• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Atatürk'ün Son Sözü; Aleykümessalam / Dr.Ali Güler

Son Hastalığı

 

Atatürk’te son senelerde halsizlik, yorgunluk gibi şikâyetler başlamıştı. Zamanla halsizlik artar, renginde ve yüzündeki çizgilerde değişikliklerle beraber, altın gibi sarı saçlarına kır düşmeye başlar. Zaman zaman yüzü sararıp solar, elleri balmumu rengini alır.

Atatürk, uykudan kalktıktan sonra kendini halsiz hissetmektedir ve bu halsizliğini analjezik sedal tabletler alarak gidermeye çalışmaktadır. Bazen de halsizliklerini alkolle gidermek için sofraya zamanından evvel oturduğu da vaki olurdu. Akşam yemek zamanlarına doğru “ah!... of!...” gibi mecalsizliğini gösterir ve neşesizliklerini artık gizleyemez olur. Soğuğa karşı direnci azalmış, rengi soluklaşmıştır. Tahammül ve toleransı azalmış, sinirli olmuştur.

İştahı oldukça azalmış, renginde solgunluk artmıştır. 1937 yazında Florya’da iken bir gün idrarından kan gelir. Bu şikâyetlerine iki önemli şikâyet daha, kaşıntılar ve burun kanamaları ilave olur. Kaşıntıların karınca ısırmasından kaynaklandığı düşüncesi ile Dolmabahçe Sarayı ilaçlanır.

1937 yılı içinde evvela uzun sürelerle, sonraları sık sık olarak burun kanamaları görülmeye başlar. Doktorlar tarafından tedavi edilse de bu kanamalar devam eder. 27 Şubat 1938 günü Balkan İttifakı’na dahil devletlerin Dışişleri Bakanları şerefine Çankaya’daki Hariciye Köşkü’nde bir yemek ve yemeği müteakip bir de suare verilir. Atatürk burnu kanadığı için geç gelir. Suarede bulunan dönemin Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Dr. Asım Arar şunları söylemektedir: “Burun kanamaları, kaşıntılar, son zamanlarda kendisinde müşahede ettiğim yorgunluk ve halsizlik şikâyetlerine ilaveten kendisinde hudutsuz alkol iptilasını da bu hadiselere ilave edince Atatürk’ün aman vermez bir hastalığın pençesinde büyük bir felakete sürüklenmekte olduğunu düşünmeye başladım. Derhal kararımı verdim, endişelerimi hükümet erkânına haber vermek lazımdı.

Dr. Asım Arar, konuyu önce İşçileri Bakanı Şükrü Kaya’ya söyler, sonra da birlikte Başbakan Celal Bayar’a aktarırlar. Celal Bayar Atatürk’le görüşür ve Türk doktorların bir konsültasyon yapmasına karar verilir. 28 Şubat 1938 günü Çankaya’da Dr. Neşet Ömer İrdelp, Dr. Akil Muhtar Özden, Dr. Hüsamettin Kural, Dr. Asım Arar ve Dr. Ziya Naki Yaltırım’dan oluşan bir hekim grubu tarafından muayene edilir. Muayenesinde kaburga kavsini üç parmak geçen sert kıvamda karaciğer, iki parmak geçen dalak büyüklüğü ile gözlerinde hafif bir sarılık tespit edilir. Ödem ve asit tespit edilmemişti. Dr. Ziya Naki Yaltırım tarafından yapılan kulak burun boğaz muayenesinde de burunda iki sathi yara tespit edilir. Köşkün kütüphanesinde Başbakan Celal Bayar’ın da katılmasıyla yarım saat devam eden tartışma ve değerlendirme yapılır.

Hastalığın karaciğer hastalığı, siroz başlangıcı olduğu ve bunun en önemli sebebinin alkol olduğu kabul edilir. Alkolün tamamen yasak edilmesi ve sıkı bir bedenî istirahat halinde bulunmasına karar verilir. Başbakan Celal Bayar, Atatürk’ün ruh halini göz önüne alarak içki yasağının devamlı olarak değil muayyen bir süre konulmasını, sonra tekrar uzatılmasını söyler. Raporu Dr. Asım Arar yazar ve bütün doktorlar imzalar. Heyet halinde tekrar Atatürk’ün yanına gidilir. Yanında İsmet İnönü vardır. Rapor Dr. Arar tarafından okunur.

Bu ilk konsültasyondan sonra yurt dışından bazı doktorlar da çağrılmış Atatürk onlar tarafından da muayene edilmiştir. Muayeneler bazen sadece bu doktorlar tarafından bazen de Türk doktorlarla birlikte konsültasyon şeklinde yapılmıştır. Bunların isimleri, muayene tarihleri ve muayenenin yapıldığı yerler sırasıyla şu şekildedir: Ord. Prof. Dr. E. Frank (12 Mart 1938, Ankara, Çankaya), Dr. Fiessinger (ilk gelişi: 28 Mart 1938, Ankara, Çankaya), Dr. Fiessinger (ikinci gelişi: 8 Haziran 1938, İstanbul, Savarona Yatı), Prof. Dr. Eppinger (31 Temmuz 1938, İstanbul, Dolmabahçe), Prof. Dr. Berkman (1-2-3 Ağustos 1938, İstanbul, Dolmabahçe), Dr. Fiessinger (üçüncü gelişi: 6-7 Eylül 1938, İstanbul, Dolmabahçe).

 

Mustafa Kemal Atatürk, 8 Ekim 1938’de girdiği karaciğer komasından vefatına kadar doktorları başındadır. Müşterek muayene ve konsültasyonların dışında Atatürk devamlı olarak özel hekimi Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp’in kontrol ve gözetimindedir.[1]

 

Son Sözü: “Aleykümesselâm”

 

7 Kasım 1938 Salı günü saat 12.20’de Dr. Mehmet Kamil Berk tarafından üçüncü karın ponksiyonu (sıvı alma işlemi) yapılır. Ponksiyon’dan sonra, ateşi biraz yükselmiş olmakla birlikte, epeyce rahatlamış, akşam saat 20.00’den, gece yarısına kadar sakin uyumuştu. Aynı gece yarısı uyanmış,  saat 02.00’den sonra hafif bir unutkanlık hali başlamış ve bu dört saat kadar sürmüştür.

Atatürk’ün doktorlarından olup, hastalık sürecinde yaşananlarla ilgili olarak anılarını (notlarını) yazan birkaç doktordan birisi olan Dr. Akil Muhtar Özden’in 8.XI.1938 tarihli günlük notlarına göre 7 Kasım saat 18.00’den sonraki gelişmeler şu şekildedir:

“Gece fena geçti, derin confusion mentale (düşüncede, akli çalışmalarda karışıklık) var. Bu sabah daha açıktır. Saat 18.00’de iki defa kay etti. Akşama doğru yine dimağî teşevvüşler oldu ve geceye doğru fazlalaştı. Observation (müşahede, gözlem) kâğıdından aldığım satırlar:

Saat 24’e kadar sakin. Saat 24’te etrafındakileri tanımıyor (ördek-idrar kabı olacak- meselesi!) sonra yine 2’ye kadar uyuyor, sakin. 2.10’da uyanıyor.

Bay Rıdvan’ı çağırıyor, uyuyamadığından şikâyet ediyor:

- Hayret Monşer! Diyor. Bir sigara istiyor, içiyor. Bu daha bitmeden ikinci bir sigara daha istiyor. Onun da yarısını içiyor. Evvelâ:

- Beni gezdir, diyor, sonra:

- Beni sağ tarafıma yatır, diyor. Ört, ört diye emrediyor. Bay Rıdvan çıkmak istiyor.

- Nereye gidiyorsun? Of beni kaldır, belki bir şey olur, diyor. Yatırılıyor, uykuya dalıyor, 4.40’ta tekrar sesleniyor:

- Bir şey yiyeyim, diyor. Lakin yiyecek getirilinceye kadar tekrar uykuya dalıyor. 6.00’da uyanıyor. Süt veriliyor.

- Denizde bir motor sesi var. Bu nedir? Diye soruyor ve tekrar uyuyor.

7.40’ta:

- Rıdvan! Diye çağırıyor. Bir şey ister gibi bir jest yapıyor. Lakin istediğini ifade edemiyor. Nihayet çay istiyor. Ördek getiriliyor. İdrar ediyor. O esnada:

- Beni kaldır diye ısrar ediyor.

- Ördek var, deniyor.

- Of! Of! (diyor). Bir şey söylemek istiyor. Lakin kelimeleri bulamıyor. Gözleri açık. Ama dalgın. Derece alınıyor. 36.5 deniyor. Bir şey söylemiyor. 8.20’de Bay Rıdvan giriyor. Sütlü çay getiriyor. İstemediğini anlatmak istiyor. Sözlerini bulamıyor. Başka bir şey istiyor. Adını bulamıyor. Birçok maddelerin ismi söyleniyor. Nihayet Poriç’te duruyor. Saat 10.00’da verileceği söyleniyor.”[2]   

Atatürk, 8 Kasım 1938 günü çok yorgun olmakla birlikte sakindi. Doktorlar sıra ile yanına geliyor, gerekli tedaviyi yapıyorlardı. O gün gıda olarak saat 6.00’da altı kaşık sütlü kahve, 8.30’da beş kaşık sütlü çay, 11.00’de bir miktar yulaf unundan puriç, 13.00’de altı kaşık süt, 15.00’i 10 geçe biraz çorba ve 17.15’de dört kaşık elma suyu almıştı.[3]

8 Kasım 1938 günü saat 18.00’den sonraki gelişmeleri Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’tan aynen dinleyelim:

“Saat 18.00’den sonra yanından ayrılıp, günlük işlerimle meşgul olmak üzere büroma inmiştim; çok geçmeden fenalaştığını telefonla bildirdiler (saat 18.55). Telaşla hususî daireye koştum; yatak odasının iç içe olan iki kapısı arasındaki boşlukta Ali Kılıç duruyordu. Odaya girdiğim zaman Atatürk’ü şu vaziyette gördüm: Yatağın ortasında, iki elini yanlarına dayamış, oturuyor ve mütemadiyen öğürerek: “Allah kahretsin” diye söyleniyordu; ara sıra da hizmetçilerin tuttukları tasa koyu kahverengi bir mayi (pıhtılaşmış kan) çıkarıyordu.

Nöbetçi Doktor Abrevaya ile o sırada yetişen Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp kendisine yine bir taraftan bazı ilaçlar enjekte etmeye, bir taraftan da buz parçaları yutturmaya başladılar; bir aralık sağında bulunan tuvalet masası üzerindeki saate baktı; her halde iyi göremiyordu ki bana sordu:

“Saat kaç?..”

Cevap verdim:

“7.00 Efendim.”

Aynı suali bir iki defa daha tekrar etti, aynı cevabı verdim. Biraz sükûnet bulunca yatağa yatırdık; başucuna sokuldum:

“Biraz rahat ettiniz değil mi efendim?..” diye sordum.

“Evet!..” dedi. Arkamdan Neşet Ömer İrdelp yanaşıp rica etti:

“Dilinizi çıkarır mısınız efendim?..”

Dilini ancak yarısına kadar çıkardı; Dr. İrdelp tekrar seslendi:

“Lütfen biraz daha uzatınız!..”

Nafile!.. Artık söyleneni anlayamıyordu; dilini uzatacağı yerde tekrar tamamen çekti; başını biraz sağa çevirerek Dr. İrdelp’e dikkatle baktı ve “ALEYKÜMESSELÂM” dedi; son sözü bu oldu ve ikinci ponksiyondan tam 30 saat sonra komaya girdi.”[4]

Aynı gelişmeler Dr. Akil Muhtar Özden’in 9.XI.1938 günlü notlarına şu şekilde yansıyor: “Gece, zavallı Atatürk tekrar komaya girdi. Adalî secousse (sekus)lar (sıçramalar) var. Akşama doğru traşe (nefes borusu) ralleri (dolgunluk sesleri) başladı. Serum şırıngaları. Agoni (can çekişme). İdrar 560 (cm küp).”[5]

 

Son 38 Saat 5 Dakika: “Son Dünya Uykusu”nda Neler Oldu?

 

Önce Tanıkları Dinleyelim

           

Atatürk, son sözü olan “ALEYKÜMESSELÂM”dan sonra tekrar ağır bir komaya girmiştir. 8 Kasım Saat 19.00’dan beyin ölümünün gerçekleştiği 10 Kasım 09.05’e kadar 38 saat, 5 dakika geçmiştir. Bu süreçte neler yaşanmıştır? Komadaki Atatürk’ün vaziyeti nasıldır? Doktorlar neler yapmıştır? Bütün bu soruların cevabını önce hastanın yanında bulunanların anılarında arayalım. Son süreci Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak şu şekilde anlatmaktadır:

            “Bu seferki koma devresi sakin geçiyor; Dev Adam, yatağında âdeta uyur gibi yatıyor; gerçi ara sıra küçük ihtilaçlarla hafif sıçrar gibi oluyorsa da bu asabî haller her defasında ancak birkaç saniye sürüyor ve tekrar sükûna kavuşuyordu.

            Saatler ilerledikçe hançeresinde yavaş yavaş kesik hırıltılar başlamıştı.

            Doktorlar bir an bile Saraydan ayrılmıyorlar ve her zaman olduğu gibi canla, başla vazifelerini yapıyor, ilmin emrettiği bütün tedbirleri alıyorlar; ara sıra (Ouabain), (Huile Camphre) enjeksiyonlarla beraber (Glycose) seromu yapıyorlar… Ne çare ki bunların hiç birisi müessir olamamakta, Büyük Kurtarıcı anbean ölüme yaklaşmaktadır.

 

Koma devresinde yayınlanan raporlar:

8 Kasım 1938 Salı saat: 23.00: Bugün saat 18.30’da hastalık birdenbire normal seyrinden çıkarak şiddetlenmiş ve sıhhî vaziyetleri yeniden ciddiyet kesbetmiştir; hararet derecesi 36.4, nabız muntazam 100, teneffüs 22’dir.

9 Kasım 1938 saat: 10.00: Geceyi rahatsız geçirdiler; umumi hallerindeki vaziyet ciddiyetini muhafaza etmektedir. Hararet derecesi 36.8, nabız muntazam 128, teneffüs 28’dir.

9 Kasım 1938 saat: 20.00: Bugünü yorgun ve dalgın geçirdiler. Umumî ahvaldeki ciddiyet biraz daha ilerlemiştir. Nabız muntazam dakikada 124, teneffüs 40, hararet derecesi 37.6’dır.

9 Kasım 1938 saat: 24.00: Saat 20.00’den itibaren dalgınlık artmıştır. Umum ahval vehamete doğru seyretmektedir. Hararet derecesi 37.6, nabız 132, teneffüs 33’tür.

1938 yılı Kasım ayının 10 uncu günü saat 9.00… Türk Vatanının Kurtarıcısı, Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu, Eşsiz İnkılapçı ve beşerin Müstesna Evlâdı Büyük İnsanın fena âleminde ancak 5 dakikası kalmıştır; gözleri kapalıdır; göğsü mütemadiyen inip, çıkmaktadır.

Odada ve bütün Sarayda derin ve ruhani bir sükût hüküm sürüyor.

Sağ tarafta başı ucunda Operatör Mim Kemal duruyor; dr. Kâmil Berk başını onun omzuna dayamış, hıçkırıyor…

Prof. Dr. Akil Muhtar Özden kendinden geçmiş, odanın içinde telâşlı adımlarla durmadan dolaşıyor; hem ağlıyor, hem de mütemadiyen: “Aman Yarabbi” diye mırıldanıyor…

Ben yatağın sol tarafında ayakta duruyorum; yanımda Muhafız Komutanı İsmail Hakkı Tekçe var… Her tarafım uyuşmuş, bütün duygularım donmuş bir halde, o güzel, o nurlu çehreye dalmış, bakıyorum… Hazin sessizlik içinde kulağıma yalnız Dr. Mehmet Kâmil ve Prof. Akil Muhtar’ın hıçkırıkları çarpıyor.

Saat tam 9’u beş geçiyor… Birdenbire gözleri açılıyor, dikkat ediyorum: Gök mavisi gözlerinde halâ bildiğimiz çelik parıltıları ışıldamaktadır.

Bir an sert bir hareketle başını sağa çeviriyor… Bana öyle geliyor ki, bu hareketiyle etrafındakilerin şahıslarında ilahî bir aşk ile bağlandığı ve inandığı aziz milletini son defa askerce selamlamaktadır.

Birkaç saniye sonra o Azametli Varlık, milletinin kalp ve idrakiyle beşer tarihindeki ölümsüz hayatına göçmüş bulunuyordu…

Ben de artık hıçkırıklarımı zaptedemedim; yatağa dönüp diz çöktüm, sağ elini ellerlimin içine aldım, öptüm ve yüzüme gözüme sürdüm.

Bu sırada Operatör Mim Kemal gözlerini kapatıyor, Mehmet Kâmil de çenesini bağlıyordu.

Yerimden kalktım, yapılacak vazifelerim vardı; gözyaşlarımı sildim ve odadan çıktım.”[6]

Son gelişmeler Dr. Âkil Muhtar Özden’in 10.XI.1938 günlü notlarında şu şekildeydi: “Ahval-i umumiye fenadır. Koma devam ediyor. Agoni ralleri var. Bir defa daha 500 cm küp Glikoz Serumu veride yapıldı. Saat 8.00’de kalbe faydası, nabzın biraz dolgun olmasıyla görünür gibi oldu. Lakin koma ve agoni devam etti. Saat 9.05’de vefat. Ben, Mehmet Kâmil Bey, Mim Kemal Bey orada idik. Herkes hazin hazin ağladı”[7]

Atatürk’ün ölüm anında orada bulunan Dr. Mehmet Kâmil Berk vefat anını şöyle anlatmaktadır: “Yatağın ayak ucunda son saygı duruşlarını yapan Muhafız Kıtaları Komutanı İsmail Hakkı Tekçe ile Hasan Rıza ve Kılıç Ali Beyler de üzüntü içinde idi ve Hasan Rıza Bey’in üzüntülü sesi duyuldu:

- Kılıç bak, koca bir tarih göçüyor!

Ölümü anında bilahare rapora imza koyan hekimler, hepimiz orada idik, yalnız hükümet temsilcisi Dr. Asım Arar yoktu. Sonradan geldi.

Dr. Akil Muhtar Bey oksijen balonunu bizzat dolduruyor ben de veriyordum. Son nefesini verdikten sonra, ona işaret ettim. Bilahare bir ipek mendille Gazi’nin çenesini, bir gazlı bezle de ayak baş parmaklarını bağladım. Ondan sonra da Hasan Rıza Bey’e (Soyak) haber verdik.”[8]

27 Şubat 1938’de ilk olarak Atatürk’ün son hastalığının teşhisini koyan konsültasyon heyetinden itibaren bütün gelişmeleri yakından takip eden ve sürecin içinde bizzat yer alan Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Dr. Asım Arar son gelişmeleri (o sırada görevli olarak Ankara’da bulunmaktadır) şu şekilde anlatmaktadır:

“(…) Günler bir yandan ilerliyor, aynı zamanda Atatürk’ün hali de gittikçe kötüleşmekte devam ediyordu. Nihayet Kasım ayı geldi. Her gün gelen haberler ve aldığımız malumatla üzgün bir halde idik. Kasım ayının sekizinci Salı günü akşamı Ankara’daki evimde oturup İstanbul’dan telefonla verilmesi mutad hükmüne girmiş olan haberlere intizar ederken birden telefon çaldı ve İstanbul’dan ve Dolmabahçe sarayından arandığımı santralden bildirdiler. Kısa bir zaman sonra Sıhhat Vekili (Sağlık Bakanı) Dr. Hulûsi Alataş karşımda konuşmağa başladı. Yalnız bu akşam, başka günlerden farklı olarak, bana vekilin sesinde çok derin bir hüzün ve ye’sin in’ikasını belirten bir ihtizaz var gibi geldi.

Birkaç saniye sonra öğrendiğim şeyden bu hissimde yanılmamış olduğumu anlamış bulunuyordum. Dr. Hulûsi Alataş bana Atatürk’ün altı, yedi saatten beri, yani aşağı yukarı öğleyi müteakip başlamış olan derin bir koma içinde bulunduğunu bildiriyordu. Bu haberi alınca büyük bir ye’is ile sarsıldım. Takriben on aydan beri bir şifa ümidi bulmak için her çareye başvurulmasına rağmen bu büyük Türk’ün hayatını ve mevcudiyetini kemiren hastalığın mukadder ve şaşmaz olan feci akıbetine doğru gittiğinden artık şüphe edemezdik. Esasen bundan evvel zuhur ettiğinden bahsettiğim komadan sonra bu ikinci ve devamlı dalgınlığın görülmesi ile de hastalıktaki vahametin artmış olduğuna hükmetmek gayet tabii idi ve ben bu hali artık son devrenin bir başlangıcı olarak telakki etmekte bir an bile tereddüt etmedim.

Aldığım bu mühim malûmat üzerine vakit kaybetmeden Büyük Millet Meclisi’ni açmak üzere o sırada Ankara’ya gelmiş olan Başbakan Sayın Celal Bayar’ın evini telefonla arayarak kendisiyle görüştüm ve vaziyeti arzettim. Benim ne düşündüğümü sordular. Yukarıda yazdığım endişelerimi kendilerine anlattım. Sözlerinden derin bir teessür içinde bulunduğunu hissettiğim Başbakan ile muhaveremiz burada nihayet buldu. Fakat beş, on dakika geçmemiş idi ki, tekrar telefonla Başbakan’ın evinden beni aradılar ve görüşmek üzere derakap oraya gelmemi emir ettiklerini söylediler.

Gittiğim zaman Hariciye Vekili (Dışişleri Bakanı) sayın Dr. Tevfik Rüştü Aras ile beraber oturuyorlardı. Tekrar Atatürk’ün içinde bulunduğu vaziyetle muhtemel neticeleri hakkında istenilen izahatı verdim. Her iki devlet adamının bu esnada duydukları ve saklayamadıkları büyük acı tezahürlerini hiçbir zaman unutamam. Hemen Vekiller Heyeti (Bakanlar Kurulu) azasının daveti için emir verildi. Bir müddet sonra Ankara’da bulunan bütün vekillerle beraber Sayın İsmet İnönü ve Merhum Mareşal Çakmak da geldiler. Toplanmış bulunan bu heyet huzurunda son gelen haberlerle öğrendiğimiz Atatürk’ün durumu ve bunun hakkındaki düşündüklerimi izah ettim.

Büyük bir ihtimalle artık son devreye gelmiş olduğumuzu söyledim. Bütün hazır bulunanların derin bir sükût içinde ve bazılarının gözyaşlarını zapt edememelerine rağmen teessürlerini mümkün mertebe izhar etmemeğe çalıştıkları görülüyordu. Birçok mühim ve hayatî vazifelerin, memleketin ve milletin istikbaline taallûk eden işlerin kendilerini beklediği bu devlet adamlarının o anda itidal ile düşünmeğe ve sinirlerine hâkim olmağa çalıştıkları belli idi. Konuşulacak şeyler bittikten sonra Başbakan’ın derakap İstanbul’a hareket etmesi ve benim de kendisine refakat etmekliğim münasip görüldü. O günlerde Ankara istasyonunda her ihtimale karşı daima islim üstünde bir lokomotif ile iki vagondan mürekkep bir hususi katar bekletilmekte idi. Bu trene binerek yola çıkmak üzere istasyona doğru hareket ettik…

Ertesi gün 9 Kasım öğleye doğru Haydarpaşa İstasyonu’nda Başbakanı karşılamaya gelenler arasında Sayın Dr. Hulûsi Alataş’ı gözlerimle arıyor ve onun bakışından ve yüzünün ifadesinden bir şeyler anlayabileceğimi düşünüyordum. Biraz sonra gerek Hulûsi Bey’in ve gerekse Baş Yaver Celal Beyin trene doğru yürüdüklerini gördüğüm zaman çehrelerindeki ciddi ve teessürlü ifadeden hastamızın halinde herhangi bir değişikliğin olmadığına hükmettim. Biraz sonra da bu düşüncemin doğru olduğunu öğrenmiş bulunuyordum.

Dolmabahçe sarayına gelince hemen hastayı gördüm. Bir müddettir Ankara’da bulunduğum cihetle kendisini epeyce zamandır görememiştim. Benim bıraktığım hale nazaran çok ilerlemiş olan zafiyet hali göze çarpıyordu ve derin bir uyku içinde idi. Nefes alma ve kan deveranı faaliyetlerinin ise pek muntazam olduğunu öğrendim. Etrafında o anda rahmetli hocalarımızdan Âkil Muhtar ve Neşet Ömer’den başka Dr. Nihat Reşat ve M. Kemal ve Dr. Abravaya son tıbbî vazifelerini yapmak için feragat ve gayretle çalışıyorlar ve her çareye başvuruyorlardı. Bu doktorlar her iki saatte bir değişmek üzere ikişer ikişer nöbet bekliyorlar ve hastalığın seyrine ait müşahedeleri ve tatbik edilen tedbirleri ve ilaçları kayıt ederek vazifelerini kendilerinden sonra nöbete girecek olan arkadaşlarına terk ediyorlardı. Hastanın halini görünce artık her şeyin bitmiş olduğuna kani oldum. Yalnız bütün hayatı bitmez tükenmez mücadeleler ve Türk vatanını kurtarmak için icabında katlandığı mahrumiyetler ve heyecanlar içinde geçen ve bir seneye yakın bir zamandan beri en ağır bir hastalığın pençesinde ıstırap çeken bu büyük adamın kalbi o kadar sükûn ve intizam içinde çalışıyordu ki devam edip giden komaya rağmen artık önü alınması kabil olmayacak kötü akıbetin ne vakit gelip çatacağını tayin etmek mümkün olamıyordu.

O günü ve geceyi gözümüzü kırpmadan geçirdik. Bütün gece devam eden aynı şekildeki durum esnasında Atatürk’ü hariçten görebilenler olsaydı kendisinin rahat ve derin bir uykuda olduğunu zannetmemelerine imkan yoktu. Yalnız şu farkla ki etrafındaki ufak tefek gürültü ve hareketler sık sık müdavi tabipler tarafından nabız ve teneffüs muayenesi ve diğer tıbbî tedbirler tatbiki gibi şeylerden tamamı ile habersiz bir halde idi.

Sabaha kadar kalp ve deveran sistemindeki intizamlı faaliyet devam etti. Otuzaltı saatten fazla devam eden bu derin uyku esnasında bu sistemdeki hayatiyet kudreti hakikaten hayrete şayan idi. Fakat sabaha karşı bu cepheden de zaaf alâmetleri görülmeğe başladı.

10 Kasım Perşembe günü şafak vakti güneş sonbaharın güzel İstanbul’a mahsus parlak günlerinden birini müjdelerken Türkiye Cumhuriyeti’nin ve inkılâbının kurucu ve koruyucusu Büyük Atatürk’ün halinde büyük bir hezal görülüyordu. Sabahın erken saatlerinde uykusuz ve heyecan içinde geçen uzun bir gecenin sinirlerim üzerinde bıraktığı ıstırabı biraz olsun gidermek ve serin bir hava teneffüs etmek üzere dışarı çıkmak ve dolaşmak lüzumunu hissettim.

Avdet etmek üzere iken Dolmabahçe sarayının damında sallanan Cumhurbaşkanlığı bayrağının ağır ağır yarıya indirildiğini gördüğüm zaman artık her şeyin bittiğini ve sevgili Atatürk’ün çok uzun süren son dünya uykusundan hiç açılmadan ebedi uykusuna dalarak terki hayat ettiğini anladım… Bütün bu acı düşüncelerle göz yaşlarımı zaptedemedim ve ağlayarak saraya geldim.

Atatürk 10 Kasım 1938 Perşembe günü sabah saat 9.05’de bu fâni hayata veda etmiş bulunuyordu. Vefatında resmi kayıtlara nazaran 58 yaşında idi…

Saraya girdiğim zaman Atatürk’e yakın olan bayanların acı feryatları ve bütün etrafın derin teessürleri ile karşılaştım. Hissettiğim ye’is ve matem o kadar büyük ve umumî idi ki kimsenin kimseyi taziye edecek hali ve kudreti yoktu. Yukarı kattaki salonlardan birinde Sayın Celal Bayar ve Şükrü Kaya’nın millete hitaben neşredilecek beyannamenin tanzimi ile meşgul olduklarını gördüm. Biz hekimlere düşen vazifelerden biri de ölüm sebeplerini bildiren fen dili ile yazılmış bir raporun hazırlanması idi. Müdavi tabiplerle görüşerek yazılacak bu raporun müsveddesini hazırladım ve raporu bütün hekimlerle beraber imzaladık…”[9]

Son anlarında Atatürk’ün yanında bulunanlardan birisi de Kütüphanecisi Nuri Ulusu’dur. Ulusu anılarında, son gelişmeleri pek çok bakımlardan önemli olan gözlemleri ve değerlendirmeleriyle anlatmaktadır:

“Atatürk’ün son hastalıklı devrelerinde, yani komalara girip çıktığı günlerde, doktorların ve yakınlarının dışında, yanına girip çıkabilen ender kişilerden biriydim. Zaten bilindiği gibi, çok önemli bir cümlesi vardı: ‘Özel hemşire falan istemem, bana benim çocuklarım herkesten iyi bakar.’ Evet, işte o çocukları ben ve arkadaşlarımdı.[10] Ona öyle güzel ve titiz bakardık ki doktorları dahi şaşırırlardı.

İşte böyle girdiği komaları esnasında zaman zaman ‘Aman Yarabbim, aman Yarabbim’ diye mütemadiyen Halikından, Allah’ından yardım dilediğini gözlerimle gördüm, kulaklarımla işittim.

Aman Allahım, aman Allahım ne acımasız günlerdi o günler… O koca dev adam, Büyük Komutan, Ulu önder Atatürk. O tüm dünyadan korkmayan, hatta tüm dünyaya kafa tutan o insan. Büyük Allah’ına, Tanrısına olan inancı ve imanıyla ‘Aman Yarabbi, aman Yarabbi’ diyerek ondan yardım bekliyordu. Bu muydu dinsiz Atatürk, bu muydu? Allah’a kitaba inanmayan, Mason Atatürk… Bunları söyleyenin Allah cezasını versin; veriyor zaten, her zaman da verecektir. Bunu yaşayanlar hep göreceklerdir.

O sıkıntılı günler Cumhuriyet Bayramı’ndan sonra iyice arttı, Atatürk gözlerimizin önünde her geçen gün biraz daha güçsüzleşiyor adeta eriyordu. 9 Kasım günü hemen hemen kendinde değildi. Ben ve arkadaşlarım hiçbir şey yapamamanın acizliği ile sıkıntıdan üzüntüden kendi kendimizi yiyor ve sadece köşe bucakta gözyaşı döküyorduk.

10 Kasım 1938 saat dokuzu beş geçe Atatürk’üm son nefesini veriyor. Odada bulunan herkes komada, Büyük Komutan göz göre göre gidiyor, kimse bir şey yapamıyor ve son nefesini veriyor. Hiç unutmuyorum, Atatürk öldü der denmez, oda kapısının önünde nöbet tutan genç bir teğmen şöyle bir başını havaya kaldırdı ve küt diye koca vücuduyla kalıp gibi yere düştü, bayılmıştı. Bir tarih göç etmişti, biz ne yapacaktık. İlk telaş sonunda doktorları son muayeneleri yaptılar, çenesini Dr. Kamil Berk, Mim Kemal Öke Bey gözlerini yavaş yavaş kapatıp, bir mendille bağladılar.[11] Bilahare yüzünün maskının alınması gerektiği söylendi. O anda şaşırmış vaziyette odada bulunanlardan kimse cesaret edemezken, ben hemen atıldım ve ‘ben yapayım’ dedim. Gerekli onay bana verildikten sonra, hemen gerekli levazımatlar getirildi, başucuna iliştim, o güzel yüzünü sevip okşayarak, onu bu ölüm halinde dahi incitmekten korkarak, yüzünün mask’ını aldım, işimi bitirdim. Ne kötü kaderdi bu.[12]

Bilahare o zamanlar Başvekil Celal Bayar olmak üzere Riyaset-i Cumhur yaver ve memurları ile müstahdemler, manevi huzurunda tazim duruşunda bulundukları bir sırada ve doktorların ölüm raporunu hazırlamaları bitiminde, Şef İbrahim’le ben hiç kimseye bir şey söylemeden ve de emir almadan, her gün Dolmabahçe Sarayı’nın üzerindeki bayrağı çekme ve indirme vazifesini yapan saray müstahdemi Hüseyin Efendi’nin rehberliğinde, muayede salonunun kubbesi üzerinde dalgalanan Riyaset-i Cumhur sancağının, yarıya indirmek için kurşun kaplı kubbenin tam zirvesine kadar çıktık ve bu ameliyeyi yaptık. O ara Salih Bozok’un, odadan çıkıp merdivenleri koşa koşa inip bir odaya girerek intihar gişimiyse bizi ikinci bir büyük üzüntüye soktuysa da, bilahare yapılan acil operasyonla kurtulması sevindirdi.

Günlerdir Atatürk’lerinin sıhhi durumu hakkında endişe içinde bulunan binlerce vatandaş Gümüşsuyu sırtlarından ve meydanlardan bizim sancağı yarıya indirmemizi görünce, acı gerçeği öğrenmişler ve hıçkırıklar içinde, sarayın kapılarına doğru akın akın gelmeye başlamışlardı.

Tüm İstanbul’a acı haber bir anda yayılmıştı. Binlerce insan, yaşlısı, genci, kadını, erkeği, herkes hıçkıra hıçkıra Atatürk’ün arkasından gözyaşı döküyordu…”[13]  

Atatürk’ün ölümünden önceki son 38 saat 5 dakikalık zamanı o süre içinde yanında bulunanlar, olayın tanıkları bu şekilde anlatmaktadır. Acaba bu süre ile ilgili resmi belgeler, kayıtlar ne demektedir? Anılar bu kayıtlarla doğrulanmakta mıdır? Çelişmekte midir? Şimdi de bu soruların cevabını verelim:

 

Ekim ve Kasım Aylarında Hükümetçe Yayınlanan Resmi Raporlar Ne Diyor?

           

Atatürk’ün 16 Ekim 1938 günü öğleden sonra birdenbire kısa (5-6 saat) süren bir komaya (dalgınlık) girmesi üzerine hastalığın artık iyice ciddiyet kazandığını düşünen Hükümet, “milleti büyük şefin hâlinden ve hastalığın mahiyetinden haberdar etmeği artık bir mecburiyet olarak telakki etmeğe başladı ve ilk defa olarak ayın 17nci günü ‘Riyaseti Cumhur Umumî Kâtipliğinden’ kaydı ile bir bülten neşredildi.”[14]

            17-23 Ekim 1938 tarihlerine ait olarak toplam 11 adet “bülten-rapor” yayınlanmıştır. Bunların 17 Ekim tarihli ilki üç madde ve üç fıkradan oluşmak üzere toplam altı maddelik bir açıklamadır. Hastalığın seyri ve geldiği aşama ile hastanın nabız, teneffüs, hararet derecesi (ateşi) gibi konuların yer aldığı bu ilk raporun son maddesinde “müteakip sıhhi vaziyet raporları neşredilecektir” denilmiştir. Bundan sonra yayınlanan 9 adet rapor standart olarak iki maddedir ve hastanın durumu genellikle 2. Maddede açıklanmıştır.

            Bir haftanın sonunda hastanın hali normal seyrine dönünce 23 Ekim 1938 günü bir rapor daha yayınlanarak 8 Kasım 1038 gününe kadar, Atatürk’ün sağlık durumunu kamuoyuna duyuran günlük rapor yayınlanmasına ara verilmiştir. Müdavi (Devamlı) Doktorlar: Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, Prof. Dr. M. Kemal Öke, Dr. Nihat Reşat Belger; Müşavir (Danışman) Doktorlar: Prof. Dr. Âkil muhtar Özden, Prof. Dr. Hayrullah Diker, Prof. Dr. Süreyya Hidayet Serter, Dr. Mehmet Kâmil Berk ve Dr. Abrevaya Marmaralı tarafından imzalanan 23 Ekim Tarihli raporun ikinci maddesi şu şekildedir: “Bir hafta evvel zuhur eden ârazlar tamamile geçmiştir. Nabız muntazam, kuvvetli 80, teneffüs 19, hararet derecesi, 36.8 derecedir. Hastalık normal seyrine avdet etmiştir. Günlük tebliğ neşrine lüzum kalmamıştır.”[15]

            Yukarıda anılara dayalı olarak ortaya konulduğu gibi; Atatürk’ün hastalığı 7 Kasım 1938’den sonra yeniden ağırlaşmış ve 8 Kasım 1938 günü son koma hali başlamıştır. Bu gelişmeler üzerine Hükümet günlük raporları tekrar yayınlamaya başlamıştır. Bu son dönemde hastalığın seyri dört adet günlük bülten-raporla kamuoyuna açıklanmıştır. Yukarıda isimlerini verdiğimiz “Müdavi ve Müşavir Doktorlar”ın imzasını taşıyan bu raporlar konumuz açısından önemlidir. Bu nedenle aynen aşağıya alıyoruz:

           

“İstanbul 8 (a. a.)- Riyaseticumhur Umumî Kâtipliği’nden:

            1. Bugün İkinciteşrin (Kasım) sekizinci Salı günü, saat 23’te Reisicumhur Atatürk’ün sıhhî vaziyetleri hakkında müdavî ve müşavir tabibler tarafından verilen rapor ikinci maddededir.

            2. Bugün saat 18.30’da hastalık birdenbire normal seyrinden çıkarak şiddetlenmiş ve sıhhî vaziyetleri yeniden ciddiyet kesbetmiştir. Hararet derecesi 36.4, nabız muntazam 100, teneffüs 22’dir.

           

Dün saat 10’da neşrolunan tebliğ:

            İstanbul 9 (a. a.)- Riyaseticumhur Umumî Kâtipliği’nden:

1. Reisicumhur Atatürk’ün sıhhî vaziyetleri hakkında müdavî ve müşavir tabibleri tarafından bu sabah saat 10’da verilen rapor ikinci maddededir.

2. Geceyi rahatsız geçirdiler. Umumî hallerindeki vaziyet ciddiyetini muhafaza etmektedir. Hararet derecesi 36.8, nabız muntazam 128, teneffüs 28’dir.

 

Dün saat 20’de neşrolunan tebliğ:

İstanbul 9 (a. a.)- Riyaseticumhur Umumî Kâtipliği’nden:

1. Reisicumhur Atatürk’ün sıhhî vaziyetleri hakkında müdavî ve müşavir tabibleri tarafından bu akşam saat 20’de verilen rapor ikinci maddededir.

2. Bugünü yorgun ve dalgın geçirdiler. Umumî ahvaldeki ciddiyet biraz daha ilerlemiştir. Nabız muntazam, dakikada 124, teneffüs 40, hararet derecesi 37.6’dır.

 

Dün saat 24’te neşrolunan tebliğ:

İstanbul 9 (a. a.)- Riyaseticumhur Umumî Kâtipliği’nden:

1. Reisicumhur Atatürk’ün sıhhî vaziyetleri hakkında müdavî ve müşavir tabibleri tarafından bu gece saat 24’te verilen rapor ikinci maddededir.

2. Saat “20”den itibaren dalgınlık artmıştır. Umumî ahval vahamete doğru seyretmektedir. Hararet derecesi 37.6, nabız 132, teneffüs 33’tür.”[16]

Görüldüğü gibi Hükümet tarafından kamuoyuna duyurulan günlük bülten-raporlardaki bilgiler anılarla birebir örtüşmektedir. Hastalığın seyri bu raporlara da tanıkların anlattıkları şekliyle yansımaktadır. 

 

Son Nöbet Defterlerindeki Kayıtlarda Ne Yazıyor?

           

Bir Cumhurbaşkanı olarak Atatürk’ün her anı kayıt altındadır. Özellikle son hastalık süreci ve bu süreçte yaşananlar en küçük ayrıntısına kadar kayıt altına alınmıştır. Gerek resmi tebliğler, gerekse resmi makamların açıklamaları ile kamuoyu gerektiğinde bilgilendirilmiştir. Bir de bu süreci ayrıntılı bir şekilde kayıt altına alan ve günümüze ulaşan “Nöbet Defterleri” bulunmaktadır. Bu defterlerde her şey saat saat ve dakika dakika kayıtlanmıştır.

            Dönemin Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Dr. Asım Arar anılarında bu defterler hakkında şunları söylüyor: “Ankara’ya avdetimden sonra (Eylül Ayı sonları) mutad işlerle meşgul olmakla beraber mütemadî bir dikkat ile de Atatürk’ün hastalığının seyrini takip etmekten hali kalmıyordum. Sayın Dr. Hulûsi Alataş (dönemin Sağlık Bakanı), kendisine has olan intizamperverlik ve itina ile bu hususta biz muntazaman tenvir ediyor ve her gün bana verilen tafsilattan ben de lazım gelen makamları haberdar ediyordum. Ayrıca hastanın yakın muhitiyle alâkadar olan hadiseler, ziyaretler, tertip ettiğimiz bir deftere intizam ile kayıt olunuyordu. Bu defterler bir müddet Sıhhat Vekâleti Müsteşarlık kasasında hıfz edildikten (saklandıktan) sonra, zannederim, Cumhurbaşkanlığı Umumî Kâtipliği’ne intikal etmiş idi. Herhalde şimdi orada bulunması lazım gelir. Bu defterlerde bütün olaylar, hastanın umumî durumu, hararet ve nabız, teneffüs derece ve adetleri gibi kayıtlar, tahliller neticeleri, yemek ve içmek vaziyeti, gelenler, vesaire, müşavir hekimlerin imzaları ile kaydedilmiş bulunuyordu. Ben de Ankara’da Dr. Hulûsi Alataş’ın telefonları ile bu deftere yazılan teferruat ve tafsilattan malumat alıyordum…”[17]

            Bugün için “Nöbet Defteri” olarak Atatürk’e ait iki kitap yayınlanmıştır. Özel Şahingiray tarafından 1955 yılında yayınlanan her iki kitapta da, Atatürk’ün günlük programı, ziyaretçileri, saat kaçta yattığı, kaçta kalktığı, hastalık ve tedavi çabaları ile ilgili gelişmeler ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. “Atatürk’ün Nöbet Defteri 1931-1938” adını taşıyan ve Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayını olan ilk kitap 1931 ile 1938 yılları arasındaki faaliyetleri kapsamaktadır. 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın arşivinde bulunan bu defterler 1931-1938 yılları arasında nöbetçi yaverler tarafından, Başyaverliğe hitaben yazılmış günlük raporları ihtiva etmektedir. Bu yayın incelendiği zaman kayıtların günlük olarak tutulduğu görülmektedir. Atatürk’ün kalkış ve yatış saatleri, gün içinde gidip geldiği yerler ve zamanları ile görüştüğü (kabul ettiği) kimseler ayrıntılı bir biçimde kayıt altına alınmıştır.[18]

İkici yayın “Son Nöbet Defteri” adını taşımakta ve iki defterden oluşmaktadır. Bu da Türkiye İş Bankası tarafından bastırılmıştır. Dr. Asım Arar’ın bahsettiği ve konumuz açısından önemli olan da bu defterlerdir. Bu defterler; Atatürk’ün, son bir ay içindeki hastalık seyrini tespit etmektedir. Günü gününe tutulmuş olan bu notlar, son bir ayın nasıl bir mücadele halinde geçmiş olduğunu göstermektedir. 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın arşivinde bulunan bu iki defter, bir takım rakamlar ve kısa ibarelerden meydana gelmektedir.[19]

Bu iki defterden biri; 01. 10. 1938 Cumartesi’den, 08. 11. 1938 Salı gününe kadar devam edip, Atatürk’e verilen gıda maddelerinin cins ve miktarlarını tespit etmektedir.

Diğer defter; 01. 10. 1938 Cumartesi’den başlayıp, 10. 11. 1938 Perşembe gününde, saat 9’u 5 geçe sona ermekte ve Atatürk’ün, 1. Nabız, 2. Derece (hararet), 3. Tansiyon, 4. İdrar, 5. Doktorların müdahalesi, 6. Ziyaretçileri tespit etmiş bulunmaktadır.

Bu rakamlar ve kısa ifadeler, tıp ilminin, dev adımlarla ilerlemekte olduğu şu günlerde, o zaman için, tedavisi imkansız görülen bu hastalığın bertaraf edilmesi, Atatürk gibi bir dahinin kurtarılması için tıp bilginlerinin ne gibi bir tedavi usulü takip etmiş olduklarını dile getirmesi bakımından bir değer taşımaktadır.”[20] Şüphesiz Özel Şahingiray’ın bu son değerlendirmesi önemlidir. Fakat bu defterler sadece Atatürk’ün hastalığı ile ilgili olarak ne yapıldığını anlamamıza yardımcı olmakla kalmıyor, aynı zamanda bugün ortaya atılan bazı asılsız iddiaları (mesela ölüm günü ve saati ile ilgili) da çürütüyor.

  Birinci Defter’den 8, 9, 10 Kasım 1938 günlerine; İkinci Defterden de 8 Kasım 1938 gününe ait kayıtları aynen aldık. Öncelikle şunu belirtmek isteriz ki, bu kayıtlar anılarla birebir örtüşmektedir. Defterlerdeki kayıtlar her gün için yan yana iki sayfa olarak tutulmuştur. Aşağıdaki tablonun en solunda yer alan bilgiler aynı gün defterin sol sayfasındaki bilgilerdir.[21] İkinci Defter’deki yemek durumunu gösteren bilgiler 8 Kasım 1938 günü saat 18. 35’ten sonra bitmektedir. Yukarıda da belirtildiği ve aşağıdaki diğer kayıtlarda izlenebileceği gibi Atatürk yaklaşık olarak bu saatten sonra derin bir komaya girecektir. 18.35’te kanlı bir şekilde kusmaya başladığı için kendisine son olarak buz parçacıkları yutturulmuştur.

 

 

İKİNCİ DEFTER, 8/XI/1938 SALI (YEMEK DURUMU)

 

10.30 Poriç

12.30 Süt

14.30 Çorba 3 g. tuz

16.30 Meyve Suyu

18.30 Süt

20.30 Meyve Suyu

22.30 Poriç

24.30 Süt

06.00 Sütlü Salep

 

Saat

Dakika

Gram

Cinsi

6

 

150

Sütlü kahve 6 K.

8

25

150

Sütlü çay 5 K.

11

5

150

Yulaf poriç

13

5

150

Süt 6 K.

15

10

150

Çorba

17

15

150

Elma suyu 4 K.

18

35

 

1 buz

 

 

900

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİRİNCİ DEFTER, 8/XI/1938 SALI

 

Asıtım tahlil neticesi;

Kesafet: 1009

Rcaksıon: Notr

Chlorure de sodium:7,01 litrede

Ablomine total: 9,0 litrede

Serim: 1,15 litrede

Globulin: 7,85 litrede

 

Mıckoskopik muayene:

Globul ruj (80-90)

Her sahada (8-10) levkosit

Nadir lemfosit

 

8.11.1938

İdrar

440

 

Kesafet: 1018

Albomin: Yok

Şeker:Yok

Safra:Yok

 

Urobilin: Artmış

Urobilinogen: Az artmış

Üree: 16 g.

Chlorure de N (0,87) g.

 

Saat

Dakika

Derece

Nabız

Tan.

Mülahazat

8

5

36 5,5

84

18

Gece ikiden sonra hafif bir unutkanlık hali görülmüştür. Gece yarısına kadar sakin uyumuşlardır.

Sabahın altısına kadar yukarda yazılan hal görülmüştür.

11

30

 

78

 

4 Eyt. Hepatique

14

30

36 8

86

18

 

16

45

 

86

 

 

18

5

36 4

90

16

Koltuktan

18

35

 

94

16

Bulantı oldu ve kustu – kustuğu sıra su miktarı 40 cc

19

20

 

 

 

(2) S. K. Hoville camphre istifradan sonra

19

30

 

 

 

(5) S. K. Eyt. Hepatik (1) S. K. Cebion inleme ve ayıtasyon

(Birer çeyrek fasıla ile mecmu dört defa kustu)

20

05

 

 

 

2 cc serum glycosce 75 cc serum physioloquque isotoneque 1 cc ¼ asubaine

21

45

 

 

 

Arazı asabiye birdenbire artmış sucer gaip olmuştur.

Sağ tarafa daha ziyade olmak üzere hareketler vardır

Kesafet: 1015

Albomin: Yok

Şeker: Yok

Safra: Yok

Urobilin: Artmış

Urobilinogen: Artmış

Üree: 16

Chlorure de N: 0,54

 

 

BİRİNCİ DEFTER, 9/XI/1938 ÇARŞAMBA

 

(9.XI.1938)

17-18 Dr. Nihat Reşat

18-19 Dr. Abrevaya

19-20 Dr. M. Kemal

20-21 Dr. M. Hayrullah

21-22 Dr. Akil Muhtar

22-23 Dr. Süreyya Hidayet

23-24 Dr. M. Kemal İMZALAR

 

(10.XI.1938)

24-1   Dr. N. Reşat İrdelp

1-2     Dr. Abrevaya

2-3     Dr. Mim Kemal

3-4     Dr. Hayrullah

4-5     Dr. Akil Muhtar

5-6     Dr. Süreyya Hidayet

6-7     Dr. Mim Kemal

7-8     Dr. Nihat Reşat

8-9     Dr. Mim Kemal

9-10   Dr. Hayrullah

10-11 Dr. Akil Muhtar

11-12 Dr. Süreyya Hidayet

12-13 Dr. Mim Kemal

13-14 Dr. Nihat Reşat

14-15 Abrevaya

Saat

Dakika

Derece

Nabız

Tan.

Mülahazat

1

45

 

 

 

B. Abdest

2.30 saat fasıla ile

1

50

 

108

20

(15) gr. Nci defada Bromürd’amonun lavmanı yapıldı. Gayri ihtiyari hareketler azaldı, sık sık öksürük. Fakat balgam çıkmıyor. Trare de hafif roller– koma hali var.

5

30

 

112

20

 

6

0

 

120

20

Aynı hal devam ediyor. 1 Cc huille camphre yapıldı, etraf sıcaktır.

6

15

 

 

 

Sonda ile 300 Cc idrar alındı

6

45

 

118

20

Oyzgenc inhılation

7

30

 

 

 

300 Cc serum Gylcose cilt altına

7

30

 

 

 

 

7

30

 

120

26

1 cc huil camphre

8

30

 

125

26

Oyygene inhilamteon

8

50

 

124

 

1/8 ansbaine verit içine ve ½ kardiyol beraber

9

45

36 8

128

28

Koltuktan

11

10

 

130

28

5 cc Eyt. Hepatique 1 cc cebion ve 13 dakika Oyygene ve 20 D. Sonra 0,12 cofeine

11

45

 

 

 

Pektoral adrevalin mahbil ile inhibation

12

30

 

 

 

Dakikada 24 damla olmak üzere serum Glyc. damla damla

13

10

 

 

 

12 dakika Oyygine vabij 135, teneffüs 35 hafif ter var

13

10

 

 

 

1 Cc esfenie (0,25) ve 1 cc camphre

14

10

 

 

 

Nabız 128 teneffüs 45

14

50

 

123

30

 

15

20

37 3

120

30

 

15

30

 

 

 

500 ccm serum glycoie isotenegin intraveneuse 1/8 auabaine

15

40

 

 

 

Sonda ile 220 ccm idrar alındı

16

00

 

 

 

Goutte a goutte yaparken defi tabi

16

25

 

116

29

 

17

40

37 3

120

23

250 ccm oyygene deri altına T. A. 12 1/2 -7 5 entrait hepatique

18

30

 

 

 

1 cobion

19

10

 

120

31

Oyygene inhilation

19

20

37 6

124

34

 

19

45

 

 

 

1 cc Huil camphre

21

10

 

120

36

Derin uyku (coma cosus) taban refleyi çabuk bitiriyor sağda solda yok. Göz bebeği ziyaya karşı hassas. Haller mevcut

23

10

37 6

132

33

 

23

55

37 6

132

33

Hırıltılı teneffüs sağ kolda ara sıra bazı hareketler ve inilti.

24

 

 

128

32

Huile camphre 1 cc

 

BİRİNCİ DEFTER, 10/XI/1938 PERŞEMBE

 

 

 

Saat

Dakika

Derece

Nabız

Tan.

Mülahazat

00

05

 

 

 

Sonda ile (140) cc idrar alındı

1

30

 

132

32

 

2

 

36 8

130

32

Yarım balon oyygcne verildi

2

45

 

 

 

1 cc huile camphre

3

30

 

135

38

Fasıla ile oyygene

4

30

38

 

37

Koltuk altı. Fasıla ile oyygene

6

25

 

120

34

Çok yumuşak teneffüs

Çok yumuşak hırıltı

6

45

 

124

 

1 cc huile camphre

7

 

 

124

32

 

7

45

37 7

126

 

 

8

05

 

 

 

1 cc huile camphre serum Glycose irot. 500, cc

8

25

 

 

 

Verit dahiline +1/8 auabaine

8

30

 

 

 

500 cc serum glycose

9

 

 

130

34

 

9

5

 

 

 

Vefat etmişlerdir.

 

Dr. Akil Muhtar

Dr. Neşet Ömer İrdelp

N. Reşat Belger

Dr. H. Diker

Abrevaya

Mim Kemal Öke

 

 

“Aleykümesselâm” Sözünün Kur’an-ı Kerim’deki Karşılığı Ne?

 

Yukarıda 8 Kasım 1938 günü Atatürk’ün son komaya girmeden önce başını sağına çevirip, biriyle konuşur gibi karşıya bakarak, “Aleykümesselâm” dediğini ve son sözlerinin bu ifadeler olduğunu belirtmiştik. Bu sözleri maalesef konuyla ilgilenenler dışında kamuoyumuz tarafından pek bilinmemektedir. Bu sözler adeta bazı çevreler tarafından “saklanmıştır” veya yok sayılmıştır. Gerçek ortaya koyduğumuz gibidir. Bu sözlerin dini inançlarımız bakımından, İslâmiyet açısından manası nedir? Kur’an-ı Kerim’de bu sözlerin bir karşılığı var mıdır? Evet vardır: Nahl Sûresi 32. Ayet.

 

Kuran’ı Kerim’de Nahl Sûresi (Onaltıncı Sûre)[22] Allah’a “şirk (ortak) koşma” konusu ile başlamakta, 29. Ayet’te “O halde, içinde ebedî kalacağınız cehennemin kapılarından girin. Kibirlenenlerin yeri ne kötüdür!” buyrularak, “şirk koşanların” (inanmayanların) öldüklerinde cehenneme gideceklerini haber vermektedir. “Türkçe Açıklamalı Tercüme”yi hazırlayan bilim adamlarının açıklamaları ile; “Allah Teâlâ sûrenin başından buraya kadar, kendisinin varlığı ve birliğine, ibâdete lâyık ve müstehak olduğuna dair birçok âfâkî ve enfüsî delilleri sıraladıktan sonra, inanmayanların durumlarını ve neticede gidecekleri yerleri ve bu yerlerin kötülüğünü belirtti. Buna karşılık, bundan sonraki âyetlerde de iman edenlerin durumları ve varacakları yerin iyiliği ve güzelliği anlatılacaktır.”[23]

Nahl Sûresi 30 ve 31. Âyetler şu şekildedir:

“30. (Kötülüklerden) sakınanlar da, ‘Rabbiniz ne indirdi?’ denildiğinde ‘Hayır (indirdi)’ derler. Bu dünyada güzel davrananlara, güzel mükafaat vardır. Âhiret yurdu ise onlar için daha hayırlıdır. Takvâ sahiplerinin yurdu gerçekten güzeldir!

31. (O yurt), onların girecekleri, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleridir. Orada kendilerine diledikleri her şey verilir. İşte Allah, takvâ sahiplerini böyle mükafatlandırır.”[24]

Atatürk’ün son komaya girmeden önceki son sözü olan “Aleykümesselâm” sözünün karşılığını 32. Âyet’te buluyoruz. Bu âyet, “melekler tarafından takvâ sahiplerinin canlarının nasıl alındığı” konusu ile ilgilidir:

32. (Onlar, takvâ sahipleri), meleklerin, ‘Selâm sizin üzerinize olsun (selâmünaleyküm). Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin’ diyerek iyilikle canlarını aldıkları kimselerdir.”[25]

Türkçe çevirilerdeki farklılıkları düşünerek, 32. Ayet’in çevirisini iki değişik mealden daha alıyoruz:   

32. “Melekler, canlarını temiz insanlar olarak aldıklarına şöyle derler: “Selâm size (selâmünaleyküm); yapıp ettiklerinize karşılık olarak girin cennete!” [26]

32. “Ki bunlar, meleklerin arınmış ve sükunet içinde iken canlarını alacakları kimselerdir: “Selâm (ve selâmet) size (selâmünaleyküm). İşlemekte olduğunuz (iyi hareketlerin, amellerin) karşılığı olmak üzere girin cennete” derler.”[27]

 

Görüldüğü gibi, Atatürk’ün son komaya girmeden önce 32. Âyet’te bahsedilen ölüm anının gerçekleştiği; kendisine “selâmünaleyküm” diyen meleklere, “aleykümselâm” dediği anlaşılmaktadır. Biz burada Atatürk’ün “dindar olup olmadığı” veya “takvâ sahibi bir Müslüman olup olmadığı” konularıyla ilgili değiliz. Bunu takdir etme yetkimiz de yoktur. Ölüm yatağındaki bir insanın son sözleri bu sözlerdir, bu sözleri ve o anı Kur’an-ı Kerim Nahl Sûresi 32. Âyet bu şekilde anlatmaktadır. Takdir okuyucunun ve Atatürk’ü doğru, olduğu gibi anlamak isteyenlerindir.

Bu araştırma aynı zamanda Atatürk’ün ölüm günü ve saati hakkında çeşitli iddialar ortaya atarak, insanların kafalarını bulandırmaya çalışanlara bir cevap niteliğindedir. Bütün resmi raporlar, nöbet defterlerindeki kayıtlar, devamlı ve danışman doktorların anıları ve nihayet olayın birebir tanıklarının ifadeleri ile Atatürk’ün son koma ve ölüm günü, saati bellidir. Atatürk, 8 Kasım 1938 Salı günü 18.30’dan sonra son komaya girmiş, bundan 38 saat 5 dakika sonra 10 Kasım 1938 Perşembe günü saat 9.05’te vefat etmiştir.   

 

 

 

  

 

 



[1] Atatürk’ün bu son hastalığı ile ilgili olarak derli toplu bir bilgi için şu eserlere bakınız: E. Akçiçek, Atatürk’ün Sağlığı, Hastalıkları ve Ölümü, s. 177 vd. Bedi Şehsuvaroğlu, Atatürk’ün Sağlık Hayatı, Hür Yayın A. Ş., İstanbul, 1981, 1-102 s. A. İhsan Özkaya, “Atatürk’ün Son Hastalığı ve Ölümü”, Milliyet, 10 Kasım 1976. Asım Arar, Son Günlerinde Atatürk, İstanbul, 1985.

[2] “Dr. Akil Muhtar’ın Anılarıyla Atatürk’ün Son Hastalığı”, Prof. Dr. Bedi Şehsuvaroğlu, Atatürk’ün Sağlık Hayatı, Hür Yayın, İstanbul, 1981, s. 36-37.

[3] H. R. Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, C: II., Yapı ve Kredi Bankası A. Ş., Yayınları, İstanbul, 1973, s. 770.

[4] H. R. Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, C: II., Yapı ve Kredi Bankası A. Ş., Yayınları, İstanbul, 1973, s. 771.

[5] “Dr. Akil Muhtar’ın Anılarıyla Atatürk’ün Son Hastalığı”, Prof. Dr. Bedi Şehsuvaroğlu, Atatürk’ün Sağlık Hayatı, s. 37.

[6] H. R. Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, C: II., s. 771-773. Metindeki imlalar aynen muhafaza edilmiştir (AG).

[7] “Dr. Akil Muhtar’ın Anılarıyla Atatürk’ün Son Hastalığı”, Prof. Dr. Bedi Şehsuvaroğlu, Atatürk’ün Sağlık Hayatı, s. 37-38. Dr. Mehmet Kâmil Berk ve Dr. Nihat Reşat Belger tarafından, Atatürk’e ölümünden, yaklaşık olarak 3.5 saat önce damara yapılan son serum Filikoze’nin boş ampulü ile Huile Camphree ve Extr. Hepatique’in yapıldığı injecteur (şırınga) iğnesi ile birlikte Dr. Mehmet Kâmil Berk tarafından İstanbul Tıp Tarihi Enstitüsü’ne hediye edilmiştir ve halen müzenin bir vitrininde teşhir edilmektedir. Bakınız: Prof. Dr. Bedi Şehsuvaroğlu, Atatürk’ün Sağlık Hayatı, s. 94, dipnot: 48.

[8] Prof. Dr. Bedi Şehsuvaroğlu, Atatürk’ün Sağlık Hayatı, s. 94, dipnot: 49.

[9] Son Günlerinde Atatürk, Dr. Asım Arar’ın Hatıraları, Yayınlayan: İsmail Arar, Selek Yayınları, İstanbul, 1958, s. 58-63.

[10] Nuri Ulusu’nun burada bahsettiği şahıslar uzun yıllardan beri Atatürk’ün hizmetinde olan Cumhurbaşkanlığı görevlileri idiler. Bunlar arasında, Berber Rıdvan, Berber Mehmet Mete, Sofracıbaşı İbrahim Ergüven, Cemal Granda, Rıza, Şoför Kazım gibi isimler sayılabilir.

[11] “Bu mendili hatıra olarak ben almıştım, ağzından gelen en son salyasının lekesiyle bu mendil bende hatıra olarak saklıydı, ama onu ve en önemlisi üzerinden keserek çıkarttığımız külotu ve fanilasını da hatıra olarak almıştım, bendeydi. Hepsini daha evvelce bahsettiğim, o sözde basın mensubu bazı gazeteci arkadaşlar, iyi niyetimi suistimal ederek, bunları resim çekip tekrar geri getireceğiz diyerek aldılar, ama maalesef geri getirmediler. İnşallah hak ettikleri bir yerde saklıyor, duruyorlardır.Atatürk’ün Yanı Başında Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun Hatıraları, Derleyen: M. K. Ulusu, Doğan Kitap, İstanbul, 2008, s. 236.

[12] Nuri Ulusu’nun anlattığı bu mask alınma işini yapan Hıfzıssıhha Müdürü Dr. Nuri Hakkı Aktansel’dir. Nuri Ulusu ve Sofracıbaşı İbrahim Ergüven ona yardım etmişlerdir. Bu konuyu bir başka yazımızda ayrıntılı olarak ele alacağız.

[13] Atatürk’ün Yanı Başında Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun Hatıraları, s. 235-237.

[14] Son Günlerinde Atatürk, Dr. Asım Arar’ın Hatıraları, Yayınlayan: İsmail Arar, s. 56.

[15] Bu raporların tamamı için bakınız: Cumhuriyet Gazetesi, 18-23 Birinciteşrin (Ekim), sayfa: 1, sütun: 1. Prof. Dr. Bedi Şehsuvaroğlu, Atatürk’ün Sağlık Hayatı, s. 52-55.

[16] Bu raporların tamamı için bakınız: Cumhuriyet Gazetesi, 9-11 İkinciteşrin (Kasım), sayfa: 1, sütun: 1. Prof. Dr. Bedi Şehsuvaroğlu, Atatürk’ün Sağlık Hayatı, s. 55-56.

[17] Son Günlerinde Atatürk, Dr. Asım Arar’ın Hatıraları, Yayınlayan: İsmail Arar, s. 54-55.

[18] Atatürk’ün Nöbet Defteri 1931-1938, Yayınlayan: Özel Şahingiray, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayını, Ankara, 1955.

[19] Son Nöbet Defteri, Yayınlayan: Özel Şahingiray, Doğuş Ltd. O. Matbaası, Ankara, 1955, 1-183 s.

[20] Son Nöbet Defteri, s. 12-13.

[21] Son Nöbet Defteri, s. 198-107. 09. 11. 1038 Çarşamba günü kayıtları 1. Defter’de toplam 4 sayfadır. Biz 4 günlük bilgileri burada aynı tabloda birleştirilmiş olarak vereceğiz.

[22] Nahl Suresi, 128 âyet olup, son üç ayeti Medine’de, diğerleri Mekke’de inmiştir. 68. âyette “bal arısı”ndan söz edildiği için, sûreye bu ad verilmiştir. Bakınız: Kur’ân-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi, Hazırlayanlar: Dr. Ali Özek Başkanlığında H. Karaman, A. Turgut, M. Çağrıcı, Dr. İ. K. Dönmez, S. Gümüş, Medine, 1987, s. 266.

[23] Kur’ân-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi, Hazırlayanlar: Dr. Ali Özek Başkanlığında H. Karaman, A. Turgut, M. Çağrıcı, Dr. İ. K. Dönmez, S. Gümüş, s. 269.

[24] Kur’ân-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi, Hazırlayanlar: Dr. Ali Özek Başkanlığında H. Karaman, A. Turgut, M. Çağrıcı, Dr. İ. K. Dönmez, S. Gümüş, s. 269.

[25] Kur’ân-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi, Hazırlayanlar: Dr. Ali Özek Başkanlığında H. Karaman, A. Turgut, M. Çağrıcı, Dr. İ. K. Dönmez, S. Gümüş, s. 269.

[26] Yaşar Nuri ÖZTÜRK, Surelerin İniş Sıralarına Göre Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe Çeviri), 74. Baskı, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul, 2008, s. 308.

[27] H. Basri ÇANTAY, Kur’ân Meâli, Kur’ân-ı Hakîm ve Meâli Kerîm, Yayına Hazırlayan: Prof. Dr. M. Ali Y. SARAÇ, Risale Yayınları, İstanbul, 2006, s. 270.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
2445 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın