• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
60.000'lik Tarihi Fotoğraf Arşivi
Necip Fazıl Kısakürek / Ahmet Özgür Türen

1. Ailesi

            Necip Fazıl Kısakürek 1904 yılının Ocak ayında, dedesinin 20 odalı konağında Çemberlitaş'ta dünyaya gelmiştir.

            Necip Fazıl, Maraş'ın köklü ailelerinden olan Kısaküreklerdendir. Kökü Dulkadiroğulları'na dayanır. Necip Fazıl'ın eserlerini incelediğimizde Kısakürek soyadının nerden geldiğine dair iki rivayetle karşılaşıyoruz. Bunlardan birincisi; Maraş'ta vaktiyle bir kıtlık olmuş ve büyük büyük dedeleri buğday ambarında kimine göre kısa, kimine göre uzun bir kürekle erzak dağıttıkları için ''Kısakürek'' lakabını almış olmalarıdır. İkincisi ise; Yavuz Sultan Selim, Doğu seferinden sonra Maraş'ı zapt etmesinin ardından bir caminin açılış merasiminde bir kürek lazım olmuş, padişah da orada hemen önünde bulunan kısa boylu bir adamı ileriye doğru itip, şaka yollu; ''Alın size kısa kürek'' demiş ve ondan sonra bu kişilerin sülalesinden gelen kimselere ''Kısakürekler'' lakabı yapışıp kalmıştır.(1) 

            Dedesi Mehmet Hilmi Efendi, Halep Valisi Salim Paşa tarafından himaye altına alınmış ve İstanbul'a getirilmiştir.(2) Kısakürek ailesinin Maraş'tan ayrılıp İstanbul'a ayak basmasının sebebi budur. Aynı zamanda Necip Fazıl'ın dedesi Mehmet Hilmi Efendi, Halep Valisi Salim Paşa'nın sosyetik kızı ile evlenmiştir.

            Necip Fazıl, dedesi Mehmet Hilmi Efendi'nin ''biricik oğlunun biricik oğludur''.(3)Soyu devam ettirebilecek tek erkek torun Necip Fazıl olduğu için, başta dedesi Mehmet Hilmi Efendi olmak üzere, tüm aile Necip Fazıl'ın üzerine titremektedir. Necip Fazıl da haliyle şımarık ve yaramaz bir çocuk olarak büyümüştür.

            Dedesi Mehmet Hilmi Efendi'nin Necip Fazıl'a ilgisi hastalık derecesindedir. Hatta ölürken bile son nefesinde Necip Fazıl'ı yanında istemiştir. Dedesini kaybettiğinde Necip Fazıl henüz 12 yaşındadır ve bu olayı asla unutamayacak ve birçok eserinde bunu dile getirecektir. (4) 

            Mehmet Hilmi Efendi, Necip Fazıl'a küçük yaşta okuma yazma öğretmiştir. Bu durum Necip Fazıl'ın dört-beş yaşlarında gazeteleri okumasına ve yaşıtlarından önde olmasına sebep olmuştur. (5) 

            Necip Fazıl'ın babası Abdülbaki Fazıl Bey, İstanbul'da ''Deli Fazıl'' olarak bilinmektedir. Çünkü babasının tek erkek evladı olan Abdulbaki Fazıl Bey, serseri bir delikanlıdır.(6) Abdulbaki Fazıl Bey, bu yönünden dolayı evlenecek birisini bulmada sıkıntı çekecektir. Hiçbir köklü aile, kızını ''Deli Fazıl'' ile evlendirmek istemez. Bu yüzden fakir bir ailenin kızı olan Mediha Hanım, Kısaküreklere gelin olmuştur. Mediha Hanım, Girit'ten İstanbul'a gelen muhacir bir ailenin kızıdır. Necip Fazıl'ın hayatında annesi, her zaman kendisine sığınak olan ve yanından hiç ayrılmadığı tek varlık olacaktır.

            Kısakürek ailesinin Mediha Hanım'dan tek beklediği, ailenin soyunu devam ettirecek bir erkek torundur. Keza Necip Fazıl da doğar doğmaz, Mediha Hanım konaktan uzaklaştırılmıştır. Zaten Abdülbaki Fazıl Bey de eve pek uğramaz. Bu yüzden Necip Fazıl, zamanının çoğunu dedesi Mehmet Hilmi Efendi ile geçirmektedir ve tamamen onun himayesine girmiştir. Mehmet Hilmi Efendi de vefat edince, Mediha Hanım konaktan kesin olarak uzaklaştırılmıştır. Daha sonra Necip Fazıl'ın babası kendine yeni bir eş edinmiştir. 17 yaşında da babasını kaybeden Necip Fazıl'ın, artık bu dünyada annesinden başka gideceği bir adres kalmamıştır.

  

2. Eğitim Hayatı

 

            Necip Fazıl'ın eğitim hayatı çok karışıktır. İki-üç senelik ilk mektep hayatını altı okulda bitirebilmiştir. İlk olarak adet olduğu üzere Mahalle Mektebi'nde başlar. Ardından Gedikpaşa Fransız Mektebi'ne gider. Burada sıkılır ve dedesi onu Amerikan Koleji'ne gönderir. Buradan da yalan söylediği için atılır. Sırasıyla, Büyükdere Emin Efendi Mahalle Mektebi'ne, oradan Büyük Reşitpaşa Numune Mektebi'ne gönderilir, oradan da Rehber-i İttihat-ı Osmani  Mektebi'ne yatılı olarak verilir. (7) 

            Necip Fazıl'ın tek kardeşi Selma'dır. Selma aniden vefat eder ve  tam da o sıra anneleri Mediha Hanım vereme yakalanır. İsviçre'de bir süre tedavi göre Mediha Hanıma, doktorlar Heybeliada'yı tavsiye eder. Mediha Hanım ve Necip Fazıl, buraya taşınır. Necip Fazıl burada Heybeliada Bahriye Okulu'na girer. 

            Ahmet Necip ismi burada Necip Fazıl olur. Çünkü listede adı ''Abdulbaki Fazıl oğlu Ahmet Necip'' yerine ''Necip Fazıl'' şeklinde yazılacak ve adı ömrü boyunca böyle kalacaktır.(8) Heybeliada Bahriye Mektebi, Necip Fazıl'ın ''Ne oldumsa burada oldum!'' dediği yerdir.(9) Şiir yazmaya burada başlar. 

            Bahriye Mektebi, Osmanlı'da dönemin en iyi okullarından biridir. Çünkü bu okulda amaç sadece Bahriye'ye subay yetiştirmek değildir. Aynı zamanda amaç, ülkeye eğitimli ve aydın eleman yetiştirmektir. Öyle ki Necip Fazıl burada, din derslerini Ahmet Hamdi Akseki'den, tarih derslerini Yahya Kemal Beyatlı'dan, yazın derslerini de Hamdullah Suphi Tanrıöver'den almıştır. Tasavvuf derslerini de, daha sonra edebiyat derslerine de girecek olan İbrahim Aşki'den almıştır. İbrahim Aşki, Necip Fazıl için çok önemli bir yere sahiptir. 

            Necip Fazıl, Bahriye Mektebi'nde üç yıl okumuştur. Tam okulunun bittiği günlerde, okul süresine bir yıl ilave edilmesinden dolayı okula devam etmek istemez. Sınav kağıdına ''bilmiyorum'' yazınca okuldan kaydı silinir.(10) 

            Sonrasında Necip Fazıl, Darülfünun'a girmeyi çok ister. Milli Mücadele yıllarıdır. Kısa bir süre Erzurum'da annesiyle birlikte dayısının yanında yaşar. Ardından İstanbul'a döner ve 1921 senesinde Darülfünun Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümüne kayıt yaptırır. (11)

            Felsefe bölümünde okurken, daha önce de hayranı olduğu Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun ilgisini çeker. Şiirleri Yeni Mecmua'da yayınlanmaya başlar. Necip Fazıl, bu yılları anlatırken: ''Yayınlanmış ilk şiirimden başlayarak, artık dünyada beni tanımayan tek kişi kalmadığını, kahvede, sokaklarda, salonlarda hep beni konuştuklarını sanıyordum… Herkes cüce, bense dev…'' diyerek o dönemki ruh halini ifade etmiştir.(12) Hayatının bu yılları, bohem hayata da adım atmaya başladığı yıllardır.

 

3. Bohem Yılları 

            Üniversitenin son senesi olan 1924'te Ankara hükümetinin yurt dışına öğrenci göndermek için açtığı sınavlara girmiştir. Sınavı geçmiş ve  hükümet bursuyla Paris'te Sorbon Üniversitesi'ne okuması için gönderilmiştir. Ancak  Necip Fazıl Paris'te üniversite konusunda, ''Sorbon diye içinde nefes aldığı bir mekandan'' haberi olmadığını söyleyecek kadar bohem bir hayat yaşamıştır. (13)

            Necip Fazıl, Paris'teki hayatını şöyle anlatıyordu: 

            ''Kadını, kumarı, içkisi, bohem hayatı, şüpheci felsefesi, sara nöbetleri içinde sanatı; çözmeye çalıştıkça dolaşan ve büsbütün meseleleriyle Paris… Kabus şehrindeki hayatımı anlatmaya hicabım ve İslami edebim manidir. Yalnız üç beş çizgi; aylarca şehrin gündüzünden habersiz bir gece yaşayışı… Oteldeki odamın aynası karşısında, yanaklarımı tırnaklayarak döktüğüm gözyaşları… Çok defa otelin sabah kahvaltısından ibaret günlük gıda… Ve ıstırap, ıstırap, ıstırap…''(14)

            Özellikle Necip Fazıl'ın kumar alışkanlığı, Paris'te kendisine yüz kızartıcı suçlar işlemesine bile sebep olmuştu. Kumar aşkı yüzünden cinayet işlemeyi bile göze alabilecek olan şair Paris’te öğrenciyken Türk konsolosunun yakasına yapışacak ve ondan para isteyecekti. 

''Aralarında silindir şapkalı, dolama ipek kravatlı, göğsü dürbünlü, bizim konsolos cenapları!.. Parmaklığa koştu. Konsolos tam önünde… Elini uzattı ve konsolosu omuz başından kavradı. Konsolos dehşetle:

 - Siz misiniz?.. Ne yapıyorsunuz?.. Yabancılardan çekinmiyor musunuz?

 -İsterseniz beni polise teslim edin! Sizi asla bırakmam!

 -Ne istiyorsunuz?

 -Para!

 -Çekiniz elinizi yakamdan!..

 -Çekmem! Para!

 -Akşama doğru konsolosluğa gelin de görüşelim:

 Konsoloslukta bir makbuz, imza ve 1000 frank…”(15)

 

            Böyle bir Paris macerasından sonra Necip Fazıl'ın bursu kesilmiş ve eğitimini tamamlayamadan Türkiye'ye dönmek zorunda kalmıştır. Ve Necip Fazıl artık iş hayatına atılacaktır. 

            Karaköy'deki Felemenk-i Bahr-i Sefit Bankası adlı bir Hollanda bankasında işe girer.(16) Ardından Osmanlı Bankası'nın Ceyhan, İstanbul ve Giresun şubelerinde çalışır. Bu arada, 1925 yılında ''Örümcek Ağı'' adlı ilk şiir kitabını, 1928 yılında da şiirdeki asıl başarısı olan ''Kaldırımlar'' eserini çıkartır. Bununla paralel olarak aralarında Ahmet Hamdi, Yahya Kemal, Ahmet Kutsi, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Abidin Dino, Pertev Naili, Peyami Safa, Fikret Adil, İbrahim Çallı gibi entelektüellerin bulunduğu ortamlarda yerini almıştır.

             1928-1929 yılları Necip Fazıl'ın İstanbul'daki hayatı, Paris'te kumar bağımlısı olduğu ve bohem bir hayat yaşadığı yıllardan farklı değildir. O, Fikret Adil'in Beyoğlu'nda, Tünel tarafında, Asmalımescit Sokağı'ndaki bohem hayatı sürdükleri evin en sık ziyaretçisidir. Kokain partileri ile ünlü evin ziyaretçileri arasında Peyami Safa, İbrahim Çallı, Elif Naci, Ahmet Kutsi, Burhan Toprak gibi yeni nesil aydınlar bulunmaktadır. Evin sahibi olan Fikret Adil, evdeki kokain partilerini anlatırken bu partilerde Necip Fazıl ismine de yer vermektedir.(17) 

            Abidin Dino'nun evi de bohem partileri için başka bir adrestir. Bu ev de uyuşturucu partileri ve esrar alemleri ile bilinmektedir. Necip Fazıl, Babıali adlı eserinde, bu evdeki uyuşturucu deneyiminden bahsedecektir.(18) 

            Abidin Dino yine esrar içtiği bir gün yanına gelen şaire ısrarla esrardan bir nefes almasını istedi. Sarılmış olan esrardan bir nefes alan şair yaşadıklarını şöyle anlatıyordu:

“- Hiç olmazsa sen de hayatında bir nefesçik olsun, çek!..

            Genç Şair dayanamadı, sigarayı alıp birkaç nefes çekti ve Âbidin'e teslim etti. Âbidin onu alıp sevgilisinin halini ve huyunu bilen bir ihtisas edasıyla çekerken Genç Şair'de bir hal... Başı dönüyor! Feci!.. Başının gerçekten dönüp dönmediğini anlamak için, salonun Maçka caddesine bakan penceresini açtı. Aman, ne görüyor? Cadde apartmanın beşinci kat penceresiyle bir hizada değil mi? İsterse ayağını atabilir ve caddeye çıkabilir...

            Üsküdar tarafına baktı. Üsküdar odanın içinde ve ışıkları, altında bulunduğu eğik bir kiraz dalının meyveleri kadar yakın... Elini uzatsa toplayabilir. Artık o, kendisinde değil, hayalinin zaman ve mekân tanımaz füzesinde... 

- Deli mi oluyorum yoksa?...

            Ancak bu kadar düşünebildi ve şeytan suratlı Âbidin kıs kıs gülerken kendisini kanepeye zor attı ve beyninin motorunu durdurmayı becerebildi.”(19) 

            Necip Fazıl, bu bohem hayatı içinde, şiir anlamında en verimli çağlarını yaşamıştır. Bu yüzden çevresi tarafından o yıllarda gerçek bir bohem olarak anılır.(20)

 

4. 30'lu Yıllar ve Chp'li Necip Fazıl 

            Necip Fazıl, 1929 yılında İş Bankası'nda işe girer ve burada 9 yıl çalışır. Heybeliada Bahriye Mektebi'nde 3 yıl okuduğu halde, ikinci kez askere çağrılır. Askere çağrıldığında ise yıl 1931, yaş 27'dir. Askerlik görevini Taksim'deki Taşkışla 5. Alay Zabit Kıtası'nda 6 ay er, Harbiye'de İhtiyat Zabit Mektebi'nde 6 ay öğrenci ve 6 ay da subay olmak üzere toplam 18 ay yapar.(21) 

            Necip Fazıl'ın 1930'lu yıllarda İş Bankası'nda çalışmasından ötürü, Celal Bayar ile, dolayısıyla hükümetle bir yakınlığı söz konusudur. Ne zaman başı sıkışsa, Celal Bayar'ın yanına gitmektedir. Misal 1936'ta Ağaç adlı bir edebiyat dergisi çıkarmak istediğinde de Bayar'ın yanına gider. Bir milletvekilinin maaşının 200 lira olduğu o günlerde Bayar'dan 1600 lira para alacaktır.(22) Bu dönemde rejim  yanlısı bir görünüş çizer ve Chp ile arası gayet iyidir. 

            Hatta öyle ki Necip Fazıl’ın 1940 yılında Chp’ye mebusluk başvurusu bile söz konusu olur. Ancak iki başvuru da İnönü tarafından veto edilir .Necip Fazıl’ı milletvekilliğine aday gösteren iki kişi zamanın başvekili Refik Saydam ve Chp Genel Sekreteri Memduh Şevket Esendal’dır. Necip Fazıl “Benim Gözümde Menderes” adlı kitabından bu başvuru olayını şöyle anlatıyor:

            “Ben, İnönü devrinin Halk Partisi mebusu; olacak şey miydi bu? Fakat hiçbir şey olmadı… Sonradan haber aldım ki, İnönü kendisine takdim edilen namzet listesinden ismimi kırmızı bir kalemle çizmiş… İnönü, 1936 yılının “Ağaç” mecmuasıyla, 1939’dan sonra iki gazetedeki “Çerçeve”lerimin yavaş yavaş belirtmeye başladığı İslamî çehremi tanıyor ve gayet tabii olarak beni kendine bağlayamıyordu. Böylece bir gaflet anında boş bulunup Halk Partisi mebusu olmak gibi bir felaketten Allah beni korumuştu. Aynı tehlikeyi, 1947 seçimlerinde, Chp Genel Sekreteri Memduh Şevket Esendal tarafından namzet gösterilerek yaşadım. Yine ismim çizildi.”(23) 

            Suut Kemal Yetkin, seçim öncesi Chp Genel Merkezi'nde, Necip Fazıl'ın subay üniformasıyla -hem de suvari- genel sekreterin kapısının önünde dolaştığını anlatır. Ne var ki, İnönü, Necip Fazıl'ın adını kırmızı bir kalemle listeden silip atar.(24) 

            Hayat ne garip! Necip Fazıl’ın mebusluk başvurusu eğer İnönü tarafından veto edilmeyip bir biçimde CHP milletvekili olsaydı, bugün başka bir Necip Fazıl biyografisi yazıyor olabilirdim.

 

5. Abdülhakim Arvasi İle Tanışması 

            Necip Fazıl, hayatının kırılma noktasını, 1934'te Seyyid Abdulhakim Arvasi tanışmasıyla yaşar. Arvasi ile evinde yaptığı sohbeti ''buhran gecesi'' olarak nitelendirir. O gün Arvasi kendisine, ''Keşke bu kadar zeki olmasaydın!'' demiştir. Necip Fazıl, Arvasi etkisini Mürşid şiirinde şöyle anlatmıştır: ''Bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız; / Ruhuma, büyük temel çivisi çaktınız!''. Necip Fazıl, Kafa Kağıdı kitabında Arvasi'ye, ''Köpeğin olarak kendi köpekliğimden kurtulayım; insan olayım!'' diye yalvarmıştır. Ancak Necip Fazıl, Arvasi ile tanıştığı gibi hayatını değiştirmemiştir. 1943 yılına kadar içkili ve kumarlı hayatına devam etmiştir. (25)

 

6. Büyük Doğu Kuruluşu ve 40'lı Yıllar

             Necip Fazıl, 1943 yılında bundan sonraki yaşamını etkileyecek olan Büyük Doğu adlı dergiyi kurar.  O zamana kadar Cumhuriyet tarihinde örneği olmayan bir türden dergidir bu ve Necip Fazıl'ın yaşayacak olduğu siyasi ve çalkantılı hayatının da ana rolünü üstlenecektir. Çünkü dergi İslami motiflerin ağırlıklı olduğu bir dergidir.

            Büyük Doğu adı, Necip Fazıl'a yeniden bir milli marş yazılma talebinden doğar. Kendisi bu olayı şöyle anlatır: 

            "İstifamdan da bir yıl evvel, benden bir «Millî Marş» istenmişti. Akif'in İstiklâl Marşı beğenilmiyor, bunun yerine bir Millî Marş isteniyordu. Hattâ (Ulus) gazetesi bu maksatla bir de müsabaka açmıştı. Demişlerdi ki baş alâkalısına: 

- Bunu yazsa yazsa Necip Fazıl yazabilir; ama bir garip adamdır, yazmaz! 

Ve bana teklif edilmişti. Ben de:

- Akif'in ruhuna ve eserine hürmetim var... Fakat içinde hiçbir hâs isim geçmemek ve kendi anlayışıma göre yazmak şartıyla, milletimden aldığım heyecanı böyle bir marş içinde billûrlaştırmak isterim. Razı mısınız? Öyleyse durdurun müsabakayı! 

- Pek güzel!..

 Demişler ve müsabakayı durdurmuşlardı.

Bu vesileyle «Büyük Doğu Marşı» meydana gelmişti..''(26)

 

Büyük Doğu Marşı

 

Allahın seçtiği kurtulmuş millet!

Güneşten başını göklere yükselt!

Avlanır, kim sana atarsa kement,

Ezel kuşatılmaz, çevrilmez ebet.

Allahın seçtiği kurtulmuş millet!

Güneşten başını göklere yükselt!

 

Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!

Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.

Nur yolu izinden git, KILAVUZ’un!

Fethine çık, doğru, güzel, sonsuzun!

 

Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!

Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.

 

Aynası ufkumun, ateşten bayrak!

Babamın külleri, sen, kara toprak!

Şahit ol, ey kılıç, kalem ve orak!

Doğsun BÜYÜK DOĞU, benden doğarak!

 

Aynası ufkumun, ateşten bayrak!

Babamın külleri, sen, kara toprak!..

 

            Ardından Atatürk'ün rahatsızlanması ve vefat etmesi, marşını kendisine gösterilmesine engel olmuş; ve böylece manzume, Büyük Doğu ismiyle Necip Fazıl'a kalır. Eserin ismi de, 1943 yılında kurulan Büyük Doğu dergisinin adı olur. 

            İlk 30 sayıyı aralıksız çıkarmayı başarmış olan Necip Fazıl, 30. sayısında 1944 yılında ''Allaha itaat etmeyene itaat edilmez'' mealinde bir yazı neşrettiği için dergi Bakanlar Kurulu kararı ile  kapatılır. Bu ilk kapatılması olmuştur. Daha sonra 1946 yılında, cephelerde savaşırken duyma yetisi azalan İsmet İnönü'nün kulağının az işitmesini alaya alan bir yazısı yüzünden ikinci kez kapatılır.(27) Büyük Doğu dergisi farklı sebeplerden dolayı defalarca kapanacaktır. 

            Bu kapatılmalar Necip Fazıl'ı oldukça radikalleştirdi ve birkaç yıl öncesinin koyu bir rejim savunucusu olan Necip Fazıl, koyu bir rejim karşıtı haline geldi. Çoğunlukla Adıdeğmez takma ismiyle yazmış olduğu yazılarında Chp, İsmet İnönü, Falih Rıfkı Atay gibi siyasilerle Atatürk heykelleri, kadının çalışması, okul müsamereleri, kadınların açılması gibi konularda sert eleştirilerde bulunmaya başlamıştı. Adıdeğmez takma adıyla “Kadın açıldı…. Kadına tütün ameliliğinden hakimlik makamına kadar her iş sahası sunuldu. Ev ile aile ocağı güme gitti….“ diyordu. Diyordu lakin Necip Fazıl'ın evlendiği Neslihan Hanım gayet modern ve şık giyinirdi ve başı açıktı.(28) 

            En önemlisi, Büyük Doğu artık tehlikeli bir silah haline gelmiştir. Hayata din penceresinden bakmayan herkese karşı kullanabilecek bir silah. Bunun ilk örneği 4 Aralık 1945’te gerçekleşen “Tan Matbaası Baskını”dır. Necip Fazıl ‘Babıali’ adlı eserinde Tan Matbaası Baskını’nı Büyük Doğu dergisinin organize ettiğini şöyle itiraf etmiştir:

            “ Bu, bir yıla varmayan yarım yamalak intişar devrinde Büyük Doğu’nun verimi ne olmuştur? Daha ilk (sondaj) girişiminde petrol bulunmuş ve onun, bütün yurda ve oradan bütün İslam alemine yön veren ve yol gösterici alev sütunları halinde bir gün fışkırmak istidadı, en iptidai şekliyle de olsa belirmiştir. Bu istidadın aksiyon planında ilk kımıldanışı Tan gazetesi baskını … Bu gazetede karargah kuran komünizme … Birdenbire Anadolulu ve kökçü üniversite gençliğinin pençesine düştü; eşyası toz gibi havaya savruldu ve makineleri makarna gibi didik didik edildi… Bu gençler Büyük Doğu idarehanesinin önüne gelerek tezahürlerini göklere çıkarmışlar, Sabık Şair’i (Necip Fazıl) pencereye çağırmış ve hitabını çılgın aşıklar içinde dinlemişler ve yara berelerini aynı idarehanede tedarik ediliveren pansuman malzemesiyle sarmışlardır… ve işte, hemen başlarına yıkılan Tan Gazetesi … ve o gün boy göstermeye başlayan ilk Büyük Doğu Gençliği!“’

            Artık Necip Fazıl, cephesini tam anlamıyla belirlemiş ve amansız bir Chp ve rejim karşıtı olmuştur. II. Dünya Savaşı‘nın dışında kalmakla beraber savaş ekonomisiyle iyice perişan hale gelen, Chp’den uzaklaşan halk kitlelerini dergisiyle yön vermeye çalışmış, bu durumdan da 1950’lerde iktidara gelen DP döneminde oldukça faydalanmıştı.(29)

.

7. Kumarhane Baskını 

            Artık dönemin muhafazakar yazarı diyebileceğimiz Necip Fazıl, o günlerde hiç beklemediği bir olayla sarsılmıştır. Kendi ifadesiyle “En büyük hastalığım, felaketim asıl zaaf noktam“ dediği kumar yüzünden başı belaya girmiştir. 4 Mart 1951 tarihinde bir kumarhane baskınında gözaltına alınmıştır. O günlerde gazetelere yaptığı açıklamada yazacağı bir eser için, kumarhaneler hakkında bilgi toplamak amacıyla orada bulunduğunu söyleyecektir. 1970’de ise bu olayı daha farklı bir şekilde açıklamıştır. “ Efe ve külhani soyundan silahlı bir adam “ temin etmek için söz konusu kumarhaneye gittiği şeklinde anlatmış ve bu olayın Demokrat Parti’nin siyasi bir komplosu olduğunu belirtmiştir.(30) 

            Gerçekte Necip Fazıl’ın alkol tutkusu vardır. Fakat Kumar tutkusunun yanında bu mazur görülebilecek bir durumdur. Kumar tutkusu neredeyse bir hastalık halini almış, alay konusu olmuştur. Bir keresinde Eşref Şefik’in kendisine ilaç alması için verdiği parayı kumarda kaybetmesi üzerine çok sinirlenen Eşref Şefik’in dışkı dolu bir lazımlığı Necip Fazıl'ın kafasından aşağı boca ettiği edebiyat çevrelerinde sıkça anlatılan bir olay olmuştu. (31) 

            Mina Urgan, Bir Dinazorun Anıları adlı kitabında olayı şu şekilde anlatmıştır:         

            ''Necip Fazıl’ın içkisi ölçülüydü. Ama kumar tutkusu sınır tanımazdı. Eşref Şefik ile arasında geçen olayı, İstanbul’un yazarçizer takımından bilmeyen yoktu. Eşref Şefik annemin çocukluk arkadaşı olduğu için, onun ağzından dinlemiştik bunu. Eşref Şefik hastaymış; onu yoklamaya gelen Necip Fazıl’a ilaç alması için bir miktar para vermiş.  Necip fazıl ilaçları hemen alacağını söyleyip, evden çıkmış. Eşref Şefik beklemiş beklemiş, ne ilaçlar varmış ne de Necip Fazıl. Sabaha doğru bir lazımlığı çişle doldurmuş; ateşi çok yükseldiği halde pencerenin önünde pusu kurmuş, lazımlığı kumarhaneden eli boş dönen Necip Fazıl’ın başından aşağı boca etmiş.''(32) 

            1951 yılındaki kumarhane baskını sırasında Necip Fazıl'ın da yakalanması, Necip Fazıl'a zor günler yaşatmıştır. Bu olay, Necip Fazıl'ın muhafazakar çevresine karşı sırtında her zaman yük olmuştur. (33)

 

8. 50'li Yıllar 

            1949 yılından sonra Necip Fazıl, hayatının en çok yıprandığı dönemlerine kucak açar. Halbuki 1950 itibariyle fikren yakın olduğu Demokrat Parti iktidarda olacaktır. Ona rağmen, muhalif olduğu Chp döneminde 8-9 ay hapis yatan Necip Fazıl, kendini yakın hissettiği Demokrat Parti'nin iktidarında 22 ay hapis cezası alacaktı. 

            1950-1951 yıllarında Büyük Doğu dergisinde sadece İslami yazılar çıkıyor ve rejim sert bir dille eleştiriliyordu. Rejimin dışladığı ne kadar yazar varsa, hepsi artık Büyük Doğu'daydı. Bunlar apaçık şekilde, Cumhuriyet, Yahudi ve komünizm düşmanlığı yapıyordu. Hatta 1952 yılında Büyük Doğu tarafından bir nevi hedef gösterilen ve İslam düşmanı olarak tanıtılan gazeteci Ahmet Emin Yalman,(34) Hüseyin Üzmez adındaki bir genç tarafından yaralanmıştı. Bu yüzden Necip Fazıl da tutuklandı ve 1 yıl hapis yattı.(35) 

            Büyük Doğu Dergisinde suikast öncesinde şu başlıklar altında kışkırtıcı yayınlar yapılmıştır: ‘Belnemilel Münafık’ (36), ''İslam’ın ve Türk’ün manevi katili olmaktan artık sesinin boğulması gereken münafık. Bu sensin. Bizden kork ve korkundan geber. Evet senin tabir ve ikrarınla, biz senin boynuna kement atan cellat olacağız'' (37),‘“Yalnız şuna şaşırıyoruz. Nüfusu 1 milyonu aşan bir Türk şehrinde nasıl yaşıyor, nasıl yaşatılıyorsun hayret?“ (38), “Bu milletin ekmeğini yiyip yurdunda oturan namus düşmanı ve vatan hainlerinin yok edilmesini bir an evvel görmek istiyoruz.“ (39)

            Cezaevinden çıkan Necip Fazıl, ‘Benim Gözümde Menderes’ adlı eserinde anlattığına göre Kıbrıs buhranının keskinleştiği bir dönemde Adnan Menderes ile görüşmüş ve kendisini "Meclisteki ‘Egemenlik Ulusundur’ yazısından başlayarak, yalanların en büyüğü halinde ‘Halk’ ismini taşıyan partiyi hak ile yeksan (yerle bir) etmeye ve onun 'her alandaki tahribini' iz bırakmamacasına silmeye" davet etmişti. Adnan Menderes kendisini bir saat dikkatlice dinlemiş ve Büyük Doğu’ya örtülü ödenekten para yardımı yapmıştır.(40) Görüşmenin ardından İstanbul’da 6-7 Eylül 1955 olayları üzerine Adnan Menderes; Necip Fazıl ve Büyük Doğu’dan uzak durmaya karar vermiştir. 

            Ahmet Emin Yalman suikasti ve 6-7 Eylül olayları ile Adnan Menderes, Necip Fazıl ile arasına mesafe koysa da, 1956 yılından itibaren sıcak ilişkileri tekrar başlayacaktır. Öyle ki Necip Fazıl, Büyük Doğu faaliyetleri için Adnan Menderes'ten yüklü miktarda para talep edecek ve Menderes de örtülü ödenek vasıtası ile kendisine bu parayı verecektir. Bu şekilde ilişkileri 1960 yılına kadar devam edecektir.(41) 

            1960 yılından sonra kendini konferanslara ve eser vermeye adayan Necip Fazıl, 1970'li yılların başında Erbakan ile yakın ilişkilere girmiştir. Daha sonra ise aralarında problemler olmuş ve 1979'da Alparslan Türkeş'in Mhp'sine katılmıştır. 

            70'li yılların sonundan itibaren sağda birlik için çok çalışmış ve bu konu hakkında gazetede birçok yazı yazmıştır.(42) Türk-İslam Sentezi'nin Mhp'de gerçekleşmesi konusunda çaba göstermiştir. Milli Türk Talebe Birliği ile Ülkücü Gençlik arasında köprü kurmaya çalışmıştır. (43) 

            12 Eylül 1980 Darbesi'ni ''şahlanış'' olarak değerlendirir.(44) 1981 yılı başlarında, 'İman ve İslam Atlası'nı yazmak için, bir daha çıkmamak üzere evine kapanır. Turgut Özal, Anap'ı kurmadan önce yanına gelir ve bazı tavsiyeler alır. Turgut Özal, Necip Fazıl'ın son siyasi ilişkisidir. 

            25 Mayıs 1983 yılında Erenköy'deki evinde gözlerini yummuştur. Doğum günü ile ölüm günü çakışmıştır. Şairin cenazesi, vasiyeti üzerine Eyüp mezarlığına defnedilir. 

            Büyük Doğu Yayınları'ndan çıkan yaklaşık 80 eseri, günümüzde yasal mirasçılarının elindedir. Türkiye'nin en çok satılan birkaç şiir kitabından biri olan Çile'nin tek başına bir yayınevini ayakta tutacak bir özelliği vardır.(45)

9.Necip Fazıl Hakkında Birkaç Anı 

Şair Olmaya Karar Verdiği An 

            Annem hastanedeydi. Ziyaretine gitmiştim… Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter… Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde… Haberi veren annem, bir ân gözlerimin içini tarayıp:

-Senin dedi; şair olmanı ne kadar isterdim!

 Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetinin ta kendisi… Gözlerim, hastane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim:

 -Şair olacağım!

 Ve oldum.”(46)

 

Mine Urgan'ın Bir Anısı

            Beylerbeyi tepelerinde eski bir konakta, kalabalık bir aydın grubuna verdiği şölen, bu gösteriş merakının en 'eğlenceli örneğidir. O güne değin Beyoğlu'nda kıytırık Rum' pansiyonlarında oturan Necip Fazıl, bizleri o konağın zemin katma davet etti. Şatafatlı mobilyalar arasında, inanılmaz bir lüks içinde bulduk kendimizi. Hiç unutmam, büyükçe güze bir akvaryum bile vardı salonda. Gösterişli yemek takımlarıyla süslü, pahalı ve lezzetli yiyeceklerle dolu bir büfe hazırlanmıştı. Necip Fazıl, yemeğe başlamadan önce, büyükannesinin elini öpmemiz gerektiğini söyledi. Bahçeye gittik. Biri sağda, bir solda iki merdivenle, birinci kattaki balkona çıkılıyordu. Balkonun ortasında, başörtülü yaşlı bir kadın oturuyordu. Bizler sıraya girdik ve diploma töreni yapılıyormuş gibi, sağ merdivenlerden çıktık, yaşlı kadının elini öpüp alnımıza koyduktan sonra sol merdivenden indik. Yaşlı kadın hiç konuşmuyor, "sağ ol evladım" diyordu sadece. Sonradan anlaşıldı ki, o ihtiyar, Necip Fazıl'ın büyükannesi filan değil, konağın sahibesiymiş ve bir süredir kira veremeyen Necip Fazıl, bu el öpme törenini düzenleyerek, kadıncağızın gönlünü alacağını hesaplamış. O şölende yedik içtik, eğlendik. Necip Fazıl da formundaydı. Çok renkli, çok güzel konuşuyor; hepimizi güldürüyordu. Örneğin, elimdeki sigaradan, dumanlar saçarak bir köprünün altından geçercesine onun dev bacaklarının altından geçen küçük bir Şirketi Hayriye vapuruna benzetiyordu beni. "Bir nazar boncuğu kadar sevimli ve saçmasın" diyordu. Gelgelelim sabahın dördüne doğru neşesi filan kalmadı. Bir an önce gitmemizi istemeye başladı. Biz sabah vapuruyla gideceğimizi söyleyince, tikleri arttı, sessizliğe gömüldü. 

            Sabahın yedisinde telaşının nedeni anlaşıldı: Konağın bahçe kapısına bir kamyon dayandı. Kamyondan inen iki üç hamal, o görkemli mobilyaları, o şatafatlı yemek takımlarını, kamyona taşımaya başladılar. Şeytanın aklına gelemeyecek şeyler Necip Fazıl'ın aklına gelebildiği için, bütün bu lüksü bir geceliğine kiralamış meğer. O sıralarda Boğaz Köprüsü olmadığı, karşı yakaya ancak Harem-Salacak arabalı vapurlarıyla geçilebildiği için, bu lüksü sağlayan şirket, erkenden göndermiş kamyonu. Bu duruma gülemedik. Bir hüzün bastı hepimize. Necip Fazıl'ın kiraladığı ve kirasını veremediği konakta, eski püskü iki sedir, birkaç sandalye ve o güzel akvaryum kaldı kala kala.(47)

 

Mehmet Niyazi'nin Bir Anısı

            Büyük Doğu'nun yazı işleri müdürlüğünü yapan bir dostumdan dinlemiştim: "Bir han odasında dergiyi çıkarıyorduk. Kahveci çırağı elinde bir kâğıtla içeriye girdi; Necip Fazıl üstad'a, 'Bunu size dışarıda dikilen birisi gönderdi' diyerek uzattı. Kâğıdı okuyan Üstad'ın yüzü değişti; çekmeceyi çekti; bir miktar para alıp kahveci çırağına verdi; 'Ona götür' dedi. Sonra da Aziz Nesin'in gönderdiği şiiri buruşturup çöp sepetine attı." Bu olay 1940'lı yılların sonlarına doğru cereyan eder. O zamanlar meşhur olmayan Aziz Nesin'in şartları çok ağırdı; belki de bir dilim ekmeğin hasretini çekiyordu. Dilenemiyor, kendisine yakışmayacak yollara başvuramıyor, telif almak ümidiyle bir şiirini Necip Fazıl'a gönderiyor. O da şiiri dergisine girecek kıratta bulmamasına rağmen gerekeni yapıyor. Birisi kimin kapısını çalacağını biliyor, diğeri de halden anlıyor.(48)

 

10. Necip Fazıl ve Tarih 

            Necip Fazıl'ın tarihle ilgilenmesinin en büyük sebebi, tarihten bugüne dair ideolojik anlamlar devşirebilmektir. Bunu, seçmiş olduğu konuların ne kadar kilit konular olduğundan yola çıkarak anlayabiliyoruz. (49) Ayrıca Necip Fazıl'ın, çoğunlukla 1960 sonrası vermiş olduğu tarihle ilgili eserlerinde, yaşanan siyasi gelişmeler ışığında çoğunlukla ideolojik yorumlar getirdiğini görüyoruz. (50) 

            Tarih üzerine hacimli eserler ortaya koyan Necip Fazıl, akademik hassasiyetlere bağlı kalmaz. Genellikle verdiği bilgiler için kaynak göstermez. Aynı zamanda eserlerinde vesikalara da yer vermez. 

            Keza kendisi de ''Ben tarihçi değilim. Benden vesika istemeyin'' diyerek bunu belirtmiştir. (51) Bir dava adamı olarak nitelendirilen Necip Fazıl, tarih bilmini, davasına payanda olarak kullanmış ancak tarih bilminin gereklerine önem vermemiştir. Çünkü kaynak ve vesika göstermenin ''davanın ırgatlık tarafı'' olduğunu söylemiştir. (52) 

            Tarih öğrenilecek en son kişi Necip Fazıl'dır. Bunu, Menemen Olayı'nı hayatının farklı evrelerinde farklı farklı yorumlamasından anlayabiliriz. Chp ile arasının sıkı fıkı olduğu bir dönemde Ankara Türk Ocağın’daki Kubilay’ı Anma Toplantısında şöyle demiştir:

             “…Gözüme görünen şeyi açıkça, kaidesiz, tertipsiz ve imansız söylüyorum. Eğer zayıf tutarsan, , eğer inkılabın yüreğini, hassasiyetini ve sinirlerini temsil etmezsen, bıçağın ters tarafı ile yirmi dakikada kesilen Kubilay’ın kafasında sana tevcih edilen akıbeti seyredebilirsin … Türkiye’nin nüfus kütüğündeki softa ve mürtecilerin yeşil kanını kurutacaksın; bu kadar …“(53) 

            Yine 1 Ocak 1931 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesinde çıkan “Kubilay’ın Başı” başlık yazısında da “Vatanımızın kalbimize en yakın bir köşesinde, daha dün düşman bayrağından temizlediğimiz bir meydanı, bugün ...ınna fetahnleke, yazılı zift ruhlu bir irtica aleminden temizliyoruz. Düşman bir kılıçtır. Bu kılıç şakırtıyla çekilir, vızıltıyla savrulur aydınlıkta saplanır. İrtica, yatağımızın başucundaki bir bardak suya karıştırılan zehirdir….. Menemen hükümet meydanında toplanan ister üç kişi olsun. Üç yaylım ateşle dumanlara karışan vaka ister bir cam kırılışı kadar ufak, ister Nuh Tufanı kadar büyük olsun. Dökülen kan ister bir yüksüğü, ister bir sarnıcı doldursun. Bu hadisenin mana ve derecesi, dışımızdaki hesap ve mikyasların hükmünden çıkıyor. Bu hadisenin şekli ile ruhu arasındaki fark, Kubilay’ın diri ve ehemmiyetsiz başı ile ölü ve ebedi başı arasındaki farka müsavidir. Bu farkı meydana Kubilay’ın kesik başı çıkardı…. Ona icap ettiği kadar yanmak ve ruhuna paye vermek elimizde değil. Fakat bir muallim ve zabit banı yuttuktan sonra sinsi sinsi deliğine çekilen kara yılan şöyle ıslık çalıyor: ‘Bana, tabii ömrün ne kadarsa burada bitirip geber, diye bir delik gösterdin. Ben bu delikte duramıyorum. Beni taş’a ezemedikçe, gazla yakamadıkça, külümü yele vermedikçe sana rahat haram olsun...’ Onun bu son isteğini yerine getirmek elimizdedir.” demiştir.(54) 

            1932’de yazdığı ‘Bir Hikaye Birkaç Tahlil’ adlı hikayesinde ‘softa kimdir' sorusuna şöyle yanıt vermiştir: 

             “…Onu tarife hacet yok. Onu tanırız. Yürüyüşünden, duruşundan, bakışından, kaçışından tanırız. O zaten kendisini gizlemiyor. Dün başına sarık takıyordu. Bugün giydiği, kanun nazarında şapka, hüsnü nazarında gene sarıktır. Bugünün sarıklısı dünkünden daha çok yezittir….Zamanın akışını zorlayan, kendi iddiasından başka hiçbir yenilik olmayan deliller müstesna, her yeni şey karşısında ‘eski’nin ısrarı softalıktır…’ 

            Lakin 1969 yılında yayımlanan ‘Son Devrin Din Mazlumları’ adlı kitabında Menemen Olayı ile ilgili olarak şunları yazmıştır. “1930 yılının Aralık ayının sonlarına doğru Menemen’de cereyan eden hadise, birkaç serseriye yaptırılmış böyle bir tertip içinde başka bir şey değildir ve olanca gayesi büyük ve kuvvetli sandıkları din adamlarını ortadan kaldırmak olmuştur.(55) Evet bütün şahsiyetli Müslümanları, bilhassa Nakşibendi tarikatı büyüklerini ortadan kaldırmak için hükümetçe düzenlenen Menemen vakası tertiplerin en vicdansızını teşkil eder“(56) diyerek 1930 yılında Menemen Olayı ile söylediklerinin tam tersini söylemiş ve 1930’larda sıkı fıkı olduğu CHP iktidarını ve isim vermeden Mustafa Kemal ATATÜRK’ü komplo düzenlemekle suçlayarak ‘ hangi Necip’in söyledikleri doğrudur’ diye sormamıza sebep olmuştur.

 

 

 

Kaynaklar

 

1. Necip Fazıl Kısakürek,O ve Ben,Büyük Doğu Yayınları,İstanbul,2005,s.22

2. Valilerin istedikleri kişileri mahiyetlerine alması ve onları memur yapması normal bir durumdur. Bkz. İlber Ortaylı,İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı,Alkım,İstanbul,2005,s.144

3. O ve Ben, s.12

4.Kısakürek Necip Fazıl, Kafa Kâğıdı, Büyük Doğu, İstanbul, 2005, s.133; Necip Fazıl Kısakürek, O Ve Ben, Büyük Doğu, İstanbul, 2004, s. 34-35; Necip Fazıl Kısakürek, “Bir Yalnızlık Gecesi Vehimleri”, Hikâyelerim, Büyük Doğu, İstanbul, 2005, s.7-14. 
5. Necip Fazıl Kısakürek,O ve Ben,s.20

6. Age. s.16

7. Necip Fazıl Kısakürek,Kafa Kağıdı,İstanbul,Büyük Doğu Yayınları,2010,s.87,88,95; Necip Fazıl Kısakürek,O ve Ben,Büyük Doğu Yayınları,İstanbul,2005,s.29-35

8.  Necip Fazıl Kısakürek,Kafa Kağıdı,İstanbul,Büyük Doğu Yayınları,1984,s.137

9.  Age, s.135

10. Necip Fazıl Kısakürek,Kafa Kağıdı,s.175; Murat Kaya,Necip Milletin Fazıl Şairi Necip Fazıl Kısakürek,İzmir,Gonca Yay.,2011,s.53

11. Necip Fazıl Kısakürek,Kafa Kağıdı,s.175; Özkan Taşar,Necip Fazıl Kısakürek Üstad,İstanbul,Mavi Lale Yay.,2011,s.101

12. Necip Fazıl Kısakürek,O ve Ben,s.57

13. Necip Fazıl Kısakürek, Babıali,Büyük Doğu Yayınları, İstanbul,2004,s.31

14. Necip Fazıl Kısakürek,O ve Ben,s.64

15. Babıali,s.34-35

16. O ve Ben, s.62-64

17. Fikret Adil,Asmalımescit 74,İletişim,İstanbul,1988

18. Necip Fazıl Kısakürek, Babıali,Büyük Doğu Yayınları, İstanbul,2001,s.115,

19.Age, s.145

20. Fikret Adil, İntermezzo Asmalı Mescit 74, İletişim,İstanbul,2000,s.19-70

21. Mehmet Kısakürek-Suat Ak,Doğumunun 100. Yılında Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2005, s.12

22. Sinan Meydan,El Cevap,İnkılap,İstanbul,2014,s.144

23. Necip Fazıl Kısakürek,Benim Gözümde Menderes,Büyük Doğu Yayınları,İstanbul,

24. Sıddık Akbayır,Aynı Göğün Uzak Yıldızları,Asur Yayınları,İstanbul,2011,s.316;Oktay Akbal,Şairlere Ölüm Yok,Özgür Yayınları,İstanbul,1994

25. Necip Fazıl Kısakürek,O ve Ben;Sinan Meydan,El Cevap,s.147

26. Necip Fazıl, O ve Ben.

27. Necip Fazıl Kısakürek, Babıali,s.283

28. Ayşe Hür,Necip Fazıl'ın Öteki Portresi,Radikal,6 Ocak 2013

29.Sinan Meydan,El Cevap,s.150

30.Age.,s.152

31.Age.,153

32.Mina Urgan,Bir Dinazorun Anıları,9.Basım,YKY,İstanbul,1998

33. Suat Ak,Sistem Karşısında Gerçek Muhalefet,Rasyo Yayınları,2009,s.71-74

34. Şevket Çizmeli,Menderes Demokrasi Yıldızı,Arkadaş Yayınevi,Ankara,2010,s.205

35. Alaattin Karaca,Necip Fazıl ve Adnan Menderes İlişkisi,Ankara,2009,s.35,85

36. Büyük Doğu,20 Haziran 1952

37. Büyük Doğu,20 Haziran 1952

38. Büyük Doğu,12 Ağustos 1952

39. Büyük Doğu,12 Ağustos 1952

40. Ayşe Hür,Necip Fazıl'ın Öteki Portresi.Radikal,6 Ocak 2013

41. Alaattin Karaca,Necip Fazıl ve Adnan Menderes İlişkisi, s.105,109,117,119,122,123,124

42.Necip Fazıl şöyle seslenmektedir: ''Ülkücüsü, Akıncısı, Mücadelecisi, Nurcusu, Süleymancısı, MTTB'lisi. Toptan anlaş, birleş, bütünleş. Necip Fazıl Kısakürek,''Ne Hazin'',Orta Doğu,4 Haziran 1979

43. İsmail Sert,Fikir Öfkesiyle Kavrulan Bir Ömür,Hece,Türkçenin Sürgün Şairi Nazım Hikmet Özel Sayısı,sa.121,Ocak 2007

44. Sinan Meydan,El Cevap,s.160

45. Sıddık Akbayır,Aynı Göğün Uzak Yıldızları,Asur Yayınları,İstanbul,2011,s.414

46. Necip Fazıl Kısakürek,Çile,Büyük Doğu Yayınları,İstanbul,1991.

47.Mina Urgan,Bir Dinazorun Anıları,9.Basım,YKY,İstanbul,1998

48. Mehmet  Niyazi,Necip Fazıl Bir İman Adamıydı,Zaman,8 Haziran 2009

49. Mesela Ulu Hakan Abdulhamid Han adlı eserinde ''Abdulhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır'' demektedir. Bu ifade, Abdulhamid'i rastgele bir konu olarak görmediğini ve Abdulhamid'in Necip Fazılın tarihe bakış açısında çok önemli bir nokta olduğunu gösterir.

50.İhtilal adlı eserinde 60 İhtilali'ne, Yeniçeri eserinde bozulan bir orduya,  Moskof adlı eserinde ise 73 Olayları'na işaret ettiğine şahit oluyoruz.

51. Necip Fazıl Kısakürek, Ulu Hakan İkinci Abdulhamid Han, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul,1999,s.7

52. Age,s.8

53.Hakimiyet-i Milliye,5 Ocak 1931

54.Hakimiyet-i Milliye,1 Ocak 1931

55. Necip Fazıl Kısakürek,Son Devrin Din Mazlumları,30.Basım,İstanbul,2012,s.129

56. Necip Fazıl Kısakürek,Son Devrin Din Mazlumları,30.Basım,İstanbul,2012,s.137

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
181 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın