• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Eisenhower Doktrini ve Türkiye / Raşit Kıyak

Giriş:

            Eisenhower Doktrini, II. Dünya Savaşı’ndan sonraki Soğuk Savaş  periyodunda Başkan Dwight D.Eisenhower tarafından ortaya atılan ve komünizm tehdidine karşı yardıma ihtiyaç duyan tüm Ortadoğu ülkelerine askeri ya da ekonomik yardımda bulunmayı temin eden Birleşik Devletler dış politikasıdır.[1] Doktrin, A.B.D.’nin 34. Başkanı Dwight Eisenhower’ın 5 Ocak 1957’de “Kongre’ye Ortadoğu’daki Durum Üzerine Özel Mesaj” söylevini ifade eder. Çalışmamızda II.Dünya Savaşı sonrası Türk dış politikasından başlayarak Eisenhower Doktrini’ne giden süreçten, Eisenhower Doktrini’nden ve doktrinin ilanından sonraki gelişmelerden bahsedeceğiz.

 

Eisenhower Doktrini’ne Giden Süreç:

II.Dünya Savaşından sonraki dönemde Türkiye’nin dış politikasına etki eden ve ona yön veren esas unsur, savaştan sonra Avrupa’nın dengesinde meydana gelen boşluklardan faydalanan Sovyetler Birliği’nin, Türkiye üzerindeki talepleri olmuş ve bu çerçevede kutuplaşan dünyada Türkiye, bloklar arasında bir tercih aşamasına gelmiştir. Türkiye bu tercihini Batı bloğu yönünde kullanmış ve Türkiye dış politikada bu dönemden başlayarak büyük ölçüde Batı yanlısı bir tutum göstermiştir.

Boğazlar üzerindeki denetimi, Kuzey ile Güney, Avrupa ve Ortadoğu arasındaki konumuyla Türkiye, Doğu Akdeniz, Ortadoğu ve balkanlar gibi  birbiriyle kenetlenmiş üç alt sistem arasında bir düğüm görevi görür.[2] Türkiye’nin bu jeopolitik önemi Sovyetler’in Türkiye ile neden bu kadar ilgili olduğunun da göstergesiydi. Ayrıca Karadeniz, Sovyetler’in yumuşak karnı olması dolayısıyla boğazlar ayrı bir önem taşımaktaydı. Sovyetler Birliği’nin 17 Temmuz – 2 Ağustos 1945 tarihinde toplanan Postdam Konferansında Türkiye’den Kars ve Ardahan’nın iadesini istemekle birlikte Boğazlardan da askeri üs talep ediyordu. Ankara’ya 7 Ağustos 1946 tarihinde verdiği notayla da aşağıdaki önerilerde bulunmuştur.:[3]

*  Boğazlar bütün devletlerin ticaret gemilerine açık olacaktır.

* Buna karşılık sadece Karadeniz’e sahildar ülkelerin savaş gemileri Boğazlardan tam geçiş serbestisinden yararlanabilecektir.

* Boğazlar sahildar olmayan ülkelerin savaş gemilerine ise özel haller haricinde kapalı tutulacaktır.

*  Boğazlaran geçiş rejimini tesbit sorumluluğu sahildar devletlere ait olacaktır.

*  Boğazların savunulması Türkiye ve Rusya tarafından müştereken yerine getirilecektir.

            Bu notaya karşılık Türkiye egemenlik hakkı ve ulusal güvenliği ile bağdaşmayan bu öneriyi reddetmiş ve boğazlarla ilgili önerinin ancak Montrö Sözleşmesi’ne taraf olan ülkelerin de katılacağı bir konferansta ele alınabileceğini belirtmiştir. Sovyetlerin bu tutumu Türkiye’nin Marshall yardımlarından yararlanması ve Nato’ya katılması sürecini etkilemiştir.

Kore’den başlayıp Vietnam’a dek uzanan sıcak çatışmalar dönemini hazırlayan ‘Truman Doktrini’ ve ‘Marshall Planı’ Sovyet yayılmacılığına karşı alınan ekonomik içerikli temel uygulamalardı. Truman Doktirin ile Marshall Planı her zaman için, bir cevizin iki yarısıydı.[4] Gerek Truman Doktirini, gerekse de Marshall Planı, SSCB’nin o aşamada beklemediği iki gelişme olacaktı.[5]  Nato’nun 1949’da kurulması, Türkiye ve Yunanistan’ın Nato’nun dışında kalması, bu iki ülkenin Sovyet tehdidi ile karşı karşıya kalması anlamına geliyordu.

II.Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde Sovyet baskısı daha çok Türkiye ve İran üzerinde olmuş ve bu iki ülke Sovyet baskı ve tehditlerine karşı Amerika Birleşik Devletleri’nden yardım istemişti. İlk başlarda İngilizler’in çökmekte olan durumlarını desteklemek isteyen ABD, bunun mümkün olmadığını görünce, muhtemel bir Sovyet saldırısına karşı Ortadoğu’da bir savunma sistemi kurmak üzere Ortadoğu işlerine karışmıştı. Türkiye ile Yunanistan, 1952 yılında Nato’ya kabul edildiler. 1955 yılında da Irak hükümeti, İran, Türkiye ve İngiltere’yle Bağdat Paktı adı verilen yeni bir ittifak kurması için ikna edildi. O günlerde Amerika Birleşik Devletleri bu ittifakta resmi bir üyelik yerine gayri resmi bir ilişkiyi tercih etti.[6]

1945-1960 Türkiye Dış Politikası :

Cumhurbaşkanı İnönü, 2 Kasım 1945’te Meclis’in açılışı dolayısıyla yaptığı konuşmada, demokrasilerin faşizm üzerinde kazandıkları zafere göndermede bulunarak Türk sistemindeki başlıca kusurun, bir muhalefet partisinin eksikliği olduğunu söylüyordu.[7] Batı’nın yanında yer almak isteyen Türkiye için tek partili sistemin sürdürülmesi düşünülemezdi ve demokratik rejime geçmek, Türkiye’nin Batı’ya entegrasyonunu sağlayacak en önemli etmenlerin başında geliyordu. Atatürk’ün son başbakanı Celal BAYAR önderliğinde, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’nden ayrılan milletvekilleri ile kurulan Demokrat Parti (DP), 14 Mayıs 1950 seçimlerinden zaferle ayrılmıştı.

1950’lerde dış politika kararlarının alınmasında Başbakan Adnan Menderes, dönemin iki dışişleri bakanı olan Fuat Köprülü (1950-1956) ile Fatin Rüştü Zorlu (1957-1960) ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar en önemli isimler olarak ön plana çıkmaktadır.[8]

Adnan Menderes döneminde, dönemin politik aktörlerinin zihninde Türkiye, Batı dünyasının komünizme karşı mücadelesinde hemen sınır hattında bulunan  bir savunma tabyası ve cephe hattını müdafaa eden bir ileri karakol konumundaydı.[9]

Dönemin dış politikasına karakteristik özelliğini veren bu aktif Amerikancılık tek başına Demokrat Parti’ye ilişkin bir şey değildi, 1940’ların ikinci yarısında İnönü yönetimi altında başlayan ve Demokrat Parti iktidarı döneminde muhalefette olan İnönü’nün, basının ve diğer devlet aygıtlarının da beslediği bir hakim düşünme biçimiydi. Bunun en önemli nedeni Cumhuriyet’in başından itibaren sürdürülen Batıcılık idealinin esin kaynağınını Avrupa’dan ABD’ye kaymış olmasıdır. Bu dönemin aktörlerine göre, Batılılaşma idealinin araçlarını sunabilecek ve bu doğrultuda bir esin kaynağı olabilecek kudrete sahip olan artık Kıta Avrupası değil, Amerika Birleşik Devletleri’dir.[10]

Türkiye’den bir ‘küçük Amerika’ çıkarma fikrinde karşılığını bulan Amerika’ya yönelik bu görme biçimi, yine dönemin Cumhurbaşkanı Bayar’ın şu ifadelerinde açık bir şekilde karşılığını bulmuştur: “Biz Türkler, siz Amerikalıların hayat tarzınızın ve dünya telakkinizin hayranıyız”. Dolayısıyla bu dönemin aktif Amerikancılığı ile Atatürk döneminde başlayan Batıcılık arasında bir süreklilik olduğu söylenebilir.[11]

II. Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda Türk dış politikası Batı ile siyasi, askeri ve ekonomik ittifaklar kurmak ekseni üzerine kurulmuştu. Demokrat Parti, sosyo-ekonomik görüşleri açısından kendisini kapitalist düzene yakın görüyor, bu özelliğinin gerektirdiği dış ilişki ve işbirliğini gerçekleştirebilmek açısından da Nato’ya girmeyi gerekli buluyordu.[12] Türkiye’nin Nato’ya dahil olma isteği karşısında İngiltere’nin Türkiye gibi Müslüman bir ülkenin özgür devletlerin Hristiyan demokratik topluluk idealini zayıflatacak[13] şeklindeki olumsuz yargısına karşılık Menderes hükümeti, Komünist Kuzey Kore’nin Kapitalist Güney’i işgal etmesi karşısında Sovyetler ve A.B.D.’nin karşı karşıya gelmesini fırsat bilerek Türkiye’nin Nato’ya dahil olmasının kimlik temelinde değil de yararlılık temelinde olduğunu kanıtlamak gayesi ile Kore’ye asker göndermişti. Kore Savaşı’na Batı Kampı’nın yanında yer alarak asker göndermek, dönemin hükümeti ve muhalefetine göre Nato’ya girmek için kaçırılmayacak bir fırsattı.  Türkiye’nin Kore Savaşı’na 1950’de 5000 askerden oluşan bir kuvvet göndermesi, Türk askerinin Kore’deki yararlılığı ve 700 Türk askerinin Kore’de hayatını kaybetmesi, A.B.D’nin Türkiye’yi sadık bir müttefik olarak değerlendirme düşüncesini güçlendirmiş ve Türkiye 18 Şubat 1952’de Nato’ya üye olmuştu.  Türkiye, Nato’ya dahil olduktan sonra imzaladığı Nato Kuvvetler Statüsü Sözleşmesi ile A.B.D.’nin Türkiye’de askeri üs kurma ve asker bulundurma konusunun yasal zemini hazırlanmış oluyordu. Bu bağlamda 14 Ekim 1953 tarihinde İzmir Çiğili’de Altıncı Müttefik Taktik Hava Kuvvetleri Üssü kuruldu. Libya’daki Ortadoğu Stratejik Hava Komutanlığı Adana İncirlik Üssü’ne nakledildi. Bunların yanı sıra İskenderun’da A.B.D.’nin yapmış olduğu bir deniz üssü Nato kapsamına alınmış, aynı şekilde İzmit, Diyarbakır, Manisa, Afyon, Konya, Erzurum, Trabzon ve Ankara başta olmak üzere birçok ilde üsler, radar ve telsiz tesisleri, lojistik karargahlar ve Amerikan askeri personelinin kaldığı lojmanlar yapılmıştır. Böylelikle 1950’lerin ikinci yarısı boyunca toplamda yaklaşık 30 milyon metrekarelik Türkiye toprağı Nato kapsamında yapılan üs ve tesisler için tahsis edilmiştir.[14] Böylece Türkiye Nato’nun güneyden Sovyetler Birliği’ni çevrelemede ve Ortadoğu’yu etki alanına alma konusunda askeri bir kalesi konumuna gelmişti.

Eisenhower Doktrini:

Mısır’ın 26 Temmuz 1956’da  Süveyş Kanalı’nın millileştirimesinin ardından kendi  aralarında gizli bir planı uygulamaya koyan İsrail, İngiltere ve Fransa’nın Ekim sonunda Kanal bölgesine saldırmaları, bölgenin tekrardan gerilimini arttırdı. Süveyş krizinin sone ermesi için BM’de etkin bir rol üstlenen ve Arap devletlerinin emperyalist güçler karşısındaki koruyucusu gibi davranan Sovyetler’in  bölgedeki prestijinin artması karşısında ABD yönetimi endişelendi. Diğer taraftan Süveyş kriziyle Arap ülkelerinin büyük tepkisini çeken İngiltere’nin bölgedeki etkinliğini yitirmesi, ABD’yi Orta Doğu’yla daha yakından ilgilenmeye yöneltti. Sovyetlerin Bağdat Paktı’na rağmen başta Mısır ve Suriye olmak üzere Arap devletlerinin çoğuyla temas halinde olması ABD tarafında memnuniyetsizliğe yol açtı .

ABD, 29 Kasım 1956’da toplanan Bağdat Paktı zirvesinde, üye devletlerin toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına karşı uygulanacak bir hareketin, kendisine karşı yapılmış olarak algılanacağını açıkladı. Böylece SSCB’nin doğrudan olmasa da, Mısır ve Suriye üzerinden, bölge dengelerini etkilemesinin önüne set çekmek istiyordu.

Eisenhower’ın 5 Ocak 1957’de onaylanması için Kongre’ye gönderdiği ve daha sonra kendi adıyla bilinecek olan doktrin, ABD’nin Orta Doğu politikasında bir dönüm noktası oldu. O güne kadar, İngiltere ve kendine yakın bölge ülkelerinin üzerinden politika güden ABD, ilk kez bölgedeki çıkarlarını tüm açıklığıyla belirtiyordu.

Doktrinde Eisenhower, ‘(…) Rusya’nın yöneticileri öteden beri Ortadoğu’da hakimiyet kurmak peşinde koşmuşlardır. Bu Çarların gerçeğiydi ve Bolşeviklerin de gerçeğidir (…) Rusya’nın Orta Doğu’daki  çıkarlarının temelinde tamamen güç politikası yatmaktadır. Dünyayı komünistleştirmek şeklinde ifade ettikleri amaçlarını dikkate aldığımızda, Rusya’nın Orta Doğu’ya egemen olma ümidini kolayca anlamak mümkündür (…)’ sözleriyle, ABD için büyük önem taşıyan Orta Doğu’da giderek artan SSCB etkinliklerini eleştirmekteydi.[15]

Eisenhower devamlı iki unsur üzerine vurgu yapmaktaydı. Birincisi, ‘(…) Orta Doğu’nun bilinen petrol rezervlerinin üçte ikisini barındıran ve Avrupa, Asya ve Afrika devletlerinin büyük çoğunluğunun ihtiyaçlarını sağlayan (…)’ bir bölge olmasıydı. ‘Eğer bölge ülkeleri bağımzıslıklarını kaybederse ve özgürlüğe karşı olan yabancı güçler tarafından yönetilmeye başlarlarsa, bu bölge için olduğu kadar ekonomik olarak buraya bağlı olan pek çok özgür ülke için de bir trajedi (…)’ olacaktı. İkincisi, ‘Orta Doğu üç büyük dinin doğduğu (…)’ yerdi. ‘Mekke ve Kudüs harita üzerinde birer yer olmaktan çok daha fazlasını ifade (…)’ etmekteydiler. ‘ (…) Orta Doğu’nun kutsal bölgelerinin materyalist ateizmi yüceleştiren bir yönetim altına girmesi kabul (…)’ edilemezdi. Eisenhower burada din duygularına hitap ediyordu.[16]

Bütün bunlara dayanarak Eisnehower Kongre’den üç konuda yetki istedi:[17]

1) ABD hükümetinin, Orta Doğu’da askeri yardım ve işbirliği programları hazırlamak ve bunlardan yararlanmak isteyen tüm ülkeler ve topluluklarla işbirliği yapma yetkisine sahip olması.

2) ABD Başkanının, uluslararası komünizm tarafından kontrol edilen herhangi bir devletten gelecek açık bir saldırıya karşı koymak için yardım talep edecek devletlerin toprak bütünlüğünü ve siyasal bağımsızlığını korumak amacıyla, Amerikan askeri kuvvetlerinin kullanılması da dahil olmak üzere, gerekli yardım ve işbirliğini sağlayabilmesi.

3) Karşılıklı Güvenlik Kaunun çerçevesinde, 1958-59 döneminde Orta Doğu bölgesine yönelik ekonomik ve askeri yardımların nasıl kullanılacağına Başkanın karar verebilmesi.

Bu sebeplerle Başkan Dwight Eisenhower, Kongreden üç yıl boyunca her yıl 200 milyon dolar harcama yetkisi talep etmekteydi.

Eisenhower Doktirininin özellikle Orta Doğu’da Amerikan askerinin kullanımına yönelik kısmı, Amerikan Kongresinde büyük tartışmalara neden oldu. Buna rağmen, Temsilciler Meclisi 30 Ocak’ta, Senato da 5 Martta, büyük oy çoğunluğu ile Eisenhower Doktrinini kabul ederek, Başkana istediği yetkileri verdi.[18]

Eisenhower Doktirini Amerika’nın Orta Doğu ile bağlantı alanını bir hayli genişletmesi  bakımdan Amerikan dış politikası için mühim bir gelişmeyi ifade etmekteydi. Her ne kadar Amerika Orta Doğu ile ilgisini ilk defa Turman Doktrini ile göstermiş ise de, Truman Doktirini sadece Türkiye ve Yunanistan’a ve yine sadece askeri yardım yapılmasını öngörmekteydi. Halbuki Eisenhower Doktrini, bütün bir Orta Doğu bölgesini içine alıyor ve Amerikan askerinin kullanılması suretiyle, bölgedeki ülkelerin komünizme karşı savunulmasını da üzerine alıyordu.[19]

Doktrin ile birlikte A.B.D., Orta Doğu’da Fransa ve İngiltere’den boşalan kontrol gücünü doldurduğu gibi bu bölgede Sovyetler Birliği ile karşı karşıya geliyordu.

Eisenhower Doktirin karşısında Orta Doğu ikiye ayrılmıştır. Bu doktrini kabul ettiğini ilk ilan eden, 6 Ocak’ta Lübnan olmuştur. Lübnan bu hareketi ile, şimdiye kadar takip ettiği tarafsızlık politikasını terk etmiş oluyordu. Lübnan’ın arkasından Pakistan, Irak, Türkiye ve Yunanistan Eisenhower Doktrini’ni kabul ettiklerin açıkladılar. Bunlardan sonra Afganistan, Libya, Tunus ve Fas en sonunda İsrail bu Doktirini kabul ettiklerin bildirdiler.[20]

Doktrin’in ilanının memnuniyetle karşılayan Türkiye açısından şu sonuçlar ortaya çıktı: ABD’nin bölgede girişeceği operasyonlar için Türkiye’ye duyduğu ihtiyacın artması sonucunda Türkiye’deki Amerikan üsleri önem kazandı ve 1954’de kurulan İncirlik üssü geliştirildi; Amerikan askeri yardımları ve 1954’den sonra azalan ekonomik yardımlar tekrara artmaya başladı; Türkiye Doktirin desteklemeyen Arap ülkeleri ve SSCB ile gergin bir döneme girdi; topraklarındaki Amerikan üslerinin Orta Doğu’daki bazı olaylara müdahale etmek için, Nato amaçları dışında kullanılmasına izin verildi.[21]

 

Eisenhower Doktrini’nin İlanından Sonraki Gelişmeler:

Suriye Bunalımı:

Eisenhower Doktrini’nin ilanından sonraki gelişmeler, ABD’de ve Suriye’ye komşu olan devletlerde, Suriye’nin bir Sovyet uydusu olabileceği korkusunu yaratmıştı. 6 Ağustos 1957’de SSCB ve Suriye arasında teknik ve ekonomik işbirliği antlaşması imzalanmıştı. Bir hafta kadar sonra 13 Ağustos’ta Suriye birkaç Amerikalı diplomatı Suriye’nin meşru hükümetini devirmeye çalıştıkları gerekçesiyle sınır dışı etti. Buna karışlık olarak da Amerikan yönetimi Suriye Büyükelçisi ikinci sekreterini istenmeyen ikişi ilan etti. 17 Ağustos’ta Suriye’nin en yüksek askeri kademesine komünizme meyilli Albay Afif Bizri getirildi. İşte tüm bu olaylar Batı’yı ve Orta Doğu’daki Batı yanlısı devletleri büyük endişeye sevk ediyordu.[22]

Bu kriz, Bağdat Paktı’nın kurulmasından sonra Türkiye’nin Batı karşıtı bir Arap ülkesiyle çatışmanın eşiğine geldiği ilk olaydı.[23] Türkiye bu gelişmeleri endişeyle izlemiş ve Bağdat Paktı’nın güçlendirilmesini istemiştir. Suriye’nin komünist bir yönetim altına girmesiyle, Bulgaristan ve Sovyetlerle sınırı olan Türkiye üç taraftan çevrilmiş olacaktı.[24] İlerleyen dönemde ABD Orta Doğu’da batı yanlısı devletleri desteklemeye başlamış ve Irak, Ürdün ve Lübnan’a silah yardımı yapacağını açıklamıştır. Türkiye’ye Sovyet destekli Suriye saldırısı yapılma ihtimaline karşı da Nato’daki yükümlülüklerin yerine getirileceği teminatını vermiştir. Türkiye’nin Suriye sınırında askeri manevralar yapması SSCB, Mısır ve Suriye’nin tepkisin çekmiştir. İlerleyen dönemde Türkiye ve Suriye arasındaki gerginlik BM Genel Kurulu’nda görüşülmüş ve sorunun taraflar arasında yapılacak görüşmeyle çözülmesi önerilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin 34. Kuruluş yıldönümünü kutlamak üzere Moskova’daki Türk büyükelçiliğinde verilen resepsiyona katılan Khruschev’in burada yaptığı ‘Orta Doğu’da kesinlikle hiçbir tehdit yoktur ve bütün mesele yanlış anlaşılmıştır.’ şeklindeki konşması ve bunun ardından Suriye’nin Türkiye ile ilgili şikayetlerini BM gündeminden geri çekmesi, Suriye krizini sona erdirdi.[25]

 Lübnan ve Ürdün Olayları:

1957’deki Lübnan genel seçimlerine Cumhurbaşkanı Camille Chamoun’un hile karıştırarak hem Eisenhower Doktrini’ne destek verecek, hem de 1958’de süresi bitecek olan cumhurbaşkanlığı süresinin 4 yıl daha uzamasını mümkün kılacak bir parlamentonun seçilmesini sağlaması Lübnan halkını ikiye böldü. Çünkü Lübnan nüfusunun yarısını oluşturan Müslüman halk Nasır taraftarıydı, yani Eisenhower Doktrini’ne karşıydı. Gelişen halk gösterileri sonucu Cumhurbaşkanı Chamoun bu gösterilerin Suriye destekli olduğu gerekçesiyle Batı’dan yardım istedi. Amerika Irak darbesi sonucunda Ortadoğu’daki Batı nüfuzunun azalması dolayısıyla Lübnan’a asker gönderdi. Ürdün’de Batı yanlısı Kral Hüseyin’i desteklemek amacıyla da İngiltere Ürdün’e asker sevk etti. ABD baskısı sonucu Chamoun cumhurbaşkanlığından çekilerek yerine Lübnan parlementosu Genelkurmay Başkanı General Şahab’ı cumhurbaşkanlığına seçti. Bu olaylar silsilesinde Lübnan buhranı bir iç savaşa dönüşmeden atlatılmış oldu.

1958 Irak Darbesi :

Suriye ile Mısır’ın 1 Şubat 1958’de Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşmeleri üzerine, aynı aileden gelen (Haşimi) iki monarşi olan Ürdün ve Irak da 14 Şubatta bir Arap Birliği kurmaya karar verdiklerini açıkladılar. Birliğe karşı Irak içinde yoğun bir muhalefet vardı. Lübnan’a müdahale etmek isteyen Irak Başbakanı Nuri Said Paşa, Lübnan müdahalesine hazırlık için ülkenin doğusundaki askeri birlikleri batıya sevk ettiği sırada Bağdat’tan geçen General Kasım komutasındaki askeri birlikler 14 Temmuz 1958’de kraliyet sarayına baskın yaparak darbe girişiminde bulundular. Bu baskında küçük yaştaki Kral Faysal ve Kral naibi amcası Prens Abdülilah öldürüldü. Başbakan Nuri Said Paşa da Bağdat’tan gizli bir şekilde kaçmaya çalışıren halk tarafından linç edildi. Irak’ta yönetimin değişmesi Bağdat Paktı’ndan da çekilmesi anlamına geliyordu. Türkiye Irak’a askeri müdahaleyi gündeme getirdi. Bunun üzerine devreye giren Sovyetler güney sınırlarında ve Bulgaristan’da askeri manevralarına başladılar. Türkiye’nin Irak’a müdahale konusunda geri adım atması ve Sovyetler’in daha ileri gitmemesi sonucunda gerginlik daha fazla tırmanmadı.

Sonuç:

            1952’de Mısır’da monarşinin yıkılmasından sonra Başkan Nasır’ın başlatmış olduğu milli politika kendi kontrolünden çıktığı ve Orta Doğu’da ABD ile Sovyetler’in karşı karşıya geldiği bir hale dönüşmüştü. Sovyetler Süveyş Krizi sonucunda Orta Doğu’daki nüfuzunu ve sempatisini arttırırken Fransa ve İngiltere ciddi bir prestij kaybına uğradı. Komünizmin Orta Doğu’da yayılmasını önlemek ve İngiltere’nin boşalttığı yeri doldurmak isteyen ABD, Eisenhower Doktrini ile bu amaçlarını gerçekleştirmek istedi. Eisenhower Doktrini Orta Doğu’yu ikiye böldü ve doktrinin ilanından sonra bölgede gerilim tırmandı. Eisenhower Doktrini’nin en önemli destekçilerinden biri Türkiye oldu. Bunun sonucunda Türkiye’nin Sovyetler ve Orta Doğu’da Nasır’ı destekleyen Arap ülkeleri arasındaki ilişkileri oldukça gergin bir hal aldı. ABD, artan Sovyet tehdidi karşısında Türkiye’nin yanında yer aldığını ve  olası bir saldırıda NATO güvencesi altında olduğunu belirtti .

            Orta Doğu’daki bu gelişmelerin Türkiye açısından en mühim neticelerinden biri de, Türkiye’nin Arap Orta Doğusu’ndan tamamen kopmuş olmasıdır.[26]


[1] http://www.britannica.com/EBchecked/topic/181513/Eisenhower-Doctrine Erişim Tarihi: 10.10.2014 saat: 00.10

[2]Oral Sander, Türkiye’nin Dış Politikası, Der.: Melek Fırat, (Ankara: İmge Kitabevi, 2006), 253.

[3]Ayhan Kamel, “İkinci Dünya Savaşının Bitiminden Günümüze Kadar Türk-Rus İlişkileri”, Çağdaş Türk Diplomasisi: 200 Yıllık Süreç: 15-17 Ekim 1997 Sempozyuma Sunulan Tebliğler, (Ankara: Türk Tarih Kurumu  yay. , 1997), 409-410.

[4] Haydar Çakmak, Türkiye Dış Politikası 1919-2012, (Ankara: Barış Platin Kitap., 2012), 251.

[5] Murat Hatipoğlu, Yakın Tarihte Türkiye ve Yunanistan 1923-1954,(Ankara: Siyasal Kitabevi, 1997), 272.

[6] Bernard Lewis, Ortadoğu, Çev.:Selen Y.Kölay, (Ankara: Arkadaş yay.,2013), 459-460.

[7] Kemal Çiftçi, Tarih, Kimlik ve Eleştirel Kuram Bağlamında Türk Dış Politikası, (Ankara: Siyasal Kitabevi, 2010), 251.

[8]  Ali Balcı, Türkiye Dış Politikası: İlkeler, Aktörler, Uygulamalar, (İstanbul: Nesil yay., 2013), 81.

[9]  Ali Balcı, a.g.e., 80.

[10] Ali Balcı, a.g.e., 80.

[11] Ali Balcı, a.g.e., 80.

[12] Faruk Sönmezoğlu, Türk Dış Politikası, (İstanbul: Der yay., 2006), 28.

[13] Metin Tamkoç vd., Milletler Arası Münasebetler Türk Yıllığı, C:2, (Ankara: Ankara Üniv. yay., 1960), 19.

[14] Ali Balcı, a.g.e., 89.

[15] Baskın Oran vd., Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt I: 1919-1980, (İstanbul:İletişim yay.,2001), 566.

[16] Baskın Oran, a.g.e., 566.

[17] Baskın Oran, a.g.e., 566.

[18] Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1990), Cilt I: 1914-1980, (Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür yay.,1991), 502.

[19] Fahir Armaoğlu, a.g.e., 503.

[20] Fahir Armaoğlu, a.g.e., 503.

[21] Turgay Merih, Soğuk Savaş ve Türkiye 1945-1960, (Ankara: Ebabil yay.2006), 187.

[22] Turgay Merih, a.g.e., 188.

[23] Nasuh Uslu, Türk Amerikan İlişkileri, (Ankara: 21.yy. yay.,2000), 125.

[24] Oral Sander, Türk Amerikan İlişkileri 1947-1964, (Ankara: AÜ SBF yay., 1979), 156.

[25] Turgay Merih, a.g.e., 190-191.

[26] Ömer Kürkçüoğlu, Türkiye’nin Arap Orta Doğusuna Karşı Politikası 1945-1970, (Ankara: Barış Kitap,2011), 136.

KAYNAKÇA

1.Kitaplar

Sander, Oral. Türkiye’nin Dış Politikası, Der.: Melek Fırat, (Ankara: İmge Kitabevi, 2006).

Çakmak, Haydar. Türkiye Dış Politikası 1919-2012, (Ankara: Barış Platin Kitap, 2012).

Hatipoğlu, Murat. Yakın Tarihte Türkiye ve Yunanistan 1923-1954,(Ankara: Siyasal Kitabevi, 1997).

Lewis, Bernard. Ortadoğu, Çev.:Selen Y.Kölay, (Ankara: Arkadaş yay., 2013).

Çiftçi, Kemal. Tarih, Kimlik ve Eleştirel Kuram Bağlamında Türk Dış Politikası, (Ankara: Siyasal Kitabevi, 2010).

Balcı, Ali. Türkiye Dış Politikası: İlkeler, Aktörler, Uygulamalar,(İstanbul: Nesil yay., 2013).

Sönmezoğlu, Faruk. Türk Dış Politikası, (İstanbul: Der yay., 2006).

Tamkoç, Metin vd. Milletler Arası Münasebetler Türk Yıllığı, C:2, (Ankara: Ankara Üniv. yay., 1960).

Oran, Baskın vd. Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt I: 1919-1980, (İstanbul: İletişim yay., 2001).

Armaoğlu, Fahir. 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1990), Cilt I: 1914-1980, (Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür yay., 1991).

Merih, Turgay. Soğuk Savaş ve Türkiye 1945-1960, (Ankara: Ebabil yay. 2006).

Uslu, Nasuh. Türk Amerikan İlişkileri, (Ankara: 21.yy. yay.,2000).

Sander, Oral. Türk Amerikan İlişkileri 1947-1964, (Ankara: AÜ SBF yay., 1979).

Ömer Kürkçüoğlu, Türkiye’nin Arap Orta Doğusuna Karşı Politikası 1945-1970, (Ankara: Barış Kitap, 2011).

2. Makale

Kamel, Ayhan. “İkinci Dünya Savaşının Bitiminden Günümüze Kadar Türk-Rus İlişkileri,” Çağdaş Türk Diplomasisi:200 Yıllık Süreç: 15-17 Ekim 1997 Sempozyuma Sunulan Tebliğler, (Ankara: Türk Tarih Kurumu yay., 1997).

3. Elektronik Kaynak

http://www.britannica.com/EBchecked/topic/181513/Eisenhower-Doctrine  Erişim tarihi: 10 Ekim 2014 saat:00:10   

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
6397 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın