• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Kırım Savaşı, Islahat Fermanı ve Paris Barış Antlaşması / Doç. Dr. Özcan Yeniçeri

A. Kırım Savaşı

Osmanlı Devleti Mısır ve Boğazlar sorununu çözdükten sonra, bir süre de olsa bir barış dönemi yaşama imkanına kavuşmuştu. Avrupa 1848 ihtilalleri ile boğuşurken Osmanlı Devleti de iç işlerini düzene sokmaya çalışmıştı. İlan ettiği Gülhane hatt-ı hümayun'u ile İstanbul'dan başlayarak Bosna, Bulgaristan ve Mısır'da dahil olmak üzere birçok eyaletinde idari, askeri, adli, mali ve eğitim alanlarından düzenlemeler gerçekleştirdi. Devlet yeniden yapılanma sürecine girmişti. Osmanlı devlet yöneticilerinin bu tutumu İngiltere ve Fransa'nın da takdirini kazanmıştı. Emperyalist stratejisini Osmanlı Devleti'nin parçalanması üzerine kurmuş olan Rusya ve Avusturya'ya karşı Osmanlı Devleti bu iki devletin o dönemde düşmanı olan İngiltere ile Fransa ile yakın işbirliği içerisine girdi. Babıali artık dış politikada yüzlerce yıldır sürdürdüğü "kendi kendine yeterlilik" ilkesini terk etmişti. Bu çerçevede Osmanlı Devleti yönünden Avrupa ile olan ilişkiler artık, pasif karakterli olmaktan çıkmış, enerjik bir boyut kazanmıştır. Kırım Savaşı öncesinde Osmanlı İmparatorluğu kendisine karşı düşmanca duygular besleyen ülkeleri yüreklendirecek zaaf içinde gözükmüyordu.

Osmanlı Devleti, ciddi bir zihniyet değişimi ile yeniden yapılanma sürecine girmişken, iç ve dışta meydan gelen olaylar bu sürecin istenilen düzeyde başarılı olmasını engellemiştir. Bu dönemde Babıali, Suriye ve Lübnan'da çıkan iç isyanlar bastırmaya çalışırken, aynı dönemlerde Eflak-Boğdan'da meydana gelen olaylar Rusya ile Osmanlı Devleti'nin bir kez daha karşı karşıya gelmesine neden olmuş, Osmanlı'ya sığınan "Macar ve Leh" mülteciler sorunu da bunlara eklenince ilişkiler büsbütün gerginleşmiştir. Bütün bu gelişmeler Rusya'nın tarihi rüyası olan Türk toprakları üzerinde egemenlik kurma girişimleri ile birleşince iki devlet arasındaki savaş kaçınılmaz hale gelecekti.

1. Kırım Savaşı Öncesinin Siyasi Olayları

A. Osmanlı Devleti Üzerindeki Emellerinin Çatışması

1841 yılında yapılan Londra Antlaşmasıyla, iki devleti uzun süredir karşı karşıya getiren Boğazlar sorunu Rusya lehine olmak üzere henüz ortadan kalkmıştı. Bu durum Rusya'ya, İngiltere ile birlikte "Şark Meselesi" diye adlandırdıkları Türk Sorunu'nu çözebilecekleri duygusuna kapılmasına neden olmuştur. 1844 yılında Çar Nikola gerçekleştirdiği İngiltere ziyareti sırasında, Rusya ile İngiltere'nin Türkiye'de Hıristiyan tebaa çıkarına elbirliği ile çalışmaları gerektiği düşüncesini dile getirdi. İngiltere, Çarın bu görüşüne olumlu ya da olumsuz bir karşılık vermedi.

Ancak, Rusya'nın Osmanlı Devleti üzerindeki emellerinin kalıtımsal bir niteliği vardı. Rusya'nın bu konudaki politikası belliydi. Her fırsattan yararlanan Rusya aşama aşama yayılmacı amaçlarını gerçekleştirmek niyetindeydi. Bu yüzden uygun ortam, şart ve imkanı bulduğu anda Osmanlı Devleti'nin üzerine yükleniyordu. Özellikle Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'nın isyanı sırasında Avrupalı devletlerinin çekimser kalmaları, Rusya'nın işine yaramış, Rus askerleri ilk kez olmak üzere İstanbul boğazına yerleşmişti. Osmanlı Devleti'nin kendi valisi karşısında düştüğü açıklı durumu gören Rusya tarihi emellerini gerçekleştirmek için ilk kez bu kadar uygun fırsat yakaladığına inanıyordu. Hele hele Hünkar İskelesi Antlaşması ile askerlerini İstanbul'a kadar sokması büyük prestij edinmesine neden olmuştu. İngiltere ve Fransa'nın Osmanlı devlet hakkındaki geleneksel düşünce ve tasavvurlarını çok iyi bilen Rusya, artık Osmanlı Devleti'nin parçalanması ve taksim edilmesi zamanının geldiğine inanıyordu.

Buna rağmen Rusya, kendi başına doğrudan İstanbul'a yerleşip, Boğazları egemenliği altına almanın Avrupalı devletler nezdinde kabul edilmeyeceğini bildiği için, bu hususta tek başına hareket etmeye de cesaret edememekteydi. Ancak bir süre sonra Rusların Londra büyükelçisi, Lord Aberdeen'in kendisine "Türklerden nefret ediyorum; çünkü onların hükümetine, dünyada mevcut en fena ve ezici bir hükümet gözüyle bakıyorum" demesinden, İngiliz kamuoyunun Macar mülteciler dolayısıyla Türkler hakkında Avrupa'da oluşan havanın kısa sürede Osmanlı devleti aleyhine döndüğü sonucunu Rusya'ya bildirmesi üzerine, Rusya, artık Osmanlı Devleti'nin taksim edilmek zamanının geldiğine ve İngiltere'nin buna karşı koyamayacağı kanaatine varmış bulunuyordu.

1848'den sonra Rus ordularının Macar ve Leh asiler üzerine yürümeleri, Eflak ve Boğdan'a girmeleri, Rusya'nın Macar mültecileri Osmanlı Devleti'nden geri istemesi, İngiltere'nin donanmasını Çanakkale önlerine göndermesine neden oldu. Bu durum Rusya ve İngiltere'yi karşı karşıya getirdi. Rus yayılmacılığı İngiliz yayılmacılığının önünde büyük bir engel olarak görülmeye başlandı. Lord J. Russel bir nutkunda "eğer Rusya'yı Tuna üzerinde durdurmazsak, günün birinde İndus kıyılarında durdurmak zorunda kalacağız" dedi.

Tarafların birbirlerine karşı olan pozisyonlarının belli olmasına karşın yine de 9 Ocak 1953 yılında Rusya ile İngiltere Osmanlı toprakları üzerinde görüşmeye karar verdiler. Sen-Petersburg'un kış sarayından verilen bir baloda Çar Nikola'nın İngiliz Elçisi Sir George Hamilton Seymour'a yaklaşık olarak şunları söylediğini tarihler kaydetmişlerdir.

"İngiltere için beslediğim duyguları bilirsiniz. Bence iki hükümetin, yani İngiliz hükümeti ile hükümetimin anlaşması esastır. Böyle bir anlaşmayı gerektiren şartlar hiçbir vakit bugünkü kadar önemli değildir".

Biz anlaştıktan sonra, Batı Avrupa devletleri umurumda bile değil. Ne düşünürse düşünsünler, bence hiçbir değeri yok.

Türkiye'ye gelince, bu bambaşka bir problemdir. Bu memleket buhranlı bir durumdadır. Başımıza pek çok kişiler çıkarabilir.

İngiliz elçisi, Çar'dan Türkiye hakkındaki düşüncelerini açıklamasını rica edince 1. Nikola konuşmasını şöyle sürdürdü: "Kollarımız arasında hasta bir adam var. Çok hasta. Size açıkça söylemeliyim ki, gereken bütün tedbirleri almadan önce onu günün birinde kaybetmemiz büyük felaket olacaktır.... Türkiye ansızın ölebilir. Bu takdirde üzerimizde kalacaktır. Ölüleri diriltemeyiz. Türkiye ölünce bir daha dirilmemek üzere ölecektir. İşte bunun içindir ki size soruyorum: Böyle bir olay karşısında kargaşalık, anarşi ve hatta bir Avrupa harbi karşısında kalmaktansa, önceden tedbirler almak daha akıllıca bir hareket olmaz mı? "
Elçi şu cevabı verdi:

"Niçin daima Türkiye'nin öleceğini hesaba katarak bu felaketten önce veya sonra tedbirler almayı düşünmemeli? Niçin hastayı tedavi etmeyi düşünmemeli?"

Çar, elçinin bu sözlerinden ümitsizliğe düşmeyerek, Osmanlı topraklarının paylaşılması yolundaki planını açığa vurdu: "İstanbul'un Ruslar tarafından devamlı bir işgalini isteyecek değilim. Fakat bu şehrin Fransızlar, İngilizler veyahut başkaları tarafından işgal edilmesine de razı olamam. Eflak ve Boğdan bugün fiilen himayem altında bulunuyor.

Bu durum devam edebilir. Sırbistan ve Bulgaristan da himayem altına girebilirler. Mısır'ın İngiltere için önemini takdir ediyorum. Bu yerle Girit adası da pek ala İngiliz hakimiyetine girebilir"

Seymour, o gece notlarının arasına Çar'ın, "Ülke parçalanıyor, kim bilir ne zaman çöker?" dediğini de kaydetmişti.1

Nikola görünüşe göre Osmanlı Devleti'ni parça parça doğrama planları peşindeydi. Rusların Balkanlar'da uydu devletler kurmasına karşılık İngiltere de Girit'e sahip olabilir, Mısır konusunda istediğini yapma imkanını bulabilirdi.2 İngiltere hükümeti, Çar'ın, İngiliz elçisi Seymour tarafından bildirilen bu önerilerini reddetti.

Çar, bunun üzerine "hasta adamın" mirasından en büyük payı almak amacıyla tek başına harekete geçmeye kalkışacaktır. Rusya emellerine uygun en duyarlı konu olan Kutsal Yerler Sorunundan işe başlamayı uygun bulacaktır.

B. Eflak ve Boğdan Olayları

Eflak ve Boğdan, işgal ettiği coğrafi konum itibariyle Osmanlı Devleti ile Rusya arasında tampon bir bölge durumundaydı. Coğrafi konumu yüzünden bu beylikler Rusya ile Osmanlı Devleti arasında meydana gelen çatışmalarda birçok kez savaş alanı olmuştu. Rusya, Osmanlı Devleti ile yaptığı çeşitli antlaşmalar ile bu beylikler üzerinde belirli ölçüde nüfuz da elde etmişti.

19. yüzyılın ortalarına kadar Eflak ve Boğdan iki beylik ve yarı özerk bir biçimde İstanbul'dan gönderilen Fenerli Rumlar tarafından yönetilmişlerdi. Avrupa'da meydana gelen 1848 ihtilallerinin etkisi burada da kendisini hissettirdi. Eflak ve Boğdan'ın birleştirerek "Romanya Birliği" olarak tek bir devlet halinde kurulmasını isteyenler ayaklandılar. Önce Eflak Voyvodası ülkeyi terk etti, ardından da Boğdan Voyvodası Strudza isyanı bastırdı ise de Eflak'ta meydana gelen gelişmeleri önleyemedi beylikten çekilmek zorunda kaldı. Rusya yanı başındaki meydana gelen ihtilalin kendi ülkesine de sıçrayacağını düşündüğü için Romenlere karşı cephe aldı. Eflak'ta ki başkonsolosunu geri çekerek, geçici hükümetine karşı savaş açtı.

Eflak geçici hükümeti Rusya'nın egemenliği altına düşmektense, Osmanlı Devleti'ne bağlı kalmaya daha uygun buluyordu. İstanbul da bunları tanımaya taraftardı. Ancak Rusya, Eflak ve Boğdan'a asker sokarak isyanı bastırmak istiyor ve Osmanlı Devleti'nin de kendisi ile birlikte hareket etmesini istiyordu. Bu çerçevede Rusya, 28 Haziran 1848 yılında Boğdan'a girerek müdahale etti. Osmanlı Devleti de bunu protesto etti, ardından da Osmanlı Kuvvetleri Eflak-Boğdan'ın güneyine kendi askerlerini soktu. Böylece Osmanlı Devleti ile Rusya yeniden karşı karşıya gelmiş oldular.3

Durum kritik bir hal alınca Rusya'nın isteği üzerine iki devlet arasında İstanbul'da görüşmeler yapılarak 1 Mayıs 1849'da Balta Limanı Sözleşmesi imzalandı. Buna göre:

1. Eflak-Boğdan beyleri, eskiden olduğu gibi Padişah tarafından atanacak ve görev süreleri yedi yıl olacak.

2. Meclis dağıtılacak, yerine ülkenin ileri gelenlerinden meydana gelecek ve yetileri sınırlı bir divan kurulacak.

3. Ülkenin yönetimiyle ilgili kurallar yeniden düzenlenecek, yapılacak değişikliği Osmanlı Devleti ile Rusya'nın onaylama hakkı olacak.

4. Eflak-Boğdan'da düzen sağlanıncaya kadar, Osmanlılar ve Ruslar, burayı 25.000 ile 35.000 kişilik birer kuvvetle ortaklaşa işgal altında tutacaklardı. Ancak durum düzeldikten sonra bu kuvvetler çekilecek.

5. Bu sözleşmedeki koşulların uygulanması için Osmanlı Devleti ve Rusya, Eflak-Boğdan'abeyler ile aynı hak ve yetkelere sahip olan birer komiser göndereceklerdi.

Bu sözleşme ile Rusya'nın Eflak ve Boğdan'ın yönetiminde bir ölçüde de olsa söz sahibi olması Osmanlı Devleti tarafından kabul edilmiş oluyordu. Bu durum Rusya'nın Karadeniz'in batısındaki bir bölgede de nüfuzunu yayarken, Osmanlı egemenliğinin zayıflaması anlamına geliyordu.

C. Sığınmacılar Sorunu

1848 ihtilallerinden ve özellikle de 1849'da Macaristan ayaklanmasının bastırılmasından sonra, İstanbul bütün Avrupalı ayaklanmacıların sığındıkları merkez olmuştu. Macar ve Leh sığınmacıların İstanbul'daki çalışmalarını, Avusturya ve Rusya endişe ile izliyordu. Bundan dolayı bu iki devlet, Babıali'den bu sığınmacıların teslimini istedi. Babıali Çar'ın bu isteğini doğal olarak reddetti. Buna rağmen Abdülmecit, Çar'a bir delege ile mektup göndererek sığınmacıların çoğunun Müslüman olduklarını, diğer sığınmacıların da göz altına alınacağını, fakat geri verilmelerinin mümkün olmadığını bildirmesi üzerine, Çar da ikna oldu. Her iki tarafça varılan mutabakat gereğince, mültecilerden isteyenler ülkelerine geri dönebilecekler, kalanlar da Türk hükümeti tarafından Avusturya ve Rusya sınırına uzak olan bölgelere yerleştirilecekti.

Ancak bu sırada Rus elçisi Prens Mençikof tehditler savurarak ve gözdağı vererek İstanbul'dan ayrılmıştı. Babıali sığınmacıları insani duygularla korumuştu. Her ne kadar mülteciler sorunu yüzünden Osmanlılar ile Avusturya ve Rusya arasındaki ilişkileri gerginleştirmiş ise de genelde Avrupa'nın büyük bir kısmı Türklerin bu tutumunu takdirle karşılamıştı.

D. Karadağ ile Savaş

Coğrafi şartlarından dolayı uzun süredir kendi başına bağımsız bir yaşam sürdürmekte olan Karadağlılar, 1852 yılında, Osmanlı Devleti'nin bir kalesi olan Bablyak'ı işgal ettiler. Bunun üzerine İstanbul hükümeti, Bablyak'ı geri almak amacıyla altmış bin kişilik bir kuvveti Karadağ'a gönderdi. Osmanlı kuvvetleri, 1852 kışında, Karadağlıları iyice sıkıştırdılar. Ancak Rusya'nın Ortodoksları korumasına karşılık, bir şeyler yapmak isteyen Avusturya, bu fırsattan yararlanarak, Karadağlıların yanını tuttu. Birtakım bahanelerle Avusturya, Ocak 1853'de, İstanbul'a bir ültimatom vererek, birliklerin Karadağ'dan çekilmesini, Bosna'da Avusturya ile ticareti güçleştiren önlemlerin kaldırılmasını ve Klek ile Sutorina limanlarının Avusturya'ya bırakılmasını, Draç'ın serbest liman olması vb. birtakım isteklerde bulundu. Babıali 1853 yılında bu isteklerin tamamına yakınını kabul etti. Karadağ boşaltıldı ve böylece özerkliğini koruyabildi.

E. Kutsal Yerler Sorunu

Tanzimat'la resmen dahil olduğu büyük devletlerin kefaleti yüzünden Osmanlı Devleti sık sık iç işlerine müdahale edilir bir ülke haline gelmişti. Adeta Osmanlı toprakları, Avrupa ülkelerinin aralarındaki rekabetin çekişme alanıydı. Ülkelerin birbirleriyle rekabet için buldukları sebepler de, o zamana kadar bir köşede saklamış oldukları eski hesaplardı. Bunlardan birisi de "Kutsal Yerler" adıyla anılan ve çeşitli Hıristiyan mezheplerince kutsal sayılan yerlerdi. Türkiye büyük devlet adıyla bilinen, beş Avrupa devletinin, bir çeşit vesayeti altında bulunuyor ve her devlet de kendi dini mezhebine mensup bulunan Hıristiyan tebaanın himayesini istiyor ve onlar aracılığı ile Osmanlı mülkünde siyasi ve ekonomik nüfuz sahibi olmak istiyordu. Kendi mezhepdaşlarının imtiyazını artırmaya çalışıyordu.4 Kudüs ile etrafı Müslüman ve Yahudilerin olduğu kadar Hıristiyanlar için de kutsal bilinen yerlerdi. Esasında kutsal yerler Avrupa'nın dış siyasetinde öteden beri önemli bir araçtı. Kutsal yerlerin Yahudi, İslam ve Hıristiyan inançlarında çok büyük bir saygınlığı vardı. İnsanların inançları dolaysıyla kutsal değerler uğruna yapamayacakları hiçbir şey yoktu. Ülkeler, krallar ve yönetimler "Haçlı Seferleri"nden beri bunun farkındaydılar.

Tarihi kaynaklarda yer alan bir söylentiye göre Abbasi Halifesi Harun Reşit Dönemi'nde Kamame Kilisesi'nin anahtarları 800 tarihinde Büyük Karl'a armağan edilmiştir. Esasen bu yerlerin kutsal olmasının nedenleri "Hıristiyan ve Yahudi dinlerinin ilk kez buralarda yayılması, Hz. İsa'nın doğduğu, yaşadığı ve öldüğü, Hz. Meryem'in yine burada yaşamış olması, ayrıca Haçlı seferleri sırasında Hıristiyan devlet krallarının mezarlarının aynı şekilde burada bulunması" olarak kabul edilmektedir. Bu nedenlerle buralarda inşa edilmiş olan kilise, manastır, anıt mezarlar, Hıristiyan ve Musevi dinine mensup olan için çok büyük manevi bir değer taşımaktaydı.5

Kamame Kilisesi, Hz. Meryem'in türbesi ve yanındaki bahçe, Hz. İsa'nın mezarı sanılan yer ve çevresi, Beytüllahm'daki Kilise, Havarilere ait birtakım mağaralar ve hücrelerle çeşitli manastırlar kutsal yer olarak bilinmektedir. Bu kutsal yerlerin yönetilmesi ve tamiri, özellikle Hıristiyanlar için kutsal ve şerefli bir görev sayılmaktadır. Bu yüzden Ortodokslarla Latinler arasında bu kutsal yerler dolayısıyla sürekli rekabet ve çekişme yaşanmaktadır. Kutsal yerlere, bir bölümü Ortodoksların, bir bölümü Latinlerin, bir bölümü de Ermenilerin olmak üzere Osmanlı hükümetince düzenlenen fermanlarla birtakım hak ve imtiyazlar tanınmıştı. Ortodoksların hamiliklerini Rusya, Katolikleri ise Fransa yapıyordu.

Patrikhane'nin İstanbul'da bulunması yüzünden, Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yaşayan Ortodoks Hıristiyanlar, dini konularda, devlet ile olan ilişkilerini daha rahat bir biçimde sürdürmekteydiler. Bu durumdan zaman zaman rahatsızlık duyan Katolik Hıristiyanlar, Fransa'nın teşebbüsleri ile, 1740 yılında verilen kapitülasyonlarla, bu ülke tarafından himaye edilmelerine sağlamışlardı. Ruslar ise, 18. Yüzyılın sonlarından itibaren sürekli biçimde Ortodoksların himayesini üzerlerine almışlardı.6

Fransa İmparatorluğu'na seçilen Louis Napolyon, Kutsal yerler sorununu Fransa'nın Orta Doğu'daki ideolojisi durumuna getirmişti. Çünkü O, imparator seçilmesi sırasında çok büyük destek ve yardımını gördüğü Katolik Partisi'ni ödüllendirmek, rejim değişikliği nedeniyle şaşkınlık kuşku içinde bulunan Fransız kamu oyunun dikkatini bir başka yöne çevirmek ve Fransa'ya karşı oluşturulmuş olan siyasi cepheyi dağıtmak amacıyla Kutsal Yerler sorununu ortaya attı. Kısacası Fransa Kralı, iç siyasetinde meşruiyetini ve etkinliğini sağlayabilmek için Ortodokslara karşı Katolikliğin koruyuculuğunu üstlenmeyi uygun bulmuştu. Bu siyaset aynı zamanda Fransa'nın dış politikasının da ana mihveri haline getirildi.

Böylece Fransa Orta Ddoğu'da kaybettiği nüfuzu yeniden kuvvetlendirmek niyetindeydi. 1847 yılında, Beytü'l Lahm'da Hz. İsa'nın beşiğine ait olduğu sanılan gümüş yıldızın kaybolması, bundan dolayı da orada yaşayan Ortodoksların suçlanması, bu kutsal topraklardaki Hıristiyanlar arasında gergin bir ortam yaratmıştır. Louis Napolyon 1850 yılında Osmanlı Devleti'nden 1740 Kapitülasyonları ile verilmiş olan imtiyazların tam olarak uygulanmasını istedi. Bu çerçevede İstanbul'da bulunan Fransız elçisi general Aupick, 1850 yılında Babıali'ye verdiği bir takrirde, 1740 kapitülasyonları ile Katoliklere verilmiş bulunan hakların kullanılması doğrultusunda Kudüs'teki kutsal binaların onarım ve tasarrufu konusunda izin istedi.

Bu Kutsal yerlerde Katoliklere, Ortodokslar aleyhine yeni hakların verilmesi anlamına gelmekteydi. Fransa'nın bu isteğine karşı Rusya'da 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması'nda kabul edilen şartların uygulanmasını istedi. Osmanlı Devleti iki arada bir derede kalmıştı, Fransa ve Rusya ile bu sorun yüzünden daha büyük gerilim yaşanmasını istemiyordu. Bu yüzden Kutsal yerlerde mezhepler arasındaki düzeni sağlamak için o güne kadar verilmiş olan fermanları yeniden incelmeye, bunun için bir komisyon kurmaya karar verdiğini ilgili devletlere bildirdi. Bu sırada Avusturya 1699 Karlofça, 1718 Pasarofça ve 1739 tarihli Belgrat Anlaşmaları'nı ileri sürerek kurulacak komisyonun karma olmasını istedi. Böylece sorun tam anlamıyla uluslararası bir boyut kazanmış oldu. Çar 1. Nikola'nın Ekim 1851'de Ortodokslar lehine olan statükonun değişmesini kabul etmeyeceğini bildirmesi üzerine komisyon çalışmalarını sona erdirdi. Kurulmuş olan komisyon Katoliklere bazı haklar vermekle birlikte Ortodokslar lehine bir karar aldı. Rusya bununla yetinmeyerek, Osmanlı Devleti'nden bununla ilgili bir ferman çıkarmasını istedi. Bu istek 8 Şubat 1852 tarihinde Osmanlı Devleti tarafından kabul edildi. Bunun üzerine Babıali Rusya'nın isteğini yerine getirerek, Ortodokslar için de bir ferman düzenledi. Bu ferman, Katoliklerin bazı haklarına dokunduğu için, Fransız elçisi bu fermanı protesto ettiyse de, Babıali'nin bunun yalnız Kudüs arşivinde kalacağını ve yayınlanmayacağını bildirmesi üzerine, ses çıkarmadı. Fakat Kudüs'teki Rus başkonsolosu bu fermanın resmen ilan edilmesini istedi. Bu isteği Rus elçisince de desteklendi. Fransız elçisi ise ferman ilan edilirse, bir Fransız filosunun, Çanakkale'yi abluka edeceğini bildirdi.7 Bunun üzerine kararda bazı değişiklikler yapıldı, ama her iki devlet de bu değişikliklerden memnun olmadı. Böylece kutsal yerler meselesi Fransa ve Rusya arasında bir nüfuz ve şeref meselesi haline gelmiş oldu. Her devlet menfaatini en fazlaya çıkarmaya çalışırken Osmanlı Devleti'nin payına sıkıntı ve sorunlarla boğuşmak düştü. Gerçekte Rusya Kutsal Yerler sorununu Osmanlı Devleti'ni parçalamak için bir vasıta olarak kullanıyordu. Sorunun yatışmaya yüz tuttuğu bir anda, inisiyatifi elinde tutmak isteyen Rusya İstanbul'a Prens Mençikof'u göndererek yeni bir takım istekler de bulundu.

F. Çar'ın Olağanüstü Elçisi Prens Mençikof'un Önerilerinin Reddedilmesi

Çar 1. Nikola, Şubat 1853'te, Prens Mençikof'u olağanüstü büyükelçi olarak İstanbul'a gönderdi. Prens Mençikof Türklerden nefret eden bir askerdi. Onun İstanbul'a gönderilmesi Çar'ın niyetlerini açık bir biçimde ortaya koyuyordu. Prens Mençikof'a üçlü bir görev verilmişti. Fransız yanlısı Dışişleri Bakanı Mehmet Fuat'ın uzaklaştırılmasını sağlayacak, Filistin'de "Rum" Ortodokslara imtiyazlarını yeniden kazandıran bir anlaşma imzalayacak, tüm Osmanlı topraklarında Ortodoks Hıristiyanların haklarını koruyacak Rusya'nın koruyuculuğu konusunda da resmi bir onay alacaktı. Bir iyi niyet jesti olarak da Sultan Abdülmecit'e Fransızlara verilen her ödünü geri aldığı takdirde, imparatorluğunu ve tahtını koruyacak gizli bir savunma anlaşmasının imzalanabileceğini söyleyebilecekti.8 O da, Rusya yararına çözümlenmiş bulunan Kutsal yerler sorununu, yeniden ortaya atacak ve Rusya'nın Osmanlı Devleti üzerinde koruyuculuk kurması için diploması dışı bir yöntemle çalışacaktı. İngiltere ve Fransa Mençikof'un İstanbul'a geliş nedenini anlamıştı. Bu yüzden İngiltere ve Fransa Mençikof'un "Ortodoks kilisesinin imtiyazlarının teyidi ile bu konuda gelecek için de teminat verilmesi" yolundaki ilk isteğinin kabul edilmesini Babıali'ye tavsiye ettiler. Osmanlı hükümeti de bu isteği kabul etti.

Mençikof ilk teklifinin kabul edilmesinin ardından gerçek yüzünü 5 Mayıs 1853'de yaptığı tekliflerle ortaya koydu. Teklifler Osmanlı Devleti'ni Rusya'nın himayesi altına koyacak nitelikteydi.

Mençikof'un Babıali'ye verdiği nota ile şu isteklerde bulunmuştu.

1) Kutsal Yerlerdeki Ortodokslara tanınmış olan hakların sürdürülmesi hususunda yeniden bir anlaşma yapılması.

2) Kudüs'te Ruslar tarafından yeni bir kilise yapılmasına izin verilmesi.

3) Osmanlı ülkesinde yaşayan Ortodoks tebaanın korunup patriklerinin serbestçe hareket etmeleri ve görevlerinden uzaklaştırılmamaları; Kudüs'te görev yapan piskoposların aynı şehirde bulunan Ortodoks patrikliğine bağlanmaları.

4) Beytüllahim Kilisesi'yle Hz. İsa'nın doğduğu rivayet edilen mağaranın bakım ve onarımının Ortodokslara bırakılması.

5) Beytüllahim'deki bahçenin Katolik ve Ortodoksların gözetimine ve Kamame Kilisesi'nin onarım işlerinin Fener Patrikliğine bırakılması.

6) Bir Osmanlı-Rus daimi ittifakının yapılması.

İngiliz büyük elçisi Lord Stratford bu isteklerin reddini tavsiye etmişti. Osmanlı Devleti egemen bir devlete yapılması dahi mümkün olmayan bu istekleri derhal reddetti. Mençikof'un isteklerinin kabul edilmemesi üzerine İstanbul'daki Rus misyonu ile birlikte ülkeyi terk etti. İngiltere bu durumda pozisyonunu daha da sertleştirdiği gibi, Fransa'da İngiltere'nin yanında tavır aldı. Mençikof'un isteklerinin reddedildiği öğrenen 1. Nikola: "Sultan'ın elini yanağımda hissediyorum" diyerek savaşa karar verdi.9

Rusya savaş ilan etmeksizin askerlerini Prut nehrini aşırarak Boğdan'a soktu. Bunun üzerine İngiliz-Fransız donanması da 1853 Haziranı başında Çanakkale Boğazı dışındaki Beşige Koyu'na demir attı.

B. Kırım Savaşı'nın Başlaması

Rusya'nın, 1848 yılından bu yana Osmanlı Devleti üzerindeki tarihi emellerini gerçekleştirebilmek için çıkardığı onca sorundan sonra iki devlet arasındaki meseleleri ancak bir savaş çözebilecekti. Rusya'nın Eflak ve Boğdan'a girmesi de gerçekte bir savaş nedeniydi. Ancak Babıali Rusya ile ilişkilerini İngiltere ve Fransa ile istişare ederek yürüttüğü için hemen Rusya'ya karşı bir savaş kararı almadı. Başta İngiltere'nin olmak üzere Avrupa devletlerinin tavsiyelerine uyarak Rusya'yı protesto etmekle yetindi. Rusya'nın bu saldırısına İngiltere'nin tavsiyelerini dikkate alan Babıali enerjik bir cevap vermekten kaçınmasının amacı Rusya ile Avusturya'yı karşı karşıya getirmek ve tecavüzün haksızlığını tescil ettirmekti. Zira Eflak ve Boğdan'ın Rusya tarafından işgali stratejik olarak Osmanlı Devleti kadar Avusturya ve Prusya'yı da rahatsız edecek boyuttaydı. Bu sebeple Avusturya Rusya'nın saldırısının kabul edilemez olduğunu göstermek amacıyla sınıra kuvvet yığmaya başladı. Prusya'da Rusya'nın dostu olmasına rağmen Rusya'ya tepki gösterdi.

İngiltere ve Fransa Rusya'nın izlediği politikayı tehlikeli ve çıkarlarına aykırı görürken, Avusturya bir Avrupa savaşından kaçındığı için derhal 1853 Temmuzu'nda barışı kurtarmak için Viyana'da bir konferans topladı. Yapılan görüşmeler sonucunda bulunan çözüm yolu Osmanlı Devleti ve Rusya'ya bir nota ile bildirildi. Çar Nikola, Prusya'nın baskısı ile notada hiçbir değişiklik yapılmaması kaydıyla notayı kabul edeceğini bildirdi. Ancak Osmanlı Devleti Viyana notasını İstanbul'da inceleyerek yanlış bilgileri ihtiva ettiği gerekçesi ile değişiklik yapılmadan kabulünün mümkün olmadığını bildirdi. Zira notada o güne kadar Osmanlı memleketlerinde yaşayan Ortodoks Rumların Rusya tarafından himaye edildiği ve Rus çarlarının ricası üzerine hak ve imtiyazlarının korunduğu ifade ediliyordu. Halbuki Osmanlı Devleti Ortodoks Rumlara mezhepleriyle ilgili birtakım hak ve imtiyazlar tanıdığı zaman Rusya diye bir devlet ortada yoktu. Babıali bütün bir geçmişi yok sayan böyle bir metnin altına imza atmak istemiyordu. Osmanlı tarihi boyunca Doğu Hıristiyanlarının hamisi Rusya değil, Osmanlı Devleti olmuştu.10

Viyana notası sonrasında artık iki devlet arasında ipler iyiden iyiye kopmuştu. 25 Eylül 1853'te İstanbul'da toplanan "Meşveret"te savaş açılması kararı çıkmıştı. 4 Ekim 1853'te, Osmanlı Devleti, Rusya'ya resmen savaş ilan etti.11

1. Prusya ve Avusturya'nın Pozisyonu Avusturya ve Prusya stratejik konumları dolayısıyla bir yanında Rusya'nın öbür yanında İngiltere ve Fransa'nın bulunduğu iki blokun baskısı altında kaldı. Ancak bu iki devlet de savaşın dışında kalmak amacındaydı.

Prusya'nın en büyük sorunu Alman birliğinin sağlanması idi. Balkanlar ve Osmanlı Devleti Prusya'yı hiç ilgilendirmiyordu. Diğer taraftan eğer Prusya savaşa girerse kara muharebelerinin yükünü stratejik konumu itibariyle yüklenmek zorunda kalacaktı.

Avusturya'nın durumu çok daha karışıktı. Bu ülkede iki görüş karşı karşıya gelmişti. Birinci bakış acısına göre Rusya'nın Balkan politikası Avusturya için tehlikeliydi, 1829 Edirne Barışı ile Rusya, Tuna'nın ağzına yerleşmişti. Bu durum tehlike yaratıyordu. Bu yetmiyormuş gibi bir de Rusya'nın Eflak ve Boğdan'ı ele geçirmesi durumunda Rusya, Avusturya için çok daha büyük tehlike arz edecekti. Onun için de Avusturya Rusya karşıtı blokta yer almalıydı.

Ancak Avusturya'da askerler bu görüşe karşıydı. Zira Rusya 1849 Macar Ayaklanması'nda Avusturya'ya yardım ederek katkı sağlamıştı. Eğer Avusturya Rusya'ya karşı savaşa katılırsa savaşın ana cephesi Tuna olacağı için savaşın yükü Avusturya'nın sırtına yüklenebilirdi. Rusya, askeri güç bakımından ciddiye alınması gerekecek kadar önemliydi. Diğer yandan Avusturya savaşa girerse Almanya ve İtalya'ya olan ilgisi azalacak, bundan da Prusya yararlanacaktır. İtalya'da ise milli birlik hareketi fırsattan yararlanarak gelişebilirdi. Bu endişeler yüzünden Avusturya savaşın dışında kalmaya karar verdi.

Rusya bu duyarlı ortamdan yararlanarak yeni bir teşebbüste bulundu. Böylece Olmütz'de Çar Nikola ile Franz Joseph 1853 Eylülü'nde bir araya geldiler. Çar Nikola Avusturya'yı birlikte savaşa girmesi karşılığında Osmanlı Devleti'ni parçalamayı ve Avusturya'nın Bosna-Hersek ve Karadağ taraflarını almasını teklif etti. Avusturya bu teklifi reddetti. Bu durum karşısında İngiltere ve Fransa İstanbul'u ve Boğazı savunmak için donanmalarını Çanakkale Boğazı'ndan içeri sokarak İstanbul önlerine demirledi.

2. Tarafların Yürüttüğü Psikolojik Savaş

Ruslar savaşa kutsal bir karakter vermeye çalıştılar. Balkanlar'a sızan Rus ajanları Ortodoks tebaaya, Çar Nikola'nın İstanbul'u Rumlara kazandırmak için silaha sarıldığını, bunun için savaştığını yaydılar. Bu ajanlar Rumlara İstanbul'un Yunanlılara verileceğini telkin ediyorlardı. Rumlar arasında bir yıl içinde Osmanlı hakimiyetinin sona ereceği, Patriğin Ayasofya'da ayine katılarak Bizans Devleti'nin dirileceği söylentileri yayılmaya başladı. Yunan hükümeti bu psikolojinden yararlanarak çetelerin Osmanlı topraklarında çalışmalarını himaye etti. Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere ve Fransa, Yunan hükümetini uyardı, ancak bunun fazla bir etkisi görülmedi. Bunun üzerine Fransızlar Pire'yi işgal ettiler. İngiltere ve Osmanlı Devleti de Yunanistan'ın abluka altına alındığını ilan ettiler. Her taraftan sıkışan Yunan Hükümeti bu savaşta tarafsız kalacağını ilan etmek zorunda kaldı.

Osmanlı Hükümeti, askeri hazırlıklarının yanında psikolojik faaliyetlerine de hız vermişti. Ülkenin Hıristiyan kamu oyunu da savaşa taraftar yapmak için Devlet bir ferman yayınladı. Bu fermanda, bütün Hıristiyan tabaasının "Rumlar dahil" sadıklığına güvendiğini belirttiği gibi, Rusların Rum davasıyla Osmanlı Devleti'nin başına dertler açmalarından, Rumları kesinlikle sorumlu tutmadığını açıklıyordu. Bunun üzerine Rum ve Ermeni patrikleri, padişaha birer sadakat beyannamesi gönderdiler. Osmanlı hükümeti, Avrupa kamuoyunu da etkilemek için bu beyannamelerden yararlandı. Kutsal Yerler sorunu gündeme geldiğinden beri ilk kez Avrupa basını Türkler lehine, Ruslar aleyhine yayınlar yapmaya başlamıştı. Avrupa'nın koyu Katolik alemi, ilk defa olarak düşünce bakımından Müslümanlarla Ortodoks Rusya aleyhine birleşmiş oluyordu. Fakat bu, belki savaşın olacağına yüzde yüz inanılmadığından dolayıdır.12

3. Karada Zafer

3 Temmuz'da Rusya, bir Türk eyaleti olan "Eflak ve Boğdan"ı işgal etmişti. Aynı zamanda Rusya bu işgalin Türkiye'ye savaş açılması demek olmadığı, bütün Avrupa başkentlerine resmen bildirdi. Türkiye, Ortodokslara haklarını tanıyınca Rusya, Romanya'yı boşaltacaktı. Ancak bu söz, Çar'ın daha birkaç hafta önce İngiltere'ye yaptığı Türk İmparatorluğu'nu paylaşma teklifi hatırlanırsa ciddiye alınır bir yanının olmadığı anlaşılır.

Osmanlı Devleti, Rusya'ya karşı savaş ilan ettikten hemen sonra, Şumnu'da bulunan Ömer Paşa komutasındaki orduya harekete geçme emri verdi. Bunun üzerine Ömer Paşa, işgalci Rus ordulara komutanı Gorçakof'a bir ültimatom vererek, Eflak ve Boğdan'ı boşaltmasını istedi. Rus komutan Prens Gorçakof bunu reddetti. Bunun üzerine Türk ordusu Tuna'yı geçerek başarılı bir karşı hareket ile Küçük Eflak'ı ele geçirdi. Diğer bir Türk Ordusu da Kafkaslar'da harekete geçti. Böylece Ekim 1853'te Osmanlı-Rus Savaşı, Balkanlar'da ve Kafkaslarda olmak üzere iki cephede birden fiilen başlamış oldu.13

5 Ocak 1853'te Romanya'da Tuna boyunda Kalafat yakınlarında Çatana'da Ömer Paşa'nın kurmay başkanı Ferik Nazır Ahmet Paşa, Rusları tek yendi. Ruslar, bu bozgunu telafi edip, Kalafat'ı almak icin Türkleri Tuna'nın öte yakasından yani Romanya'dan Bulgaristan'a atabilmek için, 5 günlük büyük bir taarruz başlattılar. Bu taarruz da sonuç vermedi. Bozulan Ruslar, Bükreş'e çekildi. Bunun üzerine Çar, Prens Gorçakof'u başkomutanlıktan alarak yerine Mareşal Paskieviç'i tayin etti. 14

27 Şubat 1854'te Reşit Paşa, Fransız İmparatoru III. Napolyon'u aracı olarak kullanıp, Çar Nikola'ya savaşa son vermesini önermiştir. Bu öneri Türkler üstün durumdayken savaşa son vermeyi mantıklı bulmayan Çar tarafından reddedildi. Ayrıca Çar yayınladığı bir bildiri ile Fransız ve İngilizlerin Hıristiyan dinine ihanet ederek Müslüman Türklere yardakçılık ettiklerini söylemiştir. Bu ithama büyük bir öfke duyan III. Napolyon Londra'ya Rusya'ya savaş açılması için teklifte bulunmuştur.

Osmanlı orduları Kafkaslar'da Rus kuvvetlerine karşı başlangıçta bazı başarılar elde etmiş ise de sonradan Rus kuvvetlerinin karşı saldırıları ile Türk kuvvetleri Arpaçay'ın gerisine çekilmek zorunda kalmışlardı. Rumeli ve Anadolu'da kazanılan başarılar Türk kamuoyunda büyük sevinçlere yol açtı. Abdülmecide bu başarılardan dolayı "Gazi"lik unvanı verilmiştir.

4. Denizde Bozgun (Sinop Baskını)

İngiliz ve Fransız donanmalarının İstanbul'da bulunduğu bir sırada müttefik gemilerinin de içinde olduğu bir Osmanlı donanması Batum'da ki Osmanlı kuvvetlerine erzak ve mühimmat götürmek üzere Karadeniz Boğazı'ndan çıkmıştı.

Rusların Karadeniz'deki donanmasının denize açılan Osmanlı donanmasının durumunu çok yakından izlediği anlaşılıyor. Hatta bir Rus karakol gemisi Osmanlı gemilerini daha önceden görüp, başa çıkamayacağını anlayınca Sivastopol'a haber gönderip takviye almıştı. 30 Kasım günü Nahimof komutasında Rus donanması Sinop'a sığınmak zorunda kalan Türk donanmasına sisten yararlanarak iyici yaklaşıp, ani bir manevra ile top ateşine tuttu. Sinop'a sığınan donanmaya, İstanbul'a dönmesi için emir verilmesine rağmen donanmanın başında bulunan Osman Paşa savaşmaya karar verdi. Rus donanması hazırlık, teçhizat ve konum itibariyle Osmanlı donanmasından çok üstün durumdaydılar. Meydana gelen savaş Osmanlı donanması açısından tam bir felaket oldu. Taif isimli gemi hariç donanmanın bütün gemiler battı.

Nahimof, müstahkem liman olan Sinop'ta etkili olabilecek güçlü topların olmamasından da yararlanarak bu kez kenti top ateşine tuttu. Limanı korumak için görevlendirilmiş olan bataryalardan biri hariç, diğerleri tahrip edildi. Ruslar, Sinop'taki Müslüman mahallesini ateşe verdikleri gibi felaketten kurtulmak için su üstünde çabalayan er ve subayları da yağlı paçavralar atarak yaktılar.15 Sinop felaketi, İstanbul'da büyük üzüntü, heyecan ve kaygı yarattı. Hükümet olayı, kader ve kısmetin bir tecellisi olarak saydığı için, felaketten kimseyi sorumlu tutmadı. Savaş sırasında gemilerini bırakıp kaçan kaptanlar tam maaşla bir müddet istirahat ettikten sonra, tekrar göreve döndürüldüler. Sinop'un bombardımanı sırasında şehirden kaçan vali de daha önemli bir yere atandı.

Diğer yandan Reşid Paşa'nın, eski gemilerden seçilmiş böyle bir filoyu Sinop'a göndermesinin de diplomatik bir manevra olduğu söylenmiştir. Böylece tereddütler içinde bulunan İngiltere ile Fransa'yı, Rusya'ya karşı savaşa sokmak istediği de iddia edilmiştir. Gerçekten Sinop baskını Avrupa'nın liberal basınında Ruslara karşı ağır bir kampanya açılmasına vesile olmuştur. Ancak bu rivayetin doğrulanması imkansızdır.16

İngiliz Elçisi Stratford Redcliff'in denizdeki bu felaketi duyduğu an "Tanrıya şükürler olsun savaş başlıyor" demesi, Sinop baskının ne denli önemli siyasi sonuçlar doğurduğuna önemli bir kanıttır. İngiliz ve Fransız donanmasının İstanbul'da bulunduğu sırada meydana gelen Sinop baskını bir anlamda bu iki devlete meydan okuma anlamına geliyordu. Fransız tepkisi İngiltere'ninkinden daha sert oldu. 3. Napolyon, İngiltere harekete geçmediği takdirde kendisinin tek başına teşebbüsü ele alacağını bildirdi.17

5. İngiltere ve Fransa'nın Savaşa Girmesi

Sinop'ta Osmanlı donanmasına yapılan saldırı üzerine, Avrupa devletleri elçileri vasıtasıyla, İstanbul hükümetinden, Osmanlı Devleti'nin, "devletin hukukunu korumak mı, yoksa toprak elde etmek için mi", savaş ilan ettiğini öğrenmek istedi. Babıali'den, toplanan mecliste, Rus başbakanı Nesselrod'un, ülkesinin savunmada kalacağını açıklamış olmasına rağmen, böyle bir saldırıda bulunmasının, Rusya'nın kötü niyetlerini açıkladığından söz ederek, bütün bunlara rağmen Osmanlı Devleti'nin savunma hususunda kararlı olduğunu ilgili devlet elçilerine bildirdi. İngiltere'nin başlangıçta, Rusya'nın bu saldırısına rağmen, barışçı bir girişimde daha bulunmasını ve Osmanlı isteklerini Viyana'da bulunan dört büyük devletin elçileri aracılığı ile Petersburg'a bildirmesini istedi. Bu istek Osmanlı hükümeti tarafından uygun bulundu ve hazırlanan barış şartları Rusya'ya bildirildi. Bu şartlar dört maddeden ibaretti:18

1. Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünün devam ettirilmesi sağlanacaktır.

2. Eflak ve Boğdan Ruslar tarafından boşaltılacaktır.

3. Avrupa devletleri tarafından 1841 yılında Osmanlı Devleti'ne sağlanan taahhütler yenilenecektir.

4. Padişah'ın idari istiklali tanınacak, yani Padişah Hıristiyan tebaaya yeni birtakım hak ve imtiyazları kendi serbest iradesi ile verecektir.

Çar 1.Nikola, Avrupa devletlerinden kendisine verilen ültimatomları reddetmekle kalmayıp, 9 Şubat 1854'te ordularına Tuna'yı aşma emrini vermişti. Avrupa'nın topyekün bir savaşa tutuşmaması için Avrupa devletleri böyle bir girişimde bulunmuştu. Bu girişimlere karşı mağrur Çar Nikola, 21 Şubat 1854'de halkına karşı bir beyanname yayınlayarak açtığı savaşının adeta bir Haçlı savaşı oluğunu duyuruyordu.

Rus donanmasının Karadeniz'de tehdit edici tavrını dikkate alan İngiltere ve Fransa, Beykoz önlerinde bulunan donanmalarını 3 Ocak 1854 günü Karadeniz'e açılmasını sağladılar. Rusya'nın askerlerini Prut nehrinin gerisine çekmedikleri takdirde, Odesa'da bulunan Rus donanmasının hareketini önleyeceklerini bildirdiler. Bunun üzerine Rusya, Paris ve Londra'da bulunan büyükelçilerini geri çekti. Buna karşılık İngiltere ile Fransa da Pertersburg'da ki elçilerin çektiler. Rusya, bundan sonra, Avusturya üzerine baskı yaparak, kendi yanında savaşa davet etti. Diğer yandan elçilerini çektikten sonra İngiltere ve Fransa, Rusya'ya Memleketeyn'den askerlerini derhal çekmemesi halinde bunu savaş sebebi sayacaklarını bildirdiler. Rus Çarı'nın bu konuda bir harekette bulunmaması üzerine, 27 Mart günü Avrupa başkentlerinde, İngiltere ve Fransa'nın da, Osmanlı Devleti yanında Rusya'ya savaş ilan ettiği açıklandı.19

9 Nisan 1854 günü, dört büyük devletin elçileri Viyana'da toplanarak, bir protokol daha hazırladılar. Bu protokolde Avusturya ve Prusya'nın İngiltere ve Fransa'nın Rusya'ya verdiği notayı onayladıkları ifade edildi. Bu protokolde, Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğü ile, Avrupa dengesi içinde daha sağlam yer elde etmesi gerektiğine vurgu yapıldı. Bu çalışmadan üç gün sonra da, Fransa ve İngiltere ile, Osmanlı Devleti arasında, bir ittifak anlaşması imzalandı. Bu anlaşma gereğince her iki devlet aynı zamanda kara askeri ile, Osmanlı 'evleti'nin yardımına koşmaya taahhüt ediyorlardı. Avusturya da, Eflak ve Boğdan'ın tahliyesi hususunda Rusya'ya gönderdiği ihtara cevap gelmemesi üzerine 14 Haziran 1854 günü, Osmanlı Devleti ile bir ittifak anlaşması imzaladı.20

Osmanlı Kuvvetleri ile Rus birlikleri arasında aralıklarla da olsa Tuna boylarında çatışmalar sürmekteydi. Bu arada Rusya, Avusturya'nın notasına cevap verdi. Eflak ve Boğdan'ı boşaltabileceğini bildirmişti. Ancak İngiltere ve Fransa bunun yeterli olmadığını ileri sürerek 23 Temmuz 1854'te Osmanlı istekleri doğrultusunda yeni bir teklif hazırladılar. Bu teklifler de Rusya tarafından küçük düşürücü bulunduğu için reddedildi. Artık bütün yollar savaşa çıkıyordu.

6. Savaşta Sona Doğru

İngiliz ve Fransız donanması Karadeniz'e açılınca, Rus donanması derhal Azak Denizi'ne çekilmişti. Böylece Sinop baskının hemen arkasından, Rus donanmasının Karadeniz'deki aktif etkinliği sona ermiş oluyordu.

Ruslar, Müttefikler yetişmeden Türklere mümkün olabilen darbeyi vurmak amacındaydılar. Bu yüzden birkaç bin ölü vermek pahasına da olsa Dobruca'yı işgal ettiler. 27 Mart'ta İngiltere ile Fransa, Rusya'ya resmen savaş ilanı notalarını vermişlerdi. 31 Mart'ta ilk Müttefik kuvvetleri, Gelibolu'ya ayak bastı. Ancak bu kuvvetlerin Tuna cephesindeki savaşta kesin bir rol oynamalarına fırsat olmadı. Çünkü Avusturya'nın bir manevrası, savaş cephesinin Tuna'da sona erdirip, savaşın Kırım'a geçmesine neden oldu. Bu sırada 17 Nisan 1854'te Ömer Paşa, Kalafat meydan muharebesini kazanarak Rusları'ın Karayova'ya kadar kovaladı. 22 Nisan'da Müttefik donanması Odesa'yı bombaladı ve limanda yatan 13 gemiyi zaptetti. 5 Mayıs'ta Fransız kolordusu Pire'ye çıktı. Ve üç yıl sürecek Pire ve Atina'yı işgalini başlatmış oldu. Rus taraftarı olan Yunan hükümeti bu yüzden düştü.

Türklerin Ruslar karşısındaki başarıları devamlı olmadı. Rus kuvvetleri Mayıs 1854'te sert bir Türk savunmasıyla karşılaşmasına karşın Silistre'yi alma başarısını gösterdi. Bu durumda Ruslar Tuna'nın güneyine tamamen hakim duruma gelmişlerdi. Rusların bu başarılarını endişe ile izleyen Avusturya Rusya'ya sert bir ültimatom vererek, kuvvetlerini Prut'un ötesine çekmesini ve Eflak ile Boğdan'ı boşaltmasını istedi. Ruslar, Avusturya'nın bu tavrına çok kızmış olmalarına karşın gereğini yapma zorunluluğunu hissetmişlerdir. Diğer taraftan Avusturya, Osmanlı Devleti ile yaptığı bir anlaşma gereğince, Tuna'da ulaşımı korumak bahanesi ile Eflak ve Boğdan'ı geçici olarak işgali altına aldı. Bu durumda Tuna boylarında Osmanlı ile Rusya arasında savaş fiilen sona ermişti.
Mevcut durum İngiltere, Fransa ve Osmanlı Devleti'nin Rusya'ya karşı başka bir yerde cephe açmalarını zorunlu kılıyordu. Savaşın Baltık bölgesinden açılmasına Prusya ile İsveç karşı çıkınca, savaşın Kırım'a nakli kaçınılmaz hale geldi. Müttefiklerin Kırım'ı seçmesi de tesadüf değildi: Kırım, Rusya'nın Boğazları zorlayabilecek, Akdeniz'e inmesini gerçekleştirebilecek kara ve deniz kuvvetlerinin üstlendiği önemli bir yerdi. Buradaki kuvvetlerin, donanmanın ve tersanelerin yok edilmesi veya etkisiz hale getirilmesi, Rusya'yı barışa mecbur edebileceği gibi, güneye doğru gelişecek Rus yayılmasını da önleyebilir. Bu ise, Osmanlı Devleti ile birlikte Avrupa devletlerinin çıkarına idi.21

Savaşın Kırım'da sürdürülebilmesi için oldukça fazla asker ihtiyacı vardı. Prusya ve Avusturya savaşa katılmamakta direniyordu. Bu arada Piyemonte, İtalya birliğine karşı olan Avusturya'ya hem Rusya hem de müttefiklerinin kızgın olmasından yararlanarak Kırım Savaşı'na katılmayı önerdi. Böylece savaştan sonra İtalyan birliği için müttefik desteğini sağlamak istiyordu. Müttefikler Piyemonte'nin önerisini memnuniyetle kabul ettiler. Ocak 1855'te İngiltere ve Fransa, Mart 1855'te de Osmanlı Devleti Piyemonte arasında bir ittifak anlaşması imzalandı. Piyemonte 15.000 kişilik bir kuvveti Kırım'a gönderdi.

Kırım'a çıkan kuvvetlerin hedefi, öncelikle, Ruslara Karadeniz egemenliğini sağlamakta önemli bir liman olan Sivastopol'u ele geçirmekti. Bunun için şehir kuşatıldı. Ruslar bu kuşatmayı yarmak için çok çalıştılar, fakat başarı sağlayamadılar. Ne var ki, müttefikler de kesin sonuca ulaşamadılar.22

Müttefikler Kırım'da mümkün olan en kısa sürede sonuç almaları iç ve dış siyasi durumları bakımından çok önemliydi. Bunun için Sivastopol kuşatmasını sürdüren müttefik kuvvetlerine yeni takviyeler yapıldı: 1855 yılı yaz aylarında kuşatmayı sürdüren kuvvetlerin sayısı 140.000 kişiyi bulmuştu.

Savaşın gittikçe şiddetlenip, Rusya aleyhine döndüğü bir sırada 2 Mart 1855 yılında Çar I. Nikola öldü. Yerine II. Aleksandr Çar oldu. 9 Eylül 1855'te Sivastopol'u ele geçirdiler. Bu sırada Ruslarda Kafkasya'da Osmanlı kuvvetlerine karşı bazı başarılar kazanarak 27 Kasım 1855'te Kars'ı ele geçirdiler. Ancak Rusların müttefik baskısı karşısında savaşa devam edecek halleri kalmamıştı.

Rusya'nın barış isteği müttefikler arasında fikir ayrılıklarına neden oldu. İngiltere savaşa devam ederek, hatta Baltık denizinde bir cephe daha açarak Rusya'yı uzun süre kendisinin yayılmacı emellerine karşı tehdit edemeyecek derecede güçsüz bırakmak istiyordu. Fransa ise amaca ulaşıldığını düşünüyor ve artık Rusya'nın dostluğunun kazanılması gerektiğini düşünüyordu. Bu yüzden barış için Fransa İngiltere'ye baskı yapmaya başladı. Bu arada Avusturya da müttefiklere katıldı. Bu durum karşısında Rus Çarı, bazı ön koşulları kabul ederek, ateşkesi kabule hazır olduğunu açıkladı. Böylece, Kırım'da süren savaş sona ermiş oldu.23

Esasları 22 Temmuz 1854'te Müttefikler tarafından saptanan bir ültimatom Avusturya tarafından, 16 Aralık 1855'te Rusya'ya verildi. Barış için kabul edilen on koşul olarak kabulü istenen hususlar şunlardı:


1. Rusya'nın Eflak ve Boğdan üzerindeki isteklerinden vazgeçmesi ve buraya Avrupa garantisinin getirilmesi,

2. Tuna nehrindeki ulaşım için bütün Avrupa'nın katılacağı ortak bir rejimin kurulması,

3. Karadeniz'in tarafsız hale getirilmesi,

4. Osmanlı Devleti'nin sınırları içerisindeki bütün Hıristiyan ve Müslümanlara, Avrupa garantisi altında yeni haklar verilmesi.

Çar II. Aleksandr, müttefiklerin bu isteklerini kabul etti. Bunun üzerine, kesin barış görüşmelerinin yapılması için, Paris'te bir kongrenin toplanmasına karar verildi.

C. Islahat Fermanı

1. 1856 Islahat Fermanı'nın Hazırlanışı

Kırım Savaşı'nın en önemli sebeplerinden birisi Rusya'nın Osmanlı Devleti'nin sınırları içerisinde bulunan Hıristiyanları korumak ve onlara imtiyaz sağlamak istemesi üzerine çıkmıştı. Bu bakımdan, savaş sırasında Osmanlı Devleti'nin müttefikleri olan ve Rusya'ya karşı savaşan Avrupa devletleri, Rusya'yı bu iddiasından yoksun bırakmak için girişimlerde bulunuyorlardı. İngiltere, Fransa ve Avusturya kendi aralarında çeşitli görüşmeler yaparak bazı kararlar almıştı. Bu kararların Osmanlı Devleti tarafından da kabul görmesi için "Babiali'nin hükümranlık haklarını bozmayacak bir şekilde, Hıristiyan uyruğun hak ve ayrıcalıklarını belirleyen yeni bir Islahat Fermanı'nın çıkarılması da vardı".24

Savaş bütün şiddetiyle Kırım'da sürerken ondan daha önemli bir savaş da "diplomasi" alanında İstanbul'da yaşanıyordu. Rusya sonuçta müttefiklerin (İngiltere'nin) üstünlüğü karşısında boyun eğmek zorunda kalacak, İngiltere ise Karadeniz'de serbestçe ticaret yapma imkanına kavuşacaktı. İngiltere için şimdi sıra Osmanlı Devleti'nin kaderine bir çeki düzen vermeye gelmişti. İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti'nin yanında savaşa katılmakla, bu ülkenin fiili hamileri olmuştu. Sıra bu himayenin hukuki bir temele oturtulmasındaydı. 1838 Ticaret Antlaşması, Osmanlı sanayi ve ticaretini Avrupa'nın denetimi altına sokmuştu. 1855 yılı istikrazının kefaleti aynı şeyi maliye alanında yapmıştı. Stratford Canning'in Türkiye'de uzun süre devam eden elçilik görevi ve Mençikof'un olağanüstü elçiliği reformlar sorununun, Avrupa kapitalizminin hizmetinde "komprador" bir sınıf yaratmada sahip olduğu elverişli imkanlar bir yana, hukuken veya fiilen kefil olarak beliren büyük devletlerin sürekli müdahalesine en uygun araç olduğunu göstermiştir.25

İngiltere Kırım Savaşı'nın sonlarına doğru bütün gayretlerini diplomasiye kaydırmıştı: Yürüttüğü incelikli diplomasi ile bir yandan Osmanlı Devleti'nin varlık ve bütünlüğünü Avrupa'nın teminatı altına alırken diğer yandan güya Islahat reformunu Osmanlı Devleti'ne kendi iradesi ile yaptığına inandırarak, uzun vadeli İngiltere'nin emellerine hizmet edecek köklü bir reformun yapılmasını sağlamaya çalışıyordu. Bu amaçla büyük devletlerin tam yetkili temsilcileri Paris'te barışı müzakere etmek için toplanırken, İstanbul'da da Stratford Canning ıslahat tasarısını benimsetme yollarını arıyordu. Ferman hazırlamak üzere İstanbul'da bir komisyon kuruldu. Bu komisyonda Sadrazam, Hariciye Nazırı ve diğer devlet adamlarından başka, müttefik devletler olan İngiltere, Fransa ve Avusturya'nın elçileri de bulunuyordu. Bu komisyon çalışmaları sırasında Fransa büyükelçisi Thouvenel ve Avusturya büyükelçisi Prokesch ile İngiltere büyük elçisi İstanbul'da büyük çaba gösterdiler. Türk tarafından Ali ve Fuat Paşalar ile Fener Aristokrasisinden gelme bir Rum olan Prens Callimachi de onlara yardımcı olmuştu.

Komisyonun kuruluş şekli, yabancı devletlerin, meydana getirilecek fermanda etki sahibi olmak istediklerini göstermekteydi. Amaçları, Rusya'nın daha önce Osmanlı Devleti'nden Hıristiyan uyrukları bahane ederek sağladığı hak ve ayrıcalıkları, kendilerinin de bu yoldan elde etmelerine dayanıyordu. Ancak tutulacak yol hakkında görüş birliği yoktu.26 Islahat fermanı hazırlanması aşamasında ülkelerin izlediği politikalar şöyledir: Rusya; Paris antlaşmasına eklenecek bir madde ile Osmanlı Hıristiyanlarının hak ve menfaatleri, Avrupa devletlerinin toplu garantisi altına alınmasına çalışıyordu.

İngiltere: Osmanlı Devleti'nde tam ölçüde bir din serbestliği ve hukuk eşitliği sağlanması gerektiğini düşünüyordu. Fransızlar: İslam tebaası ile Hıristiyan tebaa arasından, cemiyet, haklar, vergiler, askerlik, milli eğitim ve devlete memurluklarına geçme bakımından sürüp gelen farklar, bir ferman ile kaldırılarak, Gülhane hattından işaret edilmiş olan tebaa eşitliği tam manasıyla geliştirilmesini savunuyordu. Osmanlı Devleti bu tür ıslahat isteklerinin iç işlere müdahale anlamına geleceğini ileri sürerek önce karşı çıktı, fakat bu konuda başarılı olamayınca, müttefikleri olan devletlerin iç işlerine müdahale yollarını kapamak için Islahat Fermanı ilan etmek zorunda kalacaktır. Hıristiyan tebaasının durumuna ilişkin Türk Politikası şöyle ifade edilebilir: Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Hıristiyan tebaaya verilen hak ve imtiyazlar, Fatih Sultan Mehmet Devrinde başlar. Bu hak ve imtiyazlar iki bölümdür. Birinci bölüm, din yönünden olanlarını içine alır. Bunlar vicdan hürlüğü ile ilgili olduğundan, Babıali yenilemeye daima hazırdır. İkinci bölüm ise medeni haklarla adalet ve muhtariyet hususundaki imtiyazları ihtiva eder. Osmanlı hükümeti, Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile İslam ve Hıristiyan tebaası arasında eşitlik prensibini kabul etmiş olduğu için, artık böyle imtiyazlar tanıyamaz.

Kurulmuş olan Islahat komisyonu Fransız tezini kabul etti. Daha önce Viyana'da alınmış olan kararlara uygun olarak, Müslümanlarla Müslüman olmayan uyruk arasında eşitliği sağlayacak bir fermanın hazırlanıp ilan edilmesine ve bunun barış antlaşmasında yer almasına karar verildi.

A. Islahat Fermanının Getirdiği

Önemli Hususlar Şunlardır

1. Tanzimat Fermanı ile bütün din ve mezheplere verilen hak ve imtiyazlar bu fermanla yenileniyor ve bunun uygulanması için gerekli önlemler alınacak,

2. Müslim ve gayrımüslim Osmanlı tebaası kanun önünde eşit olacaklar,

3. Patrikhanede yeni meclisler kurulacak, meclislerin aldığı kararlara Babıali tarafından tasdik edildikten sonra yürürlüğe girecek,

4. Patrikler ömür boyu bu makama seçilecekler,

5. Şehir ve kasabalarda bulunan kilise, manastır, okul ve hastahane gibi yerlerin tamir veya yeniden yapılmasına izin verilecek,

6. Irk, din, dil farkı gözetmeden mezhepler arasındaki üstünlük kaldırılıyor, bir başka deyimle hiçbir mezhep diğerinden üstün sayılmayacak,

7. Hiç kimse din değiştirmeye zorlanmayacak,

8. Devlet hizmetine, askerlik görevine ve okullara bütün tebaa eşit olarak kabul edilecek,

9. İmparatorluk içinde bulunan her toplum okul açabilecek,

10. Vergiler eşit alınacak, iltizam usulü kaldırılacak,

11. Bütün tebaanın eşit ve serbest bir şekilde ticari ve ekonomik girişimlerde bulunması sağlanacak,

12. Mahkemeler açık olacak, keyfi cezalar verilmeyecek,

13. Müslümanlar ile gayrımüslimler arasındaki davaları görmek üzere muhtelif mahkemeler kurulacak,

14. Resmi yazılarda Hıristiyanlar için hakaret manası taşıyan tabirler kullanılmayacak,

15. Rüşvet ve yolsuzluğun kaldırılması için kanun şiddetle uygulanacaktır.

Yabancı devletlerle yapılan anlaşmalar gereğince bu devletlerin Osmanlı Devleti'nin toprakları içinde mülk sahibi olmaları sağlanacaktır.

B. Tanzimat Fermanı İle Islahat

Fermanı Arasındaki Farklar

1. Islahat Fermanı'nın hükümleri Tanzimat Fermanı'nın hükümlerine göre daha önemli ve daha geniş bir alanı kapsamaktadır.

2. Islahat Fermanı gerek kaynağı ve gerekse ortaya çıkışı tamamen yabancı devletlerin baskı ve yönlendirmesiyle olmuştur. Yabancılar istediği için yayınlanmıştır ve yabancı kaynaklıdır. Hatta denilebilir ki esaslarını bile yabancı devletler belirlemiştir. Buna karşılık Tanzimat Fermanı, Osmanlı Devleti'nin kendiliğinden teşebbüs ettiği bir Islahat, bir reform hareketi idi.

3. Islahat Fermanı tamamen Hıristiyan uyruklular için yayımlanmıştır. Hıristiyanlara yeni bir takım haklar getiren Ferman, Müslümanlar için herhangi bir yeni hak getirmemiştir. Halbuki Tanzimat Fermanı Müslüman veya Hıristiyan ayrımı yapmamış, bütün Osmanlı uyruklarını kapsadığı için adeta bir insan hakları bildirgesi niteliğinde görülmüştür.

C. Islahat Fermanı'nın Önemi

18 Şubat 1856 yılında yayınlanan Islahat Fermanı, Tanzimat Fermanı'ndan çok daha fazla dış amaçlara yönelmişti. "Üçte ikisi azınlıkların imtiyazlarına, geri kalan kısmı da Osmanlı İmparatorluğu'ndaki yabancıların imtiyazların ayrılmıştı".27 Osmanlı Devleti'nde yüz yıllardır hiç olmazsa hukuki anlamda hakim millet olan Müslümanların Islahat Fermanı ile bu ayrıcalıkları ortadan kalkmıştı. Önce Tanzimat Fermanı ve ardından da yayınlanan Islahat Fermanı'yla, Osmanlı Devleti çok önemli bir tarihi dönemece girmiştir. Bu Ferman ile Avrupa kamu oyunu etkilemek, Türk Devleti'nin dış görüntüsünü değiştirmek ve Osmanlı Devleti'nin -hiç olmazsa dış görünüş itibariyle-Avrupa devletlerinden farksız olduğuna vurgu yapılmak istenmiştir. Avrupa'ya yönelik olarak yapılan bir tür jest olan bu tür düzenlemelerin, o günün şartlarında gerekli olduğu kadar da tehlikeliydi. Bu tür uygulamalar Avrupa'nın gözünde Osmanlı Devleti'nin zaafını göstermekten başka bir mana taşımıyordu. Tarihin sunduğu bir gerçek vardır: Verilen hiçbir taviz, emperyalist karakterli devletleri, hasmının zaafı kadar saldırganlığa sürüklemez.

Fermanın yayınlanmasından imparatorluğun yıkılışına kadar Hıristiyan ve Yahudiler, Müslümanlar, bilhassa imparatorluğun sahibi olan Türkler tarafından, kendileriyle eşit sayılmamışlardır. Ancak bu durum, hukuken değil, sadece zihniyet olarak böyle olmuştur. İmparatorluğun sahibi olan millet, kendi teb'ası olan gayrimüslimlerin kendisine eşit olacağı fikrini bir türlü kabul edememiştir. Buna karşılık bu 1856'dan önce bir Hıristiyan'ın, tercümanlık ve hekimlik gibi bazı meslek dışında en küçük bir memur olması bile adet değildi. Bu tarihten sonra Hıristiyan (bilhassa Rum ve Ermeniler) nazır (hatta hariciye nazırı), müsteşar, mutasarrıf (vali) vs. gittikçe çoğalacak, "vezir" payesi alan Hıristiyanlar eksik olmayacaktır. Buna karşılık Hıristiyanların askeri okullara kabul edilebileceğine dair olan Islahat Fermanı maddesi, imparatorluğun düşmesine kadar kağıt üzerinde kalacak, ancak Hıristiyan subay görülmeyecektir.28

Artık Yerasimos'un ifadesiyle Osmanlı Devleti'nde ilan edilen 1856'daki Islahat Fermanı'ndan başlayarak 1922 yılında Devlet son buluncaya kadar, toprakları daraldıkça nüfus bileşimi içindeki oranı daha da artan Türk-Müslüman unsura bir yer aramak boşunadır. İslahat Fermanı'nın içeriği 1839 Tanzimat Fermanı'na oranla daha çok "modern" ve çok daha az çelişkilidir. Artık "Ahkam-ı Cedideyi Kur'aniye"den ve "saltanat-ı seniyyenin" eski "kuvvet ve mekinet ve bilcümle tebaasının refah ve mamuriyetin"den söz edilmez. Avrupa'nın çıkarlarına karşılık verilirken ülkedeki çeşitli sınıflar arasında bir denge bulma çabası da söz konusu değildir.

Islahat Fermanı başta Tanzimat Fermanı'nı hazırlayan Reşit Paşa olmak üzere birçok kişi tarafından eleştirilmiştir. Müslümanlar için Islahat Fermanı'nın yayınlandığında Müslümanlar; ata ve ecdat kanıyla kazanılmış olan kutsal milliyet hukukunun kaybedildiğini, İslam Milleti hakim millet iken bundan böyle bu kutsal haktan mahrum kaldığını ve fermanın ilan edildiği günün bütün Müslümanlar için ağlanacak bir gün olduğunu yüksek sesle söylemeye başladılar. Gerçekten de Ferman öncesinde Müslümanlar "millet-i hakime", gayrimüslimler ise "millet-i mahkume" olarak nitelenirken bundan böyle durum tersine dönecektir. Ferman ile getirilen "Müslüman-Hıristiyan" eşitliği Avrupa devletlerinin sık sık yaptıkları müdahaleler ile Hıristiyanlar için bir imtiyaz niteliği kazanmıştır.

Kırım Savaşı'ndan sonra özellikle İslam toplumunda meydana geldiği John Mason tarafından "Three Years in Turkey" adlı kitapta şöyle ifade edilmektedir.

"Türk tarihinin son on yılı (1850-1860) heyecanlı olaylar ve değişikliklerle doludur. Kırım Savaşı, aydın, insancıl ve uyanık kişilerin bir araya gelmesi, bunu izleyen siyasal çalkantılar İslam toplumunun birçok gizli kalmış yanının açığa çıkardı, İslam devletinin mutlakçı temellerini sarstı ve Hilali artık padişahın nişanı olmaktan çıkardı. İslam tarihinde benzeri olmayan bir biçimde Hıristiyanlık ilkeleri ve İncil'in öngördüğü kurallar Türk ve Hıristiyan halk için tutarlı bir geçerlilik kazandı".29

Islahat Fermanı Tanzimat Fermanı gibi teoride kalmayan hemen bütün alanlarda geniş yankısı olan bir belgedir. Avrupa devletlerinin zorlamasıyla ilan edildiği içindir ki, devletin kendi iç işlerin de dahi bağımsız politikalar üretmesine önemli bir darbe niteliği taşır. Bundan böyle bu belge, Avrupa ülkelerinin Türkiye'nin iç işlerine müdahalelerine zemin teşkil edecektir. Hatta bu tarihten sonra Paris Antlaşması'nda öngörülen Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışılmayacağı hükmü hiçbir zaman dikkate alınmamış Antlaşmaya imza koyan devletler fırsat buldukça Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışarak bir takım iç ve dış olayların çıkmasına neden olmuşlardır. Antlaşmalar imza eden devletlerin ekonomik, siyasi, sosyal ve askeri güçleri arasında bir denge bulunduğu ve konjonktür uygun olduğu sürece bir anlam ifade edeceği aksi takdirde güçlü devletler tarafından her an kendi menfaatleri lehine bozulacağı tarihi bir gerçektir. Zayıf bir devletin varlığını sürdürebilecek hiçbir antlaşmanın dünya üzerinde henüz imza altına alınmadığını bu antlaşmayı imzalayanlar da sonradan acı bir biçimde öğreneceklerdi.

Osmanlı Devleti'nin Tanzimat, özellikle de Islahat Fermanlarını, kendi bağımsız iradesiyle değil, zorunluluktan ilan etmiştir. Babıali yönünden bu Fermanların tek amacı vardır: Devletin varlığını sürekli kılmaktır. Bundan böyle Osmanlı Devleti'nde meydana gelecek olan; siyasi, sosyal, kültürel ve düşünsel hareketler Islahat Fermanı'nın tebaa arasına soktuğu olumsuz duygular tarafından etkilenecektir.

D. 1856 Paris Kongresi ve Paris Antlaşması

Kırım Savaşı'nı sona erdirmek ve barış antlaşmasını hazırlamak üzere yapılması kararlaştırılan Paris Kongresi, Osmanlı Devleti, İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya, Prusya ve Piyemonte'nin katılması ile 25 Şubat 1856'da çalışmalarına başladı. Fransa Dışişleri Bakanı Kont Valevski'nin başkanlığını yaptığı Kongre, 1815 Viyana Kongresi'nden sonra Avrupa devletleri arasındaki dengeyi etkileyen en önemli kongrelerden birisiydi. Kongrenin diğer bir özelliği ve önemi de, toplantıya Osmanlı Devleti'nin davet üzerine katılmasıyla, bu kongreye kadar yalnız Hıristiyan devletlere dayandırılmış ve onlarla sınırlandırılmış bulunan Avrupa sisteminin, bu tarihten itibaren hiç olmazsa şeklen, Hıristiyan topluluğun sınırları dışına taşırılmış olmasıydı.30 Barış kongresi sırasında savaş alanındaki müttefikler arasındaki işbirliği korunamamakla birlikte 30 Mart 1856 tarihinde antlaşma imzalanabilmiştir. Antlaşma Avusturya'nın ültimatomu ile de Rusya tarafından kabul edilmiştir. Kırım Savaşı'nı barışa dönüştüren bu antlaşma ile Osmanlı Devleti'ni ilgilendiren çok önemli kararlar alınmıştır. Bu antlaşmanın temel hükümleri şunlardır.

1. Taraflar savaş sırasında işgal etmiş oldukları bütün toprakları birbirlerine geri veriyorlardı. Sınırlarda herhangi bir değişim olmayacak ve statüko aynen devam edecektir.

2. Osmanlı İmparatorluğu Avrupa devletleri topluluğuna dahil oluyor ve toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı Avrupa devletlerinin ortak garantisi altına konuyordu.

3. Avrupa devletleri Osmanlı Devleti'nin Avrupa devletler hukukundan ve haklarından faydalanmasını kabul ediyordu. Osmanlı Devleti ile bu devletlerden biri veya birkaçı arasında bir anlaşmazlık çıkarsa, kuvvete başvurulmadan önce diğerlerinin arabuluculuğuna başvurulacaktır.

4. Osmanlı padişahının 28 Şubat 1856'da ilan etmiş olduğu Islahat Fermanı diğer Avrupa devletleri tarafından memnunlukla karşılanıyordu. Burada Osmanlı padişahı tebaasının saadeti için din ve milliyet ayrımını kaldırıyordu. Ancak bu ferman, anlaşmayı imzalayan hiçbir devlete Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışma hak ve yetkisini vermeyecekti.

5. Bütün savaş esirleri karşılıklı olarak serbest bırakılacaktır.

6. Müttefikler bu savaş esnasında düşman tarafını tutmuş veya hizmetinde bulunmuş olan kendi tebaalarını affedecektir.

7. Rusya, Kars Kalesi ile elinde bulundurduğu diğer yerleri Osmanlı Devleti'ne iade edilecektir. Buna karşılık müttefik devletler Sivastopol, Kamış, Gözleve gibi Kırım'da elde ettikleri araziyi Rusya'ya geri vereceklerdir.

8. Karadeniz tarafsız hale getiriliyor ve askerlikten tecrit ediliyordu. Karadeniz'de hiçbir devletin donanması bulunmayacağı gibi, mevcut tersaneler yıkılacaktı. Karadeniz liman ve sularında ticaret serbest olacak ve engellemelerden uzak bulunacak, sağlık, güvenlik, gümrük memurlarından başka hiç kimseye tâbi olmayacaktır.

9. Akdeniz ve Karadeniz Boğazlarının kapalı tutulmasını içine alan 13 Temmuz 1841 tarihli Londra Antlaşması aynen yürürlükte kalacaktır.

10. Tuna nehrinden ulaşım serbest olacak, bunu antlaşmada imzası bulunan devletlerin temsilcilerinden kurulacak bir "Tuna Komisyonu" yönetecektir. Bu nehirde gezen gemilerden ve taşıdıkları mallardan hiçbir vergi alınmayacak, Rusya tarafından terk edilecek olan Tuna nehri deltasından bir bölümü Boğdan'a verilecektir.

11. Eflak ve Boğdan muhtariyet kazanıyor ve muhtariyet devletlerin ortak garantisi altına alınıyordu. Her iki eyaletin de kendilerine özgü birer milli meclisi olacak ve hiçbir devlet Eflak ve Boğdan'ın iç işlerine karışmayacaktı.

12. Sırbistan bundan sonra antlaşmaya katılan devletlerin garantisi altında bulunacak, hak ve muafiyetlerini tayin eden fermanlara göre Osmanlı Devleti'ne bağlı olacaktır. Sırbistan iç işlerinde, mezhebi meselelerde kendi yasalarına tâbi olacak, ticaret ve gemi işletmeciliğinde serbest kalacak, antlaşma devletleri arasında bir anlaşma olmaksızın Sırbistan'da hiçbir askeri müdahale yapılamayacaktır. Osmanlı Devleti'nin Sırbistan'da Garnizon bulundurma hakkı, bundan önceki düzenlemelerde var olan şartlar çerçevesinde devam edecektir. Antlaşmaya taraf olan devletler Sırbistan'la Babıali arasındaki hiçbir meselede arabuluculuğa kalkışmayacaktır.

13. Osmanlı padişahı Boğdan ve Eflak'ta her sınıf halkın gerçek çıkarlarını doğru olarak arz ve beyan edecek yetenekte birer özel divan kurulacağını vaat eder. Bu iki beylikte bir iç huzursuzluk meydana gelirse gerekli tedbirleri Osmanlı Devleti antlaşmaya katılan devletlerle görüştükten sonra tatbik edecek, bundan önce silahlı bir müdahalede bulunmayacaktır.

1 4. Besarabya'nın bir kısmı Boğdan'a ekleniyordu.

15. Savaştan önce savaşan devletler arasında geçerli bulunan antlaşmalar ve sözleşmeler yenileninceye kadar ithalat ve ihracat her tarafta yürürlükte olan usul ve kaidelere göre yapılacaktır.

1. Paris Antlaşması: Rus Vesayetine Ret, Avrupa Vesayetine Kabul
Demektir!

Paris Antlaşması'nın 7. maddesi ile Osmanlı Devleti bir Avrupa devleti sayılarak, toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı Avrupa Devletlerinin garantisi altına alınmıştı. Bu hüküm doğrudan doğruya Rusya'nın Osmanlı Devleti aleyhine yayılmasını engellemeye yönelik bir önlemdi. Osmanlı İmparatorluğu, Rusya'nın bundan sonraki yıkma ve parçalama teşebbüslerine ve saldırılarına karşı korunmuş olmaktaydı. Bu hükümle, Rusya'nın 1841'den itibaren Osmanlı İmparatorluğu'na karşı izlemeye başladığı politikaya bir set çekilmiş oluyordu.

Osmanlı Devleti'nin antlaşmanın imzalanmasından altı hafta önce ilan etmiş olduğu Islahat Fermanı taraf devletlere Antlaşma'nın 9. maddesi ile tebliğ ediliyordu. Bu ferman sayesinde Osmanlı Devleti'nde farklı din mensupları arasındaki eşitsizlik ortadan kaldırılması söz konusu olduğu için Rusya'nın "Hıristiyan tebaayı" ya da "kutsal yerler"i bahane ederek Osmanlı Devleti'ne karşı düşmanca davranışları önlenmiş oluyordu. Hüküm Kutsal Yerler meselesinden ders alınarak konulmuştu. Bu hükümle, Rusya'nın gelecekte Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Hıristiyan halkın çıkarı için müdahalesi önlenmiş oluyordu.

Osmanlı Devleti ile Antlaşmaya taraf olan devletlerin biri veya birkaçı arasında bir anlaşmazlık çıkması halinde diğer devletlerin duruma müdahalesini öngören 8. madde de Rusya'nın Osmanlı Devleti'yle baş başa kalmasını engelliyordu.
Yine antlaşmanın 13 maddesindeki düzenleme ile Karadeniz'in tarafsızlaştırılması da Karadeniz tarafından Osmanlı Devleti'nin herhangi bir tehlikenin yönelmesi ihtimalini ortadan kaldırılmış oluyordu.

Eflak, Boğdan ve Sırbistan hakkındaki hükümlerle, bu toprakların devletlerin ortak garantisi altına konulması da Rusya'nın tek başına girişeceği yayılmacı amaçlarına set çekme amacını taşıyordu.

Bu antlaşma, Osmanlı Devleti için, her şeye karşın bir zaferdir. Kuşkusuz sultan, arkasından ağlanacak hiçbir toprak kaybına uğramamıştır. Rumen eyaletlerinde, Rusya'yı Tuna'nın ağzından uzaklaştırmaya yarayacak bir küçük sınır düzeltmesi bile yapmıştır, Paris Antlaşması. Öyle de olsa, şurası açıktır ki, "Avrupa topluluğunun yararları"na katılma, öyle bedava değildir. 1853'ün Mayısı'nda, sultan, bir Rus vesayetinin tehlikesinden kurtulmak için, Prens Mençikof'un ültimatomunu reddetmişti; şimdi ise, daha hoşa gider kılıklarda ortaya çıkmış da olsa, onun kadar korkunç olan, güç birliği halindeki bir Avrupa'nın vesayeti iledir işi.31

E. Islahat Fermanı'na Karşı Tepkiler

Cidde olayları ve bundan çok daha büyük Suriye ayaklanmalarının temelinde Islahat Fermanı ve bu reform hareketinin getirdiği eşitliğe karşı oluşan Müslüman tepkisidir.

1. Cidde Olayları

Kendisini devletin kurucu ve asli unsuru olarak gören Müslüman Türkler uzun zamandır Müslüman olmayanların, ticaret yaparak, Avrupalı tüccarların emrine çalışarak, eğitim sayesinde meslek erbabı hatta sanayici olarak daha da zenginleştiklerini üzüntüyle izliyorlardı. Ancak kendilerini, devletin Müslüman olması dolaysıyla bir çeşit üstünlük sağladığını düşünüp biraz da olsa teselli buluyorlardı. Tanzimat Fermanı ile Osmanlı olanının din ve mezhebine bakılmaksızın eşit oldukları ilan edilmişti, ancak buna çok özel vurgu yapılmamıştı. Islahat Fermanı adeta Tanzimat Fermanı'nın bu eksiğini tamamlamıştı. Bu eşitlik çok yüksek sesle ilan etmişti. Buna tepkiler çok kısa sürede geldi.

Aslında Osmanlı Devleti, Tanzimat Fermanı'nın idari ve mülki hususlar dışındaki hiçbir hükmünü Hicaz'da yürürlüğe sokmamıştı. Bütün bunlara rağmen Cidde valileri ile sürtüşme içinde olan Mekke Emiri Abdülmuttalip, henüz Kırım Savaşı sürerken; "esir ticaretinin yasaklanması"nı bahane ederek, Cidde şehri ve civarında Osmanlı Devleti aleyhinde bazı tahriklerde bulunmuş, ıslahat dolayısıyla, Türkleri mürtedilikle suçlamıştı. Mekke ve Medine şehirlerinin tek limanı olan Cidde'de kapitülasyonlardan da yararlanan yabancı devletler bu kentte büyük ticarethaneler açmışlardı. Islahat Fermanı'nın sağladığı imkanlardan da yararlanarak bu ticari faaliyetlerini daha da genişletmişlerdi. Avrupa devletleri de onların zenginleşmesini sağlayacak biçimde büyük yardımlarda bulunuyorlardı. Gayrimüslimlerin zenginleşmesine karşın fakirlikle boğuşan yerli Müslüman halk Islahat Fermanı'nın yabancıların lehine sonuçlar doğurduğundan yakınmaya başlamışlardı.32

Müslüman ve Hıristiyanlar arasında mevcut nefretin had safhada olduğu 1857 yılındaki hac mevsiminde Cidde'de hacılar, bazı tahrikler sonucunda heyecana gelerek Hıristiyanlara saldırdılar. Fransız ve İngiliz konsolosları araya girmek isteyince, öldürüldüler. Bunun üzerine bir İngiliz-Fransız filosu Cidde önlerine geldi ve kenti topa tuttuktan sonra, kışkırtıcı diye eşraftan on kişinin asılmasını sağladı.

2. Kuleli Vak'ası

Cidde olaylarından sonra Kuleli olayları patlak verdi. 1859 yılında Süleymaniyeli Şeyh Ahmet, Ferit Çerkes Hüseyin Daim Paşa ile birlikte gizli bir örgüt kurdu. Bunların amacı Abdülmecid'i ve bazı adamlarını Şeriat adına öldürmekti. Bunun için "Muhafaza-i Şeriat" isimli bir örgüt kurdukları rivayet edilmiştir. Sultan Abdülmecid'i tahtan indirmeyi amaçlayan bu ayaklanma organizasyonunun gerekçesi şöyle ortaya konmuştu: Gayrimüslimlere Müslümanlarla eşit haklar verilerek Şeriat hükümleri çiğnenmiştir. Saray da artan israfı ve kötü yönetim içindedir. Örgüt üyelerinden Hüseyin Daim Paşa cemiyetlerinin "İcra-yı ahkam-ı Şer'iyye ve ıslahat-ı umur-ı umumiye hakkında" bir cemiyet olduğunu ifade etmişlerdir. Veliahd Abdülaziz ile Şinasi'nin de cemiyetle ilgili oldukları ileri sürülmüşse de bu yönde kanıt ortaya çıkmamıştır. Örgüt harekete geçmek üzereyken, ihbar üzerine, mensupları yakalanıp Kuleli'ye hapsedildiler. Şeyh ve üç elebaşısı idam cezasına çarptırıldıysa da Abdülmecit bu cezaları müebbet kürek cezasına çevirdi. Kuleli olayı ilk meşrutiyetçi hareket olduğu ileri sürülmüşse de, örgüt mensuplarının Islahat Fermanı'na ve sefahatle israfa karşı tepki duydukları için işe giriştikleri anlaşılmaktadır. İlk darbe teşebbüsü, devlet yönetimine karşı ilk İslamcı tepki olması bakımından önemlidir.

3. Suriye ve Lübnan Olayları Tanzimat'la başlayan ve Islahat Fermanı ile en üst aşamasına ulaşan gayrimüslimlere verilen imtiyazlar İslam dünyasının tepkisine neden olmuştur. Aslında İngiltere ve Fransa'nın bu bölgede yaşayan cemaatler ve bölgeye yönelik amaçları Islahat Fermanı'nın şekillenmesinde de etkili olmuştur. Bölge Fransız ve İngiliz casuslarının, misyonerlerinin cirit attıkları yerler haline gelmişti. Fransa'nın Suriye sahillerine yerleşmek Lübnan'ı Osmanlı Devleti'nden ayırmak arzusuna karşılık, İngiltere'nin de Mısır'da idareyi ele almak istediği öteden bere bilinmekteydi. Fransızlar Lübnan Marunilerini, İngilizler de Dürzileri tutuyor ve onları sürekli olarak Osmanlı otoritesine karşı kışkırtıyorlardı. Dürziler de, Maruniler de Arap olmasına karşın, Lübnan Dağlarındaki dar ve yoğun nüfusla meskün toprakları paylaşamamaktaydılar. Diğer yandan Osmanlı Devleti'nin zayıflığından yararlanan bu iki devlet bölgede açtığı bir takım okullarla adeta buraları kendi aralarında bölüşmüşlerdi. Öyle ki, mücadele bu iki devlet ile Osmanlı Devleti arasında değil, Fransızlarla İngilizler arasında cereyan ediyordu.

İngiltere ile Fransa'nın Suriye üzerindeki rekabetinin bir başka nedeni de Süveyş Kanalı meselesidir. Fransa 1854 yılında Osmanlı Devleti'nden Süveyş Kanalı'nı açma imtiyazını aldı. Bu, Fransa'nın Mısır'a yerleşmesi demekti. İngiltere buna karşı çıkarak kanalın açılmaması için Osmanlı Devleti üzerinde baskı kurdu. Bunun üzerine Fransa'da Suriye ve Lübnan'ı bağımsızlığa kışkırtacağını bildirmek suretiyle Osmanlı Devleti'ni tehdit etti.33 Mısır ve Suriye; Kırım Savaşı öncesinde iki devlet arasında çatışma konusu olmuştu.

Şam valisi ve Arabistan ordusu kumandanı Ahmet Paşa İstanbul'a defalarca durumu anlatıp, tedbirler alınması için asker istemesine karşın, hükümet mevcut askerlerin de bir kısmını çekerek anlaşılmaz bir uygulamada bulunmuştu. Islahat Fermanının, Hıristiyanları, Hukuk yönünden Müslümanlarla eşit hale getirilmesi, Suriye'de büyük tepki yarattı. "Ötedenberi Dürzilere karşı kendilerini zayıf hisseden Maruniler bu Ferman'dan faydalanarak kendi aralarında teşkilatlanmağa daha büyük bir önem ve hız verdiler".

Dürziler de bu durum karşısında kayıtsız kalmak istemediler: Marunilerle bir mücadeleye girişmek için hazırlandılar. Bu suretle, ıslahat Fermanı, ilk anlarda türlü cins ve mezhepten olan tebaayı kaynaştıracak yerde Suriye'de Dürzilerle, Marunilerin boğazlaşması için zemin hazırlamış oldu. Cidde'de İslamlarla Hıristiyanlar arasında geçen kanlı olaylar bu boğazlaşmanın başlangıcını teşkil etti.

Fransa, Ahmet Paşa'nın Dürzüleri desteklediğini ve Marunilerin ezilmesini teşvik ettiğini ve bu yüzden binlerce Hıristiyan Arap öldürüldüğünü, yüzlerce kilise ve evin tahrip edildiğini iddia etmişti.

Ayaklanmaların Şam şehrine sıçraması ile birlikte olaylar birden uluslararası bir seviyeye yükseldi. 1856 Islahat Fermanı'nın hükümlerinden sonra Hıristiyanlara diş bileyen Müslümanlar, aynı ırktan olan ve aynı dili konuşan Marunilere tecavüze başladılar. Bu arada Rum, Ermeni gibi azınlıklar da zarar gördüğü gibi, Amerika ve Hollanda konsolosları da öldürüldü. Ahmet Paşa olaylara askerle müdahale etmedi.

Hariciye Nazırı Fuat Paşa, olayları yatıştırmak ve bastırmak üzere olağanüstü yetkilerle donatılarak Lübnan'a gönderildi. Fuat Paşa derhal olaylara karışan 185 kişiyi idam ettirdi. Zarar görenlere 750.000 altın dağıttı. Osmanlı ordusunun ilk kurmay subaylarından olan, Kırım Savaşı'nda Ruslara karşı Çatana Meydan Muharebesi'ni kazanmış, ilk Mekteb-i Harbiye komutanlığını yapmış olan Ahmet Paşa'yı kurşuna dizdirdi. Kurşuna dizilen subaylar arasında bir albay, iki yarbay ve iki de binbaşı vardı.

Bu olayları bahane eden Fransa bölgeye askeri müdahalede bulunulmasını istedi. Ancak diğer devletler Paris Antlaşması'nı öne sürerek buna karşı çıktılar. Bunun üzerine Paris elçisi Ahmet Vefik Paşa ile Avrupa temsilcilerinin katıldığı bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda "Osmanlı Devleti'ne Yardım" adı verilen bir protokol imzalandı. Bu protokole göre bölgede güvenliğin sağlanması amacıyla 12.000 kişilik Avrupa askeri Suriye'ye gönderilecek, bu kuvvetlerin yarısını Fransız askerleri teşkil edecekti. Bunun üzerine Fransa derhal bölgeye 5000 kişilik bir kuvvet göndermiştir. Fransa'nın bölgeye gönderdiği kuvvetlerin komutanı, önce 1834-1837 arasında ve sonra da 1840'da Mısır subayı olarak Mehmet Ali Paşa'ya hizmet etmiş olması dikkat çekicidir.34 Ancak Fransızlar, Fuat Paşa bölgede barış ve güvenliği sağladığı için Fransız askerlerine yapacak bir şey kalmamıştı.

Paris protokoluna imza koyan devletler bölgeye heyetler göndererek durumu yerinde görmek istediler. Lübnan'a gelen Avrupalılar kuvvetli ve etkili bir idarenin kurulması ve kan dökülmesinin kesin olarak önüne geçilmesi için Lübnan'da imtiyazlı bir yönetim kurulması gerektiğine karar verdiler. Osmanlı Devleti olup bitenlere seyirci kalıyor, Avrupalıların hazırladığı metni yalnızca onaylamakla yetiniyordu. Hazırlanan Lübnan Nizamnamesi şu hususları kapsıyordu: Lübnan, Babıali tarafından seçilecek bir Hıristiyan tarafından yönetilecek, Lübnan Mutasarrıfı başkanlığında Müslüman, Dürzi, Maruni, Katolik, Rum, Ortodoks Rum, Mitvali gibi cemaatlerden seçilecek ikişer üyeden meydana gelen bir yönetim meclisi kurulacak, asayiş, karma yerli kuvvetler tarafından korunacak, Lübnan vergisinden mahalli ihtiyaçlar karşılandıktan sonra kalanı devlet hazinesine gönderilecek, masraf daha fazla olursa Babıali ödeyecektir.

Lübnan Nizamnamesi yürürlüğe girince Fransız birlikleri Lübnan'ı boşalttı. Osmanlı hükümeti de Lübnan'a bir Katolik Ermeni olan David Efendi'yi gönderdi. Böylece Hıristiyan tebaadan birisine ilk defa vezirlik rütbesi verilmiş oluyordu.

F. Paris Barış Antlaşması Sonrasında Meydana Gelen Dİğer Siyasi Olaylar

Paris Barış Antlaşması sonrası meydana gelen olaylar herşeyden önce Rus ve Batı politikalarının ideolojik alt yapılarıyla yakından ilişkilidir. Zira Yunan, Eflak-Boğdan, Sırbistan ve Karadağ isyanlarını Rus ve Batı ülkelerinin Türkiye üzerindeki emperyalist amaçlarını dikkate almadan yapılacak bütün açıklamalar eksik olacaktır. Rusya, Panslavizm davası peşindeydi. Panslavizm 1850 yılından sonra "Türk Düşmanlığı" ve "Germen Düşmanlığı" gibi iki kola ayrılmıştı. Bu süreçte Rus Ortodoksluğu, Çar Mutlakıyeti ve Rus Milliyetçiliği en önemli üç ana unsuru oluşturmuştu. Bu husus zamanla Rusluk, yahut Ruslaştırma şekline büründü. Panslavizmin asıl amacı budur.

Panslavizm'in Türk düşmanlığı ve Ruslaştırma kolunun başında Danilevski ve Dostoyevski vardı. Önce faaliyette bulunan, Danilevski "Türkleri Avrupa'dan kovmak ve merkezi İstanbul olmak üzere bir Slav devleti kurmak lazımdır" diyordu. Dostoyevski de "İstanbul er geç Rusların olacaktır" demekteydi. Bu iki panslavist ve onların izini takip edenler, hakiki amaçlarını gizliyorlar, Balkanları Türklüğün aleyhine çevirmek için, Ortodoks ve Slav ırkından istifade etmeye çalışıyorlardı. Bu gerçek Rus amacı için ilk aşamada Balkanlarda bağımsız Slav devletlerinin kurulması gerekiyordu.35

Panslavistler Balkanlar'da "Ey Şahinler kalkınız! Slav namını kemal-i asaletle taşıyınız. Eilimizi şimal kartalına vererek harekete geçelim. Aramızda, Bulgar, Rus, Çek, Sırp Hersek, Karadağ yoktur. Biz aynı ana ve babanın muhtelif isimlerdeki çocuklarıyız" diyordu.

Rusya için ilk adım Osmanlı yönetimi altında Balkan halklarına muhtariyet ve özerklik verilmesiydi. Sonraki adım da, bu küçük lokmaları, çıkacak ilk fırsatta yutmaktı.

Batı, Rusya'nın Balkanlar'ı ele geçirmesinden ve Akdeniz'e inerek, dünya siyasi dengesini tamamen kendi lehine olarak değiştirmesinden korkmakta ve ciddi bir endişe duymaktaydı. İngiltere, Fransa ve Avusturya hem birbirlerine hem de Rusya'ya karşı Osmanlı hakimiyeti altındaki toprakları dikkatli bir biçimde kolluyorlardı.

Jeopolitik ve jeostratejik yönden Avrupa ve Rus emellerinin merkezinde bulunan Osmanlı topraklarında sürekli istikrarsızlık çıkarmak takip edilen başlıca politika olmuştur. Balkanlar'da ortaya çıkan isyan, ayaklanma ve bağımsızlık hareketleri bu amaçların doğal sonucuydu.

1. Romanya'nın Birliğinin Sağlanması

Paris Antlaşmasının hükümleri Eflak ve Boğdan'ın Osmanlı Devleti ile bağlarını iyice zayıflatmıştı. Antlaşma'nın Eflak ve Boğdan ile hükümlerinin uygulanmasını sağlamak üzere yapılan çabalar sonunda Romanya birliğinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Paris Antlaşması'yla "ete-kemiğe" bürünmüş olan Osmanlı Devleti'nin parçalanma sürecini ilk başlatanlar, Eflak ve Boğdan prenslikleri oldu. Paris Antlaşması, her birinin başında prensi ve kendine özgü kurumları bulunan, birbirinden ayrı iki eyaletin, Boğdan ile Eflak'ın sürmesini ön görüyordu. Bununla beraber, bu prensliklerde yeni bir örgütlenişin temelini atmakla yükümlü Avrupa Komisyonunun kışkırtmasıyla, Boğdan ve Eflak danışma meclisleri, 1857 yılından başlayarak, daha şimdiden ortak birtakım makamlarda birleşerek, birlik yararına tutum takınmakta duraksamadılar. 1859'un başlarında, her iki prensliğin başına tek bir insanın, Albay Alexandra Couza'nın seçilmesi, Paris Antlaşması'nın hükümlerine düşürülmüş ek bir gölge durumundaydı. Babıali buna doğal olarak Avusturya ile birlikte karşı çıktı. Ancak Fransa'nın baskısıyla, "oldu bitti"yi kabul etmek zorunda kalacaktır.

Fransa'nın Eflak ve Boğdan birliğini şiddetle arzulamasının çeşitli nedenleri vardı: Bir defa III. Napolyon, prensip olarak milli birlik hareketlerini destekliyordu.

Romenlerin de aslen Latin ırkından olup Katolik olması, Fransa'yı doğrudan ilgilendiriyordu. Kırım Savaşı sırasında Avusturya'nın izlediği politika Fransa'da çok büyük bir kızgınlık meydana getirmişti. Diğer yandan İtalyan Birliği'nin kurulmasına karşı çıkan Avusturya'yı cezalandırmak için III. Napolyon, Eflak ve Boğdan'ın birliğini şart olarak görüyordu.

Romanya birliğini savunan ikinci bir devlet de Rusya idi. Rusya da, Kırım Savaşı sırasında izlediği politika ve Rus aleyhtarı davranışlardan dolayı Avusturya'yı cezalandırmak için can atıyordu. Diğer yandan Kırım Savaşı Avusturya ile Rusya arasındaki Doğu Bloku dayanışmasını da yok etmişti. Eflak ile Boğdan'ın birleşerek Osmanlı Devleti'nden ayrılması da Rusya'nın can düşmanı olan Osmanlı Devleti'nin güçsüz düşmesine katkı sağlayacaktı, bu durum da Rusya'nın menfaatineydi.

Eflak ile Boğdan'ın birleşmesi için en uygun zaman dilimi olan 1859'larda muhafazakarların muhalefetine rağmen, yapılan pelebisit neticesinde 1300'e karşı 70.000 oyla Romanya'nın birliği taraftarları seçimi kazandı ve birlik de kurulmuş oldu. 24 Ocak 1859'da Albay Couza, bu birliğin başına Memleketeyn Prensi namıyla getirildi. Babıali, bazı itirazlardan sonra, bu birliği ve Alexanra Couza'nın prensliğini tanıdı. Bir aralık, İstanbul'a gelerek, Abdülaziz'i ziyaret eden Fransız Sefiri Mutie'nin tabiriyle, "Kendisi ve Romanya milleti namına haki paye yüz sürdü". Couza, vazettiği anayasa ile, yeni devletin siyasi, askeri, iktisadi ve medeni temellerini kurdu.36 Couzo, Osmanlı hükümeti ile görüşmelerde bulunarak "Romen birilik ve bağımsızlığının resmen tanınması" önerisinde bulundu; artık buna karşı çıkmayan Osmanlı hükümeti, Eflak ve Boğdan'ın merkezi bir yönetime kavuşmasını 2 Aralık 1861'de düzenlediği bir fermanla kabul etti. Böylece Bükreş'te toplanan meclis de "Osmanlı Devleti'ne bağlı kalmak şartıyla Eflak ve Boğdan birliği resmen kabul edilmiş, dolayısıyla Romanya Prensliği de kurulmuş oldu.

2. Sırbistan Olayları

Rusların, Osmanlı Devleti ile yaptıkları her barış antlaşması adeta "barışa son vermek" için yapılıyordu. Bu antlaşmaların maddeleri arasına Rusların koydurdukları hükümler ya Osmanlı egemenliğini zayıflatıyor ya da topraklarından bir parça kopmasını sağlıyordu. Bu antlaşmalardan bir tanesi de Ruslarla 1829 yılında imzalanan Edirne Antlaşması'ydı. Bu antlaşma Osmanlı Devleti'nin Sırbistan'daki egemenliğini önemli ölçüde sınırlandırmıştı. Bu antlaşma aslında, Edirne Antlaşması'ndan bu yana, büyük bir bağımsızlıktan yararlanmaktadır. Sırbistan'da Osmanlı'nın varlığı azın azı bir duruma indirgenmiştir. Böyle de olsa, Edirne Barış Kongresi, sultanın, Sırbistan'da garnizonlar bulundurabileceğini ve prensliğin, imparatorluğa bağlı olarak varlığını sürdürebileceğini ön görmüştü.37 Paris Antlaşması ise; 28. maddesi ile Sırbistan'ı antlaşmaya taraf olan devletlerin ortak garantisi altına alıyordu. Aynı antlaşmanın 29. maddesi ise, Sırbistan'ın daha önce elde ettiği hak ve imtiyazları onaylıyor ve Osmanlı Devleti'nin Sırbistan üzerinde herhangi bir müdahalede bulunmasını da önlüyordu. Avrupa Devletleri Rusya'yı Sırbistan'ın himaye etmesini ortadan kaldırarak bu işi kendileri üstlenmiş oluyorlardı.

Sırp milliyetçileri için ortam son derece uygundu. Bir defa milliyetçilik hareketlerini destekleyen Fransa İmparatoru III. Napolyon onları yardım etmeye hazırdı. Avrupa Devletleri'nin Sırp bağımsızlık hareketine olumsuz bakmaları da söz konusu değildi. Paris Antlaşması'nın hükümlerini kendilerine bağımsızlık sağlayacak ilkeleri içerdiği de söylenebilirdi. İşin en uygun yanı da Osmanlı Devleti egemenlik hakkını o bölgede sürdürecek güçte değildi.

Meydana gelen her siyasi huzursuzluğun Sırpların lehine çözülmesi de onları iyiden iyiye şımartmıştı. Rusya, hem Sırbistan'ı hem de Karadağ'ı müştürek harekete teşvik etmiş ve iki taraf arasında bir anlaşmaya dahi varılmıştı.38

1858 yılında Miloş Obronoviç 1858'de iktidara gelişiyle bu Babıali'ye olan cılız vesayet bağından da yakasını sıyırmayı istemekte gecikmedi. Obronoviç bağımsız olmayı, hatta Bosna-Hersek ile Karadağ'ı da Sırbistan'a katmak suretiyle Büyük Sırbistan Krallığı kurmayı düşlemekteydi. 1861 yılından başlayarak, bir küçük ordu edinir ve kurmayı düşlediği bir Hırvat-Sırp-Bulgar federatif devletin araçlarını yaratmaya çalışır: Bir halk eğitimi, bir yeni vergi sistemi ve bir başka düşünce çizgisinde olmak üzere, komşu uluslarla (Karadağ, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan) bir bağlaşıklıklar ağıdır bunlar.39

Akkerman (7 Ekim 1826) ve Edirne (14 Eylül 1829) Antlaşmalarıyla Belgrat, Semendire, Fethi İslam ve Böğürdelen kalelerinden kuvvet bulundurma hakkını kazanmış, fakat bu kalelerin dışındaki yerlerde yaşayan Türklerin Sırbistan'dan ayrılmaları da karar altına alınmıştı. Paris Antlaşması'nın getirdiği yeni hak ve imtiyazlardan cesaret alan Sırplar, 1861 yılından itibaren ülkede yaşayan Türklere karşı düşmanca bir tutum ve davranış içine girmişlerdir. Sırplar Türk asker ve ahalisini Sırbistan'dan çıkarma hazırlıklarına başladı. Bir yıl sonra (1862) Sırpların Belgrat'taki Türklere karşı saldırıları girişmeleri üzerine Osmanlı Devleti'yle olan ilişkileri gerginleşti ve çok geçmeden de büyük Avrupa devletleri duruma müdahale etmeye başladılar. Soruna bir çözüm bulunması için İstanbul'da uluslararası bir konferans düzenlendi.  Yapılan görüşmeler sonunda da Sırbistan'daki Osmanlı kalelerinin durumu hakkında, Osmanlı Devleti ile İngiltere, Fransa, Rusya Prusya ve Piyamonte orasında İstanbul Protokolü 8 Eylül 1862'de kabul edilip imzalandı.40

İstanbul protokolüne gereğince; Osmanlı Devleti, Sırbistan'da Belgrat ile bazı kaleler dışındaki bir kısım kaleleri de terk edecek, Türk halkı, yalnız Osmanlı Devleti'nde kalan kalelerde oturabilecek, Sırbistan'ın öteki bölge ve yörelinde yaşayan Türkler, Sırbistan'ı terk edeceklerdir. Belgrat Kalesi'nde, Sırp bayrağının yanı sıra, Osmanlı bayrağı da dalgalanmasını sürdürecektir. Sırbistan her şeye rağmen, görünüşte de olsa, 1878 yılına kadar Osmanlı Devleti'nin hakimiyetinde kalmıştır.

3. Karadağ Ayaklanması

Kattaro Körfezi'yle İşkodro gölü ve Drina ırmağı kaynakları arasında bulunan Karadağ, Osmanlı egemenliğine girdikten sonra iç işlerinde bağımsız bir şekilde knezler (bey) tarafından yönetilmişti. 1516 yılından itibaren de Vladika adıyla anılan piskoposların yönetiminde, Osmanlı Devleti'ne bağlı olarak XIX. yüzyıla kadar varlığını sürdürmüştür. Büyük Petro'nun Osmanlılar aleyhine Vladika ile bir anlaşma yapmasından sonra burada Rus nüfuzu yerleşip güçlenmeye başladı. Çok geçmeden Rusya'dan sonra Avusturya'nın da kışkırtıcı etkinlikleri sonucunda Karadağlılar, Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanma girişiminde bulundularsa da başarılı olamamışlardır.41

Ancak Fransız ihtilali, Rusya'nın kışkırtmaları ve Sırbistan'ın her geçen gün biraz daha bağımsızlığa doğru gitmesinin görülmesi Karadağlılar üzerinde büyük bir etki yaratmıştı. Danilo, 1852 yılında ülkede yüzlerce yıldır devam eden "Vladikalık" sistemini sona erdirerek Danilo Karadağ Prensliği ailesini kurduğunu ilan etti. Bu Karadağ'da milliyetçi hareketler ve bağımsızlık sürecinin başlaması anlamına geliyordu. Osmanlı Devleti bunu kabul etmemiş ve Karadağ ile savaştığını da daha önceki bahiste anlatmıştık. 1853 yılında Karadağ ile Osmanlı Devleti arasında statükoyu sürdürecek biçimde bir anlaşma sağlanmıştı.

Karadağ prensi, Paris Kongresi'nden sonra hem Rusya hem de Fransa İmparatoru III. Napolyon'a güvenerek, Paris Kongresi'ne taraf olan devletlere birer nota göndererek Karadağ'ın bağımsızlığının tanınmasını istemişti. Ayrıca Arnavutluk ve Hersek taraflarından bazı toprak taleplerinde de bulunuyordu. 4 Mart 1858'de Osmanlı Devleti ile Karadağ kuvvetleri karşılıklı olarak harekete geçtiler. Savaşın başlaması üzerine, Avrupa Devletleri harekete geçtiler. İstanbul'da devletlerarası bir konferans toplandı. Burada 8 Kasım 1858'de, savaştan önceki statüyü esas olan bir protokol imzalandı.

1861 yılında Hersek İsyanı sırasında, Karadağlılar, el altından isyancılara yardım ettiler. Bu da isyanın gelişmesini sağladı. Bunun üzerine Osmanlı Devleti Hersek ve Karadağ'a karşı tekrar harekete geçti. Osmanlı kuvvetleri Karadağlıları ezdi. Bunun üzerine 31 Ağustos 1862 yılında İşkodra Barışı yapıldı. Küçük birtakım farklılıklar ile yeniden eski statükoya dönüldü.


1 Bu görüşmelerin en geniş incelemesi: G. H. Bolsover, "Nicholas I and the Partition of Turkey", Seer, cilt 27 (1948-1949) s 139-143. Ancak bu makaleye ek olarak "Seymour's Journal"a bakılmalıdır. Add. MSS 60306.
2 Alan Palmer, Osmanlı İmparatorluğu Son Üç Yüz Yıl Bir Çöküşün Tarihi, Çev; Belkıs Çorakçı Dışbudak, İstanbul, 1995. S. 189.
3 Rifat UÇAROL, Siyasi Tarih (1789-1994), Gözden Geçilmiş ve Genişletilmiş Dördüncü Baskı, Filiz Kitabevi, İstanbul, 1995. S. 189.
4 Ziya Nur Aksan, Osmanlı Tarihi, Osmanlı Devleti'nin Tahlili, Tenkidli Siyasi Tarih, Ötüken Yayını, Üçüncü Cilt, İstanbul 1994, S. 324.
5 Yaşar Yücel, Ali Sevim, Türkiye Tarihi, Osmanlı Dönemi, Cilt; 4, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1992, s., 274.
6 Vahid Çabuk, Kuruluşundan Cumhuriyete, Büyük Osmanlı Tarihi, 8. Cilt, 1. Baskı, Emre Yayıncılık, İstanbul, 1999. s. 284.
7 Çoşkun Üçok, Siyasal Tarih (1789-1960), Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayını No; 369, Ankara, 1975. S., 115.
8 Alan Palmer, a.g.e., s. 190.
9 Yılmaz ÖZTUNA, Büyük Türkiye Tarihi, Türk Siyasi Tarihi ve Türk Medeniyeti Tarihi, Ötüken Yayınevi, Yedinci Cilt, İstanbul, 1978, S. 43.
10 Ali Rıza Özcan, Osmanlı Ansiklopedisi, Tarih, Medeniyet, Kültür, "Sultan Abdülmecit", 6. Cilt; İstanbul, 1993, S., 145.
11 Yorga, Osmanlı Tarihi, Çev; Bekir Sıtkı Baykal), C. V., Ankara, 1948, s. 476.
12 Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. Cilt, 5. Baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1988. S., 231.
13 Rifat Uçarol, Siyasi Tarih (1789-1994), Gözden Geçilmiş ve Genişletilmiş Dördüncü Baskı, Filiz Kitabevi, İstanbul, 1995. S., 200.
14 Yılmaz Öztuna, a.g.e., s. 45.
15 Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. Cilt, 5. Baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1988. S., 235.
16 Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, Türk Siyasi Tarihi ve Türk Medeniyeti Tarihi, Ötüken Yayınevi, Yedinci Cilt, İstanbul, 1978, S. 45.
17 Fahir Armaoğlu, a.g.e., S. 141.
18 Vak'anüvis Ahmet Lütfi Efendi Tarihi, IX, 92-93; 207-211; Besim Darkot, Sinop, İ. A., X, s., 657, Yorga, a.g.e., V. Cilt, S., 470-471,; Afif Büyüktuğrul, Osmanlı DenizHarp Tarihi ve CumhuriyetDonanması, Cilt; II, İstanbul, 1982, s., 417-420. Vahid Çabuk, Kuruluşundan Cumhuriyete Büyük Osmanlı Tarihi, Cilt; 8, İstanbul, 1999, s. 302.

19 Ali Fuat Türkgeldi, Mesail-i Mühimme-i Siyasiyye, 1. Cilt, Yayına Hazırlayan; Bekir Sıtkı Baykal, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1987, s. 31-36.
20 Cemal Tukin, Osmanlı İmparatorluğu Devrinde Boğazlar Meselesi, İstanbul, 1947, s. 252255.
21 Saim Besbelli, 1853-1856 Osmanlı-Rus ve Kırım Savaşı-Deniz Harekatı, Ankara, 1977, s. 64-87.
22 Rifat Uçarol, a.g.e., s., S. 202.
23 Aziz Kaylan, Kırım Savaşı, İstanbul, 1975, s. 53-112.
24 Ahmet Cevat Eren, "Tanzimat", İslam Ansiklopedisi, c. 11. İstanbul 1970. s. 741.
25 Stefanos Yerasimos, Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, Tanzimattan 1. Dünya Savaşına, Bilim ve Araştırma Dizisi, 2. Cilt. Çeviren: Babür Kuzucu, İkinci Baskı, İstanbul, 1977. S. 696.
26 Rıfat UÇAROL, Siyasi Tarih (1789-1994), Filiz Yayını, Genişletilmiş Dördüncü Baskı, İstanbul, 1995, S. 209.
27 Stefanos YERASİMOS, Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, Tanzimattan 1. Dünya Savaşına, s. 697.
28 Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, Türk Siyasi Tarihi ve Türk Medeniyeti Tarihi, Ötüken Yayınevi, Yedinci Cilt, İstanbul, 1978, S. 54.
29 John Mason, Three Years in Turkey: The Journal of A Medical Mission to tehe Jevs (Lonra, Hart, 1850), s. 258.
30 Mehmet Gönlübol, Milletlerarası Siyasi Teşkilatlanma, Üçüncü Baskı, Ankara 1975, s. 55.
31 Robert Mantran, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, XIX. Yüzyılın Başlarından Yıkılışa, 2. Cilt, Çeviren; Server Tanilli, İstanbul, 1995. S. 125.
32 Vahid Çabuk, a.g.e., s. 341.
33 Renouvin, Histoire des Relations İnternationales, Tome V, P., 334. Armaoğlu, Siyasi Tarih, s. 152.
34 Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Cilt VI, S., 36-37. Fahir Armaoğlu, Siyasi Tarih, s. 152.
35 Tahsin Ünal, Siyasi Tarih (1700-1958), 5. Baskı, Ankara, 1978, S. 275.
36 Tahsin Ünal, a.g.e. S. 274.
37 Robert Mantran, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, Cilt: 2, s. 126.
38 Ziya Nur Aksan, a.g.e., s. 428.
39 Robert Mantran, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, Cilt: 2, s.,127.
40 Yaşar Yücel, Ali Sevim, a.g.e., s. 312.
41 Yaşar Yücel, Ali Sevim, a.g.e., s. 313.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
7146 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın