• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/
Lozan ve Musul Meselesi / Emin Elmacı

Musul ve Osmanlı

            Dicle'nin sağ kıyısındaki Musul şehri, Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran zaferinden (1514) sonra kısmen, Kanuni Sultan Süleyman'ın Bağdat seferinden (1534-1535) sonra da kesin olarak Osmanlı hâkimiyetine girmişti. Musul vilayetinde en son 1914 yılı salnamesine göre Kerkük, Süleymaniye ve Musul sancakları bulunmaktaydı.

            400 yıl boyunca Osmanlı sınırları içinde yer alan Musul, sanayi devrimini tamamlamış olan ve onun sonuçları sayesinde sömürgeciliğin en üst noktasına çıkan Batı emperyalizminin ilgisini, 1850’lerden sonra çekmeye başlamıştı. Hem ticaret yolları üzerinde yer alması hem de tahıl ve pamuk ambarlarından biri olması nedeniyle önceden de önemli bir bölge olan Musul, 19. Yüzyılın sonlarında petrol sayesinde daha da önem kazanmaya başlamıştır.

            İlk olarak Alman uzmanların 1871’de araştırmaları sonrasında zengin petrol kaynaklarının olduğu raporunu vermeleriyle birlikte özellikle de Berlin-Bağdat Demiryolu'nun yapımını Almanların almasıyla, emperyalizm anlamında işler Musul için hız kazanmaya başlayacaktır. O dönem emperyalizmin önemli yöntemlerinden olan “imtiyaz aldıkları hatların sağ ve sol yanlarındaki her türlü maden ve eski eserin kullanım hakkını da elde etmeleri” ile bölge artık emperyalizmin yayılma alanı olmaya başlamıştı. Stratejik anlamda Almanya’nın 2.Abdühamit döneminde bölgede yer edinmesi, Hindistan üzerindeki ticaret yollarını tehlikede gören İngilizleri de harekete geçirecek ve 1901 sonrası bu hareketlenmeye Fransız ve Amerikalılar da katılmıştı.

            Hepsi de yabancı sermayeli kuruluşlar olan Shell, Royal-Dutch, Anglo-SaxonOilCompany ve Chester şirketleri ile en son yine bir İngiliz bankacıya ait ve yine emperyalizmin yöntemlerinden biri olan “gidilecek yerin ismiyle” kurulmuş olan TurkishPetroleumCompany’ye verilen imtiyazlarla Musul petrolleri üzerinde çok ortaklı bir konsorsiyum oluşmuştu bile.

            I.Dünya Savaşı’nın paylaşım ortamında İngilizler, daha 1915 yılında hazırlattıkları bir raporda, Musul'daki petrol imtiyazlarına hâkim olmanın vazgeçilmez bir hedef olduğunu ortaya koymuşlardı. Her ne kadar siyasi açıdan denge politikası nedeniyle 1916’da SykesPicout Antlaşmasında kendisi Mezopotamya bölgesini almış ve Fransa’ya da Musul’u bırakmışsa da, İngilizler artık bölgenin tadını almış ve bölgeyi kendisine bağlayabilmek için ajanları aracılığıyla her türlü alt yapıyı hazırlamaya başlamıştı. Ayrıca savaşın son iki yılı olan 1917 ve 1918 yıllarındaki “petrol krizi” nedeniyle artık Musul’daki "bir damla petrol” Churchill'in deyimiyle, “bir damla kandan daha değerli" hale gelmişti.

            Nihayet savaşın sonunda imzalanacak Mondros Antlaşması’ndan hemen önce İngilizler hem SykesPicout Antlaşmasının uygulanamayacağını açıklamış hem de 17 Ekim 1918'de General Marshall komutasındaki ordusunu Musul’u ele geçirebilmek için bölgeye yollamıştı.

            Ancak 30 Ekim 1918 tarihinde Osmanlı ile yapılan Mondros Ateşkes Antlaşmasına kadar İngilizler Musul’a girememiştiler. Bu nedenle uluslararası hukuk açısından Osmanlı’nın haklı duruma düşeceğinin anlaşılması sonrası, alelacele Musul’a girme planını yürürlüğe koyan İngiltere, ateşkese aykırı olarak 7 Kasım’da Musul üzerine harekete geçmişti. Ancak Osmanlı hükümetinin bu işgal hareketinin ateşkese aykırı olduğunu bildirmesi sonrası bu kez de Mondros gereği bir bahane yaratmak amacıyla İngilizler, bölgede Türklerin Ermenileri “katlettikleri” uydurması gereği uyarı sonucunda ancak 15 Kasım’da başarılı olacaklar ve Musul şehrini tamamen işgal ettikleri gibi bu işgali Musul Vilayeti kapsamına da yaymaya başlayacaklardı.

            Dönemin bölge komutanlarından Mustafa Kemal Paşa da bu ateşkese aykırı duruma karşı çıkmış ve İstanbul’a yazılarında “İngilizlere sert uyarı verilip kabul edilmemesi konusunda” tepkisini de göstermişti.  Ona göre Ali İhsan Paşa bu konuda hatalıydı “Mütarekeden bir gün evvel 13.000 kişinin esir verilmesi, 50 kadar topun ziyanı, hakikatte kendisinin hal ve vaziyete muvafık olmayarak verdiği bir emirden dolayıdır. İşte bu hal, Musul Vilayetinin kaybını doğurdu. Yoksa Musul da bizde kalırdı” diyen Mustafa Kemal’in sonuçta ordusunun dağıtılıp, İstanbul’a gitmek zorunda kaldığını da not edelim.

            Bu süreçte şunu da belirtelim ki bu tarihlerde çoğunluğu Türkmen olan Süleymaniye, Kerkük, Tuzhurmatu, Zaho, Revanduz, Duhok ve Erbil alanlarında kendi himayesinde bir “Kürt Hâkimliği” kurdurmuş olan İngilizler, bölgede Türkçe konuşmayı da yasaklamışlardı. Yine belirtmemiz gereken önemli bir bilgi de İngiliz istihbaratçılarının raporlarından ortaya çıkan birçok Kürt aşiretinin “Türk düşmanlığı” ve bu nedenle de İngilizler tarafından her şekilde “elde edilmiş” olduklarıdır.

 

 

İstiklal Savaşı ve Musul

            Emperyalist devletleri savaş sonrası bölgedeki paylaşma alanları için daha Paris konferansından itibaren mücadeleye başlamıştı. Savaş yıllarındaki gizli antlaşmalarının Rusya’daki yeni yönetim tarafından açıklanması devletler arasındaki rekabeti açığa çıkarmışsa da yine de başlangıçta heveslerine hâkim olabilmişler ve ortak davranabilmişlerdi. Bu heves ortaklığı ile İstanbul, İzmir ve Anadolu işgallerini de gerçekleştirmişlerdi.

            Ancak İstanbul’daki  “ya aciz olarak İngilizlerin altında yaşayacağız ya da öleceğiz” diyen Damat Feritlerin zihniyetini kabul etmeyerek, Amerikan mandasının bile savunulabildiği Sivas Kongresi’nde “ya istiklal ya ölüm” diyen Mustafa Kemal’in önderliğindeki Türk milleti,İstiklal Savaşı ile başarıya doğru yönelmişti.

            Zaten başından beri İşgal Devletleriyle anlaşmalı olarak ve ateşkes gereği gelen işgal devletlerini kırmızı halı ile törenle karşılayan İstanbul Hükümeti yöneticileri, artık bu aşamada İşgal Devletleriyle ortak politikalar belirlemeye başlamıştı. Bu noktada daha 10 Ağustos 1920 tarihinde son kozlarından birini oynamak amacıyla İstanbul hükümetine bölgeyi paylaşmak amacıyla Sevr Antlaşmasını imzalattılar. Eski Maarif Nazırlarından Mehmed Hadi Paşa, eski Şura-yı Devlet (Danıştay) başkanlarından Rıza Tevfik Bey ve Bern Elçisi Reşat Halis Bey tarafından resimlerinden de anlaşıldığı üzere Sevr’de neşeli geçen gezi sonrasında Seramik Müzesi olan binada imzalanan Sevr Antlaşması ağır şartlar içeriyordu.

            Sevr Antlaşmasında özerk bir Ermenistan olmasına rağmen Kürt bölgesi için böyle bir özel madde olmamıştır. Bunun nedeni Ermeni devleti olacağı düşünülen bölgelerde 1878’den beri İngilizlerin halkı propogandayla ve ayaklanmalarla hazır hale getirmiş olmasına rağmen, Kürt bölgesi için böyle uygun bir ortamın henüz olmadığının düşünülmesidir. Nitekim İngilizler, Sevr’in 64.maddesinde özerk bir Kürdistan kurulması halinde destek verebileceklerini belirterek de teşvikten geri kalmamışlardı. Musul’daki Kürtlerin de kurulacak bu devlete katılmasını kabul eden İngilizler, bu politikalarıyla bölgedeki unsurları birbirine düşürmeyi de planlamıştı.

            Sevr Antlaşması, Vahdettin tarafından Osmanlı MebusanMeclisi kapatıldığı için meclis onayından geçmemiş ancak, onay için Vahdettin’in başkanlık ettiği Saltanat şurasında onaylanmıştı. Bu nedenle de Sevr’i imzalayan ve onaylayanlar Ankara’daki TBMM tarafından “vatan haini” ilan edilmiş ve çoğunluğu da ”Yüzellilikler” listesine girmiştir.

            Sevr’i kabul etmeyenlerin verdiği İstiklal Savaşı da başarıyla sonuçlanacak ve son nokta olarak da tüm dünyaya başarımızın tescili kabul ettirilerek Lozan Antlaşmasıyla yeni devletin temeli atılacaktır. Bu aşamada belirtmemiz gereken en önemli nokta da, Mustafa Kemal tarafından Ağustos 1922’de Irak’ın ve Musul bölgesinin yeniden ele geçirilmesi için Özdemir Bey komutasında özel bir müfrezenin görevlendirilmesidir. Özdemir Bey müfrezesi bir ölçüde başarı kazanmış ancak İngilizlerin diğer Kürt aşiretleri ayarlamasıyla bir tarafta Ankara’ya destek veren bir tarafta da mahalli özerk yönetimler kurmaya çalışan grupların ortaya çıkması nedeniyle veLozan Antlaşması sürecinde olunduğu için de diplomasiye yol verilmeye karar verilmişti.

Lozan’da Musul

            Lozan’da İsmet Paşa özellikle İngiliz kaynaklarına dayanarak Türk ve Kürt unsurların Arap unsurlarından ayrı ırklardan geldiğini ortaya koyarak en azından milliyetçi duygularla bir Arap devleti oluşumunu engellemeye çalışmıştı.  Yine uzun tartışmalarda Musul’un coğrafi olarak Anadolu’nun ayrılmaz bir parçası olduğunu ve Misak-ı Milli sınırları içinde olduğunu belirtmişti.

            Gerçekten de Musul Misak-ı Milli içerisindeydi. İngiliz işgalindeki İstanbul’da toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi, Ankara’dan gelen mebusların katkısıyla önemli kararlar almış ve bunlar “Misak-ı Milli” olarak adlandırılmışlardı. Buna göre “30 Ekim Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanmadan önce işgal edilmemiş topraklar” milli sınırlarımız olarak kabul edilmişti ve Musul da bu tarihte işgal edilmemişti ve ateşkes öncesi bizim elimizde olduğu için bizim sınırlarımız içinde kalmalıydı.

            Lozan’da İsmet Paşa da bu bağlamda, Musul’un geleceğinin İzmir, Trakya, Adana, Urfa ve Antep’in geleceğiyle aynı olduğunu ve bu şehirlerin de hep ateşkes sonrası işgal edildiğini belirtmişti.

            İngilizler Musul konusunda tavizsizdi. Sürekli işi Birleşmiş Milletler (CemiyetülAkvam’a) götürmek için çabalıyorlardı. İsmet Paşa ise “vatanın Musul gibi önemli bir parçasının bütün kaynaklarıyla bir hakemin fikrine bırakılamayacağı” görüşündeydi. Anlaşmazlık Lozan sürecinde İngilizlerin iç hukuk gereği “Türklerin uzlaşmaz tavrı”nı bahane ederek Musul konusunun CemüyetülAkvam’da görüşülmesi amacıyla cemiyete bir mektup yazmalarına kadar gitmişti.  Lozan’da Musul konusu da çıkmaza girmişti ve İsmet Paşa da“Barışın yapılmasına engel olmamasını sağlamak amacıyla, Türkiye ile İngiltere arasında bir yıl içinde yapılacak ortak antlaşmayla çözümlemek üzere Musul konusunu programdan çıkartmayı” kabul etmişti.

            Bu nedenle İngilizlerin etkisiyle diğer devletlerinin de katılımıyla bu konunun daha sonraki bir tarihte halledilmesine dair bir madde konulması konusunda anlaşılmıştı. Bu bağlamda Musul konusu Lozan’da antlaşmanın yürürlüğe girmesinden 9 ay içerisinde iki devletin bu konuda anlaşmasına ve anlaşamadıkları takdirde de konunun Milletler Cemiyetine gidilmesi kararıyla ortaya konulmuş oldu. Lozan’ın 3. Maddesi de konuyla ilgili maddedir ve buna göre Türkiye ile İngiltere, dokuz ay içinde Musul konusunda bir anlaşmaya varmazlarsa sorun Milletler Cemiyeti´nde çözülecekti.

            Lozan’da da Musul konusu, Lozan Konferansı’nın kesintiye uğramasının, kapitülasyonlardan sonra en önemli ana konusudur. Ve İngiltere ve Türkiye arasında ikili görüşmelerde Curzon, Musul sorununun konferanstan sonra Birleşmiş Milletlere götürülmesini isterken, İsmet Paşa da Musul’un Türkiye’ye bırakılmasını istemekten vaz geçmiyordu. O kadar ki İngiliz belgelerinden Musul’u bırakmamak adına İngilizlerin “ Türklerin konferanstan ayrılmalarından korktukları da”  anlaşılmaktadır. İngiliz belgelerinden şunu da biliyoruz ki; Lord Curzon, Türklerin Musul konusunda ikna edilememesine gerekçe olarak İsmet Paşa’nın inatçılığını gösterirken, İngiliz Parlamentosu da bu konuyu Curzon’un başarısızlığı olarak görmüş ve Curzon aleyhine bir kampanya da başlatılmıştı. Bu kampanyaya İsmet Paşa’nın da Musul için Curzon’dan habersiz iki Türk delegeyi Londra’da görüşmeye gönderip Curzon’u yalnızlaştırması da eklenmeli. Nitekim bu bağlamda, 2. Lozan görüşmelerinde Curzon da dâhil tüm devletlerin delegeleri değişirken sadece İsmet Paşa’nın yeniden Lozan’a gelmesi de anlamlıdır. 

            Lozan Konferansının 3 maddesinin 2. Fıkrasındaki Musul ile ilgili maddesi “ Türkiye ile Irak arasındaki sınır, bu antlaşmanın yürülüğe girişinden başlayarak, dokuz aylık bir süre içinde, Türkiye ile İngiltere arasında dostça bir çözüm yolu bulunarak halledilecektir.Öngörülen bu süre içinde taraflar arasında bir anlaşmaya varılamazsa, anlaşmazlık Milletler Cemiyeti Meclisine götürülecektir. Sınır çizgisi konusunda alınacak kararı beklerken, Türk ve İngiliz Hükümetleri, kesin geleceği bu karara bağlı olan toprakların şimdiki durumunda herhangi bir değişiklik yapacak nitelikte, hiçbir askeri ya da başka bir harekette bulunmamayı karşılıklı olarak kabulleneceklerdir” şeklindeydi. Lozan’da Musul konusundaki çözümsüzlüğün, elde edilen birçok kazanıma engel olmamasının düşünüldüğü ve bu nedenle konunun daha sonraya ertelendiğini söylemek de mümkün.

            Bu arada Lozan antlaşmasına günümüzde dıştan ve ne acıdır ki içeriden saldırıların olduğu şu dönemde Amerikan basınında Lozan ile ilgili tartışmalardan birkaç söz etmek lazım. Amerika’da Türkiye ile ilişkilerin yeniden kurulması için tartışmaların olduğu dönemde Ameika’da Türkiye aleyhinde ve lehinde olan gruplar 5 Nisan 1924 tarihinde New York’ta yaklaşık 1000 kişinin önünde bir tartışma konferansı yapmışlardı. İlişkilerin yeniden başlamasını isteyenler “Antlaşma ile Türkiye modern uluslar ailesine katılmıştı” Derken Türkiye aleyhindeki grup ise; ”Hıristiyan Medeniyetinin Lozan’da çarmıha gerildiğini ve Amerikan Bayrağı’ndaki sembollerin birkaç petrol spekülatörüne kurban edildiğini. Bu nedenle tamamen aşağılayıcı ve amaçsız olduğunu ” söylüyordu. (New York Times, April 6, 1924) Yani bu biri Türk karşıtı diğeri Türk yanlısı iki gruba göre Lozan Antlaşması ile Türkiye,modern uluslar ailesine katılmış ve Lozan ile Türkiye aynı zamanda Hıristiyan Medeniyetini Lozan’da çarmıha germiş ve yabancıları aşağılamıştı. Kapitülasyonlar konusunda çalışmış ve bunun Osmanlı için ne kadar ağır bir pranga olduğunu bilen bir tarihçi olarak “Lozan’ın tek maddesi olsun ve o da kapitülasyonların kaldırılması olsun, tek başına bu bile Lozan’ı zafer yapar.” Cümlesini de Lozan’a hezimet diyenlere duyurmakta yarar vardır.

TBMM’de Lozan Tartışmaları

            Musul konusu, TBMM’deki muhaliflerce “kazanımları övmek bir yana” ses çıkartmayıp “mutlaka bir hata bulacağız” mantığıyla sürekli dile getirilmiş ve sonraki muhalif nesillere de bir “hezimet nedeni” olarak örnek olmuştur. Biz tarihçiler, Meclisin o zamanki görüşmelerindeki muhaliflerin eleştirilerini bildiğimiz için, günümüzdeki eleştirilerin da kelimesi kelimesine aynı olup, bunun geliştirilemediğine de şaşırmıyor değiliz ayrı konu..

Musul konusu TBMM açıldığından beri meclisteki muhalif milletvekilleri tarafından sürekli gündemde tutulmaktaydı. Muhalefetin başında da Ali Şükrü Bey vardı ve bu konuda ona yanıtları kabine başındaki Rauf Bey vermekteydi. Rauf Bey kendisine “verdiğiniz bilgileri gazetelerden zaten okuyoruz” diyen Ali Şükrü Bey’e “350 kişinin aynı mesele üzerinde aynı kanaati taşıması mümkün değildir. Bunun dünyada örneği görülmemiştir. Biz bütün konferans boyunca telgrafın bir ucunda delegelerimiz, diğer ucunda hükümetimiz, her maddeyi saatlerce inceledik” demişti. Meclisteki Musul konusundaki muhalefetin fazla olma nedenlerinin başında, Lozan Konferansının kesintiye uğramasından alınan cesaret, bazı vekillerin Lozan’a gidemeyişlerinden duydukları rahatsızlık ve Güçler Birliğine dayalı sistemde her kararın TBMM tarafından verilmesi nedeniyle vekillerin Lozan’da da etkili olma çabaları gelmekteydi.

İsmet Paşa da konferansa ara verildiği dönemde TBMM’de detaylı bir açıklama yapmış ve karşı devletlerin Musul konusunda “konferansın kesilmesine neden olacağını söyleyerek kendilerini tehdit ettiklerini“ belirtmişti. Birkaç gün sonraki müzakerelerde de özellikle Hüseyin Avni Ulaş ve Ali Şükrü’nün başını çektiği muhalif vekiller, bu konuda hükümeti sıkıştırdıklarını düşünerek “ Misak-ı Milli’den taviz veriliyor” söylemini kullanmışlardır. Bugün İkinci Cumhuriyetçi Liberaller ve Siyasal İslamcıların sırf bu muhalifliklerinden dolayı çok sevdikleri bu vekillerin, bu söylemlerini de bugün aynen kullanmaları anlamlıdır.

Mustafa Kemal de meclisteki konuşmasında, aslında muhaliflere hak verebilecek şekilde ortada konuşmuş ve “Eğer İtilaf Devletleri projeyi bize bu şekli ile kabul ettirmekte ısrar ederlerse, o zaman harp ederiz. Ancak bu noktaya gelmeden önce, her yolu denemek, mümkün olduğu kadar harpten kaçınmak hepimizin arzusudur” diyerek görüşlerini söylerken “…Musul meselesini bugün halledeceğiz, ordumuzu yürüteceğiz, bugün alacağız dersek, bu mümkündür. Fakat Musul’u aldıktan sonra hemen sorunun biteceğine kani olamayız” diyerek de işin zorluklarını da ortaya koymuştu. Aynı Mustafa Kemal dış basına verdiği demeçlerde “Vatanımızın hudutlarını tayin ettiğimiz zaman büyük fedakârlıklara katlandık.. Artık milli arazimizden en ufak bir parçasını bizden koparmaya çalışmak, çok haksız bir hareket olur. Buna kesinlikle izin vermeyiz” diyerek katı tutumunu ortaya koyuyordu.    

Şeyh Sait İsyanı ve Musul

            Birleşmiş Milletler cemiyetinin özel temsilcilerinden oluşan Üçlü Komisyonu, 27 Ocak 1925 günü Bağdat’tan Musul’a gelerek incelemelere başlamıştı. Özellikle yerli halkın, üniformalı Türk temsilcisi Cevat Paşa’yı coşkun gösterilerle karşılamasının gerçekleştiği ve komisyon üyelerinin bundan etkilendiği bir dönemden birkaç gün sonra 13 Şubat 1925 tarihinde Şeyh Sait isyanının çıkması da oldukça anlamlıydı.

            Din bahane edilerek ayrılıkçı bir düşünceyle yapılan ve yaptırtılan bu isyan bir kırılma noktası olmuştur. Şeyh Sait, Şubat 1925’te isyanı başlatırken, isyanın nedenini, bir ayrılıkçı Kürt hareketi olarak göstermenin etkisiz olacağını ve dini siyasete alet etmekle halkı daha kolay kandıracağını bildiği için “din elden gidiyor” a dayandırmıştı. İşte bundan dolayıdır ki; yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti dinin sömürülmesini önlemek amacıyla isyan sonrası, halkı dinen sömüren tekke ve zaviyelerin kapatılmasını, tarikatların yasaklanmasını getirdi ve dini olarak ayrımı ve imtiyazı sağlayan dinsel giysilerin ve makamların yasaklanmasını da bu süreçte gerçekleştirdi.

            Bu isyandaki İngilizlerin rolü de apaçık ortada durmaktaydı. İsyandaki İngiliz parmağını üç kaynaktan vermek mümkün. Şeyh Sait isyanının çıktığı dönemde ABD’nin İstanbul Yüksek Komiseri Amiral Bristol’e sunulan raporda geçen “İngilizleri Kürt sorunu ile meşgul olduğu sürece, Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler.” Cümlesi gerçeği ortaya koymaktadır. Ayrıca İngilizler, isyanın başarılı olacağından o kadar emindiler ki; Diyarbakır şehrine üzerinde “Kürdistan Kraliyeti Harbiye Bakanlığı” yazılı zarflar içinde silah fabrikalarının kataloglarını da gönderiyorlardı.

            Bir diğer kaynak da Rus basınıydı; 26 Şubat 1925’te Moskova’da çıkan Internationale Presse- Korrespondaz’da da ”Mustafa Kemal ve Ankara hükümetine karşı Kürdistan’daki Şeyh Sait ayaklanması, Moskova tarafından Türk gericiliğinin İngiliz emperyalizmi ile ittifak halinde geri dönüş girişimi” olarak değerlendirilmekteydi. Anı gazeteye göre “Kemal, genel olarak ulusal kurtuluş hareketini temsil etmekte ve Türkiye’nin demokratlaştırılması ve feodal kalıntılar ile Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarılması için” çalışmaktadır. Kemal’e karşı ilk olarak emperyalizm, ikinci olarak feodal ağalar, üçüncü olarak din adamları ve dördüncü olarak liman şehirlerinin yabancı sermayeye bağlı ticaret burjuvazisi mücadele etmektedir. Son zamanlarda bütün gerici güçler, Kemal’e karşı bir harekete önderlik eden Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdular. İsyancılar; din adamlarının yozlaştırdığı göçebe aşiretleri harekete geçirdiler ve dinci sloganlarla ortaya çıktılar. Ayaklanma, büyük toprak ağalarının hâkim olduğu doğu illerinde patlak verdi. İsyancıların arkasında Musul sorununda, yani petrol sorununda çıkarı olan İngiltere bulunuyordu.”

            Evet, asıl amacı ayrılıkçı bir Kürt devleti olan Şeyh Sait başarılı olamamıştı ama Türkiye’nin Musul’dan vazgeçmesine neden olmuştu. Çünkü Şeyh Sait isyanından daha önce çıkan Nasturi isyanı sırasında Mustafa Kemal’in Musul’a gidilmesi emri verebileceğini Kazım Karabekir de anılarında yazmıştı. Ancak hem isyanın bastırılması için büyük bir mali açık verilmişti hem de artık her an yine çıkabilecek bir iç isyan nedeniyle ülke içinde büyük sayıda asker toplanması Musul için olabilecek bir harekâtı engellemiş oluyordu.

            Lozan’da Musul’u ve oradaki Türkler ve Kürtleri ayrılmaz bir bütün gören Türkiye devleti, artık bu isyan sonrası “Kürtlerin temsilcisi değil” ve “kendi bölgesini bile yönetemeyecek” duruma getirtilmişti. Burada önemli bir noktaya değinmeliyiz. O da Osmanlı’nın son döneminde ve işgal yıllarında bölgede devlete karşı çıkan isyanları İngilizlerin çok iyi takip etmesi ve bunu da hep “bölgenin Türkleri istemediğine” dair bir gerekçe olarak göstermeleridir. Nitekim İngilizler Musul’daki aşiretleri tek tek fişlemişler ve 1917’de dahi bu fişleme belgelerinde Kürt aşiretleri için “Türk düşmanı” ve “bizdendir” veya “elde edilmesine gerek yoktur” diye kayıtlara geçirmişlerdir. İngiliz petrol şirketi TurkishPetrolium Şirketi de daha Lozan imzalanır imzalanmaz 25 Temmuz 1923’de İngiliz Dış İşlerine bir yazı göndermiş ve “Musul Vilayetinin petrol bulunan Kürt bölgesinin Türklere bırakılmasının Irak’ın ve dolayısıyla İngiltere’nin çıkarlarına uygun düşmediğini” belirtmişti.

Lozan Sonrası Musul’da Çözüm

            Lozan sonrası iki devlet arasında ilk temas 19 Mayıs 1924’de İstanbul’da Haliç Konferansında sağlandı. Ancak görüş ayrılıkları hala geçerliydi ve bu nedenle konferans anlaşmazlıkla bitmişti. Artık konu Milletler Cemiyetinde idi. Musul’da “Musul Türktür” pankartlı gösterilere rağmenbir türlü anlaşma yolu bulunamamıştı. Milletler Cemiyeti 30 Eylül 1924’de Musul konusuyla ilgilenecek tarafsız devletlerden oluşacak 3 kişinin katıldığı bir komisyon kurmaya karar vermişti. Komisyon bölgede incelemeler yaptıktan sonra raporunu 16 Temmuz 1925 tarihinde Birleşmiş Milletlere sunmuştu.

            Komisyon Musul’da en iyi iktisadi çözümün “Musul’un Irak’a bırakılması” olduğu görüşündeydi. Irak’ta manda rejimini elinde bulunduran İngilizler bu kararı memnuniyetle karşılarlarken Türk tarafı ise Irak’ta manda rejimini kabul etmediğinden komisyonun bu kararına karşı çıkmıştı. Bunun üzerine Birleşmiş Milletler, Lahey’deki uluslararası Adalet divanından görüş istemeye karar verir. Türkiye’nin bu konunun hukuki değil siyasi mesele olması nedeniyle karşı çıkıp Lahey’e gitmemesine rağmen, Lahey Adalet Divanı haksız olarak sadece İngiliz temsilcisini dinleyerek, 21 Kasım 1925 tarihinde İngiltere lehine kararını açıklamıştı.  Bu kararı kabul etmeyen Türk Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras da son toplantıya katılmayarak bu kararı protesto etmişti.

            Bu son toplantı 16 Aralık 1925 tarihliydi ve Birleşmiş Milletler bu toplantı kararıyla Brüksel hattı güneyindeki bu toprakların Irak’a bırakılmasını öngörmüş ve 11 Mart 1926’da da son karar ile Osmanlı’nın eski Musul Vilayetinin İngiliz mandası altındaki Irak’a verilme sürecini sonlandırmıştı.

            Türkiye’nin bu kararı kabul etmemesi,  hala Musul üzerindeki egemenlik haklarını sürdürmesi anlamına geliyordu. Bunun en önemli sonucu da bölge üzerinde İngiltere ile silahlı bir çatışma demekti. 1911’deki Trablusgarp Savaşı’ndan beri Balkan savaşları ve I. Dünya Savaşı ile son olarak İstiklal Savaşı boyunca kesintisiz bilfiil savaşın içinde olan ülke toprakları ve insanı, artık barış istiyor ve toparlanma sürecine girilmesi taraftarıydı. Devlet yöneticileri de bunun farkındaydı ve özelikle de çağdaşlaşma konusunda ön almak istiyorlardı. İşte bu ortamda zaten Lozan’dan beri diplomasi yolunu seçen Türkiye, 5 Haziran 1926 tarihinde İngiltere ve Irak ile Ankara’da “ Türk Irak sınırı ve İyi Komşuluk Antlaşması “ nı imzalayarak Musul konusunu çözüme ulaştırmayı tercih ettiler. 18 maddelik antlaşmaya göre Musul Irak’a bırakılmıştı. Antlaşmanın maddeleri içindeki en önemlileri;

            “Madde 1: Türkiye ile Irak arasındaki hudut Cemiyet-i Akvam’ın 29 Ekim 1924 tarihli toplantısında kararlaştırıldığı şekilde (Brüksel Sınır Çizgisi) kesinleşmiştir.”Ve ;

            “Madde 5: Taraflardan her biri 1. maddede belirlenen sınır hattının kesin ve bozulmaz olduğunu kabul ederek bunu değiştirmeye matuf her türlü teşebbüsten sakınmayı taahhüd eder.” Şeklindeydi ve bugüne de ışık tutmaktaydı. 14.Madede ise; Irak hükümeti, Musul petrollerinden sağlanan gelirin %10’unu Türk Hükümetine ödeyecekti.  Böylelikle 1926 yılında yapılan antlaşma ile bağımsız Irak’a bırakılmış ve 25 yıllık %10 geliri de alınmıştı.

            Antlaşmanın tüm maddelerine bakarak söyleyeceğimiz şey şudur ki; son dönemde eğer antlaşma şartlarının bozulması durumunda Türkiye’ye söz hakkı doğar gibi bir maddesi bulunmamaktadır. Ayrıca bu maddeyle Irak Hükümeti, Türkiye’ye sınır bölgesinde Türkiye aleyhinde hiçbir oluşuma izin vermeyeceğini, aleyhte hiçbir örgüte burada yer vermeyeceğini ve onlara eylem yaptırmayacağı sözünü vermiş oluyordu ki; belki de günümüzde en üzerinde durmamamız gerekli konunun bu olduğunu düşünüyorum.

            Antlaşma TBMM’ne 7 Haziran 1926 tarihinde gelmişti ve Dış İşleri Bakanı Aras’ın meclisteki şu sözleri durumu çok iyi anlatmaktadır. “...Yakındoğu ‘da başlıca gücü temsil eden Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli siyaseti, medeni milletler arasında intizam ve terakki unsuru olarak çalışmak olduğundan, cihanın ve Yakındoğu’nun barış ve huzuru ve Irak’ın istiklâl ve saadeti namına ve Büyük Britanya İmparatorluğu ile ilişkilerimizi normal bir hale getirmek için tek askıda kalan bu arazi meselesinden fedakârlıklara katlandık. Memleket nazik bir durumdadır. Dokuz yıldır savaşılan bir dönemden çıkıyoruz. Musul hakkındaki kararı tanımamak, bizi ister istemez yeni bir savaşa sürükleyecekti. Faşist İtalya üzerimize yürümeye hazırdı. Gazi (Atatürk) ve hükümeti bunu çok iyi biliyordu. Bunun içindir ki, bağrımıza taş basarak, Musul’u bırakmaya razı olduk.”

            Burada özellikle dünya konjonktürünü de değerlendirmek gerekir. İtalya’da Mussolini “bizim deniz” dediği Akdeniz ile ilgili yayılmacı demeçler veriyor ve tehditkârbir dil kullanıyordu. Gazetelerde İtalya’nın Sicilya’da askeri yığınak yapması tartışılıyor ve bunun İtalyanların Anadolu hatta Boğazlar için yaptığı fikirleri ortaya atılıyordu. Hatta 23 Mart 1926 tarihli bir İngiliz raporunda Yunanistan, Yugoslavya ve İtalya’nın uygun bir zamanda ortaklaşa Türkiye’ye karşı harekete geçebileceği bildiriliyordu. Henüz Türkiye’nin üye olmadığı Milletler Cemiyetinde İngilizlerin propaganda ve güç anlamında büyük etkisi bulunmaktaydı.

            Lozan sonrası devletin kurulup, adının konulması ve içten dışarıdan yeni devleti yıkmak için gösterilen çabaları da unutmamak gereklidir. Bu çabaları hem bizim hem de İngilizlerin belgelerinden çok iyi biliyoruz. İki örnek yetecektir sanırım. Hanedan üyelerinden birinin 1925’de İngiliz devletine proje sunup Mustafa Kemal’i indirip tekrar Vahdettin’i tahta geçirmek için para alması ve ülkeden kaçan çetelerin Batı kıyılarında 1924-25’lerde bile kayıklarla gelip karaya çıkarak yeni devleti yıkmak için halkı galeyana getirme çabaları….

            Şeyh Sait ayaklanması sonrasının sıkıntılı ortamı ve yine aynı bölgede bir de "Sason ayaklanması" nın çıkması, ülkede devrimleri gerçekleştirme çabasında olan ve kalkınmaya, sanayileşmeye gereksinim duyan ülkemiz yöneticilerini iki arada bırakmıştı. Ayrıca bu yıllarda yeni Türkiye Cumhuriyeti devrim yaparak saltanatı kaldırmak suretiyle Cumhuriyete, yani halk yönetimine geçmiş ve devrimleriyle çağdaşlaşma yolunda önemli adımlar atmaya başlamıştı. Lozan sonrası Musul’un tartışıldığı bu günlerde, akıl ve bilimin dışarıda tutulduğu ve din esaslı bir devletten laik bir yapıya geçmeyi amaçlayan yeni Türkiye Cumhuriyeti, 1924 yılında bu bağlamda çok önemli devrimler gerçekleştirmişti. Özellikle eğitimin laikleştirilmesi ve devlet yapısının laikleşmesi amacıyla Halifeliğin kaldırılması bunlardan en önemlisiydi. İşte bu süreçte bu devrimler yapılırken oluşan hassas havayı İngilizlerin kendi çıkarları lehine kullanarak katkı sağladıkları Şeyh Sait isyanı da Musul sorununda Türkiye aleyhine bir olay olacaktır. Nitekim bu ortamda Milletler Cemiyeti Konseyi 16 Aralık 1925 günü Musul konusundaki kararını İngilizler lehine vermişti. 

Sonuç

            Irak ile yapılan Ankara Antlaşması geçerlilik süresi 10 yıl olarak öngörülmüştü. Bu süreçte iki devlet iyi ilişkileri oturtmuş ve 1928’de karşılıklı elçilikler kurmuşlardı. 1932 yılında iki ülkenin de Brleşmiş Milletlere üye olması işleri daha farklı bir ortama getirmişti.           Her ne kadar İngilizlerin Irak’taki etkisi devam ediyorsa da artık İngilizlerin manda rejimi yoktu. İngiliz mandasında kurtulan Irak ile Türkiye 1932 yılında 1926 Ankara Antlaşmasını teyid ettiler ve özellikle Musul petrol gelirlerinin %10’u konusunda antlaşma tekrarlanmıştı. 1936 yılında antlaşmanın süresi dolduğunda Türkiye ile Irak, aynı yıl antlaşmanın süresini uzattılar. Burada ilginç bir noktaya değinmekte yarar vardır. Türkiye’nin Musul petrol gelirlerinin yıllık %10 kârını toplam 25 yıllık olarak baştan aldığı bilgisinin devletin bütçeleri incelendiğinde doğru olmadığı görülüyor. Buna göre Türkiye her yıl petrol gelirinin %10 luk kar dilimini Irak’tan almaya başlamış ama bazı senelerde bu olmamış ve toplamda sadece 18 yıllık gelir elde edilmiştir. Bu nedenle bu gelirlerin takipçisi olunmuştur. 1958’de Menderes’in Iraktaki darbe sonrası ilişkilerin gerginleşmesiyle Irak’tan o yılki ve sonraki gelirler alınmamış olduğu gibi, toplamda 25 yıl yerine 18 yıl ödeme yapılmış ve Irak hükümetlerinden alınması gerekli meblağdan 2 milyon sterlin eksik alındığı da ortaya çıkarılmıştır. En son olarak da 1986 bütçesiincelendiğinde de kalan borçların Özal döneminde hukuken vazgeçildiği de anlaşılmıştır.

            Burada çok ilginç bir saptama da yapmak zorundayız. Almanlar tarafından Musul’da petrol olduğunun anlaşıldığı 1871 yılından ve Bir Amerikalı jeolog tarafından da 1925 yılında bölgede çok zengin petrol yataklarının olduğunun açıkça ortaya konmasına rağmen Musul’da ilk petrolün çıkarıldığı tarihin Musul’un elimizden çıkmasının kesinleşmesi sonrasında 1927 yılında olması da oldukça anlamlıdır. 

            Günümüzde, milliyetçi duygularla bakıp Musul’u almak herkesin hayali olabilir ama şu dönemde böyle bir şeyin gerçekleştirilmesinin sonuçlarının da iyi değerlendirilmesi şarttır. Hele de yıllardır o bölgede olan askerlerimizin değişimi konusunda bile birilerinin “Türk askeri Musul’a girdi” algısıyla kamuoyuna verdiği ve şov amaçlı çabalarının olduğu şu süreçte kesinlikle sağduyu şarttır.

            Açık söylemek gerekirse o yıllarda Türkiye, ülkesinin sınırları dışında kalmış bir toprağını, içeride çıkan bir isyan sonucu, bırakıp bırakmamak ile yeni kurulan devleti koruyup bir zihniyet devrimi yapmak arasında bırakılmıştı. Ya Musul’a girilecek ve İngiltere ve bölgedeki bazı unsurlarla savaşa girişip, yıllardır hakimiyet savaşı verilecek ve bu nedenle maddi manevi kayıplar yaşanacaktı. Ya da Musul’dan vazgeçilerek yeni devleti güçlendirebilecek zihniyet devrimi gerçekleştirilerek çağdaşlaşma yarışında dünya devletleriyle aynı düzeye gelmeye çalışılacaktı. Verilen karar ikinci karardı.

            Bugün bölgenin Osmanlı’dan ayrılan ve uluslaşamamış ve bu nedenle de çağdaşlaşamamış devletlerinin durumu ile yeni Türkiye sayesinde bir devrim yaşamış ve çoğunluk olarak dünyadaki çağdaş devletlerle aynı düzeyi yakalamış olan Türkiye’yi karşılaştırdığımızda bu kararı veren yöneticilerin ne kadar doğru bir karar verdiğini bir tarihçi olarak görmüş bulunuyorum. Ama tarihçi olmayan sıradan vatandaşlara da en azından siyasi nedenlerle o dönemi eleştirmeden önce, dönemin şartlarını da bilmeleri gerektiğini söylemekten başka bir şey de yapamamanın üzüntüsünü de yaşadığımı belirtmek istiyorum.

            Geleceği İYİ görebilmek içintarihimizi DOĞRU bilen nesiller dileğiyle… 

 

  
393 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın