• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
60.000'lik Tarihi Fotoğraf Arşivi
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Anayasacılık Düşüncesinin Değişimi (1808-1961) / Onur Zeki

Özet

 

Bu makalede anayasacılık düşüncesi bağlamında Osmanlıdan Cumhuriyete bir sürekliliğin var olduğu ancak bu sürekliliğin statik bir yapıda olmadığı, özellikle İmparatorluğun ve sonrasında Cumhuriyetin yüzünü döndüğü batı dünyasının da etkisi ile anayasacılık düşüncesinde yapısal ve düşünsel değişimlerin de yaşandığı hususu incelenmektedir. Osmanlıdan Cumhuriyete Türk anayasacılık tarihi, aynı zamanda Türk modernleşmesinin de tarihi olduğu gerçeği göz önüne alınarak, Türk modernleşmesindeki değişim ve süreklilikler de yine anayasacılık düşüncesi bağlamında ele alınmıştır. Anayasacılık düşüncesi Avrupa’da aydın sınıfın bayraktarlığını yaptığı bir hareket olarak başlamış ve nihayetinde toplumsal bilinçlenme ile halkça benimsenmiş olmasına rağmen Osmanlıda süreç farklı gelişmiş, Sened-i İttifak, Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı hatta Kanun-ı Esasi, padişahın tek taraflı iradesi ile ilan edilmiş, yürürlüğe girmiştir. Aydın sınıfın etkinliği Avrupa’daki kadar yoğun olmamıştır. Günümüze değin yaşanan zihinsel değişim ve Anayasacılık düşüncesinin sürekliliği bileşiminde, toplumun da bu konuda yavaş yavaş bilinçlendiği bir süreç halen devam etmektedir.

 

                Konu incelenirken, Türkiye’de anayasal gelişmeleri inceleyen temel kaynakların yanı sıra, zihinsel değişimin ve gelişimin yaşandığı süreçlerin anlaşılması bakımından dönem tarihlerini inceleyen araştırmalara başvurulmuştur.

 

Anahtar Kelimeler

Anayasa, Kanun-ı Esasi, Teşkilat-ı Esasiye, Sened-i İttifak, demokrasi, Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı

 

Giriş

            Anayasalar, devletlerin esas teşkilatlarını, siyasal ve sosyal yapılarını, temel organlarını, bunların kuruluş biçimlerini, görev ve yetkilerini düzenleyen,  devlet iktidarını sınırlayan, bireysel özgürlükleri güvence altına alan hukuki çerçeve yasalardır.[1] Tarık Zafer Tunaya “Anayasa ne gibi kuralları kapsamalıdır?” sorusuna “1) Devletin kuruluşu ve yapısı, 2)Devletin biçimi, 3)Devletin siyasal rejimi, 4)Yüksek devlet organlarının kuruluşu, işleyişi, yetkileri ve ilişkileri, 5)Kamu hürriyetleri” şeklinde cevap vermiştir. Anayasa, siyasal hayatın yapısal unsurları arasında denge kurmakla ödevli olduğu cihetle bir toplum sözleşmesi olarak kabul edilebilir.[2] İşte Anayasacılık Hareketi de devlet iktidarının sınırlandırılması ve temel hak ve hürriyetlerinin güvencesinin yazılı belgeler ile saptamak yolu sağlanması amacını güden çabalar olarak anlaşılmaktadır.[3] Bu çabalar 18. Yüzyılda Avrupa’da gelişmiş ve oradan dünyaya yayılmıştır.

18. Yüzyıl’da, batı toplumunda önemli bir ekonomik ve sosyal bir güç olarak ortaya çıkan burjuvazi, kralın mutlak hâkimiyetini engelleyecek, hak ve hürriyetleri ona karşı güvence altına alacak bir mücadeleye girmiştir. Yazılı anayasa, bunları sağlayacak en önemli çare olarak görülüyordu. Görüldüğü üzere anayasacılık hareketinin sınıfsal bir temeli vardır.[4]Daha açık olarak izah etmeye çalışırsak batı toplumunda kapitalizmin ve burjuvazinin yükselişi bir siyasal iktidar mücadelesine de yol açmış bulunuyordu. Devlet iktidarının sınırlandırılması, bunun karşısında insan hak ve özgürlüklerinin tanınması, parlamento ve anayasaların oluşturulması bu sayede mümkün olabilmişti. Yani oluşan modern sınıflar arasındaki mücadele ve rekabetin şiddetli bir sınıfsal çatışmaya meydan vermemesi, toplumsal bir sözleşme ile yukarıda sayılan kavram ve kurumların işlevsel hale gelmesine bağlı idi. İşte “Anayasa” olgusu bu toplumsal uzlaşmanın temeliydi.

Batı toplumlarında siyasal ve sınıfsal ilişkileri belirleyen ekonomik altyapıdaki köklü değişiklikler, üstyapıda (hukuk, siyaset)  devrimsel oluşumların meydana gelmesini tetikliyor ve üstyapıda meydana gelen değişim de ekonomik altyapının hızlıca gelişimine yol açıyordu.[5]Osmanlı toplumsal yapısında ekonomik altyapıda bu denli radikal değişmeler meydana gelmiyor, sermaye birikimi ve kapitalizme geçiş gerçekleşmiyordu. Hukuksal güvenliğin, mülkiyet hakkının olmadığı bir devlette sermaye birikiminin olmaması doğal bir sonuçtu. Neticede ekonomik ve sosyal yapıdaki bu durgunluk düşünsel ve siyasal canlanmayı da köstekliyor ve modernleşmeyi besleyecek bir aydın tabakanın oluşumuna fırsat vermiyordu.[6]Aydın sınıfın yaratılması daha sonra gerçekleştirilen yenileşme hamlelerinin meyveleri olarak ortaya çıkacaktır.

Osmanlı’da Modernleşme Düşüncesi ve Sened-i İttifak

            III. Selim dönemi, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde baş gösteren bunalım ve idari yapıdaki aksamaların devam ettiği ve önemli aşamaya geldiği bir süreçtir. Özellikle 1804 yılından sonra Türk ve Müslüman olmayan halkların başkaldırıları bozuk olan bu düzenin daha da kötüleşmesine neden olacaktı. Adaletli bir düzen, özerklik, bağımsızlık talepleri bu başkaldırıların temel saikleri olarak sayılabilirdi. Dönemin sultanı III. Selim, meydana gelen bu sorunların idarî ve askerî yapıda gerçekleştirilecek yenileşmeler yolu ile çözülebileceği inancını taşıyordu. Bu inanç Sultan Selim’ in zihninde henüz payitahta geçmeden önce yer alıyordu. Özellikle dönemin Fransa Kralı 16. Louis ile yazışmalarının içeriği bu konuda ciddi bulgular taşıyor.[7]

            Sultan III. Selim tahta geçtikten sonra, Ebubekir Ratıp Efendi’yi avrupa kurumları ve işleyişlerini yerinde tetkik etmesi için Avusturya’ya göndermiş ve o da yerinde yaptığı incelemeler neticesinde hazırladığı 1792 tarihli raporunda, sultana avrupa ülkelerinin askerî, idarî ve siyasî yapıları hakkında bilgiler aktarmıştır. Sultan Selim’in diğer bir bilgi kaynağı da ünlü Avusturyalı tarihçi Baron Joseph vonHammerPurgstall’dır. Sultan Selim, reformların hazırlık aşamasında dönemin önde gelen kişilerinden raporlar alarak, reform dağarcığını geliştirmiş, yol haritasını hazırlarken bunlardan faydalanmıştır.[8]

            Ne var ki Sultan Selim’in yenilikçiliği, devlet sisteminin temellerine dokunmadan, onda düzeltmeler yapmaktan ibarettir. Yani Sultan Selim’in reformculuğu köklü değil yüzeysel değişikliklerden ibarettir. Ne sultanın ne de dönemin ileri gelenlerin zihninde, Fransız İhtilali’nin patlak vermesi ile ortaya çıkan, demokratik ilkeleri temel alan bir reform sürecine girmek vardı. Aksine onlar bu ilkelerin karşısında yer almaktaydılar, yani revizyonist fikirlere karşı anti-revizyonist bir düşünsel refleks hali içerisindeydiler. Buna rağmen Sultan Selim döneminde, idari ve yönetsel yapıda ciddi sayılabilecek değişimlerin yaşandığı söylenebilir. Örneğin meşveret usulünün canlanıp, kurumsallaşması önemli bir hamledir. Böylece, kararlar devlet ileri gelenlerinin katıldığı ve padişahın başkanlık ettiği toplantılarda oluşturulacaktı. Düşüncelerin serbest bir şekilde dile getirilebilmesinin padişahça desteklendiği bu kurulun adı, Meclis- i Meşveret idi. Bu girişim meşruti bir sisteme geçişin ilk adımı sayılabilir. Bu mecliste alınan kararlara bakıldığında, bu kurulun aslında yenileşme sürecinin önemli köşe taşlarından bir olduğu göze çarpmaktadır. Gerçekten; ayanların seçim ile işbaşına gelmeleri, seçimlerin valilerden bağımsız olması, yine kadıların herhangi bir müdahalesi olmaksızın şehir kethüdalarının seçim ile göreve gelmeleri, adaletli vergi salınımı yapılması hakkında alınan kararlar dönemin şartları açısından önemlidir. Ancak şunu ifade etmek gerekir ki kararların değeri uygulama ile ortaya çıkar ancak ne yazık ki yukarıda alınan kararlar uygulamaya geçebilmiş değildir.[9]Zaten dönem içerisinde başarıya ulaşmış reformların çok büyük bir bölümü, askerî alanda yapılanlardır.

            Artık bir istismar kapısı olan Yeniçeri Ocaklarının disipline sokulması girişimi, bu sistemden maddi manevi çıkar sağlayan kesimlerin ciddi tepkisine neden olacaktır. Ayrıca Fransa’nın Mısır’ı işgali ve Osmanlı–Fransız ilişkilerinin bozulması ve savaş durumuna geçilmesi sebebiyle; Fransa’nın reformların esin kaynağı olduğu düşünüldüğünde; reform karşıtlarının eline önemli bir koz geçmiş oluyordu. Söz konusu reform karşıtları ve Kabakçı Mustafa Ayaklanması[10], III. Selimdöneminin sonunu getirdi. Reformlara karşı oluşan muhalefetin şeyhülislam tarafından da desteklenmesi, yeni bir aydın sınıfın yaratılması zorunluluğunu açıkça ortaya koyuyordu.

            Yenilik yanlısı Rusçuk ayanı Mustafa Paşa III. Selim’ i tekrar tahta çıkarmak üzere Edirne’ den gelip Babıali’yi bastı ve sadrazamlık mührünü ele geçirdi. III. Selim’in öldürülmüş olması sebebi ile onu tahta çıkaramadı. Mustafa Paşa, II. Mahmut’ un tahta çıkışı ile birlikte, III. Selim döneminde gerçekleşemeyen reformlar için harekete geçecekti. Merkeze hâkim olmasına rağmen taşrada güçsüz olan Mustafa Paşa, ıslahat çabalarının başarıya ulaşmasının temel şartının güçlü bir merkezi otorite kurmak olduğunu ve merkezde alınan kararların taşrada uygulanması gerektiğini düşünüyordu.[11] Bu amacı gerçekleştirmek için girişimlerde bulundu. Taşraya yaptığı bir çağrı ile ayanları ve hanedan temsilcilerini İstanbul’ a bir toplantıya davet etti. Bulgar ayanları ve Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın katılmadığı topantıya Tepedelenli Ali Paşa yalnızca tek bir temsilci göndermek ile yetindi. Toplantı, 29 Eylül 1808’de Kâğıthane Köşkü’nde yapıldı ve toplantı sonunda Sened- i İttifak adında bir anlaşma metni ortaya çıktı.[12]Faruk Yılmaz Türk Anayasa Tarihi adlı eserinde Sened-i İttifak’ ta karara bağlanan hususları şu şekilde özetlemiştir;

1-      Padişahın otoritesi devletin dayandığı temeldir. Bu otoriteye karşı gelinecek olursa, buna elbirliği ile karşı konulacaktır.

2-      Devletin ve ayanın yaşaması, düzenli bir ordunun kurulmasına bağlıdır. Buna engel olanlara hep birlikte karşı konulacaktır.

3-      Devlet gelirlerinin toplanması, korunması ve padişahın emirlerinin yerine getirilmesi gerekir. Buna karşı gelenlere engel olunacaktır.

4-      Padişahın emirlerini sadrazam uygulayacak ve buna karşı gelinmeyecektir. Karşı gelenlere bütün ayan karşı koyacaktır. Sadrazam yetkisini kötüye kullanırsa, buna da birlikte karşı gelinecektir.

5-      Hanedanlar, padişahın otoritesini temininde birbirlerine kefil olacaklardır. Taşradaki beylerden birine devletçe saldırı vuku bulursa, hanedanlar bu saldırıyı birlikte önleyeceklerdir.

6-      Devlet merkezinde askeri ocaklar veya başkalarınca kargaşa çıkarılırsa, hanedanlar izin almaksızın merkeze yürüyüp o ocağın kaldırılmasına çalışacaklar, suçluları cezalandıracaklardır.

7-      Her hanedan, kendi bölgesindeki güvenliği ve vergi adaletini temin edecektir. Haksız vergilerin kaldırılması hususunda vükela ile hanedan arasında görüşmeler yapılacaktır.[13]

Buna göre; Sened- i İttifak’taki şartların özü ocakların uslandırılması, ayanın merkeze sadakat sözü, merkezin de ayana güvence vermesidir. Bu senedin önemli bir özelliği de keyfi bir merkezi uygulamaya karşı ayana verilmiş direnme hakkıdır. Ayrıca vergi adaletinin sağlanması hakkında, ayanlara verilen buyruk malvarlığı güvencesinin sağlanması açısından önemli bir adımdır.

Sened- i İttifak metninin niteliği tartışmalıdır. Genelde 1215 Magna Carta Libertatum ile özdeşleştirilen[14] Sened-i İttifak gerek oluşum nedenleri ve sonuçları açısından aslında Magna Carta’dan oldukça farklıdır. Öncelikle 1215’te İngiliz feodallerinin Londra’yı alıp Kral Yurtsuz Jean’ı köşeye sıkıştırıp kendi belirledikleri şartları ona dayatmaları ile 1808’de müslüman-türk feodallerin bir davete uyarak ve ayrıca merkeze güvensizlikleri nedeniyle silahlı birlikleri ile gelerek, içlerinden bazılarının ittifaknameye imza koymaları olayı birebir örtüşmemektedir.[15] Sened-i ittifak egemen ve yönetici güçlerin, merkez ve taşra kanatları arasındaki çelişkileri karşılıklı ödün ve güvenceler ile gidermek, siyasal bunalımı atlatmak amacıyla merkez güçleri tarafından ya da bunlar adına sahneye konan geçici bir mutabakat metnidir. [16]

Sened- i İttifakı, anayasal düşüncenin gelişmesi açısından irdelersek; Devletin merkezi iktidarının sınırlandırılması açısından olumlu bir başlangıç sayılabilir. Sened-i İttifak, monarşik yönetim sisteminin, meşruti şekle doğru gelişmesi yönünde göze çarpan ilk örnektir. Her ne kadar Sened-i İttifak, yukarıda bahsedilen hükümleri itibariyle, esasen padişahın otoritesinin ayanlarca tanınması ve güvence altına alınmasını öngörüyor ise merkezi yönetime karşı manevi bir cebir olarak, ayanlara direnme hakkı tanınması da padişahın otoritesinin azaltılması bağlamında anayasal bir dönüşümün nüveleridir. Uygulamaları ile otoriter ve merkeziyetçi bir padişah olarak gösterilen Sultan II. Mahmut, Sultan III. Selim ile başlayan ve Sened-i İttifak ile başlayan anayasal modernleşme sürecinin önemli bir halkası olarak belirecektir.

Modernleşme Sürecinde II. Mahmut ve Reformları

II. Mahmut dönemi; Balkanlarda ulusçuluk düşüncesinin etkisi ile hareketlenen bağımsızlıkçı unsurların mücadeleleri neticesinde sarsıntılı başladı. Türk ve Müslüman olmayan ulusların milliyetçi dalgalanmaları yanında, Sened-i İttifak’ın uygulanmayıp, Alemdar Mustafa Paşa’nın öldürülmesine göz yumulması da yaşanan sarsıntıların ivmesinin artmasına neden oldu. Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve Tepedelenli Ali Paşa’ nın merkezi yönetim ve Padişaha karşı yönelen tepkileri başkaldırı olarak kendini gösterecekti.

Yaşanan olumsuz gelişmeler neticesinde Sultan Mahmut, bunalımı III. Selim gibi yenileşme ve reform yöntemleri ile çözmeye çalıştıysa da Sultan Mahmut yenilikçiliği veya reform anlayışı; bir uzlaşma şeklinde değil, radikal ve katı yöntemler içeren ve feodal muhalefetin ortadan kaldırılmasını içeren, merkezileşmeyi esas alan bir şekilde uygulandı. Tımar sistemi, sipahilik ve en önemlisi ulema ile ittifak halinde reformlara karşı muhalif bir tutum takınan Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ile reformların uygulanması için ideal ortam sağlanmaktaydı. Sultan Mahmut, III. Selim’in düşündüğü meşveret sistemini üç yeni meclis kurarak idame ettirdi. Bunlar Dâr-ı Şurâ-yı Askeri, Meclis-i Valâ-yı Ahkâm-ı Adliye ve Dâr-ı Şurâ-yı Babıali’dir. Özellikle Meclis-i Valâ-yı Ahkâm-ı Adliye ve Dâr-ı Şurâ-yı Babıali’nin ayrı birer kurum olarak ortaya çıkmaları; yani adli ve idari görevlerin birbirinden ayrılması anayasal yönetime geçiş yolunda önemli bir adımdır. Halen ülkemizde geçerli olan idari rejim yani adli ve idari yargılamanın birbirinden ayrıldığı sistemin Sultan Mahmut döneminde uygulamaya başlaması, dönemin idarecilerinin “Kara Avrupası” hukuk sisteminden etkilendiklerini göstermektedir. Bunun yanında önemli gelişmelerden biri de yönetim yapısında kabine usulünün uç vermeye başlamasıdır. Önceden mutlak vekil sıfatındaki sadrazam, yeni düzenleme ile oluşturulan bakanlıkların başındaki nazırların birliğini temsil eden düzenleyici yetkileri haiz olacaktır. Bu yenilik “hükümdara karşı sorumlu bir kabine sistemi” oluşturulması yönünde atılan bir adımdır.[17]

Müsadere usulünün kaldırılması, kadıların yetkilerini kötüye kullanmalarının engellenmesi, rüşvetin ortadan kaldırılması yolunda yapılan kanuni düzenlemeler, memurine mahsus ceza kanunu ile getirilen kanunsuz ceza verilemeyeceğine ilişkin düzenleme, kişisel güvenlikleri sağlanması yönünde atılan ilkel ama ilkesel ve önemli bir adımdır. Yine mülkiyet hakkının tanınması, din ve vicdan özgürlüğü ve eşitlik yönünde atılan adımlar anayasal düzene geçiş yolunda önemli gelişmelerdir. Özellikle din ve vicdan hürriyetinin sağlanması açısından II. Mahmut’un 1837’de vurguladığı “Ben tebaamın müslümanını camide, hristiyanını kilisede, musevisini havrada fark ederim. Aralarında başka bir fark yoktur. Cümlesi hakkındaki muhabbet ve adaletim sağlamdır. Hepsi hakiki evlâdımdır.” şeklindeki sözleri çığır açıcıdır.

Görüldüğü gibi, uygulanmasa da anayasacılık hareketi tarihimiz açısından hükümleri itibarı ile önemli bir başlangıç olarak kabul edebileceğimiz Sened-i İttifak, yeni getirilen bir düzenleme ile sadrazama hükümdara karşı sorumlu bir kabinenin birliğini temsil yetkisinin tanınması, sultan tarafından dile getirilen dinler arası eşitlik ilkesi, müsadere, kanunsuz ve keyfi cezalandırmanın kaldırılması, askere alımlarda da keyfilik ve zorbalıktan vazgeçilmesi gibi uygulanan veya uygulanmayan ancak önemli bir vizyon kazandıran yenilikler, anayasacılık tarihimiz bakımından ciddi gelişmelerdir.

II. Mahmut döneminde hayata geçirilen reformların özellikle haklar ve özgürlüklerin sağlanması noktasında işlevsel olmadığı görülmektedir. Müsadere, kanunsuz ve keyfi cezalandırma yasağı, askere alımlar konusunda zorbalığın ve keyfiliğin önlenmesi gibi yukarıda üzerinde önemle durulan düzenlemelerin uygulanmaması II. Mahmut dönemi ıslahatların idari ağırlıklı göstermektir.Mal ve mülk güvenliği gibi sermaye birikiminin sağlanması ve sınıfsal ilişkilerin gelişmesi açısında elzem olan reform düzenlemeleri uygulanamamıştır. Sermaye birikiminin sağlanamaması, hukukla bağlı yönetim anlayışı, liberal ve özgürlükçü düşüncenin motoru olan burjuva sınıfının ortaya çıkmasını geciktiriyordu.[18]

Tanzimat Fermanı

Dar gelirli bir aileden gelen ancak bütünüyle kendi çabası ve yeteneği sayesinde tahsil hayatını devam ettirmiş ve Londra Büyükelçiliğine kadar yükselebilmiş Mustafa Reşit Paşa, Mısır sorununun çözümü için İngiltere’ nin dostluğuna güvenmiş ve Hariciye Nazırı olarak bazı yazarlarca Osmanlı maliyesinin yıkımı olarak görülen[19] 1838 Baltalimanı Ticaret Anlaşmasının imzalanmasında önemli bir rol oynamıştı. Mustafa Reşit Paşa reformların devamından yana olmakla birlikte, reform karşıtlarının bastırması neticesinde Sultan tarafından tekrardan Londra’ya gönderilmiş ancak II. Mahmut’un ölümü ve tahta Sultan Abdülmecit’in geçmesi ile İstanbul’a geri gelerek, Hariciye Nazırlığı görevini yürütmeye devam edebilmiştir. Hariciye Nazırlığı görevinin bu ikinci döneminde, Osmanlı yenileşme tarihinde önemli bir kilometre taşı olan Gülhane Hattı Hümayunu okunup ilan edilmiştir. Can, ırz, namus, şeref ve haysiyetin korunması, mal- mülk güvenliğinden bahsetmesi GHH’nun en dikkate değer özelliğidir. Ve Padişah bu hakların korunması açısından yemin ederek, kendini de bu Hattı Hümayun hükümleri le bağlı saymıştır.  Aslında, devletin içinde bulunduğu son 150 yıllık bunalımın şeriata ve yüce yasalara uyulmadığından evvelki kuvvet ve refahın tam tersine döndüğü ve şeriat yasaları uygulanmadan devletin yönetilmesinin mümkün olmadığı yönünde bir yargı ile başlayan fermanın[20], yukarıda sayılan hakların hukuksal güvencelerini sağlayacak yasal düzenlemeler ile ne derecede uyuştuğu tartışılabilir. Zira aslında başlayan yenileşme süreci ile bir anlamda şeriattan soyutlanma süreci de başlamış oluyordu. Fermanda geçen “tebaayi saltanatı seniyemizden olan ehli islam ve mileli saire bu müsaadatı şahanemize bilaistisna mahzar olmak üzere can ve ırz ve namus ve mal maddelerinden… kaffei memaliki mahrusamız ahalisine tarafı şahanemizden emniyeti kâmile verilmiştir.” şeklindeki bölüm[21], eşitlik ilkesinin geleneksel islam anlayışından ayrıldığını ve laikleşme yönünde bir eğilim olduğunu göstermektedir.

Gülhane Hattı Hümayunu’nda, kişi dokunulmazlığı ve güvenliği önemli bir yer tutmaktaydı.  Adil yargılanma hakkı, şeref ve haysiyetin korunması ve güvence altına alınması, yargısız infazın önlenmesi, padişahın örfi cezalandırma yetkisinden vazgeçmesi, malvarlığının güvence altına alınması, askerlik hizmetinde adaletsizliğin ortadan kaldırılmasını içeren ilkesel düzenlemeler anayasal rejime geçiş yolunda önemli adımlar olarak gösterilebilir. Gülhane Hattı Hümayunu ile Osmanlı yönetim sisteminde ilk defa olarak padişah kendi yetki ve iktidarını kendi iradesi ile sınırlandırmış ve bunu yemin ile güvenceye bağlamıştır. Yeminin hukuken bağlayıcılığı eksik olmasına, sultanın bu yemini geri alabileceği ihtimalinin olmasına ayrıca yeminin, yemini eden sultanın hayatı ile sınırlı olmasına, yani tüm bu olumsuzluklara karşın yine de devlet iktidarının sınırlandırılması çabası olarak nitelendirdiğimiz anayasacılık hareketinin mutlak iktidar olan sultan tarafından da benimsenmesi önemli bir gelişmedir.

Gülhane Hattı Hümayununu hukuken tahlil etmek gerekirse, bunun tek yanlı bir beyanname olduğu açıkça görülmektedir. Ancak padişahın kendi kendini sınırlaması açısından anayasal nitelikte olduğu varsayılabilir. 

Can, ırz, şeref ve haysiyetin korunmasından, kişi dokunulmazlığı ve güvenliğinden, padişahın örfi cezalandırma yetkisinin kaldırılmasından, mal-mülk güvenliğinden bahsetmesi, özellikle sultanın bu sayılan temel hakların tanınması bağlamından yemin ederek kendini de Gülhane Hattı Hümayunu hükümleri ile bağlı sayması, temel hakların üzerinde hiç olmadığı kadar durulduğunu göstermektedir. Padişahın yetkilerinin sınırlanması açısından bu dönem türk anayasacılık düşüncesi açısından önemle vurgulanması gereken bir dönemdir. Özellikle bu temel hakların, uzlaşma metni olarak bir anayasa ile değil de padişahın tek yanlı bir iradesi ile tanınmış olması da dikkat çekicidir.

Osmanlı’da Reformasyon ve Islahatlar Süreci

1839’da tanınan hakların yetersiz oluşu ve verilen sözlerin tutulmamış olması sebebiyle Rusya’ya karşı Osmanlı’yı desteklemelerinin bir diyeti olarak 1856 Paris Konferansı öncesinde Batı Devletleri hristiyan azınlıklara tanınacak haklar konusunda baskı uygulamaya başlamışlardır. Yani daha çok dış etkenler sebebi ile ve diplomatik ilişkilerin gerektirdiği bir çözüm olarak ilan edilen Islahat Fermanı’nın esasları Ali Paşa ile İstanbul’ daki İngiliz ve Fransız elçiler arasında kararlaştırıldı. Ferman, Gülhane Hattı Hümayunu ile tanınan can, mal, ırz ve şeref dokunulmazlığı tekrardan doğrulamış, hristiyan ve öteki müslüman olmayan tebaaya verilen imtiyaz ve bağışıklıkları güvence altına almış, İslam’ dan çıkmanın ölümle cezalandırılmasına son vermiş,  hristiyanların müslümanlardan farksız şekilde devlet memuru ve asker olmasını açmıştır. Yine maliyede yenilikler, iltizamın kaldırılması, vergide adaletin vurgulanması gibi hususlarda yenilikler vaat edilmiştir.     Görüldüğü üzere Islahat Fermanı’nda artık Kur’an’a ve eski düzene bir gönderme yoktur, hatta İslam’a aykırı esaslar bulunmaktadır, bu da teokratik devlet anlayışından bir sapma olarak nitelendirilebilir.[22]Artık beşeri hayat yalnızca Kur’an hükümleri doğrultusunda düzenlenmeyecek, ekonomik hayattan usul hukuklarına kadar uzanan geniş bir alan yeni yasalar ile düzenlenecekti.  Bu düzenlemelerin en önemlileri 1858 tarihli Arazi Kanunnamesi, 1840 tarihli Ceza Kanunnamesi, 1851 tarihli Kanun-i Cedid, 1855 tarihli Ceza Kanunname-i Hümayunu, 1880 tarihli Usul-i Muhakemat-ı Cezaiye Kanunu, 1850 tarihli Ticaret Kanunnamesi ve Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye olarak gösterilebilir. Bunlar ile Osmanlı’da kanun kavramı çağdaş bir içerik kazanmaya başlıyordu.[23] Bu yasaların bir bölümü aktarma yolu ile alınan, yabancı kökenli ve din ötesi kaynaklı idi. Arazi Kanunnamesi mülkiyet ve miras konusunda dinsel hukuktan farklı hükümler getiriyordu.

            İdari sistemde gerçekleştirilen önemli bir değişiklik de adli yargı ile idari yargının birbirinden ayrılması oldu. Divan-ı Ahkâm-ı Adliye, adliye mahkemelerinin temyiz mercii olarak görevlendirilirken, Şurâ-yı Devlet ise yasa ve yönetmeliklerin hazırlanması, mülki konularda kararlar almak, görüş bildirmek, memurları yargılamak gibi genelde idari yönü ağır basan iş ve işlemleri gerçekleştirmek ile görevlendirilmişti. Şurâ-yi Devlet’in yukarıda bahsedilen laikleşme ile bağlantılı bir özelliği de üyelerinden 13’ünün gayrimüslim tebaaya mensup olması idi. [24]

            Tanzimat dönemi ile birlikte merkezi yönetim teşkilatında kurulan yeni bir kurum da bakanlar kurulu olarak görev yapan “Heyet- i Vükela” idi. Üyelerinin tamamının padişah tarafından atanması, padişahın onayı alınmadan kararların uygulanamaması gibi bugünden bakıldığında olumsuz olarak görülebilecek özelliklerine rağmen merkezi yönetim yapısında önemli bir organ olduğuna şüphe bulunmamaktadır. [25]

            Yukarıda anılan kurumların oluşturulması, beraberinde “Babıali bürokrasisi” denen ve padişah karşısında önemli bir güç olarak beliren bir sınıfsal yapının oluşmasına yol açmıştır. Medrese dışındaki okullardan ve elçiliklerde yetişen, yabancı dil bilen, batı kültürünü tanıyan, toplumsal sorunlar üzerine eğilmekten çekinmeyen ve artık ülkede yapılanları sorgulamaya başlayan[26] aydın sınıf, Padişah tarafından devletin gerilemesine engel olunması amacıyla meydana getirilen kurumların içinden doğmuştur denebilir. Bu, aydın sınıfın oklarını daha sonra padişaha çevirecek olması açısından trajik bir durumdur.

            Tanzimat döneminde kişi hak ve hürriyetlerinin güvence altına alınması bağlamında yenileşen en önemli alan ceza yargılamasıdır. Savunmanın olmadığı, duruşmaların kapalı ve cezaların barbarca olduğu Osmanlı ceza yargılamasında Tanzimat ile birlikte önemli gelişmeler yaşanmıştır. Yeni Ceza ve Ceza Usul yasaları ile cezalandırmada keyfiliğe son verilmiş, yargılamada yasallık, şeffaflık, eşitlik ve hâkimlerin tarafsızlığı doğrultusunda hükümler getirilmiştir. Yine 1846’da köle pazarının kapatılarak başkentte insan ticaretine son verilmesi ve 1857’de köleliğin yasaklanması da temel hak ve hürriyetlerin geliştirilmesi açısından önemli yeniliklerdir. [27]

            Tanzimat yenilikçiliği ile Osmanlı İmparatorluk yapısını korumak, din ve milletleri ne olursa olsun tüm tebaadan bir Osmanlı Milleti çıkarmak amaçlanıyordu ancak ulusçuluk akımı özellikle de Balkanlarda yaşanan ve dilsel, tarihsel, ırksal ve etnik bir kimliğe dayanan mikro ulusçuluk[28]ve bu amacın gerçekleşmesini imkânsız kılıyordu. Ayrıca, Tanzimat yenilikleri ile genelde gayrimüslim tebaaya haklar bahşedildiğini düşünen Müslüman halk da bu durumdan hoşnut değildi. Yani aslında Tanzimat yenilikçiliğinin dayandığı geniş bir toplumsal temelden söz etmek mümkün değildir. Tanzimat dönemi yenilikçiliği genelde Padişah, bir grup bürokratın İngiltere ve Fransa’ nın desteği ve telkini hatta zorlaması ile gerçekleştirilmiş ve devletin gerilemesine engel olmayı amaçlamış bir reformlar bütünüdür. İngiltere ve Fransa’ nın bu hareketten desteklerini çekmeleri, yeniliklerin yürütücüsü konumunda olan Ali Paşa’ nın ölümü ile süreç sonlanmış; Padişah Abdülaziz ve sadrazam Mahmut Nedim Paşa ile birlikte tutucu bir zihniyet devlete egemen olmuştur. [29]

            Gülhane Hattı Hümayunu ve Islahat Fermanı; halk, aydınlar, merkezi yönetim uzlaşması ile oluşan metinler değildir. Batıda burjuva sınıfının ön ayak olduğu yenileşme girişimleri, anayasal düşünce hareketleri, Sened-i İttifak’ta kısmi bir ayan etkinliği dışında bütünüyle merkezi yönetimin eseri olarak kabul edilmelidir. Yenilik hamleleri yukarıda açıklandığı üzere, Avrupa devletleri ile ilişkiler bağlamında, dış politikanın da gerekliliği biçiminde ve gayrimüslimler düşünülerek ortaya çıkmışsa da; bu gerçek, yapılan yeniliklerin temel haklar açısından önemli gelişmeler olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Özellikle, bu dönemde ceza yargılaması hakkında yapılan düzenlemeler, cezalandırmada keyfiliği ortadan kaldırmayı amaçlamış, yasallık, şeffaflık, eşitlik ilkelerini ön plana çıkarmıştır. Yine insan ticaretine son verilmesi, köleliğin yasaklanması, beşeri hususlar esas alınarak iktibas edilen diğer kanuni düzenlemeler, hukuksal laikleşme yönünde atılmış adımlar olarak görülmelidir. Görüldüğü gibi yenileşme hareketi, kanuni düzenlemelerde kendini göstermiş, ileride muhtemel bir anayasa düzenlemesine ilkesel olarak kaynak oluşturmuştur.

İlk Osmanlı-Türk Anayasası: “Kanun-ı Esasi”

            Tanzimat döneminde muhalefet, Genç Osmanlıların faaliyetleri ile başlamıştır.  İmparatorluğu batı ekonomilerinin etkisine açan Tanzimat, demokratik fikirlerin de ülkeye girmesine zemin hazırlamıştır. 1860’tan sonra canlanan basın hayatı; Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Paşa gibi liberal reformistlerin ön plana çıkmasını ve onların fikirlerinin ülkeye taşınmasını sağladı. Temelde Genç Osmanlılar Tanzimat’ın getirdiği yeniliklere olumlu bir yaklaşım içerisinde idiler ve Mustafa Reşit Paşa’dan saygı ile söz ediyorlardı. Ancak Tanzimat onlara göre göz boyama idi ve temele inen hukuki ve sosyal reformlar bütünü olarak görülemezdi. Genç Osmanlıların eleştirdikleri hususlar; yönetimin keyfi ve mutlakiyetçi tutumları, iktisadi çöküntü ve bağımlılaşma, yabancı etki ve müdahalelerin artması, yabancılara ekonomik haklar tanınması, eşitlik uygulamasının Müslümanlar aleyhine sonuçlar yaratması, taklitçilik eğilimi idi.[30] Sultan Abdülaziz dönemine kadar özellikle Ali Paşa ve Fuad Paşa’nın başını çektikleri küçük bir devlet adamı grubuna karşı süregelen muhalefet[31], yerini Abdülaziz ve Mahmut Nedim Paşa karşıtlığına bıraktı. Muhalefetin şiddetini artırması, kışkırtılan halk eylemleri ve İstanbul’da bulunan Fatih, Bayezid, Süleymaniye Medresesi öğrencilerinin 1 Mayıs 1876’daki eylemleri neticesinde[32] Sultan Abdülaziz, hedefteki isim Mahmut Nedim Paşa’yı görevden aldı ve yerine Mütercim Rüştü Paşa’yı sadrazamlığa getirdi. Ayrıca Mithat Paşa Vekiller Heyeti’ne dâhil olmuş, Hüseyin Avni Paşa da seraskerlik ile görevlendirilmişti. Böylelikle, bürokratik yapıda istediğini alan muhalefet hedefini Sultan Abdülaziz olarak yeniledi. Nitekim sultanın Mahmut Nedim Paşa’ yı yeniden sadrazamlığa getireceği öngörüsü ile[33] 29/30 Mayıs 1876’da Sultan Abdülaziz bir darbe ile tahttan indirilip yerine V. Murat tahta çıktı ancak psikolojik problemleri bu görevi yerine getiremeyeceği düşüncesi ile yeni bir padişah arayışı başladı. Mithat Paşa II. Abdülhamid ile temasa geçti ve tahta geçmesi durumunda anayasayı hazırlatıp ilan etmesi hususunda aralarında anlaşmaya varıldı. Bu konuda gerekli fetvanın alınması ile birlikte II. Abdülhamid, 34. Osmanlı Sultanı olarak tahta çıktı.[34]

            Bir Anayasa dalgası başlatan 1830 ve 1848 İhtilallerinin etkisi; batıda ulus devletlerin sayısal olarak artışı, demokratik düşüncenin gelişmesi ve gelişen sosyal haklar olarak beliriyordu.Osmanlı’da henüz emekleme aşamasında olan aydın sınıfın bu ihtilaller ve sosyal etkilerinden müteessir olmamaları düşünülemezdi.Tabi ki düşünsel planda anayasal hareketin temel oyuncuları yeni gelişen bu aydın sınıf iken dış dünyanın da bu harekete,cebir ile de olsa, katkı yaptığı yadsınamaz. Bu itibarla ifade etmek gerekir ki batılı devletler Osmanlı’dan yine yeni ıslahatlar yapmasında dair talepte ve bu doğrultuda İstanbul’da bir konferans tertiplenmesi yönünde baskıda bulundular. Bunun üzerinde Sultan Abdülhamid, anayasayı bir an önce ilan edip batılı devletlerin baskısından kurtulma düşüncesine sahip Mithat Paşa’yı sadrazam olarak atadı.[35]

            Kanun-ı Esasi’yi ve seçim yasasını hazırlamak için görevli ve Mithat Paşa’nın başkanlığında merkezi hükümet, belediye, adliye, maliye, nafıa, eğitim ve ordu mensuplarının yanında gayrimüslimlerin de içinde yer aldığı[36] bir komisyon kuruldu. (Cemiyet-i Mahsusa) Bu kurul 28 üyeden meydana gelmekteydi. Komisyon 130 maddeden oluşan bir anayasa tasarısı hazırlamış ve sadrazama sunmuştur.  Ancak tasarının getirdiği ilkelerin hükümranlık hakları ile bağdaşmaması ve Namık Paşa ile Rüştü Paşa’nın muhalefeti nedeniyletasarının Kanun-ı Esasi yerine “Tanzimat Layihası” şeklinde bir layiha olarak yayınlanmasında karar kılınmış, bunun da başlangıç maddelerinde padişahın yetkilerinin azaltılacağı iddia edilmiş, sadrazamlık kurumunun kaldırılarak yerine başvekâletin kurulmasına karşı çıkılmış ve geleneksel düzenin devamından yana olunmuştur. Anayasa yapım süreci uzadıkça, anayasanın ilanından yana olanların Padişah üzerinde baskıları artmış hatta Süleyman Paşa, anayasanın çıkarılmaması halinde kötü sonuçlar doğacağından bahisle sultanı tehdit etmiştir. Damat Mahmut Paşa’nın Padişah’a sürgün yetkisi veren 113. maddenin anayasaya konması teklifine karşı oluşan ciddi tepkiye rağmen padişahın anayasayı yayımlama şartı olarak öne sürdüğü bu maddenin nihayet Kanun-ı Esasi’de yer alması kabul edilmiş ve 11 bölüm ve 119 maddeden oluşan Kanun-ı Esasi 23 Aralık 1876’ da padişah tarafından kabul ve ilan edilmiştir.[37] Görüldüğü üzere Kanun-ı Esasi doğrudan padişahça oluşturulan bir komisyon tarafından hazırlanmış ve yine padişah tarafından tek yanlı bir işlem ile ilan edilmiştir. Ferman anayasa olarak isimlendirilmesi de bu yüzdendir.[38]

            Kanun-ı Esasi, öncelikle devlet ve idarenin kuruluş ve işleyişi hakkında hükümler getirmiştir. Anayasa’da Devlet-i Osmaniye’nin ülkesi ile bölünmez bir bütün olduğu, başkentinin İstanbul olduğu, saltanat ve hilafet hakkının ve makamının Osmanoğulları soyuna ve bunun en büyük evladına ait olduğu, Osmanlı sülalesinin hürriyet, mal-mülk ve ömür boyu ödenek haklarının umumun kefaleti altında olduğu ilk altı madde içerisinde düzenlenmiştir.[39] Anayasa’da hükümet biçiminin monarşi olduğu gerçeği tartışmasızdır. Ancak padişahın monarşik egemenliğinin kaynağında bir değişme baş göstermiştir. O zamana kadar meşruluk kaynağını gelenek ve dinsel inançlardan alan monarşik egemenlik şimdi insan iradesi ürünü bir hukuki belgeden meşruluk alarak dünyevileşmektedir. [40]

            Kanun-ı Esasi’ye göre padişah yürütme organının başıdır. Heyet-i Vükela üyelerini, sadrazamı ve şeyhülislamı seçer ve azleder. Yasama meclisi, üyelerinin tümünün padişah tarafından atandığı Heyet-i Ayan ve seçimle işbaşına gelen Heyet-i Mebusan’ dan oluşan Meclisi Umumi olarak adlandırılmaktadır.

Osmanlı’da meclis düşüncesinin oluşum sürecine kısaca değinmek gerekmektedir. Takvimi Vekayi’de İngiliz parlamentosunun işleyişi ile ilgili çıkan haberler Osmanlı aydınının da ilgisini çekiyor, temsile dayalı bir meclisin oluşturulması ile devletin içinde bulunduğu buhrandan kurtulabilineceği tezi işleniyordu. Ali Suavi ve Namık Kemal gibi liberal İslamcılar, meclis kavramını, İslam’ın Asr-ı Saadet dönemindeki meşveret kavramı ile özdeşleştiriyor ve özellikle halkın bir kısmının meclis düşüncesinin İslam’a aykırı olup olmadığı yönündeki kuşkularını, meşveret-meclis ilişkisi açısından değerlendirip, meclisin İslamiyet’e yabancı bir kavram olmadığı şeklindeki yargıları ile dağıtmaya çalışıyorlardı.  Ayrıca meclise seçilecek mebusların bir kısmının gayrimüslim olması durumunu şeriata aykırılığı gerekçesi ile eleştirecek olanlara da yine İslam tarihinden örnek verilecek ve Hazreti Muhammed başkanlığında yapılan bir toplantıya, o zaman henüz Müslüman olmamış olan Ebu Süfyan’ın da katılmasından bahsedilerek bu konudaki kaygılar da aynı şekilde giderilmeye çalışılacaktı.[41]

Heyet-i Ayan’dan ziyade milleti siyasal bir varlık olarak ortaya çıkaran Heyet-i Mebusan önemli bir işlev yerine getirmiş oluyordu. Heyet-i Mebusan’ın diğer bir önemi ise padişahın doğrudan seçmediği üyelerden oluşması hasebiyle iktidarın kısmi de olsa paylaşılmaya başlamasıdır.

            Anayasa’da Meclis- i Umumi’ye yer verilmesi anayasacılık hareketimiz ve iktidarın sınırlandırılması temel amacı bakımından ciddi bir ilerleme olarak düşünülebilirse de henüz padişahın yetkilerinin aydınların ideallerindeki seviyede sınırlandırılmadığı da bir gerçektir. Zira yasama meclislerinin çalışabilmeleri ve çalışma süreleri padişahın takdirindedir. Meclis-i Umumi’nin toplanması, tatili, gerektiğinde feshi hala padişahın kutsal haklarındandır. Meclis- i Umumi üyeleri öncelikli olarak padişaha sadakat yemini etmektedirler. Yine Kanun-ı Esasi’ ye göre yeni yasa yapılması ya da var olan yasalarda değişiklik önerisinde bulunulduğunda, bu öneri sadaret yolu ile padişaha iletilir ve onun izni alınırdı. Padişahın izni alınırsa istem konusu önce Şurâ-yı Devlet’e gönderilir ve bunun hazırladığı tasarı meclise sunulurdu. Meclis-i Mebusan’da görüşülen tasarı Meclis-i Ayan’a gönderilir, meclislerden birinde reddedilen tasarı o toplantı yılında bir daha görüşülemezdi. Tasarı her iki meclisten geçse de yine bir kanun niteliği kazanmaz, meclislerden geçen tasarı hükümdarın kabulü ile yasalaşmadan önce sadece bir layihadır.[42] Yani esasen monarşik yapıda özde bir yumuşamadan bahsedebilmek mümkün değilse de yine de halkça seçilen mebusların padişahça onaylanınca yürürlüğe girse bile yine de yasa yapımında bir etkinliğinden bahsetmek bile önemli bir gelişmedir.

Bu arada ilk Osmanlı Meclisi’ nin yapısından bahsetmek gerekir: Heyet-i Mebusan’ın üyeleri seçim ile gelmektedir ancak bu seçimde yalnızca erkekler oy kullanmakta, İstanbul ve çevresinde seçmen olabilmek için “emlaka mutasarrıf olmak” şartı aranmaktadır. Dolayısıyla genel oya dayanan bir sistem mevcut değildir. Halk kitlelerinin bilinçsiz ve örgütsüz olmaları ve sınırlı bir oy sistemi beraberinde egemen sınıfların hâkim olduğu bir meclis yapısı getirmiştir. Buna ek olarak meclisin 1/3’nün gayrimüslim tebaadan oluşması devletin laikleşmesi açısından olumlu bir gelişmedir.[43]

            Tüm olumsuzluklarına, padişahın mutlak otoritesini esaslı olarak sınırlandırmayı başaramasa, meclislerin çalışma güvencesini tam olarak yerine getiremese de artık Padişah Meclis-i Mebusan’ın istemediği bir konuyu yasalaştırma imkânına sahip değildi. Yani Meclis-i Mebusan yukarıda anlatılan prosedür nedeniyle istediği hususları yasalaştırma yetkisine sahip değilse de, istemediğini de yasalaştırmama gücünü elinde tutuyordu.[44] Sadrazam, şeyhülislam ve vekillerin padişah tarafından atanması ve görevden alınması, bu makamların meclise karşı sorumlu olmadıklarını gösteriyordu. Meclise gensoru ve hükümeti düşürme yetkisi de verilmemiştir. Meclisin vekillerden soru sorma ve bir vekilin cezai sorumluluğunu Divan-ı Ali nezdinde harekete geçirme hakkı vardır ancak söz konusu sorunun muhatabı sadrazam veya vekil cevabını erteleyebilmekte (md.38) ayrıca padişah oluru olmadan Divan-ı Ali’ye gönderme kararı kesinleşememektedir. Ayrıca bazı durumlarda padişahın meclisi 6 ay içerisinde toplamak kaydı ile feshedebilmesi yetkisi bulunmaktadır. (md.35,73) Görüldüğü üzere yetkileri bu denli geniş olan padişahın “nefsi hümayunu mukaddes ve gayrimesuldür.”[45]

            Kanun-ı Esasi’de Osmanlı uyruğu herkesin din ve mezhebi ne olursa olsun Osmanlı sayılacağı (md.8), yasa önünde eşit olacağı (md.17), kişi özgürlüğü ve dokunulmazlığının sağlanacağı, konut dokunulmazlığının güvence altında olduğu, eziyet, işkence, müsadere ve angaryanın yasaklandığı, mal ve mülk güvenliğinin koruma altına alındığı, Türkçe bilmeleri şartı ile herkesin memuriyete girebileceği, yargılamada doğal hâkim ilkesinin geçerliliği düzenlenmiştir. Hak ve hürriyetler bağlamında önemli kayıtlar içeren Kanun-ı Esasi’ nin daha çok Mithat Paşa’nın sürgünü ile anılan[46] 113. maddesi ise padişaha hükümetin emniyetini ihlal ettikleri bir polis soruşturması sonucu belli olanları sürgüne yollama yetkisi vermektedir. Eski rejim yanlılarının yaka silktiği Mithat Paşa’nın yıldızı Sultan Abdülhamid ile de barışmayınca, üstelik Padişah’a yazdığı 18 Ocak 1877 tarihli takrir de[47] Sultan Abdülhamid’i kızdırınca, zaten çok hoşlanmadığı Mithat Paşa’yı Kanun-ı Esasi’nin 113. Maddesine dayanarak yurtdışına sürgüne gönderiyordu.[48]

            Kanun-ı Esasi devletlerarası konferansın Osmanlı üzerinde uygulayabileceği muhtemel yaptırımların engellenmesi amacıyla alelacele yetiştirilmişti. Ancak Kanun-ı Esasi’ nin hazırlanmasında ve yürürlüğe konmasında hukuksal ve siyasi amaçların yanında bu diplomatik amaç da gerçekleşmemiş, konferans devam etmiş ve kararlar Osmanlı’ya bildirilmiştir. Konferans kararlarının reddedilmesi ile Rusya 24 Nisan 1877’de savaş ilan etmiş,[49] Osmanlı Devleti “93 Harbi” denen 1877-1878 yılları arasında süren savaşta Rusya ve Romanya tarafından yenilgiye uğratılmış ve Rusya ile 3 Mart 1878’de Ayastefanos Antlaşması imzalanmıştır.[50] Bu arada barış antlaşmasından hemen önce Sultan Abdülhamid, 14 Şubat 1878’ de meclisi Kanun-ı Esasi’ nin 7. maddesine dayanarak feshetmiş ve Kanun-ı Esasi’yi ise ilga etmemekle beraber fiilen uygulanmamasını sağlamıştır.[51]

            Hüseyin Nail Kubalı; görünüşte de olsa kuvvetler ayrılığı sistemi öngörmesi, meşruti bir yönetime geçilmesi, devlet hayatında laik, belirli ve objektif esasların geçerliliğinin sağlanması açısından Kanun-ı Esasi’nin önemli bir gelişme olduğunu belirtmekte ve olumlamaktadır.[52]Buna karşın Kanun-ı Esasi, padişah mutlakıyetini kurumsallaştırdığı, müstebit yapıya hukuksal zemin yarattığı, halkın oyları ile seçilen mebuslardan oluşan Meclis-i Mebusan’ın yetkilerinin göstermelik ve kısıtlı olması açısından da kimi yazarlarca eleştirilmektedir. Bizce mutlaki bir rejimin iki yıl gibi kısa süreliğine de olsa meşruti bir biçime dönüştürmesi açısından önemli bir gelişme ve ilerisi süreçler için de bir uygulama örneği olmuştur. Demokratik zihniyetin henüz gelişmediği ve bunun toplumsal alanda karşılığı olmadığı bir devlette sınırlı oy sistemi ile de olsa seçim usulünün uygulanması demokratik zihniyetin gelişimi açısından ileri bir hamle idi. Kanun-ı Esasi’de daha önce fermanlar ile reayaya bahşedilen hürriyetlere ilişkin hususların “Tebaa-i Devlet-i Osmaniye’nin Hukuk-ı Umumiyesi” bölümünde ayrıntısı ile yer alması ve kurumsallaştırılması önemli bir gelişmedir. Anayasanın bu bölümünde tebaanın din ve mezhep ayrılığı olmaksızın Osmanlı sayılacağı (md.8), hürriyetlere tecavüzün yasaklandığı ve her türlü saldırıdan korunacağı (md. 9,10), eğitimin serbestliği (md.15), konut dokunulmazlığı (md. 22) gibi temel haklara ilişkin hükümler getirilmiştir. Buna karşın Kanun-ı Esasi’nin padişaha sürgün yetkisi veren 113. maddesi, temel haklara ilişkin hükümle işe çelişki içermektedir. Nitekim bu anayasanın hazırlanmasında önemli bir etkiye sahip olan Mithat Paşa, bu madde mucibince sürgün edilmiştir.

                        İkinci Meşrutiyet Dönemi

            2. Meşrutiyetin hazırlanmasında ve gerçekleştirilmesinde düşünsel ve eylemsel planda etkinliği olan aydın grup, Jön Türkler olarak isimlendirilmiştir. Üstelik bu aydın grup, en büyük düşmanları Sultan Abdülhamid döneminde açılan asker ve sivil eğitim okullarından yetişmişlerdi. Abdülhamid dönemindeki gizli örgütlenmelerden başı çeken 1889 yılında Askeri Tıbbiye’ de kurulan İttihad-ı İttihat Terakki Cemiyeti adını aldı ve muhalefetini duyurmaya başladı. Daha çok basın yolu ile muhalefetini sürdüren Cemiyetin 1896 ve 1897 yıllarındaki darbe girişimleri ise başarısızlık ile sonuçlandı.

            Osmanlıcılık fikrinin baskın olduğu Jöntürk düşüncesinde İslamcılık, batıcılık, laik-antiemperyalizm düşüngülerinin de izleri vardı. Farklı farklı ideal düşüncelerin var olduğu grup/cemiyetin tüm üyelerinin istisnasız kabul ettikleri hedefler ise Kanun-ı Esasi’ nin tekrar yürürlüğe konulması, istibdadın son bulması ve adaletin tesis edilmesi idi. Fakat bunlardan daha öncelikli ve önemlisi ise imparatorluğun parçalanmasına engel olmak idi. Bu açıdan bakıldığında Sultan Abdülhamid ile aralarında yalnızca yöntem farkı olduğu görülmektedir. Öncelikli hedefleri aynıdır.[53]

            2. Meşrutiyet dönemi anayasal gelişmelerine geçmeden önce, devrimin öncü örgütünün düşünsel ve tarihsel arka planına değinmek gerekmektedir. 1902’ de Paris’ te toplanan Birinci Jöntürk Kongresi’ nde; özel girişimci, yönetimde âdem-i merkeziyet fikrinin savunucusu, yabancı destek talebinde bulunmanın menfaatlerine olduğunu iddia eden Sebahattin Bey’ in öncülük ettiği liberal hizbe karşılık, Türklerin yönetici ve egemen duruma geçmelerini savunan, merkeziyetçi geleneğin bir halkası durumundaki Ahmet Rıza Bey ve çevresi iki ayrı kampa bölünmüş ve ilk grup Teşebbüs-i Şahsiyet ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti, ikinci grup ise Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti adı altında örgütlenerek faaliyetlerini idame ettirmişlerdir. 1907’ de Paris’ te toplanan İkinci Jöntürk Kongresi katılımcılarının yine önceki kongredeki gibi merkeziyetçi/adem-i merkeziyetçi şeklinde iki farklı cephede yer almaları ve farklı fikirlerin temsilcisi olmalarına rağmen Sultan Abdülhamid’ in tahttan indirilmesi, yönetim sisteminin değiştirilmesi ve parlamentolu yönetim yapısına geçilmesi hususunda hemfikir idiler. Bu atmosferde 1906-1908 yılları arasında Anadolu’ da yaşanan bazı boykot ve kitle hareketlerinin yanı sıra asıl kaynaşma Makedonya’ da meydana geliyordu. 1908 Temmuz’ u hareketli geçti. İhtilalin patlak vermesi için bir kıvılcım gerekiyordu. 1908’ de gerçekleşen Reval Mülakatı ihtilali ateşledi. [54] Kolağası Niyazi Bey’ in emrindeki birlik ile Resne’ de dağa çıkışını, geleceğin Başkumandanı Enver Bey de destekleyecek, saraya karşı çekilen telgraflara ve baskıya karşı duramayan Padişah Kanun-ı Esasi’ nin zaten yürürlükte olduğunu, koşullar nedeniyle geçici süre ile askıya aldığını belirten 23 Temmuz 1908 tarihli irade-i seniyye ve 1 Ağustos 1908 tarihli ve meşruti yönetim konusunda halkın yeterli bilinç düzeyine ulaştığını ve bu nedenle Kanun-ı Esasi’ nin yeniden yürürlüğe konduğunu ifade eden Hattı Hümayun ile birlikte anayasayı tekrar uygulamaya koydu. Özellikle hattı hümayun, hükümet yetkilileri ve kişi hakları konusunda bazı eksikliklerin olduğunu ve bunların düzeltilmesi gerektiğini belirtiyordu.  Padişah meşrutiyete rıza gösterince ittihatçılar da onun tahtta kalmasına razı oldu. [55]

            1. Meşrutiyet’ in ikinci yılında hazırlanmış ancak padişah tarafından onaylanmamış olan seçim kanunu 2. Meşrutiyet döneminde onaylanarak yürürlüğe girdi. Yapılan seçimde ittihatçılar çoğunluğu sağladılar.  Meclis- i Mebusan Başkanlığına uzun yıllar yurtdışında muhalefetin en önde gelen ismi olarak faaliyet gösteren Ahmet Rıza Bey meclisin gösterdiği adaylar arasından sultan tarafından seçildi. Başkanlığa seçilen Ahmet Rıza Bey, bir konuşmasında görevlerinden birinin hâkimiyet-i milliyeyi tesis etmeye çalışmak olduğunu ifade ediyordu.

            Muhalif gazeteci Hasan Fehmi Bey’ in öldürülmesi ile artan gerginlik 13 Nisan 1909’ da ayaklanma olarak patlak verdi. “Şeriat isteriz” sloganı ile ayaklanan bazı askeri birlikler ayaklanmayı yönlendiren kesimlerin denetimlerinden çıkarak tam bir kargaşa ortamı yarattılar, bu ortamda içlerinde bakanlar, mebuslar, subayların olduğu birçok kimseyi öldürdüler. Özellikle Derviş Vahdeti ve onun etkisindeki İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti ile Volkan Gazetesi ayaklanmasının önemli kışkırtıcısı idiler.[56] Hatta bu ayaklanmanın İngiltere tarafından da kışkırtıldığı iddia edilmektedir. [57]

            Ayaklanma ile Sadrazam Hilmi Paşa hükümet istifa etmek durumunda kaldı, yerine hükümeti Tevfik Paşa kurdu ve bu hükümet ayaklanmayı onaylayan bir bildiri yayınladı. Ayaklanmaya karşı Selanik’ teki askeri birliklerin tepkisi gecikmedi, kurulan Hareket Ordusu ayaklanmadan hemen birkaç gün sonra İstanbul’ a vardı. Ordunun amacı Kanun-ı Esasi’ nin üstünde hiçbir güç olmadığı ve olamayacağını ifade eden bir bildiri ile duyuruldu. Bu bildiriden üç gün sonra Yeşilköy’ de toplanan Meclis-i Umum-u Millet ki bu Heyet-i Ayan ve Heyet-i Mebusan üyelerinden oluşuyordu, ordunun bildirisini onayladığını açıkladı. Açıklamadan öte bu heyetin artık kendisini bir yasama organına yakışan bir ad “Meclis” olarak görüyor olması idi. [58] Sonuç olarak Ayaklanma Hareket Ordusu’ nca bastırıldı ve Sultan Abdülhamid hal edilip yerine V. Mehmet, Sadrazamlığa ise yeniden Hüseyin Hilmi Paşa getirildi.

            31 Mart Ayaklanmasının bastırılmasından ve ayaklanmanın müsebbibi olarak görülen Sultan Abdülhamid’ in tahttan indirilmesinden sonra Meclis- i Umumi yeniden toplandı ve yasama faaliyetlerine hızlı başladı. Özellikle Kanun-ı Esasi’ nin 21 maddesi üzerinde yapılan esaslı değişiklikler[59], bir 1909 Anayasasının varlığından bahsedilmesine neden oldu. Önceki anayasal düzenlemelere karşın 1909 tadilatı tek başına Padişahın bir tasarrufu olarak değil, onu tahttan indirenlerin de etkin olduğu, iki taraflı bir düzenlemedir.

            1909 Revizyonu (Yeni Bir Anayasa?)

            1909 değişiklikleri devletin monarşik yapısını korumak ile birlikte padişahın mutlak otoritesine önemli sınırlamalar getirmiştir. Örneğin bu düzenlemeler ile padişah Meclis- i Umumi’ de anayasaya bağlılık andı içme yükümlüğü altına girmek ile birlikte bakanlar kurulunun oluşumu hakkında daha önce elinde olan yetkiyi yitirmiş ve yalnızca sadrazam ve şeyhülislamı doğrudan atama yetkisini kanunen haiz kılınmıştır ancak sadrazamın kurduğu hükümet için meclisten güvenoyu alması gerektiğini düşünüldüğünde, sadrazam seçiminde de padişahın tek başına bir karar alamayacağı açıktır. Önemli değişikliklerden biri de Bakanlar Kurulunun bir konu görüşmek üzere padişahtan izin almak şartının ortadan kaldırılması olmuştur. Kanun-ı Esasi’ nin 7. Maddelerinde padişahın yetkileri sayılırken, 1909 değişiklikler ile bu maddeye “Ancak sulhe ve ticarete ve terk ve ilhak-ı araziye ve tebaa-i Osmaniye’ nin hukuk-ı asliye ve şahsiyesine taalluk eden ve Devletçe mesarifi mucip olan muahedatın, Meclis-i Umumi’ nin tasdiki şarttır.” [60]hükmü eklenmiş ve padişahın yetkilerini kullanmasında Meclis-i Umumi de etki sahibi olmuştur. Yine Meclis-i Ayan ve Meclis-i Mebusan’ ın her kasım ayının başında toplanacağı, yasa önergesi sunulması için izin alınması şartının kaldırılması, yasa önerilerinin temsili bir özelliği bulunmayan Şura-yı Devlet’ te görülmesi usulüne son verilmesi hakkında yapılan değişiklikler, yasamanın padişah karşısında edindiği kazanımlardır. Padişahın mutlak veto yetkisi kaldırılmış ve kendisine günümüzde Cumhurbaşkanının sahip olduğu bir kez meclise iade yetkisi tanınmıştır. Yasama organının lehine yapılan en önemli düzenleme hiç kuşkusuz padişahın meclisi fesih yetkisinin 35. Madde değişikliği ile kaldırılması olmuştur. [61]         

            1909 değişiklikleri ile kanunen meclis üstünlüğünün önem kazandığı meşruti bir yönetim sistemine geçilmiş olmasına rağmen uygulama İttihatçıların uyguladıkları politika sebebi ile bambaşka şekilde olmuştur. Padişahı ve hükümeti denetlemek ile yetkili olan meclis İttihat ve Terakki’ nin baskısı altında işlevlerini tam olarak yerine getirememiştir. Özellikle yukarıda bahsedilen ve 1909 değişikliği ile padişahın meclisi fesih yetkisinin kısıtlanması ve zorlaştırılmasını öngören 7 ve 35 maddelerin tekrardan 1876’ daki şekline döndürülmeye çalışılması dikkate şayandır.         Bu değişiklik düşüncesi, mecliste muhalif mebusların toplantı yetersayısına ulaşılamaması için verdikleri mücadele sonucu gerekli çoğunluğun sağlanamaması nedeniyle gerçekleşmemiştir ancak ittihatçılarca bir formül icat edilip meclis feshettirilmiştir. 1912’ de yapılan ve literatürde “sopalı seçim” olarak da ifade edilen seçimlerde muhalefete seçilme şansı tanınmamış, yalnızca 6 üye ile mecliste temsil edilebilme imkânı kazanabilmiştir. Siyasal-meclis içi muhalefetin ittihatçıları dengeleyememesi nedeni ile ordu içerisinde ittihatçı muhalifi bir grup – Halaskar Zabitan- peydah oldu ve bu grubun baskısı ile hükümet çekilmek durumunda kaldı. Ancak gerek Gazi Ahmet Muhtar Paşa’ nın kurduğu “Büyük Kabine” nin gerekse ardından kurulan Kamil Paşa kabinesinin de ömrü çok olmadı. Nitekim 23 Ocak 1913 yılında, ittihatçılar bir darbe ile iktidarı kesin olarak ele aldılar ve uzun süren bir tek parti yönetimi böylelikle başlamış oldu. 1914’ te yalnızca İttihat Terakki’ nin katıldığı seçimin ardından oluşturulan meclis, 1909 Anayasa değişikliği ile padişahın elinden alınan meclisi fesih yetkisi yeni bir değişiklik ile iade edilmiştir. [62]

            Sonuç olarak 1909 değişiklikleri, Meclis-i Mebusan’a Kanun-ı Esasi’nin ilk halinde olmayan bazı güvenceler ve yetkiler vermiştir. Örneğin Bakanlar Kurulu, bundan sonra halkın temsilcisi olan Meclis-i Mebusan’a karşı sorumlu olacak ve 38. Madde değişikliği mucibince güvensizlik oyu ile düşürülebilecekti. Padişaha yalnızca sadrazamı atama yetkisi veriliyordu, bunun dışında bakanların sadrazam tarafından belirleneceği ve padişahın onayına sunulacağı belirtiliyordu. Bu değişiklik günümüzde uygulanan parlamenter sistemin özelliklerini taşıması açısından dikkat çekicidir. 1909 değişiklikleri ile padişahın elinden meclisi kayıtsız şartsız ve süresiz feshetme yetkisi alınıyor ve padişah şarta bağlanıyordu. Meclisin fethi 3 ay içerisinde yeni bir seçim yapılması kaydıyla mümkün olabilecekti. 1909 değişiklikleri ile 113. Madde kaldırılmış böylelikle anayasa içerisinde temel haklar bağlamında yaşanan bu çelişki giderilmiştir. Sonuç olarak 1909 yılında yeni bir anayasa yapılmamış ancak Kanun-ı Esasi’nin vaaz ettiği mutlaki sistemden de vazgeçilmiştir.

Yeni Bir Devletin Şafağında

İmparatorluk 1914 yılında Birinci Dünya Savaşına katılmakla birlikte tükenme sürecinin sonuna gelmişti. Çanakkale ve Kuttülamare dışında kalan cephelerin tamamında yenik düşen imparatorluk, 30 Ekim 1918 tarihinde Ege Denizindeki Limni Adası’ nın güney kıyısında küçük bir liman kenti olan Mondros’ ta savaşı sona erdiren ancak Milli Mücadele sürecini de başlatan bir ateşkes anlaşması imzaladı. Anlaşmanın özellikle 7. Ve 24. Maddeleri itilaf devletlerine Anadolu’ nun işgali hususunda bir meşruiyet sağlıyordu. Ateşkesin imzalanması ile bir dönem sona eriyor ve İttihat Terakki Hükümetinin yöneticileri Enver, Talat ve Cemal Paşalar bir daha hiç dönemeyecekleri ülkelerini bir Alman gemisi ile terk ediyorlardı. Onlar yurdu terk ederken, 13 Kasım 1918’ de 55 parçalık bir savaş gemisi filosu İstanbul limanına demir attı. Ayrıca ateşkes anlaşmasının hükümleri bahane edilerek ülkenin değişik yerleri işgal altına alınmaya başlayacaktı.[63] Bu süreç devam ederken Sultan Vahdettin, 1912 yılında Anayasa’ da yapılan düzenleme ile verilen fesih yetkisini kullanarak [64] 21 Aralık 1918’ de Meclis- i Mebusan’ ı feshetti ve böylece kendisinin ve kurduracağı hükümetlerin kararları üzerinde denetim işlevini yerine getirecek bir “engeli”, ortadan kaldırdı. 4 Ocak 1919 tarihinde hükümetçe alınan bir karar ile de yeni seçimlerin imzalanacak barış antlaşmasından sonraki bir tarihe bırakıldı.Sevr antlaşmasının imzalandığı tarihte Osmanlı Devleti parlamentosuz idi. [65]

Mondros Mütarekesi ile Anadolu’ da başlatılan işgal sürecine tepki olarak ortaya çıkan ve daha sonra adına topluca Kuvayı Milliye denecek olan öz savunma faaliyetleri başladı. Özellikle İzmir’ in işgali direniş faaliyetlerinin hız kazanmasına neden olacaktır. Direniş faaliyetlerinin teşkilatlanmasında, liderleri yurtdışına sürgüne giden İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinin aktif rol aldıkları görülmektedir.[66] Anadolu’ da direniş faaliyetleri sürerken, Birinci Dünya Harbinin sona erdiği 30 Ekim 1918 tarihinde Yıldırım Orduları Grup Kumandanı olarak görev yapan, mütareke sonrasında İstanbul’ a gelen ve yaklaşık altı ay boyunca İstanbul’ da devletin kurtuluşu için bir dizi görüşme, toplantı, gazete çıkarmayı da içeren siyasal faaliyetlerde bulunmuş ancak bu çalışmalardan istediği sonucu elde edememiş, böylelikle kurtuluşun çaresini Anadoluda görmüş ve nihayet Kuzey Anadolu’ da askeri ve idari yetkileri haiz ve bölgede yaşanan karışıklıkları gidermek ile görevli olacak olan 9. Ordu Müfettişliği görevi ile Anadolu’ ya geçmiştir. [67]

Mustafa Kemal Paşa’ nın Anadolu’ daki faaliyetlerinden bahsetmek gerekirse; öncelikle Havza’ da ulusal vicdanın harekete geçilmesi sağlamak amacıyla diğer komutanlara telgraflar göndererek başlayan çalışmalar 20-21 Haziran 1919’ da Milli Mücadele’ nin diğer önder kadrosundan Rauf (Orbay) Bey, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Refet(Bele) Bey ile birlikte imzalanan ve ilke maddesinde yurdun bütünlüğü ve ulusal bağımsızlığın tehlikede olduğu, İstanbul hükümetinin sorumluluklarını yerine getiremediği, ulusun içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulunması için ulusal bir meclisin toplanması gerektiği, bunun sağlanması için öncelikle Sivas’ ta ulusal bir Kongrenin toplanması hükümlerini de içeren Amasya Tamimi’ nin ilanı ile devam etmiştir. Devam eden süreçte Milli Mücadelenin stratejisini belirleyecek olan Erzurum ve Sivas Kongreleri toplanacaktır. Bu kongrelerde; vatanın bölünmezliği, yabancı işgal hareketlerine karşı direnileceği, manda ve himaye düşüncesinin kabul edilemezliği ve ulusal bir meclisin derhal toplanması gerektiği üzerinde durulmuştur. [68]

            Sivas kongresinin 12 Eylül 1919’ da yayınlanan sonuç bildirisinde ayrıca; yeni ve güvenilir bir hükümetin işbaşına gelmesine kadar İstanbul ile olan tüm iletişimin kesileceği hükmü de yer almaktaydı. O sırada hükümetin başında bulunan Damat Ferit Paşa bu kesin uyarı sonrasında görevden ayrılarak Sadrazamlık görevini Ali Rıza Paşa’ ya bıraktı. Ali Rıza Paşa hükümetinin ilk icraatlarından biri de Meclis- i Mebusan seçimlerinin yapılmasına karar vermek oldu. [69] Yapılan seçimlerde büyük oranda Müdafa-i Hukuk üyeleri veya bu üyelerin desteklediği adayların kazandığı görülmektedir. Mustafa Kemal Paşa’ nın meclisin Anadolu’ da toplanması görüşü hilafına İstanbul’ da toplanan meclis temelleri Erzurum ve Sivas Kongrelerinde atılan ve ulusun kurtuluşunun asgari şartlarının toplandığı bir metin olan Misak-ı Milli 28 Ocak 1920’ de ilan edildi. Misak-ı Milli’ nin ilanı sonrasında, İşgal kuvvetlerinin Meclis-i Mebusan’ ı basıp önde gelen isimlerin tutuklanması ile meclis 18 Mart 1920’ de son toplantısını gerçekleştirecek ve Doktor Rıza Nur Bey ve arkadaşlarının verdiği takrir ile birlikte meclis birleşimini süresiz erteleme kararı aldı. Erteleme kararı alınması, ileride koşullar değiştiğinde yeniden meclisin toplanabilmesi demekti; ancak bunu önlemek isteyen Damat Ferit Paşa 11 Nisan 1920’ de meclisi fesih iradesini yayınlamak suretiyle meclis üyelerinin mebusluklarını ortadan kaldırdı.[70]

            İstanbul’ un işgali ile Osmanlı Devleti olağanüstü bir döneme girmişti ve olağanüstü dönemler, olağanüstü kurumlara ihtiyaç gösteriyordu. Nitekim Mustafa Kemal İstanbul’ un işgalinin hemen ardından 17 Mart 1920’ de ordu komutanlarına gönderdiği bir genelgede, “Meclisi Müessisan Ankara’ da içtima edecektir.” şeklinde başlayan 7 maddelik bir yol haritası sunmuştur.[71]Mustafa Kemal Paşa bu 17 Mart tarihindeki genelgeden sonra 19 Mart 1920 tarihinde Vilayetlere, Bağımsız Livalara, Kolordu Kumandanlarına göndermiş olduğu genelgede İslam Hilafetinin merkezi ve Osmanlı saltanatı payitahtının İtilaf Devletlerince resmen işgal edildiği ve meclisin kapatıldığını, bu nedenle hilafet ve saltanat makamının bağımsızlığını ve devletin kurtarılmasını temin etmek üzere olağanüstü yetkileri haiz bir meclisin Ankara’ da toplanacağı ve Ankara’ ya gelebilecek durumda olan mebusların Meclise katılması gereğini bildirmiştir.[72] Ankara’ ya İstanbul’ dan kaçıp gelebilecek olanların yanın da bu milli meclis için ayrıca bir seçim yapılacaktı. Ülke 66 seçim bölgesine ayrıldı ve her seçim çevresinden 5 milletvekili olmak üzere toplam 330 seçilmiş milletvekili meclise katılacaktı. Yani Meclis Anadolu’ da yapılan seçimlerde milletvekili olmaya hak kazananlar ile İstanbul’ dan kaçmayı başaranlardan oluşacaktı.[73]

Meclisin açıldığı gün olan 23 Nisan 1920 tarihinde, Mustafa Kemal Paşa meclise bir takrir sunup, hükümet teşkili konusunda isteklerde bulundu. Takrirde; hükümet kurmanın gerekliliği,geçici bile olsa bir hükümet reisi tanımak ya da padişah kaymakamı seçmenin doğru olmayacağı TBMM’ nin üstünde bir güç olamayacağı, yasama ve yürütme yetkilerinin meclisin uhdesinde bulunduğu, ancak hükümeti seçilecek bir heyetin idare edeceği ve bu heyetin başında da Meclis Reisinin olacağı yer alıyordu. Bu takrirde yer alan hususlar 1924 Anayasasına kadar uygulanacak yönetim şemasının eskizleri idi. Ayrıca takrire ek hatıra(not) da yer alan “padişah ve halife cebir ve ikrahtan azade olduğu zaman meclisin tanzim edeceği esasat-ı kanuniye dairesinde vaziyeti ahzeder” hükmü hem padişahın kaderinin meclisçe belirleneceği hem de aslında Mustafa Kemal Paşa’ nın halife-padişahın statüsü hakkında farklı fikirlere sahip olduğunu göstermesi açısından önemlidir.[74]

25 Nisan 1920 tarih ve 5 no’ lu karar ile “kuvve-i icraiye teşkiline karar verildi” ve 2 Mayıs 1920’ de alınan karar ile bu yürütme organının seçimi hakkında esaslar belirlenmiştir. Buna göre hükümet on bir bakanlıktan oluşacak, bu heyeteicra vekilleri TBMM tarafından tek tek seçilecekti. Bu usul daha sonra değiştirilecek ve icra vekillerinin, meclis başkanının göstereceği adaylardan, meclisin mutlak çoğunluğu ile seçileceği karara bağlandı. (Kasım 1920)[75]

1921 Anayasası ve Milli Mücadelenin Anayasal Boyutları

İcra Vekilleri Heyeti’ nin oluşturulmasından sonra, sıra TBMM’ nin niteliği ve çalışma şeklini belirlemeye geldi. Bu amaç ile Hukuk-i Esasiye Encümeni adı verilen bir komisyon kuruldu. Komisyon yaklaşık dört aylık bir çalışma devresinden sonra “BMM’ nin Şekil ve Mahiyetine Dair Mevadd-ı Kanuniye” başlığı altında 9 maddelik bir tasarı hazırladı. Tasarının, “Büyük Millet Meclisi, teşri ve icra kuvvetlerini haiz ve idare-i Devlete bizzat ve müstakilen vazıülyettir.” şeklindeki birinci maddesi, meclisin açılmasından beri zaten uygulanan bir durumun yazılı hale getirilmesi mahiyetindedir. Tasarının üzerinde durmaya değer maddesi “Büyük Millet Meclisi, gayenin husulüne değin müstemirren hal-i inikaddadır. Yeni intihabat icrası Büyük Millet Meclisi Heyet-i Umumiyesinin ekseriyet-i ara ve tayini esami suretiyle vereceği karara mütevakkıftır. Eski Meclis yeni Meclisin yevm-i içtimaına kadar vazifesine devam eder” şeklindeki ikinci maddesidir. Zira görüşmeler sırasında bu maddenin ilk cümlesinde muhafazakâr milletvekillerinin çabası ile önemli bir değişiklik yapılmıştır. Değişikliğe göre, meclis “amacın gerçekleşmesine kadar” değil, “hilafet ve saltanatın ve vatan ve milletin kurtarılmasından ibaret olan amacın gerçekleşmesine kadar” çalışacaktı.[76] Görüldüğü gibi tasarı, meclisi ve hükümeti yalnızca halife-padişahın kurtulacağı güne kadar meşru olarak kabul ediyordu ve bu anlayış da Mustafa Kemal Paşa’ nın yukarıda bahsedilen takriri ile çelişiyordu. Tasarının bu maddesi, meclisi ve hükümeti geçici addetme ve kurtarıldıklarında padişahın ve Osmanlı Hükümetinin tasarının yukarıda bahsi geçen “Büyük Millet Meclisi, teşri ve icra kuvvetlerini haiz ve idare-i Devlete bizzat ve müstakilen vazıülyettir.” şeklindeki birinci maddesinin lafzına ve ruhuna aykırı olarak yönetimi devralması sonucunu doğuracaktı. Ancak tasarının ilk dört maddesi yapılan değişiklikler ile birlikte kabul edilmiş olmasına rağmen 22 Ağustos tarihli birleşimde tasarının tümü reddedildi.[77]

Reddedilen Kanun-ı Mevadd nedeni ile TBMM’ nin çalışma şekli ve niteliği ile ilgili sorunlar askıda kalmıştı. Çözüm artık geçmişi temsil eden Kanun-ı Esasi yerine yeni bir anayasa yapmakta bulundu. İcra Vekilleri Heyetince hazırlanıp meclise sunulan ve içeriği bakımından mecliste bazı mebuslarca hükümet programına benzetilen “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu Layihası” yeni anayasa çalışmalarının başlangıç noktası oldu.[78]

1921 Anayasasının görüşülmesi ve kabulünde yürürlükte olan Kanun-ı Esasi’ de yer bulan özel nisap ve kurallar uygulanmamış, olağan yasalar için öngörülen kurallar işletilmiş ve iki ay süren hararetli tartışmalar neticesinde uzlaşma sağlanmış ve Anayasa kabul edilmiştir.[79]1921 Teşkilat-ı Esasiye Yasası 24 maddeden oluşuyordu. Bu kısa metnin bir anayasa olarak nitelendirilip, nitelendirilmeyeceği hususu tartışmalı olsa da, 20 Nisan 1924’ te kabul edilen Anayasa’ ya kadar yalnızca 1921 Anayasasının uygulanmadığı buna ek olarak, mecliste kabul edilen anayasal nitelikte yirminin üzerinde kanun, kararname ve kararın uygulamaya konduğu; ayrıca Mustafa Kemal Paşa’ nın Sadrazam Tevfik Paşa’ ya gönderdiği telgrafta belirttiği üzere 1909 Anayasası’ nın 1921 Teşkilat-ı Esasiye Yasası ile çelişmeyen hükümlerinin uygulanacağı düşünüldüğünde, bu dönemin yalnızca Teşkilat-ı Esasiye Yasası ile yürütülmediği ortaya çıkmaktadır. [80]

İçeriksel olarak Teşkilat-ı Esasiye Yasası’ na değinecek olursak; “Hâkimiyet bila-kayd ü şart milletindir.” ile başlayan Birinci Maddesi hukuken olmasa bile düşünsel açıdan ülkede Saltanat ve Hilafete artık yer olmadığını ortaya koymakta, egemenlik hakkını monarktan alıp millete vermekteydi.[81] Bu maddede halkın kendi kendini idare etmesi ilkesi, Anadoluda toplanan ulusal ve yerel kongreler sürecinde oluşan bir zihniyetin tezahürü idi. [82] “İcra kudreti ve teşri salahiyeti, milletin yegâne ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder” şeklindeki İkinci Maddesi de egemenliğin hangi organ tarafından kullanılacağını açıkça ortaya koyuyor ve “Kuvvetler Birliği” ilkesini açıkça ortaya koyuyordu.[83] Ayrıca “Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur” şeklindeki Üçüncü Maddesi “etnik bir vurgu taşımayan” yeni bir devletten (Türkiye Devleti) bahsediyordu.[84]Görüldüğü üzere 1921 Teşkilat-ı Esasiye Yasasının en önemli özelliği hiç kuşkusuz egemenlik yetkisini Tanrıdan alan bir halife-sultanın yerine, egemenliğin kaynağını gökten yere indiren ve milleti temel alan bir sistemi işaret etmesi idi ki bu esas 29 Ekim 1923 tarihinde Anayasanın 1.,10., 11. Ve 12. Maddelerinde radikal bir değişimi getiren “Teşkilat-ı Esasiye Kanununun Bazı Mevaddının Tezihan Tadiline Dair Kanun” ile daha da anlam kazandı.[85] Her ne kadar kanunun adı, zaten var olan bir sistemin tavzih edilmesi anlamını içerse de, 1. Maddeye eklenen “ Türkiye Devletinin şekli hükümeti, cumhuriyettir.” hükmüyle eski rejim ile bağlar resmen kopmuştur. 1 Kasım 1922’ deki Heyet-i Umumiye kararı ile dünyevi yetkileri elinden alınmış olan halife, 3 Mart 1924 tarih ve 431 sayılı “Hilafetin İlgasına ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyet Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun” ile yurtdışında sürgün hayatı yaşamaya mecbur bırakılmıştır. İstiklal Harbi kazanmış bu yeni yönetimin, yenik düşmüş Halife-Sultan’ a siyaseten galebe çalması, Teşkilat-ı Esasiye Yasasında hiçbir bir şekilde bahsedilmeyen saltanatın ve hilafetin kaldırılmasını, makale boyunca üzerinde durulan değişim sürecinin doğal bir sonucu olarak kabul etmek gerekir.

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, 1921 Anayasası, modern anayasa normlarına uygun bir hukuki metin değildir. 23 maddeden ve bir geçici maddeden oluşan bu metin, hiç kuşkusuz meclisin milli mücadeleyi yürütebilmesi için uygun hususlarıihtiva etmekteydi ve o koşullar altında yeterli sayılabilirdi. Zaten burada önemli olan, milli mücadele sürerken bir meclisin açılması ve kararların bu mecliste alınıyor olmasıydı. Latin Amerika’daki halk savaşlarından farkı, Türk Milli Mücadelesi’nin halk tabanına dayanan bir meşruiyet temeli olması idi. Bu bakımdan bizce 1921 Anayasasının içeriğinin modern anayasalar ile uyumlu olup olmadığı değil, milli mücadeleyi yürüten önder kadronun bu meşruiyet temelinden sapmamalarıdır. 

İlk Modern Anayasa: 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu

1920’ de Büyük Millet Meclisi’ nin açılışından Hilafetin kaldırılmasına değin süren “geçiş dönemi” tamamlanmış, yeni bir rejim ortaya konmuş ve sonuç olarak artık yetersiz kalan 1921 Teşkilat-ı Esasiye yerine yeni devletin yapısını belirleyecek yeni bir Anayasa’ nın kabul edilmesinin zamanı gelmişti. İkinci Büyük Millet Meclisi bir kurucu meclis değildi ancak artık toplumda TBMM’ nin ulusun yegâne temsilcisi olduğu inancı yerleşmişti ve kurucu meclis niteliği taşımasa da asli kurucu iktidar yetkisini kendinde görüp, yeni bir anayasa yapabilirdi.[86]Bu amaçla, Kanun-ı Esasi Encümeni adını taşıyan bir komisyon kuruldu ve Komisyon Sözcüsü Celal Nuri (ileri) Bey’ in de ifade ettiği şekliyle Polonya Anayasasın oldukça istifade edilerek ve Fransa Anayasası da gözden geçirilecek hazırlanan ve 6 bölüm, toplam 105 maddeden oluşan yeni Teşkilat-ı Esasiye Yasası kabul edildi. Mecliste yapılan görüşmelerde milletvekillerinin özellikle üzerinde durdukları husus “Kuvvetler Birliği” idi. Komisyon Sözcüsü Celal Nuri (İleri) Bey de mecliste yaptığı açıklamada bu hususun özellikle altını çiziyor ve yeni anayasa hazırlanırken “Kuvvetler Birliği” teorisine titizlikle uyulduğunu belirtiyordu[87] çünkü millet egemenliği ile genel iradenin bölünmezliği eşdeğer idi.[88] Yeni Anayasa’ da yasama yetkisinin Meclis’ in elinde olduğu, yürütme kuvvetinin Cumhurbaşkanı ve Bakanlardan kurulduğu, yargı yetkisinin ulus adına bağımsız mahkemeler tarafından yürütüleceği hüküm altına alınmıştır.

Anayasa hazırlığı sürecinde, mecliste teklif edilen ancak kabul görmeyen iki öneriolmuştur. Bunlardan birincisi çift meclisli sisteme geçilmesi idi. Kabul görmeyen ikinci teklifler bütünü ise Cumhurbaşkanın yetkileri konusunda idi. Anayasa komisyonu Cumhurbaşkanının yetkilerini artıracak öneriler sunmuştur. Bunlar Cumhurbaşkanının göre süresinin 7 yıla çıkarılması, meclis seçimlerini yenilenmesine karar verme yetkisinin tanınması, güçlü bir geciktirici veto yetkisinin tanınması, başkumandanlığın cumhurbaşkanına verilmesiydi. Bu öneriler meclis üyelerince “milli egemenlik ve meclisin üstünlüğü” ilkeleri dayanak alınarak şiddetle eleştirildi ve öneriler kabul görmedi. İlginç olan bu önerileri reddeden meclisin Birinci TBMM gibi Mustafa Kemal Paşa’ ya muhalif isimlerden oluşmaması; aksine doğrudan Mustafa Kemal Paşa’ nın aday gösterdiği isimlerden oluşmasıydı.[89]Bu da milletvekillerinin Mustafa Kemal Paşa karşısında kendileriniz aday gösterip seçtirmesinden doğan herhangi bir mahcubiyet içerisinde olmadıklarını gösteriyordu.[90] Özellikle Cumhurbaşkanına meclis ve millete bildirmek koşulu ile seçimleri yenileme yetkisi verilmesi önergesinin iki kabul, iki çekimsere karşın, 126 oy ile reddedilmesi, meclisin adeta yekvücut yetkilerini kıskançlıkla koruduğunun en önemli göstergesidir.[91]

Anayasa’ nın içeriğine ilişkin önemli hususları aktarmak gerekirse; öncelikli olarak Anayasa’ nın 103/3. Maddesi uyarınca “değiştirilmesi teklif edilemez” olan “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” Şeklindeki Birinci Maddesi üzerinde durmak gerekir. Cumhuriyet kavramı artık sadece bir hükümet şeklini değil bir devlet rejimini ve yönetimini ifade ediyordu. Yeni Anayasa ile yönetim anlayışında da esaslı bir değişikliğe gidiliyor ve 1921 Anayasasında kendine yer bulan Vilayet ve Nahiye Şuralarına yer verilmiyor, merkeziyetçiliğe geri dönülüyordu. Anayasa’ nın Devletin dinini tanımlayan maddesi 1928 yılında kaldırılacak olsa da 1924 Anayasasında kendine yer bulması dengeci bir yaklaşım sergilendiğinin bir kanıtı idi. Anayasa komisyon tasarısında kadınlara da seçme hakkının tanınacağı yönünde hüküm bulunmuş olsa da görüşmeler sırasında bu öneriye itiraz sesleri yükselmiş ve sonrasında oy hakkının yalnızca erkeklere tanındığına ilişkin hüküm kabul edilmiştir.

1924 Anayasası 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesine kadar yedi kez değişikliğe uğramıştır. 1928 yılında devletin resmi dininin İslam olduğuna hüküm Anayasa metninden çıkarılmıştır. Milletvekili ve Cumhurbaşkanı yemininde yer alan dini kavramlar yemin metninden çıkarılmıştır. 1934 yılındaki değişiklik ile kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. 1937 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’ nin programındaki altı ilke Anayasaya sokularak devletin nitelikleri haline getirilmiştir.[92]

Askeri Müdahale-Demokratik Anayasa

Tek partili dönemde (1924-1945) sorunsuz işleyen düzen, çok partili döneme geçiş ile birlikte aksamaya başlayacaktır. Aksamaya neden olan sorun, 1924 Anayasasının öngördüğü hükümet sisteminden kaynaklanıyordu. Yukarıda açıklandığı üzere, 1924 Anayasası “Kuvvetler Birliği” esasına dayanıyor, yasama ve yürütme fonksiyonları yasama organında toplanıyor, dolayısıyla devletin idaresi yasama organının iradesine göre şekil alıyordu.[93]Milli İradenin Tecellisi olarak adlandırılan seçimlerde başarılı olan ve meclis çoğunluğunu eline alan parti milli iradeyi temsil yetkisini yalnızca kendisinde görüyordu[94] ve bu da dönemin demokrasi anlayışının çarpıklığını ve eksikliğini ortaya koyuyordu. Nitekim Demokrat Parti iktidarının milli iradeyi temsil psikozu öyle boyutlara gelmişti ki son seçimlerde (1957) %40 oy almış olan ana muhalefet partisi CHP bile sistem dışına itilmeye çalışılıyor ve bu amaçla “demokrasi” ideali ile bütünü ile zıt olan “Tahkikat Komisyonu” meydana getiriliyordu.[95] Görüldüğü gibi “Kuvvetler Birliği” ilkesi seçimli bir sistemde, seçim kazanan partinin istismar edebileceği alanlar açıyordu. 27 Mayıs 1960’ ta gerçekleştirilen ordu müdahalesinin sebeplerinden birinin, 1961 Anayasasının “Kuvvetler Ayrılığı” temelinde hazırlanması düşünüldüğünde, bu sistem olduğu bizce kuşku götürmez bir gerçekliktir.

1950-1960 yılları arasında, seçim yasasının da bir sonucu olarak, yasama meclisinde mutlak çoğunluğu elde eden Demokrat Parti’ ye karşı harekete geçen veHasan Bülent Kahraman’ ın “Tarihsel Blok” olarak isimlendirdiği, ordu-aydınlar-bürokrasi üçlüsü, 1950 seçimlerinde “Çevre” ye karşı kaybettikleri iktidarı askeri bir müdahale ile geri aldılar. [96] Müdahale sonrasında, bütünüyle müdahaleye iştirak etmiş subaylardan oluşan Milli Birlik Komitesi (MBK), 12 Haziran 1960 tarih ve 1 sayılı kanun ile TBMM’ nin tüm hak ve yetkilerini kendisi devralmıştır. Ülke yönetimine el koyan MBK, bazı öğretim üyelerinden meydana gelen bir komisyona (İstanbul Komisyonu) yeni bir anayasanın hazırlanması görevi vermiştir. Ord. Prof. Sıddık Sami Onar başkanlığında, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden öğretim üyelerinden oluşan komisyon çalışmalarının uzun sürmesi nedeni ile Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyeleri de kendi aralarında bir komisyon (Ankara Komisyonu) kurarak anayasa hazırlama çalışmalarına başlamışlardır.

Anayasa’ nın hazırlanması konusunda resmen görevlendirilen İstanbul Komisyonu’ nun tasarısını henüz tamamlayamadığı aşamada, bir Kurucu Meclis fikri ortaya atıldı ve MBK’ ca da benimsenerek, 13 Aralık 1960 tarih ve 157 sayılı Kurucu Meclis Teşkili Hakkında Kanun ile iki meclisten (MBK ve Temsilciler Meclisi) meydana gelen Kurucu Meclis ihdas edildi. Temsilciler Meclisi 13 Aralık 1960 tarih ve 158 sayılı Temsilciler Meclisi Seçimi Kanununa göre seçilecek olan kimselerden meydana gelecekti. Tabii bu halkın katılımı ve genel oya dayalı bir seçim değil, MBK’ ca uygun görülen bazı kuruluşların temsilci göndermesi şeklinde olacaktı. Tabi bu seçilecekler arasında Demokrat Parti temsilcileri olmayacaktı. Bu da anayasanın katılımcı şekilde hazırlanmağı yönünde eleştirileri beraberinde getirecekti.

Cumhuriyet Halk Partisi ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi temsilcileri, basın temsilcileri, baro temsilcileri, esnaf, işçi, gençlik, yargı organları, üniversite temsilcileri ve Devlet Başkanı’nın seçeceği üyeler, Milli Birlik Komitesi ve Bakanlar Kurulu üyelerinden teşekkül edilen Temsilciler Meclisi 6 Ocak 1961 tarihinde Ankara’da toplanmış ve çalışmalarına başlamış ve Anayasa 4 Nisan 1961’de kesin şekline ulaşmıştır.[97] Son halini anayasa 9 Temmuz 1961 tarihinde halkoyuna sunulmuş ve ciddi bir oranda ret oyu alarak, %61,5 oranda kabul edilmiştir. Bu sonuç “devrik iktidar” ı destekleyen halk kitlelerinin, anayasanın hazırlanmasında kendi fikirlerine önem verilmediği düşüncesi ile oluşan tepkilerini yansıtıyordu.

1961 Anayasası ile Güçler ayrılığı sağlanmıştır. Yasama kuvveti Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisi olmak üzere iki meclis olarak düzenlenmiş, yürütmenin dışında bağımsız yargı organları kurulmuştur. Yürütmenin, yönetimin tüm eylemleri, kararları anayasal bir kuruluş olan Danıştay denetimine verilmiştir. Yani TBMM egemenlik hakkını kullanan tek organ olmaktan çıkıp Anayasa'da sözü edilen yetkili organlardan biri olmuştur. Kişinin temel hak ve özgürlükleri Anayasa ile güvenceye alınmıştır.1961 Anayasası ile tam bir parlamenter sisteme geçilmiştir. Demokratik, sosyal ve hukuk devleti anlayışı gelmiştir: Çoğulcu Demokrasi ilkesi benimsenmiştir. Yani çoğunluğun yönetim haklarının sınırı azınlığın temel haklarıdır. Bununla birlikte TRT ve üniversiteler özerkleşmiş, siyasi partiler vazgeçilmez olmuştur. Ekonomik ve sosyal haklar tanınmıştır. İşçilere grev hakkı tanınmış, işçi ve memura sendika kurma ve toplu sözleşme hakkı verilmiştir. Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuştur. Kanunların Anayasaya uygunluğunu denetleyecek Anayasa Mahkemesi kurulmuştur. Hâkimlik teminatı getirilmiştir. Danıştay’ın görev alanını daraltan Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kurulmuştur.

Görüldüğü gibi 1961 Anayasası ile daha önce olmayan bazı kurumlar ihdas edilmiş ve yürütme kuvvetini olabildiğince frenleyecek mekanizmalar işletilmeye çalışılmıştır. Bu aslında 1961 Anayasasının tepkisel özelliğini gösteriyordu. Demokrat Parti döneminin uygulamaları, iktidarı 1950 seçimlerinde kaybeden asker-sivil bürokratik yapının, iktidarı bir daha sadece tek bir partinin hâkimiyetine bırakmamak konusundaki duyarlılığının kaynağını oluşturuyordu. Bu sebeple iktidarın dengelenmesi hususu, bu anayasanın en karakteristik özelliği idi. Günümüzde bazı çevrelerce “Vesayet Kurumları” olarak adlandırılan Hâkimler Kurulu(1982 Anayasası ile HSYK olmuştur), Anayasa Mahkemesi,  görev alanı genişletilmiş bir Danıştay’ın oluşturtulmuş olması, bizce iktidarı sınırlaması açısından önemli gelişmelerdir. Ancak Siyasal partilerdeki lider sultası, milletvekillerini sadece onaylatma aracı olarak işlevselleştiren sistem, her ne kadar Anayasa demokratik hükümler ihtiva ediyor olsa da, demokratikleşmenin önündeki en önemli engeller olarak 1961 Anayasası döneminde de kendini göstermiştir. Siyasal Partiler sistemi sorunu çözülmeden, en demokratik anayasa da yürürlüğe konsa, bu sistem o anayasayı da amacından saptıracak hatta yozlaştıracaktır. Bu açıdan Anayasa devriminden ziyade zihniyet devriminin yaşanması en önemli ihtiyaç olarak görülmektedir.

Sonuç

Bu makalede anayasacılık düşüncesi bağlamında Osmanlıdan Cumhuriyete bir sürekliliğin var olduğu ancak bu sürekliliğin statik bir yapıda olmadığı, özellikle İmparatorluğun ve sonrasında Cumhuriyetin yüzünü döndüğü Batı Dünyasının da etkisi ile anayasacılık düşüncesinde yapısal ve düşünsel değişimlerin de yaşandığı anlatılmaktadır. Dengeler ve Frenler Sisteminden mahrum 1876 Kanun-ı Esasi’ nin hükümdara tanıdığı yetkilerin adeta sınırsızlığı, yüzyıl biterken Osmanlı Aydınının mücadele azmini kamçılamış, 1909 Revizyonu ile yönetimde padişahın tekeli kırılmıştır. İktisadi, siyasi ve askeri yönden çöken devletin yerine oluşan genç Türkiye Devleti’ nin ilk anayasası olan 1921 Teşkilat-ı Esasiye Yasası, evrensel anayasa normlarına tam uymamakta ve bir devletin ihtiyaçlarını karşılayamayacak denli kısa ve ayrıntısızdır; ancak padişah-halifeye herhangi bir maddesinde değinmeyerek, yönetim şeklinin eskisi gibi olmayacağını ortaya koymuştur. Geçiş Dönemi tamamlandığında yeni Bir Cumhuriyet doğmuş ve devletin meclisi kendisini asli kurucu iktidar olarak görüp, yeni ve kapsamlı bir Anayasa (1924 Anayasası) kabul etmiştir. Bu Anayasa da selefi gibi “millet egemenliği” ilkesine dayanmakta, meclisin üzerinde herhangi bir güç tanımamaktaydı. “Kuvvetler Birliği” nin belirgin şekilde kendine yer bulduğu 1924 Anayasası, çok partili dönemde mecliste çoğunluğu ele geçiren iktidar partisini dengeleyecek mekanizmadan yoksun olduğundan, özellikle Demokrat Parti’ nin 1957-1960 iktidarı döneminde, sol aydınlarca tenkit edilmiş, Anayasanın demokratik hale getirileceği hususu ana muhalefet partisince vaat edilmiş; nihayetinde 27 Mayıs askeri müdahalesi sonrasında askeri yönetimin ilk icraatı bu Anayasayı yürürlükten kaldırıp, yeni bir anayasa yapımı çalışmalarını başlatmak olmuştur. 1961 Anayasası selefinden farklı olarak “Kuvvetler Ayrılığı” esasına göre hazırlanmış ve iktidara gelecek partiyi dengeleyecek kurumlar meydana getirmiştir.  60’ lı ve 70’ li yıllarda özellikle Adalet Partisi tarafından sıklıkla eleştirilen 1961 Anayasası ve öngördüğü yönetim yapısı, devletin yaşadığı buhranı sonlandırmak iddiası ile gerçekleştirilen 12 Eylül Askeri Darbesi sonrasında askeri yönetimce ortadan kaldırılmış ve günümüzde halen yürürlükte bulunan 1982 Anayasasını hazırlatılmış ve kabul ettirilmiştir. Bu Anayasanın 1/3’ lük bölümü kısım kısım değiştirilmiş olmasına rağmen esasen anti-demokratik ruhu halen hissedilmektedir.

Görüldüğü üzere Osmanlıdan Cumhuriyete, anayasa yapım süreçleri farklılık gösterse de, anayasaların muktedirlerin yeni bir toplum yapısı oluşturmak için kullandıkları önemli bir araç olduğu gerçeği süreklilik arz etmektedir. Bu özellikle 1961 ve 1982 Anayasalarının yapım süreçleri ve bu anayasaların içerikleri incelendiğinde görülmektedir. 1961 Anayasası görece özgürlükçü bir devlet sistemi ile demokratik ve siyasal bir toplum yapısı meydana getirdiği gibi tam aksine 1982 Anayasası da anti-siyasal, statik bir toplum oluşturulmasında araçsal işlev görmüşlerdir.

 


[1] Faruk Yılmaz, Türk Anayasa Tarihi, İz Yayıncılık, 2012, s. 16; Mustafa Erdoğan, Anayasal Demokrasi, Siyasal Kitabevi, 1999, s. 5

[2]Tarık Zafer Tunaya, Siyasal Kurumlar Ve Anayasa Hukuku, İ.Ü.H.F. Yayınları, 1980, s.  110

[3] Server Tanilli, Devlet Ve Demokrasi (Anayasa Hukukuna Giriş) , Say Kitap Pazarlama, 2.Baskı, 1981, s. 115; Yılmaz, a. g. e.,s. 32

[4]Tanilli, a. g. e., s. 116

[5]Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, Yapı Kredi Yayınları, 6. Baskı, 2000, s. 31 vd

[6] Tanör, a.g. e.,s. 32

[7] Tanör, a. g. e., s. 33 vd. ; Carter V. Findley, Modern Türkiye Tarihi (İslam Milliyetçilik ve Modernlik 1789-2007), Timaş Yayınları, 2011, s.  31.

[8] Tanör, a. g. e., s. 34

[9] Tanör, a. g. e., s. 35. vd.

[10] Çetin Yetkin; Kabakçı Mustafa Ayaklanmasını, yerleşmiş ve genel kabul gören tezlerin aksine bir gericilik olayı olarak değil, halk hareketi olarak görmektedir. Çetin Yetkin, Türk Halk Hareketleri Ve Devrimler, Milliyet Yay. ,1980, s.285-305

[11]Yılmaz, a. g. e., s. 33

[12] Tanör, a. g. e., s. 41. vd;Yılmaz, a. g. e., s. 33vd.

[13]Yılmaz, a. g. e., s. 34

[14]Yılmaz, a. g. e., s. 33

[15] Magna Carta’ nın demokratik gelişmenin önünü açması işlevine karşın Sened-i İttifak’ ın, Osmanlı toplum yapısının farklılığı sebebi ile böyle bir işlevinin olmadığı hakkında Bkz. Niyazi Berkes, Türkiye’ de Çağdaşlaşma, Doğu-Batı Yayınları, Baskı Yılı Belirtilmemiş,  s.  509-510

[16] Tanör, a. g. e., s. 54

[17] Tanör, a. g. e.,s. 64 vd;Yılmaz, a. g. e., s. 35 vd.

[18] Tanör, a. g. e., s. 68 vd.

[19]Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni,  1.Cilt, Tekin Yayınevi,  102vd

[20]Halil İnalcık, Mehmet Seyitdanlıoğlu, Tanzimat- Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu, Phoneix Yayınevi, 2006,  s. 1

[21]İnalcık, Seyitdanlıoğlu, a. g. e.,s. 3

[22] Tanör, a. g. e., s.  95-96

[23] Tanör, a. g. e., s. 98-99

[24] Tanör, a. g. e., s. 103 vd.

[25] Tanör, a. g. e., s. 105 vd.

[26] İhsan Güneş, Osmanlı İmparatorluğunda Anayasa, Parlamento ve Demokrasi Anlayışı, www.gefad.gazi.edu.tr/window/dosyapdf/2009/5/50.pdf, s.900

[27] Tanör, a. g. e., s. 110 vd.

[28] Yahya Kemal Taştan, “Balkanlarda Ulusçuluk Hareketleri”, Balkanlar El Kitabı, Akçağ Yayınları, 2. Baskı, 2013, s.  403

[29] Tanör, a. g. e., s. 115 vd.

[30] Tanör, a. g. e., s.  122 vd.

[31] Şerif Mardin, Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu, İletişim Yayınları, 1998, s. 18

[32] Güneş, a. g. m., s. 902

[33] Güneş, a. g. m., s. 902

[34] Tanör, a. g. e., s. 123 vd

[35] Tanör, a. g. e., s. 128 vd

[36] Güneş, a. g. m.,s. 903

[37] Güneş, a. g. m.,s. 904-905

[38] Tanör, a. g. e., s. 133-134

[39]Yılmaz, a. g. e., s. 227

[40] Tanör, a. g. e., s. 135-136

[41] Güneş, a. g. m., s. 906-911

[42] Tanör, a. g. e., s. 136 vd

[43] Tanör, a. g. e., s. 152 vd

[44] Tanör, a. g. e., s. 141

[45] Tanör, a. g. e., s. 141vd. ; Yılmaz, a. g. e., s. 227vd.

[46]Mithat Paşa’ nın Hatıraları Haz. Osman Selim Kocahanoğlu, Temel Yayınları, 1997, s. 217 vd.

[47] Bu takririn tam metni için Ahmet Bedevi Kuran, Osmanlı İmparatorluğunda İnkılap Hareketleri ve Milli Mücadele, İş Bankası Kültür Yayınları, 2012, s. 119

[48] Tanör, a. g. e., s. 145 vd.. ; Kuran, a. g. e., s. 118. vd

[49]Berkes, a. g. e., s. 336

[50]Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Cilt 1 Kısım 1, 1991,  s.1

[51]Yılmaz, a. g. e., s. 48

[52] Tanör, a. g. e., s. 165

[53] Tanör, a. g. e., s. 168 vd

[54] İngiltere Kralı 7. Edward ile Rus Çarı 2.Nikola’ nın 9-10 Haziran 1908’ de Reval’ de yaptıkları görüşmelerde Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili konular görüşülmüştür. Görüşmeler İttihat ve Terakki Cemiyeti önderlerini endişelendirmekteydi. Korkulan husus İngiltere’ nin Rusya’ nın Ortadoğu ile ilgili isteklerine karşı çekincelerinden vazgeçmesiydi.  Ersnst Edmondson Ramsaur, Jön Türkler ve 1908 İhtilali, Sander Yayınları, 1972, s. 153

[55] Tanör, a. g. e., s. 171 vd

[56] Tanör, a. g. e., s. 188

[57]Doğan Avcıoğlu, 31 Mart’ ta Yabancı Parmağı, Cumhuriyet Kitapları, 1998,  (tüm kitap)

[58] Tanör, a. g. e., s. 189

[59]Yılmaz, a. g. e., s. 245 vd

[60]Yılmaz, a. g. e., s. 246 vd

[61] Tanör, a. g. e., s. 190 vd

[62] Tanör, a. g. e., s. 198 vd

[63] Ahmet Demirel, Birinci Mecliste Muhalefet İkinci Grup, İletişim Yayınları, 1995, s.  51 vd

[64]Yılmaz,a. g. e.,  s. 51. vd

[65]Yılmaz, a. g. e.,  s.61

[66] Erik Jan Zürcher, Unionist Factor- The Role Of The Comitee Of Union And Progress İn The Turkish National Movement 1905-1926, E. J. Brill, 1984, s.68 vd

[67] Sadi Borak, Atatürk’ ün İstanbul’ daki Çalışmaları, Kaynak Yayınları, 1983, s. 129 vd.

[68]Yılmaz, a. g. e., s. 61. vd. ; Türk Milli Mücadelesini muadili savaşlardan ayıran çok önemli bir fark savaşı yöneten komutanların meşruiyet sağlama kaygılarının ve bu yönde çalışmaların faaliyetlerinin önemli bir bölümünü kapladığı gerçeğidir. Türk Milli Mücadelesi, yalnızca çete ve halk savaşları yolu ile fiilen yürütülen bir mücadele değildir, bunun yanında mücadelenin hukuksalzemininin yaratılmasına özen gösterilmiş; genelgeler, yerel ve ulusal kongreler ve nihayet 1921 Anayasası milli mücadelenin önemli unsurlarından olmuştur. Murat Sevinç, “Türkiye’ de Anayasal Düzen”, 1920’ den Günümüze Türkiye’ de Toplumsal Yapı Ve Değişim, Phoneix Yayınevi, 2012, s. 109

[69] Tevfik Çavdar, Türkiye’ nin Demokrasi Tarihi 1839-1950, İmge Kitabevi, 1995, s. 171-172

[70]Cengiz Sunay, Son Karar Misak-ı Milli- Son Osmanlı Meclisi’ nin Yakın Tarihe Yön Veren Kararı, Doğan Kitap, 2007,  s. 84 vd; Tanör, a. g. e.,s. 230

[71]Meclis-i Müessisan tabiri hususunda Kazım Karabekir Paşa, bu kavramın millet için yabancı olduğunu ve yanlış anlamalara mahal verilmemesi gerektiğini ifade etmiştir. İ. Güneş, a.g.e., s.  15 vd.; Gelen tepkiler üzerine daha ılımlı bir isim üzerinde karar kılındı: Selayeti-i Fevkaladeyi Haiz Bir Meclis. Tanör, a. g. e., S. 230

[72]Atatürk’ ün Bütün Eserleri(ABE), Cilt 7,  Kaynak Yayınları, 2002, s.  153

[73] İ. Güneş, a.g.e., s.  64; Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’ nin milleti sosyolojik açıdan temsil kabiliyetini haiz olduğunu ifade etmemiz gerekir. Birinci Meclis’ te asker kökenli üyeler dışında çifti, serbest meslek mensubu, eşraf, tüccar, ulema vb. meslek gruplarından üyeler önemli sayıdalardı. Meclis’ teki çok seslilik bu sınıfsal ve toplumsal çeşitliliğin bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Birinci Meclis’ ten sonra oluşacak olan meclislerin daha çok asker-sivil bürokrat kökenli olması sebebi ile Birinci Meclis’ in bu özelliği dikkate değerdir. Tanör, a. g. e., s. 232-233

[74] Yılmaz, a. g. e., s. 68-70; “Padişah ve halife cebir ve ikrahtan azade olduğu zaman meclisin tanzim edeceği esasat-ı kanuniye dairesinde vaziyeti ahzeder” şeklindeki hüküm ile meclis padişahın geleceğini belirleme yetkisini kendinde bulmuştur. Tanör’ e göre meclis böylelikle “Kurucu İktidar” kimliğini de kuşanmış oluyordu. Tanör, a. g. e., s. 235

[75] Yılmaz, a. g. e., s. 70-80; 25 Nisan 1920 tarih ve 5 no’ lu karar ile “kuvve-i icraiye teşkiline karar verildi” ancak bu teşkil edilecek kurul aslında gerçek manada bir icra kuvveti olmayacaktı. Zira bu kurulun üyeleri tek tek ve TBMM tarafından seçilecek, meclis tarafından denetlenecek ve gerektiğinde görevden alınacaktı, hükümet başkanlığı gibi bir makamı olmayacak, Meclis Reisi’ nin doğal başkanlığı altında çalışacaktı. Dolayısıyla bu kurul bir yürütme gücü değildi. Var olan sistemde yasama ve yürütme güçlerinin kendi uhdesinde barındıran tek bir organ vardı o da TBMM idi. Tanör, a. g. e., s. 237

[76] Ergun Özbudun, 1921 Anayasası, Atatürk Araştırma Merkezi, 2008, s. 13-14

[77] Tanör, a. g. e., s. 239

[78] Tanör, a. g. e., s.247-248. Toplam 31 maddeden oluşan bu program, Maksat ve Meslek, Mevadd-ı Esasiye, İdare, Vilayet, Kaza, Nahiye şeklinde bölümlere ayrılmıştı. Programın 2. Ve 3. Maddelerinde “halkın emperyalizm ve kapitalizmin zulüm ve baskısından kurtarılacağı” , “TBMM Hükümetinin, emperyalist ve kapitalist düşmanların saldırılarına karşı müdafaa görevini haiz olduğu” gibi sol içerikli bir söyleme sahipti. Programda sosyalizan sayılabilecek içeriğe sahip bu maddeler yanında, yukarıda “BMM’ nin Şekil ve Mahiyetine Dair Mevadd-ı Kanuniye” bahsinde değinilen saltanat-hilafet meselesine de yer verilmiştir. Programın birinci maddesi “Türkiye Büyük Millet Meclisi, hududu millisi dâhilinde temini hayat ve istiklal ve tahlisi makamı hilafet ve saltanat ahdiyle teşekkül etmiştir.” şeklinde olup, amacı padişahın kurtarılması olarak belirlemese de bu maddenin yer alması, dengeci bir yaklaşımın belirlendiğini göstermektedir. Programın tam metni için, Emel Akal, İştirakiyuncular Komünistler ve Paşa Hazretleri, İletişim Yayınları, 2013, s. 228-231

[79] Kanun-ı Esasi’ nin Padişah’ ın atadığı bir komisyonca hazırlanmış olması ve padişahın tek taraflı bir iradesi ile yürürlüğe girmesi, 1924 Anayasasının Mustafa Kemal Paşa’ nın belirlediği adayların kazandığı bir seçim ile oluşmuş olan 2. Türkiye Büyük Millet Meclisinde hazırlanması ve kabul edilmesi, 1961 ve 1982 Anayasalarının olağanüstü koşullarda hazırlanmış olması dikkate alındığında 1921 Anayasasının hazırlanış ve kabul özellikleri bakımından Osmanlı-Türk Anayasaları arasında en demokratik olanı olduğu tartışma götürmez bir gerçekliktir. Tanör, a. g. e., s. 250. Benzer görüş için ayrıca Özbudun, a. g. e., s. 2

[80] Yılmaz, a. g. e. , s. 92-93

[81] Tanör, a. g. e., s. 255

[82]Sevinç, a. g. m., s.110

[83] O kadar ki meclisin yargı yetkisini dahi kullandığı görülmektedir. Üyelerinin meclis tarafından ve politikacılar arasından seçildiği İstiklal Mahkemeleri bunun en önemli göstergesidir. İstiklal Mahkemeleri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, Zeus Yayınları, 2006 (Bütün Kitap)

[84]Sevinç, a. g. m., s.109-110

[85] Yılmaz, a. g. e. , s. 109

[86] Tanör, a. g. e., s. 290; Sevinç, a. g. m., s. 113

[87] Çavdar, a. g. e., s. 258

[88] Murat Sevinç, a. g. m., s.114

[89] Tanör, a. g. e., s. 292-293

[90]Meclise muhalif olarak girebilen tek üye Gümüşhane Mebusu Kadirbeyzade Zeki Bey idi ve Zeki Bey’ in meclis faaliyetlerini ele alan kapsamlı bir çalışmada, bu üyenin Anayasa hakkında herhangi bir muhalif söylemi olmadığı görülmektedir. Uğur Üçüncü, İkinci Dönem TBMM’ de Bir Muhalifin Portresi-Kadirbeyzade Zeki Bey, Çizgi Kitabevi, 2011 (Bütün Kitap)

[91]Sevinç, a. g. m., s.116

[92] Tanör, a. g. e., s. 294-328

[93] Yılmaz, a. g. e., s. 113. vd.; Tanör, a. g. e., s. 351

[94] Tanör, a. g. e., s. 351

[95] Tahkikat Komisyonu’ nın kuruluş ve işleyişi hakkında Bkz. Ayşe Asker, Askeri Darbeye Doğru-Demokrat Parti’ nin Tahkikat Komisyonu Girişimi, İmge Kitabevi, 2013 (Bütün Kitap)

[96] Hasan Bülent Kahraman, Türk Siyasetinin Yapısal Analizi-I Kavramlar-Kuramlar-Kurumlar, Agora Kitaplığı, 2008, s. 212-213

[97]Yılmaz, a. g. e., s.137-138



 

Kaynakça

1-      Akal, Emel,  İştirakiyuncular Komünistler ve Paşa Hazretleri, İletişim Yayınları, 2013

2-      Asker, Ayşe, Askeri Darbeye Doğru-Demokrat Parti’ nin Tahkikat Komisyonu Girişimi, İmge Kitabevi, 2013

3-      Atatürk’ ün Bütün Eserleri(ABE), Cilt 7,  Kaynak Yayınları, 2002

4-      Avcıoğlu, Doğan,  31 Mart’ ta Yabancı Parmağı, Cumhuriyet Kitapları, 1998

5-      Avcıoğlu, Doğan, Türkiye’nin Düzeni,  1.Cilt, Tekin Yayınevi

6-      Aybars, Ergün,  İstiklal Mahkemeleri, Zeus Yayınları, 2006

7-      Bayur, Yusuf Hikmet,  Türk İnkılabı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Cilt 1 Kısım 1, 1991

8-      Berkes, Niyazi, Türkiye’ de Çağdaşlaşma, Doğu-Batı Yayınları, Basım Yılı Belirtilmemiş

9-      Borak, Sadi,  Atatürk’ ün İstanbul’ daki Çalışmaları, Kaynak Yayınları, 1983

10-  Çavdar, Tevfik, Türkiye’ nin Demokrasi Tarihi 1839-1950, İmge Kitabevi, 1995

11-  Demirel, Ahmet,  Birinci Mecliste Muhalefet İkinci Grup, İletişim Yayınları, 1995

12-  Erdoğan, Mustafa, Anayasal Demokrasi, Siyasal Kitabevi, 1999

13-  Findley, Carter V.,  Modern Türkiye Tarihi (İslam Milliyetçilik ve Modernlik 1789-2007), Timaş Yayınları, 2011

14-  Güneş, İhsan, Osmanlı İmparatorluğunda Anayasa, Parlamento ve Demokrasi Anlayışı, www.gefad.gazi.edu.tr/window/dosyapdf/2009/5/50.pdf

15-  İnalcık, Halil; Seyitdanlıoğlu, Mehmet, Tanzimat- Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu, Phoneix Yayınevi, 2006

16-  Kahraman, Hasan Bülent,  Türk Siyasetinin Yapısal Analizi-I Kavramlar-Kuramlar-Kurumlar, Agora Kitaplığı, 2008

17-  Kili, Suna; Gözübüyük, Şeref, Türk Anayasa Metinleri (Senedi-i İttifak’tan Günümüze), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Yenilenmiş 2. Baskı, 2000

18-  Kocahanoğlu, Osman Selim (Haz.), Mithat Paşa’ nın Hatıraları, Temel Yayınları, 1997

19-  Kuran, Ahmet Bedevi, Osmanlı İmparatorluğunda İnkılap Hareketleri ve Milli Mücadele, İş Bankası Kültür Yayınları, 2012

20-  Mardin, Şerif,  Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu, İletişim Yayınları, 1998

21-  Özbudun, Ergun, 1921 Anayasası, Atatürk Araştırma Merkezi, 2008

22-  Ramsaur, Ersnst Edmondson, Jön Türkler ve 1908 İhtilali, Sander Yayınları, 1972

23-  Sevinç, Murat,  “Türkiye’ de Anayasal Düzen”, 1920’ den Günümüze Türkiye’ de Toplumsal Yapı Ve Değişim, Phoneix Yayınevi, 2012

24-  Sunay, Cengiz,  Son Karar Misak-ı Milli- Son Osmanlı Meclisi’ nin Yakın Tarihe Yön Veren Kararı, Doğan Kitap, 2007

25-  Tanilli, Server, Devlet ve Demokrasi (Anayasa Hukukuna Giriş) , Say Kitap Pazarlama, 2.Baskı, 1981

26-  Tanör, Bülent,  Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, Yapı Kredi Yayınları, 6. Baskı, 2000

27-  Taştan, Yahya Kemal, “Balkanlarda Ulusçuluk Hareketleri”, Balkanlar El Kitabı, Akçağ Yayınları, 2. Baskı, 2013

28-  Tunaya, Tarık Zafer, Siyasal Kurumlar Ve Anayasa Hukuku, İ.Ü.H.F. Yayınları, 1980

29-  Üçüncü, Uğur, İkinci Dönem TBMM’ de Bir Muhalifin Portresi-Kadirbeyzade Zeki Bey, Çizgi Kitabevi, 2011

30-  Yetkin, Çetin, Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, Milliyet Yay. ,1980

31-  Yılmaz, Faruk, Türk Anayasa Tarihi, İz Yayıncılık, 2012

32-  Zürcher, Erik Jan, Unionist Factor- The Role Of The Comitee Of Union And Progress İn The Turkish National Movement 1905-1926, E. J. Brill, 1984

 

 

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
4770 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın