• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihyayinevi/
  • https://twitter.com/tarihyayinevi
Özgür Tarih Dergisi
Annales Okulu ve Türkiye’deki Temsilcileri / Ferdi Çakmak

       Bir dergi olarak çıkış yapan Annales Okulu 19. yüzyılda tarihe farklı bir bakış açısı getirerek ilerleyen dönemlerde geniş bir yankı uyandırarak tüm dünya’ya yayılmıştır. Dergi Marc Bloch ve Lucien Febvre ikilisinin ortak çalışmasıyla ortaya çıkmıştır. Tarihe getirdikleri bakış açısı ise siyasi ve ekonomik olaylardan çok siyasi ve ekonomik olayların insan üstündeki etkisinden söz etmişlerdir. Bu bakış açısı ile diğer yardımcı bilimlerden faydalanmışlardır. Bunu yeni görüş çeşitli eleştirilere maruz kalsa da kısa zamanda dünya’nın birçok yerinde yayılma imkânı bulmuştur. Bu yeni görüş Türkiye’de de ilgi ile karşılanmış ve bu görüşün izinden giden isimler olmuştur. Bu makalede Annales Okulu’nun tarihçesi ve Türkiye’deki temsilcileri anlatılmaya çalışılmıştır.                          

       Tarih kelimesinin birçok anlamı vardır. Geçmişten beri birçok yeni tanım getirilmiştir tarihe ve farklı şekillerde çalışılmıştır. Annales dergisinin çıkması ve daha sonra Annales okulunun kurulması ile tarihe farklı bir bakış açısı getirilerek bu yönde çalışmalar yapılmıştır. Annales Okulunun getirdiğin bakış açısı genel olarak kabul görülen bir bakış açısıdır. Annales Okulu’nun tarihe getirdiği yeni bakış açısını ve geliştirdiği sistemi anlamak için Annales Okulundan önceki tarih anlayışına ve yazımına bakmak gerekir.

 

Annales Öncesi Tarih Yazımı

       Herodotus ve Thukydides’in çağından beri Batı’da tarih çeşitli janrlar içerisinde –manastır vakayinameleri, siyasi anılar, antika meraklısı denemeler vb- yazıldı. Gelgelelim, büyük adamların -şeflerin ve kralların- yaptıkları büyük işlerin öyküsü olarak sunulan siyasi ve askeri olayların anlatısı, uzun bir süre tarih yazımının başat biçimi oldu. Bu başat biçim ilk ciddi itirazlarla Aydınlanma döneminde karşılaştı. Bu dönemde, yani on sekizinci yüzyıl ortalarında İskoçya, Fransa, İtalya, Almanya ve başka yerlerde bazı yazarlar ve bilginler “toplum tarihi” dedikleri bir tarihi, savaşlarla ve siyasetle sınırlı olmayan, yasaları, ticareti, değer ölçülerini (morals) ve Voltaire’in ünlü ‘’Essai sur les moeurdunün’’ merkezinde yer alan “hayat tarzını” (manners) incelemelere dahil eden bir tarihi kendilerine uğraş edinmeye başladı. Gelgelelim, tarih alanında Leopold von Ranke’yle özdeşleştirilen “Kopernik Devrimi”nin sonuçlarından biri, toplumsal ve kültürel tarihi marjinalleştirmek ya da daha doğrusu yeniden marjinalleştirmek oldu. Ranke’nin öncülük ettiği hareket ve formülleştirdiği yeni tarih paradigması, on sekizinci yüzyılın “yeni tarih”inin altını oydu. Ranke’nin arşiv kaynaklarının incelenmesine verdiği önem, toplumsal ve kültürel tarih üstüne çalışanların sırf birer amatör gibi görünmelerini sağladı.[1]

 

       Bunun dışında Avrupa’da bulunan diğer tarih görüşleri şöyledir; 1855 ve 1860 yıllarında  yayımlayan Michelet ve Burckhardt, tarih konusunda Rankecilerinkinden daha kapsamlı görüşlere sahipti. Burckhardt tarihi üç güç -devlet, din ve kültür- arasındaki etkileşim alanı olarak görürken, Michelet bugün bizim “aşağının perspektifinden tarih” (history from below) adım vereceğimiz bir tarihin, kendi sözleriyle ifade etmek gerekirse, “ıstıraplarım dile getirme gücünden yoksun bir halde ıstırap çeken, çalışan, çürüyen ve ölen insanların tarihinin” yazılması için çağrıda bulunuyordu. Bu arada Marx da Ranke’ninkine alternatif bir tarih paradigması önermişti. Marx’ın tarih görüşü, değişimin temel nedenlerini toplumsal ve ekonomik yapılar içerisindeki gerilimlerde aramak gerektiğini bildiriyordu. Fransa’da on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Henri Hauser, Henri See ve Paul Mantoux ekonomik tarih üstüne yazmaya başlamışlardı. Herbert Spencer’in de bu konuda bir şikâyeti vardır: “Kralların biyografileri toplum bilimine (social Science) hemen hiç ışık tutmaz (ve çocuklarımıza öğretebileceği pek bir şey yoktur)”[2]

 

       Annales ekolüne geçmeden önce son olarak Alman Tarihçi Okuluna da değinmeden çalışmamız eksik kalacaktır. Alman Tarihçi Okulu, iktisadi konuların tarihsel, sosyal ve kurumsal bağlamlara dayandığını savunan bir okuldur. Bunun yanında kanunların ve kurumların göreceli olduklarını göz önüne alarak somut tarihsel veriler ışığında “tümevarımcı akıl yürütme” yöntemini kullanmışlardır. Basılgan’ın makalesinde aktardığı üzere Schumpeter, Alman Tarihçi Okulunun altı temel bakış açısını “(1) Sosyal yaşamın tekliğine duyulan inanç ve onun bileşenleri arasındaki ayrılmaz ilişki, (2) Gelişmeye yönelik ilgi, (3) Organik ve bütüncül (holistik) bir bakış açısı, (4) İnsan güdülerinin büyük bir kısmının kabulü, (5) Olayların genel doğasından ziyade somut, bireysel ilişkilere ilgi, (6) Tarihsel görecelik” şeklinde izah etmiştir.[3]

 

Anneles’in Kuruluşu ve Serüveni

 

       Annales hareketinin birinci kuşağında bir değil, iki önder vardır. On altına yüzyıl uzmanı olan Lucien Febvre ile ortaçağ uzmanı Marc Bloch. Tarihe yaklaşımları birbirine oldukça benzeyen bu iki kişi çok farklı mizaçlara sahipti. Bloch’tan sekiz yaş büyük olan Febvre dışa dönük, cevval, isteklerini yerine getirmeyen meslektaşlarıyla kavga etmekten çekinmeyen sert bir mizaç sergilerken, Ingilizler gibi çekincelerle ve duygularım belli etmeksizin konuşan Bloch’un dingin, ironik ve ketum bir kişiliği vardı. Bu farklılıklara rağmen ya da bu farklılıklar sayesinde bu iki insan iki savaş arasındaki yirmi yıl boyunca birbirleriyle gayet uyumlu bir şekilde çalıştı.[4]

       Bu iki isim yan yana gelmeden önce dikkat çeken unsur ise kaleme aldıkları çalışmalardaki benzerliktir. Bu çalışmalardaki ortak ilgi alanları coğrafya ve ortak zihniyetler tarihi olduğu söylenebilir. Dolayısı ile Annales kurulmadan önce, kurucularının çalışmalarında somutlaşan bir izliğe sahiptir.[5]

       Birinci Dünya Savaşının sona ermesinden kısa bir süre sonra, Febvre, ekonomik tarihe yoğunlaşacak ve Belçikalı büyük tarihçi Henri Pirenne tarafından yönetilecek uluslar arası bir dergi çıkarmayı planladı. Birtakım zorluklarla karşılaşılınca bu projeden vazgeçildi. Bir dergi kurma planlarını (bu kez Fransız bir dergi) canlandırma inisiyatifini 1928 yılında Bloch başlattı ve bu kez proje başarıyla sonuçlandı. Dergiyi yönetmesi için Pirenne’e bir kez daha başvuruldu; ret yanıtı gelince, Febvre ve Bloch dergiyi birlikte yönetmeye karar verdi. Vidal de Blache’nin Annales de geographie adlı dergisi örnek alınarak Annales d’histoire economique et sociale adıyla çıkardan derginin, daha en başında, sırf öbür tarih dergilerinden biri olmaması tasarlanmıştı. Dergi, ekonomik ve toplumsal tarih alanlarında düşünsel bir önderlik yapma iddiasıyla yayımlanmaya başlamıştı. Editörlerinin tarih konusunda yeni, disiplinler arası bir yaklaşım geliştirilmesi gerektiği konusundaki düşüncelerini yaymaya çalışıyordu, bu düşüncelerin savunuculuğunu yapıyordu. Derginin ilk sayısı 15 Ocak 1929 tarihinde çıktı. Bu sayıda editörlerin derginin uzun süre önce tasarlandığını açıklayan, başka disiplinlerde çalışan araştırmacılar ile tarihçiler arasındaki engellerden yakınan ve fikir alış verişine duyulan ihtiyacı vurgulayan bir duyuru yer alır. Editör kurulunda yalnızca modern ve eski çağ tarihçileri değil, bir coğrafyacı (Albert Demangeon), bir sosyolog (Maurice Halbwachs). Bir ekonomist (Charles Eist) ve bir siyaset bilimcisi (daha önce Vidal de la Blache’nin bir öğrencisi olan Andre Siegfried) yer almaktadır.[6]

 

      İlk sayılarında da görüldüğü gibi sadece tarih alanında uzmanlaşan kişilerden oluşan bir kadro değildir. Yardımcı bilim dalları olan coğrafya, sosyoloji, iktisat, siyaset bilimi alanlarında ünlü olan isimlere de bu dergide yer verilmiştir. Bu kadroya bakarak bile Annales tarzını benimseyen kişilerin diğerlerinden farklı olduğu anlaşılabilir. Peter Burke, Annalesin amacını şu şekilde anlatmıştır;

 

       Annales’in berisinde yatan öncü fikirler kısaca şöyle özetlenebilir. İlkin, olaylardan oluşan geleneksel anlatının (narrative of events) yerini sorun-odaklı bir analitik tarih alır. İkinci olarak, esasen siyasete odaklanan bir tarihin yerine insan faaliyetlerinin tamamına eğilen bir tarih geçer. Üçüncü olarak, sözünü ettiğim bu iki amacı gerçekleştirebilmek gayesiyle, öbür disiplinlerle - coğrafya, sosyoloji, psikoloji, ekonomi, dilbilim, antropoloji vb. işbirliği yapmaya önem verilir. Febvre’ün sıkça başvurduğu karakteristik buyrum kipiyle (imperative) söylediği gibi, “tarihçiler, birer coğrafyacı olun. Hukukçu, sosyolog ve psikolog da olun”. Febvre, “disipliner duvarları yıkıp geçme”ye (abattre le cloisons) ve dar uzmanlaşmayla, Vesprit despecialitdyle savaşmaya her an hazır bekliyordu. Benzer şekilde, Braudel Mediterranean (Akdeniz Dünyası) adlı eserini, “tarihin duvarlarla kapatılmış bahçeleri incelemekten daha fazlasını yapabileceğini kanıtlamak” için o tarzda yazdığını söylüyordu.[7] Annales’in ilk ortaya çıkışı ve hedefleri bu şekilde olmuştur.

 

       Peter Burke, Annales i üç evrede ele almıştır. Birinci evresi 1920’li yıllardan 1945 yılına kadar geçen süredir. Bu süre içinde eski tarih anlayışına karşı bir mücadeleye girişilmiştir. İkinci evre ise 1945 ve 1968 yılları arasındaki evredir. Bu evrenin önemli ismi Fernand Braudel’dir. Metotların ve kavramların temellendirildiği okul sayılabilecek bir dönemdir. Hareketin üçüncü evresi ise 1968 ve 1990 yıllarını kapsar. Bu evrede grubun bazı üyelerinin sosyo-ekonomik tarihten uzaklaşıp sosyo-kültürel tarihe yönelirken, bazıları da siyasi tarihi ve hatta anlatıyı yeniden keşfetmeye başladı.[8] 

  

       Annales in önemli isimlerini sıralayacak olursak eğer; Marc Bloch, Lucien Febvre, Braudel, Mc Lennan, Ladurıe, Vılar, Hobsbawm, Lefebvre, S. Jones bu isimler ve daha birçok isim Annales in temsilcileri olmuşlardır. ‘’Tarih ve Tarihçi Annales Okulu İzinde’’ adlı kitap da bu isimlerin makaleleri derlenmiştir. Bu isimler ve diğerleri ‘’yanı başlarındaki’’ kişilerin tarihlerini yazmışlardır ve önemli eserler kazandırmışlardır.

 

       Georg G. Iggers ise eserinde Annales okulundan şu şekilde bahsetmiştir; Annales tarihçileri, zamanın göreceliğinin ve çokkatmnalılığın altını çizerek, bu kavrayışı kökünden değiştirmiştir. Annales tarihçileri, sık sık böyle tanımlanmış olmalarına karşın, bir ‘’ekol’’ü değil, daha ziyade tarihsel araştırmalarda yeni yöntemler ve yaklaşımlara açıklık ile simgelenen bir ruhu temsil ettikleri konusunda ısrarlıdır. Annales tarihçilerine göre tarih, insanı inceleyen bilimler arasında merkezi olmakla birlikte, klasik historisizmde olduğundan farklı bir rol oynuyordu. Annales tarihçileri geleneksel disiplinleri beşeri bilimlere eklemlemek üzere, bu disiplinler arasındaki sınırları kaldırdılar. Bu disiplinler içinde sadece Annales’in ilk yıllarında büyük önem taşıyan ekonomi, sosyoloji ve antropoloji gibi geleneksel sosyal bilimler değil, aynı zamanda dilbilim, göstergebilim, edebiyat ve sanat bilimleri ile psikanaliz de yer alır. Annales tarihçilerinin vurgusunun yapılar üzerinde olduğuna kuşku yoktur. Yepyeni bir tarihsel zaman kavramı başlatmışlardır. Annales tarihçilerinin araştırmaları çağlar boyunca bir değişim sürecine aktarmaktan çok, tarihin akışından ayırdıkları bir kültür ya da çağa bakmakla ilgilenir. Tüm dünyada tarih yazımında çok önemli etkiler yapmışlar ve bunun karşılığında tarihsel perspektifteki değişimlere de katkıda bulunmuşlardır.[9]

 

Türkiye’de Tarih Yazımı

 

       Bu başlık altında da Türkiye deki tarih yazımına geçmeden önce Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki tarih yazımından kısaca söz etmekte fayda vardır. Osmanlı İmparatorluğunda ki tarih yazımı sekize ayrılır. Dönemlerin askeri ve siyasi olaylarına göre şekillenmiştir tarih yazımı.

 

       Osmanlı Devleti’nin günümüze ulaşan ilk standart tarihleri, kuruluştan yaklaşık bir buçuk asır kadar sonra kaleme alındı. Kuruluş devri tarihi kaynaklar arasında ‘‘Takvimler’’ önemli yer tutar. Anonim olarak yazılan ‘’Tevarih-i Al-i Osmanlar’’ bu dönemin vazgeçilmez tarih kaynaklarıdır. II. Murat döneminde de ‘’Gazânâme’’ türünün ilk örnekleri verilmiştir.[10]

 

       Osmanlı Devleti’nin ikinci dönem tarih yazıcılığı ise İstanbul’un fethi ile başlamıştır. Fetih ile beraber tarih yazıcılığında bir canlanma olmuş ve ilk ‘’ Monografik, Müstakil, Umumi’’ türler bu dönemde verilmiştir. Bunların yanında önemli bir olay ise yarı resmi tarihçiliğin bu dönemde başlamasıdır.[11]

 

       Üçüncü dönem ise II. Beyazıd ile başlar. Fetihlerin yavaşladığı bir dönem olduğundan tarih yazımı bu dönemde olgunlaşmıştır. Osmanlı tarihi’nin önemli eserlerinden biri olan Âşıkpaşazâde’nin kaleme aldığı Tevârih-i Al-i Osman bu dönemde yazılmıştır. Standart tarih yazımı da bu dönemde başlamıştır, padişahın bizzat teşvik ettiği ve monografik eserlerinde bulunduğu bir dönemdir.[12]

 

       Dördüncü dönem Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerini kapsar. Fetihlerin arttığı dönemlerdir ve gazavatname örnekleri boldur. Gazavatname’nin yerine ‘’Selimname ve Süleymanname’’ denilmiştir. İslam tarihi yazımı bu döneme denk gelmiştir. Saray tarihçiliği gelişmiştir ve Farsça eserler verilmiştir.[13]

 

       Beşinci dönem 16. yüzyılı kapsar. Eski tarih yazımı devam ettirilmiş yeni türler eklenmiştir. Biyografi ve bibliyografyaların ilk örnekleri verilmiştir. Siyasetname ve nasihatnamelerin ilk örnekleri de bu döneme rastlar. İlk ansiklopedik eser yazılmıştır. Sünnet düğünlerini anlatan ‘’surnâme’’ geleneği başlamıştır.[14]

 

    Altıncı, yedinci ve sekizinci dönem 17. yüzyıl ile 20. yüzyıl arasındaki dönemleri kapsar. Bu yüzyıllarda devletin izlemiş olduğu askeri ve siyasi politikalar ile iç işlerinde uyguladığı reformlar tarih yazımını etkilemiştir. Avrupa’nın üstünlüğünün kabul edilmesi ile Avrupa tarzı yazı çeşitleri de benimsenmiştir ve birçok yeni çeşit ortaya çıkmıştır.[15] Tarih yazımı aynı zamanda profesyonelleşmiştir. II. Meşrutiyet dönemi önemli isimlerin kaleme almış olduğu eserler, çıkarılan dergiler tarih yazımının gelişiminde etkin rol oynamıştır.

 

Türkiye’de Annales Okulunun Temsilcileri

 

       Türkiye’de özelde tarihin, genelde ise modern sosyal bilimlerin gelişimi XIX. Yüzyıldaki batılılaşma/modernleşme çabalarıyla ilişkilidir. Sosyal bilimlerin temeli olan tarih alanında geleneksel tarih yazıcılığından modern tarih yazıcılığına geçiş bakımından en önemli şahsiyet M. Fuad Köprülü olmakla birlikte, anlayış değişikliğinin izleri daha geriye gitmektedir. Bu bağlamda özellikle XIX. Yüzyıl Fransız düşüncesine, pozitivizme ve dayanışmacı toplum anlayışına dikkati çekmek gerekiyor. II. Meşrutiyet devrinde ise Türk Derneği, Türk Yurdu Mecmuası ve Türk Ocağı öncülüğünde Türklük şuurunu ve millî tarihi ön plana çıkaran çalışmalar yapıldı. Aynı dönemde kurulan ‘’Târih-i Osmanî Encümeni Mecmuası (Cumhuriyet devrinde Türk Tarihi Encümeni Mecmuası)’’ ilmî tarihçiliğin gelişmesinde önemli rol oynadı. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde artık hanedan-merkezli bir tarih anlayışı dışında Batıda gelişen modern tarihçiliğin yöntem ve yaklaşımlarına aşina bir anlayışın kökleşmeye başladığını ancak siyasî-askerî tarihe ağırlık veren tarihçiliğin hâlâ ağırlığını yitirmediğini görmekteyiz. Belki en dikkat çekici değişme, genelde İslâm tarihini ve özelde de Osmanlı tarihini merkeze alan yaklaşımın yerini, İslâm-öncesi dönemlerden başlayarak Türk tarihini öne çıkaran milliyetçi bir tarihçiliğin almasıdır. Bu milliyetçilik anlayışında, zamanla, Anadolu’nun eski tarihine özel bir yer verildiği ve Hititlerin Türklüğü gibi bilimsel olarak yanlış bir takım tezlerin ortaya atıldığı bilinmektedir. Burada asıl önemli olan şudur: Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucuları millî devlet inşa sürecinde tarihin temel bir rol oynadığına inanmaktaydılar ve tarih çalışmaları bu bakımdan teşvik edilmeliydi. Fuad Köprülü gibi çağdaş tarihçiliğin ülkemizde yerleşmesinde öncü rol oynamış bir şahsiyet ile onun yetiştirdiği tarihçi ve edebiyat tarihçilerinin çalışmalarıyla İslâm-öncesi ve İslâmî dönem Türk tarihinin bir bütün olarak ele alınması ve tarihî olay ve olgulara çok-faktörlü bir nedensellik içinden bakılması gerektiği düşüncesi kökleşmiştir.[16]

 

       Cumhuriyet dönemi ile yeni bir anlayış hâkim olmuştur. Türkiye’ye Annales Ekolü’nün kimin getirdiği tartışma konusudur. Öne çıkan isimler ise; Mehmet Fuat Köprülü, Ömer Lütfü Barkan, Mustafa Akdağ ve Halil İnalcık’dır. Çalışmamıza Fuat Köprülü den başlayacağız.

 

    Mehmet Fuat Köprülü

 

       Fuat Köprülü nün hayatından söz edecek olursa eğer;

 

       Prof. Fuat Köprülü, 4 Aralık, 1890'da, İstanbul'da, Sultan Mahmut türbesinin karşısındaki konakta doğdu. Ceddi, XVII. asrın ortasında Sultan Mehmet IV.'e Sadrazamlık eden Köprülü Mehmet Paşa'dır ve bu ailenin ilk beşi, bu yüksek devlet mevki'ini muhafaza etmiş, zayıflayan Osmanlı İmparatorluğu'nu, muvakkaten, yıkılmaktan kurtarmış, canlandırmıştır; işte, Köprülü ailesinin bu yeni torununa, ceddinin namını yaşatmak için Mehmet Fuat adı verildi. Fuat Köprülü, Ayasofya Merkez Rüşdiyesi'ni pekiyi derece ile bitirdikten sonra, 1907-1910 yılları arasında Mekteb-i Hukuk'a devam etmiş, hususi olarak Fransızca öğrenmiştir. Küçük yaşlardan beri araştırıcı zihniyetle, sürekli olarak, bilhassa edebiyat, tarih, sosyoloji ve tenkid sahasında eserler okuyan Fuat Köprülü, on üç-on dört yaşında iken şiir yazmağa başlamıştı; 1908'de neşriyat hayatına atıldı. Fuat Köprülü yirmi yaşında idi ve kendi çalışmasıyla sahasını bulmuştu; 1910-13 yılları arasında Mercan ve Kabataş liselerinde vekâleten edebiyat, İstanbul Lisesi'nde Türkçe ve edebiyat, Galatasaray Lisesi'nde edebiyat hocalıklarında bulundu. Bu arada, memleketimizde milliyet, Türkçü’lük fikirlerini araştırmalara dayanarak yayma gayesiyle 1908 Aralık ayında teşekkül eden Türk Derneği’nin, 1911 Ağustos'unda kurulan Türk Yurdu Cemiyeti ile bunun devamı olarak 1912 Mart'ında çalışmalarına başlayan Türk ocağının azaları arasında Fuat Köprülü de vardır.

       20 Aralık, 1913'de Halit Ziya Uşaklıgil'in istifasıyla boşalan İstanbul Darü'l-Fünunu Türk Edebiyatı Tarihi müderrisliğine tayin edilen Fuat Köprülü, hem kendi ilmi çalışmaları için elverişli, hem yetiştireceği genç nesillere yol gösterme hususunda daha verimli bir vazifeye getirilmişti. Üniversite hocalığına başladığı 1913'de, Fransız ilmi metodlarından, şahsi araştırma ve tecrübelerinden faydalanarak Türk Edebiyatı Tarihi'nde Usul adlı mühim makalesini neşretti; böylece, metodlu, ciddi çalışmaları için sağlam temeli atmış oluyordu. Otuz yıl, yol gösterdiği asistanları ve talebeleriyle, şahsiyetinin ve bilgisinin yarattığı ilmi hava içinde mükemmel bir üniversite hocası olarak çalışmıştır. Fuat Köprülü' nün sahası esas bakımından Türk Edebiyatı Tarihi idi ve o, bu husustaki çalışmaları ilerledikçe, Türk tarihinin başka şubeleri üzerinde de tedkiklerde bulunmuştur. İşte bu sebeple, üniversite hocalığı yalnız Türk Edebiyatı Tarihi Kürsüsü'ne inhisar etmez. 1924'de İlahiyat Fakültesi'nde Türk Din Tarihi, 1923-29 arasında ve 1935'den sonra bir müddet İstanbul'da Mülkiye Mektebi'nde ve Ankara'da bunun devamı olan Siyasal Bilgiler Okulu'nda Siyasi Tarihi, Türk Müesseseler Tarihi, Türkiye Tarihi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde Orta zaman Türk Tarihi kürsülerinde ders vermiştir. I936'da Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi'ni tek başına çıkarmıştır. Fuat Köprülü ye gerek bunlarda, gerek Servet-i Fünun, Türk Yurdu, Yeni Mecmua v.b. mecmualarda ve günlük gazetelerdeki yazıları az zamanda şöhret kazandırdı; Batı âlimlerinin dikkatini çeken, bilhassa; I9l3'de Bilgi Mecmuası'nın ilk sayısında çıkan Türk Edebiyatı Tarihi'nde Usul, I9I5'de Milli Tetebbu'lar Mecmuası'nın birinci ve ikinci cildindeki Türk Edebiyatı'nda Âşık Tarzı'nın Menşe ve Tekamülü Hakkında Bir Tecrübe ile Türk Edebiyatı'nın Menşe'i başlıklı ve üç-beş forma tutan etraflı tedkikleridir. I9I9'da basılan Türk Edebiyatı'nda ilk Mutasavvıflar adlı kitabı, ona, Fransız, Alman, Macar, Rus ilim adamları arasında haklı bir şöhret kazandırmıştır. Kendisi de, Avrupa ilim âlemiyle ilk temasının bu eseriyle başladığını, ondan sonra muhtelif Avrupa ilim mecmualarında neşriyatta bulunduğunu söyler. I920-2I'de Anadolu'da İslamiyet, Türk Edebiyatı'nın Ermeni Edebiyatı Üzerindeki Tesirleri başlıklı mühim makaleleri, ilk iki cildini bastırdığı Türk Edebiyatı Tarihi şöhretini büsbütün artırdı; kurduğu Türkoloji sahasının otoritesi olmuştu. İşte bu sebeple, muhtelif ilmi kongreler dolayısıyla ve muhtelif ilim müesseseleri tarafından davetle, memleketimizi ve Üniversite'yi onun temsil ettiğini görürüz.

       Prof. Fuat Köprülü, 22 Mayıs, 1950'de Dışişleri Bakanlığı'na seçildi. Yeni hükümetin dış siyaseti, onun liderliğinde, Türkiye'ye şerefli bir yer kazandırdı. Prof. Fuat Köprülü, 18 Aralık, 1961'de bazı arkadaşlarıyla birlikte, Demokrat Parti gibi liberal bir program takip edecek olan Yeni Demokrat Parti'yi resmen kurdu. Prof. Dr. Fuat Köprülü, 15 Ekim, 1966 tarihine rastlayan Cuma günü, Ankara'da, saat 18.30-19 arasında, Türk Tarih Kurumu'ndan evine yürüyerek gittiği sırada trafik kazası geçirmiş ve sol bacağının femur kemiği kırılmıştı. Bu pek de mühim olmamakla beraber, uzun süre alçıda ve yatakta kalması, 1964'de teşhis konulan şeker ve damar sertliği hastalıklarının şiddetlenmesine yol açtığından, 28 Haziran, 1966'da, Salı günü, saat 12.40'da, İstanbul'da Baltalimanı Hastahanesi' nde hayata gözlerini yummuştur. Cenazesi, 1 Temmuz Cuma günü, namazı Bayezid Cami'i'nde kılındıktan ve İstanbul Üniversitesi'ndeki merasimden sonra, eller üzerinde, Çemberlitaş'ta Köprülü Mescidi'ne bitişik ile kabristanına nakledilmiştir; bu mescidin hemen penceresi önündeki ilk kabirde babası Fa’iz Köprülü ile aynı kabirde gömülüdür.[17] Fuat Köprülü, Türk edebiyatına ve tarihine sayısız eserler kazandırmıştır.

       Fuad Köprülü’nün Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eseri ile Türk tarih yazıcılığı, modern tarihçiliğe ilk adımını atıyordu. XIX. Yüzyılın sonlarından itibaren Batı Avrupa tarihçiliği yavaş yavaş etkisi altına almaya başlamış olup, 1940’lardan sonra da bütün dünya tarihçiliğine hâkim olacak olan Fransızların meşhur Annales mektebinin sosyal tarih anlayışı, genç âlim Köprülüzade Mehmed Fuad’ın bu eseriyle Türkiye sınırlarından içeri giriyor ve Türk tarihçiliğinde bir devrim meydana getiriyordu. Köprülü bu eseriyle, Türkiye’de tarihçiliğin takip etmesi gereken yolun, sosyal tarih perspektifinden geçtiğini mükemmel bir örnekle henüz 28 yaşında bir delikanlı iken gözler önüne seriyordu. Sonradan Bilgi Mecmuası’nda, bu yaptığının bir çeşit teorik açıklaması demek olan ‘’Türk edebiyatı tarihinde usul’’ adlı ünlü makalesinde, hâlâ geçerliliğini yitirmemiş ve hiçbir zaman yitirmeyecek olan metodolojisini ortaya koydu.[18]

       Köprülü, 1935 yılında konferans vermek için gittiği Sorbonne Üniversitesi’nde verdiği konferanslar daha sonra Les Origines del’Empire Ottoman44 adıyla basılmıştır. Köprülü, Febvre’ın Annales dergisinde eseriyle ilgili düşüncelerini ise “Osmanlı İmparatorluğu’nun menşeleri meselesini “umumî surette” ve “bir bütün olarak” ele aldığımı ve bu meseleyi aydınlığa çıkardığımı söyleyen Febvre, metinleri sıkı bir tenkidden geçirdiğimi, efsanelerin yerine ilmî bilgiler koyduğumu, Gibbons’un kitabındaki birçok yanlış vâkıaları ve yanlış tefsirleri meydana çıkardığımı, bilhassa, geniş nisbette menkıbe ve hikâyelere dayanan rivayetlerin yerine tamamıyla tarihî olaylar ileri sürdüğümü, benden evvel çalışanların “halletmek” şöyle dursun sadece “ortaya koymayı” bile bilemedikleri meseleler hakkında“bilmiyoruz” demekte tereddüt etmediğimi ifade ediyor…” şeklinde aktarmaktadır. Açık hayranlık beslediği Febvre’ın eserine getirdiği bu eleştiriler Ktöprülü’nün eseri için derin bir övünç kaynağı yaratmıştır.[19]

       Erdem Sönmez eserinde Fuat Köprülü’nün eserlerini inceleyerek Annales etkisinde olduğunu kaleme almıştır. Yaptığı değerlendirme şu şekildedir; Köprülü’nün çalışmalarının kurgulanışı, esas olarak Annales ile benzer biçimde sorun odaklı analizlere dayanır ve dolayısıyla, tanımlayıcı değil açıklayıcı bir nitelik taşır. Bunun yanında, Köprülü’nün incelemelerinin merkezinde siyasal olan bulunmaz. Aksine Köprülü, odak noktasını askeri ve siyasal olaylara ayırmış bulunan tarihçilik tahayyülünü sert bir dille eleştirmiş ve Anneles Okulu’na mensup tarihçilerle paralel bir biçimde disiplinler arası bir yaklaşımı savunarak, tarihsel açıklamalarını bu tutum doğrultusunda inşa etmiştir. Ayrıca, Köprülü’nün yönetimi ampirisist bir eğilimden ziyade, esas olarak yapılar ve olaylar arasındaki nedensel ilişkileri belirlemeye yönelik kurumsal bir yaklaşım doğrultusundadır. Tarih araştırmalarında kullanılacak araçların özelliği bağlamında ise Köprülü, arşiv belgelerini fetişleştirmeye yönelik tutumu şiddetle eleştirmiş ve gene Annales ile benzer bir şekilde tarihçinin kaynaklarına doğru soruları sorabilmesi neticesinde, insana dair her şeyden tarih araştırmalarında faydalanılabileceği sonucuna ulaşmıştır.[20]

 

Ömer Lütfi Barkan

 

       Ömer Lütfi Barkan’ın hayatından söz edecek olursak eğer;

 

      1902’de Edirne’de doğdu. Eskizağralı İsmâil Efendi ile Gülsüm Hanım’ın oğludur. İlk tahsilini Edirne Numûne Mektebi’nde, orta tahsilini yine buradaki Muallim Mektebi’nde tamamladıktan sonra 1920’de bir yıl Orta Muallim Mektebi’nde okudu. Üç yıl kadar Edirne’de ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra 1923’te İstanbul’a giderek Yüksek Muallim Mektebi’ne girdi, daha sonra Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. 1927’de gönderildiği Strasbourg Üniversitesi Edebiyat ve Hukuk fakültelerinde ikinci lisansını tamamlayıp yurda dönünce Eskişehir Lisesi felsefe muallimliğine tayin edildi (1931). 1933’teki üniversite reformu sırasında doktora ve doçentlik tezi hazırlamadan doğrudan Edebiyat Fakültesi Türk İnkılâb Tarihi Kürsüsü doçentliğine getirildi. 1937’de bu vazifesi de devam etmek üzere İktisat Fakültesi İktisat Tarihi ve İktisadî Coğrafya Kürsüsü’ne nakledildi. Şubat 1939’da “Osmanlı İmparatorluğu’nda Kuruluş Devrinde Toprak Meseleleri” konulu tezini bitirerek doçentlik imtihanlarını başarı ile tamamladı. 1941 Şubatında profesörlüğe yükseltildi. 1950’de İktisat Tarihi Kürsüsü başkanı oldu; 1950-1952 yıllarında İktisat Fakültesi dekanlığı yaptı. 1955’te, emekliliğine kadar müdürlüğünü yürüttüğü Türk İktisat Tarihi Enstitüsü’nü kurdu. 1957 yılında ordinaryüs profesörlüğe yükseltildi. Ömer Lutfi Barkan, İktisat Fakültesi’ndeki derslerinin yanında Edebiyat ve Fen fakültelerinin inkılâb tarihi derslerini de yürüttüğü gibi 1939’da Hayriye Lisesi’nde felsefe hocalığı, 1940’ta Yüksek Muallim Mektebi’nde müzakerecilik görevinde bulundu. Yine 1940’tan başlayarak Hukuk Fakültesi’nde Türk hukuk tarihi ve toprak hukuku, Edebiyat Fakültesi’nde Türkiye teşkilât ve müesseseleri tarihi; 1963-1972 yıllarında da İstanbul Özel İktisadî ve Ticarî İlimler Okulu’nda genel iktisat tarihi dersleri verdi. 1973’te yaş haddinden emekliye ayrıldı. 23 Ağustos 1979’da vefat etti. Ömer Lutfi Barkan yurt içinde Türk Tarih Kurumu (1940) ve Türk İnkılâb Tarihi Enstitüsü üyeliklerinden başka UNESCO Türkiye Millî Komisyonu 5 ve 7. dönem genel kurul üyeliklerinde bulunmuş, 1955’te Strasbourg Üniversitesi tarafından kendisine “şeref doktoru” pâyesi verilmiştir. Sırbistan İlimler Akademisi’ne de üye seçilen Barkan, 1967-1973 arasındaki dönemde Milletlerarası Şarkiyatçılar Birliği’ne bağlı Osmanlı ve Osmanlı Öncesi Tetkikleri Komitesi başkanlığına getirilmiştir. Barkan, öncelikle Türkiye’de tarih anlayışı ve incelemelerine yenilik getirmiş bir ilim adamıdır. Daha çok Türk iktisat tarihi alanında yaptığı yeni ve orijinal araştırmalarıyla dikkati çekmiştir. Tahrir* defterleri ilk defa onun tarafından sistematik bir şekilde incelenmiş ve bunların ziraî, sosyal ve demografik bakımdan önemleri ortaya konmuştur. Osmanlı bütçeleri ve muhasebe bilançoları gibi konular da yine ilk defa onun üzerine eğildiği konulardır. Barkan son derece titiz çalışan bir ilim adamıydı. Bütün yazılarını üç dört kere her defasında yeniden yazarcasına elden geçirirdi. Aslında ham malzemeyi toplayıp işlemek gibi hususlarda kendisi fazla vakit sarfetmez, bu işleri nezareti altında olmak üzere mesai arkadaşlarına bırakırdı. O işlenmiş malzemenin tahlil ve tefsiriyle uğraşırdı. Bu titizliği dolayısıyla asistanlarının belli bir olgunluğa gelmeden yazı yazmalarına da müsaade etmezdi.[21]

 

       Türkiye’de tarih anlayışı ve incelemelerine yenilik getiren Barkan, 1927 yılında gittiği Strasbourg Üniversitesinde Febvre ve Bloch’un öğrencisi olmuştur.[22] Erdem Sönmez’de bu noktaya dikkat etmiştir. Strasbourg’da öğrenim gördüğü zamanı verimli geçirmeye çalışmıştır Barkan. Marc Bloc’tan ders alması bu açıdan önemlidir. Sönmez’in önem verdiği bir konu ise Barkan’ın Strabourg’da bulunduğu zamanlarda Annales dergisinin çıkarılmasıdır. Annales faaliyetlerinin yaygın olduğu bu zamanda etkilenmemesi imkansızdır. Ayrıca Barkan’ın II. Türk Tarih Kongresi için hazırladığı bildirinin Fransızca çevirisi de 1939 yılında Annales dergisinde yayımlanmıştır.[23]

  

       Annales Ekolü Türkiye’de Barkan ile vücut bulmuş, Barkan “DemografikTarih”alanında ilk önemli adımları atmıştı. Tahrirler üzerine yaptığı çalışmalar ve buçalışmalar sonucunda ortaya koyduğu nüfus verileri, bugün bile önemli bir çalışma alanı olarak tarih bilimi içerisinde kendisine yer edinmiştir. Aynı dönemlerde Fransa’da gelişmekte olan Annales Ekolü temsilcileri ile doğrudan temas halinde olan Barkan, özellikle Braudel’in Akdeniz Dünyası diye bilinen eserinde yer alan nüfus verilerini Osmanlı kaynakları ile karşılaştırmış ve tüm Akdeniz dünyasından XVI. yüzyıl boyunca görülen nüfus artışının Osmanlı coğrafyasında da var olduğunu ortaya koymuştur. Bu çerçevede demografi tarihi için uygun verileri barındıran tahrir, avarız ve cizye defterlerine dikkat çekmiştir.[24]

 

       Sönmez eserinde, Ömer Lütfi Barkan’ın makaleleri ele alarak değerlendirmiştir ve Barkan’ın kendi görüşlerine yer vermiştir. Barkan’ın kaleme aldığı çalışmalarında Annales etkisi çok açık görülür. Bunu kendiside dile getirir. ‘’Tarihçinin vazifesi, büyük adamların ve devlet reislerinin tarihi nasıl yaptırdıklarını, yarattıklarını değil; belkide tarihin insanları nasıl şekillendirdiğini göstermeye çalışmaktır. Bu sebeple, umumiyetle yapıldığı tarzda, harpler ve muahedeler gibi üzerine bir tarih etiketi koymak mümkün olan büyük ve bariz vak’aları ve kahramanlarının şahsi tesir ve hareketlerini tetkit edecek yerde, halk yığınlarının her günkü hayatlarında gürültüsüz patırtısız cereyan eden bir takım hadiselerin devamlı neticelerini aramak lazım gelmektedir.’’[25]

 

 

Mustafa Akdağ

       Mustafa Akdağ’ın hayatında söz edecek olursak eğer;

Osmanlı Devleti’nin iktisadî-içtimaî tarihi ve Celâlî isyanları üzerindeki araştırmalarıyla tanınan tarihçi. Yozgat’ta Boğazlıyan ilçesinin Günyayla köyünde doğdu. Çanakkale muharebelerinde şehit olan bir çiftçinin oğludur. İzmir Öğretmen Okulu’nu ve Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü’nü bitirdi (1939). Önce Kars Lisesi’nde tarih öğretmenliği yaptı; daha sonra Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde çalıştı (1944). 1947’de Gazi Eğitim Enstitüsü’ne, bir yıl sonra da Diyarbakır Öğretmen Okulu’na tayin edildi. “Celâlî İsyanlarının Başlaması” adlı teziyle doktor (1945), “Celâlî Fetreti 1597-1603” adlı çalışmasıyla da doçent oldu (1951). Aynı yıl Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’ne getirildi. 1958’de profesörlüğe yükseltildi; 1972’de üniversiteden uzaklaştırılıncaya kadar bu görevde kaldı. 12 Mart döneminde bir ara tutuklandı; serbest bırakıldıktan bir süre sonra mahkemesi devam ederken öldü. Mustafa Akdağ’ın, Osmanlı Devleti’nin iktisadî ve içtimaî tarihi ve özellikle halk ayaklanmaları gibi hemen hiç işlenmemiş konularda arşiv çalışmalarına dayanarak meydana getirdiği eserleri bazı çevrelerde takdirle karşılanmışsa da topladığı ilgi çekici malzemeyi değerlendirmesi bakımından Halil İnalcık ve Osman Turan gibi tarihçilerin ağır tenkitlerine uğramıştır. Mustafa Akdağ’ın Türk Tarih Kurumu Belleten’i ve Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Araştırmaları Dergisi’nde yayımlanan birçok makalesi dışındaki eserleri şunlardır: Büyük Celâlî Karışıklıklarının Başlaması (Ankara 1963); Celâlî İsyanları 1550-1603 (Ankara 1963); Türkiye’nin İktisadî ve İçtimaî Tarihi, I (Ankara 1959), II (Ankara 1971); Türk Halkının Dirlik Düzenlik Kavgası-Celâlî İsyanları. Yazarın ölümünden sonra Musa Çadırcı tarafından yeniden ele alınan ilk iki kitabın genişletilmiş baskıları da yapılmıştır.[26]

       Annales’in Türkiye’deki bir diğer aynası diyebileceğimiz Türk tarihçisi Mustafa Akdağ, Celalî İsyanlarının Başlaması adlı çalışmasıyla 1945’te doktor, Celâlî Fetreti 1597-1603 adlı çalışmasıyla da 1951 yılında doçent ünvanını aldı. Akdağ’ın, Osmanlı devletinin iktisadî ve içtimaî tarihi ve halk ayaklanmaları gibi daha evvel hemen hemen hiç işlenmemiş konularda arşiv belgelerine dayalı pek çok çalışması mevcuttur47. Akdağ’ı Annales’in Türkiye’deki aynası olarak tasvir etmemizi bu eserlerin isimleri dahi açıklamaya yeterlidir. Devletin tarihinin yanında halkın da tarihine eğilen Akdağ, ülkemizde Annales fikrinin pratikte en başarılı isimlerinden olmuştur.[27]

 

       Annales’in ortaya çıkarmış olduğu beli başlı pek çok özelliğin izleri Mustafa Akdağ’ın eserlerinde kendini göstermektedir. Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi75 ve Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası: Celali İsyanları76 adlı kitaplarının sadece isimlerinden bile anlaşılacağı üzere Akdağ ekonomik ve sosyal tarih üzerine çalışmıştır. Akdağ’ın amacı, Osmanlı öncesinden Cumhuriyet Dönemi’ne kadar bir sosyo-ekonomik tarih yazma girişimidir. Türkiye’de sosyal ve ekonomik tarihçiliğin üslup ve modellerini külliyen kabullenmiş çok az tarihçi bulunsa bile, bununla sadece Mustafa Akdağ değil, Halil İnalcık ve öğrencilerini bir anlamda bizlere bir şeyler öğretmiş olan her çizgideki tarihçiye işaret edilmektedir. Akdağ’ın 1949 ve 1950 yıllarında yayımlanan “Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluş ve İnkişafı Devrinde Türkiye’nin İktisadi Vaziyeti” başlıklı makalesinde umumi ekonomik durum, imparatorluğun vergi sistemi, iktisadi darlığın cemiyet bünyesindeki tesirleri ve zirai iktisadiyatta buhran bölümlerinden oluşan incelemesinde Akdağ, karşılaştırmalı bir perspektifle devletin dünya iktisadi nizamı içindeki yeri ve kendi ekonomik bünyesinin teşekkülünü ele alarak başlar. Bu makaledeki konuyu işleyiş biçimine baktığımızda yine Annales Ekolü tarzı ekonomik yöne ağırlık veren bir üslup söz konusudur. Akdağ’ın çalışmalarında 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı sosyal tarihçiliğinin ve ekonomik determinizmin özellikleri ağırlıklı bir yer tutar. Hatta Akdağ’ın eserlerinde, Bloch, Febvre ve Braudel’in izleri görülür. Fakat Akdağ’ın ne Febvre, ne Bloch, ne de Braudel hakkında iyi veya kötü anlamında bir yorumu yoktur. Sadece bazı eserlerinde Braudel’den dipnot düşmüş fakat bu dipnotları da yine normal bir tarihçiden yararlanıyormuş gibi kullanmıştır.78 Kısacası Annales Ekolü’nden etkilenip etkilenmediği konusunda hiç bir şeyden bahsetmemiştir.[28]

 

Halil İnalcık

       Halil İnalcık’ın  hayatından söz edecek olursak eğer;

       26 Mayıs 1916’da doğan İnalcık’ın çocukluğu savaş dönemlerine rastlar. Babası Seyit Osman Nuri 1905’te Kırım’ı terk ederek İstanbul’da yerleşmiş ve Bahriye binbaşısı Seyit Osman’ın kızı Bahriye Hanım ile evlenmiştir. Osman Nuri’nin milliyetçi akımların önde gelen liderlerinden Yusuf Akçura ve Sadri Maksudî ile yakın dostluğu olmuştur. Aile 1924 yılında genç Cumhuriyetin başkentine yerleşir. Gazi İlkokulunda öğrenime başlayan İnalcık, renkli yaşam öyküsünü ayrıntılı bir şekilde öğrendiğimiz Tarihçilerin Kutbu anılarında Atatürk devrimlerinden “Şapka İnkılabından sonra okulda kalpaklarımızı yere çaldık” şeklinde söz etmektedir. 1936’da Cumhuriyetin ilk üniversitesinin nüvesini oluşturacak olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin kurulmasından sonra, 500 başvurudan seçilen 40 öğrenci arasından İnalcık sınavı birincilikle kazanmıştır. Çöken bir imparatorluktan bir ulus devlet yaratmak, her şeyden önce Türk tarihinin, Türk kültürünün araştırılmasını gerekli kılıyordu. Bu misyon da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesine yüklenmişti. Nazi Almanyasından kaçan ünlü profesörler fakültede ders veriyorlardı. İnalcık, fakülteye ilk girdiğinde Sinoloji’ye yönelmeyi düşünmüş fakat el değmemiş Osmanlı Arşivlerindeki belgeler, Uygarlık Tarihi, Kurumlar Tarihi, kendisinin daha fazla ilgisini çekmiştir. 1940 yılında mezun olduktan sonra fakültede asistan olarak kaldı. Tanzimat ve Bulgar Meselesi konulu doktora tezi yurt dışında da yankı uyandırdı. Farsça, Arapça gibi kaynak dillerinden başka Fransızca, İngilizce, Almanca gibi modern dilleri bilmesi Osmanlı Arşiv belgelerinin dışında Batı Tarihçiliğini de yakından takip etmesini sağlamıştır. Bütün bu birikimleri ve olayları dönemlerinin değer yargılarıyla ele alarak, eleştirel yaklaşımı ve kuvvetli bir mantık süzgecinden geçirmesi onu uluslararası platforma taşıyarak Osmanlı tarihçiliğinin en önde gelen ismi yapmıştır. Bu arada Columbia, Princeton, Pennsylvania, Harvard Üniversitelerinde ziyaretçi profesör olarak dersler veren İnalcık Hoca, 32 yıllık hizmetten sonra Ankara Üniversitesinden emekli olarak Chicago Üniversitesinde Osmanlı Tarihi Kürsüsünü kurmuştur. Türkiye’de olduğu gibi A.B.D ve Batı Dünyasında da yetiştirdiği öğrenciler onun takipçisi olmuşlar ve İnalcık ekolünü oluşturmuşlardır. 1986 yılında Chicago Üniversitesinden de emekliye ayrılan Prof. İnalcık, 1993 yılında Bilkent Üniversitesinde Tarih Bölümünü kurmuş ve halen orada yüksek lisans ve doktora öğrencileri yetiştirmeye devam etmektedir. Amacının Türk Tarihçiliğini modern tarihçilik düzeyine çıkarmak olduğunu vurgulayan Hoca, yorulmak bilmeyen çalışmalarının sonucunda 20 kitap ve 300’den fazla makalesiyle modern tarih çalışmalarında çığır açmış ve Türkoloji çalışmalarını dünyaca saygın bir konuma getirmiştir. Türk tarihinin gerçeklerini anlatan önemli bir katkısı da Encyclopaedia of Islam’a yazdığı makalelerde görülmektedir. Bu ansiklopedide İstanbul maddesi dâhil Osmanlı sultanlarına ve ricaline dair 43 makalesi çıkmıştır. İnalcık Hoca, yurt içinde ve dışında bilim dünyasında çok özel bir konuma sahiptir ve Büyük Türk Tarihçisi olarak tanınmaktadır. Amerika, İngiltere ve Japonya’da ünlü ansiklopedilerde dünyanın seçkin bilim adamları arasında sayılarak biyografisine yer verilmiş, Cambridge International Biographical Center’in ansiklopedisinde XX. Yüzyılın Sosyal bilimlerde 2000 bilim adamı arasında yer almıştır. Amerikan, İngiliz ve Sırp Akademileri tarafından üye seçilmiştir ve şimdiye kadar aralarında Atina, İsrail, Romanya, Bulgaristan olduğu halde on üniversite Fahrî Doktor unvanına layık görmüştür. Pek çok bilimsel kuruluşun şeref üyeliği yanında, çeşitli kitap ve dergilerin editörü olan Halil İnalcık’a değişik kuruluşlardan şükran ödülleri de takdim edilmiştir.[29] Aynı zamanda Halil İnalcık, hayatını Tarihçilerin Kutbu adlı eserde daha ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır.

       Halil İnalcık ve Annales etkisi çok açıktır bunu kendiside dile getirir. II. Dünya Harbi bitince bütün dünyada solcu hareketler güç kazandı ve tarihçilikte de Marksist yorum gündeme geldi. Eski tarihçilik, milli-hanedan-devlet tarihçiliği, savaşlar tarihidir, yeni tarihçilikte bunlar mühim değildir, halkın yaşamı, yaşam şartları önemlidir.  Annales okulu öncüleri Strasbourg Üniversitesi’nden Marc Bloch; Bloch’u komünist diye Almanlar yakalayıp idam etti. Braudel de aynı ekoldendir, evvela Cezayir’deydi, sonra Paris’e geldi. Üstadı Lucien Febvre, ilk defa 1930’larda halk zihniyeti tarihini yazmaya çalışan biriydi; sosyal konuları ele alıyor. Barkan, Strasbourg’dan, Marc Bloch’un üniversitesinden mezun, sonradan Braudel’in yakın arkadaşı oldu. Annales Okul tarihçiliğimize asıl Barkan ile girmiştir. Ben sosyal-ekonomik tarihçi olarak bu tarih ekolünü benimsedim. Zaten doktora tezimde, Vidin’de, ağalarla Bulgar köylüsü arasındaki sosyal meseleyi almıştım esas olarak; bütün tarihçiliğime sosyo-ekonomik meseleler damgasını vurmuştur. Ben sosyal tarihçiyim, ekonomi tarihçisiyim.[30]

       Ergin Ayan’da makalesinde Halil İnalcık’ın kesinlikle Annales etkisinde olduğunu söyler ve bunu Tarihçilerin Kutbu adlı kitabındaki ifadelere dayandırarak şu şekilde devam eder ; İnalcık, aslında Annales Ekolü’nü Braudel’le eşit olarak görür ve ekolün gerçekten adının onunla duyurulduğuna inanır. Barkan’la aynı dönemde Braudel’den etkilenmiş olan Halil İnalcık kendisinin Annales’in nasıl tanıdığını şu şekilde ifade eder; “Braudel, La Mediterranee eserini neşrettiği zaman, Paris’te bulunuyordum. 1950’de Milletler arası Tarihi İlimleri Kongresi’ne katılmak için Londra’dan Paris’e gelmiştim. Kongredeki koşmalar sırasında, bambaşka bir üslup ve anlayışla yazılmış olan Braudel’in kitabı geniş yankılar yapıyor ve tartışılıyordu. Kitabı aldım ve orada, Osmanlı İmparatorluğu’nun o zamana kadar Avrupa Tarihçiliğinde hiç görmediğimiz bir şekilde ele alındığını heyecanla fark ettim. Braudel, Akdeniz’e hakim olan Osmanlı İmparatorluğu’nda sosyal, demografik ve ekonomik niteliklerin batıdakilerle paralellik gösterdiğini, bu iki dünyanın karşılıklı yakın temas ve karşılıklı etki içinde bulunduğunu ve birbirinden ayrı incelenemeyeceğini gösteriyordu.’’ İnalcık işte bu şekilde Braudel’in en ünlü eseri olan Akdeniz Dünyası adlı eserin çıktığı ve önemli tartışmaların başladığı bir dönemde Paris’te bulunmuştur. Eseri eline aldığında Braudel’in farklı yönlerden Osmanlıyı anlatışı İnalcık’ın hoşuna gitmiş ve İnalcık 1951 yılında Mustafa Akdağ’a ait Türkiye’nin İktisadi Vaziyeti üzerinde bir tenkit ederken Braudel gibi eserin ekonomik ve sosyal konuları üzerinde durmuş, bundan sonra eserlerini Braudel’in çizgisinde hazırlamıştır. İnalcık, zamanla muazzam bir boyut kazanacak olan üretimin ilk yıllarından itibaren çalışmalarını çok büyük ölçüde, sorun odaklı bir perspektifle, disiplinler arası bir yaklaşımla, İnsan faaliyetlerinin tüm alanlarını kapsayacak şekilde, betimleyiciden ziyade açıklayıcı bir yöntemle ve şüphesiz karşılaştırmalı bir metodolojiyle gerçekleştirmiştir. Çalışmalarını şekillendiren tarihçilik anlayışı, Annales ile tanışıncaya kadar, büyük ölçüde Annales’ten etkilenen hocası Köprülü ve Barkan’ın etkisindedir. Kendisinin de bahsettiği gibi Braudel’i tanımasından sonraki eserleri ise Annales ekolü etkisiyle oluşturmuştur.[31]

       Abdullah Aydoğan da makalesinde aynı konulardan bahsetmiştir alıntılar yaparak Halil İnalcık’ın tarih anlayışında şu şekilde söz etmiştir; Son olarak Türk tarihçilerinin önemli isimlerinden olan Halil İnalcık, bahsini ettiğimiz diğer tarihçilerimiz gibi devletin tarihinin yanında halkın da tarihiyle ilgilenmiş ve Annales kuramının önemli savunucularından olmuştur. 1950’de Londra’da ikamet ettiği zaman içinde Paris’te toplanan Tarih Bilimleri Kongresine katılan İnalcık, burada Braudel’in meşhur Akdeniz ve Akdeniz Dünyası adlı eseri ile tanışmış ve mezkûr tarih itibariyle kendi deyimiyle “Braudel-Barkan okulunun takipçisi” olmuştur. Braudel ile bizzat tanışıp görüşmeleri ise yıllar sonra Türkiye’de ve ABD’de Binghamton’da gerçekleşmiştir. II. Dünya Savaşından sonra bütün dünyada etkin olmaya başlayan sol görüşün de tesiriyle millî-devlet veya hanedan tarihçiliği yerine sosyal ve ekonomik tarihçiliğe yöneldiğini belirten İnalcık, Tanzimat ve Bulgar Meselesi adlı doktora tezinde de Vidin’de ağalar ile Bulgar köylüsü arasındaki sosyal meseleleri ele almıştır.[32]

     

       Erdem Sönmez de çalışmasında, Halil İnalcık’ın tartışmasız Annales etkisinde olduğunu söyler ve şüphe duymaz. Halil İnalcık’ın çalışmalarından örnekler vererek bunu destekler. Halil İnalcık’ın etkilendiği kişi olarak Köprülü olabileceğini söylüyor çünkü öğrencisidir. Ancak Halil İnalcık kendisine yakın olarak gördüğü kişi Barkan’dır. İnalcık’ın doktora tezi ve diğer çalışmalarına yer vererek Annales etkisini anlatmaya çalışmıştır Sönmez.[33]

 

                                                Sonuç

 

       Giriş bölümünde bahsedildiği gibi tarih her dönemde ilgi duyulmuş farklı tanımlar getirilmiş ve farklı şekillerde çalışılmıştır. Bu çalışma türlerinden biride Annales ekolü olmuştur. Bir dergi olarak çıkış yapmış daha sonra kurumsallaşarak okul haline gelmiştir. Bu süre zarfında Annales etkisi tüm dünya’ya yayılmış ve Türkiye’de de görülmüştür. Bu çalışmanın temel konusu Annales etkisi ve Türkiye’deki temsilcileridir. Tarih yazıcılığındaki gelişimi daha iyi anlamak için Annales öncesi tarih yazımından ve Osmanlı dönemi tarih yazıcılığından da söz edilmiştir. Annales ekolünün Türkiye’deki temsilcilerin yaşamlarından söz edilerek örnekler ile Annales etkisini anlatılmaya çalışılmıştır. Fuat Köprülü Annales öncesi bu tarzı benimsemiştir ve daha sonra sistematik şekilde bu tarzda çalışmaya devam etmiştir. Ömer Lütfi Barkan ise bizzat Annales’in kurucusu olan Febvre ve Bloch’un öğrencisi olmuştur. Mustafa Akdağ’nın ise çalışmalarına bakarak anlaşılabilir. Halil İnalcık ise kendi söyleşinde Annales tarzını benimsediğini söylemiştir. Annales’in Türkiye’deki temsilcilerinin etkisi ile Annales tarzı öğrencilere yayılmıştır ve günümüzde de etkisini göstermektedir.

   

 

 

 

 

 



[1] Peter Burke, ‘’Fransız Tarih Devrimi Annales Okulu’’, Çev. Mehmet Küçük, Ankara, 2014, s. 27-28.

[2] Burke, a.g.e, s. 29-31.

[3] Abdullah Aydoğan, ‘’Annales Tarih Okulu’nun Serüveni ve Türkiye’ye Yansımaları’’, Akademik Araştırmalar Dergisi, S: 65, 2015, s. 125-126.

[4] Burke, a.g.e, s. 36.

[5] Erdem Sönmez, ‘’Annales Okulu ve Türkiye’de Tarihyazımı’’, Ankara, 2010, s. 54.

[6] Burke, a.g.e, s. 47.

[7] Burke, a.g.e, s.22.

[8] Burke, a.g.e, s.23.

[9] Georg G. Iggers, ‘’Bilimsel Nesnellikten Postmodernizme Yirminci Yüzyılda Tarihyazımı’’, Ankara, 2011, s.54-58.

[10] Abdülkadir Özcan, ‘’Osmanlı Tarihçiliğine ve Tarih Kaynaklarına Genel Bir Bakış’’, FSM İlmi Araştırmalar İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi, S:1 (2013), s. 272-273.

[11] Özcan, a.g.m, s. 273-274.

[12] Özcan, a.g.m, s.275.

[13] Özcan, a.g.m, s.276-277.

[14] Özcan, a.g.m, s. 278.

[15] Özcan, a.g.m. s.277-287.

[16] Mehmet Öz, ‘’Tarih ve Tarihçiliğimiz Üzerine Bazı Düşünceler, I. Türkiyat Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri’’, 25-26 Mayıs 2006, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, s.255-256.

[17] Fevziye Abdullah Tansel, Memleketimizin Acı Kaybı, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S:1 , C: 14, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, 1966, Ankara, s.267-281.

[18] Ahmet Yaşar Ocak, ‘’Fuad Köprülü Sosyal Tarih Perspektifi ve Günümüz Türkiyesi’nde Din ve Tasavvuf Tarihi Araştırmalarında Tarihin Saptırılması Problemi’’, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, S: 3, 1997, Konya, s. 221.

[19] Aydoğan, a.g.m, s.138-139.

[20] Sönmez, a.g.e, s.151-152.

[21] Mübahat S. Kütükoğlu, ‘’TDV İslâm Ansiklopedisi’’, C.5, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 1994, s. 75.

[22] Aydoğan, a.g.m, s.139.

[23] Sönmez, a.g.e, s.165-166.

[24] Yunus Koç, ‘’Ömer Lütfi Barkan’ın Tarihsel Demografi Çalışmalarına Katkısı ve Klasik Dönem Osmanlı Nüfus Tarihinin Sorunları’’, Bilig Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, S: 65, Ankara, 2013, s. 177.

[25] Sönmez, a.g.e, s. 170.

[26] Turgut Akpınar, ‘’TDV İslâm Ansiklopedisi’’, C.2, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 1989, s. 229.

[27] Aydoğan, a.g.m, s. 139-140.

[28] Ergin Ayan, ‘’Türk Tarih yazımının Evriminde  Annales Kuramının Yorumu’’, Tarih Okulu Dergisi, S: 11, 2011, s. 94-95.

[29]Melek Delilbaşı, ‘’Prof. Dr. Halil İnalcık’’, Otam Dergisi, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi, Ankara, 1990, s. 1-6.

[30] Emine Çaykara, ‘’Tarihçilerin Kutbu’’, İstanbul, 2015, s.115.

[31]Ayan, a.g.m, s. 95-96.

[32] Aydoğan, a.g.m, s.140.

[33] Sönmez, a.g.e, s.193-200.



                                                          Kaynakça

 

1-) Akpınar, Turgut, TDV İslâm Ansiklopedisi, C.2, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, (1989).

2-) Ayan, Ergin ,‘’Türk Tarih yazımının Evriminde  Annales Kuramının Yorumu’’, Tarih Okulu Dergisi, S: 11, (2011), ss. 75-101.

3-) Aydoğan, Abdullah, ‘’Annales Tarih Okulu’nun Serüveni ve Türkiye’ye Yansımaları’’, Akademik Araştırmalar Dergisi, 16/3 (2015), ss. 121-144.

4-) Burke, Peter, Fransız Tarih Devrimi Annales Okulu, Çev. Mehmet Küçük, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2014.

5-) Çaykara,Emine, Tarihçilerin Kutbu , Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2015.

6-) Delilbaşı, Melek, ‘’Prof. Dr. Halil İnalcık’’, Otam Dergisi, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi, Ankara, (1990), ss. 1-6.

7-) Iggers, G. Georg, Bilimsel Nesnellikten Postmodernizme Yirminci Yüzyılda Tarihyazımı, Çev. Gül Çağalı Güven, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Ankara, 2011.

8-) Koç,Yunus, ‘’Ömer Lütfi Barkan’ın Tarihsel Demografi Çalışmalarına Katkısı ve Klasik Dönem Osmanlı Nüfus Tarihinin Sorunları’’, Bilig Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, S: 65, Ankara, (2013), ss. 177-202.

9-) Kütükoğlu, S. Mübahat, TDV İslâm Ansiklopedisi, C.5, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 1994.

10-) Ocak, Yaşar, Ahmet, ‘’Fuad Köprülü Sosyal Tarih Perspektifi ve Günümüz Türkiyesi’nde Din ve Tasavvuf Tarihi Araştırmalarında Tarihin Saptırılması Problemi’’, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, S: 3, (1997), Konya, ss. 221-230.

11-) Öz, Mehmet, ‘’Tarih ve Tarihçiliğimiz Üzerine Bazı Düşünceler’’, I. Türkiyat Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri, 25-26 Mayıs (2006), Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, ss. 251-259.

12-) Özcan, Abdülkadir, ‘’Osmanlı Tarihçiliğine ve Tarih Kaynaklarına Genel Bir Bakış’’, FSM İlmi Araştırmalar İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi, (2013), ss. 271-293.

13-) Sönmez, Erdem, Annales Okulu ve Türkiye’de Tarihyazımı, Tan Kitapevi Yayınları, Ankara, 2010.

14-) Tansel, Abdullah, Fevziye, ‘’Memleketimizin Acı Kaybı’’, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S:1, C: 14, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, (1966), Ankara, ss. 267-281.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv      3221 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın