• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/
İnsan Atatürk / Prof.Dr.Salim Cöhce

Mustafa Kemal Atatürk, Türk tarihinde eşsiz bir yer kazanmakla kalmamış, eserleri, davranışları, düşünceleri ile Türk milleti için liderliğini hayattan çekildikten sonra da sürdürmüştür. O sebeple Atatürk’ün kişiliğinin belirli yerlerini ortaya koyan özellikleri nelerdir diye bir soru sorsak, hemen hemen hepimiz;

O, çok yönlü bir insandı

Vatan kurtarıcı, teşkilatçı insan, büyük komutandı. Devlet kuran, yaşatan insandı. Usta politikacı, örnek inkılapçı idi. Hem düşünce, hem hareket adamıydı.

Milletine yeni ufuklar açan insandı. Akıla, bilime dayanan; istiklal ve hürriyete gönül veren, yaratıcı, yüksek zekalı, özverili, sağlam karakterli, görev ve sorumluluk duygusu kuvvetli, iyi kalpli, açık yürekli, vefalı, güzel konuşan, güzel  yazan, inandırıcı, disiplinli, birleştirici, toplayıcı insandı ve daha başka sevdiğimiz bir insana yakışabilecek ne kadar olumlu sıfat varsa sayabiliriz. Mesela;

Hayalci değil, gerçekçi; karamsar değil, iyimser; maceracı değil, hesapçı;  atılgan, ama ölçülü; vatansever ve milliyetçi, ama aynı zamanda insancıl; öngörüşü kuvvetli, bütünü kavrayan geniş görüşlü ama ayrıntıları da dikkate alan; yüksek nitelikte asker olduğu kadar aynı derecede sivil olmasını da bilen, hayatı yaşamayı, neşeyi seven, heyecanla çalışan, yılmaz insandı.

Sarsılmaz ve yenilmez iradeli, ilke adamı, idealist insandı deriz.

Bu niteliklerin hepsi Mustafa Kemal Atatürk’te toplanıyordu... Hepsi de doğrudur. Hatta O, her yönü ile başarıya, başarılara ulaşan insandı. Dahi idi. Kimsenin yapamadığını yapmıştı. Eşsizdi ve hepsi bir yana O, BİR TÜRK ÇOCUĞU idi. Dolayısıyla Türk milletinin portresini sadakatle çizen, aynı zamanda Atatürk’ün portresini de çizmiş olur. Öyle ki, daha önce hiçbir Türk devlet başkanının yapmadığı bir şekilde Türk olmaktan duyduğu gururu açıklayan bir soyadı aldı: ATATÜRK.

 Mustafa Kemal Atatürk’ün, günümüzde daha çok komutanlığı ile devlet adamlığı ön plana çıkarılmaktadır. Halbuki, Cumhuriyetin onuncu yıldönümünde “Mustafa Kemal en büyük varlıktır; Türkiye’nin yaratıcısıdır; peygamberdir” vs. şeklinde pek çok afiş hazırlanmışken, O, hepsini silmiş “MUSTAFA KEMAL şeklinde pek çok afiş hazırlanmışken, O, hepsini silmiş “MUSTAFA KEMAL BİZLERDEN BİRİDİR” demiştir. Gerçek Atatürk’ü anlatabilmek için her şeyden önce O’nu, “Bizlerden biri; bir insan” olarak ele almak, öyle incelemek şarttır.  Esasen Atatürk’ün sözleri, insanı hem kendi kişiliği, hem de milletinin kişiliği üzerinde düşünmeye sevk ediyor. Sonuçta büyük adamların varlığı bir tesadüfün eseri değildir. Büyük adamları, ancak büyük milletler yetiştirebiliyor. Bir insanın kişiliğinin oluşumu ve gelişmesinde elbette mesleği, gözlemleri, tecrübeleri, çevresindekiler vs. büyük etkiler yapar. Bu tabiidir. Yalnız bir kişiliğin çoğu zaman “kendisi” olmadığı da bir gerçektir. Bu noktada Mustafa Kemal Atatürk’e baktığımızda, kişilik olarak O, “kendisi” idi. Daha Harp okulunda iken tatil günlerinde kitap okumasına takılan arkadaşları, dersleri ile kendisini bu kadar harcamasının sebebini sorduklarında “büyük biri olmak istiyorum” demişti. Takıldılar ona... “İnşallah padişah olmayı düşünmüyorsundur?” diye.

“Hayır” dedi. Bakışlarını ufka çevirerek;

“BEN KENDİM OLMAK İSTERİM”. O büyük adam “kendisi” oldu.

Bu diyalogu daha iyi anlayabilmek için Voltaire’nin, Lenin’in hayatına bakmak yeterlidir. Bunların oynadıkları rolleri ile kişilikleri arasında o kadar büyük farklılıklar var ki, yüz çizgileri bile sahiplerinden çok farklıdır.

Mustafa Kemal’in vücut yapısının, bazen pek dinlenmeden yaptığı, çetin çok yorucu çalışmalara, ağır sorumluluklara, büyük heyecanlara oldukça uzun süre dayanacak kadar sağlam olduğu anlaşılıyor. Büyük nutkunu yazarken münavebeli olarak çalışan görevlilerin bitkin düştükleri anda bile kısa bir aradan sonra tekrar çalışmaya başlaması herkesin dikkatini çekmiştir. Aslında uykudan pek de hoşlandığı söylenemez. Onun bu konuda “hayat pek kısa, çocukluk ve mektep hayatı bir kısmını alıp götürüyor, geriye kalanını da uyku yarıya indiriyor. Uykusuzluğu giderecek ve vücuda gerekli dinlenme gıdasını verecek komplimeler icad edilse ne iyi olurdu” dediği bilinmektedir. Asker olmasına rağmen koşmak, atlamak gibi davranışlardan ve bu tür fillere dayalı oyunlardan hoşlanmazken, hızlı yürümeyi tercih eder, etrafına bakınarak dolaşmazdı.

O’nun dış özelliklerinden ziyade iç özelliklerinden bahsetmek gerekir. Zira, Mustafa Kemal’in gözle görülen tarafları kadar büyük inkılapçı, büyük devlet kurucusu, büyük vatan ve millet kurtarıcısı vasıflarını da ancak bu suretle daha iyi anlamış oluruz. Bu iş, yani Atatürk’ün iç âlemine nüfûz; ancak, O’nun yanında bulunmak ve ruhî tepkilerini yakından izlemek fırsatını bulanlardan öğrenilebilir. Esasen Mustafa Kemal gizli kapaklı bir adam değildi. Firenklerin “franchise” sözüyle ifade ettikleri açık kalplilik O’nun başta gelen niteliklerinden biriydi ve bunun ışığında birtakım tahlil metotlarına, birtakım ruh incelemelerine girişmeksizin O, hiçbir karanlık noktası kalmadan apaydın görülebilir. Nasıl ve ne özellikte görülmektedir denilirse? Her şeyden önce, kelimenin bütün mânasıyla bir büyük insan olarak.

Mustafa Kemal Atatürk’ün çocukluğundan beri bütün davranışlarında en çok göze çarpan özelliği gururu, benliğidir. Karakterinin özü bunlardır dersek yanılmış olmayız. Zira bu özelliklerini O’nun her davranışında bulmak mümkün olduğu gibi, hiç taviz vermediğini görmek de mümkündür. Öyle ki, öğrenciyken, yaz tatillerinde Selanik’e gitmesine rağmen, kırgın olduğu annesine uğramaması onun bu konuda ne kadar titiz olduğunu ortaya koyar.

Mustafa Kemal’in öğrencilik yıllarında Manastır’da beraber bulunduğu arkadaşlarından biri O’nu, şu sözleriyle tanımlamaya çalışır. “Genellikle bizden ayrı kalırdı, kendi içine kapanır, kimseyle fazla samimi olmazdı. Bununla beraber sıkıcı değildi. Tam aksine karakteri neşeli ve tavırları sevimliydi. Şu gariptir ki, kendisini bize kabul ettirmeye çalışmadığı halde, biz farkında olmadan kendiliğimizden onun emrine girmiş gibiydik.” Demek ki, O’nun tatlı sohbeti, cömertliği, düzgün tavır ve hareketleri arkadaşlarını kendisine bağlamaya yetmiş. Esasen pek çok kişide görülen bir kusur olan kendisini beğenmişlik onda yoktu. Ama yalnızlığı daha sonra da devam etmiş ve hizmetlisi C. Granada yazdığı hatıralarında O’nun için “koca köşkte yapayalnızdı” demek zorunda kalmıştır.

O, F.Rıfkı Atay’a hatıralarını anlatırken  “Çocukluğumdan beri bir tabiatım vardır. Oturduğum evde ne anne, ne kız kardeş, ne de ahbapla beraber bulunmaktan hoşlanmazdım. Yalnız, müstakil bulunmayı çocukluktan çıktığım zamandan itibaren daima tercih etmiş ve sürekli olarak öyle yaşamışımdır. Tuhaf bir halim daha var. Ne anne, ne kardeş, ne de en yakın akrabamı kendi zihniyet ve telakkilerine göre bana şu veya bu tavsiyede ve nasihatlerde bulunmasına tahammülüm yoktu.” demektedir. Burada ilk akla gelecek soru herhalde “Acaba Mustafa Kemal Latife Hanım’dan bu yüzden mi boşandı?” olacaktır. Bu soruya “kesinlikle hayır, o boşanmanın çok daha derin sebepleri bulunmaktadır” şeklinde cevap verilebilir. Bu doğrudur. Esasen O, boşanmalara karşı birisiydi.    

Mustafa Kemal, tanıdıklarından biri evlendiği zaman çoğu kez haber vermeden onun evine gider, her odayı dikkatli bir gözle denetler, eşyanın düzenini eleştirir, perdeleri düzeltir, özellikle de yatak odasının döşenişine ve banyoya çok dikkat ederdi. F.Rıfkı Atay’ın verdiği bilgilere göre Mustafa Kemal’in kadın anlayışında pek de batılı olduğu söylenemez. Onların dekolte kıyafetler giymesini hoş karşılamaz, hatta dudaklarını boyamalarını bile istemezdi. Son derece kıskançtı. Denilebilir ki, harem eğilimindeydi. Bu O’nu hissi, mizacı ve alışkanlığıdır. Değilse, Onun düşüncesinde kadın da hür ve erkekle eşit olmalıydı. Hatta batı medeniyeti dünyasının kadınıyla beraber Türk kadını da bütün aşağılık duygularından kurtarılmalıydı. Buna rağmen, medeni kanunla kadınına batı kadınının bütün haklarını veren Mustafa Kemal, kendi münasebetlerinde bırakınız ecnebi erkekle evlenen Türk kadınını, ecnebi kadınla evlenen Türk erkeğine bile tahammül edemezdi. Zaman zaman kendi koyduğu kanunun sonuçlarıyla karşılaşmak lazım gelince “bize göre değil ha çocuklar...” dediği olmuştur. Ama, her şeye rağmen cemiyetin yükselip, yücelmesinde kadının rolü ve önemini çok iyi bilmekteydi.       

Kadın haklarının korunması için yapılan çalışmalar süresinde, “Kadınların en büyük görevi analıktır, ilk eğitim verilen yerin ana kucağı olduğu düşünülürse, bu görevin önemi yeterince anlaşı­lır. Milletimiz güçlü bir millet olmaya azmetmiştir. Bugünkü gerçek­lerden biri de kadınlarımızın her bakımdan yükselmesini sağlamak­tır. Bundan dolayı kadınlarımız da bilgin, fen bilgini de olacaklar ve erkeklerin geçtiği bütün öğrenim derecelerinden geçeceklerdir. So­nuna kadar toplum hayatında erkeklerle beraber yürüyecekler, bir­birlerinin yardımcısı ve desteği olacaklardır” diyordu. Buna rağmen, Mustafa Kemal büyük bir realisttir. Köy kadınını zorlamamıştır. İnkılaplarında zamana bıraktığı tek şey belki de budur. Köyde çok evliliğe dahi göz yummuştur. Köy kadınının kurtuluşunu iktisat ve terbiye şartlarının tamamlamasıyla ilgili görmüştür. Tarlada çalışan kadın nihayet hür olur, sonuçta bütün haklarını alabilir. Kadın davasında tehlike O’na göre harem dişiliğidir.

            Atatürk, yabancı ülkelerden kendisini ve memleketimizi ziyaret maksadıyla gelen misafirlere çok büyük yakınlık gösterdiği gibi kendi arkadaşlarının O’na yaptıkları ziyaretlerden de hoşlanırdı. Bu ziyaretler ise, genellikle samimi bir hava içerisinde içerisinde geçerdi. Sofrasına davet edilenler arasında misafırler, hangi görevde olurlarsa olsunlar da­ima benzer itibarı görürlerdi. İlk bakışta, konuksever bir ev sahibi nezaketi, kibar tavırları ve sivil kostümü içinde bile göze çarpan zarafetiyle hayranlık uyandırmasını bilirdi. Bu hususta bir yazar şöyle diyor: “Konuşmaya başlayınca ince zekâlı bir fikir adamının bilgeliği görülürdü. Buradan, başının, yüzünün ve ellerinin aynı derecede hayran olduğum asîl ve müstesna güzelliğinden ayrıca bahse lüzum görmüyorum”. Zira, O’nu yakından tanıyan birçok yabancı yazar, fikir ve siyaset adamı, ezcümle Profesör Pittard’la tanınmış bir edebiyatçı olan eşi, Mustafa Kemal’in bu fizikî özellikleri üzerinde uzun uzun durmuşlardır.

Mustafa Kemal kimsenin yapmadığı, yapmaya kalkışamayacağı işleri yapan yürekli bir kişi idi. Ama, hepsinden önemlisi başarıya giden yolda üstün zekâsı ile engin gönlünü özünde birleştirebilmesidir. Zaten, dehâ denilen yaratıcı kudret de bu iki insanlık unsurunun bir araya gelişin­den doğmaz mı? Zekânın tek başına aldandığı ve aldattığı olur. Fakat, gönül, sevginin ve şefkatin kaynağı olan gönül, asla aldanmaz ve aldatmaz. Tanrı’ya giden yol bile gönülden geçer. Atatürk de mil­letini, memleketini kurtarma ve millî gerçeklere ulaşma yoluna bura­dan geçerek atılmıştır. Bu yolda her çileye, her zorluğa katlanmak ve bütün imkânsızlıkları yenmek kudretini millet ve memleket aşkında bulmuştur. Yoksa, Büyük Nutkunun başında kendisinin de söylediği gibi “bütün kaleleri zaptedilıniş, silâhları alınmış, Padişahı, devlet ve hükûmeti düşmana teslim olmuş” bir millet ve memleketi yalnız zekânın ve mantığın ışığında kurtarmağa kalkışmak belki mümkün olamazdı. Nitekim Millî Mücadelenin başlangıcında vatanseverlik­leriyle tanınmış birçok kimse bile Mustafa Kemal’in sonu gelmeye­cek ve bizi yeni yeni felâketlere sürükleyebilecek bir maceraya atıldığı fikrinde idiler ve fikirlerini O’na bildirmekten çekinmemişlerdi.

Atatürk’ün bu sevme ve sahip olduğu merhamet hasleti, bir gün gelecek bütün insanlığı kapsayan bir genişliğe ulaşacaktır. Hemen harpten sonra elini dünkü düşmanlarına ne büyük bir âlicenaplıkla uzattığını bili­yoruz. Ama, bilmediğiniz bir şey var ki, o da Dumlupınar zaferinin birinci yıldönümünde, o kanlı cengin cereyan ettiği yerde yapılan törende Mustafa Kemal’in “Geçen yıl burada bir inhidam olmuştu” derken sesinin derin bir hüzünle buğulanışıdır. İşte, Mustafa Kemal bu gönül zenginliği, bu şefkat ve merhamet hisleriyledir ki, perişan bir milleti kendi etrafında toplamış, kendine ısındırmış ve hakkıyla, Türk’ün, daima sevilen, daima anılan ve yokluğu gittikçe daha ziyade hissedilen Büyük Önder’i olmuştur.

Atatürk’ün iç âlemi ile ilgili görüşlerimi birkaç örnekle bağlamak mümkündür: Büyük insanlar için en önemli şiarlardan birisi hiç şüphesiz vefâdır. Mustafa Kemal’in üç çocukluk ve gençlik arkadaşı bilinmektedir. Bunlardan biri Fethi Okyar, öbürleri de Nuri Conker’le Salih Bozok’tu. Hayatın türlü tecellilerine rağmen münasebetleri ve bunlara karşı muameleleri Selânik’te, Manastır’da ne idiyse daima öyle kalmıştır. Yani aynı mahalle ve okul akranlığı samimiyetini muhafaza etmiştir. Kaynakların verdikleri bilgilerden anlaşılan hususi meclislerinde onlarla öyle bir senli-benli, içli-dışlı konuşmaları, yarenlik edişleri vardır ki, bu husus Atatürk namına yalnız tevazu kelimesiyle ifade edilemez. Onlarla beraberken, hikâyeler anlatır, yeni hikâyeleri dinlemekten hoşlanırdı. Esprili konuşmayı sever ve arkadaşlarından da espriler beklerdi. Yine sevdiği kişilerin kaybından duyduğu teessür zaman zaman (eski Maarif Vekili Necati’nin ölüm haberini aldığı akşam olduğu gibi) O’nu derin bir yeisle adeta bir çocuk gibi saatlerce hıçkıra hıçkıra ağlatacaktır.

Mustafa Kemal’in arkadaşlarıyla sohbetlerinde çok ender de olsa, bazen hoş olmayan konuşmalara da rastlanılmaktadır. Örnek vermek gerekirse: Ali Fuat Cebesoy, Atatürk’ün mektepten sınıf arkadaşı idi. Toplantılarda Atatürk’le, başkalarıyla mukayese edildiği takdirde, daha rahat ve daha samimi konuşurdu. Batı Cephesi Kumandanlı­ğı’ndan ayrılarak Moskova Büyükelçiliğine gönderilmesi, daha sonra Te­rakkiperver Fırka olayları, Ali Fuat Paşa’da biraz kırgınlık meydana getirmişti. Çok resmi olmayan, değişik arkadaşların bulunduğu bir top­lantıda, bir çıkış yapma ihtiyacı hisseden Ali Fuat Paşa, Atatürk’e “Senin aportların kimlerdir?” diye sorar. Aslı Fransızca olan “Apporter” kelimesi getir anlamında ol­makla beraber, Ali Fuat Paşa’nın bu kelimeyi “Senin uşakların kim­lerdir” anlamında sormak istediği anlaşılmaktadır. Bekleme­diği bu soruya oldukça sinirlenen Atatürk, “Benim aportlarım yoktur. Milletin aportları vardır. Her kim ki bu millete gönülden hizmet etmek isterse, o milletin aportudur” diye cevaplandırır. Toplantıda soğuk bir hava esmiş ve samimi hava bozulmuştu, biraz sonra da toplantı dağıldı.

Bir başka örnek ise, Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanımla ilgilidir. O fizik olarak ağabey­sine çok benzerdi. Atatürk’ün diğer kardeşleri erken yaşta ölmüş­lerdi. Yalnız kendisinden 4 yaş küçük olan Makbule Hanım hayat­taydı. Atatürk kardeşini tartışmalara pek sokmak istemez, ancak zaman zaman yanında bulundururdu. O yüzden resmi işlerin konuşulmaya­cağı Çankaya sofralarında Makbule Hanım’ı sık görmek mümkün­dü.

Makbule Hanım bir ara, Fethi Bey’in kurduğu Serbest Fırka’ya üye olarak siyasete atılmıştı. Bir gece sofrada devlet konuları üzerinde yapılan konuşma­lara sık sık karışmaya, konu ile ilgisi olmayan şeyler söylemeye başlamış ve konu ne olursa olsun “Biz Kemal’le öz kardeşiz” diye sözlerini bitirmeyi tercih etmişti. Atatürk bu konuşmalara sinirlenmesine rağmen başta ses çıkar­madı. Ancak bir müddet sonra dayanamayarak, “Söyle söyle, söylemekte haklısın, çün­kü bir bana bir de sana bakan, bunlar nasıl olur da öz kardeş olur­lar diye hakikaten düşünür” demek zorunda kalacaktır.  Arkasından da, “Yorgunsan gidip is­tirahat edebilirsin” diyerek onu sofradan uzaklaştırmıştır.

Eski arkadaşlarına gösterdiği yakınlık bazen onların sağlık sorunlarıyla, bazen de mali problemleri ile ilgilenmek şeklinde de kendisini gösterirdi. Öyle ki, maaşından gerektiğinde arkadaşlarına yardım yapardı.  Bunlardan K. Özalp’e zaman zaman “Paşam ben bekârım çocuklarım yok ama param var istediğinde sana mali yardım yapabilirim” dediği, kendisinden hiçbir maddi yardım istenmediği halde, birkaç kere o zaman için  önemli bir meblağ olan 10.000 lira gibi bir yardımda bulunduğu bilinmektedir. Selanik Rüştiyesi’nden ve Manastır İdadisi’nden tanıdığı ve sevdiği matematik hocası Faik Bey’le, tarih hocası Tevfık Bey’i buldurmuş ve kendilerinin muvafakatlerini aldıktan sonra mebus yaptırmıştı. Onlara her zaman saygı gösterirdi. Arkadaşlarının kızlarının düğün masraflarını üstlenir, onlara çok değerli hediyeler verirdi. Hatta bazı arkadaşlarının kızlarının Dolmabahçe Sarayı’nda düğünlerini yapmalarına müsaade etmişti. Eski arkadaşlarına daima yakınlık gösterirdi. Onların yalnız sağlık sorunlarıyla değil mali problemleri ile de ilgilenirdi. Kendi parasından gerektiğinde arkadaşlarına yardım yapardı. Bana zaman zaman “Paşam ben bekârım çocuklarım yok ama param var istediğinde sana mali yardım yapabilirim” derdi. Kendisinden hiçbir maddi yardım istemediğim halde bana, birkaç kere kendi parasından, o zamanlarda önemli değeri olan 1O.OOO lira gibi yardımda bulundu. Selanik Rüştiyesi’nden ve Manastır İdadisi’nden tanıdığı ve sevdiği matematik hocası Faik Bey’le, tarih hocası Tevfık Bey’i buldurmuş ve kendilerinin muvafakatlerini aldıktan sonra mebus yaptırmıştı. Onlara her zaman saygı gösterirdi. Arkadaşlarının kızlarının düğün masraflarını üstlenir, onlara çok degerli hediyeler verirdi. Bazı arkadaşlarının kızlarının düğünlerini Dolmabahçe Sarayı’nda düzenletmişti.

Mustafa Kemal’in insanlık -eski deyimle- insa­niyet tarafı o kadar büyük ve üstün olmasaydı acaba millet kurtarı­cılığı, devlet kuruculuğu ve inkılapçılık alanında şimdi başımızı döndürmekte bulunan yüksek zirvelere erişebilir miydi? Bu soruya verilecek cevap hiç şüphesiz hayırdır.

Atatürk, söz söylemede de büyük bir ustaydı. Başarısında bu yönünün payı da büyüktür. Yalnız yabancı dilerde mesela çok iyi bildiği Fransızca ile konuşurken çok dikkatli davranırdı. Yakın arkadaşlarından K. Özalp’e “Lisan bilgisi yeterli değilse konuştuğunuz kimse kar­şısında esas konuda zayıf kalırsınız” dediği bilinmektedir.O sebeple resmî görüşmelerde daima lisanı iyi bilen bir tercüman kullanmaktan kaçınmamıştır.

Atatürk yabancı misafirlere gösterdiği ilgi ve saygının benzeri­nin, yabancı ülkeleri ziyarete giden Türk devlet adamlarına da gösterilmesini isterdi. Özellikle devletimizin itibarının küçümsenmemesine büyük önem verirdi. Mareşal Fevzi Çakmak’ın Balkan ülkeleri arasında en kıdemli ve en üst rütbeli Genelkurmay başkanı olması  nedeniyle, Balkan ülkeleri, askeri toplantılarında protokolde hangi  Balkan ülkesinde olursa olsun, en önde yer almasını isterdi. İsmet Paşa Başbakan olarak Türk donanması ile İtalya’ya Musolini’yi ziyarete gittiğinde, yarı yolda gelen bir telgraftan, Musolini’nin meşguliyeti nedeniyle, Türk heyetine protokole göre gösterilmesi gereken misafirperverliğin tam yapılıp yapılamayacağı konusunda kuşkular doğmuş ve telgraf teatisi neticesinde Türk heyetinin protokole uygun olarak ağırlanacağı garantisi alındıktan sonra donanmanın yoluna devam etmesine müsaade ederek itibarımızın korunmasını sağlamıştı.

Mustafa Kemal Atatürk önemli bir göreve getirmeyi düşündüğü kimseyi, eğer önceden değişik yerlerde görüp, tanımamış  ve onun hakkında bir fikir edinmemiş ise, mutlaka birkaç kere görüşerek, bilgisini, zekâ­sını ve tutumunu incelerdi. İlk görüşmelerden sonra, imkân olursa yaptığı gezilere de götürür, kesin bir kanaate varmaya çalışırdı. O­nun gözüne girebilmek için bilgili olabilmenin yanında, cesur, inkı­lâpçı, batı görüşlü ve özellikle de vatanperver olmak önemliydi.

Atatürk Osmanlı Devleti döneminde hafiyelerden çok zarar gördüğünden, koğuculuktan nefret eder, bu tür insanlara hiç yüz vermezdi. Bir arkadaşı, diğer bir arka­daşı aleyhine kendisine bazı söyler söylemişse, bunun hakikat olup olmadığımı araştırmak için her ikisini de sofrasına çağırarak yüzleş­tirirdi. Böylece gerçeği ortaya çıkarır, kanaatini açıkça söylerdi. Bu nedenle çok kimse, sofrada hesap vermek korkusuyla, bu gibi dedi­koduları yapmaktan vazgeçerdi. Buna rağmen, özellikle son sene­lerde Atatürk’ün etrafında bulunan birkaç kişi, devamlı olarak onun eski arkadaşları aleyhinde konuştular. Atatürk gerçekleri bil­diği için bu tip konuşmaların çoğuna aldırmadı. Ancak ne de olsa bir insan, söylenenlere inanmasa bile, son yıllarında hiçbir tesir altında kalma­dığını söylemek kesinlikle mümkün değildir.

Memleketimizde yıllardan beri çok sayıda azınlık bulunmuş ve bunlar, bazı dönemler dışında Türklerle genellikle uyum içerisinde yaşamışlardı. Osmanlı Devleti zamanında çoğu İstanbul’da olmak üzere, Ermeni, Rum ve Musevi tüccarlar ticarî hayatımızı büyük ölçüde yönlendirmişlerdi. Öyle ki, Cumhuriyet’in ilan edildiği yıllarda İstanbul nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturan ikiyüzellibin civarındaki azınlık nüfus ülke ticaretinin hemen hemen yüzde doksanını elinde bulunduruyordu. Yeni Türk devletinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, milliyetçi bir karaktere sahip olmasına rağmen Türk tarihinden süzülüp gelen bir düşünüşle hangi kökten ve hangi dinden olursa olsun ülkenin yararına çalışan bütün vatandaşlara bir bütünün parçası olarak yaklaşmış ve muhabbet göstermiştir. O yüzden azınlık toplulukların hukuku en iyi şekilde düzenlenmiş ve Cumhuriyet döneminde azınlıklarla herhangi bir mesele yaşanmamasına özen gösterilmiştir. Yine azınlıklara mensup vatandaşlarımızdan en çok milletvekili Mustafa Kemal Atatürk döneminde T.B.M.M.’ne girebilmiştir. Ayrıca Almanya’dan kaçmak zorunda kalan yabancı bilim adamlarına üniversitelerimizin kapılarını açan Yüce Önder hem büyük bir insanlık örneği göstermiş, hem de bunlar sayesinde ülkemizin ilim alanında önemli merhaleler kazanmasını sağlamıştır. Atatürk’ün Türk milliyetçiliğini zedelemeden yürüttüğü, dün­yaya açık ve insan sevgisini üstün tutan bu politikaları, yabancı ül­kelerde daima takdir edilecektir.

Mustafa Kemal, askerî okullarda yetişmiş, yabancı yayınları takip etmesine rağmen, buralarda öğrendiği görgü kurallarının üstünde bir eğitim görmemiştir. Sadece Batı’ya yaptığı birkaç gezi ve Sofya’daki Ataşemiliterlik görevi süresince sosyalitesini müm­kün olduğu kadar artırmaya çalışacaktır. Onun için Cumhuriyet’in ilânından sonra, Türkiye’nin yabancı ülkelere ve özellikle de batıya açılma za­manı geldiğinde, bir eksikliğin giderilmesi gerektiğinden hareketle bir yandan yabancı misafirlere ve büyükelçilere karşı sosyal hayatta gör­gülü bir batılı intibaı vermeye özen gösterirken, öte yandan Fransa’dan getirttiği bir özel adab-ı muaşeret hocası vasıtasıyla sosyal konularda, yemek yeme usul­lerinden giyinme usullerine, geçerli oyun ve danslara, batı müziği bilgisine kadar pek çok şeyi usulüne göre öğren­meğe çalıştı. Bir çeşit kurs eğitimi şeklinde yapılan bu çalışmalara, devlet adamı arkadaşlarının katılmalarına da fırsat verdi. O, “Mademki gelişmek, batılılaşmak istiyoruz, batılı devlet adamlarının sosyal hayatta bilmeleri gereken şeyleri biz de öğrenmeliyiz” diyordu.

Kendisinin Türkiye’de özel terzileri vardı. Ancak Paris’te tanınmış bir terzide vücut modeli bulunuyor, özellikle merasimlerde giyeceği kıyafetler, orada dikilip getiriliyordu. Giyimine çok merak­lıydı. Bulunduğu cemiyet veya yere göre uygun kıyafet giymeye özen gösterirdi.

Eğlenceli toplantıları sever, bunlara halkın da katılmasından hoşlanırdı. Bununla beraber Cumhuriyet balolarında veya yabancıların bulunduğu diğer müzikli toplantılarda havanın bozulmamasına dikkat ederdi. O yüzden sürekli etrafı izler, alkol tesiri ile ciddi olmayan hareketler yapmaya başlayanları gördüğünde, münasip şekilde ikaz ettirir veya etrafa belli etmeden toplantıdan çıkarttırırdı. Öğrenciliği süresinde dans etmeyi öğrenmiş, sonradan Sofya’­da Ataşemiliter iken değişik davetlerde dans etmişti. Sonra değişik dansları da öğrendi. Balolarda yabancı sefırelerle ve bazı düğünler­de gelinlerle, az da olsa dans ettiği görülmüştür. Türk folklorundan zeybeği se­ver, çok keyiflendiği bazı toplantılarda bizzat kendisi de oynardı. O’na göre neşeli olmayan insanlardan iki türlü şüphe etmek gerekir; ya hastadır, ya da başkalarının bilmesini istemediği bir kuruntusu vardır.

Türk müziğinden hoşlanan Mustafa Kemal Atatürk, eğlenceli toplantılarda Rumeli türkülerini dinlemeyi severdi. Hatta çocukluğunda bellediği bazı Rumeli türkülerinin çeyrek sesli gamlarını kendisi de rahatlıkla söylerdi. Değerli ses sanatkârlarını zaman za­man sofrasına çağırır, onları dinler, bazen şarkılara kendisi de katı­lırdı. Ancak gençlere batı müziği kültürünün verilmesini istiyordu. Radyo müzik programlarında, klasik batı müziğine ayrılan saatlerin, Türk müziğine ayrılan saatlerden daha fazla olmasını ister, zaman zaman kontrol ederdi. “Bizler alaturka müziğe alışmışız, ancak yeni nesil için bu böyle olmamalıdır” dediği söylenir. Şairlere de büyük saygı duyduğu bilinmekte ve sofrasında bazı akşamların şiire ayrıldığı görülmektedir. Atatürk askerî okullardan alıştığı kuru fasulyeyi bütün ömrünce diğer yemeklere tercih etti. Bir bekâr yemeği olan yağda kızartılmış yumurta ise, o­nun ikinci büyük tercihi idi. Meze olarak, beyaz peynir, kavun ve leblebi daima sofrada bulunurdu. Rakıdan başka içkiler üzerinde durmazdı. Alkole çok dayanıklı bir bünyeye sahip olduğu görülmektedir.

Çankaya gecelerinin kendisine göre bir göreneği vardı ki, bu, kim gelirse gelsin değişmezdi. Her şeyde titiz olan Mustafa Kemal, sofranın iyi kurulmuş olmasını ister ve çok defa oturmadan örtüyü, tabakaları kendi eliyle düzeltirdi. Misafirler istedikleri yere otururlardı. Sadece çok önemli kişilerin belirli yerleri vardı. Sofrada önce içki, genellikle de rakı gelirdi. Yanında sindiriminde yardımcı olsun diye sakız leblebisi, ayrıca meze olarak barbunya pilakisi, zeytin ve beyaz peynir bulunurdu. Ziyafet resmî değilse içki faslı genellikle uzar, yemek çok sonraları gelirdi. Atatürk’ün sofrasında önemli bir günün menüsünü çorba, piliç, kuşkonmaz, yeşil fasulye, börek, ayva kompostosu, kavun veya terbiyeli çorba, but köfte, ıspanak püre, kıymalı patlıcan, peynirli börek, armut kompostosu, kavun, kahvenin teşkil ettiği görülmektedir. 

Mustafa Kemal, gündüzleri çok az yerdi. Ancak yumurtayı her zaman istemesi dikkat çekicidir. O’nun, dünyada kendisine tek gerekli şeyin “bir dilim ekmek, bir de dostlarla yiyip, içmek” olduğunu söylemesi her halde pek fazla yaşayamadığı bir hayata duyduğu özlemin ifadesi olmalıdır. Zira, Atatürk’ün hayata bakışı bu değildir. O, hayatın sürekli bir savaşma ve çarpışma olduğuna inanmakta, başarıyı da mutlaka verilmesi gereken bir mücadelenin sonucu olarak görmekteydi. Onun için kaybetmeyi sevmez, manen, maddeten kuvvetli olmaya önem verirdi. Hatta denilebilir ki, O’nun gözünde hayat “savaşmaktan/mücadele etmekten” başka bir şey değildi. Dolayısıyla böylesi bir insanın sükûnet içerisinde dostlarla geçecek bir hayatı özlemesinden daha tabii bir şey olamaz.

Mustafa Kemal, oyun oynamaya meraklı değildi. Ancak büyükelçilerle bazen briç, bezik oynadığı olmuştur. Bunun yanında arkadaşları ile tav­la veya poker oynamayı severdi. O’na göre “Oyun, işlerden yorulmuş beyni dinlendirmek için faydalı bir eğlencedir, vakit geçirtir.” Bunun haricinde Atatürk’ün dinlenmek ve vakit geçirmek için fırsat buldukça at gezintileri yaptığını bilmekteyiz. Demek ki O, ata binmekten bıkmamıştı. At yarışlarını da seyretmekten hoşlanırdı. Yarışmalı sporlardan ise kürek yarışlarını izlemeyi severdi. Ayrıca güreşleri de se­verek izlerdi. Asker pehlivanları köşke çağırır, güreş tuttururdu. Bazen iri yapılı arkadaşlarını bu pehlivanlarla güreş tutmaya zor­ladığı da olmuştur. Esasen O’na göre spor, uluslararası düzeyde en etkili propaganda vasıtalarından birisidir. Onun için Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra okullardaki spor eğitimine büyük önem verdi.

Sonuçta, insan olarak Atatürk, geleceği çok iyi görebilme, za­manlamayı çok iyi yapabilme, milletini iyi tanıyıp, ona güve­nme, insan sevgisiyle dolu olma, her zaman halkla birlikte hareket etme, vatan­perver birisi olmak gibi meziyetleri kendi nefsinde toplamış olmakla da diğer insanlardan ayrılmaktadır. O’nun bu özellikleri sayesinde Türk milleti,  ye­ni bir devlet yarattı, yeni bir tarih yazdı. O olmasaydı, belki de bu tarih yazılamazdı.

Beni dinlemek lütfunda bulunduğunuz için teşekkür ederim.

 

SEÇİLMİŞ BİBLİYOGRAFYA

 

Atay, F.R., Çankaya, İstanbul 1980

Atay, F.R., Atatürk’ün Hatıraları (1914-1919), Ankara 1965

Baltacıoğlu, İ.H., Atatürk; Yetişmesi, Kişiliği, Devrimleri, Erzurum 1973

Borak, S., Atatürk’ün Özel Mektupları, İstanbul 1998

Bozok, S.-Bozok, C.S., Hep Atatürk’ün Yanında, İstanbul 1985

Eroğlu, H., Atatürk, Hayatı ve Üstün Kişiliği, Ankara 1994

Granda, C., Atatürk’ün Uşağı İdim, (nşr. T. Gürkan), İstanbul 1973

İnalcık, H., “Atatürk ve Türkiye’nin Modernleşmesi”, Atatürk Konferansları 1963, Ankara 1991, s.189-196

İnan, A.A,  Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara 1984

Karaosmanoğlu, Y.K., “Atatürk’ün İnsanlığı”, Atatürk Konferansları 1963, Ankara 1991, s.15-20

Lord Kınross, Atatürk; Bir Milletin Yeniden Doğuşu, (nşr. N. Sander), İstanbul 1981

Mehmed Kemal, Türkiye’nin Kalbi Ankara, İstanbul 1983

Özalp, K.-Özalp, T.,  Atatürk’ten Anılar, Ankara 1992

Özgü, M. “Atatürk’ün Edebiyat ve Sanat Anlayışı”, Atatürk Konferansları 1963, Ankara, 1991, s.21-56

Öztin, T., Mustafa Kemal’den Atatürk’e, İstanbul 1981

Soyak, H.R., Atatürk’ten Hatıralar I-II, İstanbul 1973

Üstün, E.F., Ülkücü Atatürk, İzmir 1964

Vıllalta, J.B., Atatürk, (nşr. F. Özsu), Ankara 1982

 

 

 

 

  
34 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın