• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/
Atatürk ve Tarih / Ferdi Çakmak

       Tarih dünya üzerindeki tüm milletler için önemli kabul edilen bir bilim dalıdır. Tüm milletler nereden ve nasıl geldiklerini öğrenmek amacı ile tarih bilimine merak duymuştur. Mustafa Kemal Atatürk’te Cumhuriyeti kurduktan sonra tarih bilimine önem vererek bu uğurda önemli çalışmalar yaptırmıştır. Türkler tarih sahnesinde çok eski zamanlardan beri varlıklarını sürdüren milletlerden biridir. Osmanlı Devleti zamanın ‘’Türk Tarihi’’ ile ilgili çalışmalar üzerinde çok fazla durulmamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında ise ‘’Türk ırkı’’ üzerinde çeşitli iddialar ortaya konulmuştur. Bu iddiaları yalanlamak, Türk tarihini ayrıntılı incelemek adına bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün teşviki ile önemli çalışmalar yapılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk bu çalışmaları öylesine önemsemiştir ki çalışmalara bizzat kendisi katılmıştır, bazı kısımları kendisi kaleme almıştır. Yapılan çalışmalar ışığında Türk toplumu kendisini tanımıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘’Türk çocuğu Atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır’’ sözü bile tarihin ne kadar önemli bir alan olduğunu ortaya koyar. Bu çalışmada Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihe olan ilgisi, tarih alanında yaptırdığı çalışmalar anlatılmaya çalışılmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Tarihe Olan İlgisi

       Mustafa Kemal Atatürk'ün devlet, asker ve fikir adamı olarak ortaya çıkan kişiliğinin oluşumunda tarih biliminin önemi oldukça fazladır. Tarihe olan ilgisi daha öğrencilik yıllarında başlayan Mustafa Kemal Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyetini kurmasından sonra özellikle Türk Tarih Kurumunu kurdurması, bu kurumun çalışmalarına katılarak yakından ilgilenmesi tarihe ve tarih bilimine verdiği önemi göstermesinin yanı sıra Osmanlıdan- Cumhuriyete (ümmetten-millete) geçiş sürecinde Türk milletine, millet olma bilincini aşılamak amacını da gütmektedir. Mustafa Kemal Atatürk'ün düşün dünyasının oluşmasında ve tarih bilgisi ve bilinci kazanmasında daha öğrencilik yıllarından itibaren okuduğu kitapların önemi çok büyüktür. Mustafa Kemal Atatürk'ün okuduğu sanat, ekonomi, genel kültür, siyaset, düşünce dünyası, askeri içeriklerden oluşan kitaplar arasında büyük oranda yer kaplayan tarih kitaplarının ayrı bir yer tuttuğunu hatta büyük çoğunluğunu oluşturduğunu da ilave etmek gerekir. Mustafa Kemal Atatürk'ün okuduğu bu kitaplarda sadece önemli gördüğü yerlerinin altını çizdiği ve yanlarına not düştüğü kısımların günümüz Türkçesine aktarımının yapıldığı kitabın yirmi dört cilt tuttuğu düşünülünce kitap okumak konusunda ne kadar duyarlı olduğu ve düşün dünyasının oluşumunda ve bilgi birikiminde bunun ne kadar önemli bir yer teşkil ettiği daha iyi anlaşılır. Aynı şekilde yirmi dört ciltlik kitabın yarısından fazla kısmını tarih kitaplarının oluşturduğu görülünce de tarihe olan ilgisi daha net anlaşılmaktadır.[1] 

       Atatürk'ün tarih merakı, onun Osmanlı İmparatorluğunun son zamanlarında gençlik ve olgunluk çağlarını yaşamış olmasından ve ilkokuldan itibaren de matematiğin yanı sıra tarihe özel bir ilgi duymuş olmasından kaynaklanmıştır. Millî Mücadele yıllarında meselelere çözüm getirebilmek için hep tarihten misaller vermiştir. Nutukları ve demeçleri üzerinde yapı­lacak bir araştırmada onun tarihe verdiği önem hemen göze çarpmaktadır. Zaten onun Millî Mücadeledeki azim ve kararlılığı ve kurtuluş için yine sine-i millete dönmek İhtiyacını duyması hep Türk tarihinden aldığı güçle açıklanabilmektedir.[2]       

       Tarih okumak, tarih bilmek, tarih yazmak ve bir tarih şuuruna sahip olmak. Bu meziyetlerin hepsine sahip olduğunu gördüğümüz Atatürk, daha öğrencilik yıllarından itibaren tarih derslerini çok sevmiş, tarihle daima meşgul olmuş ve bilgisini artırmak için de büyük bir merakla okumuştur. Milletçe girdiği mücadelede ve cumhuriyete attığı ilk adımda da bu kuvvetli tarih bilinciyle hareket etmiştir. Kütüphanesindeki kitaplardan, onlara düştüğü notlardan dünya tarihi, İslâm tarihi, özellikle de Türk tarihi ile yakından ilgilendiğini öğreniyoruz. Bu tutum aynı zamanda O’nun tarihi bir bütün olarak ele aldığının kanıtıdır. Daha da önemlisi Mosk’nun “Bir saatlik bir okumanın gideremeyeceği üzüntü yoktur” sözünü sık sık tekrarladığı söylenen Atatürk’e, tarih ilmine olan ilgisi ve katkısından ötürü olsa gerek 19 Eylül 1923 günü İstanbul Üniversitesi tarafından fahri Tarih Profesörlüğü verilmişti. Atatürk bu unvanının kendisine edebiyattan ziyade tarihten verilmesine duyduğu memnuniyeti, Ankara’ya giderek beratı kendisine takdim eden heyete karşı da dile getirmiş ve onlara “tarihçilerle çok konuşacağız” diyerek sanki sonradan yapılacakların sinyalini vermiştir. Nitekim söylediği gibi gerçekten de yıllar sonra tarihçilerle çok konuşmuştur.[3] 

       Mustafa Kemal Atatürk’ün okumuş olduğu bazı tarih kitaplarını sıralayacak olursak eğer;

Hunların Türklerin Moğolların ve Sair Diğer Tatarların Tarih-i Umumisi (Deguignes), Türk Tarihi (Rıza Nur), Osmanlı Tarihi (Necip Asım- Mehmet Arif), Yeniçağdan Günümüze Türkiye Tarihi (Ahmet Hamit- Mustafa Muhsin), Van Tarihi, Antalya Livası Tarihi (S. Fikri Erten), Türk Medeniyeti Tarihi (Ziya Gökalp), Osmanlı Tarihi (Ahmet Rasim), Tarih-i Osmani (Ali Reşat), Şecere-i Tiirk (Ebulgazi Bahadır Han), Cihan Tarihinin Umumi Hatları (H. G. Wells), Tarih-i İslam (Filibeli Ahmet Hilmi), Umumî Tarih (Ahmet Refik), Türk Tarihi (Necip Asım), İslam Tarihi (Leon Caetani/terc. Hüseyin Cahit), Umumi Tarih (Ali Reşat), İslam Tarihi (M. Şemseddin), Tevarih-i Al-i Osman (Aşıkpaşazâde), Orhun Abideleri (Necip Asım), Endülüs Tarihi, (Ziya Paşa), Tarih-i Devlet-i Osmaniye (Abdurrahman Şeref), Büyük Tarihi Umumî (Ahmet Refik), Diivel-i İslamiye (Poole Stanley Lane/terc. Halil Edhem), İlkçağ Tarihi (Eduard Meyer), Romalıların Tarihi (Victor Duruy), Doğu ve Yunan (Ch Aımond), Eski Çağ Doğu-Yunan-Roma (Albert Malet), Doğu Halklarının Eski Tarihi (G. Maspero), Batı İmparatorluğunun Son Dönemi (Amedee Thierry), Doğunun Eski Tarihi (Françosi Lenormnt), İsrail Halkının Tarihi (Ernest Renan), Eski Çin (Henri Maspero), İlk Uygarlıklar (Güztave Fougeres), Yunan Halkının Oluşumu (A. Jarde), İnsan ve Dünya (Elisee Reclus), Dünya Tarihi Özeti (H. G. Wells), Nil Nehri ve Mısır Medeniyeti (A. Moret), Mısır'ın Dramı (Raymont Colrat), Uzak Doğu Tarihi (Rene Grousset), Moğol İmparatorluğu (Lucien Bouvat), Asya Tarihi (Herbert H. Gewen), Fransa Nereye Gidiyor? Avrupa Nereye Gidiyor? (J. Caıllaux), İsveç ve Norveç (Ph. Le Bas), Çağdaş Avrupa Siyasi Tarihi, (Charles Seignobos), Barbarlar (Louis Halphen), Osmanlıların Ülkesi (G. Des Godıns De Souhesmes), Diinya Savaşının Tarihi (Amede Le Faure), Osmanlı İmparatorluğu Tarihi (Theophile Lavallee), Arapların Genel Tarihi (L. A. Sedillot), Baron De Tott'un Türkler ve Tatarlarla İlgili Yazları (Baron François Tott), Orta Avrupa (Emm De Martonne), Okyanusya (Paul Prıvat Deschanel), Eski Asya (Andre Berthelot), Hindistan (Lois De La Vallee Poussin), Osmanlı İmparatorluğu Tarihi (Hammer), Eski Ve Modern Türkler (Mustafa Celalattin), Türklerin Örfleri Adetleri, Dinleri, Sivil, Askerî ve Siyasi Yönetimleri (M Guer), Çağdaş Tarih (Prens Lubomirskı), Başlangıçtan Günümüze İngiltere Tarihi (Edouart Guyot), Modern Tarih (Ch. Aımond), Rusya'nın Tarihi (Alfret Nicolas Rambaud), Bizans'ın Yükselişi ve Çöküşü (Ch Dıehl), Kutsal İttifak (A. Debidour), Fransa Tarihi (Henri Martin), Attilanın Hayatı (Marcel Brıon), İslam Tarihi Üzerine Denemeler (R. Dozy)[4]

       Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihe bu kadar ilgili olmasının başka sebepleri de vardır. Avrupa’da ‘’Türkler’’ hakkında belirli iddialar hâkimdi. Kendi emelleri doğrultusunda tarih sayesinde iddiaları haklı gösterme çabaları vardır. Mustafa Kemal Atatürk’te bu iddiaları çürütmek için Türk tarihine önem vermiştir. 

Avrupa’da Türkler Hakkındaki İddialar 

       Avrupa düşünürler, tarihçiler, doğubilimcileri ve yazarları çeşitli sebeplerden dolayı Türkleri sarı ırka mensup, Avrupalılara göre ikinci sınıf bir insan olarak görüyorlardı. Bu sebeplerin başında din gayretkeşliği geliyordu. Türklerin Anadolu’ya yerleşmeleri ile başlayan ve Haçlı Seferleri sırasında doruk noktasına ulaşan Türk düşmanlığı, Türklerin Ortadoğu, Kuzey ve Kuzeydoğu Afrika ile Asya’da Hıristiyanlığın yayılmasını önlemede en önemli unsur olmalarından kaynaklanıyordu. Batıdaki bu Haçlı zihniyeti, Türklerin Avrupa’da yayılmaları ile yeni bir görünüm kazandı. Avrupalı kral ve senyörler, özellikle ülkelerinin sınıf bölgelerinde yaşayan insanlarına ‘’kaba, barbar, vahşi, yağmacı’’ bir Türk imajı aşılamışlardır. Bu yanlış ve bütünüyle başka nedenlere dayalı kötü propaganda giderek Avrupa’nın her yerine yayıldı. Türkler hakkındaki bu yanlış bilgiler okul kitaplarına bile girdi. Batı dillerinde ‘’young Turk’’ yaramaz çocuk anlamına gelmeye, ‘’Turk’s head grill’’ lokanta adı olarak kullanılmaya başlandı. Giderek öyle bir durum ortaya çıktı ki Türkler ne yaparlarsa yapsınlar Batılının gözünde kötü ve düşman olarak kaldı. Bu haksız ve yanlış düşüncenin etkisiyle yüzyıllar boyu Avrupalıların kafasında tek bir amaç yaşadı; Türkleri Avrupa’dan atmak ve yok etmek. Avrupa’da Türklere karşı bu çirkin ve haksız anlayıştan dolayı Atatürk’ün içinde sürekli bir isyan duygusunun var olduğu söylenebilir. Nitekim bu yüzden Atatürk, tarih çalışmalarına çok fazla önem vermiş ve bizzat kendisi bu işle meşgul olmuştur.[5] 

        Atatürk’ü tarihe karşı bu derece hassas yapan bir neden de Türk toprakları üzerinde ileri sürülen haksız iddialardır. Çünkü 20. yüzyılın başında, Balkan Savaşları öncesi ve sonrasında, özellikle balkanlarda Makedonya’da, Batı Trakya ve Doğu Rumeli gibi vatan topraklarının elden çıkması birçok yurtsever gibi Atatürk’ü de derinden üzmüş ve yaralamıştı. Fakat Batılılar bununla da yetinmemişler ve Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda bu kez Anadolu topraklarını paylaşmaya kalmışlardı. Yunanlılar Batı Anadolu ile Trakya’da, İtalyanlar Güney Anadolu’da, Ermeniler Doğu Anadolu’da sözde tarihi iddialar ileri sürerek yerleşmeye çalıştılar. Bunun için tarihin tanıklığına başvuruldu. Sevr Anlaşması bu yanlış ve tahrif edilmiş tarih bilgisi üzerine hazırlandı ve maalesef Osmanlı Padişahı ve hükümeti tarafından kabul edildi ve imzalandı.[6]

        Sina Akşin’de eserinde bu iddiaları şu şekilde anlatmıştır; Tarih, emperyalizmin elindeki en önemli ideolojik araçlardan biridir ve Sevr şokunu yaşamış bir Türkiye’nin bu konuya eğilmesi son derece doğaldır. Nitekim Enver Ziya Karal bu dönem tarihçiliği için ‘’savunma tarihçiliği’’ demektedir. Ermeni sayısına bakmadan ‘’tarihsel haklara’’ dayanarak Doğu Anadolu’da az Ermenili koskocaman bir Ermenistan yaratmış, Rum sayısına bakmadan aynı biçimde Doğu Trakya’yı, İzmir-Manisa-Ayvalık bölgesini Yunanistan’a bağlamaya çalışmıştı emperyalizim. Bunun bir çaresi, Ermenilerden ve Rumlardan önceki Anadolu tarihini ele almak olabilirdi. Nitekim öyle yapıldı, Hititlerin Türk oldukları öne sürülerek, özellikle Hitit tarihine sahip çıkıldı. Bu, bir çeşit Anadolu’nun ‘’manevi tapusunu’’sunu çıkarmak harekâtıydı.[7] 

        Bu başlık altında anlatılmak isteneni kısaca özetleyecek olursak eğer, Batı dünyası Türkleri kabul etmiyordu ve Avrupa sınırlarından atmak istiyordu. Türklere, sadece yakıp yıkan, Dünya’ya hiçbir katkısı olmayan bir göz ile bakılıyordu. Bunun yanında Türkler ikinci sınıf bir insan gözüyle bakılıyordu ve çeşitli sıfatlarla isimlendiriliyordu. Avrupalı tarihçilerde bu iddiaları ‘’tarihi’’ kullanarak kaleme alıyor ve tüm Avrupa ya yayıyordu. Osmanlı Devleti, işgal edildiği zaman ise işgali meşrulaştırmak için tekrar ‘’tarihe’’ başvurularak işgal edilen bölgelerde hak talep ediliyordu. Mustafa Kemal Atatürk ise tüm bu iddiaları çürütmek için önemli çalışmalar yapmıştır.

  

Mustafa Kemal Atatürk’ün Tarih Alanında Yaptığı Çalışmalar

        Mustafa Kemal Atatürk'ün tarih bilimine önem vermesi sadece amatör bir tarih okuyuculuğu ile sınırlı değildir. Okuduğu kitaplara göz atılacak olursa bu sayede sahip olduğu tarih bilgisinin, kendisini sadece tarih ilmine adamış bir bilim insanı kadar hatta ondan daha fazla olduğunu ileri sürmek yanlış bir değerlendirme değildir. Sadece tarih bilgisi değil tarih yöntemi açısından söyledikleri tarihçiye yol gösterecek nitelik taşır. Atatürk'ün tarih biliminin yöntem ile ilgili görüşleri şu sözlerinde anlam bulur. "Herhangi bir tarihi elinize aldığınız zaman onun gerçeğe uygun olup olamadığına güven duymak için dayandığı kaynak ve belgeleri araştırılır. Bizim şimdiye kadar doğru bir millî tarihe mâlik olamayışımızın sebebi tarihlerimizin, hakiki okuyucuların belgelere dayanmaktan ziyade ya birtakım meddahların veya birtakım kendini beğenmişlerin hakikat ve mantıktan uzak sözlerinden kaynak bulmamak bedbahtlığıdır." Bu görüşle aynı zamanda rivayetçi tarih anlayışının ne kadar yanlış olduğunun altını çizerken aynı zamanda bugün modern tarihçilik olarak kabul edilen belgelere ve kaynaklara dayalı tarihçiliğe atıfta bulunmaktadır. Nitekim yine Mustafa Kemal Atatürk'ün bu konu ile ilgili olarak "Tarih yazmak tarih yapmak kadar mühimdir, yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır" sözü aslında modern tarihçilik anlayışının en önemli belirtisidir. Diğer yandan 1931 yılında Türk Tarih Kurumu Başkanı Tevfik Bıyıklıoğlu'na yazdığı mektubunda bu görüşünü tekrarlamaktadır: "Tarih yazmak için tutulan yolun bilhassa ilmî olması şarttır. Bu münasebetle yüksek heyetinizin reisi bulunan zât-ı âlinize hatırlatırım ki, yenidünya ufuklarına açacağınız yeni tarih semasında dikkatli olunuz. Siimmettedarik bir eser vücuda getirerek ferdasında nadim olmaktansa hiçbir eser vücuda getirmemek aczini itiraf etmek evladır. İlim sahasında vesveseli olmak, miskin müesseselerin mezunlarına inanmaktan evladır."[8] Bu metinden anlaşıldığı üzere Mustafa Kemal Atatürk kurallara bağlı, gerçekçi bir tarih yazımının peşindeydi.

 

       Atatürk, Türk Tarih Kurumu‟nun kurulması için direktif verdiğinde şu hususların üzerinde durulmasını istemiştir:

 

1-      Türklerin İslamiyet sonrasındaki tarihleri bir hayli araştırılmış ve okutulmuş olmasına rağmen, daha önceki devirlerin tarihi karanlıkta kalmıştır. Ağırlık bu çağlar üzerinde olmalıdır;

 

2-      Türklerin medeniyete katkılarını Batı inkâr etmiş, Türklerin imajını daha çok savaşçı ve hatta “barbar” olarak işlemiştir. İlk medeniyetlerde (Sümer, Elam, Etrüsk gibi) ve İslam Medeniyetinde ise Semitik ve Aryen (Hint-Avrupa) kavimlerine pay verilmiş, Türkler yok farz edilmiştir. Türklerin o çağlardaki rolü de belirtilmelidir;

 

3-       Türklerin anayurdunun Orta Asya olduğu ve o coğrafyada bugün de Türklerin yaşadığı anlatılmalıdır;

 

4-       Türklerin ırkî yapıları ve özellikleri üzerinde durulmalıdır.[9]

 

       Türk Tarih Kurumu

        Atatürk, Türk ve Dünya tarihini yanlış yaklaşımlardan kurtarmak, Türklerin dünya medeniyetine katkılarını tespit etmek ve tarih ilminin modern yöntemler ile yapılmasını sağlamak için önce yerli ve yabancı kaynaklardan bir kütüphane meydana getirmiştir. Atatürk bu çalışmalarında, özel kitaplığında bulunan özellikle J. A. Gobineau’nun İnsan Irklarının Eşitsizliği, A. C. Haddon’un Les races humanies (İnsan Irkları) ve E. Pittard’ın Les races et l’historie (Irklar ve Tarih) eserlerini okumuş, notlar almıştır. Burada aranan ırkçılık ya da uygarlığın sarı ya da beyaz ırk tarafından başlatıldığının tespiti değil, uygarlığın Turan’dan, Orta Asya’dan başlayıp başlamadığını belirlemektir.[10]

        Bundan sonra Atatürk, Türk Ocakları Kurultayı esnasında Afet İnan’dan Türk Ocakları yasasının 2. ve 3. maddelerini tahlil etmesini istemiştir. Adı geçen maddelerde, “Türk Ocaklarının amacı, milli şuurun kuvvetlenmesi, medeni ve sıhhi tekâmül ve milli iktisadın inkişafıdır ve Cumhuriyet, milliyet, muasır medeniyet ve halkçılık mefkûrelerini takip eden Türk Ocağı, bu ülküleri gerçekleştirmekte olan CHP ile devlet siyasetinde beraberdir” deniyordu. Bu maddelerden yola çıkarak Afet İnan, kurultayda okumak üzere bir metin hazırlamış ve 28 Nisan 1930 günü Kurultayın son toplantısında söz alarak konuşmasını yapmıştır. Konuşmada Türk tarihinin ve milletinin eskiliği, onların kurduğu uygarlıklar, Türklüğün ve Türkün ne olduğu konuları üzerinde durmuş, ondan sonra da “beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi, vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türkler”dir demiştir. Kendisinden sonra Prof. Sadri Maksudi söz almış ve “eski medeniyetlerden birçoğunun müessisleri, bânileri Türkler olmuş olduğu anlaşılıyor” diyerek Afet İnan’ın fikirlerine iştirak ettiğini söylemiştir. Kurultayda yapılan bu konuşmalardan sonra “Türk tarih ve medeniyetini ilmi bir surette tetkik etmek için, hususi ve daimi bir heyetin teşkiline karar verilmesini ve bu heyetin azasını seçmek selahiyetinin Merkez Heyetine bırakılmasını teklif ederiz” şeklinde bir önerge verilmiştir. Önergenin kabul edilmesinden sonra ise 16 kişiden oluşan bir Türk Tarih Heyeti kurulmuştur. Bugünkü Türk Tarih Kurumu’nun çekirdeği olan bu heyet, ilk toplantısını 4 Haziran 1930 günü yapmış ve Türk Ocakları Merkez Heyeti Başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver’in başkanlığında bir de yönetim kurulu seçilmiştir. Buna göre yönetim kurulu başkanı Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Tevfik Bıyıklıoğlu, başkan vekilleri de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Siyasi Tarih Profesörü Yusuf Akçura, Samih Rıfat ve Dr. Reşit Galip (genel sekreter) olmuştur. Türk Tarih Heyeti toplandığı 4 Haziran 1930 gününden 29 Mart 1931 gününe kadar toplam sekiz resmi toplantı yapmış, 15 Nisan 1931 günü de heyet Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti adını alarak tüzel bir kişilik kazanmıştır. Cemiyet, çalışmalarına aynı üyelerle ve aynı çalışma planı ile devam etmiştir.[11]

 

       Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti 12 maddelik cemiyet tüzüğü çerçevesinde, amacına ulaşabilmek için dört maddelik bir çalışma planı yapmıştır. Buna göre;

 

1. Toplanıp ilmi müzakerelerde bulunmak,

2. Türk tarihinin menbalarını araştırıp bastırmak,

3. Türk tarihini aydınlatmaya yarayacak vesika ve malzemeyi elde

etmek için icabeden yerlere taharri ve keşif heyetleri göndermek,

4. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin mesaisinin semeresinin her

türlü yolla neşre çalışmak

Bundan sonra çalışmalarına yaklaşık bir yıl kadar devam eden Türk Tarihi Tetkik Heyeti, bu zaman çerçevesinde, ortaya atılan Türk tarih tezini içeren Türk Tarihinin Ana Hatları isimli 620 sayfalık bir kitap hazırlamıştır.[12]

       Atatürk tarih çalışmalarının hızla devam ettiği bu günlerde tarihçilere bazı ikaz ve tavsiyelerde bulunmaktan da kaçınmamıştır. Öyle ki, kimi zaman tarihçilerden “hadiseleri iyice nüfuz edip, tarafsız bir yorum” getirmelerini istemiş, kimi zaman da onlara “her şeyden evvel kendinizin dikkat ve itina ile seçeceğiniz vesikalara dayanınız. Bu vesikalar üzerinde yapacağınız tetkiklerde her şeyden ve herkesten evvel kendi insiyatifinizi ve milli süzgecinizi kullanınız” şeklinde tavsiyelerde bulunmuştur. Bu yaklaşım ve çabaların, bugün ilmi ve objektif tarih araştırmalarının ortaya çıkmasındaki payı inkâr edilmez bir gerçektir. Görüldüğü gibi, ölene kadar tarih çalışmaları hakkında bilgi almaktan geri kalmayan ve hayatı boyunca tarih ilmine büyük önem veren Atatürk’ün, hem kişisel çabaları hem de bu işle uğraşan kişileri teşvik etmesi büyük bir kültür adamı olduğunun en açık göstergesidir.[13]

 

       Türk Tarih Kurumu, kurulmadan önce çeşitli kurumlar kurulmuştur. Bunlardan bir tanesi ‘’Türk Tarih Encümeni’’dir. Türk Tarihi ile ilgili çalışmalara yeni bir yön vermek amacı ile kurulmuştur. ‘’Tarih-i Osmani Encümeni’’nin devamı niteliğindedir. Etkili bir şekilde çalışamamıştır ve Türk Tarih Tetkit Cemiyeti’nin kurulması ile ortadan kalkmıştır. Diğer kuruluşlardan bir tanesi de ‘’Türkiyat Enstitüsü’’dür. Günümüzde de çalışmalarına devam eder ve İstanbul Üniversitesine bağlıdır. Amblemi elinde meşale tutan bir bozkurt olan bu enstitünün amacı tarihi, etnoğrafik ve coğrafi sahalarda Türk ve yabancı araştırmacılara araştırma yapma imkanı sunmaktır. Bu kurumun başına da Fuad Köprülü getirilmiştir.[14]

 

        Türk Ocakları bünyesine kurulan ‘’Türk Tarih Heyeti’’nin çalışmaları hem yeterli görülmemiş hem de yalnız tarih araştırmaları ile ilgilenen ayrı bir çalışma grubunun oluşturulmasında daha iyi olacağı kararı alınmıştı. 1931 yılında Türk Ocaklarının kapanması üzerine Türk Tarihi Tetkik Heyeti’nin hukuki niteliği kalmadığından, onun yerine aynı yıl ‘’özerk’’ statüde ‘’Türk Tarih Tetkik Cemiyeti’’ adı ile yeni bir dernek kuruldu. Türk Tarih Heyeti’ndeki aynı üyeler, aynı çalışma planı dahilinde faaliyetlerine bu defa yeni kurulan Cemiyette devam ettiler. Yani Heyet ile Cemiyet arasında bir fasıla olmadı. 1935 yılında adı değişerek ‘’Türk Tarih Kurumu’’nu almıştır. Bu kurum sayesinde Türk tarihi ile ilgili bilgiler dağınık halden kurtarılıp, planlı ve programlı bir hale geldi. Anadolu’nun tarihi geçmişi araştırılmaya başlanmıştır.[15]

 

       Türk Tarih Kurumu’nun nizamnamesinde maksadı ve maksada erişmek için takip edileceği yol şu suretle izah edilmiştir.

 

Madde:3- Cemiyetin maksadı Türk tarihini tetkik ve elde edilen neticeleri neşir ve tamim etmektir.

 

Madde:4- Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti maksadına ermek için aşağıdaki vasıtaları kullanır:

  

a)      Toplanım ilmi müzakerelerde bulunmak.

b)      Türk tarihinin membalarını araştırıp bastırmak.

c)      Türk tarihini aydınlatmaya yarayacak vesika ve malzemeyi elde etmek için icap eden yerlere taharri ve keşif heyetleri göndermek.

d)     Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin mesaisinin semeresini her türlü yollarla neşre çalışmak.[16]

  

Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi’nin Kurulması

 

       Tarih araştırmalarında en yeni ilmi metotların kullanılmasını isteyen Atatürk, 1935 yılında Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi’ni kurmuştur. Atatürk her şeyden önce Türk tarihinin kaynaklarının kendi kendine inceleyecek sağlam bilgiler elde edecek insanların yetiştirilmesine büyük önem vermiş ve bunun sonucunda Fakültede Sümerce, Etice, Çince, Sanskritçe, Yunanca, Latince, Macarca, Arapça, Farsça gibi Türk tarihiyle ilgili ölmüş ve yaşayan dilleri için kürsüler kurdurmuş ve başlarına dünyanın en meşhur bilginlerini getirmiştir. Diğer taraftan Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi’nin kurulması da, Türkiye’de tarih araştırmaları yanında, arkeoloji, müzecilik ve filoloji alanında önemli bir adımdır.[17]

 

     Mustafa Kemal Atatürk’ün Tarih ve Türk Tarihi Üzerine Sözleri

 

  Herhangi bir tarihi elinize aldığınız zaman, onun gerçeğe uygun olup olmadığına güven duymak için dayandığı kaynak ve belgeleri araştırılır. Bizim şimdiye kadar doğru bir millî tarihe sahip olamayışımızın sebebi tarihlerimizin, gerçek okuyucuların belgelere dayanmaktan ziyade ya birtakım meddahların veya birtakım kendini beğenmişlerin gerçek ve mantıktan uzak sözlerinden başka kaynak bulamamak talihsizliğidir.)

                                                           1924 (Atatürk’le Konuşmalar, Mustafa Baydar, s.92)

 

       İnsanların tarihten alabilecekleri önemli dikkat ve uyanıklık dersleri, bence devletlerin umumiyetle siyasî kuruluşların oluşmasında, bu kuruluşların mahiyetlerini değiştirmede ve bunların çözülme ve sonlanmalarında müessir olmuş olan sebepler ve âmillerin tetkikinden çıkan neticeler olmalıdır. Meselâ Osmanlı İmparatorluğunun doğmasını gerektiren sebep ve âmillerin tetkikinden çıkan netice, mühim olduğu gibi, bu İmparatorluğun batması sebep ve âmillerinin tetkikinden çıkacak netice de o kadar mühimdir. Bu tetkiklerde, şüphesiz siyasî müesseseyi kuran milletlerin her görüş noktasından kültürleri derecesi mütalâa olunur; şahısların müspet ve menfi tesirleri göz önüne alınır.

                                                          1930 (  Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s. 264)

 

       Tarih ne güzel aynadır. İnsanlar, özellikle ahlâkta gelişmemiş kavimler, en büyük kutsal kavramlar karşısında bile hasis duygulara tâbi olmaktan nefislerini menedemiyor. Tarihin sinesine geçen büyük hâdiselerde, bu hâdiseler içinde âmil ve fâil olanların hal, hareket ve muameleleri onların ahlâk seviyelerini ne açık gösterir.

                               1915 ( Mustafa Kemal, Anafartalar Yayımlayan: Uluğ İğdemir, s. 27.)

 

       Tarihte şanlar, şöhretler kazanmış pek çok insanlar millî noktadan fazilete sahip değildir. Meselâ hakikaten askerî kudret sahibi olan, Moskova’ya kadar giden, yangınlar harabeler üstünden Fransız ordusunu sürükleyip eriten Napolyon’u düşününüz. Onun hareketleri Fransız milletinin hakikî ve millî menfaatlerini değil, kendi cihangirane emellerini tatmin içindi. Bunu tatmin için Fransa’nın milyonlarca seçkin evlâdını eritti ve nihayet hepinizin bildiğiniz âkıbete uğradı. Bizim Osmanlı tarihindeki en büyük ve şanlı görülen hareketleri de aynı noktadan tetkik, aynı mahiyette mukayese etmek mümkündür.

                                                                         1923 ( Atatürk’ün S.D.II, s. 161-162)

  

       Ankara ve İstanbul şehirlerinden birine “Atatürk” adı verilmesi için bir kanun teklifi hazırlığı üzerine söyledikleri:

       Bir adın tarihte kalması ve ağızlarda söylenmesi için, şehirlerin temellerine sığınmak şart değildir. Tarih, zorlanmayı sevmeyen nazlı bir peridir; fikirleri tercih eder.

                                    ( Falih Rıfkı Atay, Babanız Atatürk, s. 135)

 

       Bizim Türk milletimiz, eski ve şerefli bir millettir. Zaten Orta Asya’nın Altay yaylasında yetiştiği için kartalın meziyetlerini daha gençliğinde kazanmıştır; tâ uzakları görür, hızlı bir uçuşu vardır ve bu ruhu barındıracak kadar kuvvetli bir beden sahibidir. Zaten maddî olsun, dimağî olsun hiçbir sıkıcı hudut içinde durmaz yaradılışta olduğundan yüksek anayurdunun, dünyadan uzak vaziyetine karşı isyan etmiştir. İşte o zaman bu ilk Türkler, başlarını alarak dünyanın hem doğusuna hem batısına yayıldılar. Yılmaz atalarımızın bütün bu ilk akınlarıyla bugünün Türk milleti olan bizler pek ziyade alâkadarız. Ancak, en büyük alâkamız onların Çin büyük duvarını paralayarak o vakte kadar korunabilmiş Çin medeniyetinin tâ yüreğine sokulmalarına yahut kuzey-batıya doğru dönerek geniş İskandinavya sahasına girmelerine ait olmadığı gibi, tarihin Attilâ dediği büyük bir Türk kumandasında Orta Avrupa’ya akın etmesine veya kardeş milletlerin bu gibi istilâ hareketlerine de bağlanamaz. Biz, tabiî olarak ve başlıca o grupla alâkadarız ki tam batı istikametinde yakın doğuya doğru gelerek, bugün Sümer medeniyeti, Hitit medeniyeti denilen medeniyetlerle Anadolu’nun başlıca tarihten önceki medeniyetlerini kurmuşlardır. Batı medeniyeti, Asya kıtasındaki insan denizinin bu birbirini kovalayan dalgaları önüne bir büyük set kurdu ve bu set en sonra Bizans İmparatorluğu şeklinde meydana çıktı. Bu imparatorlukla atalarımız dövüşmeye başladılar. Zafer tam pençemize girerken bu sefer batıdan gelen başka bir dalga -Haçlılar- Anadolu’ya saldırarak kat’i zaferimizi, yani büyük harp mükâfatı ve geniş imparatorluk sembolü olan İstanbul’u almamızı tam iki yüz sene -1453 senesinde kadar- geri bıraktı.

       Biz Türkler, her çağda doğunun kılıcının keskin ağzı idik. Lâkin gitgide birçok levanten unsurlar biz galiplere karıştıklarından, Osmanlı İmparatorluğu denilen o milletler karması ortaya çıktı. Bu Osmanlı İmparatorluğu, memleketteki Türk unsurunu Avrupa içlerine karayel (kuzey-batı) istikametinde iki büyük met dalgası halinde kullanmakla istifade etti. Kanunî Süleyman zamanında, aradaki bütün Balkanlarla ötelerini zapt ederek Viyana kapılarına dayandı. Türklerin bu istikamette ikinci dalgalanışı Dördüncü Mehmet zamanındadır ki, o da aynı derece cengâverane ve zaferlidir. Osmanlı İmparatorluğu, biz kahraman Türkler nedeniyle bir büyük devlet oldu ve dinimiz olan İslâmiyet üzerine büyük bir ruhanî teşkilât yapıldı. İşte bu devlet ile ruhanî teşkilât çok kuvvetli bir müessese halinde İstanbul’da birleştiler. Orada kahraman Türk, saray entrikalarına ve ruhanî teşkilâtın nüfuzuna mağlûp oldu ki, bu iki müessese tahakküm merkezlerinden tâ uzakları ve Avrupa, Anadolu ve Kuzey Afrika’daki mıntıkaları idare ediyorlardı. İşte birinci büyük tablomuz burada bitiyor. Bu tablo Türkler tarafından boyanmış ve süslenmiş iken bu cengâverler şimdi saray entrikalarından bunalarak arka zemine atılmışlardı.

       Tarih yürüdü. Bundan sonra Türk İmparatorluğu, batı medeniyetine karşı kendisini Türk silâhlarıyla değil, daha ziyade batı devletlerini biribirine düşürmek suretiyle müdafaa etti ki bu devletlerin siyaseti de İstanbul’a ve Boğazlara talip olmak isteğiyle birleşiyordu. Avrupalılar bize “Avrupa’nın hasta adamı” adını verdiler ve her tarafta birçok miras davacıları türedi. En sonra batı devletlerinin arasında Büyük Harp çıktı. Biz de, Küçük Asya’da ticarî menfaatler arayan merkezî Avrupa devletlerinin yakın doğu ihtiraslarıyla bu harbe sürüklendik.

                                                         1932 ( General Sherrill, Atatürk Nezdinde Bir Yıl Elçilik,

                                                                          Çev: Ahmet Ekrem, 1935, s. 88-89.)

 

       Türkler, onbeş asır evvel Asya’nın göbeğinde muazzam devletler teşkil etmiş ve insanlığın her türlü kabiliyetlerine belirti olmuş birer unsurdur. Sefirlerini Çin’e gönderen ve Bizans’ın sefirlerini kabul eden bir Türk devleti, ecdadımız olan Türk milletinin teşkil eylediği bir devlet idi.

                                                                                  1922 ( Atatürk’ün S.D.I, .262)

 

       Büyük devletler kuran ecdadımız, büyük ve kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur.

                                       (Afetinan, Atatürk Hakkında H. B. , s.297)

 

       Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça, daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.

                                        (Afetinan, Atatürk Hakkında H.B.,s.297)

 

       Türkleri bütün dünyaya geri bir millet olarak tanıtan görüş, bizim de içimize girmiştir. Dörtyüz çadırlık bedevî bir kabileden bir imparatorluk ve millet tarihini başlatmak suretiyle imparatorluk zamanında Türklerin görüşü de bu merkezdeydi. Evvelâ, millete tarihini, asil bir millete mensup bulunduğunu, bütün medeniyetlerin anası olan ileri bir milletin çocukları olduğunu öğretmeliyiz.

                          1930 (Ahmet Hamdi Başar, Atatürk’le 3 ay, s. 122)

 

       Büyük işleri yalnız büyük milletler yapar.

                                                       (Afetinan, Kemal Atatürk’ü Anarken, 1956, s. 196)

       Eğer bir millet büyükse kendisini tanımakla daha büyük olur.

                                          (Hikmet Bayur, T.D.K. Türk Dili, Belleten, No: 33, 1938, s. 16)

 

       Türk çocuklarında kabiliyet, her milletinkinden üstündür. Türk kabiliyet ve kudretinin tarihteki başarıları meydana çıktıkça, büsbütün Türk çocukları kendileri için lâzım gelen hamle kaynağını o tarihte bulabileceklerdir. Bu tarihten Türk çocukları bağımsızlık fikrini kazanacaklar, o büyük başarıları düşünecekler, harikalar yaratan adamları öğrenecekler, kendilerinin aynı kandan olduklarını düşünecekler ve bu kabiliyetle kimseye boyun eğmeyeceklerdir.

                                      (Şemsettin Günaltay, 1951 Olağanüstü Türk Dil Kurultayı, s. 33)[18]

 

                                                           Sonuç

       Milli mücadele döneminde düşman topraklardan atılarak askeri, Lozan Barış Antlaşması ile siyasi birer zafer kazanılmıştı. Mustafa Kemal Atatürk bunun yeterli olmadığını bilıyordu ve bu yüzden kültürel anlamda da zafer kazanılması gerekiyordu. Daha öğrencilik yıllarında tarihe ilgili olan Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyetin ilan edilmesi ile birlikte hemen sonra eğitim ve kültür alanında çalışmalara  başlamıştır. Günümüzde halâ önemli bir kurum olan Türk Tarih Kurumu’nun kurulması bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün sayesinde olmuştur. Sadece Tarih kurumunun kurulması ile işi bırakmayarak kongrelere katılıp hangi alanlarda çalışılacağı konusunda da bilgiler vermiştir. Önemli bir isimde Afet İnan’dır. Mustafa Kemal Atatürk, Afet İnan’ı evlatlık olarak alır eğitimini üstlenir. Tarih alanında yapılan tüm çalışmalarda bulunmuştur kendisi. Günümüze hem tarih alanında hem de Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili birçok eser bırakmıştır. Mustafa Kemal Atatürk ölümünden sonra bile kuruluşunda büyük rol oynadığı Türk Tarihi Kurumu ve Türk Dil Kurumu’na vasiyetinde belli bir miktar bırakmıştır.

 

 


[1] Haldun Eroğlu, Mustafa Kemal Atatürk'ün Tarih Anlayışı İle İlgili Bazı Görüşler, ‘’Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi’’, Ankara, 2002, s. 77-78.

[2] Azmi Süslü, Atatürk İlkeleri ve İnkılaplarının Kaynakları, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Oryantasyon Semineri, Ankara Üniversitesi Rektörlüğü Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 3-7 Mart 1986, Ankara, s. 25.

[3] Seda Bayındır Uluskan, Atatürk’ün Sosyal ve Kültürel Politikaları, Ankara, 2010, s. 237.

[4] Eroğlu, a.g.m, s. 78-79.

[5] Yavuz Ercan, Atatürk ve Tarih, Amme İdare Dergisi, Ankara, 1998, s.17-18.

[6] Ercan, a.g.m, s.18.

[7] Sina Akşin, Kısa Türkiye Tarihi, İstanbul, 2008, s. 206.

[8] Eroğlu, a.g.m, s. 79.

[9] Reha Oğuz Türkkan, Türk Tarih Tezleri, Türkler Ansiklopedisi, C: 1, s. 591.

[10] Uluskan, a.g.e, s.242.

[11] Uluskan, a.g.e, s.243-244.

[12] Uluskan, a.g.e, s.245.

[13] Uluskan, a.g.e, s.250.

[14] Nevzat Köken, Cumhuriyet Dönemi Tarih Anlayışları ve Tarih Eğitimi(1923-1960), Ankara, 2014, s.112-113.

[15] Köken, a.g.e, s.117.

[16] Köken, a.g.e, s. 117-118.

[17] Köken, a.g.e, s. 148.

[18] Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 2007, s.271-282.

  
33 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın