• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihyayinevi/
  • https://twitter.com/tarihyayinevi
Özgür Tarih Dergisi
Demokrat Parti Dönemi Türkiye-Sovyetler Birliği İlişkileri / Cihan Ozan Beydes

  İkinci Dünya Savaşı son bulduğunda siyasal rüzgarlar demokratik rejimlerden yana esmekteydi. Çünkü; faşizm ve diktatörlüğün hüküm sürdüğü rejimler yenilgiye uğratılmış ve siyasal konjüktür bu tip tek partili veya tek adamlı rejimlere artık müsamaha gösterilmeyeceğini işaret etmişti. Nitekim; İnönü de savaş esnasında yaşanan ekonomik bunalıma ancak dış yardımların çare olabileceğini düşünmüş ve bunu sağlayabilmek için,  ülkeyi batı demokrasilerinin gözünde pek hoş görünmeyen tek partili düzenden kurtarmayı istemiştir. Tam da bu sırada mecliste başını Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü’nün oluşturduğu parti içi muhalefet, yönetimi sert biçimde eleştiriyordu. Eleştirilerin kaynağını Varlık Vergisi ve Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu oluşturuyordu. Nihayetinde partiden ihraç edilen bu üç ismi yanına alan Celal Bayar 4 Ocak 1946’da İnönü’nün icazetini aldı ve 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti kuruldu.

                        1950’ye dek iktidarı sürecek olan CHP’nin demokratik adımları dışarıda karşılığını bulmuş, Truman Doktrini ve Marshall yardımları kapsamında ülke ekonomik olarak ABD desteğini almıştı. Bu ekonomik desteklerin kısa vadede Sovyet tehdidine karşı olumlu, uzun vadede ise ülke ekonomisine ve bağımsızlığına olumsuz birçok zararı dokunmuştur. Sözkonusu yardımlar ABD’ nin birçok şartına tabi olarak kullanılabilecektir. Mali olarak geçici bir rahatlama yaratsa da özellikle Marshall yardımları kapsamında gönderilen askeri teçhizat ve ekipmanlar ileride bakım, onarım ve yedek parça masrafları bakımından astarının yüzünden daha pahalı olmasına sebep olmuştur. Türkiye’nin edindiği bu yardımların en büyük sebebi Sovyet korkusudur. Kuzeyden gelen bu tehdit, 1945’te 20 yıllık tarafsızlık ve saldırmazlık anlaşmasının bir daha yenilenmemesi kararıyla başlamış, Potsdam konferasında Boğazlarda üs ve Doğu Anadolu’da toprak talepleriyle devam etmiştir. Sovyet taleplerinin Türk tarafınca kabul edilmemesi ve SSCB’nin Türkiye sınırına asker yığması, Türkiye’nin 2.Dünya Savaşı boyunca hazır tuttuğu ve ekonomiye ağır yük olan 500 bin kişilik ordusunun masraflarının devam etmesi anlamına geliyordu. Her ne kadar günümüzde bu yardımlar olabildiğince eleştirilse de bu yardım taleplerini o dönemin şartlarında değerlendirmek gerekir. CHP zamanında alınmaya başlanan Amerikan yardımları, Demokrat Parti döneminde ihtiyaçtan çok bir nevi gelir kapısı olarak görülmüştür. CHP bu yardımları Sovyet tehdidi karşısında ekonomik rahatlama ve askeriyenin modernizasyonu kapsamında talep etse de, Demokrat Parti Amerikan yardımlarından sebeplenebilmek için Batı’nın Balkanlar ve Orta Doğu’daki projelerinin öncüsü, Amerikan politikalarının ise yılmaz savunucusu olma yoluna gitmiştir. Yani CHP’nin Amerika’ya kapıları araladığı, Demokrat Parti’nin ise kapıları sonuna kadar açtığı kabul edilebilir bir yargıdır.

                        İşte bu tehdit ve talepler sonucu kendisini batı şemsiyesi altına almak isteyen Türkiye, Sovyetlerden de bir o kadar uzaklaşmış ve 1952 yılında NATO’ ya üye olarak bir daha geri dönmemek üzere batı trenine binmiştir.

                        Gelelim Demoktrat Parti dönemine... Demokrat Parti 14 Mayıs 1950’de yapılan genel seçimleri kazanarak CHP’ den iktidarı devralmış ve on yıl kesintisiz sürecek olan iktidarı ele geçirmiştir. Menderes, seçim sonrası hükümetin dış politikasına ilişkin yaptığı konuşmada; ABD, İngiltere ve Fransa ile işbirliğinin geliştirilerek devam edeceği, Yakın ve Doğu Akdeniz bölgesinde güvenliğin güçlendirilmesi konusuna büyük önem verdiklerini belirtmiştir. Sovyetler Birliği ile ilişkilere ise hiç değinmeyen Menderes ilginç bir biçimde dünyanın iki süper gücünden birisi haline gelen büyük sınır komşusunu görmezden gelme yolunu seçmiştir. Pek tabii bunda, CHP iktidarı döneminde sağlanan ABD askeri-ekonomik yardımlarının ve Türkiye’nin Soğuk Savaş arenasında Batı tarafını seçmesinin büyük etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bir parantez açmak gerekirse; İki parti döneminde SSCB ile yaşanan sorunlar ve krizler farklı nedenlere dayanır. CHP döneminde Türkiye’nin SSCB ile ilişkilerindeki gerginlik SSCB tarafından (1945 tarafsızlık ve saldırmazlık anlaşmasının imzalanmaması ve yukarıda bahsettiğimiz iddaa ve talepler) kaynaklanmakta, Demokrat Parti döneminde ise yaşanan gerginlik ve krizler DP’nin Amerikan çıkarlarını savunan politikaları ve Sovyetlerin ilişkileri iyileştirme taleplerine sırt çevirmesinden kaynaklanmaktaydı. Demokrat Parti, kurulduğu günden itibaren Sovyetler Birliği yöneticilerinin ve ajanlarının sıkı gözetimi altındaydı. Partinin seçim öncesi mitinglerinde dış politikayla ilgili takip ettiği çizgi sürekli olarak SSCB politbürosuna rapor ediliyordu. Raporlarda Türkiye’nin Amerikan emperyalizminin etkisi altına girdiği, ülkenin dinsel yaşamındaki gericiliğin kayda değer biçimde arttığı ve dinci partiler olmamasına rağmen, dincilerin ülkenin damarlarına sızarak iç ve dış politikayı yönlendirdikleri vurgulanmıştır. Ayrıca seçim propogandalarında DP’nin; halkı komünizme karşı mücadeleye çağırdığı, komünizmin Allah’ı, dini, kutsallığı, milleti mülkiyeti tanımadığı yönünde konuşmalar yapıldığı rapor edilmiştir.

                        Demokrat Parti iktidara geldikten sonra da Sovyet karşıtı politikalarından vazgeçmemiş hatta bu politikalarını iç siyasaya da yansıtarak ülkede bir nevi komünizm ve Sovyet düşmalığı yaratmaya çalışmıştır.  Komünisttir diye, Rusya'ya kaçtı denilerek Türkiye'nin en büyük şairlerinden birinin, Nazım Hikmet'in şiirleri uzun yıllar tümüyle ortadan kaldırıldı. Bu şiirlerin evinde bulunduğunu söylemeye kimse cesaret edemezdi. Hâlâ okul kitaplarına dönebilmiş değildir Nazım Hikmet. Oysa Sevr Antlaşmasını imzalamış olan Rıza Tevfik'in şiirlerine bu kitaplarda hep yer verildi. Yıllar boyunca, dünyaca ünlü Rus salatasına "Rus" demeye cesaret edilemedi, Amerikalıları da herhalde hayrete düşürecek biçimde “Amerikan salatası" dendi. Bu garip, hastalıklı hava bir ölçüde bir aralık (1949-53 yılları) ABD'de estirilmiş olan McCarthy'cilik akımının etkisindeydi. Fakat ondan daha şiddetli olduğu, daha uzun sürdüğü söylenebilir. Bunun bir nedeni, Atatürk Devrimini, "zihnin sınırsız özgürlüğünü" benimsemeyen ya da kısmen benimseyen kimi insanlarımızın, bu duygu ve düşüncelerini bilinçli, ama çok kez de bilinçsiz olarak aşırı bir komünizm karşıtlığı ile maskelemeleri olabilir. Köy Enstitülerinin komünistlikle suçlanması gibi... Nedeni ne olursa olsun, siyaset ve düşünce özgürlüğüne konan bu kısıtlama, Türkiye'deki demokrasiyi Batı Avrupa demokrasi ortalamasına göre eksik kılıyordu. Bu da Türkiye'nin saygınlığını azaltıyordu. Oysa Atatürk döneminde Türk siyasal düzeni Avrupa demokrasi ortalamasının altında değil, üstündeydi ve tabii ona göre de saygınlığı vardı.

                        Menderes, CHP iktidarı döneminde çağdaşlaşma adına Arap ülkelerine Türkiye’nin sırtını döndüğünü, batılılaşma gereği ülkenin geçmişinden koparıldığı ve Arap ülkeleriyle geçmişteki ilişkilerin tekrar canlandırılacağını belirtmiştir. Tabii ki bu iddialar manidar hatta duygusallıktan öteye gitmeyen iddialardır. Çünkü; yüzyıllarca Osmanlı hakimiyetinde yaşamış arap halklarının dağılma sürecinde nasıl Türk askerini sırtından vurarak İngiliz ve Fransız ajanlarıyla işbirliği yaptığı aşikardır. Üstelik Türkiye’nin araplara sırtını dönmesi gibi bir durum yoktur, sadece Türkiye yüzyıllardan beri sosyal,siyasi,ekonomik,bilimsel kısacası her yönden geri kalmış gömleğini üstünden çıkararak yüzünü batıya yani bilime ve demokrasiye dönmüştür. Bağımsızlıklarını yeni kazanmış arap devletlerinin de zaten herhangi bir Osmanlı özlemi veya Türkiye ile siyasi-ekonomik partnerlik gibi bir politikaları yoktur. Dahası, İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke olması, Cezayir iç savaşında Fransız tezlerini destekleyen tutumu, Süveyş krizinde ABD çözümüne destek veren Türkiye zaten Arapların gözünde Amerikanın maşası durumundaydı. Menderes de pek tabii bu durumun farkındaydı. Ancak işin ucunda Amerikan yardımları ve iç politika’da gündem meşgul ederek seçimlerde prestij kazanma meselesi olunca Menderes, Orta Doğu’daki Amerikan projelerinin uygulanması görevini gururla yerıne getirdi. Yani günümüzdeki gibi Orta Doğu’da aktif politika izlemeye çalışan Türkiye’nin asıl amacı ne Osmanlıyı canlandırmak ne de Türkiye’ye pazar yaratmaktır. Amaç; Batı emperyalizmine hizmettir.

                        Sovyetler Birliği de Stalin’in 1953’de ölümünden sonra dış politikasında değişikliklere giderek dünya politikalarına daha müdahil ancak daha yumuşak bir politika izlemeye başlamıştır. Orta Doğu’da Türkiye’nin ABD adına oluşturmaya çalıştığı paktlara (Bağdat Paktı-CENTO, Ortadoğu komutanlığı projesi, Pakistan işbirliği antlaşması) karşı çıkarak Türkiye’ nin Batılı güçlerin etkisi altında savaşa yol açabilecek girişimlerinden uzak durması konusunda birçok kez notayla Türkiye’yi uyarmıştır. Nitekim, Süveyş Krizi, Irak darbesi,Suriye Krizi gibi sorunlar birçok kez savaş sebebi haline gelmiştir.

                        Stalin’in ölümü yukarıda bahsettiğimiz gibi Sovyetler Birliği’nin Türkiye politikalarını da değiştirmiştir. Türkiye’ye karşı 1945 taleplerinin ve izlenen politikanın hata olduğunu kabul eden Kruşçev birçok kez Türkiye ile ilişkileri geliştirmeye çalışmışsa da Menderes yönetimi kuzey komşusundan gelen dostane yaklaşımlara kuşku ile bakmıştır. Menderes yönetimi öncelikle bu dostane tavırların Türkiye’yi kendi tarafına çekmeye çalışan kurnaz Sovyet politikaları olarak yorumlamış bir tarafdan da Amerikan desteğinin çekilmesinden korkarak bu yaklaşımları karşılıksız bırakmıştır.

                        Sovyet yönetimi ise Türkiye ile ilişkilerini Orta Doğu politikalarından bağımsız olarak iyileştirme gayretlerinden vazgeçmemiştir. Hatta, büyük krizlere yol açabilecek, 1958 balon krizi,U-2 olayı ve Amerikanın Türkiye’ye Jüpiter Füzelerini yerleştirmesi sonrası yaşanan krizlerde bile Sovyetler Birliği doğrudan Amerika’yı hedef almış ve Türkiye’ye aşırı tepki vermekten kaçınmıştır.

                        Amerika ile Türkiye arasındaki sıkı ilişkiler Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile ilişkilerine doğrudan etki etmiştir. 1954 sonrası Amerika’nın Türkiye’ye yaptığı mali yardımları kesintiye uğratması ve üstelik bu yardımları belli taahütlerin (ekonomide küçülme,ağır sanayinin terkedilerek tarıma ağırlık verilmesi ve devalüasyon) karşılığında vermesi, 1957’de Amerika’ya giden Menderes’in, 300 milyon dolarlık kredi talebi için, bırakın Einsenhower, Amerikan Hazine Bakanı ile bile görüşemeden Türkiye’ye dönmesi, Türk Hükümetini alternatiflerin değerlendirilmesi konusunda mecbur bırakmıştır.

                         Nitekim; Sovyetler Birliği, sabrının meyvelerini karşılıklı imzalanan ekonomik anlaşmalar ve Sağlık Bakanının 1960 Moskova ziyareti ile almıştır. Menderes’in Kruşçev’le görüşmesi ise Temmuz 1960 olarak planlanmış ancak 27 Mayıs askeri darbesi sonucu gerçekleşmemiştir. Menderes’in planlanan bu  ziyaretini kimileri Amerika’ya başka bir seçeneğinin olduğunu göstermek  kimileri ise daralan ekonomiyi canlandırma adına yaptığına yorar. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, Menderes’in 1960’da planlanan Moskova ziyareti geç bile kalınmış bir ziyarettir. Çünkü o tarihe kadar zaten birçok Batı Avrupa ülkesi Moskova ile ekonomik ve siyasi anlaşmalar imzalamaya başlamışlardır. Buna karşılık, Türk hükümeti sadık Amerikan taraftarlığı gereği 1953’den beri başlayan yumuşamış Sovyet diplomasisini görmezden gelerek, ancak Amerika’nın yardım musluklarını kesmesi ve zora düşünce kuzey komşusunu aklına getirmiştir.

                        Sonuç olarak kimi tarihçiler Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcından itibaren Türk-Rus ilişkilerinde yaşanan dostluk havasının 1945 sonrası bozulmasını Rusya’nın malum 1945 taleplerine yorarken kimi tarihçiler ise aslında resmi olarak Rusya’nın böyle taleplerinin olmadığını ve Türkiye’de suni bir Sovyet korkusu yaratılarak Türkiye’nin kuzey komşusundan koparılıp Batı’nın sadık müttefiki haline getirildiğini savunmakta, kimi tarihçiler ise Türkiye’nin Batı’ya yönelişinin yüzyıllara dayanan bir geçmişinin olduğunu ve İkinci Dünya Savaşı sonrası uygun şartların oluşarak Birleşmiş Milletlere ve NATO’ya üyelik ile tekrardan Türkiye’nin doğal rotasına girdiğini belirtmektedir.

                        Günümüz çerçevesinden bakacak olursak ülkemizde 1950’den sonra yaşatılan  Amerikan sempatizanlığı ve taraftarlılığı,  düşman gibi gösterilmeye çalışılan Sovyet ideolojisininin yanında ne kadar masumdur? Sistemin içine sızmış Amerikan ajanları ve yerli işbirlikçileri suni bir komünizm tehlikesi yaratarak ülkemizi, emperyalizmin kuklası haline getirmiştir dersek hata mı yapmış oluruz ?

 

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv      1565 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın