• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihdergisi/
  • https://twitter.com/tarihtarihdergi
Yayınlarımız
Tanzimat Devri Reformları / Doç. Dr. Abdullah Saydam

Osmanlı tarihi boyunca görülen ıslahat hareketleri genel olarak iki ana özellik göstermektedir: İlk olarak şu ya da bu şekilde kurumlarda görülen zaafları gidermek maksadıyla yapılan ve kaynağını devletin kendi gelenek ve anlayışlarından alanlar, ikinci olarak da Batı karşısında düşülen acizlik yüzünden oradaki gelişmelerin doğurduğu hayranlık dolayısıyla benzer yeniliklerin ülkede yapılmasını öngören çalışmalar. Birinci türden ıslahatlara pek çok defa başvurulmakla beraber, ikinci türden olanlara Lâle Devri'nden itibaren daha yoğun ilgi gösterilmiştir. Humbaracı Ahmed Paşa ile Baron de Tott'un çalışmaları, mühendishanelerin açılışı ve nihayet Nizâm-ı Cedid reformları örnek gösterilebilir. Ancak bu yeniliklerin bir özelliği, bazı başarılar elde edilmesine rağmen kesintisiz olarak devam ettirilebilmiş olmamalarıydı.

Yenileşme çabalarının süreklilik kazanması ancak II. Mahmud'un saltanatının son devresinden itibaren mümkün olabildi. Zarar gören devlet otoritesini onarmak, iç ve dış güvenliği sağlayabilecek askerî güce sahip olmak, malî ve ekonomik yapıyı güçlendirmek ve nihayet sosyal ihtiyaç olarak öne çıkan yenilikleri yapmak Sultan'ın esas amacı idi. II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı'nı kaldırırken Bektaşîliği yasaklamak, orduyu yenilerken kılık kıyafete önem vermek ve devlet kurumlarını tanzim ederken bürolara resmini astırmak gibi zamanın anlayışına göre aşırı sayılabilecek davranışlar sergiledi.

Yunan İsyanı, Türk-Rus Savaşı, Mısır Meselesi bu dönemde sakin ve eni boyu düşünülerek reformlar yapılmasına izin vermedi. Buna rağmen yapılanların önemi küçümsenemezdi.

Osmanlıların reform tercihlerini etkileyen önemli basamaklardan birini, İbrahim Paşa'nın ordularına karşı Rus askerinin Boğazlara girmesine razı olunması teşkil etti. Osmanlı hükümetleri, Boğazlara Rusların girişi bir tarafa, asırlarca Karadeniz'in "kapalılık statüsü"nü devam ettirebilmek için olanca güçleriyle mücadele etmişlerdi. Oysa şimdi Rus askeri payitahtta idi. II. Mahmud durumu, "Denize düşen yılana sarılır" atasözünün anlamlandırdığı çaresizlikle izah etmişti. Bununla birlikte Rusya dışındaki bir devletin yardımı, maddî açıdan büyük fedakârlığı gerektirse de, manevî bakımdan daha kabule şayan görülmekteydi. Bundan dolayı İngiliz yardımını temin etmek maksadıyla, meşhur Baltalimanı Muahedesi 16 Ağustos 1838 tarihinde imzalandı. Uzun süren müzakerelerin son bölümü Hariciye Nazırı Mustafa Reşid Paşa'nın Baltalimanı'ndaki yalısında gizli olarak yapılmış ve sonunda ihraç yasağını, yed-i vahidi, mal nakli sırasında tezkire istenmesi usulünü kaldıran, gümrük tarifesinde indirim yapan, perakende ticarete İngiliz tacirlerinin de girmesini sağlayan, İngilizlerin şaheser olarak tanımladıkları, uzun vadede ülkenin ticaretini, hatta genel ekonomik dengesini alt üst eden bu antlaşma; Ruslara verilen tavizlerden çok daha geniş kapsamlı ve ağır şartları ihtiva ediyordu. Üstelik antlaşmanın öngördüğü prensipler aynı yıl Fransa ve takip eden beş yıl içerisinde de Rusya dışındaki diğer Avrupa devletlerine teşmil edildi.1

Osmanlı devlet ve toplum hayatında bir dönüm noktası sayılan Tanzimat Fermanı işte bu antlaşmanın devamıydı. Bunun da mimarı Mustafa Reşid Paşa olup ihtiva ettiği sosyal ve hukukî prensiplere mukabil, ilan ediliş sebebi siyasî idi. Maksat hem devleti ikiye bölme eğilimi kazanan Mısır meselesini çözmek, hem de bu bahane ile memleketi parçalamak isteyen Avrupa devletlerinin fikirlerini olumlu yönde değiştirmek için fiilî bir dış yardım sağlamaktı. Ayrıca Mustafa Reşid Paşa, Mehmed Ali Paşa'nın memleketini kalkındırmada gördüğü desteğin benzerine nail olarak Osmanlı Devleti'nin yenilenmesini sağlamak emelindeydi. Bu arada Batılı diplomatlar da ıslahat beklentilerini Paşa'ya hissettirmekten geri kalmamışlardı.2 Ferman esasında II. Mahmud'un tuğrasıyla yayınlanacaktı, fakat ilk aşamada Akif Paşa'nın engellemeleri, sonra da Padişah'ın vefatı fermanın ilanının Sultan Abdülmecid Devri'ne bırakılmasına sebep oldu.3 Genç Sultan'ın tecrübesizliği Mustafa Reşid Paşa'ya önemli ölçüde manevra alanı açtı, o da bunu iyi kullandı.

Tanzimat Fermanı

Hariciye Nazırı Mustafa Reşid Paşa'nın telkinleri üzerine yeni Sultanı'nın hatt-ı hümayunu olarak ilan edilen Tanzimat Fermanı'nı yazan ve okuyan Paşa'nın bizzat kendisi idi. 3 Kasım 1839 Pazar günü Topkapı Sarayı'nın bölümlerinden olan Gülhane Köşkü önündeki meydanda hazırlanan yüksek bir kürsü üzerinden ferman okunurken devlet ricâli, ulema, esnaf temsilcileri, gayrimüslim cemaatlerin reisleri, yabancı elçiler de törende hazır bulundular. Sultan töreni köşkten takip etti. Fermanın okunmasından sonra dualar edildi, kurbanlar kesildi.4

Tanzimat Fermanı önceki devrin yöneticilerine yönelik bir eleştiri ile başlamaktadır. Son yüz elli yıllık dönemde çeşitli gaileler yüzünden devletin ve halkın eski ihtişamlı ve zengin halini kaybedip güçsüzlük ve fakirliğe düştüğü tespiti yapıldıktan sonra, bunun sorumluları olarak şeriata ve kanunlara uymayan yöneticiler gösterilmektedir. Devletin beşerî kaynaklarının yeterli olduğu savunularak, bu kaynakların akılcı biçimde kullanılması halinde beş-on yıl içerisinde arzu edilen gelişme seviyesine ulaşılacağı ümidi vurgulanmaktadır.

Bu ümidin gerçekleştirilmesini engelleyen ve ıslahı gereken alanlar şöyle sıralanmıştır: Dünyada candan, ırz ve namustan daha aziz bir şey yoktur. Bir insan bunları tehlikede gördüğünde, karakterinde ihanete meyletmek olmasa bile, canını ve namusunu korumaya teşebbüs edecek, hatta bunun için devlete ve memlekete zarar verebilecektir. Halbuki kişi kendisini emniyette hissettiği takdirde sadakatten ayrılmayacak, her zaman iyi hizmet etmeye çalışacaktır. Dolayısıyla kalkınma için gerekli olan birinci şart can ve namus güvenliğinin tesisidir. Öte yandan kişi, malından emin olamaz ise devletine ve milletine ısınamayıp daima endişe ve ızdırap içerisinde kalacak, mülkün imarına da bakmayacaktır. Buna karşılık insanların mal ve mülklerinden emin olmaları halinde servetlerini artırmaya çalışacakları gibi, kendilerinde devlet ve millet gayreti ile vatan sevgisi artacaktır. Böylece çok daha faydalı olacaklardır. Vergi adaletine gelince; birtakım kamu harcamalarını karşılamak maksadıyla halktan vergi alınır, ancak verginin vatandaşların kudretlerine göre tarh ve tahsil olunması gerekir. Bir vergi toplama yöntemi olan iltizâm usulü ise tahripkâr ve zararlıdır. Bu yöntemle memleketin siyasî ve malî işleri bir adamın eline ve belki de kahredici pençesine teslim edilir, dürüst olmayan mültezim halka zulmeder. Asker maddesi dahi mühim maddelerden olup gerçi vatan muhafazası için asker vermek ahalinin üzerine farz ise de, şimdiye kadar uygulandığı şekilde, bir memleketin mevcut nüfusuna bakılmayarak kiminden tahammülünden fazla ve kiminden noksan asker istenmesi hem nizamsızlığa ve hem de ziraat ve ticaretin bozulmasına sebep olmaktadır. Ayrıca askere gidenlerin ömür boyu istihdamları da nüfusun azalmasına yol açmaktadır. Bundan dolayı her memleketten lüzumu halinde talep olunacak asker için bazı güzel usuller getirilerek nöbetleşe olmak üzere dört veya beş senelik istihdam süresi icap etmektedir. Memurların yeterli miktarda maaşları olup henüz olmayanlar varsa onlara da tahsis edilecektir.5 Ayrıca rüşvetle mücadele için güçlü bir kanun hazırlanacaktır.

Tanzimat Fermanı çıkarılacak kanun ve nizamnamelere padişahın aykırı davranmayacağı, ulema ve vükelanın da buna uygun hareket edeceklerinin sağlanacağı vaadiyle sona ererken yapılacak bütün bu düzenlemelerin Müslüman ve gayrimüslimlere eşit şekilde uygulanacağını ilan etmekteydi.6 Gerçi bu eşitlik kavramının ne anlama geldiği pek açık değilse de, Osmanlı tatbikatında ve hukuk sisteminde, bütün tebaa için can ve mal güvenliği ile adaletin sağlanması devletin önem verdiği bir hususiyettir. Vergi adaleti de esasen sistemin özünde vardı. Buna karşılık bütün tebaa arasında eşitliğin öngörülmesi yeni bir yaklaşımdı. Zira o zamana kadar vergi, devlet kurumlarında istihdam ve şahsın hukukunda, tebaa genel olarak iki grup olarak nitelenmiş ve Müslüman gayrimüslim ayrımı esas alınmıştır. Bu durumda eşitlik ifadesi temelli bir değişikliği mi, yoksa kulağa hoş gelen bir sloganı mı ihtiva etmekteydi? Bunu zaman gösterecekti.7 Yalnız eşitlik ifadesinin tesadüfî olmadığını belirtmek gerekir. II. Mahmud ömrünün son günlerinde, tebaasından olanların sadece mabetlerinde fark edilebileceğini başka türlü ayrılıkları olmadığını belirttiği gibi,8 oğlu da bu eşitlik meselesini fermanında zikrettikten başka muhtelif vesilelerle bakış açısını tekrarlamıştı. Meselâ Sultan Abdülmecid, 1846 yılındaki bir konuşmasında; "Bölge ve mezhep ayrılıklarının sadece kişisel farklılıklar olduğunu, vatandaşlık hakları bakımından bu farklılıkların etkili olmadığını, aynı hükümet idaresinde ve aynı memlekette yaşadıklarını, aralarında bölünmeler yaratmanın yanlış olduğunu" söylemekteydi.9

Özetle bu hükümleri ihtiva eden fermanın hukuken anayasa olduğu ya da padişahın yetkilerini sınırladığından dolayı meşrutiyet idaresine doğru bir gidişi ifade ettiği şeklinde yorumlar yapılsa da,10 esasında böyle bir fermanın yayınlanması Osmanlı tatbikatında ilk defa karşılaşılan bir durum değildi. Bu haliyle ferman eski dönemlerde çıkarılan adaletnamelere benzemektedir. Padişah, İslâm hukukunun kendisine verdiği yetki doğrultusunda, örfî hukukun gereğine riayet ederek, toplum ve devlet hayatının modernleştirilmesi hakkındaki iradesini ilan etmiştir. Ferman'da Padişah'ın kendi yetkisini sınırladığına dair hukukî anlamda bir ifade görülmemektedir. Onun Ferman'ın gereğini yerine getirmesine dair "yemin etmesi" ise, İslâm dünyasındaki uygulamalar dikkate alındığında çok da yeni bir keyfiyet değildir. Bazı padişahların ferman veya vakfiyelerini çiğneyenler hakkında beddua etmelerine de rastlanmaktadır. İnalcık'ın da işaret ettiği gibi, fermanın geleneklere uygun yönleri olmakla beraber bazı yeni prensipleri de ihtiva ettiği muhakkaktır.11 Buna karşılık kanaatimizce bu fermana anayasa ya da meşrutî idareyi öngören bir belge olarak bakılması, bizatihi fermandan değil de, bu fermana atfen sonraki yıllarda yapılan kanunlaştırma çalışmalarından kaynaklanmaktadır. Gerçekten de İslâm hukukunun devam ettiği her fırsatta beyan edilmiş olmakla birlikte, bu dönemde çıkarılan kanunların tamamı şekil olarak, bir kısmı da hem şekil hem de muhteva olarak Batı'dan mülhemdir. Tanzimat Fermanı, çok genel ilkeleri ihtiva ettiğinden bilahare yapılan çeşitli değişiklikleri bu genel ilkelerin bir tarafına uygun olarak yorumlamak mümkündür.

Ferman'a yönelik ilk olumlu tepkiler ülke içerisinden değil de, dışarıdan geldi. Batılıları memnun kılan husus ise; Ferman'ın kendi tesirleri altında yayınlanmış olmasıydı.12 Diğer taraftan Ferman'ın, İstanbul'daki büyükelçiliklere resmen tebliğ edilmesi ile, yapılan yenilikler için şahitliklerinin ve bu arada desteklerinin beklendiği gösterilmiştir. Dolayısıyla ilan edilen ilkeler, normalde bir devletin tamamıyla iç politikasıyla ilgili hususlar iken ve o zamana kadar da yapılan bu tarz düzenlemeler hep kendi iç siyasetinin ve hukukunun bir parçası olarak cereyan etmiş iken, şimdi devletlerarası politikanın konularından biri haline getirilmiş oldu. Bu durum beraberinde muhtelif meselelerde yabancı müdahalesini de bir bakıma normalleştirdi. Nitekim büyük devletlerin diplomatları vasıtasıyla Tanzimat ilkelerinin uygulanmasını takip ettikleri görülmektedir. Avrupa'nın Osmanlıların işlerine sürekli karışmaları yüzünden normalde yapılabilecek reformların da bazı bürokratik engellemelere maruz kaldığını kabul etmek gerekir. Hatta bazı bürokratlar Mısır ve Boğazlar meselesi halledildikten sonra, fermanın ihtiva ettiği yeniliklerden vazgeçme taraftarıydılar. Zira onlar fermanı samimi bir modernleşme ihtiyacı değil de, İngilizlerin desteğini sağlamak için girişilen diplomatik bir oyun olarak görmekteydiler. Türk yöneticilerinin düşünceleri ne olursa olsun, başta İngiliz Büyükelçisi Canning olmak üzere yabancı temsilcilerin, Tanzimat'ın öngördüğü prensipleri oldukça geniş yorumlayarak ülkede yapılmak istenen reformları kendi siyasetleri doğrultusunda yönlendirdiklerini söylemek yanlış olmaz. Bu ise uygulamayı güçleştiren en önemli engellerden biri idi.

Bu arada bütün ülkede aynı anda bir toplu yenilik hareketi söz konusu değildi. Bazı vilâyetlerde Tanzimat'la getirilen vergi, nüfus sayımı, askerlik usulü ve maaş tahsisi gerçekleştirilirken; diğer yerlerde yüzyıllardır uygulanan sistem, çoğunlukla dejenere olmuş vaziyette geçerli idi. Yöneticiler de fermanı ilan ederken amaçlarını titizlikle tespit edip uygulama plânlarını hazırlamış değillerdi. Hangi alanlarda ne tür yeniliklerin yapılacağı, bırakalım teferruatı kabaca dahi araştırılmış, düşünülmüş ve ona göre kadroları yetiştirilmiş değildi. Devletin kurumlarında bir yeniden yapılanma ihtiyacı kabul edilmişti; yalnız plânlama, kadro yetiştirme ve malî imkân konusunda büyük sıkıntılar bulunmaktaydı. Çıkarılan kanunların uygulanıp uygulanmadığını görmek üzere 1840'da İstanbul'a yakın eyaletlere müfettişler gönderildiyse de sonuç alınamadı. Çünkü yapılması gerekenleri ihtiva etse de, düşünülen yeniliklere halk hazır değildi.

Problemlerin karmaşıklığının yanı sıra reformların topluma mal edilememesi yüzünden Tanzimatçılar daima karşılarında muhalif gruplar buldular. Hatta fermanın ilan edildiği sıralarda Mustafa Reşid Paşa'nın tepkilerden endişe duyduğu anlaşılmaktadır.13 Ülkenin birçok yerinde asayiş bozulmuş, devlet çarkı durma noktasına gelmişti. Normal şartlarda dahi yenilik yapmak zor iken, meselâ asayiş problemleriyle sarsılan devlet otoritesinin, güçlü bir ordu olmadan yeniden tesis edilmesi kolay değildi. Ordu teşkili için askere alınma ile ilgili kanunların düzenlenmesi, bunun için nüfus sayımının sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilmesi, bunun için de yeterli miktarda malî güç ve yetenekli elemanlara ihtiyaç vardı. Kısacası yapılmak istenen yenilikler birbiriyle ilgiliydi ve biri olmadan diğeri yapılamamaktaydı, hepsinin aynı anda yapılması da zaten imkânsızdı.14

Tanzimat'ın uygulanması oldukça sıkıntılı, uzun zaman alan bir süreç izledi, hatta resmen yeni usule dahil edilen bazı yerlerde de tatbikat için 8-10 yıllık bir dönemin geçmesi gerekti. Tanzimat'ın muhalifleri arasında daha sıkı denetimden korkan taşra yöneticileri,15 mültezimler, aşiret liderleri, gayrimüslimler arasında geleneksel birincilik konumunu yitiren Rum din adamları vardı. Uygulama için merkeze yakın vilâyetlere öncelik verildi. Buralarda dahi menfaatleri zedelenen güç sahipleri çeşitli itiraz ve isyanlarla engellemelerde bulundular.16 Hatta bundan dolayı Mustafa Reşid Paşa Hariciye Nezareti'nden alınarak tekrar Paris Büyükelçiliği'ne gönderildi. Yerine getirilen Sadık Rıfat Paşa tedricî bir uygulamadan yana idi; İzzet Mehmed Paşa ve Mehmed Emin Rauf Paşa'nın sadaretlerinde ise ıslahatlarda gerileme söz konusu oldu.17

Islahat Fermanı

Tanzimat Fermanı ile ilan edilen ilkeler ağır aksak uygulanmaya çalışılmakta ise de, yabancı devletler yapılanlardan tam anlamıyla memnun kalmamışlardı. Sefaretlerin çeşitli vesilelerle gerçekleştirdikleri müdahalelerden Osmanlı yöneticileri kaçmaya çalıştıkça, onlar da o ölçüde müdahaleci davrandılar. Lübnan meselesinin kangren haline gelmesi bu müdahaleler yüzündendi. Kırım Savaşı'nın sebepleri arasında yer alan "kutsal makamlar meselesi" gibi konular, Osmanlı vatandaşı olan gayrimüslimlerin durumunu sık sık çeşitli devletlerle Babıâli arasında müzakere konusu yapmaktaydı. Savaş sırasında Osmanlı Devleti'nin yanında yer alan İngiltere ile Fransa, Avusturya'nın da katılımıyla Nisan 1855'te antlaşmanın esaslarını belirlemiş, bu arada Hıristiyan unsurların hukukî durumlarına dair yeni bir ferman çıkarılması konusunda anlaşmışlardı. Viyana'da yapılan bu müzakereler sırasında Âli Paşa, devletin iç işlerine karışmak anlamına gelen bu maddeyi engellemek için uğraştı ise de kabul ettiremedi. Bunun üzerine yapılacak ıslahatın kapsamını belirlemek için bir komisyon kuruldu: Komisyonda Sadrazam Âli Paşa, Hariciye Nazırı Fuad Paşa, Şeyhülislâm Arif Efendi ve diğer bazı üst düzey görevlilerin yanında İngiltere, Fransa ve Avusturya büyükelçileri yer aldılar. Batılı devletlerin temsilcileri özellikle ferman üzerinde Avrupa devletlerinin söz hakkı olması yönündeki ısrarlarından asla vazgeçmediler. Bu yüzden yeni ferman, hem içerik bakımından hem de şekil ve hukuk bakımından Tanzimat Fermanı ile benzerlik göstermemekte, devletin hükümranlığını zedeleyen bir özellik taşımaktaydı.18

Islahat Fermanı 18 Şubat 1856 Pazartesi gününde vükelâ, meclis azaları, ulema, cemaat liderleri ve yabancı ülke temsilcilerinin hazır olduğu Arz Odası'nda okundu. Daha sonra Paris Antlaşması'nda fermana atıfta bulunularak, fermanın içeriği Osmanlı Devleti'nin diğer devletlere resmî bir taahhüdü haline getirilmiş oldu. Ferman'ın başlangıç kısmında, Padişah'ın cülusundan beri yapılan çalışmalarla memleketin imarının ve servetinin arttığı, fakat devletin şanını ve medenî milletlerarasındaki yüksek ve mühim mevkiini kemâle erdirmek için şimdiye kadar yapılan nizamları tek'id ve tevsii ederek, hem devletin kudret kazanması hem de vatandaşların birbirlerine kalbî bağlılıklarının temin edilmesi amacıyla yayınlandığı ifade edilmektedir. Ferman'ın ilkeleri incelendiğinde ele aldığı konuların iki ana gruba ayrılabileceği görülmektedir: Birinci gruptakiler sadece gayrimüslimleri, ikinci gruptakiler ise bütün tebaayı ilgilendiren hükümlerdir. Bütün tebaayı ilgilendiren ifadelerin iyi ve âdil bir idare temennisinden öte, fazla bağlayıcı hükümler olmadığı görülmektedir. Halbuki gayrimüslimler ile ilgili konular daha somut özellikler taşımaktadır. Zaten bu yüzden Islahat Fermanı ile gayrimüslimler birlikte anılmışlardır. İfadeler yabancı ülkelerin müdahalesinin açık izlerini taşımaktadır.

Fermanda öncelikle Tanzimat Fermanı ile bütün tebaa için ilan edilen can, mal ve namus emniyeti, hiçbir istisna söz konusu olmaksızın aynen benimsenerek, orada yapılan vaatlerin gerçekleştirilmesi için gereken tedbirlerin alınacağı vurgulanmaktadır. Daha sonra gayrimüslimlere yönelik olarak yapılacak yenilikler şöyle sıralanmaktadır:

Gayrimüslimlere şimdiye kadar verilen imtiyazlar devam edecek ve günün şartlarına uyarlanması için hükümetin nezareti altında Patrikhanelerde meclisler kurulacak ve bu meclislerin kararları Babıâli'ye arz edilip tasdik olunacaktır. Patriklerin seçim usulü ıslah olunacak ve devlet ile ruhanî liderler arasında yapılacak müzakereler sonucunda bunların yemin törenleri belli esaslara bağlanacak, cemaatlerin ruhanî reislerine verdikleri bağış ve aidatlar kaldırılacak, bunun yerine reislere maaş bağlanacaktır. Diğer papazlara ve görevlilere de maaş bağlanacak, fakat bunların mallarına dokunulmayacaktır. Cemaat işleri, aralarından seçilen üyelerden oluşacak bir meclis tarafından yürütülecektir. Cemaate ait mabet, okul, hastahane, mezarlık gibi yerlerin tamirine engel olunmayacaktır. Böyle yerler millet reislerinin tasvibi ile hükümete arz edilecek ve gereken yapılacaktır. Her mezhep mensubu kendi ayin ve ibadetini serbestçe yapabilecek, bir sınıf diğer sınıftan üstün tutulmayacak, kimse kimseye hakaret edici sözler söylemeyecek, hiç kimse din ve mezhep değiştirmeye zorlanmayacaktır. Devlet memurluklarına tayin etme padişahın iradesine bağlıdır, ancak Osmanlı vatandaşları hangi din ve mezhepten olurlarsa olsunlar, ehil olmak şartıyla devletin hizmet ve memuriyetine kabul edilebileceklerdir. Bütün din ve mezhep mensupları askerî ve mülkî mekteplere gidebilecekleri gibi, isteyen cemaatin okul açması serbesttir. Bu okulları, üyeleri padişah tarafından tayin edilecek karma bir organ teftiş edecektir. Müslümanlarla gayrimüslimler arasındaki ticaret ve ceza davaları karma mahkemelerde görülecek ve mahkemeler aleni olacak, şahitler ifadelerini kendi dillerinde yapacaklar ve kendi mezheplerine göre yemin edeceklerdir. Hukuk davaları da eyalet ve sancaklardaki karma meclislerde, vali ve kadı huzurunda görülecektir. Vergi adaleti bütün mükelleflerin eşitliğini gerektirdiği gibi; hukuk da, adalet de, vazifeler de eşitliği gerektireceğinden gayrimüslimler de askerlikle mükellef olacaklar; bedel ödeyerek askerî hizmetten muaf olmak isteyenler ve gayrimüslimlerin askerlikte istihdamı hakkında ayrıca nizamnameler hazırlanacaktır. Eyalet ve sancak meclislerine gayrimüslimlerin seçimi konusu ıslah edilecektir. Bütün tebaayı ilgilendiren meselelerin müzakeresi sırasında her cemaatten birer temsilci, Meclis-i Vâlâ müzakerelerine iştirak ettirilecektir.

Genel konularda da şunlar yazılıdır: Bütün sanık ve mahkumlar mümkün mertebe az bir müddet zarfında hapishane ve nezarethanelerde ıslah edilecekler, bu sırada her türlü işkence yasak olacaktır. Alım, satım, menkul ve gayrimenkul tasarrufları konusunda kanunlar bütün Osmanlı vatandaşlarına eşit biçimde uygulanacaktır. Vergiler bütün vatandaşlara herhangi bir ayrım yapılmadan tarh edilecek, iltizam usulü kaldırılacak, her türlü suiistimal önlenecektir. Devletin gelir ve giderlerini gösterecek bir bütçenin hazırlanması, bunun için gerekli kanunların çıkarılması, memurların maaşlarının düzenli olarak ödenmesi gerekmektedir. Meclis-i Vâlâ üyeleri toplantılarda görüşlerini doğruca beyan edecekler, bundan dolayı asla rencide olunmayacaklardır. Fesat çıkarma, irtikâp ve zulüm gibi suçlarda ilgili kanunlar herkese eşit olarak uygulanacaktır. Sikke usulünün tashih edilmesi, devletin mal itibarının korunması için banka gibi kurumların açılması, ticaret ve ziraata engel olan hususların kaldırılması, bunun için Avrupa'nın eğitim, bilim ve sermayesinden yararlanmanın yollarının aranması lazımdı.19

Islahat Fermanı'nın, aslında birçoğu zaten öteden beri var olan ayrıcalıkları pekiştirici niteliği, devrin yöneticilerine böyle bir fermanın kabul ettirildiği, onların da bundan mahcubiyet duyduklarını göstermektedir. Tanzimat Fermanı halka açık bir alanda, muhteşem bir kalabalık önünde okunurken, Islahat Fermanı sınırlı sayıdaki yönetici, cemaat reisi ve yabancı temsilcilerin katılımıyla Arz Odası'nda okunmuştu. Tanzimat Fermanı'nı hazırladığı için Reşid Paşa'nın şöhreti daha da artarken; Islahat Fermanı'nı hazırlayan kadroda yer alan Âli Paşa, bu sırada Paris'e gittiğinden yerine Sadaret Kaim makamı olarak Hariciye Nazırı Fuad Paşa'nın getirilmesi teamül icabıydı. Ancak ilan edilmek üzere olan fermana karşı halkın muhtemel tepkisini önlemek veya en aza indirmek için bu göreve Kıbrıslı Mehmed Paşa getirilmiş ve fermanın ilanı da birkaç gün ertelenmişti.20

Islahat Fermanı kimseyi memnun etmedi. Özellikle ruhanî reisler, aidat ve bahşiş alma imkânları kaldırıldığından dolayı hoşnut olmadılardı. Yine diğer cemaatlerden protokol olarak üstün olan Rumlar, bu imtiyazları ellerinden alındığı için hoşnut değillerdi. Rumların bazıları "devlet bizi Yahudilerle beraber etti. Biz İslâm'ın üstünlüğüne razı idik" diyerek tepkilerini dile getirdiler. Ferman okunurken orada bulunan Patrikhanenin Sinod meclisini oluşturan patrik ve metropolitler üzüntülerini saklamıyorlardı. İzmit metropolitinin, fermanın atlas keseye konulması sırasında; "Bir daha bu keseden çıkmamasını Allah'tan temenni ederim" dediği rivayet olunmaktadır.21

Müslümanların tepkisi önceki fermanın aksine daha sert idi. Normal şartlarda ve çağın standartlarına göre çok fazla serbestiyet tanınmasına ek olarak yeni hak ve imtiyazların verilmesi hoş karşılanmadı. Belki üstesinden gelinemeyecek olaylar olmadı, ama milletlerin kaynaşması için ilan edilen ferman ayrılıkları daha da artırdı.22

Islahat Fermanı'yla gayrimüslimlere verilen hakların çok ileri düzeyde olması dolayısıyla toplumun büyük bir kesiminden, hatta Mustafa Reşid Paşa gibi bir reformcudan bile tepki geldi. O, kendi yetiştirmesi olan Âli ve Fuad Paşaları hainlikle suçlayarak bu fermanın Osmanlı Devleti'nin istiklâl ve hukukunu tehlikeye sokacağını şiddetli bir üslup ile dile getirdi.23 Fermanın devletin esasını değiştirdiğine yönelik eleştirilere vükelâ "esasa dokunulmadı" diye karşılık vermekteydi. Fuad Paşa, devletin esasının dört unsur olduğunu belirttikten sonra bunları; "Millet-i İslâmiyye, devlet-i Türkiyye, salâtin-i Osmaniyye, payitaht İstanbul" diye saymaktaydı.24 Buna rağmen Islahat Fermanı ile gayrimüslimlere verilen hak ve imtiyazların bazıları vardır ki, makul bulmak, bağımsızlıkla bağdaştırmak imkânsızdı.

Birçok kişi başta Reşid Paşa olsaydı, yabancı devletlerin tekliflerini kısmen de olsa tadil edebilirdi diye düşündüğünden Âli ve Fuad Paşalara şiddetli tepkiler gösterilmekteydi. Hatta Cevdet Paşa, ise Reşid Paşa'nın ıslahatları tedricen yaptığını, şimdi iş başında bulunanların buna dikkat etmeyerek halkın nefretine yol açtıklarını söylemekteydi.25 Islahat Fermanı'na Müslümanların tepki göstermesinde hükümetin de tutarsız davranışları etkili oldu. Meselâ Fransızlar Kudüs'te bulunan Yusuf Selâhaddin Camii'nin boş ve harap olduğu iddia ederek bunun yerine bir kilise yapılması için izin istediler. Bu istek bir süre geçiştirildi ise de nihayet izin verildi. Bu sırada Camii'nin sağlam ve minaresinin mevcut olduğu görülerek pişman olunduysa da, fermanın geri alınması mümkün olamadı. Bu tarihî camiinin kiliseye dönüştürülmesi Müslüman ahali nezdinde nefretle karşılandı.26

Paris Antlaşması'nın 9. maddesinde fermana atıfta bulunularak, bu bahaneyle devletlerin Osmanlı Devleti'nin iç işlerine müdahale edemeyecekleri ifade edildiyse de,27 antlaşma içeriğinin yabancı devletlerce garanti edilmesiyle, dolaylı olarak bir müdahaleyi meşru hale getirdi.28 Yabancılar Islahat Fermanı'ndan sonra o derece müdahaleci davrandılar ki, özellikle Lord Stratford Caning'in müdahalelerinden ötürü hükümet iş yapamaz hale geldi. Sefaretler en ufak memur atamalarına dahi karışmaya başladılar. Hatta 1859'da ıslahatların lâyıkıyla yapılmadığı iddiasıyla konuyu görüşmek üzere büyük devletlerin temsilcileri, Babıâli'nin önleme gayretlerine rağmen, İstanbul'da bir toplantı dahi yaptılar. Bu ise ülkenin idarî, askerî, malî ve adlî işlerini yürütülmez hale getirdi ve gayrimüslimleri iyice şımarttı. Öyle ki bu müdahalelerden bıkan vükelâ heyeti, yabancı sefirleri Türkiye'nin iç işlerine müdahale eden özel bir devlet meclisi gibi hareket etmekle suçlamak durumunda kaldı.29 Aynı yıl yabancıların toprak edinmelerine imkân tanınması müdahale alanını iyice genişletti. Bu toprak alım konusu zamanla siyasî bir mesele haline geldi ve devletlerin söz konusu gayrimenkuller üzerinde kontrol hakkı istemelerine yol açtı.30 Neticede bütün bunlar Osmanlı Devleti'nin hızlı bir dağılma sürecine girmesine zemin hazırladı.

İdarî Reformlar

Saltanat Âdetlerindeki Değişmeler

Tanzimat döneminde Osmanlı saltanat geleneğinde uzun yıllardır görülmeyen bazı değişiklikler ve yenilikler ortaya çıktı. Devrin hükümdarı Sultan Abdülmecid, ıslahatçılık geleneğini babasından miras almıştı. Babası derecesinde yetenekli, atak ve yaratıcı zekâya sahip olmamakla beraber, devlet ve toplum kurumlarında iyileştirmelere gidilmesi gerektiğinin farkındaydı. Buna yönelik çalışmaları elinden geldiğince destekledi. Ancak bu konuda yaptıkları daha çok ıslahatçı sadrazamları iş başında tutmaktan ibaret oldu. Bununla birlikte kendisi de bazı yeni tavır ve tutumları benimsemekten geri kalmadı. Meselâ eski dönemlerdeki gibi tebdil-i kıyafet ederek gezmek yerine, babası gibi memleketin çeşitli noktalarını görüp araştırmayı tercih etti. Hemen her sene başında Babıâli'yi ziyaret ederek hükümetin genel politikasına dair görüşlerini açıkladı. Zaman zaman Meclis-i vükelâ toplantılarına iştirak etti, kışla, tersane gibi kurumlarda incelemelerde bulundu. 1845 yılında Silistre tarafına, aynı yıl Girit'e gitti. Seyahat sebebini; "Kendisine Allah emaneti olan tebaanın en ufak bir zulme uğramamasını arzu ettiğinden onların gerçek hallerini görüp anladıktan sonra refahlarının ve asayişlerinin ikmâl edilmesini sağlamak" şeklinde açıkladı.31

Batılı devletlerle ilişkilerin gelişmesine paralel olarak sarayın bazı âdetlerinde de değişikliğe gidildi. Meselâ bu dönemde eskiden farklı olarak Abdülmecid, yabancı elçilerle siyasî konularda görüşmeler yaptı, Kırım Savaşı sebebiyle İstanbul'da bulunan ve kendisini ziyaret eden Prens Napolyon'a, Fransa Sefareti'nde iade-i ziyarette bulundu, Fransa İmparatorunun verdiği Lejyon dönor nişanını kabul etti, sefarethanedeki baloya da bazı devlet erkânı ile birlikte katıldı. Padişahın bu baloya katılması, bir Fransız askerî birliğini teşvik ederken orada bulunan bayanlara Fransızca iltifat etmesi şaşırtıcı idi.32 Yine bu sırada İngiltere tarafından da Padişah'a Dizbağı nişanı ve "Dizbağı Lordu" unvanı verildi. Şimdi Padişah adeta İsa uğruna ölen bir askeri örnek alır pozisyonuna düşmüştü.33 Gerçi bütün bu jestler, Kırım Savaşı sırasında müttefik olmanın etkisi de hesaplandığında, fazla önemsenmeyebilir; fakat daha önce benzeri hiç görülmediğinden yeni anlayışların artık zor da olsa kabul edilmeye başlandığını göstermektedir.

Saltanat âdetlerindeki değişmeler Abdülaziz Devri'nde de devam etti. Hatta Abdülmecid yakın vilâyetleri gezmeye gitmişken o 1863'te Mısır'a, 1867'de Paris ve Londra'ya gitti. Her yıl başında Babıâli'yi ziyaret etmek, vükelâ ile birlikte sofraya oturmak, doğum ve cülus yıldönümlerini kutlamak gibi Batı tarzı usullere ilgi duydu. Abdülaziz özellikle Avrupa seyahati sırasında yakından şahit olduğu bilimsel ve teknolojik gelişmeye, saraylarının ihtişamına hayran kalmıştı. Memlekete döndüğünde demiryolu inşası, kara ve deniz kuvvetlerinin güçlendirilmesi için çaba göstermesi, saray inşası bu gezinin etkilerindendi.

Babıâli Tanzimat Dönemi'nde Babıâli'nin etkisi daha da arttı. Sadaret makamının görev, tayin ve azilleri usulü önemli bir statü değişmesine uğramadı, ama Mustafa Reşid, Âli ve Fuad Paşa gibi güçlü sadrazamların elinde bu makam gerçek anlamda devletteki bütün işleri plânlayan ve yürüten kurum oldu. Çoğu zaman padişahlar tasdik edici olarak kaldılar. Bilhassa Abdülmecid böyleydi. Bununla beraber o da, sadrazam tayini ile ilgili yetkileri aşırı derecede sık kullandı. Sadrazam tayin ederken çevresinin etkisinde kalırdı. Devlet ricâlinin birbirleriyle rekabeti, bazen bir grubun bazen de diğer grubun padişah üzerinde etkili olmasına göre tayinler gerçekleşirdi. Meselâ Islahat düşmanı olan Serasker Damat Said Paşa'nın bir defasında ansızın huzura çıkıp hiddetli bir üslup ile Mustafa Reşid Paşa'yı kastederek; "Bu adam cumhuriyet ilan edecek, saltanatın elden gidiyor, daha ne duruyorsun" demesi üzerine sadaretten azledilmişti.34 Gerek Abdülmecid, gerekse Abdülaziz Devri'nde sık sık sadrazam değiştirilmesi devletin istikrarlı idaresine pek büyük zaaf getirmişti. Meselâ Abdülaziz zamanında on beş yıl içerisinde on altı defa değişiklik yapılmış, on ayrı şahıs sadrazam olmuş idi. Kesintisiz olarak en fazla üç yılı aşkın süreyle Fuad Paşa, dört yıla yakın olarak da Âli Paşa görev yapmıştır. Bunun yanında birkaç ay sadrazamlık yapanlar da vardı.

Gerek Yunan isyanı, gerekse Mısır meselesi devletin idarî yapısında değişiklik yapılması gereğini ortaya çıkarmıştı. Bu amaçla nezaretlerin teşkili ile modern tarzda kabine sistemine doğru bir gidiş gerçekleştirilmiş oldu. Yalnız bu dönemde teşkil edilen hükümete tam anlamıyla kabine denilemezdi. Çünkü her bir kurumun başındaki kişiyi doğrudan doğruya padişah tayin ederdi. Şüphesiz bu tayinlerde sadrazamın görüşü alınabilirdi, ama böyle bir durumun olmadığı haller de vaki idi. Bu yüzden bazen sadrazam reformcu iken, meselâ serasker ona tam zıt bir anlayışta olabilmekteydi. Dolayısıyla nazırlar arasında birlik ve dayanışma çoğu zaman söz konusu değildi. Sadrazam başkanlığında teşkil edilen Heyet-i Vükelâ ya da Meclis-i Has hükümeti oluşturmaktaydı. Heyet haftada birkaç defa sadrazam başkanlığında toplanarak gündemindeki konuları görüşüp karara bağlar ve neticesi sadrazam tarafından padişaha arz edilirdi.

Merkez teşkilâtında oldukça köklü değişikliklere gidilmesi II. Mahmud'un saltanatının sonuna doğru mümkün oldu. 1836 yılında sadaret kethüdalığı Umur-u Mülkiye Nezareti'ne, iki yıl sonra da Umur-u Dahiliye Nezaretine; daha ziyade dış meselelerle ilgilenen Reisülküttâplık makamı Umûr-ı Hariciye Nezareti'ne; suçluların yakalanması ve verilen karara göre infazın gerçekleştirilmesi, adliye ile ilgili meselelere dair olan arzuhalleri inceledikten sonra, sadrazamın da onayını alarak ilgili mahkemeye meselenin aktarılması gibi işlerle meşgul olan Çavuşbaşılık Deavi Nezareti'ne dönüştürüldü. Aynı yıl Umur-u Maliye Nezareti ile Evkaf-ı Hümayun Nezareti kuruldu. Bu nezaretlerde de zaman zaman birtakım değişiklikler, eskiye dönüşler, sonra yeniden caymalar olmaktaydı. Meselâ Maliye Nezareti 1839'da Hazine-i Amire ve Hazine Mukataat Defterdarı adıyla iki kuruma bölündü. Fakat bundan gereken verim elde edilemediği için iki yıl sonra tekrar Maliye Nezareti'ne dönüş yapıldı. Hariciye Nezareti özellikle Kırım Savaşı'nın başlamasından itibaren sadrazamlıktan sonra en önemli kurum halini aldı. Nezaretin başına tayin edilecek kişinin etkili ve yabancı dil bilen birisi olmasına dikkat edilmeye başlandı. 1836'da devletin imarını gerçekleştirmek, servet kaynaklarını değerlendirmek ve ticareti geliştirmek üzere Babıâli'de Meclis-i Umur-u Nafia; 1839'da ise Umur-u Ticaret ve Ziraat Nezareti tesis edildi. Bir aralık ülkedeki alt yapı hizmetlerini yürütmek üzere Umur-u Nafıa Nezareti kurulduysa da bu daha sonra Ticaret ve Ziraat Nezareti ile birleştirildi. II. Mahmud zamanında yeni ordunun kurulmasıyla Seraskerlik makamı teşkil edildi ve bu makam Osmanlı kara ordusunun başı sayıldı. Seraskerliğin teşkiliyle birlikte sadrazamların serdar-ı ekrem unvanıyla sefer gitmesi usulü terk edildi.

Tanzimat yıllarında Şeyhülislâmlık makamının statüsü esas itibarıyla pek değişiklik göstermemiştir. Fetva makamı olarak gerek padişah tarafından kendisine havale edilen meselelerde; gerekse heyet-i vükelâya ve diğer meclislere iştirak ederek, devletin genel idarî ve siyasî karar ve tasarruflarında söz sahibi idi. Şeyhülislâm şer'i mahkemelerin başı olarak kadıların; medreselerin nazırı sıfatıyla da müderrislerin tayin ve azillerinden sorumluydu.

Osmanlı Devleti'nde öteden beri meclis ve meşveret geleneği mevcut idi. Bu yüzden Tanzimat Dönemi'nde gerek devletin geneliyle ilgili, gerekse her nezaretin kendi görev alanıyla ilgili konularda müzakereler yapıp kararlar alan çok sayıda meclis kurulmuştu.35 Ülkenin geneliyle ilgili önemli meclislerin başında Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye gelmekteydi. Meclis 24 Mart 1837 tarihinde kuruldu. Görevi devletin ihtiyaç duyduğu kanun ve nizamnameleri hazırlamak, devlet ile kişiler arasındaki davaları karara bağlamak idi.36 Bilhassa Tanzimat'ın ilanından sonra bu meclisin çok yoğun bir mesai harcadığı görülmektedir. Vilâyetlerden merkeze intikal eden hemen pek çok konu buraya havale edilerek duruma göre karar veya nizamname hazırlanmaktaydı. Meclis üyeleri toplantı sırasında serbestçe görüşlerini açıklamakta, kararlar oy çokluğuna göre alınmakta, eşitlik halinde son kararı padişah vermekteydi. Meclisin açıklama istemesi halinde ilgili nazır gerekli bilgileri vermeye mecburdu. Meclisin başkan ve üyeleri padişah tarafından tayin edilir ve emrinde yeteri kadar memur görevlendirilirdi. Meclis-i Vâlâ'nın kanun hazırlama yetkisi 1854'te ayrı bir meclis olarak teşkil edilen Meclis-i Âli-i Tanzimat'a devredildiyse de 1861'de iki meclis tekrar birleştirildi. Bu dönemde Meclis-i Vâlâ, mülkî idare, kanun ve nizamlar, kaza işleri olmak üzere üç daire halinde faaliyetine devam etti.

1868'de Meclis-i Vâlâ ikiye bölünerek Şûra-yı Devlet ile Divân-ı Ahkâm-ı Adliye kuruldu. Böyle bir değişikliğe gidilmesinin sebebi Fransa'nın etkisiyle devlet otoritesini ve işleyişini daha güçlü hale getirmek, Genç Osmanlılar'ın devlet kurumlarına yönelik eleştirilerini engellemek idi. Osmanlılık siyaseti gereğince iki kurulun da üyeleri arasında "her sınıf tebaadan" temsilciler bulunmaktaydı. Şûrayı Devlet'in görevleri kanun ve tüzük tasarılarını hazırlamak, mülkî ve adlî makamlar arasındaki ihtilafları çözmek, muhtelif konularda sorulan sorular hakkında görüş bildirmekti. Şûra, 10 Mayıs 1869 tarihinde parlak bir törenle açıldı. İlk başkanı Midhat Paşa idi.

Divân-ı Ahkâm-ı Adliye ise bir bakıma yüksek mahkeme olarak iş görmek üzere kuruldu. Daha sonra nezaret halini alan bu kurumun başkanı, hem adlî teşkilâtın hem de yüksek mahkemenin başkanı idi. Ancak yürütme ile yargının başkanının aynı kişi olması sakıncalı bulunarak bir süre sonra yüksek mahkemeden ayrı olmak üzere Adliye Nezareti teşkil olundu (1875). Zamanla nezaretin alt birimleri de kuruldu. Bu arada ticaret ve nizamiye mahkemeleri nezarete bağlandı.

1855 yılında görülen lüzum üzerine, olağanüstü hallerde toplanabilecek olan ve Heyet-i Vükelâ, Meclis-i Tanzimat, Meclis-i Vâlâ ile üst düzey bürokratların katıldıkları Meclis-i Âli-i Umumî adıyla bir meclis teşekkül ettirildi. Görevi devletin yasama işlerini yerine getirmek idi.

Eğitim işlerinin idaresi için bir teşkilâtlanmaya gidilmesi ihtiyacı hissedildiğinden 1845'te eğitim ile ilgili konuları araştırmak, plânlamak ve teklifler sunmak üzere muvakkat Meclis-i Maarif teşkil edildi. İki yıl sonra da Mekâtib-i Umumiye Nezareti kurularak eğitim meselesi hem daha teşkilâtlı hale getirildi, hem de bu alan ulemanın kontrolünden uzaklaştırıldı. Bunun nazırı da 1857'de vükelâ heyetine dahil edildi.37 Tanzimat yıllarında ıslahına teşebbüs edilen bir diğer alan da modern anlamda bir arşiv idaresinin kurulmaya çalışılmasıdır. Osmanlı Devleti'nde kendine özgü bir mantıkla evrak ve defterler zaten öteden beri muhafaza edilmekteydi. Şimdi ise lâzım olan bir belgenin süratle bulunması ve düzenli şekilde korunması daha önemli görüldü. Bu maksatla 1846 yılında Babıâli'de Hazine-i Evrak binası inşa edilerek eski veya yeni bütün resmî evrakın burada toplanmasına karar verildi.38

II. Mahmud Devri'nde devlet dairelerinin işleyişi hakkında birtakım düzenlemelere gidilmişti. Bu düzenlemeler Tanzimat yıllarından itibaren daha da hızlandırıldı. Bunlardan bazılarını şöylece sıralamak mümkündür: Teşrifât kurallarının yeniden belirlenmesi; memur alınırken usta-çırak ilişkisini andıran ve kalemlere şakirt olarak girenlerin daire içerisinde terfi etmesine dayanan amelî sistemin terk edilerek ilgili mekteplerden mezun olanların işe alınması; resmî yazılara tarih, imza ve mühür konulması; yazı metinlerinin mümkün olduğunca sade ve anlaşılabilir bir dille yazılması; görevlilerin kullandıkları lakapların sadeleştirilmesi; rütbelerin yeniden düzenlenmesi; mesaî saati kavramı getirilerek tatil günlerinin tespit edilmesi.39

Taşra İdaresi

Eyalet teşkilâtının gittikçe çağın şartlarına uymaması sebebiyle ülke çapında idarî reformlara da önem verildi. Eyaletlerin adı değişerek vilâyet, sancakların adı liva oldu. Beylerbeyinin yerini vali, sancak beyinin yerini mutasarrıf aldı. Ayrıca vilâyet ve livaların sınırları bir hayli daraltıldı. 1846 yılında toplam 36 vilâyete bölünen ülkede 162 sancak ve 1267 kaza vardı. Vilâyetlerin 15'i Rumeli, 19'u Arabistan, Suriye, Irak ve Anadolu'da, 3'ü de Afrika'da idi.

Tanzimat'a dahil edilen yerlerde ilk aşamada yapılan yeniliklere destek olunması için 1840'lardan itibaren halk, vilâyetlerde kurulan muhtelif meclislere iştirak ettirildi. Vilâyet idare meclisinde validen başka kadı, müftü, mektupçu, defterdar gibi devlet görevlilerinin yanında ahali tarafından seçilen ikisi Müslim, ikisi de gayrimüslim olmak üzere dört üye vardı. Ayrıca müftü ile bölgedeki gayrimüslimlerin ruhanî reisleri meclisin tabiî üye idiler. Vilâyet idare meclisi; mülkî, malî, idarî konuları görüşür; hukukî meselelere karışmazdı. Bunların yetkileri sadece danışma niteliğinde olup verdikleri kararları merkezî hükümetin uygulayıp uygulamama hakkı vardı. Vilâyet idare meclislerinin benzerleri livalarda da kuruldu.

Meclis üyesi olan zengin toprak sahipleri veya bazı yerlerde nüfuzlu tüccarlar; devlet memurları ile halk arasında aracılık işlerini yerine getirmekteydiler ve idare meclisi üyesi olarak bu işleri kolayca beceriyorlardı. Bu gerçeği gören bazı yöneticiler, bilhassa bayındırlık ve eğitime ilişkin yatırım ve onarım giderlerinin karşılanmasında bu üyelerden yardım toplama yoluna gitmişlerdi. Ayrıca ahali üzerindeki etkilerinden yararlanarak bedenî hizmet gerektiren işlerde halkı teşkilâtlayabilmişlerdi. Böylece ülkenin maddî yönden çok sıkıntılı olduğu bir dönemde yöneticiler ile eşraf, yol, köprü, liman, okul, hastahane gibi tesisler kurmuşlardır. Bu gibi yardımları teşvik için gayreti görünenlere madalya ve rütbeler verilmiştir.

İdare meclislerinin dört üyesinin seçimi karışık, uzun ve son sözü resmî görevlilere bırakan bir sistem ile yapılırdı. Önce valinin başkanlığında ve vilâyetteki üst düzey devlet görevlileri ile ruhânî temsilcilerden oluşan bir ön seçici kurul teşkil edilirdi. Bu kurul altı Müslüman, altı da gayrimüslim aday belirleyip livalara gönderirdi. Livalarda en çok oy alan dört Müslüman dört de gayrimüslim aday vilâyete bildirilirdi. Vali de uygun gördüğü ikişer kişiyi tayin ederek durumu hükümete arz ederdi. Valinin teklif ettiği kişileri Babıâli'nin onaylaması ile işlem tamamlanırdı. Vilâyet idare meclisine üye olabilmek için senede en az 500 kuruş vergi vermek, Osmanlı vatandaşı olmak, bulunduğu vilâyetin itibarlılarından, okur yazar ve 30 yaşından büyük olmak gerekliydi.

Öte yandan vilâyet umumî meclisleri adı altında sadece yerel temsilcilerden oluşan ve o memleket halkının istek ve meselelerini yöneticilere bildiren, daha doğrusu ricada bulunan bir organ daha vardı. Bu meclis seçimle oluşan kalabalık üyeli, yılda bir kere vilâyet merkezinde toplanan kuruldu. Toplantıdan bir ay önce livalarda delegeler seçilirdi. Bu seçim, her kazadan gelen Müslim ve gayrimüslim iki temsilcinin liva merkezinde toplanıp aralarından üç kişiyi açık oyla seçmelerinden ibaretti. Böylece livalardan seçilen üçer kişilik gruplar umumî meclisin toplantısına katılarak kendi yörelerinin problemlerini gündeme getirirlerdi. Bu meclisin toplantıları kırk günden fazla olamazdı. Alınan kararlar vali aracılığıyla hükümete bildirilirdi.40

Bütün gayretlere rağmen çalışma tarzındaki belirsizlik, yetki kargaşası, halkın temsilcilerinin bilgisizliği gibi pek çok sebep dolayısıyla epey zaman meclislerden umulan düzeyde fayda sağlanamadı. Fransız seyyah Perrot, yirmi yıl sonra taşradaki meclislerin çalışmaları hakkında şu bilgileri vermektedir: "Azanın seçim usulü düzensiz ve keyfidir. Meclisin toplanması, buna engel olmakta menfaati bulunanlara tâbidir. Nihayet meclisin yetkileri belirsiz olup açıkça tayin ve tesbit edilememiştir... Eğer bir yerde meclis üyeleri aralarında anlaşmış ve başlarına faal ve kabiliyetli bir adam geçirmiş iseler, meclis üstün bir nüfuza sahip olabilir; aksi takdirde müdür ve kadı ile anlaşmış bir kısım beylerin hükmü altına girmiş veya üyeleri aralarında parçalanmış bulunan bu meclisler, hiçbir iş yapamaz ve bir hiç haline düşerler."41

Uygulamalarda problemler ortaya çıktıkça mülkî teşkilât ile ilgili kanunlar yeniden tanzim edilmekteydi. Nitekim 1848 ve 1852 tarihlerinde çıkarılan fermanlarla bazı düzenlemeler yapıldı.42 Uzun yıllardır özelliğini yitiren tımar teşkilâtı da, bu reformlar sırasında tamamıyla ortadan kaldırıldı ve dirlikler hak sahiplerinden alınarak kendilerine maaş bağlandı.

Tanzimat'ın ilk yıllarında en önemli görev muhassıllarındı. Malî reformları gerçekleştirmek üzere 1840 yılı başlarında Tanzimat'ın uygulandığı tüm bölgelere muhassıl ismiyle yeni bir memur gönderildi. Bunlar kaza ve sancaklara, bizzat padişah tarafından müstakil olarak atanıyorlardı. Böylece eyalet yönetimi dışında, merkeze bağlı ayrıcalıklı statüleriyle muhassıllar, vergilerin doğrudan doğruya devlet hazinesi adına tahsil edilmesini sağlayacaklardı. Bunların maiyetlerinde yeteri kadar kâtip ve memur bulunmakta olup malî işlerde valinin ve ayânın yetkilerini devralıyor; öte yandan Tanzimat'ın getirdiği yenilikleri taşrada tanıtmakla vazifeli oluyorlardı. Ancak muhassılların çalışmaları beklenen başarıyı gösteremedi. Yetkilerinin belirsizliği, eşraf ve ayân tabakasının tepkileri, bizzat muhassılların yeni sisteme tam anlamıyla uymayışları sebebiyle 1858'de muhassıllıklar kaldırılarak vilâyetlerde defterdarların, kazalarda da mal müdürlerinin sorumlu maliye memurları olmaları kararlaştırıldı.43

Taşra idaresinde önemli bir adım 22 Eylül 1858 tarihinde vali, mutasarrıf ve kaim makamların vazifelerine dair hazırlanan talimat ile atıldı. Talimatta; bütün devlet memurlarının, kanuna uymaya mecbur oldukları belirtilerek, doğru, yalan ve hileden uzak, herkese eşit şekilde davranılması gerektiği ifade edilmekteydi. Eyaletteki mülkî amirin vali olduğu, kendisinin hükümete karşı muhatap ve mesul bulunduğu, asayişin, adaletin, memleket imarının, memurların gerektiği gibi çalışmasını gözetmenin onun uhdesinde olduğu vurgulandı. Edinilen tecrübelerle 1864 vilâyet kanunu çıkarılmadan önce Tuna vilâyeti teşekkül edilerek öngörülen uygulamalar burada denendikten sonra bütün vilâyetlere şamil hale getirildi. Bu nizamnamede valinin ve vilâyetteki diğer görevlilerin yetki ve salahiyetleri açıkça belirtilerek, meclislere üye seçimi ve görev alanları daha da netleştirildi.

1871 nizamnamesi ile bilhassa idare meclislerinin durumu daha da belirginleştirildi. Buna göre bahsedilen meclislerin görevleri şunlardı: a) memurlar hakkında tahkikat, b) vilâyet dahilindeki meclisler ile mahkemeler ve memurlar arasındaki anlaşmazlıkları çözmek, c) vergi tarh ve tevzii ile ilgili itirazları incelemek.

Tanzimat'ın ilanından hemen sonra ilk teşebbüslerin akabinde taşradaki tatbikattan elde edilen sonuçları görmek, aksaklıkları gidermek ve daha iyi yönetim için tekliflerde bulunmak üzere 1840 ve 1842 yıllarında genel teftiş yapılması yoluna gidildiyse de alt yapı yetersizliğinden dolayı esaslı bir sonuç elde edilemedi. Hatta Tanzimat'ın ilanından on yıl sonra yapılan teftiş çalışması başarısız olmuştu.44 1863 yılında Anadolu ve Rumeli'de yeniden genel teftiş yapıldı. Fakat müfettiş olarak görevlendirilenlerin vazifelerini lâyıkıyla yapmadıkları,45 bundan ötürü teftişten yine pek önemli bir sonuç sağlanamadığı anlaşılmaktadır.

Kaza ve Köyler

XIX. yüzyılın ortalarına doğru kadıların idarî güçlerinin zayıflaması ile birlikte Mart 1842'den itibaren kaza müdürlükleri teşkil edilmeye başlandı. Halkın önde gelenlerinden tayin edilen kaza müdürlerine önceleri maaş veya benzeri maddî gelir verilmemekteydi. Sadece devlet için yaptıkları zorunlu masraflar ödenmekteydi.46 Bu durum yer yer yolsuzlukların ortaya çıkmasına yol açtı. Zira meccânen hizmet veren kaza müdürlerinin çoğu devlet gücüne dayanarak halktan fazla vergi, rüşvet veya benzeri şekillerde para sızdırmaya başladılar. Bu konu o derece rahatsız edici boyutlara varmıştı ki, hükümet bunu nasıl önleyeceğini 1846 yılında çeşitli mahallî yöneticilere sorduğunda hemen hepsi müdürlere, daha genel anlamda bütün memurlara maaş tahsisi, yerli halktan değil de dışarıdan müdür tayini ve müdürlerin vergi toplama yetkisinin kaldırılması gibi yöntemler önermişlerdi.47

Vilâyetlerle ilgili nizamnameler değiştikçe kazalar hakkında da yeni düzenlemeler yapılmaktaydı. 1871 vilâyet nizamnamesine göre kazaların mülkî amiri kaimmakam idi. Onun başkanlığında teşkil edilen kaza idare meclisleri mal müdürü, tahrirat katibi, naip, müftü ve gayrimüslim cemaatin ruhânî reisleri gibi tabiî üyelerden, ikisi Müslim ve ikisi de gayrimüslim dört seçilmiş üyeden oluşmaktaydı. Fakat bu son hükme pek uyulmamıştır. Kaza meclisleri idarî davaları, kaza gelir ve giderlerini inceler, mirî malların yönetimi ve korunması, yerel sağlığa ait tedbirlerin alınması, beledî tesislerin onarılması, köy yollarının yapım ve bakımı gibi konuları görüşüp karara bağlıyorlardı. Ayrıca vergi itirazlarını görüşmek için ilk merci idi. Kaza meclisleri; kaimmakamın yetkisi dahilindeki mukaveleler ve alım satım işlemlerinin usule uygunluğunu da incelerdi. Yetkisini aşan konuları liva idare meclisine havale için karar verirdi. Kaza idare meclisleri taşra yönetim hiyerarşisi içerisinde hareket ve karar yeteneği en az olan organdı. Zira bu meclisler, en ufak meseleleri bile üst kademelere yazmak suretiyle bürokrasinin artmasına, işlerin yavaş yürümesine sebep olmuşlardı.48

Yenilikler yapılırken köy ve mahallelerin idaresinde de bazı değişikliklere gidilmesi kaçınılmaz oldu. Buralarda muhtarlıkların kurulmasına Tanzimat'tan hemen önce başlanmıştı. Bu sırada mahalleli arasından ve güvenilir kimselerden birinci ve ikinci muhtar seçilirdi. Mahallede oturanlara muhtarlar, onlara da imamlar kefil olurdu. Muhtarlık teşkilâtı gittikçe mahallenin mutlak sorumluluğunu üstlenen bir organ haline geldi. Meselâ mahalleye gelip gidenlerin durumunun muhtarlar tarafından takip edilmesi ve kefalet istenmesi kanun gereğiydi. Görülen lüzum üzerine 1840 yılında köy muhtar ve kocabaşılarına yılda 500-1000 akçe arasında maaş ödenmesi kabul edildi.49

Nahiye yönetimi ise yaygın bir şekilde uygulamaya konamadı. 1871'de en az 500 erkek nüfusun yaşadığı köy ve çiftliklere nahiye adı verilmesi ve bir müdür tarafından idare edilmesi esası getirildi. Bu müdürü vali tayin eder, dahiliye nazırı onaylardı. Müdür o yerin halkından olup 25 yaşını geçmiş ve okur-yazar Osmanlı vatandaşlarından seçilirdi. Başlıca görevi vergi toplanmasında ya da askerlikle ilgili hükümlerin uygulanmasında memurlara yardımcı olmak, devlet ile halk arasında aracılık yapmak, nahiyenin problemlerini çözmeye çalışmak idi. Nahiye müdürünün yanında bir de nahiye meclisi vardı. Müdürün başkanlık yaptığı bu meclis bağlı köylerdeki ihtiyar heyetlerinin gönderdiği en çok dörder kişinin katılmasıyla teşkil olunurdu. Yılın belli zamanlarında toplanan bu meclis de nahiye ile ilgili meseleleri görüşmekteydi.

Belediye Hizmetleri

Osmanlı şehirlerinde uzun yıllar beledî hizmetlerin de yürütülmesinden sorumlu olan kadıların bu çeşit görevleri, 1826'da merkezde ihtisap Nezareti'nin vilâyetlerde de İhtisap müdürlüklerinin kurulmasından sonra bitmişti. İhtisap Nazırlığı temelde vergileri toplamak, güvenliği sağlamak, narhı düzenlemek ve şehir düzenini korumak maksadıyla kurulmuştu. Dolayısıyla bu kurum, tıpkı kadılık gibi, hizmetleri yapan değil yaptıran bir teşkilât idi. Özellikle cezalandırma yetkisi de bulunmakta, hatta bu konuda aşırılığa kaçıldığı görülmekteydi. Meselâ kadı birtakım konularda ispat zorunluluğu ile hüküm verirken ihtisap nazırı ve müdürleri örfî yetkiye dayanarak ispat aramadan ceza verirlerdi. İhtisap işleri bir yıl süre ile taliplisine ihale edilirdi. Yani nazır maaşlı bir memur değildi. Güvenlik hizmetlerini üstlenen bir müteahhit gibiydi. İhtisap nazırının maiyetinde çarşı, pazar teftişi yapmakla ve vergileri toplamakla görevli kol oğlanları vardı. Bunlar esnaftan ihtisap rüsumunu toplayıp nazıra teslim ederlerdi. Ancak kol oğlanları arasında hayli yolsuzluk yapanlar olur, halktan ramazaniye, bayramiye adı altında rüşvet alırlardı. Bu yüzden kurum kendisinden beklenen faydayı sağlayamadı. Nitekim 1846'da Zaptiye Müşirliğinin kurulması ile İhtisap Nazırlığı'nın görevi yalnız narh işleri ve esnaf kontrolü ile sınırlı kaldı. Daha sonra yani 1854'de ise tamamen lağvedildi.50

Modern belediye teşkilâtı kurulması çalışmalarında İstanbul'un özel öneme sahip olduğu muhakkaktır. XIX. yüzyıla gelindiğinde şehrin temizlik, aydınlatma, imar, ulaşım gibi hizmetleri büyük ölçüde aksamaktaydı. Belli bir teşkilât olmadığından halk bu konularda olağanüstü sıkıntı çekmekteydi. Özellikle Kırım Savaşı sonrasında çok sayıda göçmenin doluşması, şehrin beslenmesinin büyük bir mesele haline gelişi, konuyu çözebilecek bir teşkilâta ihtiyaç hissettiriyordu. Gelen göçmenlere ev ve çadır yetişmiyor; salgın hastalıklar baş gösteriyor, sokaklar perişanlık içerisinde kalıyordu. Yabancıların da tenkitleri üzerine hükümet, İstanbul'un günlük işlerini yürütecek bir kuruma ihtiyaç duydu. Bunun üzerine 16 Ağustos 1854 tarihinde İhtisap Nezareti lağvedilerek yerine İstanbul ve bağlı semtlerdeki beledî hizmetler için Şehremaneti teşkilâtı kuruldu.

Şehremaneti, şehirde zarurî ihtiyaç maddelerinin sağlanmasına ve bulundurulmasına dikkat edecek, narh koyacak ve uygulatacak, yol ve kaldırım yaptırıp onaracak, temizlik işlerini, esnafın kontrolünü üstlenecekti. Ayrıca maliyeye ait vergileri toplayıp hazineye teslim edecekti. Şehremaneti Meclis-i Vâlâ'ya bağlı bir teşkilâttı. Ancak vergi koymak ve toplamakta Maliye Nezareti'ne; kaldırım yapım ve onarımı işinde Nafıa Nezaretine; güvenlik işlerinde Zaptiye Nezareti'ne; fiyat ve esnaf meselelerinde Ticaret Nezareti'ne başvuracaktı. Bu haliyle çok görevli ve az yetkili bir kurum ortaya çıkmış oluyordu. Emanetin karar ve yürütme organları şehremini ile şehir meclisi idi. Şehremini merkezden tayin olunmaktaydı. O aynı zamanda Meclis-i Vâlâ üyesi idi. Şehir Meclisi, İstanbul'daki esnaf ve cemaat temsilcilerince seçilen 12 kişiden oluşmaktaydı. Bu meclis İstanbul ile ilgili meseleleri görüşerek karara bağlıyor, karar hükümet tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe giriyordu.

Şehremaneti, devlet bütçesinden ayrılan belli bir meblağ ile hizmet yürütmeye çalıştı. Sık sık şehremini değiştirilmesi işlerin başarılı şekilde yürütülmesini engelledi (1855-76 arasında 19 şehremini değiştirildi). Yalnız genellikle zengin gayrimüslim unsurların yaşadığı Galata-Beyoğlu kesimi, Altıncı Daire-i Belediye diye adlandırılarak buraya daha fazla itina gösterildi.51

XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin Batı ile temasının boyutları genişledikçe ülkeye gelen yabancı tüccar, iş adamı, diplomat ve seyyah sayısında da artış meydana geldi. Bilhassa liman şehirleri dış dünya ile irtibat kurulmasını sağlayan önemli merkezler halini aldı, buralarda hızlı nüfus artışı kaydedilmeye başlandı. Bu durum beraberinde geleneksel Osmanlı şehir yönetiminin sorgulanmasını getirdi. Gittikçe eski mahalle düzeni kalmadı. Su, kanalizasyon, tramvay, havagazı gibi hizmetleri tek elden yürütecek teşkilâtlara duyulan ihtiyaç arttı. Dolayısıyla şehir yönetim tarzı ve belediye hizmetlerinin sağlanması usulünde yeni düzenlemelere gidilmesi zorunlu hale geldi. Ayrıca yerli ve yabancı tüccarlar da hükümet yetkililerini daha modern hizmetler verilmesi konusunda zorlamaya başladılar. Nitekim İzmir'de belediye kurulması için yerli ve yabancı tüccarlar tarafından bazı girişimlerde bulunulmaktaydı. Bu liman şehirlerinin ilk beledî atılımları yapması göze çarpan bir özelliktir. Daha belirgin bir özellik ise; bu şehirlerde de belirli bölgelerin modern beledî örgütlenmede diğer semtlerden önde gitmesiydi. Meselâ İstanbul'un iş merkezi olan Galata-Beyoğlu bölgesi, hükümet merkezi olan Babıâli'den önce modern belediye hizmetlerine sahip olmuştu. Bununla beraber modern belediyeler dahi hiçbir zaman bütün hizmetleri kusursuz icra edebilmiş değildi.

Esasen XIX. yüzyılda geleneksel hizmet anlayışı ve teşkilâtlarıyla yenileri çoğu zaman yan yana yaşıyordu. Türk şehirlerinde uzun bir süre daha mahalle halkı ile esnafın bazı kolluk görevi ile beledî hizmetleri sürdürdüğünü söyleyebiliriz eski ile yeni arasında bocalamalar sürmüş, eskinin bıraktığı boşluk hemen doldurulamayarak yeni teşkilâtların tam anlamıyla istikrar kazanmasına değin aksaklıklar devam etmiştir. Buna rağmen başta Mustafa Reşid Paşa gibi Avrupa şehirlerini görmüş yöneticiler olmak üzere ileri gelen devlet adamları; büyük şehirlerde bilhassa İstanbul'da bina yapımı ve imar meselelerinin plânlanması, itfaiyenin kurulması, şehre göçün kontrol altına alınması ve gecekondulaşmanın önlenebilmesi için belediyelerin kurulmasını kaçınılmaz sayıyorlardı. Ancak belediyeleri yeni vergi yükü şeklinde algılayan halk sempati duymuyordu. Dolayısıyla belediye teşkilâtlarının kuruluşu beklendiği kadar hızlı olamadı.

Taşra belediyelerinin fazla gelişememesinde personel yokluğu mühim rol oynadı. Taşra belediyelerinin çoğunun kadroları bir kâtip ve bir hademeden oluşmaktaydı. Mühendis, tabip ve itfaiyeci gibi görevliler yoktu. Buralarda kolluk görevini devletin zaptiyesi yerine getiriyordu; halkın temizliğe, esnafın alışveriş adâbına uyup uymadığını teftiş ediyordu. Belediyeler personeli ve maaş ödeme yönünden imkânsızlık içinde idiler.

Hükümet ve vilâyet yetkilileri personelin tayin işlemine müdahale etmekte, hatta bu işlemi bizzat kendisi yerine getirmekteydi. Dahiliye Nezareti personel giderlerine, belediyelerin aydınlatma, kira ve yakacak masraflarına kadar her şeyi denetliyordu. Bununla birlikte bazı büyük şehirlerde kurulmuş olan belediyelerin gayet başarılı hizmetler yaptığını söylemek mümkündür. Meselâ Tuna vilâyetine bağlı yerlerde modern belediyelerin kurulmasına 1866 yılında karar verilmiş ve buradaki Varna, Rusçuk gibi şehirlerin belediyeleri gayet sistemli bir yapıya kavuşturulmuştu.52

Hukuk Reformları

Tanzimat Dönemi'nde, idare hukuku ile, ceza ve malî hukuk alanlarında olsun şahsın hukuku ile aile ve miras, borçlar ve eşya, ticaret hukukunda olsun adım adım değişiklikler yapılmaya başlandı. Bu değişmeler gittikçe geleneksel Osmanlı hukukundan ayrı bir çizgi olarak kendisini göstermiştir.53 Önceki yıllarda hukuk düzenine İslâm hukuku hakimdi ve toplum hayatı fıkıh biliminin usul ve esaslarına göre tanzim edilmekteydi. Bu yapılırken herhangi bir yabancı hukuk sisteminden yararlanılmasına gerek duyulmamıştır. Tanzimat'tan sonra ise Batı dünyasından etkilenme sebebiyle, her alanda olduğu gibi hukuk alanında da yeni bazı anlayışlar kabul edilmeye başlanmıştır. Hukukta Batılılaşma hareketlerinin sebepleri şu şekilde sıralanabilir:54

1) Osmanlı yöneticilerinin Batı'daki hukuk hareketlerinin etkisi altında kalmaları. XIX. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlılarda artık eski kanunların yetersiz kaldığı düşünülmeye başlanmış, Batı'da hukuk ve kanunlaştırma alanlarında meydana gelen göz kamaştırıcı gelişme, bu konularda da Batı'dan faydalanılması düşüncesinin yayılmasına yol açmıştır. Dolayısıyla yönetici kadro, Türk toplumuna uyup uymayacağına bakmadan ya da aldırmadan, Batı tipi yenilikler yapmaya yönelmiştir.

2) Batılıların kendi hukukî yapılarını ve kanunlarını kabul ettirmek için Osmanlılara devamlı telkin ve baskı yapmaları. XIX. yüzyılda Osmanlı dış politikasında ve ekonomik hayatında Batı ile ilişkiler iyice derinleşmiştir. Güçlenen ilişkilere paralel olarak iki taraf arasında hukukî ihtilaflar da artmış, bu yüzden Avrupalı devletler kendi hukuk sistemlerini benimsetmek için siyasî güçlerini devreye sokmuşlardır. Batı'dan alınan ilk kanunların ticaret ve ekonomi ile ilgili olması bunun göstergesidir. Ayrıca her Batılı devlet kendi hukuk düzenini kabul ettirerek, taraftarları olan azınlıklar nezdinde itibar kazanmak istemekteydi. Bu çerçevede olarak batı tipi mahkemelerin örnek alınması için baskılar yapılmıştı. Nitekim Paris Kongresi'nde Âli Paşa, konsolosluk tercümanlarının devletlerarası antlaşmaları çiğneyerek Osmanlı mahkemelerine müdahale ettiklerinden şikayette bulunduğunda, Avrupalı temsilciler mahkemelerin istenen tarzda ıslahı halinde tercümanların müdahalelerinin ortadan kalkacağını dile getirmişlerdi.55 Bir medenî kanunun hazırlanması gündeme geldiğinde Fransızlar, Code Napoleon'un benimsenmesini telkin etmişler, hatta Osmanlı yöneticileri arasında bazı taraftarlar dahi elde etmişlerdi. Ancak Cevdet Paşa'nın müdahaleleri ile bu olumsuz durum engellenebilmiş ve neticede Mecelle hazırlanmıştı.56

3) Osmanlı yargı düzeninin ciddî biçimde reforma muhtaç olması. Gelişen dünya ve toplum şartları sebebiyle yargı organlarına gelen dava sayısının ve türlerinin artması Şer'iye mahkemelerini yetersiz kılmaktaydı. Osmanlı mahkemelerinin yenilerle takviyesi ve bir temyiz mahkemesi kurulması zorunlu idi. Nitekim ticaret mahkemeleri, nizamiye mahkemeleri ve ilk temyiz mahkemesi olan Divân-ı Ahkâm-ı Adliye bir ihtiyacın ürünüydü. Buna paralel olarak yeni modele göre hukukçu yetiştirilmesi ve yeni kanun metinlerinin hazırlanması gerekmekteydi.

Tanzimat Devri'nde gerçekleştirilen kanunlaştırma çalışmalarında başlıca iki özellik görülmektedir: Birincisi Batı'dan alınan kanunlar, ikincisi ise şeklen Batı tarzında olmakla birlikte muhteva olarak Şer'î hukukun esas alındığı kanunlardır.

Osmanlı hukuk sistemini çağdaşlaştırmak maksadıyla yapılan ilk önemli yenilik, 1840 yılında Fransız kanunlarından büyük ölçüde faydalanılarak bir ceza kanunu hazırlanmış olmasıdır. Yeni kanun, özetle padişaha ve devlete karşı yapılacak isyanları, irtikâp ve rüşvet olaylarını, cana ve mala yönelik tecavüzleri durdurmak; memurlara muhalefet, silah çekme gibi suçları cezalandırmak için çıkarılmıştı. Dikkat çekici bir nokta ise kanunun, Şer'i hükümlerin önceden olduğu gibi korunduğunu ve geçerli olduğunu teyit etmesi; hatta bazı durumlarda doğrudan doğruya bu hükümlerin tatbik olunacağını öngörmesiydi. Bu kanun ihtiyaçları yeterince karşılayamadığından 1851 ve 1858'de yeni kanunlar çıkarıldı.57 Ceza kanununu uygulamak amacıyla kurulan Meclis-i Tahkikat bir bakıma mahkeme vazifesi görmekteydi. Bu meclis ile Osmanlı hukuk sisteminde tek yargıç usulünde uzaklaşılmış oldu. Kurulun başkanı vali, üyeleri ise eyalet meclisi üyeleri arasından seçilen kimselerdi. 1847 yılında ise Osmanlı vatandaşları ile Türkiye'deki yabancıların her türlü ceza davalarına bakmak üzere karma mahkemeler kuruldu. Mahkemeler, ölüm cezası hariç, her türlü cezayı vermeye ve tatbike yetkili kılındı. Yalnız ölüm cezalarında padişahın onayı gerekmekteydi. Bu mahkemelerde ecnebilerden biri ile ilgili dava görüşülüyorsa o ülke konsolosluğundan yetkili de hazır bulunmaktaydı. Ceza mahkemelerinin en üst temyiz mercii Divân-ı Ahkâm-ı Adliye, idarî yargının en üst mercii de Şûra-yı Devlet idi. Yeni düzenlemelerin Şer'iye mahkemelerine bir dizi sınırlama getirmesine rağmen ulema sınıfı, İslâm'ın ihtisas mahkemelerine izin vermesi sebebiyle gelişmelere itiraz etmemiştir.58

Tanzimat'tan hemen sonra yapılan kanunlaştırma çalışmalarında önemli bir aşama da yine 1840 yılında Fransız kanunları örnek alınarak ticaret kanununun hazırlanmasıydı. Ticaret Nezareti'ne bağlı ticaret mahkemesinden başka sarraflar arasındaki meseleleri halletmek üzere Maliye Nezareti'nde Meclis-i Muhasebe, deniz ticaretine dair ihtilafları halletmek üzere de Liman Reisliği Başkanlığı'nda ayrı bir meclis kuruldu. Yalnız bu mahkemelerin yargıçları ilk anda idare memurları idi, ancak 1860'lardan sonra muntazam ticaret mahkemeleri kurulabildi.59

Gerek hukuk, gerekse ceza davalarını görmek üzere kurulan karma ticaret mahkemeleri devletin hükümranlığını zedelediği gibi Müslüman tüccara da büyük zararlar vermekteydi. Taraflar arasındaki ticaret davalarında çoğunlukla yabancılar, sistemi iyi bildiklerinden avukatları ve tercümanları vasıtasıyla, kendilerini usulüne göre savunurlarken, Osmanlı Devleti'nde yeni kanunları bilen insan sayısı çok az olduğu gibi avukatlık müessesesi de henüz kurulmamıştı. Bu yüzden Müslüman tacirler büyük hak kayıplarına uğramaktaydılar.

Kanunlaştırma faaliyetlerinde Fransız etkisi derin surette görülmekle birlikte bazı kanunlarda millî bir vasıf gözetilmiştir. Bunlardan biri 1858 yılında çıkarılan arazi kanunu idi. Bu kanun Ahmed Cevdet Paşa başkanlığındaki bir komisyon tarafından hazırlanan ve o zamana kadar uygulanan hükümleri ihtiva eden, yani toplu hale getiren millî bir kanundur. Kanunname, Osmanlı topraklarının tamamını değil de, yalnızca fıkıh kitaplarında dikkate alınmayan mirî topraklar ile gayr-i sahih vakıfların düzenlenmesini amaçlamaktaydı.60

Osmanlı Devleti'nde modern usulde bir medenî kanuna ihtiyaç duyulduğuna dair tartışmalar Paris Kongresi'nden hemen sonra başlamıştı. Fransız Medenî Kanunu'nun bazı küçük değişikliklerle benimsenmesine yönelik telkinlere rağmen Ahmed Cevdet Paşa ve taraftarları, medenî hukuk alanında Müslümanlar için Hıristiyanların kanunlarının alınamayacağını belirterek buna şiddetle karşı çıktılar. Sonuçta Cevdet Paşa'nın da içinde bulunduğu ve bir aralık başkanlığını yaptığı Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye Cemiyeti kuruldu. Cemiyet'in 1868-1876 yılları arasındaki çalışmaları sonucunda on altı kitap ve 1851 maddeden oluşan Mecelle hazırlandı.

Mecelle yürürlükte olan İslâm hukukunun eşya, borçlar ve yargılama ilkelerini bir araya getiren, meseleci sisteme göre hazırlanan hükümleri modern şekilde düzenleyen tam anlamıyla millî bir kanundur. Mecelle'nin temeli Hanefî mezhebine dayanmakta olup o zamana kadar bazı hukuk alanlarında uygulanan "kanunların şahsîliği" ilkesinden ayrılıp "kanunların mülkîliği" yani kişinin bulunduğu ülkenin kanunlarına ve mahkemelerine tâbi olması ilkesini benimseyen önemli bir çalışmadır. Bilinenin aksine cins ve mezhep ayrımı yapmadan bütün Osmanlı vatandaşlarına tatbik edilmek üzere çıkarılmış olup bilgi kaynağını İslâm hukukundan, kamu hukukuyla ilgili esaslarını da vatandaşlık kavramından almaktaydı. Ancak Mecelle şahıs, aile ve miras gibi konuları içine almadığından eksik olup bunun da nedeni daha ziyade nizamiye mahkemelerinde kullanılması düşünüldüğündendi. Bununla birlikte yayınlandıktan sonra nizamî ve şer'î mahkemelerde tatbik olunması emredildi. Başarılı bir çalışma olduğundan sonraki yıllarda hem Osmanlı ve hem de diğer İslâm devletlerindeki kanunlara örnek teşkil etti. Mecelle oldukça etkili olmuş, İngiliz hakimiyeti döneminde Kıbrıs'ta değiştirilmeksizin uygulandığı gibi, Bulgaristan tarafından da başlangıçta tatbik edilmişti.61

Adalet alanında Batı tarzı gelişmelere rağmen eski kurumlar da varlığını devam ettirdi. Tanzimat Dönemi'nde kadıların uymaları gereken kurallar hem ceza kanunnamesinde yer aldı hem de bunlarla ilgili fermanlarda kadılarda aranacak hususlar dile getirildi. Yeterli olmasa da kadılık kurumunu iyileştirici bazı adımlar atıldı ve meselâ 1853 yılında kadı ve naiplerin daha iyi yetişmesini sağalmak maksadıyla İstanbul'da Muallimhane-i Nüvvâb adında bir medrese açıldı ve yeni tedris sistemi kabul edildi.62 Kadılık kurumu, varlığını Osmanlı Devleti'nin yıkılışına kadar sürdürmekle birlikte, muhtelif konularda ihtisas mahkemeleri kurulması ve buralarda görevlendirilecek hakimlerin yeni açılan hukuk mekteplerinden mezun olmaları şartı aranması yüzünden, gittikçe eski ehemmiyetini kaybetti. Kadıların yetkileri sadece Müslümanların bazı davalarına bakmakla sınırlı oldu. Buna rağmen din adamı olmaları hasebiyle toplumda daima saygı ve itibar gördüler.

Hukuk alanındaki bütün bu çalışmalar önemli olmakla beraber ehliyetli eleman yetersizliğinden dolayı yapılan değişiklikler ihtiyaçları gerçek anlamda karşılamaktan uzak kaldı. Bir taraftan ortam gayrimüslimlerin bağımsızlıklarını elde etmeleri sonucunu doğururken, diğer taraftan da ticaret kanunları Müslümanların değil yabancı tüccarların haklarını korudu. Karma mahkemelere yabancı temsilcilerin katılması adlî bağımsızlığı derinden zedeledi. Yeni kanunlar, Osmanlı hukukçularının büyük çoğunluğu tarafından bilinmediğinden yargının niteliği olumsuz yönde etkilendi. Ayrıca hukuk sistemindeki bütünlük bozularak yerini iki başlılık aldı. Yalnız bu dönemdeki yenilikler, daha sonraki yıllarda Batı kültür ve medeniyetini kabule hazır bir toplum oluşmasına zemin hazırladı.

Askerlik

Tanzimat Fermanı'nın ilanından sonra askerî alanda Sultan II. Mahmud Dönemi'nde yapılan yenilikler hızlandırılarak devam ettirildi. Öncelikle askerlik hizmeti kavramı yeni bir anlayışla ele alındı ve bu görevin vatanî bir vazife olduğu temel ilke haline getirildi. Her bölgeden alınacak asker sayısının mahallin nüfusuna göre belirlenmesi uygun görülerek her aileden bir kişinin askere alınması, tek çocuklu ailelerden ise asker alınmaması uygun bulundu. Askerlik yaşı 20 olup ordunun yıllık asker sayısı 25.000 olarak belirlendi ve her yıl ordunun beşte birinin yenilenmesi kararlaştırıldı. Bu işlemde kur'a usulüne başvurulmaktaydı. Yalnız olağanüstü hallerde fetva ve ferman ile daha fazla asker toplama yetkisi hükümete verildi. Yeni asker geldikçe terhis sırası gelenler ordudan ayrılmaktaydı. 6 Eylül 1843'te çıkartılan kanunla muvazzaf askerlik süresi beş yıl olarak tespit edildi. Bu fiilî askerlik hizmetini bitirenlerin yedi yıl da ihtiyatlık süreleri vardı. Bunlar bulundukları kazalarda her yıl eğitime tâbi tutularak yeni silah ve harp tekniklerini öğreneceklerdi. Yapılan düzenleme ile kara ordusu Hassa, Dersaadet, Rumeli, Anadolu ve Arabistan orduları olmak üzere beş büyük birime ayrıldı. 1848'de bunlara Irak ve Hicaz orduları da eklendi. Sonraki yıllarda ihtiyaca göre ordu sayısı daha da artırıldı.63

Halkın bu yeni tarz askerlik sistemine hemen uyum sağlayamadığını görmekteyiz. Halep'te, Bosna ve Hersek'te, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da çocuklarını askere vermek istemeyenler tarafından isyanlar çıkartıldı. Bilhassa köylerde, göçebe aşiretlerde tepkiler şiddetli oldu, yer yer devlet kuvvetleriyle çatışmalar meydana geldi. Karşı çıkışlardan dolayı çok geniş topraklara sahip olan devletin iç ve dış güvenliğini sağlayacak miktarda asker temini kısa zamanda başarılamadı. Bu geçiş döneminde devlet, güvenlik işini yer yer gönüllü paralı birliklerle karşılama yoluna gitti. Zaman zaman bazı aşiretlerin silahlı mensupları bu amaçla kullanıldı ve bir asi aşirete karşı devlete sadık başka bir aşiretten faydalanma yoluna başvuruldu. Meselâ 1848'lerde Ankara dolaylarındaki bazı aşiretlere karşı Pehlivanlu aşiretinden böyle birlikler teşkil edilmişti.64 Ancak genel olarak "başıbozuk kuvvetler" diye anılan bu birliklerden çoğu, ellerindeki gücü halkın aleyhine kullanarak zorla para, at, yem ve benzeri eşya ve malzeme almaktaydılar. Halk askerlerin ve yetkililerin baskılarından kurtulabilmek için rüşvet ve hediye vermek gibi yollara başvurmak zorunda kalıyordu.65 Böylece usul-ü cedit denilen Tanzimat ilkelerinin yerleştirilmek istendiği bir sırada, halkın eski düzeni neredeyse özleyeceği bir kargaşa ve düzensizlik hakim olmaya başladı. Bunu önlemeye çalışan hükümet, 14 Eylül 1850 tarihinde "ahaliden meccânen yem ve yiyecek taleb ettirilmemesi"ni ilgililere emretti.66 Öte yandan başıbozuk askerlerin iç güvenlik açısından da yeterliliğinden bahsedilemezdi.

Bütün bunları bertaraf etmek isteyen devlet, askerliğin bir an önce düzenli bir yapıya kavuşturulabilmesi için süratle sayımların yapılmasına, kur'a isabet edenlerin birliklerine teslim edilmesine karar verdi. Fakat alt yapısı henüz oturmadığından askere gideceklerin tespiti, birliklerine sevkıyatı ve diğer işlemlerin yapılması sırasında büyük zorluklar yaşandığı; askere yeni giden gençlerin daha ilk adımda pek çok olumsuzluklarla karşı karşıya bulundukları, hatta bu yüzden firarların meydana geldiği anlaşılmaktadır. Askere alınma sırasında kur'a usulü lâyıkıyla tatbik edilememiş, çoğu zaman kimsesi olmayan fakir ve gariplerden askerliğe elverişli olanlar gelişigüzel toplanmıştı. Bu ise karışıklıklara yol açmış, hatta 1841 yılında Sayda'ya deniz yolu ile gönderilen askerler isyan çıkararak firar etmişlerdi.67 Yalnız bazı yerlerde vali ve kaymakamların gayretleriyle askere gönüllü olarak gitmek üzere müracaat eden gençlerin olduğunu da belirtmek gerekir.

1847'de gayrimüslimlerin de askerlik yapmaları kararlaştırılarak bunların albaylığa kadar terfi edebilmelerine imkân sağlandı. Buna bağlı olarak cizye vergisi kaldırıldı. Ancak o zamana kadar askerlik yapmayan gayrimüslimlere bu kanun ağır geldi ve bundan dolayı bazı huzursuzluklar ortaya çıktı. Bunun üzerine hükümet kararını bir süre askıya aldığını ilan etti. Gerçekten de eşitlik sağlamak maksadıyla düzenlenen bu kararın sanıldığından daha büyük problemler ortaya çıkaracağı anlaşıldı. Bu problemleri şu şekilde sıralayabiliriz:68 Müslümanlarla karışık birliklere konulacak olan gayrimüslimlere de din adamı tayin edilmesi gerekiyordu. O zaman her taburda imamdan başka Ortodoks, Katolik, Protestan, Musevi din adamı olacaktı. Hatta Rumlar ile Bulgarlar da ayrı mezhepten olup kendi din adamlarını isteyeceklerdi.69 Her dine göre hafta tatili düzenlendiğinde disiplinsizlik olacak, bu durumda cuma, cumartesi, pazar günleri izinle geçecekti. Aksi ise huzursuzluk yaratacaktı. Müslümanlar için savaş cihattı, halbuki Hıristiyanlar için aynı şey söz konusu değildi. Dolayısıyla bunların aynı ülküde birleşmesi imkânsızdı. Öte yandan orduya gayrimüslimlerin girmesi halinde Batılı devletlerin o zamana kadar hiç müdahale edemedikleri bu alana da, gayrimüslimlerin muhtelif haklarını korumak iddiasıyla karışmaları için zemin hazırlanmış olacaktı. Her ne kadar cizyeye karşı çıkmakta idilerse de, gayrimüslimlerin askerlik yapmayı gerçekten istedikleri söylenemezdi.

Osmanlı Devleti, gayrimüslimleri orduya almadığı için tenkit edildiği halde bu imkân tanındığında, hiçbir cemaat askere gitmeye yanaşmadı.

Neticede 1856 Islahat Fermanı'nda konu tekrarlandığı halde gayrimüslimlerin askere alınması mümkün olmadı ve askerlik hizmeti yerine geçmek üzere, cizye mükellefi olma özelliğine sahip gayrimüslimlerden "askerlik bedeli" adı altında bir verginin alınması kararlaştırılarak bu konu halledilmiş oldu.

Askerlerin eğitim esaslarını belirlemek üzere hazırlanan talimatnamelerden piyade ve süvariler için olanı Fransa'dan, topçular için olanı da Prusya'dan alındı. Bilhassa Sultan Abdülaziz zamanında ordunun silah, teçhizat ve eğitim açısından modernleştirilmesi için olağanüstü gayretler gösterildi. 1869 yılında Serasker Hüseyin Avni Paşa'nın girişimi ile askerlik hizmeti üç grupta değerlendirildi. Bir genç dört yılı nizamiye, bir yılı redif ve sekiz yılı da müstahfızlık olmak üzere toplam 13 yıl askerlikle ilgili sayıldı. Subay kaynağı askerî okulların yanında ordu içerisindeki terfiye dayandırıldı. Seraskerlik makamının yanı sıra, Harbiye Nezareti kurularak ordunun teknik meselelerinin halledilmesi yolu seçildi. Çalışmaların yoğunluğuna mukabil, bu yıllarda meydana gelen iç isyanlar ve özellikle 18771878 Savaşı teşkilâtlanmasını tam anlamıyla bitiremeyen ordu için büyük kayıplara yol açtı.

Tanzimat Dönemi'nde deniz kuvvetlerinin teşkilâtlanma çalışmaları yeniden ele alınarak geleneksel yapıdan vazgeçildi. Önce Bahriye Meclisi, 1867'de de Bahriye Nezareti kurularak yeni bir teşkilâtlanmaya gidildi.70

Deniz kuvvetlerini güçlendirmek maksadıyla bir taraftan Avrupa'dan çeşitli tipte gemiler satın alınırken diğer taraftan Tersane-i Amire'de modern gemi yapımı başlatıldı. İlk buharlı gemi 1837'de, demirden imal edilmiş ilk Türk gemisi de 1848'de denize indirildi. Abdülaziz'in saltanat yıllarında İngiltere'den satın alınan zırhlı gemilerle donanmanın sayısal gücü dünya çapında bir ölçüye kavuşturuldu. Ancak gemilerin hemen tamamında İngiliz subay ve mühendisleri görev yaptığından bu müthiş güçten Osmanlılar hiçbir zaman arzu ettikleri faydayı sağlayamadılar.

Malî ve Ekonomik Durum

Malî sıkıntı, hükümetlerin bu yıllarda da en fazla meşgul olduğu konulardan biri idi. Tanzimatçıların malî meseleleri çözmek için bütçe disiplinine bir çeki düzen vermeleri gerekmekteydi. Bu zamana değin vergi tarh, tevzi gibi işlemlerde, varidat ve masrafların kaydında titizlik göstermekle beraber Osmanlı Devleti'nde modern anlamda bir bütçe mevcut değildi. Tanzimat yıllarında Batılı devletlerde uygulanan sistem benimsenerek adım adım modern maliye usulleri uygulanmaya başlandı. Mayıs 1840'ta hazinenin çok başlılıktan kurtarılarak tek bir idare altında toplanmasına ve bütün gelir ve giderlerin tek hazineden yapılmasına karar verildi. İlk defa bağlayıcı bir metin olmamakla birlikte 1257 (1841 - 1842) mali yılı için önceden tahmine dayanan bir bütçe taslağı hazırlandı. 1262 (1846-1847) mali yılından itibaren önceden tahmine dayanan, çeşitli devlet giderlerinin tahsis edilen ödenek sınırları içerisinde gerçekleşmesini öngören bütçe düzenlendi.71 Gerçi hazırlanan bu bütçeye uyulduğunu söylemek güç ise de müteakip yıllarda adım adım çağdaş anlamda bütçe kavramı tatbik edilmeye başlandı.

Vergi adaletinin tesisi Tanzimat Fermanı'nın en önemli vaatlerindendi. Devlet bu konuda bir zihniyet değişimine ortam hazırlamayı ve daha modern usullere kavuşturulmuş bir vergilendirme yöntemine geçmeyi amaçlamaktaydı. Ayrıca kamu gelirlerini artırmak, üretim alanlarının genişlemesi dolayısıyla ortaya çıkan yeni mal ve hizmetleri vergilendirmek ihtiyacı hissedilmekteydi. Bu arada Batı'nın etkisiyle malî düşüncede de bir değişim yaşanmaktaydı. Bütün bu sebeplerle malî alanda yeni düzenlemeler yapıldı.

İlk olarak öteden beri varlığını sürdüren örfî vergiler, 1840 yılında kaldırılarak yerine "an-cemaatin vergi" adıyla tek bir vergi getirildi. Uygulamaya göre; halkın örfî vergi olarak çeşitli isimlerle bir senede verdikleri toplam miktar belirlendi; bundan bir miktar indirilerek tek bir vergi şeklinde tahsil edilmeye başlandı. Vergi karşılığı olan angarya gibi uygulamalar kaldırıldı. Böylece ödeme gücü aranmaksızın erkek nüfustan alınan pek çok vergiden, herkesin gelir düzeyi dikkate alınarak tevzi edilen oldukça genel bir vergiye geçilmiş oldu. Köy ve kasabaya verginin toplam miktarı bildirilir, halk, kendi arasında miktarı paylaşırdı. Fakat vergi tevziinden sonra birisi köyden ayrıldığı takdirde, onun da vergisini diğerlerinin ödemesi gibi bir olumsuz yön yine bulunmaktaydı. Buna rağmen yeni vergi düzeninin köylüyü eskiye nazaran daha fazla kolladığını söylemek mümkündür.72 Bu vergi hiçbir zaman iltizama verilmedi. Halkın temsilcileri tarafından toplandı. Mükellefler bu parayı yılda bir defada ödemek zorundaydılar. Toplanan parayı muhtar, kaza sandığına senet mukabilinde teslim ederdi. Kişi veya hane üzerine eşit olarak paylaştırılan örfî vergilere göre önemli bir gelişme olan bu verginin toplanması sırasında yolsuzluklar olunca 1275 (1859-1860) yılında kaldırıldı.

1856 Islahat Fermanı'yla vergilerin yeni bir düzenlemeye tâbi tutulmasına karar verildiğinden, cemaatin verginin yerine emlâk, arazi ve temettü vergilerinin ayrı ayrı alınması uygulamasına geçildi. İlk olarak Bursa ve Yanya'da başlanan yeni sistem adım adım gerekli sayımların yapıldığı bölgelere de yayıldı. Böylelikle muhtelif oranlarda olmak üzere yeni vergiler konuldu. Sonraki yıllarda bütçe açıklarının kapatılması için oranlar yükseltildiği gibi yeni bazı düzenlemeler de getirildi.

Aslında vergi düzeninin sağlıklı işleyebilmesi için mükelleflerin malî durumlarının ve mülkiyetlerinin tespiti gerekiyordu. Bu ise uzun zamana ve paraya bağlı bir iş olup kolayca gerçekleştirilemedi. Gerçi Tanzimat yöneticileri tahrir çalışmalarına hemen yöneldiler, fakat alt yapı yetersizliğinden dolayı istenilen sonuç elde edilemedi.73 Böyle uygulamalardan biri iltizam usulü idi. İltizam usulü devleti ve halkı güç duruma düşürdüğünden Tanzimat Fermanı'nda ilan edilen vaat doğrultusunda gerçekten bu usul lağvedildi. Fakat çok geçmeden hazine gelirlerinde yaşanan düşüş yüzünden yer yer iltizam sistemine dönüşler yaşandı. Bu başarısızlıkta bizzat üst düzey görevlilerin de payı olduğu görülmektedir. Zira bazı kesimler iltizam usulünden büyük çıkar elde etmekteydiler ki, içlerinde zenginler, bürokratlar, ilmiye mensupları, tüccarlar ve askerler bulunmaktaydı.

Batılı devletlerin sürekli müdahalelerinde en fazla dile getirdikleri husus cizyenin kaldırılması idi. Sadece gayrimüslim erkeklerden alınan bu vergiyi eşitliğe aykırı olarak değerlendirmekteydiler. Tanzimat'ın ilanından sonra bu vergi kaldırılmış gibi görünmekte ise de gerçekte şekil değişikliği ile devam ettirildi.74 Nitekim daha önce bu vergiyi Osmanlı memurları toplarken Tanzimat'ın uygulandığı alanlarda tahsilât şu şekilde gerçekleştirildi: Muhassıllar bir yere vardıklarında reaya kocabaşılarını ve vekillerini çağırıp oraya ne miktar cizye isabet edeceğini bildirdiler, mükellefler de cizyelerini teker teker kocabaşılarına ödediler. Tanzimat'ın uygulanmadığı yerlerde ise bu vergi vali vasıtasıyla tahsil edilmekteydi. Yeni sistemde cizye ferdî vergi olmaktan çıkıp bir cemaat vergisi haline geldi ve verginin sorumluluğu cemaat liderlerine yüklendi. Fakat bu arada istenmeden ortaya çıkan bir sonuç cemaat liderlerinin otoritelerinin artmasıydı. Bu otorite, ilerideki ayaklanmaların lider kadrosunun yetişmesine zemin hazırladı. Öte yandan cizye tahsilinden de beklenen yarar sağlanamadı. Miktar gittikçe azalmaya başladı. Bazı cemaat liderleri sorumluluk almaya yanaşmayınca yeniden memurlar görevlendirildi.75

Osmanlı maliyesinde girişilen yeniden yapılanma çalışmaları hazineye ağır yük bindirirken, uygulamalardaki aksaklıklar sebebiyle ekonomi üzerinde genel bir belirsizlik hakim idi. Bir taraftan enflasyon artarken, diğer taraftan vergi gelirlerinde düşüşler olmaktaydı. Hazinenin içine düştüğü sıkıntıyı hafifletmek için başvurulan malî operasyonlar neticesinde resmi para iyice değer kaybetti.76 Böylelikle akçenin yerini önce içinde %70 gümüş, %30 bakır bulunan para aldı. Daha sonra da bunun yerini kuruş ve nihayet lira almaya başladı. Bu dönemde daha önceki yıllardan farklı olarak, sikke kesim işi tek merkezde toplandı ve bu iş ile görevli Darphane işletmesi bir müdüriyet haline getirildi.

Osmanlı tarihinde kağıt paranın mal değişiminde kullanılmasına yönelik ilk uygulamalar Tanzimat ile birlikte gündeme geldi. İlk defa kağıt para basılmasına teşebbüs edildiğinde, bildiğimiz anlamda para olarak nitelendirilebilecek kaimeler 1850 yılında 20 ve 10 kuruşluk küçük küpürler halinde basıldı.77 Sultan Abdülaziz devrinde kaime basımına hız verildi. Ancak tedavüldeki kaimelerin artması ve el ile yazıldığından sahtelerinin yapılması kıymetinin düşmesi neticesini doğurdu. Bu yıllarda kalpazanlık olayları o derece arttı ki, böylelerini bildirenlere "ihbariye akçesi" adıyla mükafat verilmekteydi. Özellikle ecnebiler ve yerli gayrimüslimler bu işle uğraşmaktaydılar.78 1861'de yüzlük Mecidiye altını 350 kuruşa yükselince kaimelerin piyasadan çekilmesine ihtiyaç duyuldu. Malî problemleri çözmek ve devlet gelirlerini artırmak maksadıyla o zamana kadar uygulanmayan bir yöntem daha tatbik edildi. Önce resmî işlerde kullanılmak üzere damgalı kağıtlar, sonra da bunların yerine damga pulu çıkarıldı.79

Devletin malî sıkıntıları sona erdirilemeyince dışarıdan borçlanmaya teşebbüs edildi. Ancak Kırım Savaşı'na kadar bu konuda bir başarı sağlanamadı.80 Savaşın ağır faturasından kurtulabilmek için Fransa ve İngiltere'ye başvuruldu. Bu devletlerin Osmanlılarla müttefik olmaları güven problemini giderdi. Üstelik dış borç vermek XIX. yüzyılda Avrupalı yatırımcılar için oldukça kârlı bir iş haline gelmişti. Büyük ticarî bankalar ve uzman yatırım büroları sayesinde kredi vermenin riski azaltılmış, böylece orta sınıfın tasarrufları talep eden devletlere yüksek faizlerle borç olarak verilmeye başlanmıştı. Bu konuda özellikle Osmanlı Devleti cazip görünmekteydi. İngiltere'de yıllık faiz yüzde 34 iken Orta Doğu şehirlerinde 12'ye kadar yükselmekteydi.81 Devlet, çıkardığı tahvilleri yabancı bankalar aracılığıyla o ülke vatandaşlarına satarak borç para temin etti.

1854'te Mısır gelirlerini karşılık göstererek %6 faizle 5 milyon sterlin borç alındı. Bu miktar ihtiyacı karşılayamayınca 1855'te 5 milyon liralık ikinci bir dış borç anlaşması imzalandı. Savaştan sonra dış borç alımları sürüp gitti. Alınan borçların büyük kısmı üretime ve devlete gelir getirecek kurumların tesisine değil de, önceki borçların ödenmesine ve askeri masraflara ayrıldığından bu kısır döngü devam edip durdu.82 Diğer taraftan faiz hadlerinin yüksek, hisse senetlerinin satış fiyatlarının düşük olması da gerçekte ele geçen parayı çok aza indiriyordu. Hisse senetleri piyasaya çıkarılacağı sıralarda, devletin malî yapısına dair Batılı ülkelerde yapılan spekülasyonlar, tahvillerin oldukça düşük fiyatlarla satılmasına sebep olmaktaydı.83 Buna bir de maliyeti hesaplanamayacak olan siyasî ve ekonomik tavizler eklendiğinde devletin dış borç macerasının boyutları daha iyi anlaşılacaktır.

Bütün bu sıkıntılarda bir dikkat çekici nokta ise, Osmanlı Devleti'nin her nedense "Merkez Bankası" teşkil etmeyerek, para basma, dışarıdan kredi bulma işlerini, İngiliz ve Fransız sermayesine sahip olan Bank-ı Osmanî-i Şahane aracılığıyla yapmış olmasıdır. Halbuki bu banka daima yabancı sermayenin çıkarlarını savunmayı görev bilmişti.

Batı'nın hızlı gelişmesi Osmanlı Devleti'ni ekonomik bakımdan iyice zorlamaya başladı. Özellikle tekel veya gümrük usulleriyle kendi ekonomisini korumaya çalışan devlet, askerî ve siyasî alanlardaki çıkmazlarını, ekonomik tavizlerle dengelemeye çalışınca, Tanzimat yılları yarı sömürgeleşmeye doğru gidişi hızlandırdı. Osmanlı iktisadî kuruluşlarının teknolojiye dayalı sektörlerde Batı'yla rekabeti mümkün olamadığından, bu çeşit ürünleri daima Avrupa'dan satın almak zorunda kaldı.

Mamul madde yerine ürünü, bazı parçaları ithal edilmiş olsa da, ülke içerisinde imal etme düşüncesiyle devlet bazı fabrikalar kurdu, özel sektöre imkânlar tanıdı. Sergiler yoluyla özel teşebbüsün özendirilmesi, küçük esnafın şirketler şeklinde organize edilmesi, teknik eleman ihtiyacının karşılanabilmesi için sanayi okulları açılması gibi teşebbüsler de başvuruldu. Fakat tek başına fabrika açmak yetmiyordu. Sermaye, kalifiye eleman, pazar, tanıtım, fiyat istikrarı, vergi indirimi, kredi kolaylığı, tüketim alışkanlığı gibi işletmecinin dışındaki şartların da iyileştirilmesi gerekmekteydi. Osmanlı Devleti'nde ise bunların hepsini bulmak imkânsız idi. Bundan dolayı iyi niyetlerle kurulan, devletin desteklediği fabrikalar dahi bir süre sonra kapanmakla yüz yüze geldi. Meselâ İzmir'de de su kuvvetiyle çalışan bir kağıt fabrikası kurulduktan sonra yabancıların rekabetine karşı ayakta kalması için resmî dairelerde "eser-i cedid" adlı bu yerli kağıtların kullanılmasına önem verildi. Buna rağmen ucuz Avrupa kağıdı karşısında rekabet edememesi sebebiyle fabrika faaliyetini uzun süre devam ettiremedi.84

Osmanlı hükümetlerinin sanayileşmeyi sağlayıcı gayretlerine karşılık, yabancı müteşebbisler kendilerine rakip meydana getirmekten bilhassa kaçınmaktaydılar. "Yabancı sermaye açık kapı siyaseti dolayısıyla imparatorluğu sınai mamulleri için bir mahreç olarak gördüğünden, burada sınai tesisler kurmayı hem menfaati aleyhine hem de aynı zamanda verimsiz bir plasman telakki etmekteydi".85 Osmanlı memleketlerinde yapılan yatırımlar da ancak onlara yaradığı durumlarda tercih olunuyordu.

Osmanlı Devleti'nin nüfusunun ezici çoğunluğu köylerde yaşadığından bilhasssa 1858 arazi kanununun kabul edilmesi önemli bir reform idi. Fransız mülkiyet anlayışının tesirinde kalan Tanzimat aydınları "mirî arazinin özel mülk haline getirilmesinin Osmanlı Devleti'nin kurtuluşuna olumlu etkide bulunacağına" inandılar. Onlara göre; mirî arazi rejimi mutlak mülkiyet kavramına aykırı ve serbest alışverişi sınırlayıcı yönü dolayısıyla terk edilmeliydi. Bu düşüncelerle Tanzimat yıllarında zaten iyice azalmış olan mirî arazi, çıkarılan yeni kanunlarla tamamen tasfiye edildi. Bilhassa 1858 Arazi Kanunu ile tam anlamıyla bir toprak reformu yapıldı ve mirî araziden mülk araziye geçiş hızlandırıldı. Konuyla ilgili olarak kanunun içerdiği yenilikler şunlardı: a) Önceleri mirî arazi, sadece erkek evlada intikal ediyordu. Diğer aile fertleri ancak tapu bedelini ödemek suretiyle araziyi işletebiliyorlardı. Fakat artık babanın ve annenin arazisini kız çocuklarına, çocukların arazisinin de anne-babaya bedelsiz intikali sağlandı. Mirasın yaygınlaşması araziyi parçaladı. b) Eskiden mirî arazi kişinin özel mülkü olmadığından ipotek edilemiyordu. Halbuki şimdi mirî arazinin de, tıpkı diğer şahsî mallar gibi borç karşılığında rehin bırakılabileceği hükmü kabul edildi. Böylelikle mirî arazinin mülk şekilde alacaklının eline geçmesine zemin hazırlandı. Hatta uygulamada istismarlara başvurularak kişi borçlu olmadığı halde anlaşmalı olarak mirî araziyi bir başkasına devretti. c) Yine bir mirî araziye bina yapmak veya ağaç dikmek izne bağlı iken bu yıllarda izin alma keyfiyeti kaldırıldı, dolayısıyla şer'i ahkam gereğince binaya veya ağaca bağlı olarak mülk olacağından, halk kolaylıkla bu yoldan arazi sahibi olabildi. d) Hükümet ve belediye daireleri, cemiyetler, ticaret, sanayi ve inşaat şirketleri de uhdelerinde bulunan mirî araziyi mülk gibi kullanma imkânına kavuşturuldular.

XIX. yüzyılda Osmanlı tarım üretiminin gittikçe geliştiğini ve ihracatın daha da arttığını görmekteyiz. Bunda bir taraftan Amerika ve Avrupa ülkelerinden satın alınan tarım alet ve makinelerinin kullanılışı, diğer taraftan demiryolunun ve düzenli kara ulaşımının iç bölgelere kadar ulaşıp buralardan limanlara daha hızlı mal sevkıyatının mümkün olması etkili olmuştur.86 Hükümet bu gelişmeyi tesadüflere bırakmayıp tarım ve hayvancılığın geliştirilmesine yönelik bazı bilimsel teşebbüslere de girişmişti.

Karayollarının modernleştirilmesi, demiryolu inşası, telgraf hatlarının döşenmesi, Müslüman tüccarı koruyucu yöntemlere başvurulması XIX. yüzyılda ekonomik hayatı hareketlendirmişti. Bu hareketlilik tarım, hayvancılık, madencilik alanlarında ihracatı artırmıştı. Fakat Tanzimat Dönemi sona erdiğinde devlet, malî ve ekonomik bakımdan adeta "sömürgeleştirilmiş bir memleket" manzarası arz etmekteydi.

Eğitim Kurumları

Tanzimat aydınları Batılı devletler ile arada uçurumların oluştuğunu görerek artık geri kalışın temel sebebini eğitim ve kültür kurumlarının yetersizliğinde aramaya başlamışlardı. Bu yüzden medreseler ihtiyacı karşılayamayan yerler olarak görüldü. Halbuki Osmanlı Devleti'ni yeniden güçlü kılacak elemanların yetişebilmesi için çağdaş eğitim kurumlarının ülkede yaygınlaşması gerekirdi. Medreselerin ıslahından ümit kesilmiş olduğu için bunlar kendi haline bırakılarak mekteplere ehemmiyet verildi. Devlet, yeni açılan kurumlarda, eski zihniyetin değil de, Batı tipi okullardan mezun olan öğrencilerin görev almasını istediğinden gittikçe medreseliler ikinci plana düştü. Böylece her geçen yıl etki alanını kaybeden medreseler, kendi içlerine kapandılar.

Tanzimat yıllarında eğitim alanındaki ilk ciddi girişim geçici de olsa Meclis-i Maarif'in kurulmasıydı. 1845 yılında kurulan ve üyeleri arasında tarihçi Esad Efendi, Vezir Arif Hikmet ve Keçecizade Fuad Efendi (Paşa) gibi kimselerin bulunduğu muvakkat Meclis-i Maarif'te sıbyan mekteplerinin ıslahı, ilkokulların mecburi ve parasız olması, rüşdiyelerin sayısının artırılması, darülfünûn açılması kararlaştırıldı. Bütün bu çalışmalar çoğunlukla plânsız, aceleci bir tavırla ve deneme-yanılma metoduyla yürütülmekteydi. Nitekim Rüşdiyelerin açılışı dolayısıyla Cevdet Paşa şunları yazmaktadır: "Mekteb-i rüşdiyye küşad ile tarıyk-i terakkıyde bir adım ileri atıldı. Lâkin işin ortasından başlanılmış oldu. Zira meclis-i muvakkatin tertibine nazaran ibtida mekâtib-i sıbyan ıslâh olunup da anlardan yetiştirilecek çocuklar için mekâtib-i rüşdiyye küşad olunmak lâzım gelirken mekâtib-i sıbyan hâli üzere kaldı."87

Eğitim alanında oldukça kalıcı reformlar, ancak 1869 tarihli Maarif Nizamnamesi ile mümkün olabildi. Nizamnamenin kabulüyle birlikte özetle şu gelişmeler meydana gelmiştir:88

1) Nizamnameye göre ülkedeki eğitim-öğretim faaliyetlerini tanzim ve idare etmek üzere Maarif Nezareti kurularak, harbiye, bahriye ve tıbbiye dışındaki ilk, orta ve yüksek öğretim birimleri ile meslek ve teknik okullar bu nezarete bağlanacaktır. Nezaretin vilâyet ve kazalarda alt birimleri kurulacaktır.

2) 1824'ten beri kız ve erkek çocuklara ilköğretimin zorunlu olması bu nizamnamede de tekrarlandı. Bu kademede eğitimin süresi dört yıl olup, devam mecburiyeti erkekler için 6-10; kızlar için 7-11 yaşları arasındadır. Mümkünse her mahalle ve köyde, değilse bir-iki köy veya mahallede en az bir sıbyan mektebi açılacaktır. Bu okullarda ana hatlarıyla okuma yazmanın dışında Ahlâk, Tarih, Coğrafya, Hesap, Kur'an-ı Kerim, İlmihal ve Faydalı İlimler gibi dersler okutulacak olup, derslerde ancak nezaretin müsaadesiyle değişiklikler yapılabilecektir. Hocalar, Osmanlı vatandaşı ve Darülmuallimîn mezunu olacaklardır. Her köy veya mahalle halkı, hocaların maaşları dahil olmak üzere kendi okulunun masrafını karşılayacaktır. Özellikle maddî yükün halka yüklenmesi ilköğretimin pek fazla ilgi görmemesine sebep oldu. Ayrıca yeterli Dârülmuallimîn mezunu olmadığından çoğunlukla medrese kökenliler veya azçok okur-yazar olanlar buralarda görev aldılar. Bu yüzden ilk hamlede arzu edilen fayda sağlanamadı. Buna rağmen sayıları önemli ölçüde artmıştı.

3) İlki 1847 yılında açılan ve ortaöğretim düzeyinde öğretim yapan rüşdiyeler, nüfusu beş yüz haneden fazla olan kasabalarda açılacak ve bütün masrafları devlet tarafından karşılanacaktır. Öğretim süresi dört yıl olup her okula bir veya iki öğretmen, bir gözetmen bir de hademe tayin olunacaktır. 1867'ye kadar sadece Müslümanların girebildikleri bu okullara gayrimüslim çocukları da kabul edileceklerdir. Bunlar Türkçeden yeterlilik imtihanına tabi tutulacaklardır. Rüşdiyelerde Din İlimlerine Giriş, Türkçe, Arapça, Farsça, Hesap, Tarih, Coğrafya, Geometri, Cimnastik, Fransızca, okulun bulunduğu bölgedeki ikinci dil okutulmaktaydı. Görüldüğü gibi ezbere dayalı, pratik ve gerçekçi olmaktan uzak, çok sayıda dili öğretmeye çalışan, ama hiçbirini başaramayan bir müfredat mevcuttu. Buraları bitirenler imtihanla idadilere gidebilecekti.

4) Bugünkü liselere denk gelen eğitim kurumu olarak idadîlerin açılması düşünüldü. Bunlar rüşdiyelerden mezun olan Müslim ve gayrimüslim öğrencilerin birlikte eğitim görecekleri okullardı. Nüfusu bin haneden fazla olan yerlerde idadi açılacak olup masrafları hazineden karşılanacaktı. Her idadide altı öğretmen bulunacaktı. Burada öğretim süresi üç yıl olup Türkçe, Mantık, Tarih, Coğrafya, Edebiyat, Cebir, Hesap, Kimya, Resim, Fransızca, Tabiat İlimleri, Trigonometri, Cimnastik, Dünya Tarihi, Osmanlı Kanunları gibi dersler okutulacaktı. Bu okullarda da müfredat yine öğrenilmesi güç bir yığın dersi kapsamaktaydı. Önemine rağmen 1873 yılına kadar idadi açılması mümkün olamamış, bu tarihten sonra başta İstanbul olmak üzere muhtelif yerlerde idadiler kurulmuştur.

5) 1869 Nizamnamesi'nde XIX. yüzyılın ortalarından itibaren açılmasına teşebbüs edilen üniversitenin mutlaka kurulması gerektiği tekrarlanmaktaydı. Gerçekten de bir Dârülfünûn kurulması için daha 1846'da modern bir binanın temeli atılmış ama imkânsızlıklar yüzünden aradan geçen zamana rağmen bir türlü bitirilememişti. Buna rağmen bir binada 12 Ocak 1863 tarihinde halka açık konferanslar tarzında olmak üzere ilk dersler başlatıldı. Devlet yöneticilerinin de iştirak ettiği bu konferanslarda devrin şöhretli ilim adamlarından Derviş Paşa Fizik, Salih Efendi Biyoloji, Ahmed Vefik Paşa Tarih, Cevdet Paşa Coğrafya, Osman Efendi Astronomi dersleri verdi. Bu durum günlerce devam etti. Fakat dersler genel kültür vermekten öteye gidemedi. 1865'te çıkan bir yangın dolayısıyla bu ilk teşebbüs yarım kaldı. 1870'te yeniden açılan Dârülfünûn, bu sefer de, derslerinde reformcu fikirleri işleyen Afganlı Şeyh Cemaleddin'e duyulan kamuoyu tepkisi yüzünden kapatıldı (1871 ortaları). Bir başka deneme Galatasaray Sultanîsi içerisinde 1875'te başlatıldı. Fakat bu deneme de gündüzlü öğrencilerin devam problemi ve ortaöğretim ile üniversitenin aynı binada bulunuşunun mahsurları sebebiyle verimli olamadı.89

Eğitimi çağdaşlaştırmaya yönelik çalışmaların en önemlilerinden biri öğretmen yetiştirme çabalarıdır. Bu amaçla 1848'de İstanbul'da ilk defa öğretmen okulu (Dârülmuallimîn) açılmış, daha sonra vilâyetlerde de açılması cihetine gidilmiştir. 1870 yılında da kız öğretmen okulu (Dârülmuallimât) açılmak suretiyle de kızların ilkokul sonrası eğitimleri için çalışmalar başlatılmıştır.90

Henüz idadiler açılmadan önce yüksek öğretim ile rüşdiyeler arasında bir öğretim basamağına ihtiyaç duyulduğu açıkça hissedilmekteydi. Bu sırada Osmanlılık siyasetine uygun olarak gayrimüslimlere Türkçenin daha etkin biçimde öğretilmesine yönelik çalışmalar sürdürülürken,91 diğer taraftan Müslüman ve gayrimüslim unsurun aynı sınıflarda eğitilmesi ile birlik ve beraberliğin daha esaslı şekilde sağlanabileceği görüşü hakim oldu. Bu tip eğitimin, sıbyan ve iptidai okullar seviyesinde verilmesi mahzurlu görüldüğünden daha üst düzeydeki okullarda yapılması düşünülmekteydi. Sultan Abdülaziz'in Paris gezisi sırasında, Fransa Eğitim Bakanı Victor Duruy tarafından Osmanlı eğitiminin ıslahı için hazırlanan proje ilgi gördü. Padişah ülkeye döndükten sonra Fransa'da ve diğer Avrupa ülkelerinde gördüklerinin tesirinde kalarak bunların Osmanlı memleketlerinde de uygulanmasını emretti. Böylece o zamana kadar Osmanlı memleketlerinde olmayan bir eğitim modelini yürüten Galatasaray Sultanîsi açıldı.

Bu okul rüşdiye ile yüksek öğretim arasında ve Osmanlılık siyaseti doğrultusunda, dinler arası bir eğitim kurumu olarak 1 Eylül 1868 yılında açıldı. Okulun öğretim süresi beş yıldı. Fakat bilgi seviyesi düşük olan öğrencileri yetiştirmek için üç yıllık hazırlık sınıfı konulmuştu. Okulun modeli Fransız liselerinden alınmıştı. Zaten ilk müdürü olan M. de Salve ile öğretmenlerinin çoğu Fransız idi. Ayrıca Türk, Ermeni, İngiliz, Rum öğretmenler de bulunmaktaydı. Buraya her dinden ve milletten öğrenci kabulü esas olmak üzere 150 Müslüman, 150 gayrimüslim öğrencinin alınması uygun bulunmuştu. Masrafları Osmanlı Devleti ile Fransa paylaşmaktaydı. Öğretim dili Fransızca olup okutulan dersler şunlardı: Türkçe, Fransızca ve Fransız Edebiyatı, Grekçe, Ahlâk, Latince (Hukuk, Tıp ve Eczacılık tahsili için yetecek kadar), Genel Tarih ve Osmanlı Tarihi, Coğrafya, Matematik, Mekanik, Fizik, Kimya, Ekonomi, Tabiat Tarihi, Hukuk... Görüldüğü gibi kültür dersleri özellikle Fransız kültürünü ön plana geçirecek şekilde okutulmakta, hatta Türk tarihini dahi yabancılar vermekteydi.

Galatasaray Sultanîsi çeşitli din, ırk ve mezhepteki toplulukları Osmanlılık etrafında birleştirmek maksadıyla açılmış olmasına rağmen genellikle gayrimüslimlerin lehine bir eğitim-öğretim programı tatbik etti. Öğretmen ve yöneticilerinin çoğunluğunun gayrimüslim olması Müslüman aileleri okuldan uzak tuttu. Öte yandan buradaki görevlilerin de faaliyetleri dikkatle incelendiğinde Türk toplumuna hizmet etmeye niyetleri olmadığı görülmektedir. Okula devam eden Türk çocukları arasında Fransız hayranı bir nesil yetiştirilirken, özellikle gayrimüslim çocuklara, milliyetçilik duyguları aşılanmakta ve komitacı yetiştirilmekteydi. Nitekim bunun dehşetli sonuçlarını gören Sultan Abdülhamid, ateşli milliyetçilerden olan Ali Suavi'yi buraya müdür olarak tayin etti (1877). Önceki yönetimin icraatına dair Ali Suavi tarafından hazırlanan raporda yer alan şu ifadeler oldukça dikkat çekmektedir: "Okulda 162 Müslüman, 377 Müslüman olmayan talebe mevcuttu. Ekalliyet üzere kabul edilmiş İslâm'dan 16 nüfus tam ücret verdikleri halde, 52 Bulgardan yalnız üçü, 122 Rumdan dahi yalnız bir kişi tam ücret vermekte ve 94 Ermeniden hiç kimse tam ücret vermemektedir. Mekteb-i Sultanî Nizamnamesi'ne göre fakir ve iktidarı olmayanlara devletçe verilecek para yalnız, tebaa-ı Osmaniye'ye mahsus iken bu haktan 4 Moskof tebaası, 16 Fransız, 8 İtalyan, 2 İngiliz, 2 Yunanlı olmak üzere cem'an 32 ecnebi yararlanmaktadır".92

Tanzimatçılar, Dârülfünûn'un açılmasına karar verdikten sonra, burada okutulacak ders kitaplarının hazırlanmasını sağlamak, ilmî araştırmalarda bulunmak, yabancı dillerde yayımlanan ilmî eserleri tercüme etmek gibi çok yönlü hizmetleri yürütmek üzere Fransız Akademisi'ni örnek alarak Encümen-i Dâniş adlı bir akademi teşkil ettiler. 18 Temmuz 1851 tarihindeki gösterişli açılış törenine başta padişah olmak üzere bütün devlet erkânı katıldı.

Meşhur tarihçi Hayrullah Efendi yaptığı açış konuşmasında; insanın maddî ve manevî varlığının devamı için ilim öğrenmeye ve marifete muhtaç olduğunun izahına gerek bile bulunmadığını hatırlatarak çağın güzelliklerini elde etmek üzere bu kurumun açılmasına karar verildiğini ifade etmiştir. Çoğunluğu devlet adamlarından oluşan kırk dahilî üyenin yanı sıra otuzu aşkın yabancı üyenin bulunduğu Encümen-i Dâniş, kendisine bağlanan ümitleri karşılayamadan 1862'den sonra ortadan kalktı. Bu süre içinde tek verimli çalışması Ahmed Cevdet Paşa tarafından yazılan Tarih-i Cevdet oldu. Başarısızlığın sebebi ilim ile ilgisi olmayan, sırf hatır gönül meselesinden dolayı buraya seçilen kişilerin çokluğundan kaynaklanmaktaydı. Bu kuruluşta büyük emekleri olan Ahmed Cevdet Paşa şöyle demektedir: "Meclis-i Umûmî-i Maarifin kararı üzere kırk âzadan mürekkep bir Encümen-i Dâniş teşkil olundu ve encümenin yevm-i küşâdında salifüzzikr Kavaid-i Osmaniye huzur-ı hümâyuna arz ve takdim kılındı. Encümen-i Dâniş âzasının birçoğu hatır için intihâb olunmuş zatlar olduğu cihetle Encümen'in teşkilinden me'mul olan fâide husûle gelmedi ve bi'l-fiil işe yarayacak âzaya tevzi olunan telifât içinde hisse-i fakire isabet eden Tarih-i Cevdet'ten başka bir eser görülmedi. Halbuki Encümen'in küşadı günü vükelâ ve memurîn iki sınıfa taksim olunup biri sanki eshâb-ı dâniş ki, Reşid Paşa takımı idi. Diğer kısmı bunların haricinde kalmakla dilgîr olmuşlardı ki, Fethi Paşa dahi hariçte bırakılanlardan biri idi".93 Bu yıllarda sıkça görüldüğü üzere sahip olduğu unvana bir yenisini daha eklemekten başka gayesi olmayan insanların kendilerini üye tayin ettirmeleriyle, bu verimli teşebbüs sonuçsuz kaldı ve Osmanlı Devleti'nde ondan sonra İlimler Akademisi tarzında bir kuruluş teşekkül ettirilemedi.

Tanzimat yıllarında Batı ülkelerine muhtelif dallarda öğretim yapmak üzere öğrenciler de yollandı. 1856 yılında bu sayı elli civarında idi. Ancak çeşitli enstitülere dağıtılmış olan yurt dışındaki öğrenciler, çalışma disiplininden ve güvenceden mahrum, rekabetin bulunmadığı bir ortamda yetişmekteydiler. Üstelik devlete de pahalıya mal olmaktaydılar. Bunun üzerine Paris'te bir okul açarak doğrudan öğrencileri devlete ait bu okulda eğitmek yoluna gidildi ve iki hükümet arasında yapılan anlaşma sonucunda Ekim 1857'de "Mekteb-i Osmanî" resmen açıldı. Fakat beklenen yarar elde edilemediğinden 1864'te okul kapatıldı.94 Yurtdışında öğrenim görenlerin içerisinde geri döndükten sonra devlet kademelerinde son derece başarılı hizmet yapanlar oldu. Yalnız
yurtdışına gidenlerin sayısı ve yapılan harcama dikkate alındığında bu işten kârlı çıkılmadığı görülmektedir.

Sonuç

Tanzimat Dönemi'nde yapılan reformlar, eski devrin devlet ve toplum anlayışında çok önemli değişimleri göstermektedir. Klasik dönemlerde Osmanlı Devleti genel olarak sadece güvenlik ve adaleti esas alan, bunun için vergi toplayan bir düzeni benimsemişti. Halbuki XIX. yüzyılda hükümetler toplumsal meselelere daha fazla yakınlık duymak, belirli konularda müdahaleci olup birçok yenilikleri ilk defa kendisi getirmek ve gerektiğinde denetlemek ihtiyacını hissetmişti. Avrupa'da olan, ama Osmanlı'da "olmayan" bir şeyler vardı ve bunlar devletin gerileyişine, zayıflığına ve fakirliğine sebep olmaktaydı. Bürokratlar ve aydınlar işte bu olmayanları aradılar. Pek çok alanda yapılan teşebbüslerle olmayanı ülkeye kazandırmaya, ona sahip çıkmaya çalıştılar. Bir alanda yapılan girişimler yetersiz kalınca bir başka alana da el attılar. İçişlerini, adliyeyi, maarifi düzeltmeye çalıştılar, diğer devletlerle olan ilişkilerine yeni bir çerçeve getirmeye çalıştılar, böylelikle diplomasinin temellerini attılar. Çok sayıda meclis kurdular. Bu belki bürokrasiyi artırdı, fakat toplumun parlamenterizm tecrübesi kazanmasına zemin hazırlandı. Siyaset ve yönetim anlayışı liberalleşti. Uzun yıllardır ihmal edilen halka dayanma, halkla beraber olma düşüncesi yönetim kademelerinde ifade edilmeye başlandı. Devrin önde gelen şahsiyetlerinden olan Sadık Rıfat Paşa şöyle diyordu: "Devletlerin gerçek gücü halkının kesin bir bağlılık ve iyi karşılaması ve sürekli sevgisi ile meydana gelir ve devam eder. Her hükümetin kuruluş sebebi halkının işlerini görmek ve haklarını sağlamak içindir. Hükümetler halk için kurulmuş olup halk hükümetler için yaratılmış değildir."95

Yapılan teşebbüslerin önemi küçümsenemezdi ama Osmanlı Devleti'nin yıkılışa doğru giden alın yazısını değiştirmeye yetmedi. Yenilikler, asırların birikmiş problemlerini çözmek için yeterli değildi. Zira Osmanlı Devleti'nin tekrar eski gücüne kavuşabilmesi için birikmiş problemleri çözecek ve yeni yeni ortaya çıkacak meselelerin de üstesinden gelebilecek bir dinamizme sahip olması gerekmekteydi. Halbuki Tanzimat Devri'nde de yönetimi işgal eden kadrolar, problemlerin daima arkasından yetişmeye çalıştılar. Bütün bunlara rağmen Tanzimat ile başlayan düşüncede, devlet ve toplum anlayışında değişme ve Batı tesiri, Türk tarihinin önemli dönüm noktasını meydana getirdi.



1 Bu antlaşmanın imzalanmasının sebepleri, kapsamı ve sonuçları hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Mübahat S. Kütükoğlu, Osmanlı-İngiliz İktisadî İlişkileri, II, İstanbul, 1976.
2 Ahmet Cevat Eren, "Tanzimat", İA, XI, İstanbul, 1970, s. 718.
3 Abdurrahman Şeref, Tarih Musahabeleri, Sad.: E. Koray, Ankara, 1985, s.40.
4 Yabancı büyükelçiliklere de tebliğ edilen ferman Takvim-i Vekâyi, Sayı 187'de yayınlanmıştır. Başlangıçta bu büyük günün hatırasına, Bayezid meydanında bir abide dikilmesi ve her yıldönümünde tören yapılması düşünülmüş ise de bilahare vazgeçilmiştir. A. Şeref, Musahabeler, s. 40.
5 Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), İrade-Meclis-i Vâlâ, 3525, 3954, 7802. Aslında hizmet karşılığı tahsisat usulünün yerine maaş verilmesi bütün memurlar için geçerliydi. Ancak uygulamanın alt yapısı tam olarak hazırlanamadığından maaş verilme yöntemi iptal edilmemekle birlikte tam da uygulandı denemez. Sonuçta memurlar alabildikleri takdirde maaşlarını aldılar, bu arada halktan da çeşitli adlar altında ücret temin etmeye çalıştılar. Carter V. Findley, Kalemiyeden Mülkiyeye, Osmanlı Memurlarının Toplumsal Tarihi, Çev.: G. Ç. Güven, İstanbul, 1996, s. 29.
6 Engelhardt, Tanzimat ve Türkiye, Türkçesi: Ali Reşad, Yayına haz.: Akın Bedirhan, İstanbul, 1999, s. 45'te Mustafa Reşid Paşa'nın, gayrimüslimlerin eşitliği ilkesini, Avrupa'nın Mehmed Ali Paşa'ya gösterdiği teveccühe nail olabilmek için benimsediğini ifade etmektedir. İnalcık, Reşid Paşa'nın eşitlik ilkesini ıslahatlardan beklediği pratik faydayı elde etmek için benimsediğini yazmaktadır. Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu, Toplum ve Ekonomi, İstanbul, 1996, s. 358.

7 Müslüman gayrimüslim eşitsizliğine sadece yabancılar itiraz etmiyordu. Meselâ Genç Osmanlıların güçlü temsilcilerinden olan Namık Kemâl şöyle demekteydi: "Musavatın en garip şekli bizde görülüyor. Biz ki Müslümanlarız, vatanımıza hem paramızla hem canımızla hizmet ederiz. Diğer vatandaşlarımız ki, bunlar azınlıklardır, bu hususta yalnız para sarf ederler. Acaba bize bekçilik, onlara köşe sarraflığı divan-ı kudretten tevcih edilmiş bir hikmet midir? "Esasında sadece Müslümanlarla gayrimüslimler arasında eşitsizlik yoktu. İstanbul'dakilerle taşradakiler arasında rahatsız edici bir ayrım vardı. İstanbul'un fethi sonrasında burada oturanlara verilen imtiyazlar, aradan asırlar geçmesine rağmen, hatta şehre daha fazla nüfus gelmesi istenmediği halde devam ettirilmekteydi. Bu durumu Namık Kemâl şöyle eleştirmekteydi: "Biz ki İstanbullularız. Asker vermeyiz, vergi vermeyiz. Taşralı vatandaşlarımız ise vergi verirler, asker verirler. Böyle payitaht taşralara nispetle bir tür istisna halinde ve taşralar payitahta ve birbirine nispetle bir türlü mugayerette durdukça idaremizde bir hüsn-ü intizam hasıl olmak kabil değildir. " Danuta Chmielowska, "Osmanlı İmparatorluğu'nda Tanzimat Yazarlarının Sosyal Değişimlerdeki Rolü", V. Milletlerarası Türkiye Sosyal ve İktisat Tarihi Kongresi, Tebliğler, Ankara, 1990, s. 235. İstanbul'un bu imtiyazı 1876'da ilan edilen Kanun-u Esasî'nin 2. maddesi ile kaldırılmıştır. Suna Kili, Osmanlı ve Türk Anayasaları, İstanbul, 1980, s. 1.
8 Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, I-II, İstanbul, 1977, s. 414.
9 Halil İnalcık, From Empire to Republic, Essays on Ottoman and Turkish Social History, İstanbul, 1995, s. 136.
10 Yavuz Abadan, "Tanzimat Fermanının Hukukî Tahlili", Tanzimat, I, Ankara, 1940, s. 3942.
11 İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu, s. 354-358.
12 Fransız basınının duyduğu büyük heyecan için bkz. Sabri Esat Siyavuşgil, "Tanzimat'ın Fransız Efkâr-ı Umumiyesinde Uyandırdığı Akisler", Tanzimat, I, Ankara, 1940, s. 747-756. Törene katılan Fransız Kralı Louis Philippe'in oğlu Joinville, Reşit Paşa'yı kastederek "Ey Türkler, siz bu zat için bir heykel dikmelisiniz. Bunu yapmazsanız âlem-i medeniyet sizi küfrân-ı ni'metle ittiham eder" dediği rivayet edilmektedir. Reşat Kaynar, Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat, Ankara, 1985, s. 176.

13 Engelhardt, Türkiye ve Tanzimat, s. 45.
14 1834'te kurulan Harbiye Mektebi öğrencileri elifbadan başlayarak 14 yıl sonra yani 1847'de yüksek riyazî ilimleri ve askerliği öğrenerek halde yüzbaşı rütbesiyle mezun olmuşlardı. Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, I-II, İstanbul, 1977, s. 310.
15 Meşhur valilerden Esad Muhlis Paşa'nın bazen istediği gibi hareket edememenin doğurduğu hırs ile odasında kılıcını çekip "ah Tanzimat ah Tanzimat" diye mindere vurmakla kızgınlığını giderdiği rivayet edilmektedir. A. Şeref, Musahabeler, s. 57.
16 1845'te Erzurum ve Diyarbekir'de Tanzimat'ın uygulanmasına karar verildiğinde bazı tepkiler meydana gelmiş, Van, Cizre ve Hakkari dolaylarında isyanlar olmuştu. Tarih-i Lûtfi, VIII, s. 13, 474-489. Rumeli tarafındaki itirazlar ve bu arada Niş ve Vidin isyanları için bkz. İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu, s. 369-382. Musa Çadırcı, "Tanzimatın Uygulanması ve Karşılaşılan Güçlükler (18401856)", Mustafa Reşid Paşa ve Dönemi Semineri, Ankara, 13-14 Mart 1985, Ankara, 1994, s. 97-104.
17 Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir, Yay.: Cavid Baysun, I, Ankara, 1986, s. 8 vd.; A. Şeref, Musahabeler, s. 118 vd.
18 İngilizler fermanı bir devrim programı ve bir zafer olarak nitelemekteydiler. Stanley Lane Poole, Lord Stratford Caning'in Türkiye Anıları, Çev.: Can Yücel, Ankara, 1988, s. 169. Ferman üzerindeki yabancı etkisi hk. ayrıca bkz. Roderic H. Davison, Osmanlı İmparatorluğu'nda Reform (1856-1876), Çev. O. Akınhay, I, İstanbul, 1997, s. 68-75.
19 Düstur, I. Tertip, I, s. 7-14.
20 Tezâkir, II, s. 66.
21 Engelhardt, Tanzimat ve Türkiye, s. 139. Esasında gayrimüslimlerin asıl sıkıntısı Osmanlı yönetiminden değil, daha çok kendi dindaşlarından kaynaklanıyordu. Nitekim İngiltere'nin Selanik konsolosunun 23 Temmuz 1860 tarihli raporunda "Hıristiyan otoriteler -bununla dinî şefleri ve kocabaşıları kastediyorum- yetki alanlarıyla kıyaslanırsa, Müslüman otoritelerden daha haris ve zalim davranmaktadır. Piskoposlar ve metropolitler pek çok zulüm olayından suçludurlar. O halde ki, eğer bunları Türkler yapsaydı, Hıristiyanlar arasında büyük bir infial dalgası meydana gelirdi" denilmektedir. Gülnihal Bozkurt, Gayrimüslim Osmanlı Vatandaşlarının Hukukî Durumu, Ankara, 1989, s. 63.
22 Muzaffer Tufan, "Sosyolojinin Fransa'daki Doğuşu Döneminde Osmanlı Toplumundaki Çağdaşlaşma Hareketi", Tanzimat'ın 150. Yıldönümü Uluslararası Sempozyumu, Ankara, 1994, s. 160-161'de Tanzimat Dönemi'nde Batılıların etkisiyle Rumeli'de bölücülüğün teşvik edildiğini söylerken sempozyuma katılan Prof. Dr. Momçilo Saviç; "Tanzimat en çok Hıristiyanlar için faydalı oldu. Oysa oradaki Türkler için olumsuz neticeler doğurdu, çünkü bunlar yaşadıkları toprakları terk ederek Anadolu'ya göç etmek zorunda kaldılar. Bu da o zamanda İstanbul'daki devlet adamlarının geleceği önceden görmede pek yetenekli olmadıklarını göstermektedir." diye görüş bildirmiştir. Aynı eser, s. 161.
23 Reşid Paşa'nın bu konuda padişaha sunduğu lâyihanın tam metni Tezâkir, I, s. 76-82'de yer almaktadır.
24 Tezâkir, I, s. 85.
25 Fermana yönelik diğer tepkiler için bkz. Tezâkir, I, s. 68-89. Maraş'ta Müslüman halk; "Böyle fermanı paşa ketm ve ihfâ ederek ahkâmını reayaya bildirmemeliydi" demişlerdi. Ayrıca devlete olan bazı yükümlülüklerini yerine getirmeyeceklerini dahi ilan etmişler, mesele ancak kuvvet yoluyla halledilebilmişti. Geniş bilgi için bkz. Ufuk Gülsoy, "1856 Islahat Fermanı'na Tepkiler ve Maraş Olayları", Prof. Dr. Bekir Kütükoğlu'na Armağan, İstanbul, 1991, s. 443-458.
26 Tezâkir, II, 9-15.

27 Muahedât Mecmuası, IV/2, İstanbul, 1298, s. 248-249.
28 "Avrupa'nın büyükleri Islahat Fermanı'nı her zaman, kendilerine Osmanlı iç işlerine müdahele hakkı veren bir belge olarak yorumladılar. 1875 de Avusturya-Macaristan Başbakanı Kont Andrassy 'Bu Ferman büyük devletlerin gösterdiği atıfetin eseridir' derken, Lord Palmerston, 'Fermanın içeriği büyük devletlerin garantisi altındadır' diyordu. " İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul, 1983, s. 82.
29 Engelhardt, Tanzimat ve Türkiye, s. 179; Salahi R. Sonyel, "Osmanlı İmparatorluğu'nda Koruma (Protege) Sistemi ve Kötüye Kullanılışı", Belleten, 213 (1991), s. 368. Caning'in Türkiye'deki faaliyetleri hk. bkz. Poole, Caning'in Türkiye Anıları.
30 Eren, "Tanzimat", s. 735. Genç Osmanlılar yabancılara toprak satılmasına şiddetli tepki göstermekteydiler. Meselâ Ziya Paşa, Hürriyet'teki bir yazısında şöyle demekteydi: "Bu tabirin Türkçesi biz idare-i hazıra sayesinde ticaretimizi, sanayimizi ecnebilere verip, birer çürük ahşap kulübeye başımızı sokmuş, seyirci kalmış idik. Şimdi bu kulübelerimizi dahi onlara verip, haneberduş olarak Anadolu yakasına hicret edeceğiz demektir. " Chmielowska, "Tanzimat Yazarlarının Sosyal Değişimlerdeki Rolü", s. 234.
31 Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, VI, Ankara, 1976, s. 102.
32 Karal, Osmanlı Tarihi, VI, s. 104.
33 Poole, Caning'in Türkiye Anıları, s. 170.
34 Karal, Osmanlı Tarihi, VI, s. 107. Ahmed Cevdet Paşa, Said Paşa'nın, Reşid Paşa'yı görevden aldırmak için yaptıklarını "ısrar-ı mecnunane" diye tanımlamaktadır. Tezâkir, I, s. 11.
35 Meselâ 1847 yılındaki muhtelif meclisler için bkz. 1263 Devlet Salnamesi. Meclisler hk. ayrıntılara dair bkz. Akyıldız, Osmanlı Merkez Teşkilâtında Reform, İstanbul, 1993, s. 179-291.

36 Geniş bilgi için bkz. Mehmet Seyitdanlıoğlu, Tanzimat Devri'nde Meclis-i Vâlâ (18381868), Ankara, 1994.
37 Merkez teşkilâtındaki reformlar hk. ayrıntılar için bkz. Lûtfi Tarihi, VI-VII, Dersaadet, 1302; Tarih-i Lûtfî, nâşiri: Abdurrahman Şeref, VIII, Vak'anüvis Dersaadet, 1328; Vak'anüvis Ahmed Lütfi Efendi Tarihi, Yay.: Münir Aktepe, IX-XII, Ankara, 1984-1991; Carter V. Findley, Osmanlı Devleti'nde Bürokratik Reform, Çev. L. Boyacı, İ. Akyol, İstanbul, 1994; Akyıldız, Reform; Stanford J. Shaw, Ezel Kural Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, II, Çev.: Mehmet Harmancı, İstanbul, 1983; Karal, Osmanlı Tarihi, V-VII.
38 Tarih-i Lûtfî, VIII, s. 120-122.
39 Bkz. Akyıldız, Reform, s. 36-64.
40 Geniş bilgi için bkz. Ortaylı, Yerel Yönetim Geleneği, s. 67 vd.; Musa Çadırcı, Tanzimat Döneminde Anadolu Kentlerinin Sosyal ve Ekonomik Yapıları, Ankara, 1990; s. 254-272; Vilâyetlerdeki reformların her biri farklı şekilde cereyan etti. Meselâ Tanzimat'ın ilanından hemen sonra Trabzon'da da uygulanması kararlaştırılmıştı, fakat mahallî şartlar ile vilâyetin güçlü valileri olan Osman ve Abdullah paşaların muhalefeti yüzünden birkaç defa ertelemeye uğradı. E. Esin Eşmen, "Tanzimat'ın İdarî Reformlarının Trabzon'da Uygulanması (1839-1856)", Trabzon Tarihi Sempozyumu, Trabzon, 1999, s. 401-406. Nihayet 1847'den itibaren Vali İsmail Paşa'nın gayretleriyle burada Tanzimat ilkeleri uygulanabilmiştir. Trabzon Şer'iye Sicilleri, 1974, s. 14/a-b. Şam örneği için de bkz. Elizabeth Thompson "Ottoman Political Reform in the Provinces: The Damascus Advisory Council in 1844-45", IJMES, 25 (1993), s. 457-475.
41 İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu, s. 370.
42 Eren, "Tanzimat", s. 729-730.
43 Muhassıllık kurumu ve Muhassıllık Meclisleri hk. bkz. Çadırcı, Tanzimat Döneminde Anadolu, s. 208-218; Abdüllatif Şener, Tanzimat Devri Osmanlı Vergi Sistemi, İstanbul, 1990, s. 39 vd.
44 Teftişlerdeki başarısızlığın bir sebebi müfettiş olarak tayin edilenlerin bunu bir ihtiyaç olarak değil de, kendilerinin İstanbul'dan uzaklaştırılması diye yorumlayarak, kırgınlık göstermiş olmalarıdır. Tarih-i Lûtfi, VII, s. 42-43.
45 Müfettiş olarak Bursa havalisine Ahmed Vefik Efendi, Canik taraflarına Bursalı Rıza Efendi, Rumeli'ye Suphi Bey, Bosna-Hersek tarafına da Ziya Bey gönderildi. Cevdet Paşa teftişlerden bir sonuç elde edilemediğini şu şekilde açıklamaktadır: "Vefik Efendi Bursa'da saplanıp kaldı. Hakim Karakuş ile vaki olan hareketlerinden dolayı halkın şikâyetleri göklere yükseldi. Rıza Efendi Canik'e varıp bir iki harap mescit bularak anları tamir ile meşgul oldu. Bu cihetle içerilere doğru gidip teftiş vazifesini yapamadı. Suphi Bey ise, fevkalâde süratle tatar gibi Manastır'a kadar gitti ve İşkodra tarafına asla teveccüh etmeyip heman kısa bir tur ile İstanbul'a avdet etti. Amma Ziya Bey Bosna Saray'a varır varmaz, yolsuz ve uygunsuz hareketlere giriştiği görülmekle azledildi." Fuad Paşa o zaman demişti ki: "Dört müfettiş gönderdik dördünün de talimatı bir idi. Her biri bir türlü içtihat eyliyerek meslekleri mezahib-i erbaa gibi birbirine muhalif oldu." Karal, Osmanlı Tarihi, VII, s. 162. Ayrıca bkz. Çadırcı, Tanzimat Döneminde Anadolu, s. 197-199.

46 BOA, Cevdet, Dahiliye, 1019. Geniş bilgi için bkz. Musa Çadırcı, "Türkiye'de Kaza Yönetimi (1840-1876), Belleten, 206 (1989), s. 237-257.
47 BOA, Kepeci Tasnifi, Sadaret Müteferrika Defteri, 9/714.
48 Ortaylı, Yerel Yönetim Geleneği, s. 77-78.
49 BOA, Hatt-ı Hümayun, 58289. Muhtarlık teşkilâtının kurulması hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Musa Çadırcı, "Türkiye'de Muhtarlık Teşkilâtının Kurulması Üzerine Bir İnceleme", Belleten, 135, (1970), 409-420; Kemal Çiçek, "Kıbrıs'ta Muhtarlık Teşkilâtının Kurulması", XII. Türk Tarih Kongresi, Ankara, 2000, s. 266-273.
50 Ortaylı, Yerel Yönetim Geleneği, s. 116-117.
51 Altıncı Daire-yi Belediye kavramı Paris'in en bakımlı semtine özenilerek kurulmuştu ve hükümet Batı'ya şirin görünmek için daha ziyade batılıların tercih ettikleri yeri özel bir kurum haline getirip modern hizmetleri ilk olarak oradan başlatmıştı. Bu teşkilâtlanma hakkında bkz. Ortaylı, Yerel Yönetim Geleneği, s. 119-142.
52 Geniş bilgi için bkz. Ortaylı, Yerel Yönetim Geleneği, s. 156 vd.
53 Hıfzı Veldet, "Kanunlaştırma Hareketleri ve Tanzimat", Tanzimat, I, Ankara, 1940, s. 139209; Halil Cin, "Tanzimat Döneminde Osmanlı Hukuku", 150. Yılında Tanzimat, Ankara, 1992, s. 1132.
54 M. Akif Aydın, "Osmanlıda Hukuk", Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, I, İstanbul, 1994, s. 430 vd.
55 Ahmed Cevdet Paşa, Ma'rûzât, Haz.: Y. Halaçoğlu, İstanbul, 1980, s. 198.
56 Ma'rûzât, s. 199-200.
57 Tahir Taner, "Tanzimat Devrinde Ceza Kanunu", Tanzimat, I, s. 221-232.
58 Ulemadan bir kısmı "Bunca mehâkim-i şer'iyye var iken mahâkim ve mecâlis-i nizâmiyye tertibine ne hacet var idi" diye sorunca Ahmed Cevdet Paşa; Celâlüddin Devvânî'nin konu ile ilgili görüşlerini aktardıktan sonra, "Celâlüddin-i Devvânî gibi bir zât böyle dedikten sonra anın üzerine kim ne diyebilir?" demek suretiyle muhalifleri susturmuştu. Tezâkir, IV, s. 85-91.

59 Engelhardt, Tanzimat ve Türkiye, s. 86; Mustafa Reşit Belgesay, Tanzimat ve Adliye Teşkilâtı, Tanzimat, I, s. 213-214.
60 Ömer Lûtfi Barkan, "Türk Toprak Hukukunda Tanzimat ve 1274/1858 Tarihli Arazi Kanunnâmesi", Tanzimat, I, Ankara, 1940, s. 321-421; M. Akif Aydın, "Arazi Kanunnâmesi", DİA, III, s. 346-347.
61 Ma'rûzât, s. 200. M. Akif Aydın, "Mecelle'nin Hazırlanışı", OA, IX, (1989), s. 31-50; Gülnihal Bozkurt, Batı Hukukunun Türkiye'de Benimsenmesi, Ankara, 1996, s. 159-174.
62 Eren, "Tanzimat", s. 733.
63 Abdükadir Özcan, "Osmanlı Askerî Teşkilâtı", Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, I, İstanbul, 1994, s. 360. Tanzimat yıllarından itibaren askerlikle ilgili olarak çıkarılan kanunlar hk. bkz. F. Ayın, Tanzimat'tan Sonra Asker Alma Kanunları (1839-1914), Ankara, 1994.
64 BOA, İrade, Meclis-i Vâlâ, 2067, 3616, 3812.
65 BOA, İrade, Meclisi Vâlâ, 1040, 1410, 3525, 3863, 3954, 7802. Bunlar hakkında Ahmed Mithat Efendi şöyle demektedir: "Başıbozuk askeri tabir olunan dırıntı askerin taht-ı inzibatta olmamalarından nâşi kendilerinden şiâr-ı insaniyete mugayir bazı harekât vukuu şâyi olup eğerçi şayiai vakıada mübalâğa olduğu tahkikatı ahîre ile sabit olmuş ise de nizam ve talim altında olmıyan askerlerin harekâtında bittabi intizam olamıyacağı ve esna-i seferde kendilerine verilecek havayiç ve tayinat hususunda mazbutiyet olamıyarak bulundukları mevâkide zaruret ve sefalet çekecekleri ve bu cihetlerle kendilerinden muntazar olan hidemât-ı haseneye bedel hem kendileri, hem de devlet ve ahali mutazarrır olacakları hasebiyle başıbozuk nam ve heyeti külliyen lağvolunmuştur. " M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I, İstanbul, 1983, s. 164.
66 BOA, İrade, Meclis-i Vâlâ, 5435.
67 Eren, "Tanzimat", s. 724.
68 Karal, Osmanlı Tarihi, VII, s. 182-183.
69 Esasında sınırlı düzeyde de olsa donanmada Hıristiyan görevli bulunduğunu ve bunların yortu günlerinde ayinlerini yapabilmeleri için uygun bir yerde gemilerin demir atarak birkaç gün oyalandığını, ayrıca gemilere papaz tayininin de yer yer gerçekleştirilmiş olduğunu görmekteyiz. Geniş bilgi için bkz. Ali İhsan Gencer, "Harp Gemilerine Papaz Tayini Meselesi", Doğumunun 100. Yılında Atatürk'e Armağan, İstanbul, 1981, s. 351-366.

70 Bahriyedeki gelişmeler hk. bkz. Ali İhsan Gencer, Bahriyede Yapılan Islahat Harketleri ve Bahriye Nezaretinin Kuruluşu, (1789-1867), İstanbul, 1985.
71 Tevfik Güran, Tanzimat Dönemi'nde Osmanlı Maliyesi: Bütçeler ve Hazine Hesapları (1841-1861), Ankara, 1989 (Belgeler, Sayı 17'den ayrı basım).
72 Shaw-E. K. Shaw, Osmanlı İmparatorluğu, II, s. 131. Meselâ Akçaabâd halkının çeşitli adlar altında önceki yıllarda yaptıkları ödemeler dikkate alınarak 1264 senesine ait vergisi 395. 136 kuruş olarak tespit olundu. Bu meblağdan 38. 836 kuruş indirilerek vergi tutarı 356. 300 kuruş olarak belirlendi. Bu verginin içine görevlilerin maaşlarıyla diğer kamu harcamaları da dahil idi. Trabzon Şer'iye Sicilleri, 1974, s. 23/a, 40/b-43/a. Bununla birlikte vergi meselesinden dolayı Ankara, Edirne, Kırkilise gibi yerlerde bazı karışıklıklar meydana gelmişti. Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), İrade, Dahiliye, 1631.
73 Tanzimat Dönemi'nde yapılan yeniliklerden rücû ile ilgili olarak bir misâli aktarmakla yetineceğiz. 1839'da angaryanın kaldırıldığı ilan edilince Vidin ahalisi, artık ağalara angarya suretiyle çalışmak istemediklerini bidirdiler. Fakat mecliste ağalar hakim olduğundan, "kimse kimsenin bilâ-bedel ve irza arazisini zapt ve kendisi ziraat edemiyeceği"ne dair bir karar çıkarılarak reayanın angarya yerine arazi kirasını başka şekilde ödemek mecburiyetinde olduğuna karar verildi. Bunun üzerine merkezden iki tarafa da ağır gelmeyecek tarzda arazi kirasının yeniden tayin olunması emredildi. Neticede Vidin'deki ağa köylerinde yapılan değişiklikler esasa ait hiçbir şeyi düzeltmiyordu. Toprağın angarya olarak ekilmesi kaldırıldıysa da, odun taşıma zorunluluğu devam ettirildi. Halil İnalcık, Tanzimat ve Bulgar Meselesi, İstanbul, 1992, s. 95-97.
74 Cizyenin kaldırıldığı tarihe kadarki değişik uygulamalar hk. bkz. Halil İnalcık, "Cizye", DİA, VIII, s. 45-48; Boris Christoff Nedkoff, "Osmanlı İmparatorluğunda Cizye (Baş Vergisi)", Çev.: Ş. Altundağ, Belleten, 3 (1944) s. 627-630.
75 Abdurrahman Vefik, Tekâlif Kavâidi, İstanbul, 1328, s. 45-47; Şener, Vergi Sistemi, 112115; Nedkoff, "Cizye", s. 630.
76 Şevket Pamuk, Osmanlı Ekonomisinde Bağımlılık ve Büyüme (1820-1913), İstanbul, 1994, s. 63. Meselâ bir İngiliz sterlini 1800 yılında 12 kuruş iken 1840'da 109 kuruş civarındaydı. Bkz. Charles Issawi, The Economic History of Turkey, 1800-1914, Chicago and London, 1980, s. 329-
331'deki liste.
77 Kaimeler hk. geniş bilgi için bkz. Ali Akyıldız, Osmanlı Finans Sisteminde Dönüm Noktası: Kağıt Para ve Sosyo-Ekonomik Etkileri, İstanbul, 1997, s. 28 vd. 1839'da basılan ve %12.5 faizli olan ilk hazine tahvili bazı araştırmacılar tarafından ilk kağıt para olarak nitelendirilmiş ise de, altın olarak hazinede karşılığı olmaması, vadeli ve faizli olması itibariyle bunu kağıt para saymak mümkün değildir. Bkz. Roderic H. Davison, "The Ottoman Experiment With Paper Money", Türkiye'nin Sosyal ve İktisat Tarihi (1071-1920), Ankara, 1980, s. 243-251. Carter V. Findley, Kalemiyeden Mülkiyeye, s. 29'da da bu tahvil ilk kağıt para olarak değerlendirilmektedir. Ziya Karamursal, Osmanlı Malî Tarihi Hakkında Tetkikler, Ankara, 1989, s. 79'da bunun ilk para olarak nitelendirmektedir.
78 Meselâ bir Fransız vatandaşı BOA, İrade, Hariciye, 2050; yine bir başka Fransız, Aynı yer, 7700; biri Macar ve biri Amerikalı olan iki kişi bu suçtan yakalanmışlardı. Aynı yer, 9410. Bir gayrimüslim kalpazan için de bkz. İrade, Meclis-i Vâlâ, 902. Kalpazanlar yabancı olunca devlet bunları tespit etmek için büyük ölçüde gayrimüslim vatandaşlardan faydalanmaktaydı. İrade, Dahiliye, 5873. Sahte para basanları ihbar edenlere "ihbariye akçesi" ve Mecidiye nişânı verildiğine dair bkz. Aynı yer, 25893, 27881.
79 Eren, "Tanzimat", s. 723.
80 1850'de Sadrazam Mustafa Reşid Paşa, Paris ve Londra'daki iki firmadan 55 milyon franklık borç istemiş, hatta hisse senetleri padişahın tasdikini beklemeden Paris'te piyasaya sürülmüşse de, daha sonra sadaretteki değişiklik yüzünden anlaşmadan vazgeçildiğinden devlet, böyle sıkışık bir zamanda 2.200.000 lira tazminat ödemek zorunda kalınmıştı. Kütükoğlu, "Osmanlı İktisadî Yapısı", s. 548.
81 Emine Kıray, Osmanlı'da Ekonomik Yapı ve Dış Borçlar, İstanbul, 1993, s. 23, 25.
82 Namık Kemâl, Fuad Paşa'nın "Bu devlet istikrazsız yaşamaz" cümlesine tepki göstererek; "Hele bu gidişle hazinenein hali nereye varacağını bütün bütün tasavvurdan âciziz. Şurası iyi düşünülmelidir ki, 'Devlet istikrazsız yaşamaz' değil, 'Yalnız istikraz ile yaşayamaz". İhsan Sungu, "Tanzimat ve Yeni Osmanlılar", Tanzimat, I, s. 834-835 (Hürriyet, Sayı 47, 5 Safer 1286/17 Mayıs 1869'dan naklen).
83 1854-1914 yılları arasında 296.850.000 sterlin borçlanıldığı halde, ele geçen para yalnızca 180.619.000 sterlindi. Bu dönemdeki faiz ödemeleri ise 152.390.000 sterlin idi ki, net olarak hesaplandığında 15.818.000 sterlinlik açık ortaya çıkmaktaydı. Pamuk, Bağımlılık ve Büyüme, s. 65 (Tablo 4. 1). Daha ayrıntılı tablolar için de bkz. s. 191-194. Yine her borç ile ilgili özet bilgi için bkz. Kıray, Dış Borçlar, s. 205-221.
84 Lûtfi Tarihi, VIII, s. 153. Meselâ 1850'lerde İzmir'deki 18 fabrikadan 16'sı yabancılarla rekabeti zorlaştıran ağır vergiler yüzünden kapanmıştı. Donald Quataert, Sanayi Devrimi Çağında Osmanlı İmalat Sektörü, Çev.: T. Güney, İstanbul, 1999, s. 18. 1843-1863 yılları arasında faaliyette bulunan Düzoğlu Agop, Hoca Mihran ve şerikleri tarafından kurulan İzmir Kağıt Fabrikası'nın ilginç tarihi için bkz. Zeki Arıkan, "İzmir Kâğıt Fabrikası (1843-1863)", Osmanlı'dan Cumhuriyet'e, Problemler, Araştırmalar, Tartışmalar, İstanbul, 1998, s. 300-314.
85 Vedat Eldem, Osmanlı İmparatorluğu'nun İktisadî Şartları Hakkında Bir Tetkik, Ankara, 1970, s. 115-116.
86 Toprak kaybına rağmen 1830-1913 yılları arasında Osmanlı Devleti'nin ihracatı cari fiyatlarla beş, sabit fiyatlarla on kat artmıştı ki, bu ihracatın %90'ı tarımsal ürünlerdi. Pamuk, Bağımlılık ve Büyüme, s. 94. Osmanlı Devleti'nin Avrupa ile olan toplam 1845'te 12.2, 1876'da 54 milyona ulaşmıştı. Kemal H. Karpat, "The Transformation of Ottoman State, 1789-1908", IJMES, 3 (1972),s. 246.
87 Tezâkir, I, s. 11.
88 Geniş bilgi için bkz. Mahmud Cevad, Maarif-i Umumiye Nezareti, Tarihçe-i Teşkilât ve İcraatı, İstanbul, 1338; Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, 5 Cilt, İstanbul, 1977. Daha özet olarak da bkz. Bayram Kodaman, Abdullah Saydam, "Tanzimat Devri Eğitim Sistemi", 150. Yılında Tanzimat, Ankara, 1992, s. 475-496.
89 Ekmeleddin İhsanoğlu, "Tanzimat Döneminde İstanbul'da Dârülfünûn Kurma Teşebbüsleri", 150. Yılında Tanzimat, s. 397-439.
90 Abdükadir Özcan, "Tanzimat Döneminde Öğretmen Yetiştirme Meselesi", 150. Yılında Tanzimat, s. 441-474.
91 Meselâ Rum çocuklarının Osmanlı toplumuna uyum sağlayabilmesi için Osmanlı lisanı ile derslerin okutulması benimsenmiş, Sisam Beyi Fotyadis'in gayretleriyle buradaki mekteplerde Osmanlıca tahsiline başlanmıştır (1874). Vak'anüvis Ahmed Lûtfi Efendi Tarihi, Haz. Münir Aktepe, XV, Ankara, 1992, s. 28.
92 Bayram Kodaman, Abdülhamid Devri Eğitim Sistemi, Ankara, 1991, s. 136-137. Ayrıca bkz. İsmail Doğan, "Eğitimci Ali Suavi (1839-1878) ve Galatasaray Lisesindeki Uygulamaları", Tanzimat'ın 150. Yıldönümü Uluslararası Sempozyumu, Ankara, 1994, s. 515-538.
93 Tezâkir, I, s. 13.
94 Adnan Şişman, "Mekteb-i Osmanî (1857-1864)", OA, V (1986), s. 83-160.
95 A. Şeref, Muhasebeler, s. 103.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv      2593 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın