• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
İngilizler İstanbul'u Neden Terk Etti (General Harington'ın Anıları) / Çeviri: Fırat Ceylan

Yazar: Sir Charles Harington Harington

Çevirmen: Fırat Ceylan

Editör: Şeymanur Koç


Ekim 1920’de Savaş Bakanı Winston Churchill tarafından General Milne’in (şimdi Mareşal Lord Milne) halefi olarak İstanbul’a gönderildim. Gelecek üç yılda yaşayacaklarım o zaman aklımın ucundan dahi geçmezdi. Sevr Antlaşması imzalanmıştı. İstanbul’daki kuvvetimiz (28. Tümen) altı tabur,bir süvari alayı ve birkaç topçu kalacak şekilde azaltılacaktı. Benim görevim de antlaşmanın uygulanmasını sağlamaktı. Komutam altında ayrıca İzmit'te konuşlanmış bir Yunan tümeni ve Boğaz'da, Tarabya'nın hemen karşısındaki Beykoz'da konuşlanmış bir Yunan alayı vardı. EvimizTarabya’da Alman Büyükelçiliği’nin yanındaydı ve Krupp[1] temsilcisine aitti. Çok hoş bir yerdi, Karadeniz’in girişine çok yakın bir noktadaydı. Yılın belli zamanlarında, erguvanlar çiçek açınca, Boğaz enfes bir yere dönüşürdü. İstanbul'daki ofisime ulaşmak için Yıldırım istimbotuyla her gün Boğaz'da dokuz mil gidiyordum.Evimiz, savaş sırasında bir ara Goeben'in[2]saklandığıİstinye'nin hemen yukarısındaydı. Mudanya'nın ardından 1922'de H.M.S Iron Duke[3]ile İstanbul'a döndüğümde, Albay Nasmith'in,V.C.[4], (şimdi Amiral ve İkinci Deniz Lordu)başarılı denizaltı harekâtı sonucu oluşan enkaz hâlâ boylu boyunca uzanıyordu o sahilde.İstanbul'a geldiğimde Yüksek Temsilci Sir John de Roebeck'ti ama kısa süre sonra yerine Sir Horace Rumbold'un atanmasıyla Başkomutan olarak Akdeniz Donanması’na döndü.

Sükûnetçok uzun sürmedi.Varışımdan bir hafta geçmemişti ki önce Kars sonra da Venizelos düştü. Kırım'da yenilenWrangel[5], komutasındaki kuvvetlerden kalanyetmiş beş gemi içindeki kadın ve çocuklarla İstanbul’a geldi.

Londra’dan ayrılmadan önceki gün, Churchill elinde bir telgrafla odama gelmişti. Hükumetimizi üç milyon değerinde silah ve malzeme yardımı yapmaya ikna ettiği Wrangel'in harika bir yerde olduğunusöylüyordu. “Moskova'ya ve Winston Churchill’in parlamasına sadece doksan sekiz mil uzaklıkta” derken nasıl keyifli olduğunu hâlâ hatırlıyorum. Bu sözlerin üzerinden iki hafta geçmeden Wrangel gemileriyle Kırım’ı terk etmişti bile. General Plumer’ın her zaman büyük önem verdiği “Cephe Gerisi Düzenlemeler” tamamen başarısız olmuştu. Gelen gemilerin insanlarla tıka basa dolu hâli hâlâ gözlerimin önündedir. Hükumetimiz sorumluluğun tamamen Fransızlarda olduğunu ve yardım etmek zorunda olmadığımızı bildirmiştifakat o manzaraya tanıklık eden bir kimsenin yardım etmeyi reddedebileceğine imkân dahi vermiyorum.

General Wrangel’i ziyarete Amiral de Robeck ile birlikte gitmeyi planlıyorduk ama kendisi ziyaretimizden bir gün önce ayrılmış ve yerine Sir Horace Rumbold gelmişti. Dolayısıyla yalnız gittim.Nasıl karşılanacağımı hiç bilmiyordum. Kamarasına indiğimde General Wrangel ve Amiral Kedroff tarafından çok nazikâne karşılandım,zaman içinde de çok iyi arkadaş olduk. Gemilerdeki zavallı insanlar tarif edilemez derecede kötü bir durumdaydılar. Kadınlar bir somun ekmek karşılığında kürklerini ve incilerini teknelerdeki askerlere atıyor ama askerler kabuletmiyorlardı. Gemilerdekiler karaya indirildikten sonra aşevlerinde her gün doksan bin insan besliyorduk. Denizciler süt getiriyorlar, askerler de istihkaklarının büyük kısmını feda ediyorlardı, o kadar ki Hampshire Alayı’nda bunu yasaklamak durumunda kaldım. Daha sonra da 75.000 civarında Türk’ü besledik. Çok zor bir işti fakat yaptıklarımızdan herkes fazlasıyla memnun oldu. Eşimin bir hayır kuruluşununbaşında olması da her zaman hoşuma gitmiştir.Her şey renklere ayrılmıştı. Kazanlarda yemek dağıtan kadın ve erkekler kazanlar ile aynı renkte önlük giyiyor, sığınmacılar da ellerindeki renkli fişlerle aynı renkteki kazanlara gidiyorlardı. Her şey konuşmadan yapılabiliyordu, böylece iletişim sorunu yaşanmıyordu.

General Wrangel’in Britanyalıların yardımına duyduğu minneti ifade eden mektubu:

 

Rus Ordusu Başkomutanı,

General Kornilov Kruvazörü’nde,

27 Kasım 1920

 

Sayın General,

Britanya Karadeniz Ordusu temsilcilerinin Kırım’dan gelen mültecilere sağladıkları büyük desteğin,subay ve askerlerin bu amaç doğrultusundaki cömert teşebbüslerinin haberlerini çeşitli kaynaklardan almaktayım.

Silah arkadaşlığımızın ve Britanya Askeri Heyetinin general, subay ve askerlerinin milli gayemize verdikleri desteğin canlı hatırası ile bağlı olduğumuz Britanya Ordusu tarafından bize gösterilen dostluğa tüm ordumun ve şahsımın minnettar olduğuna Siz Ekselanslarını temin etmeyi çok önemli addediyorum.

Ülkenize ve Ordusuna olan daimi minnettarlığımızı yeniden anlatabilmiş olmak dileğiyle.

En yüksek saygılarımı lütfen kabul ediniz General.

(İmza) Wrangel

Ekselansları,

Britanya Karadeniz Ordusu Başkomutanı,

General Sir Charles Harington'a.

 

Osmanlı Veliahtı’nın aynı konu üzerine mektubu:

 

Ekselansları,

Yıkım, açlık, göç ve işsizlik gibi birçok şekilde görülen insan sefaleti ve bunların toplumsal etkileri kuşkusuz ki dünyanın hemen her yerinde Harb-i Umumi’nin üzücü sonuçlarından olmuştur.

Ancak, şimdiye kadar yapılan ve kuşkusuz hâlâ yapılmakta olan her türlü tahribatın en yoğununu yaşayan ülkem nokta-i nazarından bakıldığıdında, acı çeken ülkelerin hiçbiri benim ülkemle karşılaştırılamaz.

Balkan Savaşları’nın ardından yorgun düşmüş Türkiye, çok sayıdaki yarasını sarmak için uzun bir barış dönemine zaruri bir ihtiyaç duyuyorkenAvrupa diplomasisinin vahim hataları ve o zaman başında bulunan maceracı liderlerinin kör kibirleri yüzünden dehşetli bir biçimde yeni ve feci bir savaşın içine sürüklenmiştir.

Türkiye’yi zaruretlerine rağmen her daim dostu olarak gördüğü iki büyük Devlet’e karşı savaşa sokmak işte ancak böyle mümkün oldu. Yine busebeplerden, korkunç sefaletlerinin anlaşılmasına vesile olduğunuz zavallı Türk göçmenler sayısız mezalimin yeni ve masum kurbanları olarak, sığınmak için başkentlerine koştular.

Her şeyden mahrum bırakılmış bu savaş kurbanlarının yardımına en zor zamanlarında fiilen koştuğunuz için müteşekkirim.

Bu cömert teşebbüsünüzü, ülkelerimizi birbirine bağlayan köklü dostane ilişkilerimizin en yakın zamanda devam edeceğininalameti olarak görüyor, karşılıklı çıkarlarımızın sağduyulu ve adil idrakinin bu olumlu ifadesi için tüm vatandaşlarım adına mutluluk duyuyorum.

Bu zor zamanlarında talihsiz Türk sığınmacılarfaydasınabaşarıyla organize ettiğiniz insani yardım çalışmalarınız için Leydi Harington ve Siz Ekselanslarına en içten teşekkürlerimi iletmekten memnuniyet duyarım.

Leydi Harington’a saygılarımı iletmenizi ve en kalbi duygularımı kabul etmenizi Siz Ekselanslarından rica ederim.

                                                                     (İmza) Abdülmecid.

2 Mart 1922

 

Cevabım:

 

                      Müttefik İşgal Kuvvetleri Genel Karargâhı,

İstanbul             

                                                     3 Mart 1922

Veliaht Hazretleri,

Leydi Harington ve şahsım adına siz Veliaht Hazretleri’ne son derece nazik mektubu için teşekkürlerimizi belirtmeme izin verin, bizi fazlasıyla mutlu ettiniz.

Sizi temin ederim ki, kendilerini böylesine talihsiz koşullarda bulan masum Türk sığınmacıların karşılaştıkları zorlukları hafifletmek için elimizden geleni yapmaktan memnuniyet duyuyoruz.

Türk Milleti’nin temsilcileri ve İstanbul’daki Türk nüfus tarafından şahsıma her alanda gösterilen iyi niyet ve nezaket asla unutulmayacaktır. Ve eminim ki tarihte benim görevimi yapmış hiçbir komutan benim Türk Milleti’nden gördüğüm gibi bir nezaketle karşılaşamamıştır. Mütevazı çabalarımızın gelecekteki iyi ilişkilerimizinbir işareti olması dileğini Veliaht Hazretleri’yle paylaşıyor, ülkenizde barış ve refahın tekrar sağlanacağı zamanları görmeyi ve ülkelerimiz arasındaki dostane ve köklü ilişkilerin tekrar kurulmasını umuyorum.

Nazik mektubunuz için eşim ve şahsım adınaminnettarlığımıifade etmek isterim. Bağış Balosu’na katılarak bize bahşettiğiniz büyük şeref için ayrıca teşekkürlerimi sunarım.    

                                      Hürmetkâr kulunuz,

                                                      (imza) C. H. Harington.

 

İstanbul’da hayat neşeli geçiyordu, özellikle de geceleri. Karargâhımız Harbiye’de, Türk Askeri Akademisi’ndeydi[6]. Camiler, Sultan’ın sarayları ve Kapalı Çarşı herkesin ilgisini cezbediyordu. İnsanlar Sultan’ın ibadet etmeye gidişini izlemek için haftada bir kez selamlığa gidiyordu. “Ateş Gecesi”[7]dedikleri bir gecede Ayasofya'yı ziyarete gittim. Sultan da kır atıyla gelmişti, atın dört bir yanında yanan kandiller vardı. O muazzam camide binlerce kişiyi aynı anda namaz kılarken gördüm.

Boğazın Karadeniz’e yakın koylarındayüzerek ve yıkanarak harikulade vakit geçiriyorduk. Yaz akşamları yemeğimizi Yıldırım'da yemek çok hoştu. Uzun mesafe yüzmeyi her zaman sevmişimdir, orada da devam ettim. Tarabya’daki evden karşıya, Yenikali’ye[8] sonra tekrar Rumeli Hisarı’na yüzerdim. Toplamda yaklaşık üç buçuk millik bir rotaydı. Boğazın genişliğisadece bir mil kadar olsa dagüçlü akıntılar doğrudan karşıya geçip dönmeyi imkânsız kılıyordu.

Boğaz ve Karadeniz deyince aklıma mutlaka deniz fenerleri gelir. Savaştan önce hepsinieski bir İngiliz deniz subayıidare ediyordu. Savaştan sonra da Karadeniz’in girişindeki deniz fenerinde görevine geri döndü, ben de kendisini burada ziyaret ettim. İşine geri döndüğü için çok mutluydu ama ne yazık ki iki gün sonra, akıntıya kapılan bir çocuğu kurtarmaya çalışırken acı bir şekilde hayatını kaybetti.

İstanbul’daki Fransız kuvveti General Charpy, İtalyan kuvvetiyse birkaç sene önce vefat eden General Mombelli komutasındaydı. Fransız Yüksek Temsilcisi General Pelli, İtalyan Yüksek Temsilcisi’yse Marquis de Garroni’ydi. 28. Tümen’e Tümgeneral Marden komuta ediyordu.  İstanbul’a varışımdan kısa süre sonra ziyarete gittiğim İzmit’teki Yunan tümeni General Gargalides tarafından, Beykoz’daki Yunan alayı ise Albay Vlakahopolos tarafından komuta ediliyordu.

İlk sene her şey oldukça normal gidiyordu. Ordu ve donanmaher zamanki gibi Kral’ın doğum gününü kutlamak için, Müttefiklerin törenleri için veya başka törenler için resmigeçitler düzenliyordu. Aziz Patrik Günü’nde İrlandalı Muhafızlar içinhiç unutmayacağım çok özel bir tören düzenlendi. Kraliçe Alexandra adına yoncayı[9] benim sunmam istenmişti, ben de resmigeçitte görevimi yerine getirdim. Yonca İngiltere’den getirilmişti ve Levazım subayı arkadaşım Butler’ın söylediğine göre, taze kalması için viski içinde muhafaza edilmişti. Fakatbu yoncaviskiden nasibini pek de alamamış gibiydi! Yarbay (şimdi korgeneral) Alexander’ın o gün yurttaşlarıma gösterdiği ilgiye her zaman hayran kalmışımdır. Geçitten sonra tüm taburyaklaşık dört saat boyunca ayindeydi. Daha sonra müthiş bir Noel ziyafeti verildi. Ziyafetin ardından da tüm öğle yedili ragbi oynandı. Sonrasında kimsenin İstanbul’a gidip Aziz Patrik Günü’nü kutlamaya mecali kalmamıştı. Ayindeki muhteşem Katolik papazı da asla unutmayacağım.

İstanbul’da eğlenmek için yapılacak birçok şey vardı. Avcılık, polo, atıcılık, balıkçılık, yatçılık, golf, kriket, hokey, tenis, squash gibi birçok etkinlik, iyi kulüp veya kafeler, herkes için bir şeyler mutlaka vardı. Ortama harika bir dostluk havası hâkimdi. Herkes mutluydu, kıskançlıklar didişmeler yoktu ve orada kurulanarkadaşlıklar gerçek arkadaşlıklardı.

Şimdi sizi BBC’nin de dediği gibi “Anadolu’ya götürmeliyim” ki neler olup bittiğini görelim. Savaştan sonra Türkler silahsızlandırılıp silahları yığınlar halinde İngiliz, Fransız ve İtalyanların kontrolüne bırakılmıştı. Haydarpaşa’da ve Bostancı’da konuşlanmış iki tugayımız bulunuyordu. General Hadjianestes komutasındaki 50.000 asker civarında bir Yunan kuvveti Anadolu’da, Afyonkarahisar boyunca,hemen hemen kuzey güney hattına denk gelecek şekilde konuşlanmıştı. Gelibolu’daki kahramanlığı daima hatırlanacak olan Mustafa Kemal (rahmetli Cumhurbaşkanı), o sırada Ankara civarında, köylülerden ve kendisine katılmak için Avrupa’dan gelen taraftarlarından oluşan bir ordu topluyordu. Bir kısmı çok yanlış olan çeşitli kaynaklardan silah temin ediyordu ve tüm bu süre boyunca Yunanlıların savaş gücünü ölçüyordu. Gittikçe güçleniyor ve teşkilatlanıyordu. Yunanlıların küçük saldırılarını püskürttükçe kendinden daha da emin oluyordu. Zannediyorum tam da bu sıralarda Müttefikler rahatsızlık duymaya başladılar, Fransız ve İtalyan birliklerini komutama verip beni Müttefik İşgal Kuvvetleri Başkomutanı olarak atadılar. Britanya Kuvvetleri Komutanlığı'nı ise Tümgeneral Marden devraldı.

Tam bu sıralarda Yunanlılar saldırıya geçti ve nispeten başarılı oldular. Bu başarıyla yetinmeyi bilseler her şey çok daha farklı olurdu ama bu ilk başarılarıonları o kadar gururlandırdı ki Yunan Kralı savaştan bihaber olmasına rağmenkalkıp Anadolu’ya geldi. Kralın heyetinde “Ankara’ya!” naraları yankılanıyordu. Akılsızca ilerlediler, hazırlıktan ve teşkilattan mahrumlardı. Bu durum,onları Sakarya Nehri’nde mutlak bir zaferle durduracak gerçek bir asker olan Mustafa Kemal’i çok sevindirmiş olmalıydı.

Hükumete Yunan Ordusu’nun savaş gücü üzerine düşüncelerimi rapor etmem emredilmişti. Yazdığım rapor hâlâ duruyor. Raporum Lloyd George’un hoşuna gitmemişti, Tümgeneral Marden’den Anadolu’ya gitmesi ve alışılmadık bir usulle, beni atlayıp direkt olarak hükumete rapor vermesi istendi. Dönüşümdeyorum yapmama izin verildi ve yine fikirlerime sadık kaldım: Çok az veya sıfır direnişe karşı ilerlerkenher şey gayet iyi olabilirdi fakat ciddi bir saldırıya maruz kaldıklarında dayanma şansları yoktu. Hatta Yunanlılar durumu kendileri için daha da kötüleştiriyorlardı, zaten Müttefiklerin idaresindeki İstanbul’a saldırmak amacıyla Doğu Trakya’ya 50.000 kadar asker göndermişlerdi. Bu çılgın proje hakkındaki raporları okurken gözlerime inanamıyordum. Sir Henry Wilson’ın sürekli dünyanın en iyi doğal mevziisi olarak anlattığı amauzun menzilli silahlardansonra değeri değişen Çatalca hattını incelemeye gitmiştim. General Charpy’yi, hattı Britanyalı ve Fransız askerleriyle savunmakla görevlendirdim, kendisi de görevini hakkıyla yaptı.

Tam bu sıralarda ilginç bir olay oldu. Haydarpaşa’da çıkan çok ciddi bir yangın sonucunda binlerce Türk evsiz kaldı. Biz de herkesin davetli olduğu büyük bir at yarışı düzenliyorduk, gelirini de bu zavallı Türklere vermeye karar vermiştik. Dolayısıyla Türk Hükumeti'ni de davet etmenin uygun olacağını düşündük. Hemen kabul ettiler. Hâlâ savaşta olduğumuzdan Türkleri daha önce hiç davet etmemiştik. Yunanlılar bu sırada Çatalca’ya hareket ediyorlardı. Yunanlıların olduğu bir çay masasına oturdum. Çatalca'ya gittiğimi, Yunan tehdidinden haberdar olduğumu biliyorlardı. Türk davetlilerin başı İzzet Paşa nazik bir ihtiyardı, Bulgar Savaşı sırasında Çatalca’da komutanmış, diğer davetli Savaş Bakanı Ziya Paşa da bir kurmay subaymış. İkisi de gece boyunca “Sağına dikkat et, sağına dikkat et.” deyip durdular ve İstanbul’un savunmasına yardımcı olmak için 20.000 Türk askeri teklif ettiler! Terkos Gölü’ne kadargitmiş ve üzerinden bir ordu geçmiş gibi görünen meydanı gördüğüm için neden bahsettiklerini çok iyi anlıyordum. Bir yıl geçmeden İstanbul’u bu sefer de Türklere karşı savunmak için Yunanlılar 20.000 asker teklif edeceklerdi! Böylesini ancak Gilbert ve Sullivan[10]yazabilirdi!1922 baharında Yunanlıların durumunun iyi olmadığı anlaşıldı. Mali durumlarızayıflamaya, savaşinsanları yormaya başlamıştı. Yeni başkomutan General Hadjianestes savaşın kısa sürede biteceği ve yakında evlerine dönebilecekleri fikrini aşılıyordu. Mart 1922’de kendilerini Müttefiklerin ellerine bırakarak tatmin edici bir anlaşmanın yapılmasını istediler. Bir anlaşmaya varılmasını sağlamak amacıyla Lord Curzon ile birlikte Paris’te bir konferansa katıldım. Yunanlıların Anadolu’yu Müttefikler gözetiminde boşaltması üzerine bir plan hazırladık. Plan hâlâ bende duruyor, daha sonra bir kopyasını dafaydalı olacağını düşündüğümden Karargâh Tatbikatı önerisi olarak Harp Akademisi’ne yolladım.

Türkler teklifimizi kabul etmeyince plan da anlamsız hâle geldi. Çok yazık oldu. Yunanlıları Anadolu’dan çıkarıp Türk yönetimine teslim etmeliydik. Böylece Batı Anadolu ve İzmir felaketi önlenmiş olurdu.

Bilindiği üzere Yunanlılar Çatalca’ya saldırmadı. Yunan Komutanı'na bu eylemlerinin sebebini sorduğumda ise onun yerinde olsam benim deaynı şeyi yapacağımı çünkü Müttefiklerin Anadolu’daki Türklere silah akıttığını söyledi! Durum gittikçe ciddileşiyordu. Doğu Trakya'ya gönderdikleri kuvvet Yunanlıları zayıflatmıştı. Mustafa Kemal eline geçen fırsatı gördü ve değerlendirdi. Afyonkarahisar yakınlarındaki zayıf bir savunma hattına saldırınca her şey bir anda çöküverdi. Yunanlılar tüm bu maceradan bıkmışlardı, kuzeydeki kolordu hariç neredeyse hiç direniş gösteremediler. İrtibat subayım çektiği telgrafta Yunan ordusunun savunmaya geçmesinin hiçbir şekilde mümkün olmadığını yazıyordu, delirdiğini veya sinirlerinin bozulduğunu düşünüp başka bir irtibat subayına telgraf çektim, o da bu görüşü onayladı. “Birisi bir şeyler yapıp onları durduramaz mı?” diye çektiğim telgrafı hatırlıyorum. Yapılabilecek hiçbir şey yoktu, İzmir’e geri dönüyorlardı. Tarihin gördüğü en büyük felaketlerden biriydi, korkunç bir faciaydı. İzmir’deki deniz subaylarımızın anlattıkları sahneler dehşet vericiydi.

Durumun ciddiyeti bizim için de gittikçe artmaktaydı. Belirtmem gerekir ki Fransız ve İtalyan hükumetleri askerlerini komutama vermelerine rağmen onları Anadolu'ya sevk etme yetkisi vermemişti. Durum kötüleşince Fransız ve İtalyan Yüksek Temsilcilerinden ve Generallerinden Çanak’a bir süvari bölüğü, bir Fransız bölüğü ve bir İtalyan müfrezesi göndermelerini istedim, böylece bir yerine üç bayrak gösterebilecektik. Hemen kabul edildi. O sırada Çanak’ta sadece Loyals taburu vardı, Tuğgeneral Shuttleworth’ü komutayı alması için oraya gönderdim. Fransız ve İtalyan müfrezelerini bandoyla birlikte çok iyi karşıladık. Bir an için Çanak'ta üç bayrak dalgalanıyordu fakat durumdan haberdar olur olmaz önce Fransız sonra da İtalyan hükumeti müfrezelerin geri çekilmesini emrettiler. Hayatımda hiç kimseye, Fransız General Charpy ve İtalyan General Mombelli’ye üzüldüğüm kadarüzülmemiştim, beni yüzüstü bıraktıklarınıhissediyorlardı.

Tam o sırada Lord ve Leydi Plumer Malta’dan, çok önceden söz verdikleri üzere bizi ziyarete geliyorlardı. Çanak’ta durup Tuğgeneral Shuttleworth’e uğradılar. Çok iyi bir denizci olan Amiral John Kelly de Benbow ile gelip küçük Britanya kuvvetinin tel örgü çalışmalarına yardımcı olmak için bahriyelilerini karaya indirdi, bunların içinde sanırım kendi hizmetkârları da vardı. Eski komutanım Çanak’tan yazdığı telgrafta, tam da kendisinden bekleneceği üzere “Burada her şey yolunda” diyordu. Lord ve Leydi Plumer, Bryony ile geldiler, Tarabya’daki evimizin önüne demir atıp iskelemizden karayaindiler. O akşam misafirlerimizin onuruna büyük bir ziyafet verdik. Tüm Müttefik Yüksek Temsilcileri, Amiraller, Generaller ve daha birçok kişi davetliydi. Fransız ve İtalyan generaller çok mutsuz olduklarını söyleyerek müsaadelerini istedilerse de gelmeleri için ısrar ettim. Çok hoş bir akşamdı. Kimse asıl hislerine dair bir belirti göstermiyordu. İngiltere'de güzel bir akşam gibiydi. Müttefiklerin büyük salona girişiyle çalmaya başlayan gaydalar şu an bile gözlerimin önünde. Generallerin de asla unutamayacağı, gerçekten fevkalade bir akşamdı, öyle ki ayrılırken gözyaşlarına boğuldular.

Eski komutanımın tam da o günlerdegelişi muhteşem bir tesadüftü, benim için en az birkaç tümen kadar değerliydi. Ertesi sabah kendisini ofisime götürdüm ve durumla ilgili tüm telgraf ve raporları kendisine okudum. Yaklaşık yarım saat sonra “Bana bir kâğıt ver” dedi. Garibime gitmişti, şimdiye kadaro, kararları alan ben iseonları kâğıda dökendim. Biraz sonra bana iki mesaj verip “Bunları gönder” dedi. Birisi Savaş Bakanlığı’na yazılmıştı, yaptığım her şeye tamamen katıldığını söylüyordu. Diğeri ise aynı şeylerin yazılı olduğu, Bay Lloyd George’a kişisel bir telgraftı. Benim için anlamı büyüktü çünkü doğal olarak benim yerime daha kıdemli birinin Kurmay Başkanı atanacağını düşünüyordum. Fakat gerçek bir dostum olan Tümgeneral Hastings Anderson’ı atadılar. Havacılık uzmanı Alan Cobham ileuçakla geliyordu fakat şanssızlık eseri uçak Avusturya’da arıza yaptı ve Doğu Ekspresi’yle varışı iki kat daha uzun zaman aldı. Geldiğinde Mudanya Antlaşması yeni imzalanmıştı.

Mudanya ve Çanak’ın daha önce anlatılmayan hikâyesine geçmeden önce durumu iyice açıklığa kavuşturmalıyım. Yukarıda da anlattığım gibi Çanak’ta Tuğgeneral Shuttleworth komutasında bir süvari bölüğü, bir piyade bölüğü, iki de tabur olmak üzere çok küçük bir kuvvetim vardı. Bu küçük kuvvet karşısında Türkler 17.000 kişilik çok daha üstün bir kuvvet toplamıştı. 3 Eylül 1922’de durum fazlasıyla kritik bir hâl almıştı ve çatışmanın önlenmesi büyük oranda Tuğgeneral (Şimdi Tümgeneral Sir Digby) Shuttleworth’ün takdire değer çabası ve komutasındakilerin gösterdiği itidal sayesinde mümkün olmuştur.

Durumu en iyi General Shuttleworth’ün bana ulaştırılan raporundaki ifadeleriyle anlatabilirim: “Fransız ve İtalyan müfrezeleri Çanak’tan çekilmişti vegemilerimizin Marmara Denizi’ne girebilmesi için Asya kıyısını olabildiğince elimizde tutmak gerekiyordu.”

“Bunun için elimde bir süvari bölüğü, bir piyade bölüğü, iki de tabur vardı. Akdeniz Donanması’nın savaş gemileri ve kruvazörleri Çanak’ta bulunuyordu ve Tuğamiral J. Kelly saldırıya uğramamız ihtimaline karşı hazırlık ve destek anlamında elinden gelen tüm yardımı yapacağını söyledi. Tüm deniz piyadeleri ve denizci müfrezeleri gemilerden karaya indirilmişti.

“Ciddiyetimi anlarlarsa Türkler çatışmayı riske etmeyebilirlerdi. Onları Müttefik Tarafsız Bölgesi’nin en uç sınırında karşılamanın yapılacak en akıllıca hareket olduğuna karar verdim.Kuvvetime saldırmak gibi bir hatanın sonuçları konusunda onları açıkça uyarmak istiyordum. Herhangi bir yanlış anlaşılmaya yer yoktu. Yüzbaşı J. E. Petherick’in 3. K.O. Hussars[11]bölüğünü Çanak ve İzmir arasındaki bağlantı yolunu tutmaları için Ezine’ye gönderdim, bu onları kırk mil[12]içeriye göndermek anlamına geliyordu. Süvari bölüğünü desteklemek için Loyal Regiment’tan[13] bir müfreze yarı yolda katırlar üzerinde bekleyecekti. Fakat Türkler Ezine’ye girmeden kırsal alanı dolanarak Biga’dan da gelebilirlerdi. Bu ihtimale karşı Loyal Regiment’tan bir müfrezeyi Çanak’ın doğusundaki Biga kasabasına yerleştirdim, destroyerler de denizden destek verecekti.

“Sıra çarpışacağımız mevziiyi seçmek ve hazırlanmaktaydı. Zaman az, yapılacak şey çoktu. Savunma mevzii bir alay tarafından tutulacak daha sonra bir tümene genişletilecekti. Mevzii açık bir ateş alanına sahipti fakat derinlikten yoksundu, iki kanadı da donanmatoplarıyla kaplıydı. Kısacası yeterince top, ekipman, tel, kereste, kum torbası bulamayacak olan Türklerle çatışabileceğimiz bir mevziiydi. Karacılar ve denizciler işçilerle birlikte savunmayı en ince ayrıntısına kadar tamamlamak için gece gündüz çalışıyorlardı.

“Başka sorunlarımız da vardı. Çanak’a hergün sığınmacı Yunanlılar akın ediyordu. Bu insanlar ve Çanak’ın Türk nüfusu gemilerle tahliye edilmeliydi. Hastalıklardan korunmak için Avrupa yakasında temiz bir su kaynağı bulunmalı ve Çanakkale Boğazı’ndannakliyatı için mavnalar hazırlanmalıydı. İskeleler inşa edilmeliydi. Kraliyet Donanması’nın yardımı olmasaydı hazırlıkları Türkler saldırıya başlamadan tamamlamak imkânsız olurdu.

“Planlar olabildiğince hızlandırıldı. 23 Eylül 1922 sabahı Türk süvarisi Tarafsız Bölge’ye girdi. Hemen 3. Hussars bölüğü tarafından durduruldular. Kırsal alan zorlu ve engebeliydi, mevcutbir dizi köprütaştandı ve atlar için uygun değildi, bunlardan da sadece üçü kullanılabilir yollardı.

“Karşı taraftan ateş edilmedikçe ateş açmama emri almıştık. Türk Komutanla irtibatımız erken kuruldu, Yüzbaşı Petherick durmasını istedi. İlerlemesi hâlinde süvarisinindirenişle karşılaşacağını, ateş açılmasının da Büyük Britanya İmparatorluğuyla savaş anlamına geleceğini bildirdi. Uyarı Türkleri oyaladı ama tamamen durduramadı.

“Yüzbaşı Petherick dar geçitleri tutarak Türkleri dış kanatlara hareket etmeye zorladı. Adamlarımız buralardan geçmelerine de izin vermeyecekti. Türkler süvarimizin birkaç metre yakınına kadar gelip ateş açmakla tehdit ettiler, hatta zaman zaman yolu açmak için atlarımızın dizginlerini tutmaya,askerlerimizi indirmeye bile çalıştılar. Fakat ateş açmadılar.

 “Gece yarısında Türkler Menderes Nehrinde durdurulmuştu. Birkaç nokta haricinde nehrin sarp kıyılarını geçmek imkânsızdı, o noktaları da gözlüyorduk.Ana yoldaki köprü patlatılmıştı. Açık ve yıldızlı bir gökyüzü vardı, gece son derece soğuk ve durgundu.

“Yüzbaşı Petherick’le buluştuğumda öğle vaktiydi. Türklerin bu isteksiz ilerleyişinden komutanlarının emir beklediği sonucuna varmıştım.O gün Menderes Nehri'ni mümkün olduğu kadar tutmaya karar verdim. Fakat Türkler saldırgan bir tavır içerisinde olduklarından, hâlihazırda zayıf kuvvetimin ezilmesini önlemek için ateş açma iznini almam gerekiyordu.

“Bu sebeple Çanak’a döndüm ve ateş açma izni için İstanbul’daki Başkomutan’a telgraf çektim. Aksi takdirde kuvvet bakımından bizden üstün olan Türklere karşı Çanak'ı savunmam mümkün değildi. Daha sonra H.M.S. Benbow’a geçtim ve olanları Tuğamiral J. Kelly’ye rapor ettim. Yüzbaşı Petherick’e katılmaları için kendisinden bir gözlem grubu ve bir deniz topçu subayı göndermesini istedim, böylece çatışma başladığında donanma da bize destek verecekti. Amiral kabul etti. O gece General Sir C. Harington mecbur kaldığım takdirde ateş açma iznini verdi.

“Türklerde gece boyunca bir hareketlilik olmadı. Deniz Yarbay L. Holland komutasındaki deniz müfrezesi Yüzbaşı Petherick’e şafak vaktinde katıldı.

“24 Eylül'de yani ertesi gün, Türklerin ilerleyeceklerine dair bir belirti görmedik. Yüzbaşı Petherick’in süvari bölüğünün saydığına göre Türk süvarisinin sayısı 1.100’ün üzerindeydi ve öğle vakti Ezine tarafında toz bulutları yükseliyordu yani Türkler açıkça hareket halindeydi. Aldığımız raporlara göre Ezine’de 17.000 kişi için ekmek pişiriliyordu.

“İkmal ve iletişim zorlukları dolayısıyla 24 akşamı Yüzbaşı Petherick’in süvari bölüğünü Çanak’a 10 mil mesafedeki Kepez’e çekmek zorunda kaldım. Türkler süvarinin çekilişini ancak sabah takip etti, o zamana kadar 2 tabur ve bir bataryayı Kepez'e destek için kaydırmıştım bile. Çanak’a da beş tabur ve önemli sayıda topçu takviye kuvvet ulaşmıştı.

“Menderes Nehri’nden çekilmeden önce Çanak’taki Kemalist Mutasarrıf’ı[14] Türkçe konuşabilen kurmay subayım Binbaşı Harenc'in yanına verdim ve Mutasarrıf’ın mevzilerimizi geçip Ezine’deki Türk Karargâhına katılmasına izin verilmesiyönünde talimat verdim. Bu hareketimin sebebi 23 Eylül öğle vaktinde elde edilen bir bilgiydi, bu bilgiye göre Kasım Orbay Paşa İzmir’de Türk Süvari KolordusuKarargahı'ndaydı. Bu general ile Türk Savaş Bakanlığı’nda uzun süre birlikte çalışmıştık ve kendisine güveniyordum. Kemalist Mutasarrıf’ın Çanak’taki hazırlıkları ve gerekli durumda saldırılara karşılık vermek için izin aldığımı ilk elden anlatacağını umut ediyordum. Mutasarrıf’ı bırakmanın durumu o veya bu yönde daha da netleştireceğini düşündüm. Mutasarrıf birkaç gün boyunca geri dönmedi, Türklere ne söylediğini de hiçbir zaman öğrenemedim.

“26 Eylül’de İstanbul’da bulunan General Sir C. Harington’a Çanak’tan verdiğim raporda Türklerin ısrarla belli bir noktaya kadar saldırgan davrandığını ve mümkün olduğu sürece çatışmadan kaçınmalarını isteyen emirler almış olmaları gerektiğini söyledim. İki tarafın da kendine en üst düzeyde hâkim olmasını gerektiren garip bir hâl içindeydik.

“27 Eylül’de Çanak’ın komutasını o sabah İstanbul’dan gelen Tümgeneral T. O. Marden’e devrettim ve kendi tugayımın başına geçtim.”

23 ve 24 Eylül, Tuğgeneral Shuttleworth’ün de yukarıda söylediği gibi en kritik geceydi.Yaverim Teğmen Leveson Gower,Tuğgeneral Shuttleworth’ün ateş açma yetkisi istediği telgrafı bana getirişini, cevabımı yazışını, sonraki sabah erkenden yanıma geldiğinde ilk sorumun “Savaş nasıl gidiyor?” oluşunu ve bana yanıtını anlatır dururdu: "Daha başlamadı ki!"

Bu sürede hükumet Türkiye’deki kuvvetimi takviye etme kararı almıştı. Aldershot’tan bir tugay ve Mısır, Malta, Cebelitarık gibi birçok yerden kuvvetler gönderilmişti. Bu kuvvetler arasında Grenadier Muhafızlar[15] 2. Taburu, Coldstream Muhafızları 3. Taburu ve Kraliyet Deniz Piyadeleri 11. Taburu da vardı. Akdeniz Donanması’nın ana gövdesi ve Atlantik Donanması'nın bir kısmı, ayrıca 1.000 havacının olduğu bir gemi gönderilmişti. Tümgeneral Marden’i bir tümenin büyük çoğunluğuyla birlikte Çanak’ın kontrolünü devralması için gönderdim. Havacılık Bakanlığı da Gelibolu’ya komutam altına birkaç bölük göndermişti. İstanbul'un idaresini ise Grenadier, Coldstream ve İrlandalı Muhafızlar, ayrıca Kraliyet Deniz Piyadeleri 11. TaburununkomutanıTuğgeneral Julian Steele'ye devrettim. Hükumetten aldığım emirler dört ana noktadan oluşuyordu: (1) Ne pahasına olursa olsun Gelibolu’yu tutmak. (2) Emrimdeki kuvveti tehlike altına sokmadan mümkün olan en uzun süre boyunca Çanak’ı tutmak. (3) Ciddi bir saldırı tehlikesi karşısındaterk etmek zorunda kalırsam İzmit Yarımadası'ndan çekilmek. (4) Mecbur bırakılırsam İstanbul'dan çekilmek.

Durum gittikçe kötüleşiyordu. 40.000 kişilik bir Türk kuvveti Çanak’ı, 50.000 de İzmit’i tehdit ediyordu ve İstanbul’da20.000 ila 40.000 arası, Doğu Trakya’da da 20.000 kişilikbir yedek kuvvet beklemekteydi. Bütün bu birlikler yeni kazanılmış İzmir zaferinin coşkusu içindeydi. General Marden’a mümkün olduğu sürece ateş açmaktan kaçınmasını ama mecbur kalırsa ateş açmasını emrettim. Türkler savunma hattına çok yakındı ve durum gittikçe tatsızlaşıyordu.

Son anda, 1922 Ekim’inin başında Mudanya’da Müttefik Generaller ile İsmet Paşa (yeni Türkiye Cumhurbaşkanı) arasında başkanlığını benim üstlendiğim bir konferans yapılması kararlaştırıldı. Mudanya’ya Amiral Sir O. de Brock komutasındaki H.M.S. Iron Duke ile gittim. Çanak’taki durumun konferans süresince sakin kalması kararlaştırılmıştı. Bir Yunan general,bir Yunan gemisinde bekleyecek ve gidişat hakkında bilgilendirilecekti.Fransız politikacı M. Franklin-Bouillon’un (Sir Henry Wilson hep “Boiling[16] Franky” derdi kendisine) İstanbul’u terk etmeden önce yanıma gelişini çok net hatırlıyorum, yardım teklif etmişti fakat ihtiyacım yoktu. Kısa süre önce Ankara’dan dönmüştü.

Mudanya’ya inip iskelede General Charpy ve Mombelli ile görüştüm. Daha sonra bende bir fotoğrafı da olan konferans binasına gittik, kıyıda sade bir binaydı. Yunan cesetleri her dalgayla birlikte kısa süre önce atıldıkları iskeleye vuruyordu. General İsmet Paşa tarafından karşılandık. Sabah boyunca süren görüşmelerin ardından öğle yemeği için ara verdik, dışarıda bekleyen Kemalist askerleri gayet iyi hatırlıyorum. Gördüğüm ilk Kemalist askerlerdi. Çok sert görünümlü bir gruptu ama kendilerine bir şeyler söylemek istedim. Türkçe konuşabilen Blunt adındaki bir topçu subayı aracılığıyla birkaç yorum yaptım ve savaş sırasında Britanya’ya esir düşüp düşmediklerini sordum (birçoğunun esir düştüğünü biliyordum). İyi beslenip beslenmediklerini sorduğumda yüzleri aydınlandı ve gülümsemeye başladılar, hayatlarında ne daha önce ne de daha sonra o kadar iyi beslenmemiş oldukları çok açıktı!

Birkaç gün boyunca her sabah ve öğlen görüşmeler yaptıkama hiçbir yere varamıyorduk. Gidişat umutsuz görünüyordu. Sonunda üç Müttefik General konferans salonundan ayrıldık ve bizim için ayrılan küçük odaya geçtik. İçeri daha yeni girmiştik ki M. Franklin-Boullion geldi ve “Anlaşmazlıklar nelerdir?” diye sordu, çok sayıda olduklarını söyledim. Bunun üzerine heyecanlandı, “General Charpy’ye imza atması için bir emir vereceğim ve eğer sorumluluğu almak istemezseniz sizin yerinize ben alırım.” Kimseden, özellikle de kendisinden sorumluluğumu üstlenmesini asla istemediğimi belirttim. Ve Iron Duke’a döneceğimi bildirdim. Benimle geleceğini söyleyince “Hayır gelmeyeceksiniz. Sizi gemide istemezler.” diye yanıtladım. Tatsız bir deneyimdi, zaten ta başında bunun askeri bir konferansla sınırlı kalmayacağını anlamıştım. Amacıblöf yapmaktı ve tamamen başarısız oldu.

Üzerinde anlaşamadığımız yirmi sekiz nokta vardı. Sonunda, bir akşam, son şartlarımızı içeren bir belge hazırlayıp imzaladık ve hükumetlerimiz tarafından daha fazlası için yetkilendirilmediğimizi belirttik. General İsmet Paşa’ya bunun son teklifimiz olduğunu, o akşam H.M.S. Iron Duke ile İstanbul’a döneceğimi ve son cevapları için ertesi gün öğlen Mudanya’ya döneceğimi söyledim. Çanak’ta bulunan General Marden’i en kötüsüne hazırlanması için uyardım, İstanbul’a dönünce de Sir Horace Rumbold’a durumun umutsuz göründüğünü rapor ettim. Tuğgeneral Steele ile görüşüp İstanbul’un savunulması için tüm hazırlıkları yaptım.

Müttefik Generaller adına General İsmet Paşa’ya o kritik anlarda yaptığım iki konuşmayı buraya eklemek faydalı olabilir.

 

Ekselansları,

Dün Mudanya’yı terk ettikten sonra Büyük Millet Meclisi Hükumeti’nin 23 Eylül 1922 tarihli Müttefik Notasına resmi cevabını okumaktan memnuniyet duydum. Sanırım bu nota konferansın ertelenmesinden önce alınsaydı görevimizi önemli ölçüde kolaylaştırırdı. Fakat Müttefikler gibi Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükumeti’nin de mevcut duruma barışçıl bir çözüm aramaktaki samimiyetini beyan etmesi beni sevindirdi.

Ne yazık ki, telgrafta çıkan sorunlar dolayısıyla kendi hükumetimden ilettiğim sorulara yanıt almam mümkün olmadı fakat yeterince açık olduğunu sanıyorum ki niyet, mevcut uzlaşmayı karşılıklı tam bir güven içinde tamamlayabilmemiz için Edirne dâhil olmak üzere Doğu Trakya’yı Türkiye’ye mümkün olan en yakın zamanda iade etmektir. Müttefikler ve Büyük Millet Meclisi Hükumeti tarafından ortaklaşa kabul edilmiş bir uzlaşı söz konusu olduğunda Yunan Hükumetinin Müttefik Hükumetlerin baskısına karşı çıkabileceğini düşünmüyorum.

Sağlamayı arzu ettiğim şey güvendir. Birbirimize güvenmeliyiz. Subayların politik sorunları tartışması yasağının altında gizli bir niyet bulunmamaktadır. Bu sadece görevimin gereğidir. Büyük Millet Meclisi Hükümetinin milli hedeflerini Müttefik Kuvvetlerin görüşleriyle uzlaştırmak için elimden gelen her şeyi yapıyorum. Sizden de verdiğim garantiyi kabul etmenizi istemek durumundayım, böylece bu toplantıyı sessizce nihayete erdirebilir ve yaklaşmakta olan Barış Konferansına hazırlık anlamında bir ölçü olarak belirleyebiliriz. Bence, önümüzde on dört gün içinde gerçekleşecek bir konferans duruyorken detaylar üzerinde boşa vakit harcamamalı ve amacımızı yitirmemeliyiz.

Yüksek Temsilcilerimizle birlikte yeniden düzenlediğimiz antlaşmayı Siz Ekselanslarına yarın sabah sekizde sunacağız. Bu gece için Siz Ekselanslarının vaktini daha fazla almayacağım fakat size ve herkese söylemek isterim ki:

Eğer iyi niyetimize bizim sizinkine inandığımız kadar inanırsanız, ortak arzumuz olan barışı gerçekleştirme yolunda sizi hayal kırıklığına uğratmayacağız.

 

General Harington’un Ekselansları İsmet Paşa’ya Mudanya’daki hitabı, 9 Ekim 1922:

 

Ekselansları,

Gecikmeden dolayı üzgünüm fakat hükumetimden ancak dün sabah 11.00’da, M. Poincare ve Lord Curzon’un toplantısından sonra talimat alabildim. Daha sonraki erteleme de meslektaşlarımın benzer talimatları beklemesinden kaynaklanmıştır. Ayrıca dün gece talimatlarda değişiklik yapıldı, durumu netleştirmek zorundaydım.

Öncelikle, arrêt absolu[17] emriniz için teşekkür etmeme izin verin. Konferans sırasında hareketliliğin durdurulması yönündeki emirlerinizin dikkatimizden kaçmadığını bilmenizi isterim.

Müttefik Generaller bugün karşınıza hükumetlerinden aldıkları açık talimatlarla gelmiş bulunuyor. Konferans boyunca gösterdiğiniz sabır ve uzlaşmacı tavır için tekrar teşekkür ederim. Uzun veyapıcı tartışmalarımız oldu, birbirimizi daha iyi tanıdık. Size güveniyoruz ve sizin de bize güvendiğinizi umuyoruz. Buraya sizinle Yunanlılar arasında bir sınır belirlemek için geldik, Yunanlılar bu sınırın gerisine çekilecek. Ayrıca Trakya’da idarenizi tesis etmenin en iyi yolunu konuşmak için ve size amaçlarınızı silah zoru olmadan elde etme fırsatı sunma umuduyla geldik. Barış Konferansına giden yolu da hazırlamayı umuyoruz.

Bugünkü toplantımız tarihe geçecektir. Bizler bu odayı terk etmeden önce büyük bir karar alınmalı. Her birimiz hatırlamalıyız ki bizler ülkelerimizi insanlık davasında temsil ediyoruz. Bu muazzam meseleye sakince ve büyük bir ciddiyetle yaklaşmalıyız.

Müttefik Hükumetler, size teklif etmeye hazır oldukları cömert koşullar üzerinde anlaştılar. Biz de bu koşulları hazırladığımız anlaşmada somutlaştırdık. Size 23 Eylül 1922 tarihli Müttefikler Notasındaki koşulları teklif ediyorlar, bunlara göre Müttefikler tarafından sizin için hazırlanacak olan tüm Doğu Trakya’yı elde edeceksiniz. Hatta Meriç’in batısında bir Müttefik tampon bölgesi bile sağlayacaklar. Kara Ağaç ve Edirne kalelerine ilişkin talep ettiğiniz korumayı dasağlayacaklar. Müttefiklerin desteğiyle kendi idarenizi teşkil edeceksiniz, Müttefikler sadece kısa bir dönem için size yardımcı olacaklar.

Barış ilanının sizin için başka faydaları da olacaktır. Müttefik Kuvvet askerlerininİstanbul’dan çıkışını da teminat altına alacaksınız. Bana öyle geliyor ki milli hedeflerinizin neredeyse tamamıcan kaybı olmaksızın ve ülkenizin gelecekteki barış ve refahı tehlikeye atılmadan size sunulmuştur. Daha önce tek arzunuzun barış olduğunu belirtmiştiniz. Müttefik Kuvvetlerin teklifi tam da budur, amacınıza çok yakınsınız ve kırk beş gün içinde tamamen elde etmiş ve idarenizi dilediğiniz gibi tesis etmiş olacaksınız.

Müttefiklerin istekleri ise sadece şunlardır:

(1) Barış onaylanıncaya kadar, Müttefik Yüksek Komiserliği tarafından belirlenen ilkelere uygun olarak, Müttefiklerin işgalinde bulunan alanlara saygı duymanız.

(2) Trakya’da kısıtlı bir jandarma sayısı. Bu sayı sizin de temsil edileceğiniz Müttefik misyonları tarafından sabit bir sayı olarak belirlenecek.

(3) Çok kısıtlı bir süre için Trakya’da Müttefik müfrezelerinin ve misyonlarının varlığı.

Bunları göz önünde bulundurarak, Müttefik Kuvvet Generalleri hükumetlerinden aldıkları talimatlar dâhilinde bir antlaşma hazırladılar. İşte şimdi bu antlaşmayı size sunuyoruz. Meselelerin çoğunu hâlihazırda tartışmış olduğumuzdan antlaşmanın tartışmaya açık olduğunu söyleyemem. Kabul edip etmemek sizin takdirinize kalmıştır. Bizler içtenlikle ve samimiyetle kabul edeceğinizi umut ediyoruz. Daha önce de söylediğim gibi, bize öyle görünüyor ki bu antlaşmayla milli hedeflerinizi barışçıl yollarla elde ediyorsunuz.

Ayrıca size, Yunan heyetinin de bu antlaşmayı önerilecek bazı şartlarla imzalamaya istekli olacağının bilgisini vermek isterim. Şimdi antlaşmanın okunmasını teklif ediyorum. Daha sonra, şüphesiz ki bazı noktaları bizlerle ve kendi aranızda tartışmak isteyeceksiniz, ardından son kararınızı bildireceğiniz saati kararlaştırabiliriz.

Konuşmamı bitirmeden önce, önemli bir ek yapmak ihtiyacı duyuyorum. Pek çok şeyin kaderi cevabınıza bağlı. Size büyük bir ciddiyetle sormak isterim, Müttefik Kuvvetler görüşlerinizin çoğunu kabullenmedi mi? Öyleyse, topraklarımızın Savaş Tanrısının etkisinde kaldığı şu son birkaç yılda tanık olduğumuz acı ve yokluğu, Türkiye’nin huzur ve refahının barışa bağlı olduğu gerçeğini bile bile barışın temelini atmak isteyen bu dürüst ve açık sözlü teşebbüsü yok mu sayacaksınız?

Ertesi gün,Yarbay Carpenter (V.C.) komutasındaki H.M.S. Carysfort ile Mudanya’ya döndüm. Konferansın başarısız olacağından çok emindim, görüşmeler tamamen kesilmeden yapmayı planladığım konuşmanın bitmemiş taslağını aşağıda sunuyorum:

 

Ekselansları, görüşlerinizi dinledim. Büyük bir üzüntüyle dinledim. Size sadece isteklerinizi karşılamak için Müttefik Kuvvet Generallerinin ellerinden gelen her şeyi yapmış olduğunu söyleyebilirim. Dün size sunduğumuz antlaşma, daha önce de söylediğimiz gibi, yapabileceklerimizin sınırıydı. Mümkün olan her şeyi yaptığımızı düşünüyoruz. Dün söylediklerimi tekrarlamak faydasız olacaktır. Size gücümüzün yettiği her şeyi verdik. Bunun karşılığında Müttefikler sizden çok küçük şeyler istediler. Siz ise hiçbir şey vermediniz. Tekrarlamak zorunda olduğum hiçbir şey yok. Fakat Ekselansları, sizin ve Hükumetinizin arzusunun barış olduğu konusunda bizleri defalarca temin etmiştiniz. Ekselansları, biliyorum ki yıkımdan, yağmadan ve katliamdan kaçınmak kaygısı karakterinizin temelindedir.Bunlardankaçınmanın ve bunları durdurmanın tek yolu barıştır, siz de barışı arzuluyorsunuz. Dün gece bu odada çok ciddi bir karar alacağımızı söylemiştim, samimiyetle sağduyunun üstün gelmesi için dua ettim. Şimdi bir yol ayrımındayız. Bir tarafta barış diğer tarafta ise çok karanlık bir gelecek bizi bekliyor. Hükumetiniz ilkini reddedip insanlığın büyük bir kısmını… (Bitirilmemiş)

 

General Charpy ve Mombelli’yi gece boyunca ellerinden geleni yapmaları için Mudanya’da bırakmıştım.İndiğimde durumun nasıl olduğunu sordum. (Savaş Bakanlığını ve Hükumeti geçen günkü başarısızlık hakkında bilgilendirdiğimi söylemedim.) Generaller durumun çok daha iyileştiğini, İsmet’in gece boyunca birçok kez Mustafa Kemal ile konuştuğunu ve ortada sadece altı ana nokta kaldığını söylediklerinde şaşırdım. Konferans binasınavardığımda hükumetten gerektiğinde harekâtlara başlama yetkisi veren ve eylemlerimi destekleyen bir telgraf aldım, daha sonra ikincisi de ulaştı. Keşke alıntı yapmak için kopyalarını almış olsaydım. Telgrafları cebime koydum. Ayrıca General Marden’dan bulunduğu konumu tutmanın imkânsız hâle geldiğini ve daha fazla tutmayacağını söyleyen bir telgraf da aldım. Belirli bir saatte ateş açması için yetki verdim.

Kalan altı nokta üzerinde konferansı sürdürdük. Manzarayı çok net hatırlıyorum. İlk iki noktayı tamamen politik olduklarından Lozan’a bırakmaya karar verdik. Sonraki ikisini ben kazandım ama çok önemli olduklarını düşünmüyorum. Sonraki nokta önceki gün muhtıramda talep ettiğim Çanak’taki bölgeydi, yerlerin isimlerini unuttum fakat yaklaşık yirmi beş mil uzunluğunda yay şeklinde bir alandı. İsmet Paşa kabul edemeyeceğini söyleyince çıkmaza girdik. Hükumetimden aldığım talimatlara göre o bölgeyi almam gerekiyordu. Sahne hâlâ gözlerimin önünde, berbat bir oda, sadece bir gaz lambası… İsmet’in Kurmay Başkanı gözlerini benden bir an olsun ayırmıyordu. O bölgeyi almak zorunda olduğumu, daha azını kabul etmeyeceğimi söyleyerek odanın bir tarafında yürümeye başladım. İsmet de kabul edemeyeceğini söyleyerek odanın diğer tarafında yürüyordu. Sonra birden “J’accepte[18]” dedi. Hayatımda daha önce bu kadar şaşırmamıştım. Hiç oyunculuk tecrübem yoktu ama o berbat odada aşağı yukarı yürüyerek onu etkilemiş olmalıydım.

Kalan son noktanın Doğu Trakya’da müsaade edilecek Türk jandarma sayısı olduğunu fark ettim. Fransızlar ve İtalyanlar bu noktayla ilgilenmiyorlardı, sayının kaç olacağını umursamadılar ama hükumetim belirli bir sayı almam gerektiğini söylemişti. Böylece konferans masasına tekrar oturduk. Hukuk danışmanım, Binbaşı Sims Marshall “Herhangi bir sayı alın, ne olduğunun önemi yok.” diye fısıldayınca ciddi bir ifadeyle İsmet Paşa’ya “Kaç jandarmanın gerekli olduğunu düşünüyorsunuz?” diye sordum. “Dokuz bin” yanıtını duyunca hayrete düşmüş gibi yaparak görüşmek için generallerle birlikte odamıza geçtik. Müttefik Kuvvet Generalleri 7.500 jandarma üzerinde karar kıldılar ve konferans odasına dönüp İsmet’e sayının fazla yüksek olduğunu ve 7.500’ün yeterli olduğunu düşündüğümüzü söyledim. Daha sonra masanın üstünden uzanıp elini sıktım “Haydi bir beş yüz daha” dedim ve 8.000’de anlaştık. Anlaşılan sayıya uymayacaklarını zaten biliyorduk.

Birden anlaşmaya vardığımızı fark ettim. General Marden’a telgrafla durumu bildirdim, mesajım ateş açma vaktinden yetmiş beş dakika önce eline ulaşmıştı. Cebimdeki telgrafları düşünmüyordum. Sadece milletimizin bu kadar yakın zamanda bir savaş daha istemediğini düşünüyordum. Gerçekleşmesine bu kadar yaklaştığımız bir savaşı engellemek için bir şeyler yapmış olmaktan memnuniyet duyuyordum. “J’accepte”beni çok memnun etmişti.

Konferans bittikten sonra Fransız ve İtalyan generaller antlaşmayı imzalamak için sabah buluşmamızı önerdiler fakat “Hayır, imzalayana kadar buradayız” dedim. Antlaşma beş dile çevrilirken on beş saat daha, sabah 07.15’e kadar bekledik.Ayrılırsak Ankara’ya, Mustafa Kemal’e telefon edeceklerinive tartışmaların tekrar başlayacağını çok iyi biliyordum. Korkunç bir geceydi. Mudanya antlaşmasının imzalarını ve imzalayanların ertesi sabah 7.15’de çekilen fotoğraflarını ekliyorum. Durum fotoğraftan da anlaşılıyor.

Ertesi sabah Carysfort ile İstanbul’a döndüğümde Donanma ve Kraliyet Hava Kuvvetleri filoları tarafından karşılandım. Savaşı engelleyerek ülkem için bir şeyler yaptığımı umut ediyordum. Bir sene sonra,Ekim 1923’te İngiltere’ye döndüğümde, bizzat Lord Curzon’dan hiç aklıma gelmeyen bir şey öğrendim.Bay Lloyd George ve bazı kabine üyeleri o pazar gecesi cebimdeki telgraflara uyup ülkemizi yeni bir savaşa sokmadığım için hakkımda bir kınama oylaması teklif etmişti fakatLord Curzon Bakanlar Kurulu’nu terk ederek buna izin vermemişti. O telgrafları aldığımda barış için bir umut ışığıyla karşı karşıyaydım ve ülkemin istediği şeyin barış olduğunu düşünüyordum. Anlaşılan o ki savaş, Bay Lloyd George ve Koalisyon Hükumetini görevde tutacaktı. Fakat bu benim için hiçbir anlam ifade etmiyordu, ben Kraliyet’in askeriydim ve görevim iktidarda hangi hükumet varsa fark gözetmeden hizmet etmekti.

Yukarıdaki Mudanya ve Çanak’ın gerçek hikâyesidir. Affınıza sığınarak General Sir Frederick Maurice’in Life of Haldane kitabından aşağıdakileri alıntılıyorum:

 “Fransızlar da İtalyanlar da Kemal ile boğuşmak için can atmıyordu, sorunun çözümünde bizi yalnız bırakmışlardı. Lloyd George savaşmak ve Sultan tarafından terkedilen İstanbul’unGenç Türkler tarafındantekrar alınmasını engellemek arzusundaydı. Destek kuvvetler alelacele hazırlandı ve Başbakan Dominyonlardan[19] yardım talep etti. Talep çok soğuk bir cevapla karşılandı, ana vatanımızın da Türkiye ile savaşa girmek istemediği açıkça belliydi. Nihayetinde, General Sir Charles Harington’ın sağduyu ve metaneti sayesinde Türklerin Boğaz’ı geçip Trakya’ya girmesine izin veren geçici bir antlaşma imzalandı ve savaş tehlikesi ortadan kalktı.”

Hem Mustafa Kemal’den hem de İsmet’ten Mudanya antlaşması sonrasında aldığım mektupları ve Askeri Şura’dan aldığım bir telgrafın kopyasını da ekliyorum.

 

Ekselansları,

Mudanya Konferansında Türkiyetemsilcisi General İsmet Paşa ve Siz Ekselansları arasında hâkim olan karşılıklı ve samimi saygınıntarafımızda memnuniyet yarattığını bildirmekten onur duyar, barış için sarf edilen çabanın başarıyla taçlanmasını insanlık adına diler ve umut ederim.

Ek olarak, şahsımla görüşme arzunuz için teşekkür eder, selamlarımı sunarım Ekselansları.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı,

Başkomutan

(imza) MUSTAFA KEMAL

 

İsmet’in mektubu:

 

Ekselansları,

Mudanya Konferansı sırasında Siz Ekselansları ile birlikte sarf ettiğimizdeğerliçabayı derin bir minnet duygusuyla hatırlıyorum.

Ekselansları, birlikte oluşturduğumuz sonucun ülkelerimiz arasında sonsuz bir barışın başlangıcı olmasını içtenlikle ve şevkle diliyorum.

Ekselanslarına yüksek saygılarımla

(imza) İSMET

Batı Cephesi Komutanı

 

Kime: General Harington.

Kimden: Proemial London.

Kişisel. Sabırlı çalışmanızın sonuçlarını kalpten kutlarız.

Askeri Şura,fevkaladeçetrefilli müzakerelerin ciddi zorluklarınıaşarken sizi tüm aşamalarda inanç ve gururla izlemiştir.

 

Normalde Lozan Konferansı’nın birkaç gün içinde başlamasıbekleniyordu ama daha iyi konaklama sağlanabilmesi için ertelendi. Keşke bizim Mudanya’da konakladığımız yeri görebilselerdi. Konferans geç de olsa başladı ve Sir Horace Rumbold konferansa katılmak üzere İstanbul’dan ayrıldı, ayrılmadan önce de Sultan’ın hayatının mecburen benim sorumluluğumda olduğunu ve eğer işler ciddileşirse kendisine daimasadık kalacak olan bando şefi[20] aracılığıyla Sultan’ın beni bilgilendireceğini söyledi. Bando şefi Sultan’ın eşlerinden birinin babasıydı[21]. Bir çarşamba günü, Tümgeneral Hastings Anderson ve Tümgeneral McHardy ile öğle yemeğindeyken Sultan’ın yaverinin ofisimde olduğunu bildiren bir haber aldım. Yaverlerimden birini ofise gönderdiğimde bekleyen kişinin bando şefi olduğu anlaşıldı. Sultan, saraydaki herkesin, hatta senelerdir yanında bulunan doktorunun bile hain çıktığını ve Cuma Selamlığında öldürüleceğini düşündüğünü dolayısıyla hayatını kurtarmamı istediğini bildiriyordu. Tabii ki Sultan'ı kaçırmakla suçlanmak istemediğimden bu isteğin yazılı olmasını istemek zorundaydım. Dolayısıyla şu an önümde eski Sultan’ın kendi mührü ve kendi el yazısıyla Türkçe yazılmış iki harikulade belge duruyor. Mektupları çerçevelettim. İlkinin tercümesi şöyle[22]:

 

Dersaadet İşgal Kuvvetleri Başkomutanı,

Ekselansları General Harington’a

Sir,

İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden Britanya Hükumeti'ne sığınıyor ve en kısa sürede İstanbul’dan başka bir yere naklimi talep ediyorum.

16 Kasım 1923

(İmza) MEHMED VAHİDEDDİN,

Müslümanların Halifesi

 

Kimse saraya yaklaşamadığından çok zor bir durumla karşı karşıyaydık. Tuğgeneral Julian Steele ve Grenadier Muhafızlar komutanı Albay Colston (şimdi Roundhay Lordu) ile oturup Türkiye’nin Son Sultanını sarayından canlı olarak çıkarmak için bir plan yaptık. Planımıza göre Sultan, oğlu ve sadıkbir iki hizmetkârıile cuma günü bahçede bir yürüyüşe çıkacaktı (sabah 6 idi sanırım). O sırada Grenadier Muhafızlar da Saray’ın arka kapısına bitişik kışla meydanında tatbikat yapıyor olacaklardı. Tatbikat o kadar kötüyapılacaktı ki kapının önünde iki ambulans sıkışacak ve işaret verilen anda kapı zorla açılarak Sultan ve oğlu öndeki, diğerleri de bir takım araç gereçle birlikte arkadaki ambulansa yerleştirilecekti. Kapının her taraftan makineli tüfeklerle korunduğunu da eklemeliyim. Yaverim ve bir Grenadier subayı da revolverleriyle ambulansta bekliyor olacaklardı. Başka subaylar da sabah yürüyüşü bahanesiyle yolun her dönemecinde hazır bulunacaklardı. Bir alarm verilmesi ihtimaline karşı da ambulansların yolu üzerindeki her Türk sarayının karşısında güya bozulmuş, makineli tüfeklerle dolu kamyonlar olacaktı. Silahlı 100 kişilik bir denizci müfrezesi de talim için Dolma Bahçe’ye indirilmiş olacaktı.

Perşembe günü hiçbir şeyin sızmaması için muazzam derecede dikkatli olmalıydık, sadece planın komutasında görevli subaylar ne olduğunu biliyordu.

Cuma günü, Sultan’ı kurtarmaya gitmeden önce sabah 4 civarındayumurta ve domuz pastırması yediğimi çok iyi hatırlıyorum. Şansımıza berbat bir sabahtı, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Hem karacılar hem denizciler böyle bir sabahta geçit yapmayı düşündükleri için subaylarının çıldırdığını düşünmüş olmalılar. Sanırım sefil bir Türk de, işine gitmek için Yıldız Meydanı’ndan geçerken iri yarı bir nöbetçi tarafından tartaklanmış! Bunları yazarken o şiddetli yağmurun altında sabah yürüyüşüne çıkmış subaylar gözümün önünde canlanıyor. Sultan’ı tersanede karşılayıp istimbota yerleştirecek ve Malta’ya nakledilmesi için H.M.S. Malaya’ya teslim edecektim. Saatlerdir devam ediyormuş hissi veren bir beklemenin ardından Sultan’ın bulunduğu ambulans sonunda geldi, bir tekeri de patlamıştı! Ancak önemi yoktu, Sultan sağ salim varmıştı, kendisini hemen H.M.S. Malaya’ya teslim ettim. İstimbottayken bir ihtimal Sultan’ın sigara tabakasını hatıra olarak bana verebileceğini düşünüyordum fakat onun yerine birden bire beş eşinide bana emanet etti, az da olsa endişelenmiştim! Eşlerini hiç görmedim fakat Sultan gittikten sonra bir süre postane görevi gördüm. Kendisiyle San Remo’da tekrar görüşmek üzere sözleşmiştik, kendisini ziyaret ettiğimde çok nazik ve minnettardı. Şaşkınlığıma, San Remo’daki villasında karşılaştığım ilk kişi kendisineihanet eden doktoruydu. Sultan’ın gidişini dört saat boyunca İstanbul'da kimse fark etmemiş olmalıydı, insanlar her zamanki gibi öğle vakti Sultan’ı görmek için selamlığa gitmişti. Sanırım milliyetçiler Sultan’ın gittiğini anladıklarında gayet memnun oldular. Malta’ya vardıktan sonra Sultan’dan aldığım mektubun çevirisi şöyle:

 

Saygıdeğer General,

İstanbul’dan ayrılışım sırasında bana göstermiş olduğunuz nezaket ve yardımdan ötürü ziyadesiyle memnun ve müteşekkirim.

Lütfen samimi teşekkürlerimi kabul ediniz. Ayrıca İstanbul’daki Donanma Başkomutanına ve H.M.S. Malaya komutanına da nezaketleri için teşekkürlerimi iletmenizi rica ederim.

20 Kasım 1922

(imza) MEHMED VAHİDEDDİN

 

Yukarıdaki mektubun bir kopyasını bir süre önce H.M.S. Malaya’ya verdim. İşte başka bir mektup:

 

Malta,

12 Aralık 1922

EKSELANSLARI,

Yaptığınız bunca hizmetten sonra size bir kez daha zahmet verdiğim için üzgünüm fakat ailemle hiçbir doğrudan iletişimim kalmadı. Nezaket gösterip bu mühürlü mektupları mümkün olduğu kadar güvenli ve gizli bir şekilde adreslerine ulaştırır ve verilecek yanıtları aynı güvenlik ve gizlilikte bana ulaştırırsanız bana büyük bir iyilik yapmış olursunuz.

Malta Hükumeti aracılığıyla iletme nezaketini gösterdiğiniz, kızım Sabiha Sultan’ın son mektubu zarfı sağlam olmasına rağmen açılmıştı, bu yüzden sizden her türlü önlemi almanızı rica ederim.

Lütfen en derin saygılarımı kabul ediniz,

(imza) MEHMED VAHİDEDDİN BİN SULTAN ABDULMECİD

 

Aşağıdaki mektubu Sultan’ın kaçışından sonra Lord Cavan’dan aldım.

 

4 Aralık

Değerli Tim,

Savaş Bakanı, Majesteleri Sultan’ın kaçışını gerçekleştirme şeklinizden dolayı size iltifatlarını sunmamı istedi.

Saygılarımla,

(imza) Cavan

 

Sultan’ın yerini Veliaht Abdülmecid aldı fakat Sultan olarak değil, Halife olarak. Veliaht çok hoş bir adamdı, kendisiyle Türk sığınmacılar konusunda birçok kez görüşmüştük hatta Türkiye'den ayrılmadan öncebana çok güzel imzalı bir fotoğraf hediye etti.

Lozan Konferansı devam etmekteydi. Lozan’da bulunan Lord Curzon’dan aldığım aşağıdaki mektup o zaman bana çok yardımcı olmuştu.

 

Gizli

Lozan,
9 Ocak 1924.

Değerli General,

Müzakerelerin başarısızlığa uğraması gibi talihsiz bir durumda uygulanacak acil çözümlerle alakalı olarak ortaya çıkabilecek bazı soruları netleştirmemin ikimiz için de yararlı olacağını düşünüyorum.

Sizin de hak vereceğiniz üzere durumun gidişatını tam olarak kestirmek son derece zor. Talimatlarınız, resmi talimatlardan beklenebilecek en geniş kapsamda fakatbir kırılma hâlinde gelişebilecek durumlar hakkında aklıma takılan birkaç nokta var, bu noktaları benim için aydınlatabilirseniz çok yardımcı olursunuz. Hatta bu noktaları bilmek belki sizin için de faydalı olur. Bu noktaları gerçekleşmesi muhtemel olan kronolojik bir düzende belirteceğim.

Barış görüşmeleri başarısız olursa Türkler Mudanya Antlaşması’nıreddebilirler, bununla yetinebilir veya daha ileri gidip antlaşmayı ihlal eden adımlar da atabilirler. Bu da, orada kalmaları artıkmakul olmayacağından Meriç’teki bir avuç Müttefik askerinin de bir anda geri çekilmesi anlamına gelir.

Çanak ve İzmit’e saldırı yapılırsa eş zamanlı olarak İstanbul’da bir ayaklanma çıkacağı fikrinde olduğunuzu biliyorum. Ben şu an için daha çok saldırıların niteliğiyle ilgileniyorum. Sanırım Türkler Eylül sonunda yaşanan krizde ve Mudanya Konferansı boyunca izledikleri taktikleri izlemeye devam edeceklerdir. Kuvvetlerimizin aşırı kışkırtmalar olmadıkça ateş açmayacağı, en azından son derece isteksiz oldukları varsayımına çok fazla güveniyorlar. Hatta kendileri ilk kurşunu sıkmadıkça üzerlerine hiçbir koşulda ateş açılmayacağını düşünüyor olabilirler. Mudanya hattının ihlaline deniz topçumuzun ve uçaklarımızın desteğiyle İzmit Yarımadası’nda direnmenin sağlayacağı büyük avantajdan bizi bu taktiklemahrum bırakabilirler. Tabii Türkler askerlerimize saldırmak gibi bir aptallık ederlerse, ister Mudanya Antlaşması sınırları içerisinde ister İstanbul’da olsun, saldırgan taraf hâline gelirler ve bu saldırganlığa karşı mevcut bütün imkânlarımızı kullanarak direnmemize hiçbir şekilde itiraz edilemez. Ancak Türklerin müfrezelerimize karşı düşmanca bir tutum sergilemekten kaçınması ve askerlerimize karşı doğrudan saldırganlık olmadan ilerlemeleri hâlinde Türk kuvvetlerinin Boğaz’a ve Üsküdar’a ulaşmalarını engellemek için ne yazık ki hiçbir yol görünmüyor.

Böyle bir olaydan sonra Türklerin atacağı bir sonraki adım sizden mevzilerinizi terk etmenizi istemek ya dacebren veya sızma harekâtlarıyla mevzilerinizi yarmayı denemek olur.

Türklerin, askerlerinize karşı saldırganlık veya pozisyonunuzun temel unsurlarına müdahale biçimindeki tutumlarının tarafınızca savaş sebebi olarak değerlendirileceğini ve mümkün olan en uzun süreboyunca mukavemet edileceğinivarsaymakta haklı olduğumu sanıyorum. Ve tabii benzer bir tutuma Çanak’ta da karşı koyulacaktır.

Sanıyorum o zamana kadar Britanyalı sivil nüfus tahliye edilmiş olacaktır. Muhtemelen, öngördüğünüz gibi, dışarıdan gelecek bir saldırı İstanbul’da çıkacak bir ayaklanmayla eş zamanlı olacaktır. Şüphe yok ki böyle bir ayaklanma komutanız altındaki Müttefik Kuvvet askerleri tarafından kısa sürede bastırılacaktır. Doğrudan saldırıya uğramasalar bile, emrinizdeki Fransız ve İtalyan askerler işgal ettikleri şehirde düzeni sağlamak için vereceğiniz emirlere karşı gelmeyeceklerdir. Aksini hayal etmekte zorlanıyorum zira böyle bir durumçok büyük bir mesuliyetive tüm dünya karşısında önemli bir itibar kaybınıda beraberinde getirir.

Sonraki aşamada Üsküdar mevziini savunmak imkânsız hâle gelince Britanya askeri o yakadançekilecektir fakat donanmanın desteğiyle siz mümkün olan en uzun süre boyunca İstanbul’da kalmalısınız.

Son telgrafınızdan anlaşıldığı üzere, son çare olarak İstanbul’u terk etmeye zorlandığınızda Fransızlar ve İtalyanlar sizi Gelibolu’ya kadar takip etmek değil, Yeşilköy[23]ve Bakırköy[24]çevresinde toplanma niyetindeler. Orada bulunacak kuvvetin Müttefik Kuvveti vasfı taşımaya devam etmesi ve havalimanının güvenliğini sağlamak için yeterli büyüklükte bir İngiliz müfrezesinin Fransız ve İtalyanlarla birlikte hareket edeceğini varsayıyorum. Zira Fransızlar Britanya askerlerinin çekilmesiyle İstanbul’u ve Hristiyan nüfusunu kaderine terk etmeye mecbur kaldıklarını söyleyerek önemli ölçüde politik kazanç sağlayabilirler.

Eminim siz de farkındasınız ki bu karmaşık durumun her adımında,son ana kadar direnmeniz birinci derecede öneme sahip olacaktır ve hatta tüm sorunun çözümünde belirleyici unsur olabilir.

Derin saygılarımla,

(imza) CURZON

Gelecek atamanızı kutlarım.

 

Ayrıca, Londra’da bulunan Yunan Bakan Mösyö Caclamenos'un Lord Curzon’ayazdığı ve 1922 sonundaki çalışmalarım için minnettarlığını belirttiği mektuptan bahsetmek istiyorum. Doğal olarak çok hoşuma giden bu mektup şöyle diyor:

“Yunan Ordusu’nun Doğu Trakya’dan tahliyesi en muntazam şekilde tamamlanmıştır. Britanya yetkilileri ve özellikle de General Sir Charles Harington bu zorlu süreçte Yunan Ordusuna ve Yunan halkına iyi niyet göstermiş, koruma ve birçok imkân sağlamıştır. Yunan Hükumeti, Majesteleri Britanya Kralı’nın Hükumetine minnet duygularını ifade etmeyi en tabii görev sayarak şahsımı da bu duygularıiletmekle vazifelendirdi.”

 

Lord Curzon dramatik bir şekilde Lozan’ı terk edip Londra’ya gitti, İsmet Paşa’nın (yeni Cumhurbaşkanı) son anda antlaşmayı imzalayacağını düşünüyordu fakat yanılmıştı. Konferans dağıldı. Tüm bu süre boyunca her Müttefik Devlet’in Doğu Trakya’da temsilciliği vardı ve Türk yönetimini tesis etmeye çalışıyordu. Tuğgeneral Emery komutasındaki temsilciliğimiz görevini çok başarılı bir şekilde yaptı. Ne yazık ki Türkler Mudanya’da imzaladığımız antlaşmayı ihlal etmeye başladılar. Antlaşmaya göre sadece 8.000 jandarma barındırma izinleri vardı fakat Doğu Trakya’da bir ordu kurmaya başladılar, silah taşıdıkları da biliniyordu. Hatta Ümit adında bir vapuru suçüstü yakalayıp H.M.S. Splendid refakatinde Britanya sularına getirdik. Mustafa Kemal ile şahsen hiç görüşmedim. Aslında Karadeniz limanında, savaş gemimizde olacak bir görüşmenin tüm hazırlıkları yapılmıştı fakat Dışişleri Bakanlığı tarafından engellendi.

General İsmet Paşa’yı Lozan’dan Ankara’ya giderken İstanbul’a uğradığı için zaman zaman görüyordum. Bağlantımızı her zaman sürdürdük “Mudanya Yoldaşın” diye imzalanmış birçok mektup ve telgrafı hâlâ saklarım.

Son aylarımız çok zor geçti. Ankara tarafından görevlendirilen General Refet Paşa İstanbul’un idaresini devraldığını, Müttefik Devlet askerlerinin ancak destek amacıyla oradabulunduğunu ve hiçbir yetkimizin olmadığını söylüyordu.

Bu tutumu sadece ihtilafa sebep olmuştu. General Refet Paşa’nın çok yakın zamanda bir gazeteci kafilesiyle ülkemize geldiğini belirtmek isterim. Türk Büyükelçisi’nin davetiyle gittiğim kokteylde Paşa ile o günler hakkında çok hoş sohbet ettik. İstanbul’a gönderiliş amacının bana karşı olabildiğince fena davranmak olduğunu da kabul etti. Şimdi kendisiyle iki iyi arkadaşız, onunla tekrar görüşmek fevkalade bir keyifti.

Konferansın ertelendiği o can sıkıcı aylarda İngiliz erkeklerinden bekleneceği üzere dikkatimizi oyunlara çevirdik. Komutamda bir MuhafızTugayı ve Tüfek Tugayı'ndan birtabur bulunduğu için I. Zingari[25] üyesi birçok kişi vardı. Bir I.Z. takımı kurdum. Çanak’ta oynadığımız da dâhil, beş maçın dördünü kazandık.

İstanbul’daki ilk günlerimdeHughes adında çok enerjik ve iriyarı bir ordu papazı tanıdım, Türk tutsaklarla birlikte askerler için oyun sahaları yapmayı çok seviyordu. Harbiye'deki Karargâhımızın yakınında eski, kullanılmayan bir Ermeni mezarlığı vardı, içine güzel bir kriket sahası ve tenis kortları yaptı. Sahanın çevresine oturak yapmak için eski mezar taşlarını kullanmıştı ama gayet derli toplu göründüklerinden artık göz zevkimizi bozmuyorlardı. I.Z. skor kayıtlarını İngiltere’ye gönderdikten sonra M.C.C.[26] ve I.Z. sekreteri Sir Franscis Lacey’den[27]bir mektup aldım, I.Z.’nin tarihte birçok garip şey yaptığını ama mezarlıkta kriket oynanmasının başka bir kaydının daha olmadığını söylüyordu! Oysa bizim için skor kâğıdındaki “Nerede oynandı?” sorusuna “Ermeni mezarlığı.” yazmak gayet normal bir hâl almıştı.

Türkiye’den döndüğümde I.Z. başkanı rahmetli Lord Dartmouth’dan aşağıdaki hoş mektubu aldım.

 

10 Ekim 1923

 Arkadaşlarıma danışma fırsatı bulamasam daeminim kiBaşkan olarak tüm I.Z. üyeleri adına vatana dönüşünüzü en içten dileklerimle kutlamam hepsinin ortak arzusudur. Bayrağımızı çok sıra dışı yerlerde dalgalandırdınız.

Böyle bir oyunun varlığından dahi haberi olmayan birçok insana oyunun ruhunu tanıtıp örnek davranışlarınızla üç büyük ilkemizin değerini kanıtladınız. Zorlu durumlarda öfkenizi kontrol ettiniz. Sözünüzü[28]daha en başta benimseyip tutmakla kalmadınız, çoğu elaltı[29] olan birçok atış değişikliğine karşı wicketınızı[30] da ayakta tuttunuz. Böylelikle ilkelerimizin değerini, aylardır zihninizi meşgul eden uluslararası siyasetin geniş sahasında da göstermiş oldunuz. Hizmetleriniz için kulüp ve üyeleri adına teşekkür eder, sizi içten kutlarım.“Floreas.”

(imza) DARTMOUTH

I.Z. Başkanı

 

Sonunda Lozan Antlaşması imzalanmıştı ve altı hafta içinde Türkiye’den ayrılmamız gerektiği konusunda anlaşılmıştı. Tahliye, personelimiz için tam bir sınavdı ama baştan sona en ufak bir pürüz olmadan tamamlandı. Önemli sayıda depo, araçve malzemeyi Türklere devrettik. İki İngiliz itfaiye aracını sunmak beni için ayrı bir keyifti, fazlasıyla hoşnut oldular. Buzdolabına benzer bir şeyle koşturan eski bir Türk itfaiyesi gören herkes sebebini anlayacaktır.

Ayrılmadan önce Anzak Koyu’nda çok etkileyici bir anma törenine katıldım. Seddülbahir’deki Fransız savaş anıtına da bir çelenk bıraktım. O seremoniyi düşününce kısmen talihsiz bir olayı hatırlatıyorum. Çelengi İstanbul’dan getirdiğimden ve yolda Alçıtepe’ye uğradığımızdan Seddülbahir’e vardığımızda çelenkteki çiçekler tamamen solmuşlardı. Anma töreninde Fransız tören kıtası hazır bekliyordu ve bir seremoni düzenlenmişti. Çelengi o vaziyette yerleştirmekten büyük utanç duymuştum. Berbat Fransızcamla, çiçekler solmuş olsa da ifade ettikleri duygular hâlâ taze ve canlıdır diye izahaçalıştım.

1923 Ekim'inin başlarıydı, eşim ve ben Grenadier, Coldstream Muhafızlarıyla ve İrlandalı Muhafızlardan bir Sancak Müfrezesi ile İstanbul'dan ayrıldık. Gidişimizhayatımda gördüğüm en müthiş gösteriydi. İskeleye vardığımızda İngiliz, Fransız, İtalyan ve Türk tören kıtaları hazır bekliyordu. Sancak tutan askerlerin arkasında Türkler muazzam bir kalabalık hâlindeydi. Fransız, İtalyan ve Türk generallerle birlikte tören kıtalarına gidip sırayla tüm sancakları selamladım, Türk bayrağını selamladığımda tüm kalabalık birden müthiş bir coşkuya kapıldı. Daha ne olduğunu anlayamadan eşimle aramda binlerce Türk olduğunu gördüm. Türkler her yanımızı sarmıştı, hepsi nazik ve neşeliydiler. Sonunda bir takım kapılardan geçip güverteye çıkacağımız yere yakın bir noktaya götürüldük. Yaşadıklarımız asla unutulmayacak türdendi. Arabic'in güvertesine çıktık. General Charpy ve General Mombelli de beni yolcu etmeye gelmişlerdi. Eski dostum Amiral Sir Hugh Watson komutasındaki H.M.S. Marlborough eşliğinde yola çıktık. Sözde düşman bir ülkeden muhteşem bir şekilde "uğurlanmıştık". İstanbul'u terk etmeden önce İsmet Paşa'ya aşağıdaki mektubu gönderdim:

 

Ekselansları,

Bir asker olarak, girmek üzere olduğumuz barış döneminde size başarılar dilerim.İngiltere ve Türkiye orduları arasındaki köklü geleneğin onarılacağını düşünmekten mutluluk duyuyorum. Geleneklerimiz İnkerman, Alma, Sivastopol[31] ve İngiliz alaylarının gururla sancaklarında taşıdığı birçok önemli ismi akla getiriyor.

Türk ve İngiliz orduları arasındaki karşılıklı saygı hem dostluk hem düşmanlık zamanlarında daima devam etmiştir. Size dostluk elimi uzatıyor olmaktan mutluluk duyuyorum ve yarın ordularımız arasında tekrar kurulacak olan bağın sağlam ve uzun soluklu olmasını temenni ediyorum.

Görevimizin tamamlanıyor olması ve zorlu bir dönemi karşılıklı işbirliğiyle aşmış olmamız neşe verici.

Giderken yanımızda Türkiye'de yaşadığımız birçok mutlu anıyı ve tanışma fırsatını bulduğumuz Türk milletinin bize olan saygısını götürüyor olacağız.

İngiliz Ordusu'nda ve Majesteleri'ninDominyon Orduları'nda savaşarak canını veren askerlerimizin bedenlerini Türk topraklarına emanet ederek gidiyoruz.

Eski gelenekleri sürdüreceğinize ve emanetlerimizin hatıralarına sahip çıkacağınıza olan inancımız tamdır.

 

Gerçek bir dostum olan Yüksek Komiser (eski Berlin Büyükelçimiz) Nevile Henderson'un da içinde bulunduğu bir istimbottan bir mektup gelmişti. İsmet Paşa'nın bu çok değerli mektubu şöyle:

 

Çok Değerli General,

İstanbul'u terk ederken beni hatırladığınız, mektubunuzdaki hoş sözleriniz ve şahsıma karşı olan dostane duygularınız için en derin teşekkürlerimi sunarım.

Tanıştığımız andan itibaren size karşı hissettiğim içten ve dostane duygularımı ifade etmek isterim. Bu duygularım her fırsatta güçlenip artmıştır.

O günlerin ağır şartlarına rağmen aramızda gelişen dostluk mesleğimizde nadir görülen bir durumdur. Bu aynı zamanda dostluğumuzun kuvvetli ve devamlı olacağının da garantisidir.

Tahliye gibi iki taraf için de zorlu bir çalışmanın sükûnet ve itidal ile gerçekleşmesinden dolayısize teşekkür borçluyuz. Bunda asıl etkenin Siz Ekselansları olduğunu belirtmekten mutluluk duyarım. Onurlu ve başarılı yaşamınızın aynen devam etmesini dilerim.

Umut ederim ki ülkelerimiz arasındaki dostluk somut temeller üzerinde gelişir ve ilerler. İstanbul'dan ayrılmadan Siz Ekselansları ile bir kez daha görüşebilmeyi çok istiyordum fakat bildiğiniz üzere toplantımız iptal edildi. İngiltere'yi ziyaret etmem konusundaki arzunuzu aramızdaki dostluğun değerli bir işareti sayıyorum ve içten teşekkür ediyorum. Fakat hükumette üstlendiğim ağır görev dolayısıyla şimdilik böyle bir olasılık maalesef yok. Ancak bir gün İngiltere'ye gelirsem sizi haberdar edeceğimden emin olabilirsiniz.

Yakın gelecekte ülkelerimizde görev yapacak temsilcilerin samimi ve dostane duygularla hareket edecek güvenilir insanlar olmasını çok önemsiyorum.

Büyük zorluk ve fedakârlıkların ardından yeni bir döneme giriyoruz.İlişkilerimizin bu yeni dönemi kendi zorluklarını da beraberinde getirecektir. Takdir edersiniz ki, geçmişleri nedeniyle bu zorlukları istemeyerek de olsa çoğaltabilecek kişilerle çalışmak çıkarlarımıza uygun olmayacaktır.

 Değerli General, mektubum hiçbir şekilde politik değildir, zor zamanlarda arkadaş olabilmiş iki generalin arasındaki dostane duyguların şahsi ifadesinden ibarettir. 

Size ve ailenize sağlıklı ve başarılı bir ömür dilerim. Karşılıklı dostluğumuzun ve değerli hatıralarımızın devamını, son olarak da ülkelerimiz arasındaki büyük dostluğun tekrar tesis edilip gelişmesini temenni ederim. 

Gazi Mustafa Kemal Paşa selamlarınızı alınca çok memnun oldu, kendisinin selamlarını da size iletmekten mutluluk duyarım. 

Dostunuz, 

(imza) İsmet 

4 Ekim 1923 

 

Bu mektubun asıl anlamı şudur: "Tek isteğimiz İngiltere ile dost olmaktır." Döndüğümde bu mektubu Lord Curzon'a gösterdim. Tanrıya şükür ki şimdi Türkiye ile yakın dostuz. Fakat bunu gerçekleştirmek uzun seneler sürdü. 

İstanbul'dan henüz çıkmamıştık. Şile'de Binbaşı Hughes (Gelibolu'daki şehitliklerimizden sorumlu Avustralyalı bir subaydı) ve eşini karaya indirdik. Britanya Donanması'nın bir yay hâlinde gökyüzüne doğrulttuğu ışıldaklar altında Türkiye'ye veda ettim. Conkbayırı'nın son ışıkları da gözden kaybolana kadar kaptan köşkünde kaldım. Yüzbaşı Unwin'in kahramanca savaştığı sahneleri ve River Clyde'dan[32] kalanları da gördüm.

Olağanüstü bir tecrübenin sonuna geliyorduk. Zor zamanlardan, yeni bir savaşa fazlasıyla yaklaştığımız anlardan geçtik. Kraliyet Donanması ile Cebelitarık'tan bu yana devam eden harika dostluklar kurduk. Birçok milletten Yüksek Komiserle, Müttefik General ve Amiraller ile çeşitli tecrübelerimiz oldu. Liverpool'un üç katı büyüklüğünde bir şehri yönetip Müttefik Karargâhlar ile yakından ve dostane bir çalışma içinde oldum. Hepsi de mutlu bir sona ulaştı.

Merhum Lord Beatty'den İngiltere'ye dönüşümde aldığım şu mektup Kraliyet Donanması ile kurduğum güzel ilişkileri çok iyi anlatılabilir:

                                                                                                                                                   11 Kasım 1922

Çok Değerli Harington,

Mektubun için çok teşekkür ederim. İki büyük kurumumuz arasındaki, tüm rütbelere yansıyan kusursuz iş birliğinden büyük memnuniyet duydum.

Karşınıza çıkan sayısız fırtınaya dayanmanızı mümkün kılan da şüphesiz bu birliktelikti. Ordu ve donanmamızın birlikte çalışabilmesini sağlayan kopmaz bağ ortak amaçlarıdır, yani yurda hizmettir. Tarihimizde örneği defalarca görülebilecek bu bağın hâlâ canlı olduğunu duymak ve bilmek mutluluk verici.

Ancak korkarım ki etrafımızdaki puslu hava henüz dağılmış değil, hâlâ bizi bekleyen çetin günler var.

Başardığın büyük işler için tebriklerimi lütfen kabul et. Umarım başarıların meyvesini verecektir.

Her daim destekçin olacağımızdan emin olabilirsin.

                                                     Saygılarımla,

      (imza) BEATTY

 

11 Ekim 1923'te, Mudanya Konferansı'nın yıl dönümünde Southampton'a vardım. Southampton'da belediye başkanı ve yetkilileri, Waterloo'da ise Lord Cavan ve Askeri Şura Üyeleri tarafından karşılanmaktan onur duydum. Aşağıdaki kişisel mektubu Lord Derby'den (Savaş Bakanı) diğerini ise Askeri Şura'dan aldım. Tüm bu nezaket beni çok duygulandırmıştı.

 

Özel                                                      Savaş Bakanlığı,

Whitehall
                              S.W.I.[33]

              9 Ekim 1923

Değerli Harington,

Yakında Askeri Şura'dan bir hoş geldin mektubu alacaksın, o mektuptaki her kelimeye kalpten katıldığımı söylemek istiyorum. Seni karşılamak için bizzat orada olmayı çok isterdim fakat Manchester belediyesine uzun süre önce verilmiş bir söz bunu yapmama engel oluyor. Ancak yeni görevini alıp gitmeden seni görmek ve sana İstanbul'daki çetin koşullarda gösterdiğin hassasiyet ve devlet adamlığını ne kadar takdir ettiğimi yüz yüze anlatmak isterim.

                                                                     Derin Saygılarımla,

                                                                                    (imza) DERBY

Korgeneral Sir Charles Harington, G.B.E.[34], K.C.B.[35], D.S.O.[36]

 

Creedy'nin Mektubu:

 

                                                     Savaş Bakanlığı,

0152/6399 (C.I.)                                     Londra, S.W.I.

9 Ekim 1923

 

Sir,

Türkiye'deki Britanya kuvvetlerinin komutasını bırakıp İngiltere'ye varmanız vesilesiyle, Askeri Şura'nın en içten tebriklerini size iletmekle görevlendirildim. Size verilen zor ve ağır vazifeyi başarıya ulaştırma şekliniz takdire şayandır. Türkiye'nin üç sene boyunca sürekli değişen karmaşık durumunda, yüksek liderlik becerileri gerektiren Müttefik İşgal Kuvvetleri Baş Komutanlığı görevini başarıyla gerçekleştirmek için gerekli cesaret, beceri ve devlet adamlığının en iyi örneklerini sergilediniz. Komutanız altında bulunan her rütbeden askerin de sizden ilham alarak yüksek nitelikler göstermesi Şura'nın ayrıca hayranlığına sebep olmuştur. Askerleriniz istikrar ve disiplinleriyle sadece geçen senenin kritik yaz ve sonbahar aylarında değil, tüm işgal döneminde Britanya Ordusu'nun asil geleneklerini başarıyla sürdürdüler.

Askeri Şura, sizin ve komutanızdaki askerlerin hizmetleri dolayısıylaDışişleri Bakanı'ndan aldığı içten teşekkürden de büyük mutluluk duydu. Dışişleri Bakanlığı mektubunun kopyaları Türkiye'de görev yapmış tüm ilgili birimlere gönderiliyor.

Sadık kulunuz,

H. J. Creedy

Korgeneral Sir Charles H. Harington, G.B.E., K.C.B., D.S.O.

 

Biskay Körfezinden geçerken Southampton Belediye Başkanı ve Meclisi üyeleri tarafından karşılanacağımın haberini aldım. Bunun üzerine bazı Muhafız subayları varışımızda olabilecekleri canlandırdılar. Yüzbaşı Wiggins başkanı oynarken diğerleri de ona destek olmak için meclis üyelerioldular. İçine geminin kedisini koydukları ordu sandığı şeklindeki kutu, hâlâ sakladığım bira şişesi etiketiyle mühürlenmiş sözde konuşma metni ve eşimin tatmasıyla sadece bir yağ yığını olduğu anlaşılan çirkin pasta…Arabic gemisinin kaptanı da aramızdaydı ve etraf çeşitli rollere bürünmüşdenizcilerle doluydu. Çok eğlenceli bir akşamdı. Ertesi gün Grenadier ve Coldstream Muhafızları bir geçit düzenlediler. Başkan ve Meclis üyeleri için bir de platform kurulmuştu. Başkan gayet güzel bir hoş geldiniz konuşması yapıyordu ki birden hemen altımda duran Muhafız subayının önceki akşam başkanı canlandıran Yüzbaşı Wiggins olduğunu fark ettim! Konuşmayı ciddi bir ifadeyle dinlemekte çok zorlanmıştım.

İngiltere'ye dönüş yolumda tüm dönemi anlatan bir rapor yazmıştım (bkz. Ekler) ama hiçbir zaman yayınlanmadı. Bunun sebebi de yeterince insanın ölümüne neden olmamammış. Sadece emrim altında inançla hizmet edenlerin değil, aynı zamanda müttefiklerimizin de herhangi bir takdir görmemesi beni ciddi bir hayal kırıklığına uğratmıştı. Sanıyorum emri altında hem Fransız hem İtalyan askerler olan ve Müttefiklerden oluşan bir kurmay heyeti ile çalışan tek Britanyalı komutan benim. Ayrıca tüm yaşadıklarımızsadece yakın ve mutlu ilişkilerle sonuçlandı. Hem Fransızlar hem de İtalyanlar Britanyalı silah arkadaşlarını nişanlarla onurlandırmak istediler. Ben de benzer şekilde yirmi kadar nişanın Müttefiklerimize verileceğini umuyordum fakat Dışişleri Bakanlığı ve Savaş Bakanlığı arasındaki anlaşmazlıklar yüzünden bir tane bile nişan verilemedi. Fransa ve İtalya hükumetleri bana değerli nişanlar verme isteklerini ifade ettilerse de bu onur alt rütbedeki subaylara da verilmediğinden doğal olarak kabul etmedim. Kral Hazretleri naçizane hizmetlerim için G.B.E. nişanını bahşederek beni onurlandırdılar. O zamanlardan kalan, çok değer verdiğim başka bir şey de arabamın kaportasında dalgalandırdığım Britanya, Fransa ve İtalya bayraklarıdır.

Türkiye'de geçirdiğimiz günlerden birçok anı kaldı geriye. Bunlardan biri eşimin Belgrad Ormanı macerasıdır. Orman tamamen çetecilerle doluydu ve giriş herkese yasaktı. Bir gün eşim at sürmek istemiş ve yanına öğle yemeğini de alarak iki hizmetkârıyla birlikte geziye çıkmış. Araziyi tanımadığından, kurallardan ve düzenlemelerden de hiç haberi olmadığından atını Belgrad Ormanı'na sürmüş. Akşam altı olmuş ve hâlâ dönememişlerdi, endişelenmeye başladık. Aldığım bilgiye göre en son Belgrad Ormanı'nın sınırında görülmüştü. Karanlık yavaş yavaş çöküyordu ve hâlâ hiçbirinden iz yoktu. Topçu Birliği ve Büyükdere'deki Atlı Piyade Birliği de atlı devriyeler görevlendirdiler. Eşim gayet şen bir hâlde döndüğünde saat dokuz civarıydı. Kaybolmuşlardı. Yedi sekiz saat ormanda kalmış, karşılaştıkları çetecilerden de nezaket dışında bir şey görmemişlerdi ve bizim aksimize tüm bunların çok komik olduğunu düşünüyorlardı.

Her hatırladığımda beni gülümseten bir başka hikâye de fayton olayıdır. Evimizin yakınında bir Hint karakolu vardı ve sık sık evlerin önünden bir Hint faytonu geçerdi. O gün de faytonun içinde hastalığını atlattıktan sonraki ilk gezisine çıkmış yaşlı bir adam, eşi, kızı ve faytonun tepesinde de oğlu varmış. Karakolun tam karşısındayken atlar birden ürkmüş ve faytonla birlikte iki at, yaşlı adam, eşi, kızı hepsi Boğaz'a düşmüş (oğlan son anda atlamış). Bu olaya kayınbabam General Grattan bizzat şahit olmuş ve alarmı çalmış. Nihayetinde yaşlı adamı, eşini ve kızını kurtardık. Fakat kayınbabam Hintli gözcünün olayı gayet normal karşılayıp alarm çanını çalmamasını ve nöbetçileri çağırmamasını asla anlayamadı.

Gerçekten çok komik şeyleryaşadık. Bir gece hepimiz Tarabya'daki Summer Palace oteline dans etmeye gidecektik. Fakat Brigadier Muhafızlarından gitmememi isteyen bir not aldım. Haydarpaşa yolundaki bir trende kulak misafiri olunan bir konuşmaya göre beni o gece Summer Palace'da öldüreceklerdi. Askerlerimin isteğine uyup otele gitmedim. O gece tüm arabalar incelendi, Boğaz'dan geçen her kayık dikkatle arandı. Evde, büyük salonda öylece oturuyordum ki birden yukarı bakınca karşımda bir adam gördüm. Hasır bir kayıkçı şapkası giyiyordu. Ön kapıdan girmiş olmalıydı. Katile benzemiyordu, ne istediğini sordum. Çok değerli halılarını eşimin beğenisine sunmak için geldiğini söyledi. Fiyatlarını öğrenince, evdeki kimsenin halıları beğenmemesini sağlamak için gerekli önlemleri aldım. Satıcıyı o gece misafir ettik, sabah da istimbotumla dokuz mil uzağa, İstanbul'a götürdüm. İskelede inip satıcıyı halılarıyla birlikte Galata'ya uğurladım. Birkaç dakika sonra da İstanbul'a kaçak halı getirmekten tutuklandığını öğrendim! Fakat çok geçmeden serbest bırakılmasını sağladım.

Galata Köprüsü'nü her düşündüğümde aklıma Yüksek Komiser Sir Horace Rumbold ve Amiral Tyrwhitt ile "Ekonomik Patrik"in cenazesine katılışımız gelir. Asıl adı "Ekümenik" idi, sanırım. Rum Kilisesi'ne mavna ile gittik, içeri girince askeri sekreterim "Mevtayı kürsüye koymuşlar" dedi. Bembeyaz görünüyordu. Fakat daha yakından bakmak için yaklaştığımda ceset birden gözlerini kırptı! Şoku atlatınca kürsüdekinin yeni Patrik olduğunu anladım.

1922 başında, Tümgeneral Hastings Anderson, Tümgeneral McHardy ve bir yaver ile İstanbul'un sınır mahallelerinden Şişli'deki bir evde yaşıyordum. Bir de İrlandalı Muhafızlardan nöbetçimiz vardı. Bir gece evin arkasındaki bahçeden gelen silah sesleriyle uyandık. Seri ateşe yaklaşan bir sıklıkta ateş ediliyordu. Hepimiz yataklarımızdan fırladık, hizmetliler de tüfekleriyle geldiler. Eve bir saldırı olduğunu düşündük. Ateş sesi uzun bir süre daha devam etti, tüm bahçe arandı fakat hiçbir şey bulunamadı. Sonunda tekrar yataklarımıza döndük. Ertesi sabah hizmetçilerden birisi gizemin çözüldüğünü haber verdi. Kafasını somon konservesine sıkıştırmış bir kedi bulmuşlardı! Hâlâ da canlıydı. Bu olay daha sonra "Şişli Bahçe Muharebesi" olarak anıldı.

Türkiye'deki günlerimi düşündükçe General İsmet Paşa'nın mektubunu hatırlıyorum. "Tek istediğimiz İngiltere ile dost olmak." On altı yıllık uzun bir süre sonra, şu an iki iyi dostuz. Bence zaten en başında düşman olmamalıydık. Şunu belirtmek isterim, eğer Bay Lloyd George, Bay Venizelos'un yardımı ile Yunanlıları Anadolu'ya çıkarmasaydı İzmir trajedisi asla yaşanmazdı. Yapılan en büyük hata buydu. Umumi Harp[37]bittikten sonra Türkler hep dost olmak istedi.

İşte İsmet Paşa'nın iki mektubu:

 

Ankara

25 Mayıs 1929

Değerli General,

Ketta[38]'dan yolladığınız mektup beni çok mutlu etti. Kazım Paşa, Türk Askeri Misyonuna ve ailelerine karşı nezaketinizden ve misafirperverliğinizden bizzat söz etti. Ayrıca Türkiye anılarınızı dinlemekten büyük keyif aldığını da ekledi. Britanya Hükumetinin vatandaşlarımıza gösterdiği misafirperverlikte sizin Ketta'da bulunmanızın büyük payı olduğuna eminim.

İyi niyetleriniz ve dostluğumuzun bu nişanesi için size teşekkürlerimi sunarım.

Türkiye için nazik temennileriniz beni kalpten sevindirdi. Bahsettiğiniz anılar benim için de çok değerli, birbirimizi ancak böyle durumlarda tam anlamıyla tanıyabileceğimize ve hak edilen değeri ancak böyle verebileceğimize inanıyorum.

Değerli General, bu vesileyle teşekkürlerimi yinelemek ve en içten temennilerimi size iletmek isterim.

Saygılarımla,
İsmet

 

Ankara

25 Kasım 1938

Değerli General,

Cumhurbaşkanı seçilişimi tebrik ettiğiniz ve iyi dileklerinizi belirttiğiniz 13 Kasım 1938 tarihli mektubunuz bana büyük mutluluk verdi. Size kalpten teşekkür ederim. Mudanya'daki ortak çalışmamızın anılarını mutlulukla hatırladığımdan emin olabilirsiniz, o günlerin benim için her zaman özel bir değeri olacaktır.

En iyi dileklerimle,

Saygılarımla,

(imza) İsmet İnönü

Ekselansları General C.H. Harington,

Bingles Çiftliği,

Sussex

 

Söylediğim gibi, iki haftalık bir ziyarete gelen Türk basını ile tanışmak için Türkiye'nin Londra Büyükelçisi'nden bir davet almıştım.Aslında Türk temsilcilerle buluşmamı bir Britanya otoritesinin ayarlaması gerekirdi. Yeni Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'yle Mudanya'dan beri sürdürdüğüm kişisel bağlantım sayesinde birçok arkadaşlığın temelinin atılmasında yardımım dokunabilirdi. Türklerin bana gösterdikleri nezaketten fazlasıyla etkilenmiştim. İstanbul'un Müttefik Kuvvetler tarafından işgalini, Çanak günlerini ve güzel ilişkilerimizi hiç unutmamışlardı. O zamanlar savaşa ne kadar yakın olduğumuzun farkındalardı.

Savaşı başlatma talimatlarının cebimde beklediğinden veya Savaş Bakanlığı'nın beni emre itaatsizlikten kınamak arzusunda olduğundantabii bahsetmedim. Şüphesiz, yaptığımtercih kariyerimin mahvolmasına sebep oldu, C.I.G.S[39] ve mareşal olmamı engelledi. Fakat savaş ve barış arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığınızda tüm bunlarınçok ufak şeyler olduğunu anlıyorsunuz. Mareşal olmak benim için çok şey ifade edebilirdi ve dönemin Başkomutanı olarak birçok onur ve ödül alabilirdim, Koalisyon Hükumeti de savaş sayesinde kurtulabilirdi fakat Tanrıya şükürler olsun ki bunların hiçbirini umursamadım. Ypres Çıkıntısı[40]savunmasında geçirdiğim dört yıl boyunca gördüğüm savaşlar ülkemin daha fazla savaş istemediğine ikna olmama yetmişti. Ülkemin onurlu bir barıştan başka hiçbir şey istemediğinden bir an bile şüphe etmedim. Dominyonların da böyle düşündüğü açıkça anlaşılıyor. O telgrafları tüm imkânların tükendiği bir durumda kullanılmak üzere Hükumetin bana verdiği destek olarak görüp müteşekkir oldum. Yeşerdiğini gördüğüm barış umudunu reddetmediğim için hükumetin bazı üyelerinin (Lord Curzon'un bildirdiği üzere) beni kınamak isteyecekleri hiç aklıma gelmezdi. Tüm yük benim omuzlarımdaydı. Mudanya'da tamamen yalnızdım ve İstanbul'daki Yüksek Komiser Sir Horace Rumbold ile iletişim kurma imkânlarımda kısıtlıydı. Önceki akşam kendisine durumun umutsuz olduğunu söylemiştim. İstanbul'daki Muhafızlar Tugayı Komutanı Tümgeneral Julian Steele'ye gerekli tüm talimatları vermiştim.Çanak'taki Tümgeneral Marden'a belli bir saatte ateş açma yetkisi vermiştim. O saatten yetmiş beş dakika önce, Bakanlığın üç telgrafı cebimdeyken, General İsmet ile Müttefik Generaller Mudanya'da bir anlaşmaya vardı. Daha önce de söylediğim gibi on beş saat boyunca oturduk ve sonunda anlaşmayı imzaladık. Barış o an gerçekleşti ve hâlâ sürüyor. O barış on altı yıl sonra, yakın zaman önce imzaladığımız ittifak antlaşması[41] ile mühürlenmiştir. Eğer bu antlaşmanın gerçekleşmesinde bir katkım olduysa kendimi fazlasıyla ödüllendirilmiş sayarım. En azından tanıştığım Türkler böyle düşünüyorlar. Hiçbir övgü beklemiyorum, övgünün artık bana hiçbir faydası yok. Fakat ülkemizi yeni bir savaşın içine atmak yerine Mudanya'da General İsmet Paşa ile barış için uzlaşmanın Bakanlar Kurulunda bir kınama oylamasını hak ettiğini de düşünmüyorum.

Bir ara Türk Askeri Misyonu ülkemize birkaç haftalık bir ziyarete gelmişti. Misyonun başında, ben İstanbul'dayken Türk Savaş Bakanlığı'nda görevli General Orbay vardı. Misyon, Londra'da ağırlandı fakat ben hiç davet edilmedim. Elimden gelen her yardımı yapmaya hazır olduğumu belirtmeme rağmen yardımıma hiç ihtiyaç duyulmadı.

Bay Lloyd George'un Barış Antlaşmalarının Gerçek Yüzü kitabının ikinci cildinde, Çanak'ta Türklere saldırmamış ve dolayısıyla ülkemizi savaşa sürüklememiş olmam hakkında kendi gözünden anlattıkları dikkate değer. Ayrıca görüşlerini desteklemek için başvurduğu otoritenin Mustafa Kemal'e ve Türklere saldıran Bozkurt kitabının yazarı olması da aynı derecede dikkate değerdir. Bay Armstrong'un Britanya Konsolosluğu'nda veya benim karargâhımda resmi bir görevi asla olmamıştır. Kendisini bir seferinde Harenc adında bir binbaşının komutasındaki Anadolu devriyesine verdiğimi hatırlıyorum. Benim görev süremde kesinlikle asla Ankara'ya gitmemiştir veya hakkında kitap yazdığı Mustafa Kemal ile görüşmemiştir. Türk Ordusu hakkındaki görüşlerini pek dikkate aldığımı da söyleyemem, zira o konuda fikir beyan edebilecek bir durumda değildi. Bay Lloyd George hatırlayacaktır, kendisine Anadolu'daki Yunan ordusunun ciddi bir mukavemetle karşılaştığında düşeceği durum hakkındaki fikirlerimi aktarmıştım. Çok kararlı bir şekilde görüşüme karşı çıkıp komutam altındaki bir subaydan doğrudan rapor istemişti. Şimdi soruyorum, sonunda kim haklı çıktı?

Bay Lloyd George kitabında Fransız ve İtalyanların Çanak'tan çekilerek bizi hayati bir cephede desteksiz ve yüzüstü bıraktıklarını vurguluyor. Askeri açıdan Fransız ve İtalyanların çekilmesi en ufak bir fark yaratmamıştır. Fransız ve İtalyan askerlerinin Asya tarafında görevlendirilmemesini emreden Britanya Hükumeti'nden aldığım bildirge hâlâ bendedir. İzmir'in düşmesi ve Çanak'ın tehlike altına girmesi sonrasında,üç bayrağın da bir arada görünmesi için Fransız ve İtalyan Generallerden birer müfreze göndermelerini istedim. Hemen kabul ettiler. İsteğim üzere Fransız Ordusu'ndan bir piyade bir de süvari bölüğü, İtalyan Ordusu'ndan da iki takım gelmişti. Ancak Hükumetleri bundan haberdar olur olmaz askerlerinin geri çekilmesini istemiştir. Sağladıkları sayılar savaş gücü bakımında önemsizdi.

Bay Lord George'un gönderdiği takviye kuvvetler benden daha çok kimseyi mutlu etmemiştir. Hatta bence durumu kurtaran da bu kuvvetlerdi. Fakat "ağır silah bataryaları Çanak'ahâkim tepelere yerleştirilmişti" sözüne katılmam mümkün değil. Bay Lloyd George ile son karşılaştığımda da söylediğim gibi o mevzilerde neredeyse hiç konuşlanamamıştık. Downing Sokağı'ında[42]verilen emirle Malta'dan veya Mısır'dan çıkan silahların Gelibolu'da gerekli konumlara yerleştirilmesi sanıldığından çok daha fazla zaman alır.

Bay Lloyd George'a göre ortada bir "blöf" varmış. Türk o an blöf yapmıyordu, tam tersine zafer sarhoşuydu ve en ufak bir yorgunluk belirtisi de göstermiyordu. Bay Lloyd George'a göre arkamda Britanya İmparatorluğu'nun kudreti duruyordu. Benim düşündüğüm ise dominyonlarımızın çağrılarımıza yanıt vermekteki isteksizlikleriydi.

Şunu da belirtmem gerekir, 1923 Haziranında Türk Ordusu'nun zayıfladığını ve sayısının azaldığını fark ettim. Askerleri yorulmuştu ve evlerine dönmek istiyorlardı. Türk Ordusu'nun altı ay önceki sayısının en fazla yarısı kadar kaldığına inanıyordum. Bu konuda Majesteleri'nin Hükumeti'ni bilgilendirdim. Müttefikler kararlı durup Türklere daha fazla ödün vermeyebilirlerdi. Fransız ve İtalyanların, Britanya Kuvvetleri'ne benzer büyüklükte bir destek kuvvet sağlamaya hazır oldukları takdirde Müttefik Kuvvetler diledikleri politikaları uygulayabilirlerdi. Türklerin sınırları zorlamayacaklarını düşünüyordum. Bu bilgi üzerine bir adım atıldı mı bilmiyorum.

Aşağıdaki alıntı, Sir Telford Waugh tarafından yazılan Dün, Bugün ve Yarın Türkiye adlı kitaptandır. Kendisi Çanak olayı sırasında İstanbul Başkonsolosuydu. Değerlendirmelerinde tarafsızdır. Şöyle yazıyor: "Üç müttefik general Mudanya'da Genel Kurmay Başkanı[43]İsmet Paşa ile bir konferans düzenlediler. Uzun ve çetin görüşmeler sonrasında şu şartlarla askeri bir antlaşma imzaladılar: Yunanlılar Batı'da Meriç Nehri'ne kadar Trakya'yı terk edecek, Türkler bölgede sivil bir yönetim kurmakta ve 8.000 jandarmaya kadar kuvvet bulundurmakta serbest olacak, Müttefikler tahliyeye yardımcı olmak için yedi tabur kadar askeri birlik bulunduracak, Türkler boğazın Asya tarafında oluşturulacak 15 kilometrelik bir tarafsız bölgeye riayet edecek ve Müttefik Kuvvet askerleri barış konferansı süresince bulundukları yerde kalacaklar.

"Durumu kurtaran bu antlaşma General Harington'ın sabır ve becerisinin ürünüdür. Bazıları Başkomutanı zayıflıkla suçladılar. Eğer Türk blöfünü görseymiş yapılacak her saldırıyı boğazlarda kolayca püskürtebilirmiş, Türkler de Lozan'da bu kadar küstah olmazlarmış…"

"Britanyalı Başkomutanın daha doğru bir tahlili On Yıl Sonra kitabında Sir Philip Gibbs tarafından yapılmıştır: 'Olağanüstü bir kışkırtma karşısında çelik gibi durdu, askerlerine saldırılmadıkça barışı korumak için devlet adamlığının her yöntemini kullanmakta kararlı idi. Bu hassas ateşkes onun şövalye ruhu ve Türk Generallerle ilişkilerindeki diplomatik bilgeliği sayesinde gerçekleşti. İstanbul'u İzmir'in kaderinden kurtarmış olması ve askerlerini İngiltere'deki politikacılarca sokuldukları zor durumdan çıkarmış olması General Harington'ın takdir edilmesi gereken büyük başarılarıdır.'"

Geriye dönüp baktığımda, Koalisyon Hükumetinin düşüşüne sebep olan baş iblis olduğumu düşünmek ilginç geliyor, o zaman bunun hiç farkında değildim. Lord Ronaldshay'in Lord Curzon'un Hayatıkitabından:

"29 Eylül'de Bakanlar Kurulu Lord Curzon'un arzusunun aksine, Türk komutana verilmesi için derhal Sir Charles Harington'a bir ültimatom gönderilmesi kararı aldı. Aynı günün öğleninde Lord Curzon Londra'daki Kemalist temsilci Dr. Nihat Reşit ile görüştü ve Mustafa Kemal'in tavrı dolayısıyla oluşan durumda muhtemel bir çatışmayı önleyebilmek için Türk Kuvvetleri'nin derhal Çanak civarından çekilmesi dışında hiçbir şeyin yeterli olmayacağını anlattı. Vakit kaybetmeden bu şekilde bir telgraf çekmesini istedi. Sonraki iki gün Bakanlar Kurulu neredeyse sürekli toplantı hâlindeydi. General Harington'dan ültimatomun verildiği ve çatışmaların başladığı haberini bekliyorlardı.

"30 Eylül Cumartesi günü Bakanlar Kurulunun ek toplantılarından birinde bazı üyeler büyük rahatsızlık içindeydi. General Harington'ın sessizliği devam ettikçe hemen eyleme geçilmesi gerektiğini düşünenler ve Lord Curzon'un başını çektiği sabır telkin edenler arasındaki çatlak hızla büyüyordu. Sabır sınırlarının aşıldığını düşünenler, Lord Curzon'un Fransa ile ilişkileri tekrar kurarken temel taşı olarak kullandığı Mudanya Konferansı'nın iptalini istiyorlardı. Neyse ki bu teklif üzerinde ısrar edilmedi ve Lord Curzon toplantının sonunda yeni destekçileri tarafından tebrik edildi. 2 Ekim'de bunlardan bir tanesi 'Görüşleriniz Bakanlar Kurulunda kabul edildi ve Mudanya Konferansı biz ateş açmadan tamamlandı, sizi en samimi duygularımla kutlarım. Bakanlık toplantılarına katılmayan bizler için önceden olan her şeyi bir anda anlamak çok zor. Harington'ın yolda olduğunu bildiğimiz telgrafı henüz gelmemişken bazı meslektaşlarımın derhal bir ültimatom yayınlama teklifleri karşısındadehşete düştüm. Neyse ki cumartesi gecesi bu teklifte ısrarcı olunmadı ama olunsaydı da ben kesinlikle sizin görüşlerinizi desteklerdim ve eminim masada bizim tarafımızda oturan birçok kişi de öyle yapardı. Dün alınan telgraf ışığında her şey gayet iyi gitti.' diye yazmıştı.

"General Harington 29'unda gönderilen ültimatom ile hareket etmemiş ve barış bozulmamıştı.

"General Harington'ın 1 Ekim'de gelen telgrafı gerginliği biraz yumuşattıysa da Bakanlar Kurulu'ndaki çatlak kapanmamıştı. Bazı muhafazakâr üyeler telaşa kapılmıştı. Sir Arthur Griffiths-Boscawen mektubunda kendisi gibi başkalarının da olduğundan bahsetmişti: 'Bazı arkadaşlarımızın göze almaya hazır göründüğü savaş riskinin vahameti ve diplomatik metotlara olan güvensizlikleri karşısında genel olarak büyük bir şaşkınlık içindeyim. Ülkemizin savaş istemediğinden ve savaştan kaçınmak için mümkün olan her çabanın sarf edildiğini görmedikçe savaşı kabullenmeyeceğinden eminim.'Ve nihayetinde Koalisyon Hükumetini parçalara ayıran çatlağın ortaya çıkış tarihinin Lord Curzon tarafından verilmesi de bu buhranlı hafta sonunda yaşanan hararetli olaylar sonucunda oldu. 'Bir grup Bakan kendi aralarında toplanıp bağımsız hareket etmeyi tartışmaya başladıklarında koalisyonun ilk darbeyi yemişti.' diye not düşmüştü bir parça kâğıda.

"Fakat çöküşten önce daha çok şey yaşanacaktı. Bay Lloyd George'un istifa ettiği 19 Ekim'e kadar durum sürekli bir değişim hâlindeydi."

Bay Winston Churchill'in Dünya Krizi kitabına dönersek: "Bu sırada olaylar bir süreliğine askeri alana kaymıştı. Çanakkale Boğazı hayati öneme sahipti ve eğer iki tarafı da askerlerimiz tarafından tutuluyor olsaydıBoğazların kontrolü kolaylıkla sağlanırdı. Bu da Çanak'ın Asya tarafının savunulmasını gerekli kılıyordu. Benim görüşüme göre değerli bir siperdi fakat vazgeçilmez değildi. İlk başta, Savaş BakanlığıÇanak'ıelinde tutmayı planlamamıştı ve ayın 11'inde General Harington'a burayı terk edebileceği söylenmişti. General, bölgenin Gelibolu Yarımadası'nın ileri savunma noktası olarak önemli olduğunu belirterek bu karara itiraz etti.

"General Harington aldığı izinle 19'unda Çanak komutanı General Shuttleworth'e şu emri verdi: 'Mevcut kuvvetler ile Çanak'ı mümkün olduğunca uzun süre tutmalısın. Kararımı Hükumete iletiyorum. Fransızların Çanak'tan çekilmesini de göz önüne alırsak, eğer donanmanın yardımı ile Kemal'i orada durdurursan oturup durumu tekrar değerlendirecektir. Yapacağın savunma gelecekte çıkabilecek sorunların önünü kesecektir.'

"29'unda Savaş Bakanlığı'na çektiği telgraf: 'Eğer kararlılık sergilemeye devam edersek bu işi onlar (Fransızlar ve İtalyanlar) olmadan da yapabileceğimizi düşünüyorum, yani onlardan gelecek destek konusunda endişelenmeniz gerekmez. Aldığım bilgiye göre bakanları (Kemal'in) yarın İzmir'de bir konferansa çağırılmışlar. İngiltere ve Dominyonlarına karşı savaşı göze alıp almayacaklarını kararlaştıracaklar. Buna cüret edebileceklerini sanmıyorum.'

"Çanak olayının doruk noktası 28 Eylül idi. General Harington Britanya mevzileri etrafında önemli sayıda Türk askerinin toplandığını rapor etmişti: 'Tel örgünün arkasından sırıtıyorlar'. Açıkça belli oluyor ki aldıkları emirler çatışmanın önlenmesi için mümkün olan her şeyin yapıldığını fakat durumun giderek içinden çıkılmaz bir hâl aldığı yönündeydi. Harington ayrıca Britanya'nın Çanak pozisyonunun "kuvvetli" olduğunu rapor ediyordu, tel örgüler ve mevziler iyi durumdaydı. Bakanlar Kurulu bunun üzerine General'den Türklere bir ültimatom vermesini istedi. Tarafsız bölgeyi terk edip kısa sürede Çanak'tan ayrılmaları isteniyordu ve General'e bu sürenin sonunda komutasındaki tüm kuvvetleri kullanma yetkisi verildi. Fakat General karşısındaki zorlukları kendisine sağlanan korkunç yetkiyi kullanmadan da aşmayı başardı. General Harington'ın becerisi, soğukkanlılığı ve sabrı örnek alınacak cinstendi. Şans eseri Bakanlık o sert telgrafı gönderdikten sonra Türklerin telgrafa neden olan kışkırtmaları da azalmaya başlamıştı. 30'unda Çanak Komutanı (General Marden) saldırı hazırlığında olan tek bir Kemalist top veya piyade izine rastlanmadığını, kuvvetlerinin tehlikede olmadığını rapor etti. Her geçen gün Britanya'nın pozisyonu güçlendiğinden General Harington Türklere bir ültimatom vermeyi gerekli görmedi. Ateş açılmasını gerektirecek herhangi bir durum da zaten ortaya çıkmadı. Bakanlar Kurulu bu olumlu gelişmeyle rahatlamış olarak 1 Ekim'de komutanın sabırlı tavrını onayladı.

"Çanakolayı birçok açıdan öğreticiydi. General Harington Çanak pozisyonunun önemini ve değerini vurgulayarak ve bu görüşünü kararlılıkla savunarak askeri disiplini ile soğukkanlı ve sağduyulu diplomasi yeteneğini birleştirmeyi başardı. Şüphe yok ki Britanya Hükumetinin ve başta Avustralya ile Yeni Zelanda olmaküzereDominyonların tutumu savaşın Avrupa'da tekrar başlamasını önledi.Böylecemüttefikler, talihsiz ve birlikten yoksun politikalarının sonucunda büyük bir utanç yaşamaktan kurtulmuştur. Kısıtlı imkânları, halkın yorgunluğu, yönetimin belirsiz pozisyonu ve hem yurt içinde hem de yurtdışında azalmakta olan otoritesi göz önüne alındığında "Onurlu Barış" kayda değer bir başarıydı. Türklerle Lozan'da karşılıklı saygı üzerine kurulu bir barışın müzakere edilmesini sağlayan temeli oluşturdu. Britanya'nın bu ağır kararı, Türklerde, süregelen düşmanlık yerine bu sefer hayranlık ve iyi niyet duyguları uyandırmış ve modern Türkiye ile gelecekteki ilişkilerimizi zorlaştırmamış, kolaylaştırmıştır."

İki parlamentoda da hizmetlerimden nezaketle bahsedilmesine müteşekkirim. Her görevden Fransız, İtalyan, Türk, Yunan ve Britanyalının gösterdiği iyi niyet ve yardım severliğe de son derece müteşekkirim. Böylesine hadiseli bir zamanda dümende bulunma ayrıcalığı çok az askerin eline geçmiştir. Bütünbu zaman boyunca sadık hizmetlerini ve yardımlarını esirgemeyen tüm Komutanlara ve Kurmaylara minnettarım.



[1] Krupp: Köklü bir Alman aile. Kastedilen Freidrich Krupp AG firması olmalı.

[2] Yavuz Zırhlısı

[3] H.M.S: Her Majesty’s Ship (Majesteleri Kraliçe’nin Gemisi). Iron Duke: Demir Dük

[4] V.C.: Victoria Cross (Victoria Haçı). Britanya Ordusunda alınabilecek en büyük onur madalyasıdır, düşman karşısında kahramanlık gösteren askerlere verilir.

[5] Wrangel: Rus İç Savaşı’nda Bolşeviklere karşı savaşmış bir Rus general. Daha çok bilgi için anahtar kelimeler: Rus İç Savaşı, Beyazlar, Beyaz Ordu.

[6] Harbiye Mektebi’nden bahsediliyor.

[7] Kandil Gecesi’nden bahsediyor olmalı.

[8]Yenikali(e) Rumeli Hisarı'nın diğer bir adı. Harington burada Anadolu Hisarı demek istemiş olabilir.

[9] Yonca İrlanda’nın sembolüdür.

[10] İngiliz operakomik yazarları.

 

[11] King’s Own Hussars: Kralın Şahsi Hafif Süvarileri

[12] Yaklaşık 65 km

[13] Loyal Regiment: Sadık Alay

[14] Tanzimat’tan sonra, Osmanlı yönetim örgütünde sancak yöneticisi.

 

[15] ”Grenadier” el bombası kullanan asker demektir. Bu birliğin ordumuzdaki karşılığını bulamadım.

 

[16] Kelime oyunu yapılmış. Boiling: Kaynayan.

[17]Fransızca: Tümüyle durdurma.

[18] Fransızca “Kabul ediyorum.”

[19] İngiltere'nin İngiliz Uluslar Topluluğu'na üye olmalarının ve İngiliz Krallığı'na bağlı bulunmalarının yanı sıra kendi kendilerini yöneten ülkelere verilen genel ad (kaynak: tdk).

[20] “Bandmaster” kelimesi için kullanılmıştır. Murat Bardakçı’nın “Şahbaba” adlı eserinde mektubu getirenin Fahri Yaver Binbaşı Zeki Bey olduğu yazılı.

[21] Zeki Bey aslında padişahın eski kayınbiraderi. Bardakçı’nın “Şahbaba” eserinin “Kaçmadım, hicret ettim!” başlığının notlarında (8) Vahideddin ve Zeki Beyi'n ilişkisi ayrıntısıyla görülebilir.

[22] Yukarıdaki çeviri Tim Harington’ın çevirisinin çevirisidir. Mektubun originali Murat Bardakçı’nın “Şahbaba” eserinin “Kaçmadım, hicret ettim!” bölümünün notlarında (10) görülebilir. Bardakçı’nın metni günümüz Türkçesine yaklaştırdığı dil içi çeviri şöyle:

“İstanbul’daki İşgal Orduları Başkumandanı

 General Harington Cenapları’na:

 Istanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere devlet-I fehîmânesine ilticâ ve bir an evvel Istanbul’dan mahall-I âhere naklimi taleb ederim efendim. 16 Kasım 922.

 Müslümanların halifesi Mehmed Vahideddin”

[23] St. Stefano, Ayastafanos

[24] Makrikeui

[25] Amatör kriketçiler kulübü.

[26] Marylebone Cricket Club: Marylebone Kriket Kulübü

[27] Sir Francis Eden Lacey krikete hizmetinden dolayı şövalye ilan edilen ilk kişidir.

[28] I. Zingari kriketini kurallarına uygun oynama sözü.

[29] Sportmenlik dışı, yasaklı atış şekli.

[30] Kriket oyununda savunulması gereken unsur.

[31] İnkerman, Alma ve Sivastopol Kırım'da yer adlarıdır. General Harington Kırım Savaşı'nı (1853-1856) kastediyor.

[32] River Clyde bir kömür nakliye gemisidir, Ertuğrul Koyu çıkarmalarında şaşırtma amaçlı kullanılmak istenmiştir fakat başarılı olamamıştır.

[33] Swindon Rail Station (Tren İstasyonu) olmalı.

[34] Knight Grand Cross (Büyük Şövalye Haçı) onuru.

[35] Knight Commander (Şovalye Komutan) onuru. bkz. Order of the Bath

[36] Distinguished Service Order (Üstün Hizmet Madalyası)

[37] 1. Dünya Savaşı

[38] Pakistan'da bir şehir.

[39]Chief of the Imperial General Staff: Emperyal Genel Kurmay Başkanı – 1964'ten sonra Chief of the General Staff (Genel Kurmay Başkanı) olarak kullanıldı.

[40] Belçika'da I. Dünya Savaşı sırasında açılmış bir cephe. Savaşın en kanlı cephelerinden biridir.

[41] 19 Ekim 1939 Türk, İngiliz, Fransız İttifak Antlaşması

[42] İngiltere Başbakanlık ofisinin bulunduğu sokak

[43] İsmet Paşa, Kütahya-Eskişehir Muharebeleri sonrasında Genel Kurmay Başkanlığından azledilmişti. Mudanya Konferansı sırasında Ferik-i Evvel (Orgeneral) idi.

  
828 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın