• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
Osmanlı İmparatorluğu'nda Geleneksel Reformdan Modern Reforma Geçiş: Sultan III. Selim ve Sultan II. Mahmud Dönemleri / Prof. Dr. Stanford J. Shaw

Kanuni Sultan Süleyman'ın saltanatı döneminden (1520-1566) bu yana pek çok Osmanlı yöneticisi, Tuna nehrinin güneyinde yer alan Avrupa topraklarının tamamı ile birlikte Orta Doğu'nun çoğunu ve Afrika'nın kuzey kıyılarının büyük bir kısmını yöneten devletlerini kuran ve sürdüren siyasal, askeri ve sosyal kurumları iyileştirmek suretiyle İmparatorluklarının çöküşüne çare bulmaya çalıştılar. Bunların temsil ettiği geleneksel reform (yenileştirme) anlayışı, Osmanlı kurumları ve hayat tarzının inançsız Avrupa'da geliştirilebilecek her şeyden daha üstün olduğu varsayımı üzerine oturtulmuştu. 16. yüzyılda İmparatorluk zirveye ulaştığı zaman bu anlayış büyük ölçüde gerçeği ifade eder nitelikte idi, ancak iki yüzyıl sonra artık gerçek durumu yansıtmıyordu. Eskinin metotlarını iyileştiren, yozlaşmış resmi görevlileri ve beceriksiz askeri önderleri ayıklayan, Osmanlı tebasından binlercesinin topraklarını ve evlerini terk etmelerine yol açan fakat aynı zamanda Sultan'ın yönetici sınıfına mensup kişileri zenginleştiren ihlallere son veren reformlar ve eskiden İmparatorluğun büyük olmasını sağlayan devlet kurumlarının ve ordunun iyileştirilmesi büyük ölçüde rahatlama sağladı ve İmparatorluğu yıkımdan kurtardı. İmparatorluğun gerilemesi, onu varlığını tehdit eden Doğulu ve Batılı güçlü düşmanların saldırıları karşısında çaresiz bıraktığı zaman, Osmanlı yönetici sınıfının yozlaşmış üyeleri bu tür değişikliklere izin verdiler. Fakat, reformlar gerçekleştirilir gerçekleştirilmez ve tehlikeler savılır savılmaz, Osmanlı yönetici sınıfı reformcuları bertaraf ettiler ve çıkar sağladıkları eski ihlalleri yeniden tesis ettiler. Bu nedenle, 16. yüzyılın sonlarında ve 17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu, geleneksel reform dönemlerinden -bu dönemlerde eski kurumların daha önceki dönemlerde olduğu gibi çalışması ve böylece İmparatorluğun çabukça tehlikeden kurtarılması sağlanmıştı- ve eski ihlallerin sisteme sessizce geri getirildiği yıllardan -bu yıllarda yapılan ihlaller, yeni tehlikeler yönetici sınıfın liderlerini geleneksel reform dönemlerini tekrar kabul etmeye zorladığı ana kadar bu liderleri zenginleştirmeye devam etti- geçti.

18. yüzyılda, Rusya ve Avusturya karşısında yenilgilerle sonuçlanan bir dizi savaş İmparatorluğu öyle ciddi bir durumla karşı karşıya bıraktı ki, Osmanlı yönetici sınıfı, sadece eski kurumları yenileme ve ihlalleri sistemden ayıklamayı değil, aynı zamanda Avrupa'daki benzerlerini örnek alan yeni kurumların ve uygulamaların sisteme eklenmesi sürecini de içeren reformları başlatmaya zorlandı. Bu reformlarla ümit edilen, yeni silah ve taktiklerin kullanılması ile birlikte Osmanlıların hükümette ve sosyal alanlarda geleneksel hayat tarzlarını başarı ile savunmalarını sağlamaktı. Bu anlayışın benimsenmesi, Osmanlıların bütün alanlarda geleneksel tarzdaki reformları sürdürmesini ve daha önceki yüzyıllarda uygulanan eski metotları iyileştirmesini, yine de bunlara bazı yeni unsurların eklenmesini -Avrupa'da geliştirilen yeni askeri kurumlar ve tekniklerin en azından kısmen örnek alınmasını- mümkün kıldı. Yeni kurumların ortaya çıkışı, Osmanlı reformunda geleneksel olarak geçmişin yenilenmesinden yeni bir modern reform sistemine doğru bir değişim sürecini başlattı. Bu süreç, hayatın bütün alanlarında -sadece askeri alanda değil- geleneksel kurumların bir tarafa bırakıldığı ve en azından kısmen de olsa Batı'daki benzerleri örnek alınarak şekillendirilmiş yeni kurumların eskilerin yerini aldığı 19. yüzyıl Tanzimat hareketinin bir özelliği idi. Osmanlı'nın dış tehlikeye karşı cevabının geçmişte büyüklük sağlayan kurumların reformuna yönelik geleneksel çabalardan 19. yüzyılın reform çabalarına doğru değiştiği süreç, 18. yüzyıl bitmek üzere iken ve 19. yüzyılın başında ülkeyi yöneten iki sultanın saltanatı dönemlerinde -III. Selim (1789-1807) ve kuzeni II. Mahmud (1808-1839) -meydana geldi.1 III. Selim Dönemi (1789-1807)

1789'da III. Selim tahta geçtiği zaman, 18. yüzyılda maruz kaldığı bütün yenilgilere rağmen Osmanlı İmparatorluğu hâlâ Avrupa'nın en büyük devletlerinden biriydi. Balkan yarımadasının Tuna nehrinin güneyinde kalan kısmı, Anadolu ve Irak'tan Kuzey Afrika'ya kadar Arap dünyasının tamamı İmparatorluğun sınırları içinde yer almaktaydı. 18. yüzyılın askeri yenilgilerinin maliyeti özellikle Macaristan ve Kırım gibi İmparatorluğun önemli ve bütünleşmiş topraklarının kaybedilmesi olmuştu, ancak toprak büyüklüğü Osmanlıların çok büyük çoğunluğunda ve gerçekten pek çok Avrupalıda Osmanlının gücü ve sağlamlığı konusunda yanlış ve aldatıcı bir etki bırakmıştı. Avrupalıların çoğu, Osmanlı tehlikesinin azalmış göründüğü bir zamanda, uyuyan devi kızdırmak ve iki yüzyıl önce bütün Avrupa'yı korkutan Osmanlı tehlikesinin yeniden başlaması ihtimalini risk etmektense onu yalnız bırakmaktan hoşnuttular.

Sonuç olarak, 18. yüzyılda İmparatorluğun karşılaştığı sorunlara Osmanlıların çoğunun verdiği karşılık hiç bir tepki göstermemekti. Çoğu imparatorluğun aynı kaldığı görüşündeydi ve bu nedenle hiç bir şeyi değiştirmek için çaba harcanmasına ihtiyaç olmadığını düşündüler. Gelecekte Avrupalıların saldırması tehlikesi olduğunu gören bir kaç Osmanlı bile, asıl alakalarının sahip oldukları belli statüleri ve çıkarlarını korumak olması nedeniyle, sınırlı bir bakış açısına sahiptiler. İmparatorluk topraklarının çoğunluğu bir bütün olarak kaldığı müddetçe, elde ettikleri gelirler, hayat tarzları ve rahatları ataları ile aynı düzeyde kaldıkça, bir değişiklik arayışı içinde olmadılar ve Osmanlı yapısında bir kötülük var olduğunu düşünmediler. Fatih Sultan Mehmed (1451-1481) ve Kanuni Sultan Süleyman zamanında geliştirilen geleneksel Osmanlı usullerinin Avrupa'da geliştirilebilecek bütün usullerden çok daha üstün olduğuna inanmaya devam ettiler. Hâlâ Osmanlı sisteminin 16. yüzyılda olduğu gibi 18. yüzyıl Avrupa sistemine üstün olduğuna ve eğer yenilgiler söz konusu ise bunların Avrupa'da geliştirilen yeni kurumlardan ve kullanılan yeni tekniklerden daha çok Osmanlı'nın kanun-ı kadim takip etmemesinden kaynaklandığına inanmışlardı.

Bununla birlikte, bu tür bir reform fikri ve reformlara karşıtlık, III. Selim ve II. Mahmud ile başlayıp Osmanlının varlığını sürdürdüğü son yüzyıl boyunca, yönetici sınıfın konumu ve ayrıcalıklarının bu sürece bağımlı olduğu İmparatorluğa karşı yeni tehlikelerin ortaya çıkması sonucunda hızla değişti. Bu tehlikeler İmparatorluğun daha önceki yüzyıllarda karşılaştıklarından çok daha büyük boyutlardaydı. Çünkü bu tehlikeler sadece dış düşmanların -özellikle Rusya ve Avusturya- saldırılarını içermiyordu, aynı zamanda, hem kendilerini Müslümanların idaresinden kurtarmak ve kendi bağımsız ulusal devletlerini kurmak isteyen ve hem de bu süreçte kendi etnik ve dini kökenlerini ve ulusal emellerini paylaşmayan bütün Müslümanları ve Musevileri yok etmeyi ya da topraklarından dışarı sürmeyi arzulayan İmparatorluğun Hıristiyan tebasının ayaklanmalarını da içermekteydi. Osmanlı yönetici sınıfını III. Selim'in mevcut Osmanlı idari ve sosyal yapısına yeni askeri kurumlar ekleme çabalarından, II. Mahmud'un eskiden devralınan çağdışı kalmış kurumları kaldırılarak yerlerine daha iyilerinin -modern dünyanın ihtiyaçlarını daha iyi karşılayacak ve çoğu zaman Batıda gelişen kurumlar örnek alınarak şekillendirilmiş kurumlar- yerleştirilmesi sürecine geçmeye zorlayan özellikle bu tehlikeydi.

III. Selim ne ölçüye kadar bir geleneksel reformcu idi? Osmanlı'daki reform fikrinin Tanzimat modeline dönüştüğü süreci ne ölçüde o başlattı? Ne ölçüde eskinin geleneklerini terk etti ve yeni metotlara yöneldi ve ne ölçüde 18. yüzyılda seleflerinin takip ettiği geleneksel reform çizgisini takip etti? Onun saltanatı dönemi ne ölçüye kadar eski ve yeni tarz reformlar arasındaki geçişi temsil eder?

Bu sorulara verilecek cevapları bir tarafa bırakarak, ilk başta Selim'in, büyük ölçüde yetiştirilme ve eğitim tarzının farklı olması nedeniyle, haleflerinden gerçekten oldukça farklı olduğunu kabul etmeliyiz. Osmanlı sultanlarından İmparatorluğu kuran ve topraklarını genişleten ilk onu, şehzade iken vilayetlerde idari ve askeri işlerde yoğun bir eğitim gördükten sonra tahta geçmişti. Fakat bu zamandan sonra 18. yüzyıla kadar olan dönemde şehzadelerin tamamı, daha çok şiir yazımı ve şarkı besteciliği gibi sosyal niteliği olmayan meşguliyetler ve görevlerle uğraşmalarına izin verildiği Topkapı Sarayı'nın Harem'inde dışarı ile ilişkileri sınırlı bir hayat sürdürdüler. Bu yetişme tarzı onların tahta geçtikleri zaman idari işlerde ve savaş ile ilgili konularda etrafındakilere bağımlı olmalarına neden oldu. III. Selim gençliğinde sarayın boğucu atmosferinden kaçan ilk Osmanlı şehzadesiydi. Babası III. Mustafa'nın saltanatı (1757-1774) ve babasının reformcu Vezir-i Azam'ı Koca Ragıb Paşa'nın görevde bulunduğu (1756-1763) dönemde kendisine, daha önceki şehzadelerin mahrum edildiği, Fransızca öğreten, kapsamlı ve özgürlükçü bir eğitim veren yabancı hocalar tayin edildi. İlaveten, İmparatorluğun kendini savunmasını ve diğer geleneksel Osmanlı usullerinin fazla değişmeden varlığını sürdürmesini mümkün kılacağı ümidiyle yeni askeri birlikler ve teknikler oluşturmak için Osmanlı İmparatorluğu'na getirilen Avrupalı dönmelerce kurulmakta olan yeni askeri teşkilatları gözetlemesine izin verildi. Böylece III. Selim'e daha önceki Osmanlı şehzadeleri ile karşılaştırıldığında o derece geniş bir perspektif sunuldu ki, o, Osmanlının gerilemesinin sadece Osmanlının geleneksel kurumlarının başarılı bir biçimde işletilmemesinden değil, aynı zamanda Osmanlı'nın Avrupa'daki düşmanlarının, kendilerini daha önceki yüzyıllarda Osmanlı orduları karşısında yıkılan devletlere kıyasla çok güçlü bir konuma getiren çok daha sağlam idari, askeri ve mali kuruluşlar geliştirmeleri nedeniyle ortaya çıktığını anlayan ilk Osmanlı padişah oldu.

Elbette Selim'e bu bir tür gelenek-dışı eğitim ve tecrübesini tamamlamasına izin verilmedi; babasının ölümü ve amcası I. Abdülhamid'in tahta geçmesi sonrasında Topkapı Sarayına kapatıldı. Çünkü yeni Sultan, eğer bu şehzadeye saraya serbestçe girip-çıkma izni verilirse, kendisini devirmek isteyenlerin adayı olabileceğinden korktu. Eğer Selim başlangıçtan itibaren sarayda tecrit edilmiş bir hayat yaşasaydı, kendinden önceki şehzadelerden büyük ihtimalle farklı olmayabilirdi. Onlardan farklı hiç bir şey öğrenmeyebilir ve Harem'in kendisine sağladığı zevkler ve bilgilerle yetinebilirdi. Fakat o bu tür bir zihniyeti savunması için çok geç bir zamanda saraya kapatıldı. O bir kere dış dünyanın etkisine maruz kalmıştı ve gençliğinde ona tutucu olmayan bir eğitim verilmişti. Bu nedenle, I. Abdülhamid'in tahta geçişinden sonra sarayda tecrit hayatı yaşasa bile, sadece kadınlar ve harem ağaları ile yaşamaktan hoşnut olmadı. Sarayın dışındaki dünyada neler olup bittiğinden habersiz bırakıldığı bir durumu kabullenmeye istekli değildi; daha fazla bilgi sahibi olmak, eğitimini sürdürmek ve dünyayı tanımak istedi. Bu isteklerini şehzade olmayan, dolayısıyla istediği zaman saraya girip çıkabilen kişiler vasıtasıyla yerine getirebildi. Bunlar arasında Venedikli Dr. Lorenzo -Selim'in kişisel doktoru- en önemlisiydi; genç şehzade için Fransızca kitaplar temin etmek yanında onun Avrupalı diplomatlarla, özellikle zamanın İstanbul'daki Fransa'nın büyükelçisi Choiseul-Gouffier'le, ilişki kurmasını sağladı. Fransız büyükelçisi Selim'i, tahta geçtiğinde İmparatorluğunu modernleştirmede ve elbette bu süreç içerisinde İmparatorluğun politikalarının şekillendirilmesinde Fransız rehberliğini ve yardımını kabul etmesi için ikna etmeye çalışıyordu. Sonuçta, Selim'in, kendisinin de olmayı ümit ettiği aydın kral tipinin bir örneği olarak gördüğü Fransız Kralı XVI. Louis ile mektuplaşmasını sürdürmesini sağlayan Dr. Lorenzo idi.

Selim'in dış dünya ile irtibatını sağlayan tek kişi Dr. Lorenzo değildi. Diğeri, Kaptan-ı Derya Gazi Hasan Paşa -Çeşme Savaşı (1768) sonrasında Osmanlı donanmasını modernleştiren kişi- tarafından verilen genç köle ve çocukluk oyun arkadaşı İshak Bey'di. Dr. Lorenzo gibi sarayda kalmak zorunda olmayan İshak da, Selim'e dış dünyada olup bitenler hakkında bilgi veren ve Dr. Lorenzo gibi okuması için kitap temin eden önemli bir araçtı.

1776'da Dr. Lorenzo, tahta geçmek için bir hazırlık olarak İshak Bey'in, bu ülkede neler olup bittiği, Avrupalıların hayatlarını ve ülkelerini modernleştirmek için neler yapmakta oldukları konusunda şahsi bilgi elde etmek için Fransa'ya gönderilmesinin iyi bir fikir olduğuna Selim'i ikna etti. İshak Bey, Selim'e gördükleri hakkında düzenli raporlar gönderebilir ve Selim tahta çıktığı zaman, İmparatorluğu modernleştirmenin yolunu açacak Vezir-i Azam olabilirdi. Dr. Lorenzo İshak Bey'i bir Fransız yük gemisi içinde İstanbul'dan dışarı çıkarmak için plan yaptı. Bu gemi onu Ekim 1786'da Toulon'a götürdü. Daha sonra İshak Bey Paris'e gitti ve burada ona erken dönem Fransız Oryantalist okulunun -Les Jeunes des Langues- ilk Fransız mezunu Pierre Ruffin tarafından yerleşim yeri ve rehberlik sağlandı; aynı zamanda Fransız Dışişleri Bakanlığı ona mali destek sağladı.

Selim, bir şehzade olarak, Dr. Lorenzo'nun sağladığı kolaylıklar vasıtasıyla olduğu gibi, büyük ölçüde İshak Bey'in İstanbul'a gönderdiği raporlar vasıtasıyla, dış dünya ile temasını sürdürdü ve gerilemekte, fakat hâlâ büyük bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu'nun yöneticisi olarak I. Abdülhamid'in yerine geçeceği gün için kendini hazırladı.

Bu yıllarda Selim, geleneksel bir Osmanlı uygulaması olan bir miktar Osmanlı gencinin koruyuculuğunu üstlenme, onlara kimi zaman İngiltere ve Fransa'da bulunma dahil nispeten modern bir eğitim sağlama ve daha sonra bu kişilerin kendisinin gözü kulağı olarak hizmet etmesi, diğer bir deyişle, hem ne olup bittiğini öğrenen ve hem de kendisine muhalif olanlara karşı kendi istediklerini uygulayan araçları olmaları için Osmanlı bürokrasisinde önemli mevkilere yerleştirme uygulamasını da sürdürdü.

Selim 1789'da tahta geçtiğinde 28 yaşındaydı. Son 15 yıldır sarayda tecrit edilmiş bulunuyordu. 18. yüzyılda üçüncü defa olarak, Osmanlı Devleti, iki yıl önce başlayan Rusya ve Avusturya ile savaşında ardı ardına yenilgiler almaktaydı. Selim'in İmparatorluğu kurtarmak için orduyu reform etmeyi öngören çok sayıda planı vardı, ancak şimdilik, yenileştirmek istediği geleneksel ordu İmparatorluğun düşman ile savaşan tek ordusu olduğu için, hiç bir şey yapamıyordu. Bu nedenle, barış yapılması kendisine İmparatorluğu güçlendirmek için bir fırsat sağlayana kadar beklemek zorundaydı. Yine de bu arada değişiklik için zemini hazırladı. Kanunların yapılış mekanizmasında önemli reformlar yaptı. Kanun yapmanın geleneksel metodu, basitçe Sultanın ferman (kararname) yayınlaması idi. Fermanlar Sultanın hemen yakınında bulunan resmi görevlilerin sağladığı bilgiler esas alınarak hazırlanır, Osmanlı bürokrasisinde uzun yıllar hizmet vermiş üst düzey Osmanlı bürokratlarından oluşan Divan-ı Hümayun'da görüşülür ve incelenirdi. Fakat bu bürokratların deneyimleri yönetici sınıf içinde mensup oldukları belli bir kesim ile sınırlıydı ve bu nedenle Sultan'a Osmanlı idari yapısında köklü değişiklikler yapmak için ihtiyaç duyulan genel bakış açısını sağlayacak durumda değildiler. Selim bu problemi, örneğin ordu, hazine, eğitim sistemi gibi Osmanlı hayatında modernleştirmeyi istediği alanlarda Avrupalıların modern kurumları ve uygulamaları nasıl oluşturduklarını incelemek ve daha sonra bulgularını İshak Bey'in gönderdiklerinden çok daha detaylı biçimde rapor etmek üzere himayesindekilerden bir kısmını belli başlı Avrupa devletlerine göndermek suretiyle çözmeye çalıştı. Bu yolla elde edilen raporlardan (layihalar) en önemlileri Ebubekir Ratıb Efendi ve Tatarcık Abdullah Efendi tarafından gönderilenlerdi.2

Ebubekir Ratıb Efendi Osmanlı Yönetici Sınıfının idari kurumuna (Kalemiye) mensuptu. Selim'in tahta geçişinden hemen sonra Avrupa'ya gönderildi ve seyahati sırasında edindiği izlenimleri bir dizi rapor halinde bildirdi. Osmanlı İmparatorluğu'nda ne yapılması gerektiği konusundaki düşüncelerini belirten ifadeleri ile karşılaştırıldığında, onun Avrupa'nın kurumlarına ilişkin tanımlamaları daha az isabetli açıklamalardı. Ona göre:

'Avrupa devletlerinde, hükümdarlar tarafından koyulan kanunlara, teşkilatlara, prensiplere ve vergilere toplumun her seviyesinde insanlar tarafından tam olarak uyulmaktadır. Vergiler zamanında ödendiği müddetçe hiç bir kral, askeri komutan yada bürokrat bir başkasının işlerine vergiyi gerekçe göstererek müdahale etmez...Kişi istediği giysiyi satın alabilir, istediğini söyleyebilir ve kişinin neler yiyip içebileceği ve nerelere gidip gelebileceği konusunda bir sınırlama olmadığı gibi, yiyeceğine, giyeceğine, alış-verişine ve kazançlarına müdahale edilmez.' Mahkemeler hakkında şunları belirtti: 'Hiç bir dini hukuka sahip değildirler. Bu demektir ki, İsa'nın koymuş olduğu kanunlardan sadece evlilikle ilgili kimi kurallar geçerli kalmıştır ve bu alanda bile krallar söz konusu olunca İsa'nın getirdiği kurallar her zaman uygulanmaz. Mirasla ilgili konularda dini hükümler uygulanmamaktadır, bu nedenle mevcut Avrupa devletleri öyle bir yapıya sahiptir ki, artık onlar ehli-kitap olarak nitelendirilemezler.'

Ebubekir Ratıb Efendi, Avrupa devletleri ve onların askeri yapıları, posta sistemleri, yolları, madenleri, tarımı, endüstrisi, bankaları, ticari hayatı ve benzerleri konusunda yazmaya devam etti. O, Avrupalı hükümetin yönetilenlere fayda sağlamak amacıyla var olduğu; bunun da idare etmenin amacının genişlemek, imparatorluğu savunmak ve devletin zenginliklerini Sultan ve Yönetici Sınıfın faydası için kullanmak olarak belirlendiği geleneksel Osmanlı düşüncesinden farklı olduğu görüşündeydi. Ebubekir'e göre, İmparatorluğun kapladığı alanın çok geniş olması ve bundan dolayı merkezi hükümetin eyaletlerdeki görevlilerini denetim altında tutma güçlüğü büyük bir problemdi. Ona göre, Avrupa'nın büyüklüğünün temelinde yatan asıl unsurlar şunlardı: (1) askerlerinin örgütlenme tarzı ve itaatkarlığı; (2) hazinenin etkinliği ve dolu olması; (3) bakanların ve bürokratların dürüstlüğü, kabiliyeti ve sadakati; (4) halkın huzuru, esenliği ve korunması için yapılan düzenlemeler; ve (5) Avrupalı devletlerin ortak faydaları için işbirliği yapma kabiliyeti. Bunların, eğer Sultan taklit etmeye çalıştıklarının ulaştığı büyüklük ve güce erişmeyi gerçekten istiyorsa, reform çabalarını yürütürken akılda tutması gereken hedefler olduğunu belirtti.

Her ne kadar Ebubekir açıkça ifade etmediyse de asıl söylemek istediği şey, eğer Osmanlı İmparatorluğu Avrupa gibi birliğini sağlamak ve güçlenmek istiyorsa, Avrupa'nın geçirdiği türden temel sosyal ve ekonomik değişimleri geçirmesi gerekli olduğu idi. Artık devlet sadece Yönetici Sınıf tarafından ve bu sınıf için kurulamazdı. Eğer Avrupa'da geliştirilen teknikler ve yönetim şekilleri Osmanlı İmparatorluğunu güçlendirmek ve modernleştirmek için başarı ile uygulanabilecekse, halk kitlelerinin çıkarları, işbirliği ve desteği de dikkate alınmalıydı.

Bunlar oldukça önemli ifadelerdi, fakat bu türden görüşler azınlıktaydı. Rapor sunan 20 Osmanlı kamu görevlisi Yönetici Sınıfı oluşturan dört kesimin hepsinden temsilcileri içermesine rağmen, onların raporları ve önerileri, aşağı-yukarı 18. yüzyılda geleneksel Osmanlı reformcularının takip ettiği çizgiyi takip ederek, neredeyse tamamen askeri alan ile sınırlı kalmıştı. Bu rapor ve önerilerin hepsi Osmanlı ordusunda neyin yanlış olduğunu ayrıntılı biçimde tarif ettiler, ancak değişmeyen çözümleri sadece Yeniçeriler ve Tımarlı sipahilerin 16. yüzyılda işlevlerini başarı ile yerine getirdikleri biçimde çalışmalarını sağlamaktı. Sadece raporlardan üçü bu askeri birliklerin Avrupa silahları ile silahlandırılmasını ve Avrupa tarzı eğitim verilmesini önerdiler. Sadece iki rapor yeni silahları kullanmak için Yeniçeriler dışında yeni askeri birlikler oluşturulmasını önerdi. Fakat hiç bir rapor, Yeniçerilerin tek başına reformlar önünde en önemli engel olduğu gerekçesiyle lağvedilmesini önermedi ya da ima etmedi. Sadece Ebubekir, reformların askeri olmaktan öteye diğer alanları da kapsaması gerektiğini, Osmanlı sosyal sisteminin tebanın bir şekilde yönetime katılmaları ve katkıda bulunmalarını sağlayacak şekilde gözden geçirilmesi gerektiğini -ki bu konu Tanzimat Dönemi'nde ele alınacaktır- önerdi. Bu nedenle III. Selim, saltanatının geri kalan yıllarında sadece askeri alan üzerinde, diğer bir deyişle Nizam-ı Cedid diye adlandırılan kurum üzerinde, yoğunlaştı.

Tatarcık Abdullah Efendi, Ulema sınıfına mensuptu. Fakat, diğer pek çok dini liderden farklı olarak kendi kurumu dahil reform yapılması konusunda oldukça istekliydi. III. Selim'e rapor sunanların çoğu mensubu oldukları kurumlarda kendilerini ve kendi siyasi müttefiklerini etkileyebilecek değişiklikler yapılmasını desteklemekten kaçınmış olmalarına rağmen, Abdullah Efendi, kendi kurumu İlmiye dahil Osmanlı hükümeti ve toplumunun bütün boyutlarını dikkate alan bir rapor sunan tek kişiydi. O, Sultan tarafından görevlendirilen özel bir kurul tarafından dini kurumun bütün mensuplarının sınavdan geçirilmesini ve dinleri konusunda bilgisiz olanların ya da görevlerini yerine getirecek kapasiteye sahip olmayanların işlerine son verilmesini tavsiye etti. Abdullah Efendi şu görüşleri belirtmişti: Osmanlı Yönetici Sınıfının tamamında var olan yaygın rüşvet ve yakınları kayırmanın yerini bütün atamalar ve yükseltmeler için katı sınavlar yapılması almalı, ulema arasında sadece görevlerini yerine getirmek isteyen kişiler atanmalı ve görevde tutulmalıdır. Anlaşıldığı kadarıyla geçmişte bir uygulama olarak var olan, bu mevkiler diğer kurumların mensuplarının emeklilik sonrasında bir emeklilik maaşı fonu olarak kullanılmasına son verilmelidir. Sadece dürüst ve becerikli şahıslar Ulema'ya önderlik etmek için atanmalıdır ve bunlara da sorunları araştırmak ve çözüm bulmak, yeteneksizleri dışlamak, dini okullar ve camileri asıl işlevlerine kavuşturmak için gerekli zaman ve özgürlüğe sahip olmaları sağlamak amacıyla görevlerinde beş ila on yıl kalma süresi verilmelidir. Fakat, Tatarcık Abdullah bile Ulema'nın ihtiyaç duyduğu geleneksel eğitimin değiştirilmesi ya da modernleştirilmesi fikrinden bahsetmeye cesaret edemedi. Onun tavsiyeleri uygulandığında, eğitim, önceden olduğu gibi, hâlâ sınırlı ve bağnaz kalacaktı. Fakat, en azından Ulema teşkilatının başlangıçta kurulduğu amaca uygun olarak çalışması sağlanacak ve kurumun asıl dini görevleri bütün inananların yararına olacak biçimde yerine getirilecekti.

Sultanlık ve Saltanat Kurumları konusunda, Tatarcık Abdullah İmparatorluğun sorunlarının nedeni olarak, bu kurumların daha önceki iki yüzyıl boyunca gelişme tarzını, özellikle onların halktan ve ordudan soyutlanmalarını gösterdi. İlk Osmanlı Sultanları ordu ile birlikte yaşamış ve sorunları tebaları ile tartışmak için hazır bulunmuşken, 1453'ten sonra İmparatorluğu yönetenlerin Bizans etkisi sonucunda kendilerini tecrit ettiklerini belirtti. Abdullah Efendi, bu uygulamanın Sultanı ve vezirlerini İmparatorluğun içinde bulunduğu duruma ilişkin detaylı bilgi edinmekten alıkoyduğunu ve onları, sağladıkları bilgileri kendi çıkarlarına göre şekillendiren yardımcılarının yazdığı raporların insafına bıraktığını söyledi. Bundan dolayı, zaman zaman Sultanın ve vezirlerinin saraylarını terk ederek, politikalarının nasıl uygulandığını, eyaletlerin ihtiyaçlarının neler olduğunu, halkın nasıl düşündüğünü ve neler istediklerini anlamak için şehirlere ve kırsal alana gitmelerini tavsiye etti. Gerçekten bu, 15. yüzyıldan beri askeri hareketler haricindeki zamanlarda saraylarında oturan sultanlar için iyi bir şans olabilirdi.

Abdullah Efendi bürokrasiyi incelerken, o dönemde mevcut olan yozlaşmanın çoğunu, resmi görevlilerin Sultan'a ve sarayda onun etrafında bulunanlara, mevkilerine atanmaları karşılığında ödemek zorunda kaldıkları büyük ücretler ve rüşvetlere bağladı. Sırası ile bu memurlar da, ödediklerini telafi etmek için halka aşırı vergi yüklemek zorundaydı. Bu uygulama kaçınılmaz olarak mevkilerin en çok yeterli olanlar yerine en fazla parayı ödeyebilenlere verilmesine neden oldu ve yetenekli ve dürüst görevlilerin bile makamlarını, ödedikleri ücreti telafi etmek ve kendilerine menfaat sağlamak için kullanmaya mecbur etti.

Abdullah'ın önerdiği çözüm basitti. Sultan kendisine ve memurlarına ödenen ücretleri kaldırmalıydı. Bu, memuriyetin her kademesinde rüşvetlerin ve ücretlerin ortadan kalkmasını mümkün kılacaktı. Böylece atamalar kabiliyet esasına göre yapılabilecekti. O zaman yürürlükte olan bir yıllık atama süresi yerine, görevlilerin hemen işten çıkarılma korkusu olmaksızın görevlerini yerine getirebilmeleri için gereken yetki ve güvenliğe sahip olabilmelerini sağlamak amacıyla üç veya beş yıllık dönemler için atama esası getirilmeliydi. Son olarak Abdullah Efendi, üst düzey devlet memurluklarına varlıklı olanların atanmasının tercih edilmesi -bu tür kişilerin çalmak için hiç bir nedene sahip olmayacakları ve rüşvete ihtiyaç duymayacakları nedeniyle- gibi ilginç bir öneride bulundu. Bu uygulama, eğer hükümet etkin olacak ve hem Sultan'a hem de halka hizmet edecekse bastırılması gerekli olan rüşvet ve yolsuzluk döngüsünü sona erdirecekti.

1792 tarihli Yaş Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu'nun 18. yüzyılda Rusya ile yaptığı üçüncü ve son savaş sona erdiğinde, nihayetinde III. Selim uzun zamandır planladığı reformları yapabilmek için zaman bulabildi. O, Osmanlı toplumunu bütün alanlarda yenileştirmeye niyetlenmiş olabilirdi. Fakat, düşmanlarının karşısında aldığı en son yenilgiler nedeniyle -saltanatının geri kalan yıllarında maruz kalınan sürekli yabancı saldırıları da dikkate alınırsa- her şeyden önce askeri boyut üzerinde yoğunlaşmak zorundaydı. Bu durum III. Selim'in 19. yüzyılda kendini takip eden reformculardan daha çok babasına ve amcası I. Abdülhamid'e benzemesine neden oldu. Fakat Selim için askeri alanda reformları uygulamak ya da yeni silahlar ve usulleri getirmek dahi güçtü. Yeniçeri ocağına beraberinde yeni üniformalar ve modernleştirme planlarını götüren görevliler atandığı zaman bunlar parça parça edildiler. Fakat Selim vazgeçmedi. Sadece yetenekli askerlerin görevlerine devam edebileceğini kesinlikle belirtmek için Yeniçeri kadrolarını yarı yarıya azaltmayı denedi. Eyalet valilerine, gençleri kendi gözetimleri altında eğitmeleri ve onları Yeniçeri ocağında boşluklar oluştuğunda buraya alınmaları için hazır tutmaları emredildi. Yeniçerilere Avrupa tarzı üniformalar, tüfekler ve mermiler sağlanması, her bir alaya bu silahların nasıl kullanılacağını öğretmek için silahların kullanımı konusunda eğitim görmüş belli sayıda askerin verilmesi gibi yeni girişimlerde bulunuldu. Yeni metotları kabul etmeye ikna etmek amacıyla Yeniçerilerin maaşları artırıldı ve yıllardır ilk defa maaşlar zamanında ve tam olarak ödendi.

Atlı Sipahi birlikleri, topçular (Topçiyan) ve savaştan arkaya kalan diğer daha az önemli uzmanlaşmış birimler, varlıklarını temin etmek için gerekli olduğunu düşündükleri değişiklikleri kabul etmeye çok daha istekli gibi göründüler. Her bir uzman birimin idari ve askeri işlevleri birbirinden ayrıldı; mali ve ticari işleri yürütmekle görevli gözetmenler (nazır) atanması ile birlikte, daha önce mutlak yetki sahibi olan kumandanlar (Ağalar) sadece askeri vazifeleri yapmakla görevlendirildi. Rütbeliler belli aralıklarla sınavlara tabi tutuldu; bu sınavlar sonunda çok sayıda rütbeli yeteneksizlik ya da dürüst olmamaları nedeniyle atıldılar ve yerlerine alt kademelerden coşkulu gençler alındı. İhtiyat kuvvetleri, askeri hizmetlerini yerine getirenlerden olduğu gibi bunların çok sayıda çocuğundan ve savaşta yararlılık gösteren düzenli ordu dışındaki birliklere mensup olanlardan oluşturuldu. Kışlalar modernleştirildi, kıyafet ve yiyeceklerin düzenli olarak sağlanması için gerekli düzenlemeler ve ücretler yüzyıldan fazla bir zamandır ilk defa zamanında ve tam olarak ödendi. Tımarlar tarafından bakılan Sipahilere, geçmişte kanuna aykırı biçimde yaptıklarını -oğulları askerlik hizmeti yapabilecek durumda olması halinde mal varlıklarını ve mevkilerini onlara miras bırakmak- resmen yapabilmelerine izin verildi. Tımar sahibi Sipahilerin ve donanma subaylarının kendi mal varlıklarını idare etmek için kış aylarında evlerine döndüğü eski sistemin yerine, her on kişiden birinin bu tür görevleri yerine getirmek üzere meslektaşlarını temsil etmesini içeren ve böylece atlı birlikler ve donanmanın yazın olduğu gibi kışın da savaşa hazır olmasını teminat altına alan rotasyon sistemi getirildi. Fakat insan doğasında var olan yeniliğe karşı direnme devam etti; öyle ki girişilen reformlardan hiç birisi Selim'in arzuladığı başarıyı elde edemedi.

Bu nedenle III. Selim zamanla daha çok tamamıyla yeni bir ordu oluşturmak üzerinde yoğunlaştı. Bu orduya, Gazi Hasan Paşa'nın I. Abdülhamid döneminde oluşturduğu yeni donanmaya verdiği isim benimseyerek Nizam-ı Cedid ('Yeni Düzen') adını verdi. Bu isimde kullanılan nizam kelimesinin türetildiği Arapça "nzm" kökü, daha önceki iki asır boyunca Osmanlı silahlı kuvvetlerinin ve gerçekte bir bütün olarak Osmanlı toplumunun bir özelliği haline gelen düzensizlik karşısında 'düzenleme' ya da 'yeniden düzenleme'ye vurgu yapar. Nizam-ı Cedid temelde Avrupa usullerine uygun olarak teşkilatlandırıldı, çünkü Avrupa ülkelerinin askeri teşkilat yapısı esas alınarak, Avrupalıların taktikleri, disiplini, üniformaları ve silahları Avrupalı askeri komutanların gözetimi altında kullanılmıştı. Bu komutanlardan bir kısmı henüz yeni sona eren savaşta tutsak alınmıştı, bir kısmı ise karşılığında Osmanlının sadakatini ve hatta itaatini uman Avrupa hükümetleri tarafından verildi. Bu girişimi destekleyecek fonları sağlamak için kurum ve kurallarıyla kökleşmiş Osmanlı hazinesini kullanmak mümkün değildi, çünkü her bir gelir zaten Selim'in faaliyetlerine engel olmaya cesaret edemediği ya da engel olmak istemediği belirli kurum ve girişimler için ayrılmıştı. Bunun yerine, İrad-ı Cedid ('Yeni Gelirler') denilen ve adının da ima ettiği gibi daha önce vergi alınmayan kaynaklardan gelir elde eden yeni bir Hazine kuruldu.

Bu kaynaklar 17. yüzyılda yapılan son kadastro çalışmasından beri yüzyıllardır tarıma açılan ve bu nedenle hazinenin vergilendirmediği toprakları -bu toprakların çoğu gayri- resmi olarak ve kendi çıkarları için haydutlar ya da Osmanlı Yönetici Sınıf tarafından kullanılmasına rağmen- içerir. Diğer gelirler, mevcut karışık ortamı kendi refahlarını Sultanın ve hükümetin aleyhine artırmak için kullananların topraklarına ve diğer mal varlıklarına el konulmasından elde edilen gelirler oluşturdu. Bu gelirlerle, İstanbul'un kuzey banliyölerinden Levend Çiftliği adlı yerde -burası ismini, Galata tersanelerinin tersane hayatını ve normal işlerini kesintiye uğratmaktan kaçınmak için burada toplanan Akdeniz denizcilerinden (leventler diye adlandırılırlar) almıştır- eğitim sahaları ve kışlalar kuruldu. Bu tesisler, Yeniçerilerin ya da Sipahilerin ya da normal halkın, eğer gelişmelerine ve güçlenmelerine izin verilirse eski kurumları ortadan kaldırabilecek nitelikte yeni askeri güçlerin Sultan tarafından oluşturduğunu düşünmelerini önlemek için, İstanbul şehir hayatının merkezlerinden uzaklarda kuruldu. III. Selim, Nizam-ı Cedid ordusuna asker bulmak için Anadolu köylülerine dayandı. Çoğu zaman bu askerler şahısların askere alınmasından çok, eyalet valilerinin katkısı esasına göre toplandı. Bu valilere, o bölgedeki en iyi gençlerin alınması amacıyla bir nevi yerel askere alma uygulaması yapılması karşılığında, yeni hazineden önemli miktarlarda gelirler ve kendilerine ait modern yerel Nizam-ı Cedid muhafızlarının oluşturulması için askere alınan kişilerin bir kısmının hizmetlerinden yararlanabilecekleri ihtimalini içeren sözler verildi. Modern üniformalar, silahlar, cephaneler ve ihtiyaç duyulan diğer malzemeler, kısmen çoğu zaman İngiltere, Fransa ve diğer ülkelere gönderilen sefirlerin organize ettiği ve İrad-ı Cedid tarafından finanse edilen satın almalarla, fakat çoğunlukla genç Sultan'dan ülkeleri için kayırma, ilgi ve destek elde etmeye çalışan değişik Avrupa devletlerinin İstanbul'daki büyükelçileri tarafından ayarlanan katkılarla karşılandı. 1779 ve 1800 yıllarında Levend Çiftliği'nde Nizam-ı Cedid askerlerinden oluşan iki alay kuruldu. Bunlar çoğunlukla piyadelerdi, fakat ikinci birlikler tam olarak oluşturulduğunda, bu askeri kuvvetin emrine bir atlı birlik de verildi. Bunları, İstanbul'un Anadolu yakasındaki Üsküdar'da büyük bir alayın kurulması takip etti.

Eyalet valileri başlangıçta askere aldıkları kişileri İstanbul'a eğitim için göndermeleri ve bunlardan bir kısmını yardımları karşılığı olarak geri almışlardı. Fakat 19. yüzyılın ilk yıllarında eğitilmiş Nizam-ı Cedid askerlerinden oluşan eyalet birliklerinin kurulması için -ilk önce doğu Trakya'da Edirne, Çorlu ve Silivri'de- kendi kaynaklarını kullanmaları teşvik edildi. Bununla birlikte bu tür kuvvetlerin Osmanlı idaresinin Balkanlar'daki daha uzak merkezlerinde de oluşturulması girişimleri, Sultan'ın denetimi altındaki bu türden herhangi bir gücün kaçınılmaz olarak kendilerinin giderek bağımsızlaşan düzenlerini zayıflatacağından haklı olarak korkan ve bu tür bir güç yerine çoğu zaman Büyük Katerina'nın gözdesi Amiral Vasili Orlof'un komutasında 18. yüzyılın sonlarında doğu Akdeniz'e giren Rus deniz kuvvetlerinin yardımıyla kendi modern askeri kuvvetlerini kuran ayanlar tarafından başarısızlığa uğratıldı. III. Selim daha sonra önemli sayıda Nizam-ı Cedid birliklerinin Anadolu'nun çeşitli yerlerinde -Ankara, Bolu, Kayseri, Kastamonu, Kütahya, Kırşehir, Amasya, Sivas, Aydın, Çankırı, Çorum, Aksaray, Menteşe, Seydişehir, Niğde, Hamid, Manisa, İçel ve Karaman3-kurmayı başardı, fakat Avrupa'daki eyaletlerde olduğu gibi, bu birlikler de öncelikle onları merkezi hükümet ve özellikle onun hazinesi aleyhine güçlerini artırmak için kullanan eyalet valilerinin emri altına girdi.

İster İstanbul'da isterse eyaletlerde bulunsun, bu yeni birimler kısa bir süre içinde, artan ölçüde Sultan'ın iltimasını kazanmak için rekabet eden değişik yabancı ülkeler tarafından sağlanan en modern silahlarla teçhiz edildi. Ek olarak, 18. yüzyılda İstanbul ve civarında kurulan silah ve üniforma fabrikaları İngiltere ve Fransa'nın sağladığı görevliler tarafından modernleştirildi. Ancak her iki devletin Sultan'ın iltimasını kazanmak için aralarında mücadele ve rekabet etmeleri ve en iyi subayları değil fakat kendi ülkelerinin ordusunda rakipleri ile yarışta başarılı olamayanları göndermeleri, girişilen işlerin çoğunun amacına ulaşmamasına yol açtı. Daha başarılı olan girişimler, aynı zamanda genç Osmanlıları Avrupa'da geliştirilen askeri bilimler ve teknikler konusunda eğitmek için kurulan teknik okullardı. Rusya ile yapılan savaşın son yıllarında Gazi Hasan Paşa tarafından kurulan Deniz Mühendislik Okulu'na Mühendishane-i Bahriye-i Hümayun 1795 yılında Mühendishane-i Berri-i Hümayun (Kara Mühendislik Okulu) eklendi.

Bu okul, Osmanlı subaylarını topçuluk, istihkam, mayın döşenmesi ve mühendislik alanında teorik olduğu kadar pratik konularda eğitti ve bu eğitim sadece yeni ordu mensupları için değil, aynı zamanda eskiden kurulan Tophane ve cebeci birlikleri gibi, Yeniçerilerden farklı olarak, sadece kendilerinin önem ve gücünü artıracak olması nedeniyle modern silahları ve teknikleri kabullenmeye istekli ve arzulu birlik mensuplarına da verildi.

Reformlar sadece kara kuvvetleri ile de sınırlı kalmadı. Osmanlı donanmasının tamamının Ruslar tarafından Çeşme Savaşı'nda yok edilmesi ve böylece deniz kuvvetlerinde modernleşmeye karşı eski usullerin devamında kazanılmış çıkarı olan kişilerden yönelecek muhalefetin tümüyle ortadan kalkmasından bu yana geçen sürede, tamamen yeni ve modern bir deniz gücü Sultan I. Abdülhamid'in son yıllarında Gazi Hasan Paşa'nın ve Selim'in saltanatı döneminde halefi Küçük Hüseyin Paşa'nın (1792-1803) önderliğinde oluşturuldu. Yetenekli subayları çekebilmek ve işte tutabilmek için, rüşvet yerine kabiliyet esasına göre düzenlenmiş terfi sistemi dahil, düzenlemeler yapıldı. Gemide bulunan subayları ve diğer personeli doyurma konusunda, her bir denizci grubunun geminin değişik yerlerinde kendi mutfaklarına sahip olmaları ve bunları kullanmaları -ki bu sıklıkla bütün gemiye tahrip eden büyük yangınlara neden olurdu-şeklindeki geleneksel sistem bırakılarak bu görevi donanmanın kendisi üstlendi. Donanmaya personel temin etmek için yeni bir askere alma sistemi Ege ve Akdeniz kıyılarındaki bölgelerde uygulandı. Aynı zamanda denizcilerin de, yüksek maaşlar, düzenli eğitim ve yükselmenin kurallara bağlanması ve denetim vasıtasıyla aktif hayatlarının tamamında görevde kalmaları teşvik edildi. Modern gemilerden oluşan yeni bir filo, Haliç üzerindeki Kasımpaşa semtinde bulunan Tersane-i Hümayun'da, Fransız deniz mühendisi Jean-Babtiste Poussielgue başkanlığındaki bir grubun rehberliğinde oluşturuldu. Aynı zamanda Haliç'in daha aşağı kısmındaki Hasköy'de bulunan Deniz Mühendisliği Okulu genişletildi ve modernleştirildi; burası, bundan sonraki ilk savaşta Rusların Karadeniz filosuna karşı bir kaç deniz zaferi kazanacak kapasitede, oldukça becerikli bir subaylar grubu yetiştirdi.

III. Selim'in modern anlamda reformcu olmadığı, fakat daha çok 18. yüzyılda selefleri tarafından yapılan türden reformların devam ettiricisi olduğu, diğer bir deyişle Osmanlı sisteminin geri kalan kısmında her şeyin olduğu gibi korunması için askeri güçleri modernleştirmek yolunu benimsediği, Osmanlı sisteminin diğer kısımlarında reform yapmak için çok sınırlı girişimlerde bulunması tarafından ispatlanır. Geleneksel Osmanlı hazinesini ve finansal sistemini değiştirmek yönünde, 16. yüzyılın ortalarında yapılan reformlardan bu yana sınırlı ölçüde başarılı olmuş çareler arasında yer alan, eski yeteneksiz ve yolsuzluğa bulaşmış katipleri (memurları) Hazine'den temizlemek ve akraba kayırmacılığı ve rüşveti yasaklamak suretiyle eski sistemi işler duruma getirmeye çalışmak ötesinde çok az şey yapıldı. Osmanlı toplumu üzerinde en az bir yüzyıldır yıkıcı etkileri olan ekonomik ve sosyal problemlere, bu problemleri bastırmak yoluyla düzeltme girişimlerinde bulunuldu. Üzerlerinde yolsuzluğa bulaşmış resmi görevliler ve aynı şekilde haydutlar tarafından uygulanan baskılardan kaçmak amacıyla kırsal alanları terk eden köylüler için yapılan tek şey, onları evlerine dönmeye zorlamaktı. Aynı zamanda, İstanbul'da ve diğer büyük şehirlerde bu köylülere -ve yoksul şehirli halka-hizmet sunmak için türeyen oteller ve kahvehaneler, sanki bu tür insanların bir araya geldiği mekanların faaliyetine son vermek sefaletin sebeplerine çözüm getirecekmiş gibi, muhalefetin merkezi oldukları gerekçesiyle kapatıldı. Ailelerine yiyecek bulmak için çoğunlukla İstanbul'un sokaklarında dolaşan kalabalıkları ortadan kaldırır ümidiyle, farklı sınıflardan insanların kendileri için belirlenen geleneksel başlıkları ve kıyafetleri giymelerini emreden yeni fermanlar yayınlandı. Benzeri biçimde Selim, İrad-ı Cedid tarafından karşılananlar dışındaki modernleşme çabalarına para sağlamak amacıyla, normalde felaket getirici nitelikteki paranın değerini düşürmek, zenginlerin mal varlığına el koymak ve vergileri artırmak metotlarına başvurdu. İstanbul ve diğer büyük şehirlere getirilen yiyecekler üzerinde fiyat kontrolleri uygulayabildi ve böylece en azından aşırı nüfus artışı ve enflasyonun kötü etkilerini kısmen hafifletti. Yine de bu problemler var olmaya devam etti; bunlar ancak 19. yüzyılda daha sonra Tanzimat ile getirilen daha köklü değişiklikler vasıtasıyla çözülecekti.

Çok sayıda bilim adamı, III. Selim'in saltanatının Fransız Devrimi ile aynı döneme denk gelmesi nedeniyle, bu devrime ait fikirlerin Osmanlı toplumuna sirayet ettiğini ve böylece 19. yüzyılda Osmanlı toplumunu değiştirecek olan geniş kapsamlı değişiklikler için ortamı hazırladığını varsayarlar. Fransız Devrimi temsilcilerinin en azından düşüncelerini İstanbul'da açıklanmaya çalıştıkları doğrudur, buna karşın Fransa ve İngiltere'den eski düzenin temsilcileri onlara şiddetle karşı çıkmıştı. Her halükarda, onlar düşüncelerini Osmanlıların -hem üst hem de alt tabakaların- anlayacağı şekilde sözle ifade etmekte zorlanmıştı. Yeni teknikleri tanıtan artan sayıda yabancı subayın varlığının bu fikirlerin anlaşılmasında bir miktar etkisi olduğu da doğrudur. Bununla beraber onlar çoğu zamanlar Osmanlı üniformaları içinde kendilerini gizlediler ve gerçekten de ilişki içinde bulundukları sınırlı sayıda Osmanlı subayı arasında bile mesajlarını yaymak açısından ciddi zorluklarla karşılaştılar. Bu sadece dil sorunundan kaynaklanmıyordu; ilk olarak 16. yüzyılda ortaya çıkan ve o dönemde büyük ölçüde geçerliliğe sahip, Osmanlı ve İslam toplumunun inançsız Batı'nın geliştirebileceği her şeyden önemli ölçüde üstün olduğu ve inançsız Batı'yı taklit etmektense daha önceki dönemlerde Osmanlı'yı büyük yapan usullere dönmek suretiyle bu başarının tekrarlanabileceğini ileri süren Osmanlı geleneğinin devam etmesi nedeniyle idi. Belki de III. Selim zamanında başlatılan askeri reformların en doğrudan sonucu, az sayıda Osmanlı subayının edindiği Avrupa'nın metotları ve tekniklerine ilişkin eğitim ve yabancı dil öğrenimiydi. Bu onlar için Batı'ya bir kapı açtı, ancak bu eğitimin 19. yüzyılın daha sonraki dönemlerinde önemli sonuçları oldu ve bu sonuçlar onların kendileri yerine torunları vasıtasıyla ortaya çıktı.

III. Selim'in giriştiği reformlar, büyük ölçüde İmparatorluğunun o zaman içinde bulunduğu şartlar nedeniyle kendi zamanında çok az başarılı oldu. Pek çok yönden, ne kendisi ne de çağdaşları İmparatorluğun ihtiyaç duyduğu türden reformları yapmaya hazır değildi. İncelediğimiz gibi, Selim'in himayesindeki reformcular bile Osmanlı'nın geçmişinde var olan gelenekleri övdü ve kendilerinin İmparatorluğun hizmetine getirdikleri yabancıları dinlemeye pek niyetleri yoktu. İkincisi, 18. yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu'nun maruz kaldığı yenilgilerde rol oynayan İmparatorluğun kamu düzeninden yoksun olması ve dağılması unsurları, Osmanlı toplumunu rahatsız etmeye ve yıkıma uğratmaya devam etti. Osmanlı merkezi idaresi, eyaletler üzerindeki denetimini fiilen kaybetmişti; buralarda vergileri -ki bu vergilerin, reformları finanse etmek için merkezi hazineye gitmesi gerekirdi-toplayan yerel eşraf (ayanlar) hakim olacaktı. Tepedelenli Ali Paşa Arnavutluk'un büyük kısmını ve kuzey Yunanistan'ı denetimi altına aldı ve güney Arnavutluk'taki Buşatlı eşrafı ile çatıştı. Bayraktar Mustafa Paşa, Tuna nehri kıyısındaki Rusçuk şehrini merkez edinerek kuzey Bulgaristan ve doğu Sırbistan'ı denetledi. Pasvanoğlu Osman Paşa da, geniş imparatorluğunu merkez edindiği Vidin şehrinden kuzeybatı Bulgaristan ve doğu Sırbistan'a yaydı. Memlük soyundan gelen yerel eşraf bütün Arap eyaletlerinde hakim oldu. İlaveten, taşradaki eşrafın ileri gelenleri -Doğu Anadolu'da derebeyi, Balkanlarda hayduk ve kleft olarak adlandırılır- kırsal alanda başıboş dolaştılar ve böyle yaparak buralarda tarım yapanları horladılar ve pek çoğunu topraklarını terk etmeye zorladılar. Bu ise, gittikçe sayıları artan ve açlık, hastalıklar ve devlet ve diğerlerinin uyguladığı teröre maruz kalan şehirli nüfusa sağlanabilecek yiyecek miktarında önemli azalmalar olmasına neden oldu. III. Selim ve oluşturduğu yeni reformcu Yönetici Sınıf kendilerini eğlenceye vererek dikkatlerini başka yöne çevirdiler. Bu durum, tebasının çoğunun çektiği ıstıraplarla tamamen çelişkiliydi. Teba ise karşılaştıkları zorlukları reformlara bağlamakta, Osmanlı toplumunda kendi mevkilerini korumak için Nizam-ı Cedid'i ortadan kaldırmaya çalışan eski Yönetici Sınıfın üyelerini desteklemekte idiler. Bunun doğrudan sonuçlarından birisi, başını Yeniçerilerin çektiği eski askeri birliklerin yeni kurulanların kullanıldığı herhangi bir savaşa katılmayı reddetmeleriydi. Bunun sonucu, kurulu ordunun büyük bir kısmı hâlâ Yeniçerilerden oluştuğu için, kendi topraklarını Selim'in aleyhine genişletmek amacıyla Osmanlı'nın zayıflığından yararlanmaya çok istekli Balkan ve Avrupalı güçler İmparatorluğu işgal ederken bile, Nizam-ı Cedid ordusunun savaşta çok az kullanılmasıydı.

III. Selim'in sınırlı reform girişimlerini başarısızlığa uğratan iç faktörlere ilave olarak, gerçekten, herhangi bir başarı elde etmek için yeterince kapsamlı ya da hızlı hareket etmekten onu alıkoyan dış faktörler vardı. Selim bir süre için, 1792'de Avusturya ve Rusya ile barış anlaşması yapılması sonrasında, Avrupa'daki diplomatik ve askeri durumdan faydalanabilmişti. Fransız Devrimi'nin kendisi ve 1793 ve 1795 yıllarında Polonya'nın bölünmesi, bir süre için Avrupa'nın büyük güçlerinin dikkatini bu olaylara çevirdi ve Selim'e reformlarını başlattığı bir kaç yıllık bir barış dönemi bahşetti. Fakat 1798'de onun düzenlemelerinin tamamı, hiç beklenmeyen bir olay -Fransızların Napolyon Bonaparte liderliğindeki Mısır Seferi- tarafından sarsıldı. Bu sefer, İngiliz denetimindeki Hindistan'ı bir kara harekatı ile işgal etmek ve aynı zamanda Napolyon'a, Fransa'da iktidarı ele geçirebilmesini mümkün kılacak -gerçekten de ele geçirmişti- türden bir şöhret sağlamak gayretiyle başlatılmıştı.4

Fransızların Napolyon'un komutasındaki Mısır seferi, donanmanın Toulon'dan denize açılması ile başladı. Fransızlar, kendilerini aramakla görevli Lord Nelson'ın komutasındaki İngiliz filosundan hızlı davranarak Malta'yı aldılar ve 1 Temmuz 1798'da İskenderiye'ye çıkarma yaptılar. Temmuz'un sonuna kadar, Osmanlı Mısır'ının denetimini 18. yüzyılda ele geçiren Memlüklerin ortaçağ usulü kuvvetlerini yendiler ve İskenderiye ile Kahire dahil aşağı Mısır'ı ele geçirdiler. Napolyon, donanması sonunda kendisini yakalayan Nelson'ın komutasındaki İngiliz donanması tarafından Mısır kıyısındaki Abukir'de yenilmesi (1 Ağustos 1798) sonucunda, Fransa ile irtibatını kaybetti. Seferi yapan kuvvetlerini Mısır'da bırakarak Fransa'ya döndü (22 Ağustos 1798).

Fransız işgalinden kurtulan Memlüklerin desteğini alan bedeviler Yukarı Mısır'ı savunmaya devam ettilerse de, Napolyon'un halefleri, onun Hindistan'a doğru ilerleyişi içeren ihtişamlı planını gerçekleştirmeye yönelik ilk adım olarak Filistin'i işgal etti. Ancak Gazze'de şehrin valisi Cezzar Ahmed Paşa komutasındaki ve İstanbul'dan gönderilen Nizam-ı Cedid kuvvetlerini de içeren -III. Selim'in saltanatı boyunca Nizam-ı Cedid'in önemli bir savaşta kullanıldığı tek olay- Osmanlı kuvvetlerine yenildiler (23 Mart-21 Mayıs 1799).

Napolyon, Mısır'da kaldığı dönemde, Fransa'nın Mısır'ı Osmanlılar adına, burayı Memlük hakimiyetinden kurtarmak için işgal ettiğine III. Selim'i ikna etmeye çalıştı. Fakat III. Selim Fransız işgaline bir tepki olarak, ülkesinin yaptığı ittifaklarda köklü değişiklikler yaptı. Bunu, sadece Rusya ve Avusturya'nın kendi çıkarları aleyhine fayda sağlamasını önlemek için benimsediği 19. yüzyıldaki Osmanlının toprak bütünlüğünü koruma politikasını henüz geliştirmeye başlayan İngiltere ile değil, aynı zamanda Fransızları imparatorluğun en değerli mülklerinden birinden dışarı çıkarmak için desteğini sağlamak amacıyla geleneksel düşmanı Rusya ile ittifak yaparak gerçekleştirdi.

Osmanlı ile ittifak yapan Rusların donanması Boğazlardan geçerek Doğu Akdeniz'e açıldı. Ruslar mevcut durumu Osmanlıya karşı Balkanlarda daha fazla isyan çıkması için silah sağlamak ve bu isyanları teşvik etmek amacıyla kullandı. Aynı zamanda, bir İngiliz-Osmanlı birleşik gücü, Mısır'daki Fransız ordusunu teslim olmaya ve eyaleti boşaltmaya mecbur etti (31 Ağustos 1801).

Fakat Napolyon'un halefleri, Fransızların Mısır'da bulunduğu dönemde, başlangıçta Osmanlı kurumlarını ve usullerini koruma girişiminden sonra, Fransız ordusunun ihtiyaçlarını sadece Mısır'ın öz kaynaklarından karşılamaya -Fransa ile bağları kopmasını takiben- çalıştılar. Bunu yaparken kullandıkları yol, Osmanlı kurumları ve özellikle Osmanlı vergisi sisteminin yerine Fransız idari sistemini getirmekti. Memlüklerin denetimindeki eski Osmanlı bürokrasisinin her halükarda tahrip edilmesi nedeniyle bu nispeten kolayca yapıldı, çünkü Fransız bürokrasisinin eleman ihtiyacı yerli Kıptiler ile karşılandı. Kıptilerin işgalcilerle işbirliği yapması Mısırlı Müslümanlar ile Kıptiler arasında bugün de varlığını sürdüren bir düşmanlığa neden oldu. Fransızlar Mısır'da yeni sistemi tam olarak kuracak kadar uzun süre kalmadı. Fakat yeni kurumların ve işleri yürütmenin yeni usullerinin, eski bürokrasinin ortadan kaldırılması ile birleşerek, daha sonra Mısır'da iktidara gelen Mehmed Ali'nin, İstanbul'da III. Selim'in haleflerinin karşılaştığı türden bir muhalefetle karşılaşmadan, yeni bir idari sistem kurabilmesini nasıl mümkün kıldığını ileride göreceğiz.

Rusya, Fransızları Mısır'dan çıkarma girişiminde çok az rol oynadı. Rus filosu, Doğu Akdeniz'de bulunuşunu, Osmanlılardan çok kendi faydası için kullandı. O zaman İngiltere'den bile daha çok Rusya, Napolyon Fransa'sından gelmekte olan tehdidi, Mısır seferinin başlattığı ittifakların yapısındaki değişikliğin sürdürülmesi için kullanabildi. 1802'de III. Selim, Rusya'nın Ortodoks Hıristiyan teba adına İstanbul'a müdahale etmesine ve aynı zamanda Eflak ve Buğdan beyliklerine yerli beylerin atanması konusunu etkilemesine izin vermek zorunda kaldı. 1804'te, III Selim Napolyon'un kendisini imparator ilan eden deklarasyonu tanımayı reddettiği zaman, Fransa Osmanlılarla bütün ilişkilerini kesti (22 Kasım 1805), böylece III. Selim'i Rusya ile, Osmanlı üzerinde Rus nüfuzunun artmasını ve Rusya'nın Osmanlı yönetimine karşı Sırp ve Yunan ayaklanmalarını özendirmesini mümkün kılan yeni bir ittifak yapmak zorunda bıraktı. Bu ittifak Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa'daki topraklarını ele geçirmesi ihtimaline karşı Fransızların Dalmaçya ve aynı zamanda Tepedelenli Ali Paşa üzerindeki nüfuzunu artırmasına yol açtı. Buna ve aynı zamanda Napolyon'un Avusturya'yı ve Rusya'yı Ulm (17 Ekim 1805) ve Austerlitz (2 Aralık 1805) savaşlarında yenmesine bir karşılık olarak, III. Selim tavrını değiştirdi; Napolyon'un imparator oluşunu tanıdı (Şubat 1806) ve Fransa'nın Dalmaçya'daki tutumunu kabul etti. İngiltere, Rusya ile ittifak yaparak ve Fransa'yı Dalmaçya'yı terk etmeye zorlamak amacıyla III. Selim'in Rus donanmasının Boğazlardan geçmesine izin vermesi için baskı yaparak karşılık verdi (22 Eylül 1806). Napolyon'un Prusya'yı Jena savaşında yenmesini takiben (14 Ekim 1806), Rusya Eflak ve Buğdan'ı işgal etti (Aralık 1806) ve eğer Balkanlardaki ayan kendi yeni ve modern askeri birliklerini Sultanı kurtarmak için kullanmasalardı büyük bir ihtimalle İstanbul'a kadar gidebilirdi. Ayan, kendi bölgelerini müdahale olmaksızın yönetmeye devam etmek için, ne kadar zayıf olursa olsun, Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığını sürdürmesine ihtiyaç duyduklarını doğru bir biçimde sezdiler. İngiltere bir süre Rusya'yı destekledi, fakat Rusların İmparatorluğu ele geçirme tehlikesi, Osmanlı İmparatorluğunun zaptı ile birlikte Rus gücünün bütün Avrupa kıtasına hükmetmeye yetecek ölçüde artabileceğinden korkan İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünü korumaya çalışmak biçiminde ifade edilen 19. yüzyıl politikasını başlatmasına neden oldu. İngiliz Akdeniz donanması, III. Selim'i Rus isteklerini kabul etmeye zorlamak ve böylece Rusya'nın İmparatorluğu ele geçirmek amacıyla harekete geçmesini önlemek amacıyla Boğazları geçerek İstanbul'da demir attı.

III. Selim, dikkatini başka yerlere çeken bu olaylar nedeniyle, Nizam-ı Cedid ve diğer reformları sürdürebilecek bir konumda hemen hemen hiç değildi. Yeniçerilerin Nizam-ı Cedid ile aynı ordu içinde hizmet etmeyi reddetmesi nedeniyle, 1 8. yüzyıldaki savaşlarda Rusya karşısında tutunamayan güçlerle Rusya'ya karşı durmak zorunda kaldı ve yine aynı sonuçları aldı. Aynı zamanda Yeniçeriler ve eski düzenin devamında çıkarı olan diğerleri, III. Selim ve reformlarına her ne kadar halk desteği varsa onu da aşındırmak ve halkın hoşnutsuzluğunu kendi avantajları için kullanmak amacıyla hem İstanbul'da artan kargaşayı ve hem de Balkanlarda ve Mısır'da uğranılan yenilgileri kullanabildiler. 25 Mayıs 1807'de Nizam-ı Cedid karşıtlarının oluşturduğu bir üçlü grup-Yeniçeri yamaklarının (yedek Yeniçerileri kuvvetleri) lideri Kabakçı Mustafa, ulemadan Ataullah Efendi ve III. Selim'in reformları tarafından yerinden olmak ile tehdit edilen Osmanlı bürokratlarının temsilcisi Tayyar Paşa-Yeniçeriler için yeni üniformalar giyme zorunluluğu getirilmesine karşı çıkan küçük bir isyanı hep birlikte büyük bir çatışmaya dönüştürdüler. Nizam-ı Cedid reformlarının İmparatorluğun karşılaştığı güçlüklere neden olduğuna inanan İstanbul'daki halk kitlesinin desteğini alan bu grup, Topkapı Sarayı'nın dışında toplandı ve Sultan'ın kellesini istedi. Kendisini kurtarmak için çaresiz bir girişim olarak, III. Selim reformlarının öncülerini, onları dışarı gönderip kalabalık tarafından linç edilmelerine neden olarak ve yerlerine üçlü grubun üyelerini ve bunların tutucu destekçilerini getirerek feda etti (27 Mayıs 1807). III. Selim tahtan indirildi ve yerine üçlü grubun ellerinde bir kukla olan 28 yaşındaki kuzeni IV. Mustafa getirildi. Selim ve diğer kuzeni Şehzade Mahmud, sarayın arka kısmında bulunan Veliahtlar Dairesine hapsedildi. Nizam-ı Cedid mensupları ve reformları destekleyenlere karşı insan avı devam etti; aynı zamanda, eski kurumlar ve eski uygulamalar çok kısa bir zamanda tekrar canlandırıldı.

Selim, Topkapı Sarayında tutuklu kaldığı sırada, katliamdan kurtulan az sayıda reform taraftarı İstanbul'dan kaçtı ve Tuna bölgesi eşrafından Bayraktar Mustafa Paşa'ya sığındı. Selim, bu paşayı yenemeyince ya da kontrolü altına alamayınca, denetimi altında tuttuğu bölgenin valisi olarak atamıştı. Bayraktar Mustafa da, ayan arkadaşları gibi, kendi gücünü ve otoritesini yitirmemek için, Osmanlı İmparatorluğu'nu mevcut haliyle korumak istedi. Ordusunu Selim'i kurtarmak amacıyla İstanbul'a hareket etmek üzere hazırladı. Selim'in IV. Mustafa ve destekçilerinin kontrolü altında olduğunu bilen Bayraktar Mustafa ve onun himayesi altındaki reformcular, yeni rejime bağlı gibi görünerek, sözde bu bağlılıklarını göstermek amacıyla -bir işgal ordusu olarak değil- İstanbul'a girmek için izin istediler ve bu izni aldılar (1 Temmuz 1808). İstanbul'a ulaştıktan sonra (19 Temmuz 1808) Bayraktar Mustafa IV. Mustafa'yı desteklediğini ilan etti, fakat aynı zamanda Kabakçı Mustafa'yı katletti ve bir hafta içinde yeni hükümetin üyelerinden isyana önderlik yapanları ortadan kaldırdı. IV. Mustafa kendisini destekleyenlerin yerlerinden edildiğinin farkına varmaya başladı, bu nedenle Bayraktar Mustafa ve ordusunun Rusçuk'a dönmesini istedi ve aynı zamanda Osmanlı ailesinin yaşayan tek üyesi olarak kalabilmek için saraydaki geriye kalan iki şehzadenin katledilmesini planladı. Bunu önlemek amacıyla Bayraktar Mustafa ordusunu sarayın dışına yöneltti ve içeri girmeye çalıştı (27 Temmuz 1808). Fakat bu girişim amacına ulaşmadan önce IV. Mustafa'nın adamları Selim'i katletti. Şehzade Mahmud ise sarayın çatısından kaçarak işgalci orduya sığındı. Bayraktar Mustafa'nın ordusu onu yeni Sultan ilan etti ve IV. Mustafa'yı saraydaki Veliaht dairesine kapattı.


II. Mahmud'un Saltanatı Dönemi (1808-1839)

II. Mahmud, III. Selim ile aynı amaçlara sahipti, fakat Selim'in tecrübesi sonucunda anladı ki, toplumun diğer kesimleri idarenin ve toplumun mevcut yapısında çıkarları olanların denetimi altında kaldığı müddetçe, toplumun bir kesimini -orduyu- modernleştirmek mümkün değildi ve diğer kesimlerin kendi çıkarları tehdit edildiğinde reformlara engel olacak ve gerekirse onları ortadan kaldıracak bir konumda kalmalarını önlemek için Osmanlı sisteminin tamamını modernleştirmek gerekliydi.

II. Mahmud'un saltanatı açıkça üç döneme ayrılabilir.

1. Bayraktar Mustafa Paşa'nın Öncülük Ettiği, Reformların Oturtulduğu Birinci Dönem (Nisan-Kasım 1808)

Temmuz 1808'de II. Mahmut'un tahta geçmesi ile başlayan dört aylık bir dönem için Bayraktar Mustafa Vezir-i Azam olarak atandı. Onun görevi Osmanlı sisteminin bir bütün olarak tamamen modernleştirilmesinde ilk adım olarak Nizam-ı Cedid'i yeniden kurmak ve Yeniçeriler ile birlikte diğer eski Osmanlı askeri birliklerini kapsayacak biçimde modernleşmeyi yaymaktı. Bayraktar Mustafa bunu gerçekleştirebilirdi, çünkü Rusçuk'tan getirdiği güçlü ordu İstanbul ve Rumeli'nin büyük kısmına hakim olmuştu ve kendisi, Osmanlı Trakyası ve Makedonya'yı yöneten ayandan birisi olarak, ayanı, reformların Rusların Osmanlı İmparatorluğu'nu ele geçirmesini ve böylece taşrada kendi özerk yönetimlerini sona erdirmesini önlemek için gerekli olduğuna ikna edebilirdi. Bayraktar Mustafa onları Sened-i İttifak adlı bir belgeyi imzalamaya fiilen ikna etti (7 Ekim 1808). Bu belge ile ayanlar Sultan'ın kendilerinin hükümdarı olduğunu belirttiler, onun kanunlarına uymaya, eyaletlerde topladıkları vergi gelirlerinin büyük kısmını merkezi hazineye göndermeye, Sultan'ın oluşturmayı planladığı orduya kendi bölgelerinde asker kaydedilmesine izin vermeye ve en önemlisi Sultan reformlara karşı çıkanlar tarafından şiddet kullanmak ile tehdit edildiğinde ona askeri yardım sağlamaya söz verdiler. Bunların karşılığında Sultan onların özerkliklerini resmen tanıdı ve denetimleri altındaki bölgelerde onların yönetim tarzına karışmamaya söz verdi. İki taraf da anlaşmada verdikleri sözleri yerine getirmediler. Anlaşma ölü bir belge olarak kaldı fakat en azından şimdilik, Bayraktar Mustafa'ya İstanbul'da ihtiyaç duyulan reformları yapmaya başlaması için gerek duyduğu desteği sağladı.

Bayraktar Mustafa böylece Balkan ayan ve beylerinin desteğini garanti eder etmez, eskinin geleneksel askeri birliklerini modernleştirmenin ilk adımı olarak bu birliklerin denetimini ele geçirmek yönündeki Sultan'ın emirlerini yerine getirmek amacıyla harekete geçti. Yeniçeri ocağının kumandanı olan Ağa görevden alındı ve yerine Sultan'ın en yakın askeri danışmanlarından biri getirildi. Diğer birliklerdeki yaşlı subayların çoğu görevden alınarak kabiliyet ve Sultan'a bağlılıkları nedeniyle seçilen yeni subaylarla değiştirildi. Sadece maaşlarını alan fakat talimlere katılmayan ya da askeri faaliyetlere katılmayı reddeden askeri birlik mensupları işten çıkarıldı. III. Selim'in düşüşü sonrasında Nizam-ı Cedid askerlerinin katliamına katılanları hapsetmek ve idam cezası vermek için girişimde bulunuldu.

Nizam-ı Cedid yeniden kuruldu, fakat bu kuruma halk arasında sadece geleneksel bir saray kurumunun -Topkapı Sarayı'nın hizmetkarları (Sekban)- sağlayabileceği türden bir saygınlık kazandırmak için yeni bir isim -Sekban-ı Cedid ('yeni hizmetkarlar')- verildi (3 Ekim 1808). Nizam-ı Cedid'in eski bir görevlisi olan Süleyman Ağa bu ordunun komutanlığına getirildi ve kısa bir süre içinde 160 bin kişi bu orduya kayıt oldu. Daha önce İrad-ı Cedid'e tahsis edilenlerle aynı tür gelirleri sağlamak için, kabul edilebilir nitelikteki bir isim olan Umur-u Cihadiye Nezareti (Kutsal Mücadele İşleri Bakanlığı) adı altında yeni bir hazine kuruldu. Donanma, Bayraktar Mustafa'nın yakın danışmanlarından Abdullah Ramiz Efendi komutanlığında yeniden yapılandırıldı.

Fakat önlemler, tutucu kesimler arasında III. Selim'in düşüşüne yol açanla aynı türden bir tepki uyandırdı. Orduda ve hükümette yerlerinden edilenler, yeni orduya ve hazineye atanan yeni isimler tarafından tespit edilmemişti. Fakat Bayraktar Mustafa'nın ordusu, büyük bir şehri, onun sivil halkına saldırmadan, şehirdeki dükkanları ve evleri basmadan, halkın artan oranda tutucu kesimin yakarışlarına duyarlı olmasına neden olacak kadar halkı soğutmadan denetim altında tutacak disiplinden yoksundu. Bundan bile fazlası, Bayraktar Mustafa ve arkadaşlarının hükümet üzerindeki hakimiyeti o dereceye ulaşmaya başladı ki, II. Mahmut bile onun isteklerine karşı direnmeye ve onun görevden alınması için komplo düzenlemeye girişmişlerdi. Bayraktar Mustafa, İstanbul'daki Osmanlı hanedanlığının yerine Kırım Tatar Hanlarının Giray ailesini getirmek tehdidi ile karşılık verdi.

Sonuçta, III. Selim'in düşmesine yol açan isyanda olduğu gibi, üçlü komite, reformlara son vermek amacıyla Bayraktar Mustafa'yı devirmek için halk desteğini arkalarına alabildiler ve hatta II. Mahmut'u bu olayı takiben oluşacak sindirme döneminde bir miktar ihmal politikası izlemeye ikna bile edebildiler. Kritik dönemde Bayraktar Mustafa'nın ordusunu İstanbul'dan uzaklaştırmak için, kendi eyaletinde Tuna nehri boyunca ona karşı ayaklanma tertiplediler ve böylece askerlerinin çoğunun İstanbul'dan ayrılmasına neden oldular. İstanbul'daki ayaklanma Ramazan ayının son gününde (14 Kasım 1808) başladı. Bayraktar Mustafa ve geriye kalan az sayıda askeri, Bab-ı Ali yakınında bulunan bir taş kışlaya sığındı. Onlar burada kuşatıldı ve Topçu birlikler tarafından üzerlerine açılan top ateşi ya da Bayraktar Mustafa'nın ihtiyaç halinde kullanmak üzere yığdığı patlayıcılar tarafından havaya uçuruldular. Daha sonra Yeniçeri birlikleri tekrar II. Mahmut'a yönelerek, halkın yardımı ile, Topkapı sarayını ele geçirdiler (16 Kasım 1808). Yeni kurulan Sekban ordusu henüz tam anlamıyla oluşmamış ve eğitilmemişti ve bu nedenle Sultan'ın yardımına gelecek durumda değildi. Donanma Sultan'ı desteklemeye devam etti ve Haliç'te bulunan gemiler At Meydanı'ndaki Yeniçeri kışlalarını bombalamaya, askerleri de sarayı kuşatmaya başladı. Ancak bombardıman sarayın bulunduğu bölge boyunca yayılan büyük yangınlar başlattı. Bu ise sivil halktan binlerce kişinin ölümüne neden olarak, isyancılara verilen halk desteğini artırıcı bir unsur oldu. Bu arada II. Mahmut hâlâ sarayda tutulan IV. Mustafa'nın katledilmesini planladı. Böylece, olaylar ne yönde gelişirse gelişsin, kendisinin Osmanlı sülalesinin yaşayan tek mensubu olarak kalmasını sağlayarak, Yeniçerileri Mustafa'yı tekrar tahta getirmek suretiyle kendisini tahtan indirmek imkanından yoksun bıraktı. Fakat Bayraktar Mustafa ve onun ordusu olmadan Mahmut isyancıların saldırılarına direnecek güçten yoksundu. Sonuçta Yeniçeriler 17 Kasım 1808'de Sened-i İta'at (İtaat Belgesi) adı verilen bir belgeyi Sekban-ı Cedid ordusunun dağıtılması karşılığında Sultan'a sundular. Böylece pratikte Sultan'ı kendilerinin ve yine isyana liderlik yapan üçlü komisyonun denetimi altına aldılar ve en azından şimdilik Sultan'ın Nizam-ı Cedid ordusunu canlandırmak ve genişletmek çabalarına son vermiş oldular.

2. Hayal Kırıklığı ve Hazırlık Yılları (1808-1826)

İmparatorluğun modernleştirilmesine karşı olanlar, II. Mahmut'u Osmanlı tahtında tutmak zorunda bırakıldılar, çünkü O Osmanlı hanedanının yaşayan tek mensubu idi. II. Mahmut 1808'i takip eden 18 yıllık dönemde, İmparatorluğu dağılma ve yıkımdan kurtarmak için gerekli olduğunu düşündüğü hiç bir önlemi kurallaştırmaya gücü yetmeyen, modernleşme karşıtlarının elinde bir kukla konumundaydı. Bu arada, Yeniçeri piyadeleri ve atlı Sipahiler eski usullerine döndüler; bir kez daha disiplinsiz, az talim görmüş ve iyi silahlanmamış, Avrupa'nın yeni ve modern orduları ile başarı ile yarışabilmekten daha çok halkı taciz etme ve modernleşmeyi engellemek gücüne sahip bir çete niteliğine dönüştüler.

Yine de II. Mahmut modernleşme konusunda bir şeyler yapabilecek kudrete sahipti. Topçu ve Top-Arabası birlikleri, III. Selim'in verdiği modern silahlar ve taktiklerin değerini bildiler ve iktidarda olanların eski usulleri geri getirmelerine izin vermediler, II. Mahmut'un adamlarını kumandanları olarak kabul etmeye devam ettiler ve böylece bunu takiben ortaya çıkan yaygın iktidar çatışmasında Sultan'a bir miktar güç vermiş oldular. Aynı zamanda II. Mahmut Osmanlı sistemine hakim olabileceği gün için hazırlık olarak, kendisine bağlı bir grup genci eğitti ve daha sonra onları kilit mevkilere getirdi-bunlara Yeniçeri ocağından bazıları da dahildi; böylece onların kendi adına harekete geçebilecekleri gün için hazırlık yapıyordu.

II. Mahmut gizli planlar yapar ve beklerken, İmparatorluğun uzak bölgelerinde meydana gelen olaylar eski düzenin savunucularının itibarını tedricen düşürdü. Mısır'da, Fransız Seferinin Memlükleri ortadan kaldırması ve daha sonra Fransızların birleşik İngiliz-Osmanlı harekat gücü tarafından Mısır'dan çıkarılmasını takiben bir iktidar boşluğu doğdu. Müttefikler arasında bir iktidar mücadelesi başladı. Genç Mehmed Ali -Araplar ona Muhammed Ali demektedir- liderliğindeki Osmanlılar, sonuçta İngilizleri Mısır'dan çıkardı. Bu süreç içerisinde Mehmed Ali önce Mısır'daki diğer büyük güç merkezleri -Fransızlar Mısır'da iken Yukarı Mısır'a kaçan Memlüklerin arta kalanları ve yedinci yüzyıldaki Arap istilasından bu yana ilk defa olarak Mısır halkını kendi topraklarının hakimiyetini ele geçirmek için çaresiz bir girişimde bulunarak ayaklandıran Ulema- ile önce işbirliği yaptı, daha sonra onları da bertaraf etti. En sonunda, Mehmet Ali iktidar boşluğunu o derece doldurdu ki, 1805'de Sultan onu Paşa rütbesine terfi ettirmek ve Mısır'ın valisi olarak atamak zorunda kaldı. Mehmet Ali 1848'de ölümüne kadar bu mevkide kaldı. Eğer Mehmet Ali sadece Mısır valiliğine razı olsaydı, çok büyük bir ihtimalle yeniden düzenlenen Osmanlı ordusuna ve hükümetine güvenebilirdi. Fakat o Arnavutluk ve Makedonya'da yetişmişti. Arap değildi, Arapça'yı konuşamıyordu ve faaliyetlerini sadece Sultan'ın Arap eyaletleri ile sınırlı tutmak niyetinde değildi. Onun yerine Mısır'ı üs olarak kullanıp Osmanlı İmparatorluğu'nun tamamını ele geçirmeyi ve Osmanlı hanedanınının yerine kendi hanedanını getirmeyi planladı. Mehmet Ali, Fransız Seferi sırasında Mısır'daki Osmanlı Yönetici Sınıfının tahrip edilmiş olması nedeniyle, II. Mahmut'un yapmak istediği fakat Osmanlı Yönetici Sınıfı içinde eski düzenin devamında çıkarı olan kesimlerin hakimiyeti nedeniyle girişemediği şeyleri yapabilecek durumdaydı. O, yeni ve modern bir ordu kurdu. Bu ordu ilk başta Sudan'dan getirilen siyahi Afrikalıları köleleştirerek -ki bu girişim başarısız olmuştur- ve daha sonra Mısır'lı köylüleri askere alarak oluşturuldu. Yeni orduya modern silahlar, taktikler ve eğitim verildi. Bu büyük ölçüde Fransa'nın gönderdiği danışmanların yardımı ile gerçekleşti. Böyle yapmakla Fransa sadece Osmanlı İmparatorluğu'nun Arap kesimlerinde nüfuz sahibi olmak değil, aynı zamanda himayesi altındaki Mehmet Ali'nin Osmanlı hanedanın yerini almasını ve Osmanlı İmparatorluğunu yönetmesini ve canlandırabilmesini sağlamayı ve böylece 16. yüzyıldan beri koruduğu Levent'deki (Doğu Akdeniz bölgesi) üstün pozisyonunu yeniden tesis etmeyi ummuştu.

III. Selim'in yanlışlarından ve Fransızların Mısır'ı işgalleri esnasında yaptıkları başlangıçtan ders alan Mehmet Ali, sayesinde merkezleşmemiş Osmanlı sisteminde mümkün olandan çok daha büyük boyutlarda Mısır'ın zenginliğinden faydalanabildiği yeni ve modern bir merkezi hükümet sistemi oluşturdu. Bu sistemde köylülerin geleneksel olarak tarım yaptığı küçük toprak parçalarına el konularak modern tarım tekniklerinin çok daha etkin biçimde uygulanabileceği büyük tarım çiftlikleri kuruldu. Böylece, hem tarımın hacmi hem de Mehmet Ali'nin modern ordusu ve yönetimi için ihtiyaç duyduğu vergi gelirleri önemli miktarda arttı. Tarım üretimi, geçmişte de miktarı artan yiyecek ve diğer ürünlerin üretiminden daha çok, yeni orduya gereken silahları ve diğer malzemeyi ithal etmek için duyulan nakit parayı temin etmek amacıyla Avrupa'da satılabilecek bir ürün olan pamuk üzerinde yoğunlaştı. Aynı zamanda Mehmet Ali, yeni fabrikalar kurmak ve devlet idaresinde ticaret sistemleri geliştirmek suretiyle yeni gelir kaynakları oluşturdu. Çiftlikleri ve sanayi kuruluşlarını yönetmek üzere, Osmanlı İmparatorluğu'nun diğer yerlerinden getirilen kişilerden ve çok sayıda 'Laventin' adı verilen Avrupalı yerleşmeciden yeni bir Paşalar sınıfı oluşturuldu. Bu sınıf muazzam bir varlık elde etti, fakat bu sınıf edindikleri mal ve mülkü ellerinde tutabilmek için Mehmet Ali'ye bağımlı olduklarından, onun ve haleflerinin başlıca destekçilerini oluşturdular.

Mehmet Ali'nin nihai amacı en sonunda yeni ordusunu Osmanlı İmparatorluğu'nu ele geçirmek için kullanmaktı, fakat bir süre eyalet vergilerinden merkezin payını düzenli olarak hazineye göndermek suretiyle Sultan'ın sadık bir valisi izlenimini verdi. Ek olarak, yıllık hac kafilesine saldıran ve kafilenin Kutsal Yerlere ulaşmasını önleyen, daha sonra da Mekke ve Medine'ye saldırılarını sürdüren -böylece İslam dünyasının Halifesi ve Kutsal Yerlerin koruyucusu olma iddiasında bulunan Sultan'ın İslam dünyasındaki prestijinin önemli ölçüde sarsılmasına yol açan- Suudi-Vahhabi aşırı dinci hareketin ilk ayaklanmalarının bastırılmasında modern ordusunu Sultan'ın emrine tahsis etti.

II. Mahmut zamanı geldiğinde İmparatorluğu düzeltmek amacıyla planlar yapmaya devam etti, fakat hâlâ Osmanlının zayıflığını kullanarak İslam'ı tamamen Avrupa'dan atmayı ümit eden Hıristiyan Avrupa ile uzun süren savaşlar ona planlarını uygulamak için pek soluk aldırmadı ya da fırsat vermedi. Her şeyden önce, 1806'da başlayan Rus işgali Eflak Boğdan beyliklerini harap etmeye ve İstanbul'a ulaşma tehdidinde bulunmaya devam etti. 14 Haziran 1807'de Napolyon, Rus Çarı ile Tilsit'te buluştu ve iki lider Avrupa'nın başlıca problemlerini Osmanlı İmparatorluğu'nu aralarında paylaşmak suretiyle çözmeyi kararlaştırdılar. İngiltere ve hatta kısa bir süre sonra Fransa hemen anladılar ki, eğer Rusya Osmanlı İmparatorluğu'nun önemli bir kısmını bu tarzda ele geçirirse, bunun sonucunda Avrupa'da güç dengesi, her ikisinin de Rus hakimiyetine engel olamayacağı boyuta ulaşacak biçimde Rusya'nın lehine bozulurdu. Bunun sonucunda Napolyon, Avrupa üzerinde yoğunlaşmak amacıyla, Hindistan'daki İngiliz sömürgelerine karşı kara harekatı yapma planından vazgeçti. Ekim 1808'de ise Erfurt'da buluştuğu Rus Çarı'nı Romanya'daki Osmanlı beylikleri üzerindeki emellerini sınırlandırmaya, fakat sonradan Rusya'nın Akdeniz'e doğrudan bir çıkış elde etmek için uzun zamandır ele geçirmeye can attığı Boğazlar dahil Osmanlı İmparatorluğu'nun mevcut topraklarının bütünlüğünün korunması konusunda Fransa ile birlikte hareket etmeye zorladı. İki müttefik arasındaki ilişkiler daha sonra, Napolyon'un 1812 yılında felaketle sonuçlanan Rusya istilasına götürecek şekilde, bozuldu. Bu arada İngiltere, Rus tehdidine Osmanlılarla Kale-i Sultaniye (Boğazlar) barışını yaparak karşılık verdi (5 Ocak 1809). Bu barışla, Fransızları çıkardıktan sonra Mısır'dan ayrılmayı reddeden İngiltere sonunda çatışmayı sona erdirmiş oldu. İngiltere bu anlaşma ile Mısır'ı ve Fransa'ya karşı Osmanlılar ile ittifak yaptığı dönemde işgal ettiği diğer toprakların tamamını boşaltmayı, Osmanlılara barış zamanında Boğazları Rusya dahil bütün yabancı ülke savaş gemilerine kapatma iznini vermeyi ve İngiliz donanmasını Osmanlıların Akdeniz ve Ege denizi kıyılarını olduğu kadar Avusturya ve Rusya ile Güney Avrupa'daki sınırlarını savunmak amacıyla Osmanlıların hizmetine sunmayı kabul etti. Bunların karşılığında II. Mahmut İmparatorluğun Avrupa işlerinde İngiliz 'tavsiyelerini' kabul etmeye, Kapitülasyonlarda belirtildiği şekliyle İngilizlerin Osmanlı İmparatorluğu'ndaki ticari ayrıcalıklarını yeniden tesis etmeye ve Rus donanmasının Akdeniz kontrolünde İngilizlerle rekabet etmesini önlemeye razı oldu.

Rusya bu anlaşmaya, 1810 ve 1811'de Romanya beyliklerinde askeri faaliyetlerini hızlandırarak, Tuna nehrini aşıp Bulgaristan'a girerek ve aynı zamanda Belgrad'daki Yeniçeri garnizonun kötü idaresine karşı başlayıp Sultan'dan bağımsızlığını elde etmeyi amaçlayan açık bir isyana dönüşen Sırp isyanını teşvik ederek karşılık verdi. Rus Çarını İstanbul'a doğru Rus ilerlemesini durdurmaya ve Osmanlılarla Bükreş Barışı'nı yapmaya zorlayan tek unsur, Fransa'nın Rusya'yı işgal etmesi oldu. Bu barışla Ruslar Eflak ve Buğdan ile birlikte Karadeniz'in kuzeyinde ve Kafkaslarda ele geçirdikleri bütün toprakları Osmanlılara geri verdiler. Sadece Baserabya Ruslara kaldı ve Sultan'ı Sırbistan'ın özerk statüsünü kabul etmeye zorladılar. Sırp isyanı, Sırp milliyetçilerini sindiren ve eyaleti yeniden doğrudan Osmanlı idaresine alan Osmanlı askeri müdahalesi sonucunda geçici olarak bastırıldı (7 Ekim 1813), ancak bunu, eyalette yaşayan Müslümanların büyük sayılarda katliamı da dahil Sırp milliyetçi isyanlarının yaygınlaşması takip etti. Edirne Anlaşması (20 Eylül 1829) sonunda Osmanlıları, Sırpların Sultan'ın himayesi altında tam bir özerklik kazanmalarını kabul etmeye zorladı; anlaşma uyarınca bütün Osmanlı garnizonlarının boşaltılması Sırpların tam bağımsızlık elde etmesinde ilk adımı teşkil etti.

Anadolu ve Arap vilayetlerinde çıkan yerel isyanların bastırılmasında kimi başarılar elde edildi, ancak Rusya ile birlikte Avusturya ve Fransa tarafından Güneydoğu Avrupa'da Hristiyan milliyetçiliğinin kışkırtılması yeni isyanlara neden oldu. Tepedelenli Ali Paşa Arnavutluk'un büyük bir kısmını, en azından kısmen Napolyon Savaşları esnasında Doğu Akdeniz'de dolaşan Rus donanmasının ve daha sonra da Fransa'nın yardımıyla, denetimi altına aldı. Fransa çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu'nun doğudaki topraklarının Rusya'nın eline geçmesini önlemek amacıyla Mısır'da hırslı Mehmet Ali'yi destekliyor olduğu gibi, Balkanlar'da ayanın Batı'da aynı işi yapması planlarını da desteklemekteydi. Aynı zamanda Rusya daha sonra modern Yunanistan Krallığı'nı oluşturacak eyaletlerin Slav sakinlerini, gerçekte onların asırlarca önce o topraklarda yaşadıklarına fakat Bizanslıların Doğu Roma İmparatorluğu ve Osmanlılar tarafından oradan çıkarıldıklarına ve onların bu nitelikleri ile Müslüman Osmanlılardan daha üstün bir medeniyetin mirasçıları olduklarına ikna ederek, Osmanlı yönetimine karşı bir isyanı kışkırttı. Bunun sonucunda ortaya çıkan ve çıktığı yer ve isyancıların geliştirdiği ulusal mitolojiler nedeniyle Yunan İhtilali olarak bilinen isyan, 1820'lerin başlarında anakara, Mora yarımadası ve Ege adaları boyunca, isyancıların kendilerini özdeşleştirdikleri eski Helen imparatorluklarının gerçek halefi olduğunu iddia eden bir devletin kurulması için gerekli olduğunu düşündükleri homojen bir Hıristiyan halk oluşturmak amacıyla binlerce Müslümanı ve Museviyi katletmeleri ile birlikte yayıldı.

Eyalette yerleşen reform edilmemiş Yeniçeri ordusu, Sırbistan'da olduğu gibi Müslüman, Hıristiyan ve Musevi farkı gözetmeksizin burada oturanları baskı altında tutacak ve suistimal edecek kadar güçlü olmakla birlikte, isyanı bastıramayacak ve katliamları durduramayacak kadar zayıftı. Bu nedenle II. Mahmut sadık Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'nın modern ordusunu yardıma çağırdı.

Mehmet Ali, kendisinin Suriye valisi yapılmasına -ve bu görevin daha sonra oğlu İbrahim Paşa'ya geçmesine- ve Mısır ve Suriye valiliklerinin babadan oğula geçmesine -böylece bir hanedanlık kurulması amaçlanmaktaydı- dair sözler verilmesi karşılığında İbrahim Paşa komutasında büyük bir ordu göndermeye razı oldu. Bunlara ek olarak Sultan, Mehmet Ali'nin başarılı olması karşılığında Doğu Akdeniz'deki bazı adaların miras yoluyla intikal eden mülk olarak Mehmet Ali'ye bırakılması sözünü verdi. Bunun sonucunda, Şubat 1825'te İbrahim Paşa büyük bir ordu ile Güney Yunanistan'a gelerek isyancı güçleri ağır yenilgiye uğrattı ve bu süreçte Tepedelenli Ali Paşa ve Belgrad'taki Sırp isyancılara aksi takdirde kendilerinin de benzeri bir akıbete uğrayacakları korkusunu vererek, onların Sultan'a tam bağlılıklarını bildirmelerine neden oldu.

Yeniçerilerin Sırbistan ve Yunanistan'daki Hıristiyan isyanlarını bastırmak ve Müslümanların isyancılar tarafından öldürülmesini engellemek konusundaki utanç verici başarısızlığı, buna karşılık Mehmet Ali'nin Arabistan ve Yunanistan'a gönderdiği yeni ve modern orduların parlak başarısı, sonunda İstanbul'daki kitleleri İmparatorluğun varlığını sürdürmesi için eski ordunun yenilenmesi gerektiğine ikna etti. Bu, II. Mahmut'un 1808'den beri tasarladığı zamandı. Halen modernleştirilmiş ve kendi himayesindeki kişilerin komutası altındaki Topçu birliklerini ve diğer birlikleri Yeniçerilere karşı harekete geçmek üzere hazırladı. Yine de, bu zamana kadar halkın çoğu tarafından bu kadar küçümsenmelerine rağmen, Yeniçeri ocağının hâlâ köklü ve saygı gösterilen bir Osmanlı kurumu olması nedeniyle, II. Mahmut onlara karşı güç kullanmak için bir bahaneye ihtiyaç duydu. Bunu sağlamak için, Yeniçeri ocağı içinde Nizam-ı Cedid kuvvetlerini bu kez yeni bir isim -Eşkinciyan (düzenli orduya bağlı olmayan birlikler)- adı altında canlandıran birliğin kuruluşunu açıkça ilan ederek Yeniçerileri ayaklanmaya kışkırttı. Sadece Yeniçerilerin ne yapılacağını bilmelerini kesinleştirmek -onların ayaklanmalarını garanti etmek- amacıyla, yeni birliğe en iyi genç askerlerin kaydedilmesini istedi (10 Haziran 1826). İki gün sonra birlik için personel kayıtları başladı. Bu kez ne yapıldığı kamuoyundan saklanmadı- Nizam-ı Cedid ve Sekban-ı Cedid kurulurken sultanlar, bu birlikler kendilerini savunabilecek güce ulaşana kadar Yeniçerilerden saklamayı ummuşlardı. Fakat bu kez kayıtlar At Meydanı'nda (Hipodrum) -Topkapı Sarayını Ayasofya ve Sultan Ahmet camilerinden ayıran büyük meydanda- yapıldı, ki burası Yeniçerilerin ne yapıldığını kesinlikle bilecekleri bir yerdi.

Sultanın beklediği gibi Yeniçeriler 14 Haziran 1826 gününün gecesinde çorba kazanlarını ters çevirdiler, bu onların geleneksel başkaldırı işaretiydi. Onlar, 1808'de olduğu gibi diğer askeri birliklerin ve İstanbul halkının kendilerini destekleyeceği beklentisi içindeydi. Fakat, Yunanistan ve Sırbistan'da alınan feci yenilgilerin, hem halk hem de diğer geleneksel Osmanlı askeri birlikleri mensuplarının onlara verdiği destek açısından maliyetinin ne olduğunun farkında değillerdi. Bu nedenle, memnuniyet ve destek yerine düşmanlık, sopalar ve taşlar ile karşılandılar. Bundan dolayı, Topkapı Sarayı'na doğru ilerlemektense Divan Yolu'na doğru geri çekildiler, Bayezid camiini geçip, biraz uzaktaki Et Meydanı'nda bulunan kışlalarına kendilerini kilitlediler. Sabah yaklaşırken yeni kurulan Eşkinciyan alayının askerleri, İstanbul'dan halk kitleleri ve Topçu birlikleri tarafından kuşatıldılar. Bu sonuncusu kışlayı derhal bombalayıp tahrip etti ve içeride toplanan bütün Yeniçerileri öldürdü. Ertesi sabah II. Mahmut Yeniçeri ocağının kaldırıldığını bildiren ve İmparatorluk topraklarında ele geçirilen bütün ocak mensuplarının yakalanıp idam edilmelerini emreden bir ferman yayınladı. Takip eden aylarda gerçekten çok sayıda ocak mensubu yakalanıp öldürüldü. Buna rağmen, ocağa fiili askerlik yapmak yerine sadece maaş almak için kayıtlı olanların yaptığı ise, basitçe İmparatorluğun sivil nüfusu arasına karışmak; diğer bir deyişle bir süredir fiilen yapmakta oldukları esnaf-zanaatkarlık ve tüccarlıklarını sürdürmek oldu.

Onlara ne olursa olsun, Osmanlı tarihine Vaka-ı Hayriye olarak geçen bu olayın Osmanlı İmparatorluğu'nda modern reformun asıl başlangıcını teşkil ettiği bir gerçekti. Sultan II. Mahmut'un önderliğinde gerçekleşen bu olay, bundan sonra nasıl bir yol izleneceğini belirledi. Artık geleneksel Osmanlı kurumları, iyileştirilmiş bile olsalar, korunmadı ve onların yeni kurumların oluşturulmasını engelleyecek ve hatta eski kurumlarda yapılacak yeniliklerin boyutlarını sınırlayacak bir konumda olmalarına izin verilmedi. Artık, 1808'de III. Selim'in tahtan indirilmesi ve Nizam-ı Cedid'in yok edilmesinde gerçekleştiği gibi, işlerin eski usulde yapılışı ve eski teknikler üzerindeki tekelleri sayesinde yüksek mevkilere gelen eski Yönetici Sınıf mensupları kendi pozisyonları tehdit edildiği zaman reformcuları yok etmek için Yeniçerileri çağıramıyorlardı. Artık reformcular, çabalarını Yönetici Sınıfın askeri kesimini modernleştirmek ile sınırlı tutmuyor; diğer Osmanlı kurumlarının oldukları gibi kalıp, reformlar ciddi boyutlara ulaştığında bunların gerçekleşmesini engelleyecek ve yok edecek bir konumda olmalarına izin verilmiyordu. Artık reformcular, şiddete dayalı tepki ve ölüm korkusuyla programlarının kapsamını sınırlı tutmak zorunda değildi. Bu nedenlerle Vaka-i Hayriye, önceki yüzyılda yapılan reform çabalarının genellikle gerçekleşmesini engelleyen ve reformcuları yerlerinden eden kısıtlamalar olmaksızın -büyük ölçüde Mehmet Ali Paşa'nın Mısır'da ilerleme sağladığı gibi-İstanbul'da ve İmparatorluğun diğer yerlerinde hızlı modernleşmenin yolunu açtı.

3. Modern Reformların Başlangıcı (1826-1839)

Muhalefetin askeri kanadının yok edilmesiyle, II. Mahmut uzun süredir geliştirmeye çalıştığı reform programının yürütülmesinde ilk defa ilerleme sağlayabildi. Daha önce, programlarını uygulamaya hazır ve bunu yapabilecek kabiliyete sahip himayesi altındaki gençleri yönetimde kilit noktalara getirme programını -o zamanda bile bunların kendi aralarındaki ve bunlarla eski düzenin savunucuları arasındaki iktidar mücadelesi, yapabilecekleri şeyleri büyük ölçüde sınırlandırmış olmasına rağme- başlatmıştı. Himaye edilen gençlerden yönetimde yer alan en önemli kişi, Vaka-i Hayriye'den hemen sonra Paris ve bunu takiben Londra büyükelçiliği görevinde bulunan ve sonunda II. Mahmut döneminin son iki yılında Osmanlı Dışişleri bakanı olan Mustafa Reşid Paşa (1800-1858) idi. Orduda, İngilizlerle birlikte Fransızları Mısır'dan çıkaran Osmanlı ordusunda subay olarak görev yapan Hüsrev Paşa (1756-1855) reformların liderliğini üstlendi. Ve son olarak Yasincizade Seyyid Abdülvehhab Efendi ve arkasından Mekkizade Mustafa Asım, Sultan'ın Müslüman toplumunu modern dünyaya götürmek için gerekli olduğunu düşündüğü reformların Ulema'ya kabul ettirilmesinde öncülük etti.

Fakat II. Mahmut, Osmanlı sisteminin tamamını modernleştirme arzusuna rağmen, Yeniçeri ocağının kaldırılmış olması nedeniyle mevcut iç karışıklıktan yararlanarak kendi aralarında paylaşmaya çalışabileceklere karşı İmparatorluğu savunabilmek için Selim gibi yeni bir ordu oluşturmak zorunda kaldı. Ordu her şeyden önce gelmeliydi. Eşkinciyan, şimdi lağvedilmiş durumdaki Yeniçerilerin bir parçası olarak kurulduğu için, 1826'da dağıtıldı. Bu nedenle tamamen yeni bir piyade ordusu, Asakir-i Mansure-i Muhammediye, eski birliklerin yerine geçmek üzere kuruldu. Komutanlık karargahı Bayezid'taki eski Osmanlı Kraliyet Sarayında -bu bina İmparatorluğun son yüzyılı boyunca Osmanlı ordusunun idari merkezi olarak hizmet etmiştir- ikamet eden yeni orduya, ilk önce Nizam-ı Cedid tarafından kullanılan İstanbul'un kenarındaki Levend Çiftliği eğitim alanı olarak verildi. Aynı zamanda eyalet valilerine, benzeri biçimde kendi modern ordularını kurmaları -bu ordular her zaman İstanbul'daki kumandana bağlı olmak üzere- emredildi. Ordunun subayları Sultan'ın daha önce Yeniçeri ocağına yerleştirdiği sadık destekçilerinden, 1826'dan önce Avrupa'ya eğitim için gizlice gönderilen az sayıda kişiden ve kısa bir zamanda modernleştirilen Mühendishane-i Berri Hümayun'dan mezunları arasından alındı. Onlara, III. Selim zamanında olduğu gibi, bu vesile ile yeni rejimin kayırmasını ve desteğini edinmeyi uman değişik Avrupa devletlerinin gönderdiği subaylar destek verdi ve kimi zamanlar yardım etti. Fakat yabancıların çoğu, nispeten yeni bir devlet ve Avrupa'nın en güçlü ordularından birini kurmasıyla meşhur Prusya'dan geldi; Sultan Prusyalıların Osmanlı topraklarında nüfuz sahibi olma ya da bu toprakları fethetme arzularından -diğer Büyük Güçlerin tamamı, bu tür düşüncelere sahip olduklarını açıkça göstermişlerdi- yoksun olduklarını düşünmüştü. Ancak, II. Mahmut'un, Mısır'da Mehmet Ali Paşa tarafından oluşturulan yeni ordunun yetişmiş Müslüman subaylarından ilave bir destek edinme girişimleri, 'sadık valisinin' halen yenip yerine geçmeyi planladığı patronunu güçlendirmekten kaçınmak için her defasında şu veya bu bahaneyi kullanması nedeniyle gerçekleşmedi. Yeni ordunun asker ihtiyacı yine daha önce Nizam-ı Cedid'in ihtiyacı için başlıca dayanağını teşkil eden Anadolu'nun Türk köylülerinden karşılandı. Yine de bu kez, büyük Rumeli ve Arap eyaletlerden Sultan'ın hizmetine koşan Müslümanlardan oluşan çok sayıda destek kuvvetleri ulaştı; bunlar eğer yeni bir ordu oluşturulamaz ve İmparatorluk toprakları Hıristiyan düşmanları tarafından alınırsa, son 25 yılda özellikle Yunanistan ve Sırbistan'da pek çok dindaşlarının başına geldiği gibi katledilmekten ya da yurtlarından kovulmaktan korkmuşlardı.

Reformlar sadece yeni ordu kurulması ile sınırlı kalmadı. Yeni orduyu oluşturan alaylar kurulduğu ve bunlar İstanbul ve İmparatorluğun diğer yerlerinde eğitime tabi tutulduğu için, II. Mahmut bir kısmı Vaka-i Hayriye'ye fiilen katılan eski birlikleri -bunların en önemlileri Topçuyan (Topçu ocağı), Humbaracıyan (Havan Topçusu ocağı), Lağımcıyan (Mayıncılar birliği), Arabacıyan (Top Arabacıları birliği) ve Sipahiyan idi- yeni ordu içinde yer almaya ve bu ordu ile birlikte talim görmeye zorladı. Sonuncu birlikler, Evlad-ı Fatihan adı altında bir yardımcı kuvvet olarak, yeni ordunun destek kuvveti birimini oluşturdu. Osmanlı donanması halen modernleştirilmiş durumdaydı ve bu nedenle reformlardan Sultan'ın kara kuvvetlerine kıyasla daha az etkilendi. Yine de, Hüsrev Paşa'nın yardımcılarından Kaptanı Derya Topal İzzet Mehmed Paşa'nın gözetiminde donanmada da yeni düzenlemeler ve teknikler uygulandı; aynı zamanda Haliç'teki Tersane, Deniz Mühendislik Okulu (Mühendishane-i Bahriye-i Hümayun) ve Boğazdaki Tophane'de yenilikler yapıldı ve modernleştirildi.

Şayet II. Mahmut savaşsız bir dönem geçirseydi, yabancıların karışmalarına ve düşman işgaline maruz kalmasaydı, başlangıçtaki askeri reform girişimleri, modernleştirme programını Osmanlı sisteminin geri kalan kısımlarını da kapsayacak biçimde genişletme yönündeki gerekli süreci başlatmak için kendisine yeterli güç ve nüfuzu pekala sağlayabilirdi. Fakat bu gerçekleşmedi, çünkü Osmanlı'nın zayıflamasını saldırmak için bir vesile olarak kullanan ve şimdi Sultanın modernleştirme çabaları sonucu oluşan geçici iktidar boşluğundan yararlanan aynı iç ve dış güçlerin sebep olduğu bir dizi güçlük Sultan'ın sınırlı kuvvetlerini o derece bastırmıştı ki bu ortamda onun ve devletinin varlığını sürdürebilmesi olağanüstü bir durumdu.

Bu güçlüklerin en başında, daha sonra Yunanistan Krallığı'nın kurulduğu yerdeki Rumeli ve Makedonya eyaletlerinde meydana gelen olaylar yer almıştı. İbrahim Paşa'nın Yunan Ayaklanmasının ilk kısmını bastırmakta ve Yunanlıların büyük boyutlara ulaşan Müslüman ve Musevi katliamını -sadece anakarada değil aynı zamanda Ege adalarında- bastırmakta gösterdiği başarı Büyük Britanya'nın dikkatini çekti. Bu devlet, Hıristiyan isyancılar Müslüman ve Musevileri katlettikleri ve Osmanlı yönetiminden bağımsızlık kazanıyor oldukları müddetçe olaylara karışmadı, fakat olaylar tersine döndüğü ve Hıristiyanlar katledildiği zaman hemen müdahale girişiminde bulundu. Vaka-i Hayriye'den bir yıldan az bir süre sonra, Sultan Mahmut'un kuvvetleri hâlâ Yeniçerilerin kalıntılarını ele geçirmekle meşgulken, 1827'de İngiliz donanması önderliğinde Fransız ve Rus gemilerini de içeren müttefik donanması Mısır donanmasını Yunanistan'ın güneyindeki Navarin limanında tahrip etti. Bu olay, İbrahim Paşa'yı ordusu ile Mısır'a dönmek zorunda bırakarak, isyancıların tam bağımsızlıklarını elde etmelerini mümkün kıldı ve taraflar bu bağımsızlığı bir yıl sonra Londra Anlaşması (1830) ile tanıdılar. Böylece Yunanistan nihayetinde bağımsızlığını, kendi çabalarından daha çok -her ne kadar bu çabalar şiddetli olsa da- Avrupa'da Müslümanların yerine Hıristiyanları getirmek için ellerinden geleni yapan Büyük Güçlerin doğrudan müdahalesi sonucu kazanmış oldu.

Osmanlı topraklarını ilhak etmek için sunulan fırsatı kaçırmak niyetinde olmayan Rusya Osmanlılar'a karşı savaş ilan etti (28 Nisan 1828) ve Eflak ve Buğdan beyliklerini, Kafkaslar bölgesini ve Doğu Anadolu'yu işgal etti. Bu arada, zamanında Osmanlılara yardım etmek için Doğu Akdeniz'e gönderilen Rus donanması da, Doğu Akdeniz bölgesinin tamamında isyancı ve haydutlara büyük miktarlarda silah sağlamak için kullanıldı. Kısa bir süre içinde Rus ordusu Balkan dağlarını aşıp Edirne'yi işgal ederken (19-22 Ağustos 1829), doğuda Kafkaslardaki son Osmanlı güçlerine karşı zafer kazandı, Karadeniz kıyılarında ve güney Kafkaslar'da yaşayan Rum ve Ermenileri bu bölgelerden kaçamayan Müslümanları katletmek işinde Ruslarla birlikte hareket etmeye kışkırttı. Kısa bir süre içinde Ruslar bölgenin başlıca idari ve askeri merkezi Erzurum'u ele geçirdi (8 Temmuz 1829). Erzurum'un düşmesi Ruslara orta Anadolu'nun içlerine doğru epeyce ilerlemenin yolunu açtı. İşte o zaman İngiltere ve Fransa, 19. yüzyılda izledikleri, Rusların bütün Avrupa'ya egemen olacak ölçüde gücünü artırmasını önlemek için Osmanlı toprak bütünlüğünü destekleme politikasını tam anlamıyla benimsediler. Avrupa'nın baskısı karşısında Rus Çarı ordularının ilerleyişini durdurmak ve Edirne Barış Anlaşmasını (29 Eylül 1829) kabul etmek zorunda kaldı. Anlaşma uyarınca Rusya Eflak Boğdan ile birlikte Bulgaristan'dan çekildi, fakat Dobruca'yı ve Tuna nehri ağzındaki bölgeyi yönetme hakkını ve donanmasını Karadeniz'de bulundurma hakkını -Rusların açık denizlere doğru ilerleyişinde diğer bir adım- elde etti. Doğuda, Ruslar Erzurum ve Kars dahil Doğu Anadolu'da aldıkları yerleri geri vermek zorunda kaldılar, bununla birlikte Gürcistan ve Ermenistan dahil Kafkaslar'da İran'dan aldıkları toprakları ellerinde tuttular. Buralar artık Rusların Doğu Anadolu'da yaşayan Ermeni azınlığı Osmanlılara karşı isyana kışkırtma çabalarının odağı haline geldi; Rus planına göre isyanlar esnasında Ermeniler Kafkaslardan Karadeniz'e, oradan da Akdeniz'e uzanan bir Ermeni Krallığı -her ne kadar bu krallık Rus denetimi altında olsa da- oluşturma yönünde ilk adım olarak Müslüman komşularını katledeceklerdi. Kısa bir dönem, çok sayıda Ermeni Müslüman yönetimine kıyasla Hıristiyan yönetiminde daha özgür bir hayat sürmeyi umarak Güney Kafkaslar'da yeni kurulan Rus vilayeti Erivan'a göç etti. Bunlar, çoğu katledilen ve geri kalanı Anadolu'ya göç etmek zorunda kalan yerel Müslüman halkın yerlerine yerleştiler. Ermenilerin terk ettiği araziler ise Erivan'dan gelen Müslümanlarla birlikte II. Mahmut'un doğuda Osmanlı merkezi yönetiminin hakimiyetini tesis etme çabasının ilk adımı olarak yerleştirmeye çalıştığı Kürt ve Türkmen kabile mensuplarına verildi. Fakat, Rusya'ya göç eden Ermeniler, etkin Rus idaresinin gevşek Osmanlı idaresinden çok daha fazla baskıcı olduğunu anlamakta gecikmediler. Bu, onların Anadolu'daki yurtlarına dönmelerine ve bu dönüşle birlikte yerlerine yerleşen Müslümanlarla aralarında çok daha fazla kirli bir çatışma sürecinin başlamasına, bu da 19. yüzyılın geri kalan döneminde tarafların ilişkilerine damgasını vuran şiddete, yol açtı.

Edirne Barış Anlaşması da II. Mahmut'un dış kaynaklı problemlerine son vermedi. Şimdi sıra Mehmet Ali'nindi. Mısır valisi, Suriye'de ve doğu Akdeniz adalarında kendi oğullarına geçecek bir valilik kurulması sözü karşılığında askerlerini Yunan Ayaklanmasını bastırmak için göndermişti. Sultan, Mısır ordusunun Yunanlıların bağımsızlıklarını kazanmasını önleyemediği gerekçesiyle bu sözlerini tutmadı. Mehmet Ali Paşa, kendisine verilen görevi -Yunan Ayaklanmasını bastırmak- başarı ile yerine getirdiğini, ayaklanmanın başarılı olmasının Avrupa donanmasının müdahalesi ile mümkün olduğunu ve kendi kuvvetlerinin böyle bir durumda savaşmakla yükümlü olmadıklarını belirterek karşılık verdi. Sultan'la arasındaki bu sorunun çözülememesi ona uzun süredir üzerinde düşündüğü girişimi başlatmak için bahane sağladı. Bu girişim Osmanlı Ordusu'na saldırıp yenmek ve İmparatorluğun yönetimini İstanbul'daki tahta Osmanlılar yerine kendi ailesini oturtmak suretiyle ele geçirmek idi.

1831 yılının ilkbaharında, II. Mahmut Rusya ile Edirne Anlaşmasının imzalanması sonrasında ordusunu Anadolu'ya doğru hareket ettirme fırsatı bulmasından bile önce, İbrahim Paşa Gazze, Yafa, Kudüs, Hayfa ve uzun bir kuşatmadan sonra (16 Kasım 1831-27 Mayıs 1832) Akka'yı alarak Suriye'yi işgal etti. Rumeli'de doğan ve yetişen ve çok az Arapça bilmesi ve Arap halkına biraz sempati duyması haricinde bir Osmanlı olan Mehmet Ali'den farklı olarak İbrahim Paşa Mısır'da doğmuştu, ana dili Arapça'ydı ve Arapları, kendilerini Türk hakimiyetinden kurtaracak Arap ordusu diye adlandırdığı ordusunu desteklemeye çağırdı. Bu belki de, sonunda I. Dünya Savaşı esnasında Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalayacak türden bir Arap milliyetçiliğine yapılan ilk çağrıydı. Suriye ve Lübnan'da hem halk hem de ileri gelenler bu mesaja şevkle karşılık verdi ve başlangıçta Mısırlıların işgalini destekledi; ki bu, işgalin başarıya ulaşmasında önemli bir nedendi. Buna rağmen daha sonra, Rus imparatorluğunda yerleşen Ermenilerin durumunda olduğu gibi, şimdi tabi oldukları çok daha etkin idarenin -özellikle İbrahim Paşa'nın ağır savaş vergileri koyması, halkı zorla çalıştırması ve askere alması- yumuşak huylu Osmanlı idaresinden çok daha fazla yük getirici olduğunu anladılar. Fakat bunu anladıklarında artık çok geçti; onlar şimdi İbrahim Paşa'nın kurduğu sıkı askeri denetim altındaydılar.

Suriye'nin kolay alınması İbrahim Paşa'yı Toros geçitlerini aşarak Anadolu platosuna ulaşmak suretiyle hemen ileri harekata devam etmeye -21 Kasım 1823'te Konya'yı işgal etti- teşvik etti. Eski Yeniçeri ordusu -yetersiz de olsa- artık yoktu ve yeni ordu hâlâ kuruluş aşamasındaydı; bu nedenle II. Mahmut'un direnmek için yapabileceği çok şey yoktu. Fransızlar, korumaları altındaki Mehmet Ali'nin zaferinin 16. yüzyılda tesis ettikleri fakat Napolyon'un Mısır'ı işgali ve takip eden olaylar tarafından sona erdirilen Orta Doğu'daki nüfuzlarını yeniden canlandırmayı mümkün kılacağı ümidiyle, gelişmelere müdahale etmediler. İngilizler de tereddütlüydü, bu nedenle Rusya durumdan kendi lehine yararlanmaya karar verdi. Avrupa'nın diğer Büyük Güçleri Rusların Osmanlı İmparatorluğu'nu işgal etmesine ve idaresini devralmasına izin vermeyebilirlerdi, yine de Rusya Mısırlıların işgalini Sultan üzerinde himayesini tesis etmenin bir aracı olarak kullanmak suretiyle Osmanlıları zayıf ve çaresiz bir durumda bırakabilirdi. II. Mahmut, İbrahim Paşa'ya karşı İngiliz ve Fransız yardımını elde edemeyince, Ruslara başkenti işgalden korumak için bir ordu gönderme çağrısında bulundu. Bunun sonucunda Rus donanması ve askeri heyeti İstanbul'a geldi (25 Aralık 1833). Buna karşılık olarak İbrahim Paşa ileri hareketine devam etti; Kütahya'yı işgal etti (2 Şubat 1833) ve İstanbul'a sadece kısa bir mesafede bulunan Bursa'da kışı geçirmek için Sultanın iznini istedi. Rusya ise şimdi donanmasını Karadeniz'den Boğazlara gönderme ve Rus ordusunu Eflak-Boğdan ve Bulgaristan üzerinden-yine İstanbul'u Mısırlılara karşı savunmak için gönderme konusunda Sultan'ın iznini aldı. 20 Şubat 1833'te Rus donanması İstanbul önlerine ulaştı.

İngiltere ve Fransa, Osmanlı İmparatorluğu'nu Rus işgalinden kurtarmak için bir şeyler yapmaları gerektiğinin hemen farkına vardılar. Bu nedenle bu iki devlet, Mehmet Ali Paşa üzerinde, Yunan Ayaklanmasına müdahale etmesi karşılığında II. Mahmud'un bırakmaya söz verdiği toprakların ona verilmesini sağlamayı amaçlayan bir anlaşma için arabuluculuk yapmaları karşılığında, ordularını çekmesi yönünde baskı yaptılar. Eğer buna uymazsa Suriye ve Mısır kıyılarını abluka altına almakla ve hatta muhtemelen Mısır'da onu iktidardan uzaklaştırmakla tehdit ettiler. Teklif edilen anlaşmaya Mehmet Ali'den bile daha fazla direnen II. Mahmud oldu, fakat sonunda anlaşma ona kabul ettirildi. Bunun sonucunda Sultan 29 Mart 1833'te İbrahim Paşa'ya Şam, Halep ve güney Anadolu'daki Adana ilinin valiliklerini verdi. Aynı zamanda Mehmet Ali Paşa'nın Mısır'la birlikte Girit ve Cidde'nin valisi olduğunu teyit etti. İslam'ın en kutsal yerlerine hizmet eden bir liman olan bu sonuncu şehrin valiliğinin Mehmet Ali'ye verilmesi onu Kutsal yerlerin idaresini üzerine alacak bir konuma getirdi. Kutsal yerlere hakimiyet Osmanlıların İslam dünyasının tamamından aldıkları desteğin başlıca kaynağı idi.

Şimdi zaferlerinin meyvelerini toplamaktan alıkonulduğu için rahatsız olan Rusya idi. Bunun üzerine II. Mahmut'a, hâlâ ihtiyaç duyup duymadığına bakmaksızın, Rus korumasını kabul ettirmek için harekete geçti. Rus ordusu ve donanmasının İstanbul boğazında üslendiği bir zamanda, II. Mahmut bir Osmanlı-Rus anlaşması yapılmasını kabul etmek zorunda kaldı.

Rus kuvvetlerinin İstanbul boğazı üzerindeki Hünkar İskelesinde bulunan karargahında yapılan anlaşma (8 Temmuz 1833) uyarınca, Rusya'ya Osmanlının iç gelişmelerini etkilemek açısından özel bir statü ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu'nu dışardan istilaya karşı savunma ihtiyacı doğduğunda Sultan'ın adına müdahale etme ve Rus kuvvetlerini gönderme hakkı da verildi. Bu anlaşmadan fazlasıyla korkan İngiltere ve Fransa, Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu'nu Mısırlıların işgaline karşı koruyor gibi görünerek ele geçirmek için bir bahane bulmasını önlemek amacıyla, Mehmet Ali Paşa'nın tekrar harekete geçmesini önlemeye karar vererek tepki gösterdiler.

Sonunda II. Mahmut, Vaka-i Hayriye sonrasında saltanatı dönemine hakim olan dış karışmalar nedeniyle başarısız olmaya mahkum kalan reformlarının kapsamını genişletmek için ihtiyaç duyduğu barış dönemine kavuşmuş oldu. Takip eden altı yıl boyunca, yalnız kendi saltanatının geri kalan yıllarında değil, aynı zamanda kendinden sonraki Tanzimat adı verilen reform döneminde (1839-1876) -Tanzimat uzun ve olaylarla dolu Sultan II. Abdülhamid'in (1876-1905) saltanatı döneminde nihayetinde başarılı sona ulaştı- takip edilen modernleşmenin temel modellerini içeren programları başlattı.

Devletin faaliyet alanı, geleneksel Osmanlı Yönetici Sınıfının üzerinde odaklaştığı, sınırları dar tutulmuş askeri ve mali faaliyetlerin çok ötesini kapsayacak biçimde genişletildi. Artık devlet, sadece askeri kuvvetlerin teşkilatlanması ve ekonomik değerlerin toplanması ve harcanması -bu faaliyetler kuruluşundan bu yana Osmanlı devletinin başlıca görevleri arasındaydı- ile değil, aynı zamanda şehircilik, eğitim, sosyal güvenlik, ekonomik kalkınma ve benzerleri gibi konuları kapsayan ve daha önce Osmanlı tebasına bırakılan alanlarla da ilgilenecekti. Devletin bu alanlara girmesi din esasına göre tespit edilen toplulukları (milletler) ve bunların liderlerini işlevlerinden ve topluluk mensupları üzerinde sahip oldukları nüfuzdan mahrum etti. Bu durum 19. yüzyılın geri kalan kısmında Hıristiyan milletlerin liderlerinin, o zamana kadar kendi nüfuzlarına katkıda bulunan bir unsur olması nedeniyle Osmanlının bütünlüğüne verdiği desteği çekmelerine neden oldu ve bu kişiler, kendi tek uluslu (homojen) Hıristiyan devletlerini kurmak için hak iddia ettikleri topraklarda Müslümanları katletmeyi ve bu topraklardan çıkarmayı amaçlayan Hıristiyan milliyetçi hareketlerinin liderleri oldular.

II. Mahmut'un saltanatının son yıllarında Yönetici Sınıfın faaliyet alanının genişlemesi ile birlikte, Topkapı Sarayı'nın Kubbe Altı bölümünde faaliyet gösteren ve İmparatorluktaki yasama, yürütme ve yargı işlevlerinin tamamına bakan Divan-ı Hümayun merkezli basit idari yapının yerini çok daha karmaşık bir hükümet yapısı aldı. Bunun sonucunda II. Mahmut döneminin son yıllarında yasama metinleri Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye (Yüksek Adalet Kurulu) tarafından incelendi. Bu organ, alt düzey mahkemelerin yargı kararlarına karşı açılan temyiz davalarına bakan bir yüksek mahkeme olarak da görev yaptı. Yönetici Sınıfın üslendiği farklı işlevler, Divan-ı Hümayun uzmanlarının ilgilenebileceğinden çok daha fazlasını yapacak uzman bir teşkilat ve idareyi gerektirdi. Dolayısıyla her bir işlev için farklı "Danışma Kurulları" oluşturuldu. Bu kurullar sonunda askeri, dışişleri, maliye, tarım ve ticaret, bayındırlık ve benzeri konularla ilgilenen ayrı bakanlıklara (Vekalet ya da Nezaret) dönüştüler. Her birinin yöneticisi olan bakanlar (Vekil ya da Nazır) -bunlar yarı-özerk bir statü kazanmaktaydılar- aralarından seçilen bir bakanın liderliği altında Bakanlar Kurulunda (Meclis-i Vükela) bir araya geldiler. Bakanlar Kurulu başkanı -eşitler arasında birinci statüsündeydi- ya Başvekil olarak ya da eski Divan-ı Hümayun başkanının unvanı Vezir-i Azamile adlandırıldı.

Yeni bir merkezi hükümet yapısı ve yeni bir bürokrasi oluşturan II. Mahmut, 19. yüzyılın geri kalan kısmında Osmanlı hükümeti ve toplumunu her yönden değiştirecek olan modernleşme sürecini başlattı.

Giderek genişleyen hükümet dairelerine personel sağlamak için, geleneksel Yönetici Sınıf mensuplarından çok daha fazla eğitim görmüş bürokratlara ihtiyaç duyuldu. Bu amaçla, yeni nesle yabancı dillerle birlikte yeni kanunları uygulamaya geçirmek için bilmeleri gereken alanlarda eğitim verecek modern, dini olmayan okullar açıldı. Modern eğitim sistemi II. Mahmut'un 23 Nisan 1821'de kurduğu Tercüme Odası ile başladı. Bu kurumun ilk görevi Sultan ve yakın çevresindekiler için, bunların ilişki kurmak zorunda olduğu yabancı diplomatlar ve tüccarların dillerinde çeviri yapabilecek eğitilmiş tercümanlar yetiştirmek ve böylece bu yöneticileri, söz konusu işi yapmak için daha önce istihdam edilen Ermeni ve Yunan milletlerine mensup tercümanların kendi milletlerinin çıkarlarına hizmet eden ve çoğu zaman eksik çeviri faaliyetlerine bağımlı olmaktan kurtarmaktı. II. Mahmut, millet odaklı dini kurumların işlevlerinin çoğunu yerine getiremez duruma düşürüldüğü bir süreci başlatmasına rağmen, dini liderlere başında bulundukları gayri-müslim topluluğun genç mensuplarının daimi olarak sadakatlerini ve itaatlerini sağlama fırsatını veren, milletlerin ilk öğretim üzerindeki tekeline müdahale edemedi. Bu çok daha sonra, Tanzimat döneminde gerçekleşecekti. Şimdilik Sultan'ın çabaları yeni okullar kurarak, bu okulların mezunlarını yeni işlevsel bakanlıkların görevlerini yerine getirebilmek için gerekli teknikler konusunda eğitmek üzerinde yoğunlaştı. Bu okullar arasında daha önce değinilen mühendislik okulu olduğu gibi maliye, tıp ve benzeri okullar da vardı. Buralardan mezun olanlar yeni Yönetici Sınıfın değişik birimlerinde görev almaya başlayınca yeni bir tür bürokrat -memur- tipi oluşturdular. Bu tip memur yabancı dillerde ve modern sosyal ya da teknik bilimlerden birinde veya diğerinde uzmandı. Memurların emeklerinin karşılığı geleneksel Osmanlı bürokratlarının yarı-özerk güç merkezlerine dönüşmesini sağlayan yarı-özerk tımarlar yerine doğrudan devlet hazinesinden maaşlarla ödendi. Bu sonuncu özellik onları, sultanın ve etrafında gruplaştıkları bakanlıkların çok daha fazla doğrudan otoritesi altında bulunan sıkıca yapılandırılmış bir güç hiyerarşi içerisine yerleştirdi.

Orduda, eski Osmanlı askeri birliklerin tamamı, ismi Asker-i Muntazama (Düzenli Askerler) hatta daha sonra Nizamiye (Düzenli) olarak değiştirilen Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusu ile birleştirildi ve bu orduya yeni ve modern bir askeri kuvvet oluşturmak için gereken kaynakların düzenli akışını garanti etmek amacıyla kendisine ait bir fon tahsis edildi.

Yeni kuvvet Osmanlı subaylarının idaresi altındaydı, yine de Avrupa'nın büyük devletlerinin tamamından yabancı danışmanların getirilmesine devam edildi. Bunların en ünlüsü Osmanlıdaki görevini bitirdikten hemen sonra, ileriki yıllarda Osmanlıların da örnek alacağı Prusya Genel Kurmay sistemini kuran Helmuth von Moltke idi. Hizmet süresinin kısaltılması, tazminatların artırılması ve yiyecek, silah ve üniforma temini için düzenli kaynaklar sağlanması, aynı zamanda kışlada bulunmasa da fakat savaş zamanında geri çağrılmak üzere hazır tutulanlara (ihtiyat birlikleri) eğitim vermeye devam etmek için yedek askeri kuvvetlerin kurulması (1833) askerliği pek çok kişi için karlı bir meslek haline dönüştürdü.

Yine savaş bu çabaları meyvelerini vermeden önce kesintiye uğrattı. Fakat bu kez savaşmak isteği Osmanlının düşmanlarından değil, Sultan'ın kendisinden geldi. Uzun bir süredir eski sadık Mısır valisinin ona ihanetleri ve saldırıları nedeniyle intikam almayı şiddetle arzulayan II. Mahmut, ordusu görünürde modern bir askeri kuvvete dönüşürken bekledi. Askeri danışmanlarının ve İngiliz ve Fransız büyükelçilerinin uyarılarına rağmen, 1834'te, ordunun modern bir kuvvet oluşturma çabalarının başlamasından sadece bir yıl sonra, Suriye'de bulunan İbrahim Paşa'ya karşı harekete geçme emri vermekten sadece son anda caydırıldı. Dört yıl sonra ise, ordunun daha da güçlenmeye devam etmesi nedeniyle, artık onu kimse bundan vazgeçiremezdi. Bu kez Mehmet Ali Paşa, 25 Mayıs 1838'de kendini bağımsız Mısır ve Suriye'nin idarecisi olarak ilan etme niyetini belirterek Sultan'a bir bahane sağladı. Aynı zamanda İbrahim Paşa dört yıl önce Anadolu'yu işgal ederken geçtiği Toros geçitlerinin hemen güneyinde bulunan Halep'te üslenmiş büyük bir askeri kuvvet oluşturdu. II. Mahmut yeni ordusunu Suriye'ye göndererek karşılık verdi. Yıllardır süren Mısır baskısının Arapların yeni patronlarına karşı ayaklanmasına ve Sultan'a duydukları geleneksel itaati yeniden göstermelerine neden olacağını umuyordu. Osmanlı ordusu Fırat nehrini geçti ve Suriye'de Halep'e doğru yaklaşmaya başladı (21 Nisan 1839). Buna rağmen Suriyeliler, İbrahim Paşa'nın kurduğu çok güçlü askeri sistem nedeniyle isyan edemediler.

Yine de Osmanlı ordusu saldırıyı sürdürdü, fakat Mısırlılar karşısında bozguna uğrayarak geri çekildi ve kurtulanlar Anadolu'ya kaçtı (24 Haziran 1839). Aynı zamanda II. Mahmut'un Doğu Akdeniz boyunca Mısır'a saldırmak üzere gönderdiği yeni ve modern donanma, İskenderiye'de utanç verici bir biçimde teslim oldu. II. Mahmut bu felaketlerin haberini alınca felç geçirdi ve öldü (30 Haziran 1839). O, İmparatorluğu ve başlattığı reform programının tamamını ciddi bir tehlikeye maruz bir halde bıraktı. Modernleşme programının devam edip etmeyeceğine ve İmparatorluğun II. Mahmut öncesinin geleneksel politikalarına dönüp dönüşmeyeceğine karar verecek olan oğlu ve halefi Abdülmecid (1839-1861) ve dışişleri bakanı Mustafa Reşid Paşa'nın önderliğini yaptığı himayesi altındaki kişilerdi. Daha sonra yapılacak olanların onun attığı temeller üzerine mi oturacağına ya da modern reform sürecinin ve muhtemelen İmparatorluğun kendisinin nihai, hızlı ve tam bir sona mı ulaşacağına yine onlar karar verecekti.

1 III. Selim hakkında bkz. Stanford J. Shaw, Between Old and New: The Ottoman Empire under Sultan Selim III, 1789-1807 (Harvard University Press, Cambridge, Massachusetts, 1971); Stanford J. Shaw, History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, cilt. 1 (Cambridge University Press, 1976), s. 260-279; Sipahi Çataltepe, 19. Yüzyıl Başlarında Avrupa Dengesi ve Nizam-ı Cedit Ordusu (Istanbul, 1997); ve Ahmet Eren, 'III Selim, ' Islam Ansiklopedisi, cilt. X (Istanbul, 1966).
2 III. Selim'e sunulan raporların çoğu Profesör Enver Ziya Karal tarafından yayınlanmıştır. Enver Ziya Karal, 'Nizam-ı Cedid'e Dair Layihalar, 'Tarih Vesikaları cilt. I (Istanbul, 1942), cilt. II (Istanbul, 1943).
3 Nizam-ı Cedid girişiminin bütün safhaları ve özellikle eyaletlerdeki Nizam-ı Cedid kuvvetlerine ilişkin detaylar Sipahi Çataltepe'nin belgelere dayalı mükemmel monografisinde bulunabilir. Sipahi Çataltepe, 19. Yüzyıl Başlarında Avrupa dengesi ve Nizam-ı Cedit Ordusu (Istanbul, 1997).
4 Fransızların Mısır Seferi hakkında bkz. Stanford J. Shaw, Between Old and New, s. 257282, ve Stanford J. Shaw, Ottoman Egypt in the Age of the French Revolution (Harvard University Press, Cambridge, Massachusetts, 1964).

  
3814 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın