatürk'ün Cuma Hutbeleri,İleri Yayınları,İstanbul,2005

34. Sinan Meydan,Age.,s.719

35. Son Posta, 4 Şubat 1932

36. Sinan Meydan,age.s.718

37. Age.,s.718

38. Avni Altıner,Her Yönüyle Atatürk,Ankara,1962,s.351

39. Ulusu,age.s.79

40. Lord Kinross,age.s.449. Ayrıca II.Abdulhamid'in torunu Osman Efendi, Murat Bardakçı'ya II.Abdulhamid'in porto şarabı sevdiğini belirtmiştir. Açıklamanın kaydı Murat Bardakçı'dadır.

41. Halide Edip Adıvar,Türk'ün Ateşle İmtihanı,s.147

42.Yakınlarından Hatıralar,Derleme,İstanbul,1955,s.56

43. Sinan Meydan,age.s.806

44. Millet Meclisi Tutanak Dergisi D.V,C. 20, Sa.3,1 Kasım 1937

45 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, C. II, Türk Tarih Kurumu Yay, s. 149.

46 A.g.e. s. 149, 150.

 

 

 

 

  
88 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın