• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/
Atatürk'ün Millet ve Milliyetçilik Anlayışı / Prof.Dr.Salim Cöhce

Birinci Dünya Savaşından yenik çıkmamız üzerine devlet yıkılmanın, millet yok olmanın eşiğine gelmişti. Böyle bir zamanda Atatürk, binlerce yıllık kültüründen doğan çelikleşmiş iradesine öncülük ettiği Türk’ü mutlak bir yok olma badiresinden kurtarmakla kalmamış, aynı zamanda, ona  çok yakışan bağımsız, hür ve haysiyetli bir hayat ile yükselme yolunu da açmıştı. Bu yolda “tereddütsüz ilerlemeyi” emreden ve genç kuşaklara  çağdaş medeniyet seviyesinin en ön saflarını hedef olarak gösteren yüce Önder,  milliyetçiliği şuurlu bir şekilde devlet politikasının temeli haline getirmiş ve Türk toplumuna  yeniden “güçlü bir millet olma” vasfını kazandırmanın gereği üzerinde ısrarla durmuştur. Böylelikle Milli Mücadeleyi zaferle taçlandıran halk özgüvenini tekrar kazanmış, fertleri Türk olmanın haklı gururu ve mutluluğunu yeniden tatmıştır.

Türk toplumu Atatürk’ün açtığı müspet yolda yürüyerek güçlenmek ve tekrar medeni bir millet haline  gelebilmek azim ve kararlılığında olduğunu pek çok kere göstermiştir. Ona rağmen bu gün, “Türkiye halkı veya Türkiye halkları” deyişinde ifadesini bulduğu üzere özellikle Anadolu’daki Türk varlığını sulandırmak, görmemezlikten gelmek,  hatta yok saymak eğiliminde olan  kişi veya gruplara rastlanılmaktadır. Büyük ölçüde Türk kimliğinden uzaklaşmış, ona uyum sağlayamamış olan bu zümreler, bazen de kendilerinin bile tanımlayamadıkları başka  kimlikleri öne çıkarmak isterler. Çok çeşitli şekillerde görülebilen bu kişi veya grupların ortak paydaları Türk milleti, Mustafa Kemal Atatürk ve onun kazandırdığı değerlere karşı olmalarıdır. Ne yazık ki, son zamanlarda “gaflet, dalâlet, belki de ihanet” içerisinde bulunan devletin en üst seviyelerinde yer alan bazı görevlilerin de “Anadolu halkı veya halkları, mozayık, Anadolu mozayığı vs.”  gibi lakırtılarla bu kişi veya gruplara katıldığını görmenin  bedbahtlığını yaşamaktayız. Aslında, bu ifadelerin arkasında yatan iddiaların tarihle, gerçekle hiç bir ilişkisi bulunmamaktadır. Ama günümüzü anlamlı kılan ve kıyasıya sürmekte olan bir mücadelede Türk milletini kendileri açısından en büyük engel olarak görenlerin uydurduğu  kocaman birer yalandan ibaret olmalarına rağmen, bu hususların derin birer ilmi tespitmiş gibi sunulduklarına, hatta devletin radyo ve televizyonlarında  uzun uzadıya işlendiğine şahit olunmaktadır. İşte bu noktada Atatürk’ün millet ve milliyetçilik anlayışı büyük bir önem kazanmaktadır.

            Çok uluslu bir imparatorluk yapısı içerisinde lâyık olduğu itibar ve saygıyı göremeyen ve sıradan bir unsur haline gelmiş bulunan Türk  toplumuna geçmişi tarihin derinliklerine uzanan, köklü bir millet olduğunu hatırlatıp, onda milliyet fikrini tekrar canlandıran Atatürk’ün millet ve milliyetçilik anlayışına geçmeden önce bu kavramların genel mahiyette bir açıklamasını yapmak gerekir. Zira tarihi bir gerçek olmakla beraber millet kavramı  ile  ona bağlı olarak çağımızın en geçerli sosyal politika ilkesi haline gelen milliyetçiliğin esaslı bir şekilde önem kazanması yakınçağda  mümkün olmuştur ve bu kavramların gerek algılanış, gerekse uygulanış biçimleri  arasında  çok büyük farklılıklar bulunmaktadır.     Bir toplumun millet seviyesine yükselmesi, yüzyıllar süren tarihi bir akış içerisinde soy, sop,  kabile, kavim ve benzeri sosyal gelişim basamaklarını geride bırakarak fertlerinin sosyo-kültürel bir bütünlük içerisinde hareket edebilme özelliğini kazanması ile mümkündür. Onun için Millet kavramının çok çeşitli tarifleri yapılmıştır. Dil birliği, ırk birliği, yurt birliği, din birliği, ülkü birliği, tarih ortaklığı  vs. gibi çok çeşitli faktörler milletin tarifine esas alınmaya çalışılmıştır. Ancak bu tarifler, daha çok ifade ettikleri milletin değer önceliklerine dayanılarak yapılmıştır. O sebeple her biri belirli bir millet açısından geçerlidir. Bir başka deyişle, sadece objektif benzerliklerden hareketle yeryüzündeki bütün milletleri ifade edebilecek bir tanım yapmak imkansız gibidir.

Millet kavramı sözlük anlamı itibariyle, başlangıçta “aynı dine mensup kişilerin meydana getirdiği topluluk”, yani, bugünkü  “ümmet” kavramının ifade ettiği manaya sahip idi. Zamanla, yerini ümmet terimine bırakan bu tabiri çeşitli değerler, yani bir kültür  etrafında birleşen insan topluluklarını ifade için kullanılmaya başlandı ve halihazırdaki anlamını kazandı. Günümüzde daha çok “aynı kökten aynı soydan gelme” manâsına, Latince “nation” kelimesini karşılayacak bir biçimde kullanılmaktadır. Ama  Türk toplumu bu  kavramı “ırk” dan iyici uzaklaştırıp, biraz daha manevileştirerek “nation” kelimesinin ifade ettiği manâdan daha ileriye taşımak suretiyle bir farklılık meydana getirmiştir. Dolayısıyla Türkçede bugün,  nation ve millet kelimeleri tam olarak aynı manâyı ifade etmemektedir. Bu husus,yapılacak izahlarla ileride daha iyi anlaşılacaktır. 

 Bu gün Türkçede  ırk, kavim, ümmet, halk ve ulus kelimelerinin zaman zaman karıştırıldığı ve birbirlerinin yerine kullanıldığı da gözlenmektedir.Bazen belirli bir kaste dayanmakla beraber, genellikle bilgisizlikten kaynaklanan bu duruma dikkat çekmek ve söz konusu kelimelerin hiç bir şekilde millet kavramını karşılayamadıklarını ve bu yönde kullanılmalarının  doğru olmadığını vurgulamakta da  yarar bulunmaktadır. Meselâ, bunlardan “ulus” kelimesi Eski Türkçede “memleket, halk, şehir, köy” bazı Türk boylarında da “ il veya kabile” manâsına gelmektedir. Zamanla unutulan bu kelime Eski Moğolcaya “halk, devlet, sülâle”yi ifade etmek üzere  geçmiş, günümüz Moğolcasında da “Uls” şeklinde ve “siyaset” manâsında varlığını sürdürmüştür. 

 Moğolcadaki şekliyle, fakat “Yurt, memleket, kabile, insan”  manâsında Türkistan ağızlarında yaşayan bu kelime kısa bir süre önce Türkiye  Türkçesine de girmiş olup, millet kelimesini karşılamak üzere yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Ancak, “milli, milliyet, milliyetçi vs.” gibi millet kelimesinin müştaklarını karşılayamadığı gibi Millî Mücadelenin temel öğesi olarak kullanılıp, esprisini ve anlamını yine aynı mücadeleden alarak güçlenen  bu kelimeyi de tam olarak karşılayamamaktadır. Özellikle “Millet” kavramının tarihi gelişimi ve Millî mücadelenin başından itibaren milletce girişilen önemli hareketlerin Atatürk tarafından  adlandırılmasında hep “Millî istiklâl, millî irade, millî kongre, millî hakimiyet, millî kuvvetler, millî hareketler, millî marş, millî birlik, millî meclis, millî mücadele, millî müdafaa... vs.” şeklinde hep “millî kelimesiyle milliyetçilik kavramanın bütün manâlarını içine alacak biçimde kullanıldığı düşünülürse bu husus daha da bir önem kazanır. Bunun yanında, bazı hallerde bir milletin belirli bir bölümünü ifade eden halk kelimesinin de yanlış veya maksatlı bir şekilde kullanılabileceği yukarıda gösterilmişti. 

Millet hayatı ile birlikte, tabii bir duygu olarak ortaya çıkan ve çağımızın en geçerli sosyal siyaset ilkelerinden birisi olan milliyetçilik hususunda da Atatürk’ün görüşlerine girmeden  genel bir değerlendirme yapılacak olunursa, bu duygunun insanlarda üç şekilde tezahür ettiği ve bazı hallerde toplum hayatını tamamen belirlediği söylenebilir. Bunlardan birincisi: Ferdin önce anne-baba, aile  akraba ve yakın çevresinden başlayarak (civar köy, şehir, bölge vs.) gittikçe genişleyen bir alanda aynı dil ve dinden olup, aynı ülkede birlikte yaşadığı insanları sevmesi, onlarla gönül birliği etmesidir. Daha çok işlenmemiş ham  bir duygu halinde ve tabii bir şekilde görülen bu davranış biçimi sosyal ve siyasî alanda fazla etkili değildir. Ancak, bilhassa bölgecilik şeklinde tezahür ettiği hallerde bazen çeşitli istismarlara zemin hazırlayarak, zararlı boyutlara  taşınabilmektedir. 

     İkincisi: Başka milletlerin zararına olarak kendi milletini yükseltme, yüceltme ve üstün görme şeklinde tezahür eden sömürgeci milliyetçiliktir. Bu tür hareketler bilhassa Batıda görülmüş, uygulayan milletler yanında, bütün dünyayı büyük sıkıntılara sürüklemiştir. Bunun da sebebi, bu tür milliyetçilik hareketlerinin kültür temellerinin istismarcı, bencil, sömürgeci ve kibirli Antik Yunan kültürüne dayanmış olmasıdır. En eski çağlardan bu yana pek çok ülkede hakim olmuş, çok çeşitli milletleri yönetmiş olan Türk Milletinin tarihinde, adil, töreye dayanan, insan ve cemiyet sevgisini öne çıkaran, faydalı, yaşatıcı Türk  kültürüne dayanıldığından, bu tür olumsuzluklara  rastlanılmaz.

            Üçüncüsü:  Çok gelişmiş milletlerde ve bu arada Türk devletlerinde sosyal ve politik alanda tam bir istiklâle bağlı olarak, millî haysiyetin idraki şeklinde görünen ve şuurlu ve devlet politikasına yön verebilecek şekilde etkili olan şuurlu bir milliyetçilik anlayışıdır. Millî kültürün oluşturulup gelecek nesillere ulaştırılmasında en büyük paya sahip olan dil bu anlayışta önemli bir yere sahiptir. Bu husus, milleti tarif ederken Atatürk’ün dile verdiği önemde de görülmektedir. Yine onun, “Hürriyet ve istiklâl benim karakterimdir. Ben milletimin ve en büyük atalarımın en değerli miraslarından olan istiklâl aşkıyla dolu bir adamım. Çocukluğumdan beri bu aşkım bilinmektedir.”  sözlerinde Türk milletinin bu özelliğinin çok güzel bir şekilde ifade edildiğine şahit olmaktayız. 

   Bu milliyetçilik anlayışı Türk’ü tarihin büyük fatihleri ve  medeniyet kurucuları arasına sokmuştur. Bilindiği gibi medeniyet sadece geniş asfalt caddeler açmak veya fabrikalar yapmaktan ibaret değildir. Medeniyet; devlet kurmak, teşkilat kurmak, ilime, sanata, kültüre ve  hepsinden önemlisi de insana değer vermektir. Yaratıcı ve yapıcı olarak, tarihin akışına yön vermektir. Bunların en güzel örneklerini de Türk tarihinde bulmak mümkündür. 

Baştan beri verilen bilgiler, halen çağımızın yegâne belirleyicilerinden birisi olma niteliğini sürdüren  milliyetçilik hareketlerine esas teşkil eden millet anlayışının da  önemini ortaya koymaktadır. Ayrıca bu izahların ışığı altında millet kavramının sadece ırk,yurt,dil,din, tarih birliğine dayanmadığı veya siyâsi,hukuki, iktisadi bir gelişmenin ürünü olmadığı söylenebilir. Dolayısıyla millet, yukarıda işaret edilmeye çalışılan pek çok objektif ve subjektif unsurun bir araya gelmesiyle  ortaya çıkan tarihi ve sosyal bir olgudur..

  Milleti,“dil, kültür, mefkûre birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği siyasi ve ictimai heyettir.” şeklinde tarif eden Atatürk’ün. yukarıda belirtilen hususlara işaret etmiş olması  dikkat çekicidir. Zira  Atatürk, uzman bir sosyolog veya kültür tarihçisi değildir. Ama, sahip olduğu  harikulâde seziş kabiliyeti ve üstün zekâsı  milletinin kaderini belirlemede olduğu gibi pek çok konuda da onu, gayet isabetli  sonuçlara ulaştırmıştır. Bu da onlardan birisi olmalıdır. Ayrıca  Atatürk’ün yukarıda verdiğimiz tarifi Türk milletinin özellikleri göz önüne alınarak yapılan bir tarifidir. Dolayısıyla tarihi bir gerçeğe dayanmaktadır.

  Atatürk, bir başka yerde de,“zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan, beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muaffakatte (rıza gösterme / onama) samimi olan ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden vücuda gelen cemiyete millet namı verilir.”  Demek suretiyle mümkün olduğu kadar her millete uyabilecek bir tanım yapmakta ve müşterek mazi, birlikte yapılmış tarih ve dili milletlerin teşekkülünde birinci derecede etken olarak göstermektedir.  Burada ikinci dereceden unsurlar göz önüne alınmamaktadır ki, bu yaklaşım çağdaş düşüncelere uygun ve  ilmi bir yaklaşımdır. Yine yüce Önder, bu tanımın devamında “siyâsi varlık, dil, yurt ırk ve menşeide birlik ile tarihi ve ahlâki yakınlığı”  Türk milletini oluşturan tabiî etkenler olarak sıralamaktadır. 

   Atatürk’ün siyâsi varlıkta  birlikten kast ettiği husus, bağımsız bir devletin yönetimi altında birlikte yaşama  olgusudur. Bu şekilde oluşturulan müşterek mazi, bir milleti meydana getiren millî kültürün teşekkülünü de sağlar. Zira insanların, davranışları ve hayat tarzlarına yön veren bir takım kaide ve kurallar geliştirip, onları hep birlikte benimseyerek, bağlanmaları uzun zaman bir arada ve hür olarak yaşamalarıyla mümkündür. Onun için, istiklâline sahip toplulukların ancak, millet olarak varlıklarını sürdürebileceklerine  işaret eden  yüce Önder, böylelikle dil ve yurt birliğinin de sağlanabileceğini belirtmekte, bunu menşei birliği, tarihî ve ahlâkî yakınlık ile pekiştirmektedir. 

   Mustafa Kemal Atatürk’ün burada ırk ve menşei birliği ile biyolojik manada saf, rafine bir bütünlüğü kast etmediği açıktır. Esasen, sadece Türkler gibi  çok çeşitli bölgelerde, değişik kültür çevreleri içerisinde  pek çok devlet kurmuş bir millet için değil, bu gün varlığını  sürdüren hiç bir millet, hatta, varlıkları yeni keşfedilen Yeni Zelanda yerlileri için bile saf ırk teorileri geliştirmek mümkün değildir. Zaten, bu noktada ileri sürülebilecek bir takım  yanlış anlamaların önüne geçebilmek için de, tarih birliğinden  söz edilmiştir.

   Irk ve menşe birliğinden kastedilen hususları daha iyi anlayabilmek için  Atatürk’ün “Türk milletinin her kişisi, bir takım farklarla ve fakat umumîyetle birbirine benzer. Bazı farkları da tabiî bulmak lazımdır..... Türk kavmini yalnız bir noktada, iklimi dar bir mıntıkada belirmiş zannetmek doğru değildir. Bu büyük Türk topluluğunu oluşturan unsurların yapıları arasındaki fark büyük olmamakla beraber, kökeninin genişliği, nüfusunun çokluğu düşünülünce Türk kavimlerinin aralarındaki manevî bağlılığın gevşek olması ve çeşitli adlarla, çeşitli roller oynaması tabiî görülür. Bu sebebledir ki tarih, olaylarını yazdığı kavimleri  nerede, nasıl ve ne sıfatta tanıdıysa o şekilde yazmıştır. Böyle olmakla beraber, bugünkü Türk milletinin esası aynı kökün, aynı uzun ortak geçmişin tespit ettiği belirli bir tiptir..... Türk milletini meydana getiren insanların tarihleri birdir..... Türk kavmi çok büyük bir sahada vücud bulmuş aile, boy ve aşiretlerin birleşmesiyle büyük bir camia vücuda getirmiştir.”  şeklindeki  sözlerini dikkatle tahlil etmek gerekir. Esasen, bu sözler hiçbir yanlış anlamaya, çarpıtmaya fırsat vermeyecek kadar açıktır. 

   Aslında Atatürk’ün burada yaptığı tespitler, bir kısmı aynı zamanda Atatürkçü olarak da geçinen, tanınan, ama bu gün, bilhassa Türkiye’deki  ahaliyi hiç de önemli olmayan farklılıklardan hareketle mozayık olarak gören, hiç bir tarihi temele dayanmadan, tamamen ilim dışı yakıştırmalarla Hititlerin, Friklerin,Urartuların, Romalıların ve diğer bilumum Anadolu kavimlerinin ne idüğü belirsiz  çocukları saymaya kalkanlara da yeterince bir cevap teşkil etmektedir. Bunun yanında, Osmanlı hakimiyeti döneminde  millet vasfından uzaklaşıp uzun süre ümmet potasında şekillenen Türk toplumunu yeniden milletleşme sürecine sokarken Mustafa Kemal Atatürk’ün neyi esas aldığı bilinmektedir ki, bu da “yüksek Türk kültürü”nden başka bir şey değildir. Bu kültür ile de bahse konu topluluklar arasında her hangi bir şekilde bağ kurabilmek de tarih metodu açısından mümkün değildir. 

Bilindiği gibi kültür millet seviyesine yükselmiş bir toplumun sahip olduğu  değerlerin tümünü  ifade eder ve sadece o millet tarafından temsil edilir. Dolayısıyla “kültür ile millet” kavramları arasında çok sıkı bir ilişki mevcuttur. Öyle ki, bunları birbirinden ayrı düşünmeye imkân yoktur. Kültür, bir milletin hayatını bütünüyle içine alır ve neredeyse onun özünü, mayasını teşkil ederek şahsiyetini belirler. Bir başka deyişle,  bir millete mensup  insanların maddî ve manevî her şeyi işleyip, geliştirerek vücûda getirdikleri bütün değerler kültür sahasına girer ve o milletin kimlik kartını ifade ederler.

Kısaca söylemek gerekirse, millet kültürü yaratır, kültür de milleti yaşatır. Bir milletin kültürünü meydana getiren maddî ve manevî unsurların başlıcaları tarih, dil, din, çeşitli sanat eserleri, adetler, gelenek ve görenekler, çeşitli davranış şekilleri, farklı duyuş ve yaşayış tarzlarıdır. Bütün bu değerler milletleri birbirinden ayıran vasıflar olarak ortaya çıkar ve gelişirler. Bu sebeple yer yüzünde ne kadar millet varsa, o kadar da kültür var demektir. 

Eğer, tek bir dünya veya Anadolu  kültüründen söz edilebilseydi, yine her bakımdan kendisine benzeyen tek bir dünya veya bütün dönemlerde varlığını sürdüren bir Anadolu milletinden de söz etmek mümkün olabilirdi. Halbuki, yaşanan tarihî devirler ve geçen zaman, bunun böyle olmadığını göstermiştir. İçinde yaşadığımız dönemin olayları da bunu göstermektedir. Halen  bir İngiliz, bir Fransız’a veya  Türk’e hiç benzemez. Bir Alman ile  Çinli arasında da çok önemli farklar vardır. Bu benzemezlikler zannedildiği gibi sadece fizikî görünüş ve yapıyla da sınırlı değildir. Birbirlerinden çok ayrı istikametlerde inkişaf etmiş olan millî kültürleri farklı milletlere mensup olan bu insanlar, tamamen değişik karakter ve mizaçta varlıklar olarak ortaya çıkmışlardır. Bir Türk’ün gözyaşlarını tutamadığı bir olay karşısında meselâ bir İspanyol kahkaha ile gülebilir. Bunun yanında, bir İtalyan ile bir Fransız veya  Japon’un ağlayışları, tebessümleri, hatta oturup kalkışları da birbirine benzemez. Bunları tespit edebilmek özel ihtisası gerektirir. Dolayısıyla, kabaca benzetmelerle veya hiç aslı astarı olmayan yakıştırmalarla kültürlerin, haliyle milletlerin birliği veya ayrılığını ileri sürmek doğru değildir.  

Mustafa Kemal Atatürk’ün günümüzden yaklaşık yetmiş yıl önce tespit ettiği ve yukarıda verdiğimiz cümlelerle ifadesini bulan gerçekleri  görmek istemeyen kişi veya grupların konumları ne olursa olsun iyi niyetli olduklarını düşünmek mümkün değildir. Yalnız, ayrı kültürlere sahip  milletlerin birbirinden kopmuş, tamamen tecrit edilmiş bir halde  yaşayabileceklerini düşünmek de yanlıştır. Aksine milletler arasında aynı dünyada, birlikte yaşamaktan ve çok değişik konularda alışverişte bulunmaktan ileri gelen sıkı münasebetler vardır. Bunun tabiî neticesi olarak her millet, tarih boyunca oluşup gelişen ve kendine özgü bir takım ayırıcı vasıflar ihtiva eden, kendi millî kültürü ile insanlığın, yani bütün milletlerin şu veya bu oranda ortak eseri olan medeniyet kadrosu içerisinde yer alır. Yani önce millet ve millilik vardır, sonra da medeniyet... Önce millî olunur, sonra medenî... Millî olunmadan medenî de olunamaz.

Dünyada medenî ölçülere sahip bir millet olarak yaşayabilmenin ilk önemli şartı, önce zengin ve kuvvetli bir millî kültüre sahip olmaktır. Çünkü kültürleri zayıf olan veya mevcut kültürlerini işleyip, canlı tutamamış olan milletler, umûmiyetle medeniyette de zayıftırlar. Atatürk’e göre böyle milletlerin, medenî milletler tarafından horlanıp ezilmeleri de daima mümkündür. O sebepledir ki, Yüce Önder, tarih ve dil çalışmalarına önem vermiş ve kültürümüzün millî temellerini, dolayısıyla Türk milletini bu yönde de geliştirmek istemiştir.  Bunun için tarihi sürece uygun olarak Türk milliyetçiliğini şuurlu bir devlet politikasının temeli haline getirmiştir. 

Atatürk’e göre ‘Türk Milliyetçiliği, Türk topluluğunu, Türkçe, Türk kültürü ve Türklük ülküsü etrafında birleştirip siyasi ve sosyal bir bütün haline getirmenin bir aracıdır. Dil’in, yani Türkçenin önemi ve şuurlu bir devlet milliyetçiliğinin temelini oluşturduğuna yukarıda da işaret edilmişti.Nitekim Atatürk, Türk dilini “Türk milliyeti için mukaddes bir hazine saydığı” gibi, “Türk milletinin kalbi ve zihni olarak da” değerlendirmektedir.  Yine O, “kesin olarak bilinmelidir ki, Türk milletinin millî dili ve millî benliği bütün hayatında hakim ve esas kalacaktır”. “Bizim milliyetçiliğimizin esası dil birliğinin korunması ile mümkün olacaktır.” demekten  kendisini alamamıştır. 

     Atatürk’ün  Türk milletini yükseltebilmek için üzerinde durduğu ikinci husus Türk kültürüdür. Ona göre Türk kültürü; Türklük duygusunu kuvvetlendirmek, Türklük sevgisi ve  idealleri etrafında milleti birleştirebilmek için gayet iyi bilinip öğretilmesi, aynı zamanda cumhuriyetimizin devamı için de mutlaka dikkate alınması gereken bir husus olarak kabul edilmiştir. “Biz doğrudan doğruya Türk milliyet perveri ve milliyetçisiyiz. Cumhuriyetin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu  olursa o topluma dayanan cumhuriyet de o kadar güçlü olur.” “Türk milletinin idaresinde ve korunmasında millî birlik , millî duygu, millî kültür en yüksekte göz diktiğimiz ideallerdendir” denilirken, kastedilen hususlar bunlardır.

 Türk kültürünün kazandırılmasında tarihin önemli bir yere sahip olduğu unutulmamalıdır. Esasen Atatürk, doğrudan doğruya tarihten yararlanan bir devlet adamı olarak, Türk milletinin uzun geçmişinde gelecek kuşaklar için pek çok ilham kaynağı bulunduğuna inanmıştı. Millî duyguların tarihten besleneceğini belirtmekle de tarih ve  tarihçiliği, adeta milliyetçilik anlayışını  sürekli besleyen unsurlar  olarak göstermiştir. Onun için önce, Nisan l931’de, Türk Tarihini Tetkik Cemiyetini, yani bugünkü Türk Tarih Kurumunu, sonra da 1936’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ni kurmuştur. Bu kuruluşlar Türk kültürünü derinlemesine inceleyip, onu ilmî metotlarla tanıtırlarken, aynı zamanda millî şuurun güçlenmesini sağlayıp, Türk milliyetçiliğinin kültür temellerini de ortaya çıkaracaklardı.

      Atatürk’ün  Türk milletini layık olduğu yere çıkarabilmek için üzerinde durduğu üçüncü husus ise, mefkûre, yani ülkü birliğidir ki, bununla kast edilen husus Türk milletini tanıyıp, onun değerlerini bilme, onunla gurur duyup, onun varlığını ve sahip olduğu değerleri daha da yüceltip, gelecek nesillere devir etmektir. Türklük Duygusu, Türklük Ülküsü olarak belirlenebilecek olan bu husus, yine en güzel şekilde Atatürk’ün sözlerinde ifadesini bulmuştur. 

Atatürk, mensubu bulunduğu milletle iftihar eden ve onun varlığındaki asil cevhere inanan bir lider idi. Başarısında bu inancın payı  da büyüktür.Zira O, daha Samsun’a çıktıktan üç gün sonra verdiği raporda “Millet birlik olup, hakimiyet esasını ve Türklük duygusunu hedef tutmuştur” derken, Türklük duygusunu, yani Türk Milliyetçiliğini Millî Mücadelenin temeli haline getirmekteydi.

 Atatürk’e göre Türklük duygusu, Osmanlı İmparatorluğunu mahveden ideolojiye tepki olarak meydana gelmiş, realist bir davranıştır. “Biz Türküz; tam manasıyla Türküz. İşte o kadar. Bize iyi müslüman olmak kâfidir. Asya için ve Avrupa için bizim kanunumuz aynıdır. Dostlara sahip bulunmak, istiklâli tammımızı muhafaza etmek, her şeyi Türk cephesinden mütalâa etmek. Bu realist bir görüştür. Osmanlı İmparatorluğunu mahveden ideolojiye tepkidir.” sözleriyle Yüce Önder,  bunu ifade etmektedir.

 Yine, Osmanlı devletinin son zamanlarında milliyetçiliğe önem verilmediğine de işaret eden Atatürk, milliyetimizden tegafül edişimizin, kendimizi unutmamızın cezasını zayıf düştüğümüz zamanlarda çok pahalıya ödediğimizi belirtmektedir. O yüzden “dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, evvela bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen bütün ef’al ve harekatımızla”  göstermemiz gerektiğini ifadeyle “Bilelim ki milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin şikarı(avı)dır.” sözleriyle bu husustaki hassasiyetini bir defa daha vurgulamaktadır.

       Görüldüğü gibi Atatürk’te Türklük, her şeyin başında gelmektedir.  Onun:

     “Benim hayatta yegâne fahrim (gururum), servetim Türklükten başka bir şey değildir.”

     “Benim yaratılışımda bi fevkalâdelik  varsa, o da Türk olarak dünyaya gelmemdir.”

     “Türk, çetin işler başarmak için yaratılmıştır.”

     “Türk Öğün, Çalış, Güven.”

     “Türk’e müsbet ve iyi bir şeyi veriniz, bunu reddetmesi ihtimali yoktur.”

     “Türk’ün haysiyet, izzet-i nefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun evlâdır. (iyidir)”

 

     Sözlerinden de anlaşılacağı gibi O,Türk milletine büyük bir güven, saygı ve sevgi duymaktadır.. Bunun sebebi nedir? Bu sorunun cevabını Atatürk’ün büyük bir Türk milliyetçisi olduğunu belirtmekle verebiliriz. Bütün bu sözler bir anlık heyecanların neticesi olarak söylenmiş olamaz. Zira her biri, büyük tarihi gerçekler ve olaylardan çıkarılan neticelere dayanmakta ve adeta millî benliğin, Türk benliğinin ifadeleri olarak terennüm edilmektedir.

 

     Atatürk’ün Türk milliyetçiliğini de tarif edip, bütün özellikleriyle ortaya koyduğunu izah etmeden önce, yine onun Türk’ten, Türk milletinden ne anladığını ortaya koymak gerekir. Zira “Türk eli büyüktür ve yer yüzünde yalnız o büyüktür. Her yeri dolduran Türk’tür ve her yeri aydınlatan Türk’ün yüzüdür.”

 

     “Diyarbekirli, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbul’u, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır.

     Bu damarlar birbirini tanısın. Bu dediğim şey olduğu zaman başka bir alem görülecek ve alem dünyaya hayret verecektir. Türk’ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak. Güneş ne demek, ufuk ne demek o zaman görülecek” diyen Atatürk, ayrıca, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiya Halkına Türk milleti denir.” demekte ve burada geçen Türkiya halkı tabirini de “Türkiye Halkı ırken, dinen ve harsen (kültür itibariyle) müttehit (birleşmiş), yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile (karşılıklı hürmet) ve fedakarlık hissiyatıyla meşhun (dolu, dopdulu) ve mukadderat ve menafii müşterek (ortak menfaatlar) olan bir heyet-i ictimaiyedir.” şeklinde açıklamaktadır.

Bu tariflerde Atatürk’ün esas aldığı unsur, Misak-ı Millî ile çizilen sınırlar içerisindeki, Türk milletinin canı, kanı pahasına kazanılmış Türk yurdu; Türkiye ve onun üzerinde yaşayan Türk milletidir. Ancak Atatürk ,bu tarifiyle dış Türklerin varlığını inkar etmiş değildir. Pek çok sözünde onlara işaret ettiği gibi kendi döneminde de, onların meseleleriyle yakınen ilgilenmiştir. O’nun “siyasî varlığımızın haricinde başka ellerde, başka siyasi zümrelerle, isteyerek veya istemeyerek kader birliği etmiş, bizimle dil, ırk, köken birliğine ve hatta yakın uzak tarih ve ahlâk yakınlığı görülen Türk cemaatleri vardır.” sözleri bunu işaret eder. Atatürk’ün bu konudaki tek hedefi bilhassa kaybedilen topraklarda yaşayan Türkler’e dürüst, adil davranılmasını teminat altına alabilmek idi. Bu da tamamen insanî duygulara dayanmaktadır.

      Atatürk, Türkiye dahilindeki ahali içerisinde kasıtlı olarak ortaya çıkarılan ve propaganda edilen Kürtlük, Çerkezlik vs. gibi fikirlerin “düşmana alet olan birkaç mürteci beyinsizden başka hiç bir millet ferdi üzerinde kederden başka bir etki yapmadığını” belirtmekle ve “Çünkü, bu millet fertleri de bütün Türk toplumu gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demektedir. Bu sözler, Atatürk’ün millî birlik ve bütünlüğümüzü yok etmeye yönelik hareketler hakkında ne düşündüğünü ortaya koymak bakımından önemlidir.

 Bu arada  Atatürk’ün  “milliyet” meselesinde de ne düşündüğünü ortaya koymak gerekmektedir. Zira O, milliyetçiliğini bazen milliyet severlik olarak da ifade etmektedir. Esasen bugün milliyet meselesi tam olarak aydınlanamamış konulardan birisidir. Buna rağmen, milliyet duygusunun, sadece maziye, mazideki şeylere bağlılıktan ibaret olmadığını, aynı zamanda istikbale yönelmiş emel ve düşüncelere de hakim olduğunu Türk inkılâbıyla ortaya koymuş bulunmaktadır. Bu durumu Atatürk, Türk inkılâbını izah ederken “Milletin varlığını sürdürebilmesi için fertleri arasındaki ortak bağ, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, yani millet, dinî ve mezhebî bağ yerine Türk Milliyeti bağıyla fertlerini toplamıştır.” sözleriyle belirtmektedir.

 

     Milliyet: bir millete mensubiyet şuuru, bir milleti meydana getiren değerlerin ifadesi, hatta günümüzde vatandaşlık manalarını ifade etmektedir. O yüzden milliyetçilik teriminden farklıdır.  Onun bu yönünü  de Atatürk, “Bir milletin diğer milletlere oranla tabiî veya müktesep (sonradan kazanılmış) özel karakterler sahip olması, diğer milletlerden farklı bir uzviyet (organ / parça / varlık) teşkil etmesi, ekseriya onlardan ayrı olarak onlara paralel inkişafa (gelişmeye) sai bulunması (çalışması, hızlı ilerlemesi) keyfiyetine milliyet denir.” şeklinde yaptığı tarifle ortaya koymaktadır.  

 

     Atatürk, Türk Milliyetçiliğini: “İlerleme ve gelişme yolunda (terakki ve inkişaf yolunda) ve beynelminel temas ve münasebetlerde, bütün muasır (çağdaş) milletlere müvazi (eşit, paralel) ve onlarla bir ahenkte yürümekle beraber, Türk ictimai heyetinin (Türk toplumunun) hususî şeciyelerini (özel karakterlerini) ve başlı başına müstakil hüviyetini (bağımsız kişiliğini, kimliğini) mahfuz tutmaktır. (korumaktır, saklı tutmaktır)” şeklinde tarif etmekte ve gerçek Türk milliyetçilerinin de “Bize milliyetperver derler; fakat biz öyle milliyetperverlerdeniz ki, bizimle işbirliği yapan bütün milletlere saygı gösteririz. Onların bütün milliyetlerinin gereklerini tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz herhalde hodbinane ve mağrurane bir milliyetperverlik değildir.” diyerek nasıl hareket etmeleri gerektiğini belirtmektedir. Yine o, “Bizim milliyetçiliğimiz medeni insanlık içinde onun esaslı bir unsuru olan insanlığın yüceltilmesine ve bütün dünyayı mutlu ve refahlı yaşatmaya yönelmiş bir milliyetçiliktir.” sözleriyle bu duruma işaret etmektedir. Gerçekten de gerek Türk tarihi bütünüyle incelendiğinde gerekse Cumhuriyetten sonraki hayatımız ortaya konulduğunda görülecek olan husus milliyetçiliğimizin bütünüyle yukarıda izah edilen şekilde geliştiğidir. Bu durumun en büyük şahidi tarihtir. Ancak biz yine de bu konuyu örneklendirmek için Atatürk’ün bir kaç uygulamasına ,olayları derinlemesine anlatmadan işaret edeceğiz.

 

     Amerikalı tarihçi Stanfort Shaw “Türk milliyetçiliği, en yakın zamanlarda savaştıkları da içinde olmak üzere komşularına düşman değildi.” der. Gerçekten de Atatürk, yendiği düşmanı kovalarken, Afyon-Uşak civarında kendisine müracaat eden; ve kendilerine yapılanların aynısını düşman kadın ve kızlarına da yapılmasını isteyen zulmedilmiş, iffetleri kirletilmiş Türk kadınlarının acıklı hallerini görüp müteessir olduğu halde, yine aynı bölgelerde esir alınan Yunan subaylarının kadın ve kızlarının muhafazasında büyük titizlik göstermiş olduğu gibi İzmir’e girer girmez sıranın Türk-Yunan dostluğunu sağlamaya geldiğini ifade etmiş ve daha dün kendi milletini yok etmek isteyen düşmanlarına, bu arada Yunanlılara da elini uzatmaktan çekinmemiştir. Bu cümleden olarak Yunan başbakanı Venizelos Türkiye’ye davet edilmiş ve bir de dostluk anlaşması imzalanmıştır. Bu tutumuyla Atatürk milletlere kin ve husumet aşılamanın hiç bir şeye yaramayacağını ve gelecekte büyük badirelere sebep olacağını bilen bir devlet adamı olduğunu göstermiştir. Bu örneklerden sadece bir tanesidir. Bunun yanında o, İzmir’e geldiğinde karaya çıkarken bir Türk bayrağını çiğneyerek çıkan Yunan Kralı’nın aksine ve bu hareket de kendisine hatırlatıldığı halde “bayrak bir milletin şerefidir, ben Yunan Kralı gibi alçalamam” diyerek otomobilinden inerken ayakları altına serilen Yunan bayrağını kaldırtmış, böylelikle de iki millet arasındaki şeciye farkını gayet güzel bir şekilde ortaya koymuştur. 

     İnsanlığın günbegün geliştiği çağımızda Atatürk’ten sonra gelişen pek çok olayda, bilhassa hümanizmden bahseden Batılı milletlerin bu konuda ortaya koyduğu tavırlar (Hitler’in Fransa’ya teslim anlaşmasını, Almanların I. Dünya savaşında teslim anlaşmasını imzaladıkları aynı kompartıman ve dekor içinde imzalatıp onları tezlil etmesi, yine Mc. Artur’un Japonlara teslim anlaşmasını, bir Amerikan tümeninin Japonlara teslim oluş belgesini imzaladığı kalemle imzalattırması vs. gibi) çok önemlidir. Zira günümüzde millî duygulara saygı her ne halde olursa olsun medeniyet belirtisi olarak kabul edilmektedir. Atatürk de bu durumu “Türk milleti millî duygusu, insani duyguyla yan yana düşmekten zevk alır. Vicdanında millî duygunun yanında insani duygunun şerefli yerini daima muhafaza etmekle iftihar eder.” diyerek ifade etmektedir.

  Bütün bu anlattıklarımızı özetleyecek olursak, Atatürk’ün milliyetçilik ilkesi; milletin kendi öz kültürüne geleneklerine ve millî ülküsüne bağlı kalarak, gücünü ve varlığını her şeyin üstünde tutarak; mutlu güvenli ve haysiyetli bir şekilde yaşayabileceğine ya da yaşaması lazım geldiğine inanan ve din bütünlüğü yerine, sosyal, siyasi ve kültürel bütünlüğü ve bütünleşmeyi hedef alan bir sistemdir. 

Sosyal, siyasi ve kültürel bütünlük, Türk dili, Türk kültürü ve Türklük mefkûresi ile birbirine bağlanmış fertler arasında milli benliğe dönüş ve milli şuurun doğup kuvvetlenmesi ile sağlanacaktır.  Bu noktada ,ondokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru büyük başarılar kazanan milliyetçilik hareketlerinin günümüzde de  etkili olduğunu ve çağımıza tam bir milletler mücadelesi asrı hüviyetini kazandırdığını unutmamak gerekir. Bu gün söz konusu mücadelelerin bazılarında sebepler, şu veya bu şekilde değişikliklere uğrarken mücadelenin şekli de başka sahalara kaydırılmıştır. Bu cümleden olmak üzere savaş yerini kültür üstünlüğüne bırakmış, siyasi hak ve hürriyet istekleri yerini gelişmiş devletlerin ekonomik baskılarına karşı direnme ve mücadele etme arzusuna terk etmiştir.

 Bu durum, Milliyetçiliğin; toplulukta moral gücünü artırmak, fertleri iyiye, güzele, doğruya yönelterek kültürlerin işlenmesi ve zenginleşmesini sağlamak yoluyla millî; ayrı ayrı milletleri bu insani hislerle terbiye ederek dünya medeniyetini yükseltmek yoluyla da beşeri fonksiyonlarını zaman zaman yerine getirilememesine sebep olmaktadır. Zira, bazı milletlerin kendi millî-siyasî gayelerini gerçekleştirmek için takındıkları tahripkâr ve şoven tutum, yani milliyetçilik fikirlerine saldırgan bir vasıf  kazandırmaları, diğer topluluklarda da bu asil duygunun kin ve nefret temeline dayanması neticesini doğurmaktadır ki, bu hal milliyetçilik duygularının her millette normal şekliyle tezahür etmediğini gösterir. 

     Milliyetçilik mevzuunda, tarih boyunca hür ve müstakil yaşamış bir millet sıfatıyla Türkler’in böyle meseleleri, kompleksleri olmamıştır. Türk milleti fırsatçılığa, istismara iltifat etmediği gibi binlerce yıllık mazisinin türlü hadiseleri içinde yoğrula yoğrula gerçek millet kıvamına erdiği için, milliyetçilik fikirleri de bu tarihi oluşa uygun; sağlam karakterli ve hakim bir milletin maneviyatından süzülen nitelikte, yani hakka saygılı, insaniyet sever bir hüviyette kendisini göstermiştir. Esasen; gerek sosyolojik açıdan, gerekse siyasi açıdan tarihte ilk defa Türkler’de görülen (Büyük Hun İmparatoru Çi-çi Kağan’ın nutku (öl: M.Ö. 36) milliyetçilik hadisesi Çi-çi Kağan döneminde nasıl zuhur etmişse daha sonra da öyle devam etmiştir. Yoksa bugünkü Balkan devletlerinin varlığını izah etmek mümkün olmadığı gibi, başta Rus ve Alman milletlerinden de bahsetmek mümkün olmazdı. Bugün de bu böyledir. 

En güzel şekilde, pek çok yerde pek çok kereler milliyetçi ve milliyetsever olduğunu belirten Atatürk’ün sözlerinde ifadesini bulduğu gibi  “milletleri sevk ve idare eden adamlar, tabii evvela ve evvela kendi milletinin mevcudiyet ve saadetinin amili olmak isterler. Fakat aynı zamanda bütün milletler için aynı şeyi istemek lazımdır”. (17 Mart 1937’de Ankara Palas otelinde Romanya Dışişleri Bakanı Victor Antonescu’ya söylemiştir.) Gerçekten de milliyetçilik, kısaca kişinin mensup olduğu milleti sevip, onu yüceltmeye çalışmasıdır 

     Sonuç olarak diyebiliriz ki,    Türkiye toprakları üzerinde yaşayan, bu toprakları vatan olarak seçen ve Türk milletini kendi milleti, Türk bayrağını kendi bayrağı ve Türk idealini kendi ülküsü olarak benimseyip kabul eden her şahsın Türk ve milletimizin ayrılmaz bir parçası olarak gören Atatürk milliyetçisi Türk gençleri; vatanın ve milletin yükselmesini kendisine amaç edinmeli ve Türk milletinin kendi yurdunda millî hakimiyetine sahip olarak yaşamak isteğini açık ve kesin bir şekilde ortaya koydukları gibi, Türk milletinin ve vatanının aleyhine çalışan gizli düşünce ve ihtirasları asla kabul etmeyip, bu gibi ihtiraslarla vatanı ve milleti perişan edebilecek her türlü girişimin karşısında çelik bir kale gibi durmaları gerekmektedir. Zira Atatürk, millet olarak var olma ve yaşama duygusu olan milliyetçiliği; millet sevgisi, millete güvenme ve milleti yükseltme aşkı olarak kabul etmiş ve genç nesillerinde mutlaka bu duygu ve düşünce ile yetiştirilmesi gerektiğini emretmiştir. Aşağıda sunacağımız belge bunun delilidir.           

                                                                                                                                               27 / IV / 1933

TÜRK TALEBE BİRLİĞİ KONGRESİ DAİMİ MURAHHASLARINA

Gençliğin çalışkan, hassas ve milliyetçi yetişmesi esas dileklerimizdendir. Gençlik her türlü faaliyetlerinde Cumhuriyet kanunlarına ve Cumhuriyet kuvvetlerinin usül ve kaidelerine riayetkâr bulunmağa da dikkatli olmalıdır. Cumhuriyet hükümetinin millî meselelerde vazifesini bilir olduğuna ve kanunların ve adlî kuvvetlerin adaletine emin olunuz.                                                                                                                          Reisicumhur

                                                                               Gazi  Mustafa Kemal

    

     Atatürk’ün bu açık dileği ve gayeye ulaşmak için tesis ettiği kurumlara rağmen Türkiye’de gerçek anlamıyla bir milliyetçilik duygusunun yaratılamadığının delili yakın geçmişte millî bünyemizi kemirmek, millî bütünlüğümüzü bozmak isteyen çok yönlü aşırı akımlar karşısında milletçe büyük bir badirelere sürüklenmemiz ve bundan ancak ordumuzun üstün gayretiyle  kurtulabilmemizdir. Bunun da sebebi, Türkiye üzerinde hain emellere sahip güçlerin içeride ve dışarıda faaliyetleriyle Atatürk’ün başlattığı çalışmaları engellemeleri veya amacından saptırmaları yanında, icabında Atatürk’ün ortaya koyduğu değerlerin aksine propaganda etmekten çekinmemeleridir. İşte millî duygularla alay etmeye kadar varan bu tür faaliyetler neticesinde Milliyetçilik de, (vatan, millet, sakarya) şekline dönüştürülmüş, Atatürk’ün gerçekleştirdiği inkılâplar, kaynağını Türk tarihi, Türk kültür ve medeniyetinden almasına rağmen yabancı doktrinlerin terminolojisi ile açıklanmak istenmiştir. Bazen irtica, bazen kominizm, sosyalizm veya faşizm maskesi altındaki çıkarcılar Türk gençliğinin arasına karışıp, icabında iğfal ederek milletimizi bölmeye çalışmışlardır. Onların bu çalışmaları ancak millî benlik duygularıyla yetişmiş ve eğitilmiş Türk ordusunun üstün çalışmaları ile mümkün olmuştur.

      Siz Türk gençleri Atatürk’ü gayet iyi bilip, anlamak mecburiyetindesiniz. Aynı zamanda uyanık olmaya da mecbursunuz. Bir daha milletimizin bu tür badirelere düşmemesi ve sizlerin de maşa durumuna getirilmemeniz için bu şarttır. Hem kendimizin, hem de milletimizin bekası buna bağlıdır. Esasen bu bekayı en iyi şekilde temin etmek de hepimizin vazifesidir

 

 

 

  
31 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın