• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Gül / Beşir Ayvazoğlu

Gülüm şöyle gülüm böyle demekdir yare mu'tâdım
Seni ey gül sever canım ki cânâne hitabımsın

Nedim 

Ondokuzuncu asır başlarında Türkiye'yi ziyaret eden Miss Julia Pardoe, İstanbul'un o yeşilliğe ve çiçeğe boğulmuş sokaklarını, evlerini, yalılarını görünce hayretler içinde kalmış ve "Keşki Shakespeare, Romeo ve Juliet'in bahçe sahnesini yazmadan önce Boğaziçi'ni görmüş olsa idi" diye hayıflanmıştı. XX. asır başlarında İstanbul'a gelen Le Corbusier de, yeşile boğulmuş İstanbul'u gördükten sonra New York'un bir cehennem, İstanbul'un ise bir yeryüzü cenneti olduğunu yazmıştır.

İklim şartlarının müsait olduğu bütün Türk şehirleri, bir zamanlar yemyeşildi. Fakat Osmanlı Devleti'ne dört yüz elli yıl başkentlik eden İstanbul, bahçe ve bostan bolluğu bakımından rakip kabul etmezdi. Bahçeli, bostanlı, ağaçlı, çiçekli adlar taşıyan semt, mahalle ve sokak adları, İstanbul'un çok değil, elli yıl öncesine kadar bir yeryüzü cenneti olduğunu tereddüde yer bırakmayacak şekilde ispat etmektedir. Kısacası, Ertuğrul Gazi'nin "İslâmbol'u aç gülzar yap"1 vasiyeti torunları tarafından harfiyyen yerine getirilmiştı. Bahçeler tanzim etmek, çiçek ve ağaç yetiştirmek, bir zamanlar şehirli Türk insanının en büyük zevklerinden biri ve yeni çiçek ve meyve türleri elde ederek bunlara şairane isimler vermek bir gelenekti.

Fetihten sonra büyük bir hızla gülzâra çevrilen İstanbul'da ev, konak ve saray bahçelerinin yanı sıra, mesire olarak düzenlenen alanların sayısı da zamanla artmış ve İstanbul bir uçtan bir uca bahçelerle donatılmıştır. Nedim ünlü kasidesinde İstanbul'u cennete benzetirken pek de mübalağa etmiş sayılmaz. Kanunî devrinde İstanbul'a Avusturya elçisi olarak gelen Ogier Ghiselin de Busbecq, İstanbul'a yaklaştığı sıralarda, kış henüz bütünüyle çıkmamış olmasına rağmen, yol kenarlarında lâle, sünbül ve nergis tarlaları görüp hayrete düşer, çiçeklere çok düşkün olan Türklerin güzel bir çiçek için bol para vermekten çekinmediklerini yazar.

Bu sevgi ve merak, dışarıdan yeni türlerin getirilmesine de yol açmıştır. II. Selim devrinden itibaren imparatorluğun çeşitli bölgelerinden lâle ve sünbül soğanları ve gül fidanları ısmarlandığına dair fermanlar bulunmaktadır. Meselâ Maraş Beylerbeyi'ne 7 Şa'ban 1001'de (9 Mayıs 1593) gönderilen bir fermanda, hassa bahçelerinde sünbül soğanı kalmadığından bahisle, dağlardan ve yaylaklardan elli bin adet ak sünbül soğanı, elli bin adet de gök sünbül soğanı toplanıp gönderilmesi emredilmektedir.

Önce üst tabakada başlayan bahçe ve çiçek zevki, Osmanlı kültürünün klasik ölçülerini bulduğu XVI. yüzyıl İstanbul'unda halka da sirayet etmiştir. Halktan meraklılar, bir yolunu bulup yeni türler elde etmek için çeşitli yerlerden soğanlar getirtiyor, imkân bulurlarsa kendileri temin ediyorlardı. IV. Murad'la Bağdat'a giden ve oradan İran'a geçen tarihçi Hoca Hasan Efendi, beraberinde yedi değişik lâle soğanı getirmişti. Çiçek artık günlük hayatın vazgeçilmez bir unsuruydu; zarifler Nedim'in ünlü müstezat gazelinde de ifade ettiği gibi destarlarına birer gül iliştirir, sıbyan mekteplerinde okuyan çocuklar her sabah hocalarına küçük çiçek demetleri götürür, hasta dostlara zarif çiçek şişeleri içinde bir güzel karanfil, gül, zerrin, yahut lâle gönderilerek hal hatır sorulurdu. Bahçesiz fukara evlerinin bile pencere önlerinde gül, sardunya, karanfil, küpe çiçeği, fesleğen saksıları eksik olmazdı.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde, Edirne camilerinde saflar arasına çiçek saksılarının dizildiği anlatılır. Hayatımızda çiçeğin bu vazgeçilmezliği XIX. yüzyılın sonlarına kadar devam etmiştir. Yukarıda bir cümlesini naklettiğimiz Miss Julia Pardoe'nun anlattıkları bu bakımdan dikkat çekicidir:

"Bütün Doğulular çiçekleri taparcasına severler. Boğaz kıyısındaki her güzel yalının bir çiçek bahçesi vardır. Bu bahçe denizden yüksek olup âdeta bir balkon halindedir. Bunun deniz tarafındaki yüzüne kafesli pencereler geçirilmiştir. Çiçeklik, bu kafeslerin arkasından kısmen görülebilir. Burada bin bir şekil ve güzellikte gül veren fidanlar yetiştirilir. Buradan başka, yalı bahçesinin yanında, güzel bir yolun ilerisinde çeşitli gül goncalarından meydana gelen sıra sıra perguleler, öte yanında kırmızı toprak saksılardan sarkan ve top gibi gelişen çiçekler, yol yol karanfiller, akasyalar, bol bol göze çarpan bitkilerdir. Her bahçede yetişen orman ağaçlarının dalları altından görülebilen bu güzel çiçeklerin bıraktığı etki son derece hoştur".

Çiçek merakının eski İstanbul'da başlı başına bir piyasanın teşekkülüne yol açmış olduğunu tahmin etmek zor değildir. Evliya Çelebi'nin anlattığına göre, XVII. yüzyılda, Tahtakale, Aksaray, Sultan Mahmud, Ayasofya ve Cebehane Kapusu'nda olmak üzere seksen kadar çiçekçi dükkânı vardı. Ayrıca seyyar çiçekçilerin de bulunduğunu ve her çiçek bahçesinin aynı zamanda çiçek dükkânı gibi bir işleve sahip olduğunu da unutmamak gerekir.

Bostancılar Ocağı, saray içinde ve dışında, padişaha ait bahçe ve bostanlara bakması için kurulmuştu. Fakat çiçek ve bahçe merakının bütün İstanbul'u sardığı ve çiçek yetiştirmenin başlı başına bir sanat haline geldiği XVII. yüzyılda, "Terbiye-i Riyâz u Ezhâr ve Tenmiye-i Hadâyik u Eşcâr" amacıyla bir cemiyetin teşkiline ve çiçekçibaşılık makamının ihdasına gerek duyulduğu anlaşılmaktadır. Devrin önde gelenlerinden, Mesnevi şerhiyle tanınan Sarı Abdullah Efendi'yi Çiçekçiler Başbuğu olarak tayin eden Sultan İbrahim'in bu konudaki fermanı da son derece ilgi çekicidir. Mehmed b. Ahmedü'l-Ubeydî'nin Netâyicü'l-Ezhâr'ında tam metin olarak yer alan bu fermanda, muhtevaya uygun olarak, baştan sona bahçelere ve çiçeklere teşbih ve atıflarla dolu bir üslûp kullanılmıştır. Bu fermanla Sarı Abdullah Efendi, çiçek bahçeleri sorumlusu ve bütün çiçekçilerin başbuğu kılınıyor; bahçe ve çiçek sahipleriyle çiçekçi esnafının problemlerini, anlaşmazlıklarını vb. çözümlemekle görevlendiriliyordu. Daha da önemlisi, Sarı Abdullah'ın aynı zamanda ağaç ve çiçekler konusunda araştırmalar yaparak yeni türler elde edecek ilmî bir enstitünün başına getirilmiş olmasıdır. "Terbiye-i Riyâz u Ezhâr ve Tenmiye-i Hadâyık u Eşcâr" ibaresinden anlaşılan budur.

Sultan İbrahim'den sonra tahta geçen IV. Mehmed'in devrinde de buna benzer bir cemiyet kurulduğu biliniyor. "Meclis-i Şükûfe" adı verilen ve bir araştırma enstitüsü niteliğini taşıyan bu cemiyet hakkında, büyük çiçek üstâtlarından Mehmed Remzî Efendi'nin Lâlezâr-ı Bâğ-ı Kadîm'inde bilgi verilmiştir. Meclis-i Şükûfe'nin her biri tanınmış bir çiçek üstâdı olan üyeleri, Çiçekçibaşı Solakzâde Çelebi başkanlığında sık sık toplanır, özellikle yeni elde edilmiş çiçek türlerini inceleyerek tartışır, görüş alışverişinde bulunurlarmış. Mehmed Remzî Efendi, Meclis-i Şükûfe'nin daimî üyeleri olarak şu isimleri veriyor: Çiçekçibaşı Solakzâde Çelebi, Tezkireci Efendi, Defterzâde Beyefendi, Serdar İbrahim Paşa Beyefendi, Ârif Efendi, Zeki Ali Efendi, Eyyubî Veli Efendi, Davud Paşazâde bey, Yıldızzâde Çelebi. Hepsi, devrin tabiriyle "sâhib-i tohum", yani bir veya birkaç yeni çiçek, özellikle lâle ve karanfil yetiştirmiş üstâtlardır. Mehmed Remzî Efendi, bu büyük çiçek üstâtlarının lezzetli sohbetlerine yetiştiğini ve zengin sohbet sofrasının kırıntılarından faydalandığını söyleyerek "Ne meclisdir bu kim bir kâseden bin neş'e peydâdır" mısraını zikrediyor.

Meclis-i Şükûfe'nin görevi, incelenmek üzere gönderilen çiçekleri, renkleri, yaprakları ve benzerleri arasındaki yeri açısından değerlendirmek, varsa kusurlarını göstermektir. Çiçek kâseleri ve şişeleri arasında yapılan hararetli tartışmalar sonunda, incelenen çiçeğin "Baş Güzîde", "Orta Güzîde" veya "Serfirâz" olduğuna karar verilirdi. Lâlelerin "libâs-ı zâhirîsinden olan hey'et-i mahsûsa ve tenâsüb-i peyker-i dil-pezîrinin" incelenmesi, tabiî olarak, birçoğunun elenmesine de yol açardı.

"Berk" tabir edilen çiçek yaprakları gereğinden uzun olan lâleler makbul sayılmazdı. Çiçek halinde karınlı olması da önemli bir kusur sayılır ve bu kusura "küpleme" denirdi. Meclis-i Şükûfe eğer yeni yetiştirilmiş bir lâleyi kusursuz bulursa, artık o lâle "ser-şîşe-i meclis ve kibârdır" ve tumturaklı bir ada hak kazanmıştır. Böyle yüzlerce lâleye akla hayale gelmedik adlar verilmiştir: Berk-i Rânâ, Dürr-i Yektâ, Feyz-i Seher, Gül-i Ruhsar, Sîm-endâm, Nev-peydâ, Necm-i İkbal, Nahl-ı Erguvan, Nihâl-i Gülşen, Âşûb-ı Cihan, Ahter-i Bahar, Reşk-i Elmas, Revnak-bahş, Sâye-i Hümâ, Rûy-i Mahbûb vb. Lâlelere verilen bu adlar, devrin şairleri tarafından şiirlerde kullanılarak ebedîleştirilirdi. Meclis-i Şükûfe'nin, o zamana kadar hiç görülmemiş lâle türleri elde edenleri ödüllendirdiği de olurdu.

Bu bilgiler, Lâle Devri'nin III. Ahmed devrinden en az elli yıl önce başladığını göstermektedir. Özellikle IV. Mehmed devrinin çiçek ve çiçekçilik tarihimiz bakımından çok önemli olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kanunî devrinde, İstanbul'dan Avrupa'ya giden lâle soğanları, bu devirde, Lâle-i Firengî olarak Türkiye'ye dönmeye başlar. Nemçe kralı III. Ferdinand'ın IV. Mehmed'e gönderdiği elçi Schmid Von Schwarzerhon tarafından hediye olarak getirilen eşya arasında her birinden dörder tane olmak üzere, on adet de makbul lâle soğanı vardır ve bu soğanlar, hiç şüphesiz, mevcut lâle zevkine yepyeni bir heyecan getirmiştir.

Avlanmayı sevdiği kadar güzel yapılara, bahçelere, çiçeklere ve özellikle lâleye tutkun bir hükümdar olan IV. Mehmed'in Emetullah Gülnuş Sultan'dan oğlu olan III. Ahmed devrinde, lâle zevkinin ve sevgisinin ulaştığı boyutlar bilinmektedir. Hollanda'da yaşanana benzer bir lâle deliliği (tulipomanie) padişahından kayıkçısına kadar herkesi sarmıştı. Devrin en önemli lâle yetiştiricilerinden birinin Tabak Ata diye anılan Debbağ Ataullah Efendi olduğunu belirtmekle yetinelim.

Görülüyor ki, XVI. yüzyılda kültür yoluyla yeni türleri elde edilmeye başlanan lâle, özellikle XVII. yüzyılın sonlarında ve XVIII. yüzyılda gül'le amansız bir rekabete girişmiştir. Lâle kelimesindeki harflerin sıraları değiştirildiğinde "Allah" ve "hilâl" kelimelerinin elde edilebildiğini fark eden lâle meraklıları, bu meraklarını meşrulaştıracak bir gerekçeye da kavuşmuş oluyorlardı. Mîyârü'l-Ezhar adlı çiçek kitabının yazarı Tabib Mehmed Aşkî Efendi'ye göre, lâle'nin "cevâhir-i hurûf"la, yani Allah lafzındaki harflerle yazılması, rütbesinin yükselmesini sağlamıştı:

Mazhar-i ism-i Celâl olmasa âyâ lâle
Bulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ lâle

Ve Gül

Ne var ki, lâlenin belli bir dönemde üstünlüğü ele geçirse de, gül'e uzun süre rekabet edebilmesi imkânsızdı. Aslında bir çeşit dikenli çalı olan gül, güzel kokusu ve çeşitli renklerdeki muhteşem çiçekleriyle, çağlardan beri insanları derinden etkilemiş ve bütün kültürlerde her zaman çok özel ve seçkin bir yerin sahibi olmuştur. Hafız'dan Ronsard'a, Yunus'tan Tagore'a, Hayyam'dan Goethe'ye, Fuzûlî'den Rilke'ye kadar, bütün dünya şairlerinin üzerinde birleştiği tek çiçek güldür.

Gül, aşkın her çeşidinde sevgiliyi temsil eder. Bülbül ise onun aşkıyla yanıp tutuşan âşıktır. Efsaneye göre, gülün rengi eskiden kırmızı değilmiş; bülbüle o zaman da hiç yüz vermiyormuş. Gülün bu kayıtsızlığına dayanamayan bülbül, günün birinde gidip onun gövdesine konuvermiş. Dikenler bülbülün göğsüne batınca akan kan gülün dibine dökülüp köklerinden damarlarına doğru yayılmış. Gül, işte o günden sonra kan kırmızı açmaya başlamış.

Yunan mitolojisinde de buna benzer bir efsane vardır. Afrodit'in ilk eşi olan Adonis, Mars tarafından öldürülünce kanından kırmızı gül meydana gelmiş. Bunun için gül Afrodit'in çiçeği olarak kabul edilir. Daha yaygın bir efsaneye göre, Afrodit'in Adonis'e olan aşkını kıskanan bazı tanrılar onun üzerine bir yaban domuzunu salmışlar. Ağır bir biçimde yaralanan Adonis, yarası kanaya kanaya can vermiş. Toprağı sulayan kanından Manisa Lâlesi denen kır çiçekleri çıkmış. Sevgilisinin yardımına koşan Afrodit'in ayağına da diken batmış ve akan bir damla kan, bu tanrıçanın çiçeği olan beyaz gülü kırmızıya boyamış.

Çiçeklerin doğuşu hakkında Tarih-i Taberî'de anlatılan efsane de mânidardır: Denirmiş ki, Âdem ile Havva'nın üzerinde kuruyup yere dökülen cennet yaprakları güzel kokulu bitkiler halinde bir bir uç vermiş. Gül de herhalde bunlardan biridir. Ama daha ilgi çekici olanı, gülün Hazreti Muhammed'in terinden doğduğu inancıdır. Yunus sarı çiçeğe "Gül sizin nenüz olur? " diye sorar:

Çiçek eydür 'İy derviş gül Muhammed teridür'

Mevlid'in büyük şairi Süleyman Çelebi de aynı inancı şöyle ifade etmiştir:

Terlese güller olurdu her teri
Hoş direrlerdi terinden gülleri

XV. yüzyıl şairlerinden Necati Bey "gül" redifli kasidesine "Gül, dalın minaresinden yılda bir kerre Ahmed-i Muhtar'ın nuru gibi yüz gösterir" diye başlar ve "Gül bahçesi Medine gibi ne hoş aydınlık oldu. Minare gül ağacıdır, gül de nur parıltısı" diye devam eder:

Yılda bir kerre menâr-ı şâhdan didâr gül
Gösterür nite ki nûr-ı Ahmed-i Muhtâr gül
Oldı mânend-i Medine hoş münevver gülsitân
Devha-i güldür menâre pertev-i envâr gül

Muhteşem Su Kasidesi'nde, bahçıvan bin gül bahçesini sulasa, onun, yani Hazreti Muhammed'in yüzü gibi tek bir gül bile açılamayacağını söyleyen Fuzulî'nin de "gül" redifli bir kasidesi vardır. Bu kasidenin bir beytinde, Miraç hadisesinden önce Hazreti Peygamber'in göğsünün Cebrail tarafından açılarak kalbinin yıkanmasına telmihte bulunulur:

Çâk olup bulmuş safâ bâd-ı seherden sanasın
Bâddır Cibril ü kalb-i Ahmed-i Muhtâr gül
Şeb-nem-i gülzâr-ı ruhsâr-ı Resulullah'dır
Neşr-i ıtriyle kılar her dem anı iş'âr gül

Gülün göğsü tanyelinden yırtılmış; sanki rüzgar Cebrail'dir, gül de Ahmed-i Muhtar'ın kalbi. Gül, Allah resulünün yanağının gülbahçesinin şebnemidir; güzel kokusunu neşrederek her dem onu haber verir.

Peygamberden söz edilirken eski şiir ve nesrimizde, çok zaman gül-i gülzâr-ı rüsül, gül-i gülzâr-ı nübüvvet, gül-i gülzâr-ı risâlet sıfatları kullanılır. Meselâ Nâilî'nin bir na'tının başlığı şöyledir: "Der menkabe-i gül-i gülzâr-ı risâlet mahbûb-ı Rabb-i izzet Muhammedü' l-Mustafâ sallallahü te'âlâ aleyhi ve sellem".

Şiirlerinde Bahtî mahlasını kullanan Sultan I. Ahmed, bir kıt'asında "gül-i gülzâr-ı nübüvvet" sözünü şöyle kullanmıştır:

N'ola tâcım gibi başımda götürsem dâim
Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-i Rüsül'ün
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir
Bahtiyâ durma yüzün sür kademine o gülün

Ne olurdu, o resuller sultanının temiz ayağını tâcım gibi daima başımda taşısaydım. Peygamberlik gül bahçesinin gülü, o ayağın sahibidir. Ey Bahtî, durma, o gülün ayağına yüzünü sür.

Evliya Çelebi'nin anlattığına göre, bu kıt'anın yazılış hikâyesi şöyledir: I. Ahmed, Mısır'da Kayıtbay türbesinde muhafaza edilen Nakş-ı Kadem'i, yani Hazreti Peygamber'in bir taş üzerindeki ayak izini İstanbul'a getirterek Eyüb Camii'ne koydurur. Nakş-ı Kadem, daha sonra inşası tamamlanan Sultanahmet Camii'ne nakledilir. I. Ahmed, bu nakil işleminin tamamlandığı günün gecesi, rüyasında kendini bütün padişahların toplandığı yüce bir divanda bulur. Kadı mevkiinde Hazreti Peygamber oturmaktadır. Kayıtbay, Kadem-i Şerif'i türbesinden alıp kendi camiine nakleden Sultan Ahmed'den davacıdır. Hazreti Peygamber, tarafları dinledikten sonra, Kadem-i Şerif'in alındığı yere iade edilmesi hükmünü verir. Ertesi gün, aralarında Aziz Mahmud Hüdâî'nin de bulunduğu bir "ulemâ ve meşâyih" grubu, rüyayı, emanetin derhal eski yerine gönderilmesi gerektiği şeklinde yorumlarlar. Hünkâr Nakş-ı Kadem'i geri gönderir; fakat üzüntüsünü gidermek için Kadem-i Saadet-i Peygamberî şeklinde bir sorguç yaptırarak önemli günlerde hilafet sarığına takmaya başlar. Ayrıca bir tahta üzerine resmedilen Kadem-i Şerif'in kenarlarına da söz konusu dörtlüğü kendi eliyle yazarak şeyhi Aziz Mahmud Hüdaî'ye gönderir.

Görüldüğü gibi gül, tasavvufî sembolizmde ilahî güzelliği ifade ettiği gibi, Allah'ın sevgilisi Muhammed'i (habîbullah) de temsil etmektedir. Gülü kendisine nişan olarak seçen Kâdiriyye'de Arapçada gül mânâsına gelen verd'deki vav peygamberin veliliğine, rı onun rauf ve rahim sıfatlarına, dal ise davetçiliğine işaret olarak kabul edilir.

Halk arasında yaygın olan "Gül koklamak sevaptır" inancı hiç şüphesiz bu çiçeğin Hazreti Muhammed'in sembolü olmasıyla ilgilidir. Söz kokudan açılmışken, Evliya Çelebi'nin kendisine seyahatin nasip kılındığı meşhur rüyasında, Ahi Çelebi Camii'nde, Azak kalesinde zora düşmüş Müslümanlara yardıma gitmek üzere toplanan ervah-ı kiramın misk, anber, sünbül, gül, fesleğen, menekşe ve karanfil gibi kokan ellerini öptüğünü de belirtelim. Evliya'nın anlattığına göre Hazreti Peygamberin pembe renkli eli gül gibi kokmaktadır ve sanki kemiksizmiş gibi yumuşacıktır. Diğer peygamberlerin elleri ayva kokusundadır.

eli kavun, Ömer'inki anber, Osman'ınki menekşe, Ali'ninki yasemin, Hasan'ınki karanfil, Hüseyin'inki beyaz gül.

Mevlitlerde gülsuyu ikramı başlı başına bir törendir. Gülsuyunun bu tarzda kullanımı, her biri eşsiz bir sanat eseri niteliği taşıyan gülabdanlar yapılmasına da yol açmıştır. Gülabdan, gülsuyu serpmek için kullanılan, ağzı dar, gövdesi geniş kaplara denir. Altın, gümüş, bronz gibi madenlerden yapıldığı gibi, cam ve seramik olanları da vardır. Topkapı Sarayı Hazine Dairesi'nde muhafaza edilen yeşim taşından ve zebercedden yapılmış gülabdanlarla zümrüt, yakut ve firuze gibi değerli taşlarla süslenmiş olanlar gerçekten göz kamaştırıcıdır.

Gül ve Tasavvuf

Tasavvufî sembolizmde, gonca halinde gül birliği, açılmış gül ise birliğin çokluk halinde görünüşünü temsil eder. Gülşen, yani gül bahçesi gönül açıklığı, yahut kirinden pasından temizlenerek ilahî güzelliğin yansımasına hazır hâle gelmiş kalptir. Gonca halvet halini, yani insanın kendisiyle ve Tanrı'yla baş başa kalmasını temsil eder. Buna göre, açılmış gül can sırrını açığa vurmaktır. Gül, ömrünün kısalığı dolayısıyla hayatın geçiciliğini de ifade etmektedir. Gülzâr-ı fenâ yok olmaya mahkûm dünya, gülzâr-ı bekâ ise sonsuzluk ülkesi anlamına gelir.

Gül, tarikatlarda da sembol olarak büyük önem taşır. Hazreti Ali, rivayete göre, son nefesini vermeden önce Selman'dan bir deste gül istemiş ve hemen getirilen gülleri kokladıktan sonra ruhunu teslim etmiştir. Bu bakımdan gül destesi, nefeslerde, Bektâşîler'e has bir tabir olarak sık sık karşımıza çıkar. Daha da ilgi çekici olan, Bektâşîlerin ve Mevlevîlerin giydikleri bir çeşit cübbeye Destegül demeleridir.

Rufâî dervişlerinin zikir esnasında yaladıkları kızgın demire "gül", bu işe de "gül yalamak" denir. Kâdirî tacına da "gül" tabir edilmektedir. Derviş İbrahim el-Eşrefi el-Kâdirî'nin Gül Risalesi'nde, gül'ün Kâdiriyye'ye alamet olarak seçilmesinin sebebi hoş bir anekdotla anlatılır: Seyyid Abdülkadir-i Geylânî, Hızır'dan aldığı işaret üzerine Bağdat'a gider. Bağdatlı şeyhler kendisine ağzına kadar suyla dolu bir tas gönderirler. Bu, şehrin meşayıhla dolu olduğu, dolayısıyla yeni bir şeyhe yer bulunmadığı anlamına gelmektedir. Abdülkadir-i Geylânî, vakit zemheri olduğu halde, tasa bir gül bırakarak "Varın selâm eyleyin, bir gül ile su taşmaz!" der.

Kış ortasında taptaze bir gül çıkarma kerameti, Menâkıbu'l-Ârifîn'de anlatılan bir hikâye ile Mevlânâ'ya da nispet edilmiştir. Ahmed Eflâkî Dede'nin anlattığına göre, Mevlânâ bir gün başını Şems'in dizine koyup koyu bir can sohbetine dalmıştır. Eşi Kira Hatun ne konuştuklarını merak ederek kulağını kapının deliğine dayar. Tam o sırada evin duvarının birdenbire açıldığını ve altı heybetli adamın içeri girip selâm verdikten sonra yeri öptüklerini görür. Adamlar Mevlânâ'nın önüne bir demet gül bırakır ve hiç konuşmadan geldikleri gibi çıkıp giderler. Kira Hatun hayretler içinde kalmıştır. Mevlânâ bir süre sonra, koruması için bu gülleri ona verir. Fakat Kira Hatun merakını yenemeyerek güllerden birkaç yaprağı hizmetçisiyle attarlara gönderir. Nereden geldiğini ve adlarının ne olduğunu öğrenmek istemektedir. Attarlar "Bu kış günü bu garip gül nereden gelmiş? " diyerek şaşakalırlar. Aralarında bulunan Şerefeddin adlı Hintli bir tâcir, bu gülün Hindistan gülü olduğunu, özellikle Serendip civarında yetiştiğini söyler. Hizmetçi, gül yapraklarını alıp eve döner ve duyduklarını Kira Hatun'a anlatır. O sırada içeri giren Mevlânâ, eşine şunları söyler: "O gül demetini başkasına gösterme. Çünkü Hindistan'ın kutupları ve kutsal İrem bağının bahçıvanları onu can dimağını ve gözünü kuvvetlendirsin diye göndermişler".

Eflakî Dede, Kira Hatun'un bu gülleri son nefesine kadar sakladığını, sadece yapraklarından birkaçını Mevlânâ'nın izniyle Gürcü Hatun'a verdiğini söylüyor. Kimin gözü ağrısa bu gül yapraklarını sürünce o anda iyileşirmiş. Kokusu ve rengi yıllar boyunca hep öyle taze kalmış.

Kış ortasında taze gül motifiyle bir halk rivayetinde de karşılaşırız: Başlarında Sultan Murat Han olduğu halde yeni bir sefere çıkan Ordu-yu Hümayun, Niğde civarına geldiğinde karakış bastırır. Melendiz dağlarının doğu eteklerindeki dere kıyısında uygun bir yer bularak konaklayan ordu, kış uzayınca açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Bunun üzerine civar halkı büyük bir fedakârlık göstererek varını yoğunu ordugâha taşımaya başlar. Yoksul ve kimsesiz bir ihtiyar da bir kese bulguruyla bir kaşık yağını alarak yola koyulur. Herkes büyük bir merakla ve biraz da alayla onu takip etmektedir. İhtiyar, aşçıların bulunduğu yere giderek bulgurunu kazana boşaltır ve bir avuç bulgur, kazanı doldurduğu gibi diğer kazanlar da dolup taşar. Kaşıktaki yağ da birden bereketlenmiş ve küpler ağzına kadar dolmuştur. Padişah olup bitenleri duyunca bu ermiş kocayı otağına çağırır. Bir süre konuşup görüşürler, ihtiyar tam ayrılırken cebinden yeni açmış bir kırmızı gül çıkarıp padişaha sunar. Otağ bir anda gül kokusuna boğulur. Bunun üzerine hünkâr, "Baba, der, senin adın bundan böyle Gül Baba, köyünün adı da Güllüce olsun!"

Güllüce'nin Gül Baba'sı Budapeşte'deki türbesinde uyuyan Gül Baba kadar tanınmış değildir. Aslında başlı başına bir araştırma konusu olacak kadar çok Gül Baba vardır; biri de Gül Camii'nde yattığına ve adını bu camie verdiğine inanılan Gül Baba. Ancak Gül Camii'nin fetih günü olan 29 Mayıs 1453'te bir azizin yortu günü olduğu için güllerle donatıldığı, o gün şehre giren Türkler burayı camie çevirdiklerinde bunun için Gül Camii adını verdikleri rivayeti de vardır. II. Beyazıt devrinde Galata Sarayı'nın kurulmasına öncülük eden bir Gül Baba'dan da söz edilmektedir. Anadolu yakasında Merdivenköy'den Üçgöztepe'ye giden yolun sağında başka bir Gül Baba yatar.

Fatih devrinde yaşayan ve asıl adı Mehmed olan Gül Baba'nın Anadolu'ya Şirvan'dan geldiği söylenir. Fatih Camii'nde tefsir ve hadis dersleri verdiği gibi, Fatih'e de tefsir okutan Gül Baba, emeğinin karşılığını istemediği için bir av sırasında beğendiği Korucu köyü kendisine armağan edilmiş, o da burada bir zaviye kurmuştur. Fevziye Abdullah Tansel, Gül Baba'lar konusuna açıklık getirdiği önemli bir makalesinde, Tıgî'nin birinci Gül Baba hakkındaki bir methiyesini naklediyor. Bu methiyenin son beytinde Gül Baba'nın Edirne'de şehit düştüğü ifade edilmektedir:

Can verib Gazi Ebu'l-Feth ile râh-ı aşkda
Tîgiyâ bulmuş bu menzilde şehâdet Gül Baba

Kanunî Sultan Süleyman Devri'nde yaşayan ve asıl adı Cafer olan Gül Baba ise bir Bektâşî dervişidir. 1541'de Budin muhasarası sırasında şehit düşmüş, cenaze namazı fetihten sonra Şeyhülislâm Ebussuud Efendi tarafından kıldırılmıştır. Bu cenaze namazına Kanunî'nin de katıldığı rivayet edilmektedir. Şöhretiyle birinci Gül Baba'yı unutturan bu sevimli Bektâşî şairinin niçin Gül Baba diye anıldığına dair çeşitli rivayetler vardır. Bir rivayete göre, halk tarafından gül fidanları arasına yapılan türbeye gömüldüğü için Gül Baba diye şöhret bulmuş. Gülü çok sevdiği ve yanında daima bir gül taşıdığı için bu adın verildiğini söyleyenler de vardır.

Halk muhayyilesi daha sonra iki Gül Baba'yı birleştirerek Fatih devrinden Kanunî devrine kadar, çok uzun bir ömür süren efsanevî ve tek bir şahsiyet haline getirmiştir ve tabii bu rivayet Evliya Çelebi tarafından kayda geçirilmiştir. Türbesi Budapeşte'de hâlâ canlı bir ziyaret yeri olan Gül Baba, XVIII. yüzyılın ünlü şairlerinden Sâbit'in bir beytinde şöyle zikredilir:

Dağ yakmış sîne-i abdal'a dâğî lâlenin
Sanki Gül Baba çerâğıdır çerâğı lâlenin

Gül motifiyle Gülşeniyye tarikatinin kuruluşunda da karşılaşırız. Bilindiği gibi bu tarikatin temeli, İbrahim Gülşenî'nin Kahire'de kurduğu tekkeyle atılmış ve Osmanlı topraklarında XVI. yüzyıldan sonra faaliyet göstermeye ve yayılmaya başlamıştır. İbrahim Gülşenî (ö.1533), rivayete göre, mürşidi Dede Ömer Rûşenî'nin kendisine bir gül vererek "Sen ol bağ-ı bekanın gülşenisin" demesi üzerine mahlası Heybetî'yi Gülşenî'ye çevirmiştir. Gülşeniye tacı da pembe rengi ve yeşil destarıyla güle benzer. Ayrıca Gülşeniyye zikrinde tempo hızlandığında kudüm, mazhar ve bendir gibi vurmalı sazlar çalınır. Bu arada dervişler elele tutuşarak bir daire meydana getirir ve sağdan sola doğru yürümeye başlarlar. Sol ayaklarını kutuphane denilen zikir halkasının merkezine, sağ ayaklarını da ters yöne doğru atan dervişler, sol ayakla birlikte bedenlerini öne doğru eğerken sağ ayakla doğrulurlar. Bu hareket yukarıdan bakıldığında bir gül goncasının açılıp kapanması gibi görünür.

Şeyh İbrahim Gülşenî (ö. 1533), Mevlânâ'ya duyduğu büyük sevginin bir ifadesi olarak Mesnevî'ye bir nazire yazmıştır: Mesnevî-i Ma'nevî. Ve adı bilinmez bir şair Gülşeniyye tarikatini fevkalâde veciz bir beyitle özetlemiştir:

Gülşenî dervişidür gül goncalardur Mevlevî
Bülbül-i şeydâ okur geh Mesnevî geh Ma'nevî

Halvetiyye'nin Şemsiyye kolunu kuran Şemseddin-i Sivasî'nin Gülşenâbâd adlı mesnevisi de, sufilerin çiçeklerle, özellikle gülle ilgili tasavvurlarını yansıtması bakımından çok önemli bir eserdir. Sivasî (1519-1597), Gülşenâbâd'da bir bakıma Feridüddin Attar'ın Mantıku't-Tayr'da kuşlarla yaptığını çiçeklerle yapmak istemiş, yani Vahdet-i Vücud felsefesini işlemiştir. Eserin mukaddime kısmında, her zerrenin Allah'ı zikrettiği ve Allah'ın cemâlini insanlara göstermek için siyah topraktan çeşit çeşit çiçekler bitirdiği üzerinde durulur. Gülşenâbâd'da kutbu'l-aktab olan gül, seccadesini sermiş, şeyh makamında oturmaktadır. Çiçekler ise etrafında bir halka teşkil etmiş, onun söylediği sırları dinlemektedirler. Birden bir gök gürültüsüyle gülşendeki "sohbet-i gül"den haberdar olan şair, konuşulan sırlara vakıf olmak için gülşene gider. Daha sonra meclise sırasıyla sarı çiğdem, sünbül, zerrinkadeh, benefşe, lâle, susen, zanbak, nilüfer ve diğer bütün çiçekler gelip tevhid halkasındaki yerlerini alarak "cûş u hurûşa" gelirler. Ağaçlar arasında cezbe rügârları esmektedir. Çiçek dervişlerin kimi bu coşkunluk içinde yakasını yırtar, kimi destarını atar, kimi sinesini def gibi döver. Kimi secdeye kapanmıştır, kimi gökler gibi dönmektedir. Bir süre sonra yavaş yavaş sakinleşmeye başlarlar. Bu mistik coşkunluk sona erince üzerlerine gül hasreti çöker. Gül Şeyh niçin hâlâ halvetten çıkmamıştır? Hepsini bir meraktır alır. Gidip onu meclise çağırmasını istedikleri bülbül, gülün ezelden beri âşıkı olduğunu, böyle bir küstahlığa haddi ve cesareti bulunmadığını söyleyerek çiçek sufilerin ricasını reddeder. Bunun üzerine görev benefşeye verilir. Görevi çaresiz kabul eden benefşe, güle gidip gözyaşları içinde yalvarır, bütün çiçeklerin kapısında hasretle beklediklerini söyler. Bunun üzerine Gül Şeyh, gülşen camiinde dal minberine çıkıp ağzını açmadan sadece kokusuyla nice hikmet incileri saçar. Der ki: "Her günün gecesi, her hazânın baharı vardır; bu meclis de tez zamanda perişan olacaktır. Bu dünya öteki dünyanın bir neticesi, ikinci derecede bir şubesidir (fer'). O halde fer'ini bırakıp aslına yapışmak, gerçeğe yönelmek gerekir".

Büyük bir merak ve heyecanla Gül Şeyh'i dinleyen şair, sonunda merakını yenemeyerek ona renginin ve kokusunun kaynağını sorar. Gül, bu soruyu dala sorması gerektiğini, çünkü kokusunu ondan aldığını söyler. Şair şimdi büyük bir soruşturmaya başlamıştır. Dal onu gövdeye, gövde köke, kök toprağa, toprak yağmura, yağmur buluta, bulut havaya gönderir. Havanın verdiği cevap şöyledir: "Bana bu koku yokluk âleminden geldi. Eğer yok olursan, fenâfillâha varabilirsen, bu kokuyu her tarafta duyabilirsin. Bu mertebeye ermek istersen geri dön ve Gül Şeyh'e selâm ver; çünkü senin müşkülünü ancak o çözebilir!"
Şair havaya veda edip buluta varır, yağmurla toprağa düşer, kökten gövdeye, gövdeden dala ulaşıp Gül Şeyh'in önüne gelir. Ve gül vasıtasıyla hakikatler madenini keşfeder:

Gül ile gül olup hârı bırakdım
Kamusın âteş-i vahdetde yakdım

Tekke şairlerimizden Ümmi Sinan da bir çeşit gülşenâbâd'ı, yani tepeden tırnağa gülden kurulmuş bir şehri meşhur ilâhisinde şöyle tasvir etmiştir:

Seyrimde bir şehre vardım
Gördüm sarayı güldür gül
Sultanının tacı tahtı
Bağı duvarı güldür gül
Gül alırlar gül satarlar
Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar
Çarşı pazarı güldür gül
Topağı güldür taşı gül
Kurusu güldür yaşı gül
Hasbahçesinin içinde
Serv ü çınarı güldür gül
Ağ gül ile kırmızı gül
Çift yetişmiş bu bahçede
Bakışırlar hâra karşı
Hârı ezhârı güldür gül
Ümmi Sinan gel vasf eyle
Gül ile bülbül derdini
Yine bu garip bülbülün
Ah ü figanı güldür gül
Gül ve Bülbül

İslâm peygamberinin gülü çok sevmekten öte, "Kırmızı gül Allah'ın ihtişamının tezahürüdür" dediği de rivayet edilir. Gül, ilahî güzelliği ve ihtişamı en mükemmel biçimde yansıttığı için iştiyak içindeki ruhun sembolü olan bülbül tarafından sevilmiştir ve sonsuza kadar sevilecektir. Türk-İslâm şiirinde ve tezyinî sanatlarındaki güller, dindışı eserlerde bile, gülün bu metafizik anlamını ister istemez yüklenmişlerdir.

Türkçe eserler arasında, bülbülün güle aşkının en iyi anlatıldığı eser, Bâkî'nin çağdaşı Kara Fazlî'nin Gül ü Bülbül'üdür. Sivasî gibi Halvetiyye'ye mensup bir şair olan Fazlî (?-1564), Kanunî'nin talihsiz oğlu Şehzâde Mustafa'nın divan kâtipliğini yapmıştır. Mustafa babası tarafından haksız yere öldürtüldükten sonra aynı görevle Şehzâde Selim'in yanına verilir.

Gül ü Bülbül, Kara Fazlî'nin Şehzâde Mustafa'ya sunduğu alegorik bir eserdir. Hemen başında gül ve gülşen, son derece renkli ve zengin teşbihlerle tasvir edilir:

Babası Şah Bahar tarafından Gülşen'e vali olarak tayin edilen Gül, bir gün hoşça vakit geçirirken sudaki aksini görür ve kendi güzelliğine aşık olur; öylesine gururlanır ki, Meltem'i yeryüzünde kendisinden daha güzelinin bulunup bulunmadığını araştırmakla görevlendirir. Meltem hemen yola koyulup o ülke senin bu ülke benim dolaşırken bir gün yanık sesle şarkılar söyleyen Bülbül'le karşılaşır. Aslında bir şehzâde olan Bülbül, padişahlıkta gözü olmadığı için ülkesini terk etmiş, kararsız bir halde dolaşmaktadır. Meltem ona Gül'ü anlatır, o kadar güzel anlatır ki, Bülbül, Gül'e görmeden âşık olur. Meltem ona boş yere ümide kapılmamasını, çünkü Gül'e asla ulaşamayacağını söylerse de dinletemez.

Bülbül, Gülşen'e gitmek üzere havalanır. Yolda karşılaştığı Irmak'a derdini açar. Bülbül'ün haline acıyan Irmak, onu teselli ederek Gül'ün korucusu Servi'yle tanıştırır. Servi, Bülbül'e bir zamanlar padişah babasının yanında bulunduğu için kolaylık gösterir. Ve bir gece Bülbül, en yanık nağmeleriyle Gül'e derdini anlatmaya çalışır:

Beni aşkın zaîf ü zâr etdi
Akl ü fehmimi târ ü mâr etdi
Aldı sabr ü karâr ü ârâmı
Âlemin kıldı mest ü bed-nâmı
Oldı gönlüm kemend-i zülfine bend
Merhamet kıl ki câne erdi elem
Merhamet kıl ki yakdı cânımı gam

Sesini hiç kimseye duyuramayan Bülbül, derdini önce karanlık geceye, sonra Ay'a, derken Sabah'a ve Güneş'e açar. Hiçbirinden yardım göremeyince yüzünü Tanrı'ya çevirip içli içli yalvarmaya başlar. Gül ancak o zaman Bülbül'ün feryadını duyar ve sesin sahibini merak ederek Nergis'i gönderir. Nergis durumu öğrenip anlatınca mağrur Gül, rahatsız edilmek istemediğini söyleyerek Bülbül'ün Gülşen'den hemen uzaklaştırılmasını emreder. Zavallı âşıkın sabretmekten başka çaresi yoktur. Bir gün Meltem'le yeniden karşılaşınca, çektiği acılardan söz ederek Gül'ü bundan haberdar etmesini ister. Gül biraz yumuşamıştır, "Âşıklar acı çeker, sabretsin!" diye haber gönderir.

Bülbül'ün nazdan ve cefadan usanmaya hiç niyeti yoktur. Hatta bir gece Gül, Gülşen'de eğlenirken onu uzaktan seyreden Bülbül artık dayanamaz ve bir mektup yazarak Nergis'le gönderir. Mektup Gül tarafından kabul edilince mutluluktan yere göğe sığmayan Bülbül en güzel şarkılarını şakımaya başlar. Ne var ki fitneci Susen, bu beklenmedik gelişmeden hiç memnun değildir. Bülbül'e gidip Gül'ün onu hiç sevmediğini, en doğrusunun bu sevdadan vazgeçmek olduğunu söylerse de inandıramaz. Bunun üzerine Diken'e gider. Diken zaten Bülbül'ü kıskanmaktadır; zavallı âşıkı tehdit ederek yaralar ve Gülşen'den kovar. Gül olup bitenleri duyunca çok öfkelenir ve Diken'i azarlayarak bundan böyle Bülbül'e iyi davranılmasını emreder. Diken'in kıskançlık damarları iyiden iyiye kabarmıştır; bu sefer Bahar Şah'a gidip Gül'le Bülbül'ün aşkını gammazlar. Küplere binen Bahar Şah, iki zalim avcıyı Bülbül'ü yakalamakla görevlendirir. Çaresiz kalan Bülbül, Gülşen'den uzaklaşıp dağlara sığınır. Dağda Gül'ün bir âşıkı daha vardır: Menekşe. Tanışır ve dertleşirler. Birbirlerine içlerini dökerken avcıların yaklaştığını fark edemezler. Bülbül tuzağa düşürülüp Bahar Şah'a götürülür ve kafese kapatılır. İşte tam o sırada büyük bir saldırıya geçen Şah Temmuz'un başkumandanı Güneş, Gülşen'i yakıp yıkar, yani yaz gelir. Bahar Şah, Gül'ü alıp meçhul bir ülkeye kaçmak zorunda kalır. Şah Temmuz bir süre sonra ülkesine dönünce Gülşen'e Hazan Şah gelip yerleşir.

Sonbahar, eski adıyla hazan, divan şairleri için hüzün ve inkıraz mevsimidir. Bâkî, bu mevsimi anlattığı bir gazelinde, ağaçların yapraklarından soyunmalarını dervişlerin dünya ilgilerinden soyunmalarına benzetir. Bahardan hiçbir iz kalmamış, ağaç yaprakları itibardan düşmüşlerdir. Sararıp dökülen yapraklar genellikle altına benzetilir. Gül ü Bülbül'de de Hazan Şah, Gülşen'e gelince her tarafı altına boğar. Fakat onun da hükmü uzun sürmeyecek, Kış Şah gelip Gülşen'i ele geçirecektir.

Sonunda akrabası Nevruz'la birleşen Bahar Şah, Gülşen'i geri alır. Eski görevine dönen Gül de Bülbül'ü unutmamıştır. Önce Meltem vasıtasıyla hatırını sordurur, daha sonra da ziyaretine gider. Gül bununla yetinmeyecek, bir yolunu bulup Bülbül'ü serbest bıraktırarak Gülşen'e dönmesini sağlayacaktır. Gül ü Bülbül'ün en güzel sahnelerinden biri, iki sevgilinin buluştukları sahnedir. Gülşen'de ihtişamlı bir musiki meclisi kurulur. Yıldızlar gökte ayla sohbet etmek için mumlarını birer birer yakarlar. Herkes yerini aldıktan sonra Gül şevk içinde meclise gelir. Bülbül meclisin hânendesidir. Nergis bütün çerağlarını yakarak Gülşen'i ışığa boğar. Görülmemiş bir donanmadır bu; Gül def çalar, gonca ney. Benefşe'nin elinde çeng vardır. Susen musikar'ıyla, Lâle kopuzuyla meclise revnak verir. Rüzgâr âhenk tutmakta, Servi ise coşkuyla raksetmektedir:

Kıldılar yine işrete âheng
Yine geldi figâne nây ile çeng
Ehl-i bağ aldı sâz ele sâf sâf
İçdiler câm-ı nâbı lezzet ile
Öpdüler la'l-i yâri fursat ile
Bülbül olup safâ ile sermest
Nâle eylerdi şevk ile peyvest
Gülden erüb dimâğa bûy-ı vefâ
Mest olub şevk ile iderdi sadâ

Nihayet meclistekiler Gül'le Bülbül'ü baş başa bırakıp çekilirler. Sevgililer "tek ü tenhâ" kalınca pervasızca bir meclis-i has kurarlar. Böylece ikilik ortadan kalkar ve birlik doğar:

İkilik gitdi buldılar vahdet

Doğu'nun gül, bülbül, bahar, çiçekler ve daha da önemlisi, sufiyâne aşkla ilgili bütün tasavvurlarını içinde toplayan ve Şeyh Galib'in Hüsn ü Aşk'ı gibi orijinal bir eser olan Gül ü Bülbül, bizde yeni harflerle basılmamıştır. Halbuki Türk edebiyatı üzerinde çalışan Batılılar, Osmanlı devrinde çok ünlü olan Gül ü Bülbül'le yakından ilgilenmişlerdir. Dora D'Istria'nın La Poésie des Ottomans'da (Paris 1877) geniş olarak incelediği eserin bazı bölümlerini Gibb İngilizce'ye, De Sugny de Fransızca'ya çevirir. Hammer ise tamamını Almanca'ya tercüme ederek Türkçe'siyle birlikte 1834'te Peşte'de yayımlamıştır.

Eski Şiirde Gül

Bülbül'ün güle aşkı birçok divan şairi tarafından mesnevi tarzında allegorik hikâyelerle anlatılmıştır. Gül redifli kaside ve gazellerde ise eski şairlerin gül ve bülbül etrafındaki tasavvurlarının hemen tamamını bulmak mümkündür. Klasik edebiyatımızda, rengi, şekli, kokusu, dikenleri ve kısa ömürlü oluşu dolayısıyla bir yığın teşbihe konu olan kırmızı gül, meselâ sık sık ateşe yahut ateş güle benzetilir. Nemrut'un İbrahim peygamberi mancınıkla içine attığı ateşin de Tanrı'nın emriyle gül bahçesine dönüştüğünü unutmamak gerekir. Divan şairleri bu olaya sık sık telmihde bulunarak çeşitli söz oyunları yaparlardı. Hatta zaman zaman gülşen ile külhan (gülhan/gülhen) arasında bile anlam ilişkisi kurmuşlardır. Bilindiği gibi, külhan, eski yazıda gülhan şeklinde de okunabilir. Külhan, hamamlarda suyun ısıtıldığı bölümdür. Hayal güçleri bazen çok tuhaf çalışan divan şairleri, içinde ateş yakıldığı için külhanı gül bahçesine benzetmişlerdir. Gül bahçelerindeki serviler de şekil bakımından külhandan yükselen dumana teşbih edilir. Ateş, aşk ateşidir, duman da aşk ateşiyle yanan âşıkın âh'ı.

Dûd u ahkerdür mana serv ile gül ey bâğbân
N'eylerem men gülşeni gülşen gülhan mana
Fuzûlî

Birçok şair ateş redifli gazeller de yazmışlardır. Bu gazellerde divan şiirinin estetiğine uygun olarak ateşle uzak yakın benzerliği olan birçok unsur bir araya getirilirdi. Tabiî bu unsurların başında güller ve gül bahçeleri gelmektedir. İstanbul'da çok sayıda büyük yangına da şahit olan Şeyh Galib'in gazeli, bu gazellerin en güzellerinden biridir:

Gül âteş gülbün âteş gülşen âteş cûybâr âteş
Semender-tıynetân-ı aşka bestir lâlezâr âteş
Bana dûzahtan ey meh dem urur gülzârlar sensiz
Dıraht âteş nihâl âteş gül âteş berk ü bâr âteş
Çerâğ-ı bezm-i hecri olduğum yapmış yakıştırmış
Gönül pervânesine vuslat âteş intizâr âteş
Nesîm âteş çıkardı gonce-i çeşm-i ümîdimden
Bıraktı gülşen-i âmâlime berk-i behâr âteş

Gül'le uzak yakın hiçbir ilgisi bulunmadığı halde gülü hatırlatan bir kelime daha vardır: Güllâbici. Arapça "küllâbî"den gelen güllâbici, akıl hastahanelerindeki hizmetlilere denir. Gülün güllâbici ile bir ilgisi yoktur ama, divan şairlerinin gül bahçesini aynı zamanda şifâhane (akıl hastahanesi) olarak düşündüklerini hemen belirtelim. Fuzulî bir kasidesinde "Yine o aşk delisi, o mihnet köşesinin düşkünü şifâevi diye gül bahçesine yöneldi" diyor:

Yine dîvâne-i aşk eyledi dârüşşifâ meyli
Yine gülzâre çıktı kûşe-i mihnet giriftârı

Bu beyit eskiden akıl hastalarının çeşitli güzelliklerle tedavilerinin yaygın bir uygulama olduğunu da göstermektedir. Edirne'deki Beyazıt Darüşşifası'nda akıl hastaları çeşit çeşit çiçeklerle bezenmiş bahçelerde müzik dinletilerek tedavi edilirmiş. Gülbahçesi sadece şifahane değil, eczane olarak da düşünülmüştür. Yine Fuzûlî'nin "Eğer istersen gül bahçesinde her derde deva vardır. Goncanın hokkasında sanki şifa gülsuyu var" mealinde beyti şöyledir:

Bulunur her derde istersen gülistanda devâ
Hokkasında goncenün san kim şifâ cüllâbı var

Sadece Necatî Bey, Hayâlî Bey, Fuzûlî ve Nev'î'nin gül kasideleriyle Bâkî'nin gül redifli beş gazeli bile, çiçekler sultanının eski edebiyatımızda ne kadar zengin bir hayal dünyası yarattığını göstermeye yeter.

Bu arada eski edebiyatımızda Güldeste, Gülşen, Gülzar gibi kitap adlarıyla sık sık karşılaştığımızı da belirtelim. Meselâ Güldeste-i Riyâz-ı İrfan, İsmail Beliğ'in Bursalı önemli kişiler hakkında yazdığı kitaptır. Aslında adları gül'le başlayan kitaplar ardarda sıralansa ortaya kocaman bir güldeste çıkar. Şüphesiz akla ilk gelen, Şirazlı Şeyh Sa'dî'nin dünyaca ünlü Gülistan'ıdır. Şebüsterî'nin Gülşen-i Râz'ı tasavvuf düşüncesinin en önemli klasiklerinden biri olarak kabul edilir.

Gülşen-i Enver, Taşlıcalı Yahya Bey'in mesnevisidir, Gülşen-i Aşk Keçecizâde İzzet Molla'nın. Gülşen-i Şuara, Ahdî'nin şairler tezkiresi.

Gülzâr-ı Savab, Nefeszâde İbrâhim'in hattatlık hakkında yazdığı kitap vb. Yüz hadis, yüz beyit, yüz mektup, yüz beyitli kaside gibi, yüz sayısı esas alınarak hazırlanan eserlere de Gül-i Sad-berk denildiğini hatırlatmakla yetinelim. Musikimizde de güllü makam adları vardır:

Gonca-i Rânâ, Güldeste, Gülizar, Gülşen-i Vefa, Gülzâr, Gülruh gibi. Ve bir bestekâr: Gülfer Kalfa; onu güllü dîbâdan bir elbise içinde hayal edebilirsiniz. Güllü dîbâ ağır, ipekli bir kumaş çeşididir ve Nedim'in bu kumaşla ilgili zarif bir beyti vardır:

Güllü dîbâ giydin ammâ korkarım âzâr ider
Nâzenînim sâye-i hâr-ı gül-i dîbâ seni

Güllü dîbâ giydin amma, nazlı sevgilim, korkarım ki dîbânın gülündeki dikenin gölgesi seni incitir.

Yeri gelmişken çeşitli şairlerden seçtiğimiz bazı "gül"lü beyitleri zikrederek masallara geçmek istiyoruz:

Var iken yüzün güle meyl eylemez dil bülbülü
Ârife bir gül yeter lâzım değil tekrâr gül Necâtî

Kangı gülşen gülbünü serv-i hırâmânınca var
Kangı gülbün üzre gonca-i la'l-i handânınca var
Kangı gülzâr içre bir gül açılur hüsnün gibi
Kangı berk-i gül leb-i la'l-i dür-efşânınca var

Fuzûlî

Kasd ol büte dinletmedir efsânemi, yoksa
Değmez gül ü bülbül bu kadar güft ü şünûda

Nedim

Sen kim gelesin meclise bir yer mi bulunmaz
Baş üzre yerin var
Gül goncasısın gûşe-i destâr senindir
Gel ey gül-i ra'nâ

Nedim

Gülüm şöyle gülüm böyle demekdir yare mu'tâdım
Seni ey gül sever canım ki cânâne hitabımsın
Nedim

O gül endâm bir al şâle bürünsün yürüsün
Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün
Enderunlu Vâsıf

Berk-i gülle andelîb-i zârı tekfîn ettiler
Bir Gülistan beytini kabrinde telkîn ettiler
Keçecizâde İzzet Molla

Masallarda Gül

Sadece divan şairleri değil halkımız da her güzellikte çiçeklerin, özellikle gülün güzelliğini görme eğilimindedir. Dilimizdeki gül'lü deyimler bu eğilimi açıkça göstermektedir. İyi babalar ailelerine gül gibi bakar, mutlu ve geçim sıkıntısı çekmeyen aileler gül gibi geçinip gider ve çocuklarını el bebek gül bebek büyütürler. Kız çocuklarına güzel olsunlar diye çokça gül'lü adlar verilir: Güldalı, Güldane, Gülizar, Gül, Gülfidan, Yazgülü, Ayşegül, Güllü gibi. Öyle kızlar ki güldükçe güller açar yüzlerinde ve o güllerin üzerine gül koklanmaz. Ufak tefek kusurlar hoş görülmelidir, çünkü gül dikensiz olmaz. Gelinlik kızlar ve evlenme çağına gelmiş delikanlılar güllü çorap giyerler. Bu, evlenme çağına geldiklerinin işaretidir. Gül şeklinde örülen oyalara ise güloya denir. Ve bir halk türküsü:

Ellerinde gül oya
Gülmedim doya doya

Bir Göze Bir Gül masalının gülünce güller açan dilberi de doya doya gülememiş, başına nice işler gelmiştir. Billur Köşk masallarından biri olmakla beraber, halk arasında değişik şekillerde anlatılan bu masal, Muradına Eremeyen Dilber, Gülünce Güller Açan Kız ve Gül Güzeli adlarıyla da bilinir. Masalın ilgi çekici yanı, Doğu edebiyatlarının ortak mecazlarından birini somutlaştırmasıdır. Bilindiği gibi divan şiirinde de, halk şiirinde de sevgilinin yüzü (yahut yanağı) güle benzetilir. Farsça olmakla beraber gül şeklinde inceltilerek Türkçeleştirilen bu kelime ile gülmek fiili arasındaki benzerlik de şairlerin işini kolaylaştırmıştır. Gülünce yüzünde güller açmak deyimi bu benzerlikle doğrudan ilgilidir. Masaldaki dilberin ise yüzünde, güldüğü zaman gerçekten güller açmakta, ağlayınca da gözlerinden inciler dökülmektedir. Çünkü fakir, fakat iyi yürekli bir zembilcinin kızı olarak dünyaya geldiğinde üç melek onun için üç dilekte bulunmuştur: "Güldükçe güller açılsın", "Ağladıkça inciler saçılsın", "Uyusun da büyüsün, bastığı yerleri çayır çimen bürüsün".

Ve kız büyür. Gerçekten güldükçe yüzünde güller açmakta, ağladıkça gözlerinden inciler saçılmaktadır. İyi yürekli zembilci, gülleri ve incileri zembil zembil satarak zengin olur. Birçok masalda olduğu gibi, Bir Göze Bir Gül'de de, padişahın yakışıklı oğlu güldükçe güller açan kızı görerek evlenmek isteyecek, fakat kıskanç ve kötü yürekli bir kocakarı, allem edip kallem edip kendi çirkin kızını onun yerine geçirmeyi başaracaktır. Hem de gözlerini elinden alarak...

Elmas Beşik masalında ise, bahar çağında çiçeklerle açılan, kuşlarla şakıyan Gülbahar adlı bir padişah kızı, Gül mevsiminde, bahar çağında çiçeklerle açılır, kuşlarla şakır ama, sesi öyle titrek, kendi öyle ürkektir ki yad avcıdan kaçan ceylan misali. Ele güne görünmez, toya düğüne gitmez; çıkarsa havuz başına çıkar, işlerse gergef işler elvan elvan, benek benek; gayrı ne düğün, ne dernek. Günlerden bir gün gene havuz başında altın gergefini kurmuş gülün üstüne gül işlerken üç kuş bir ağacın dalına konar. İçlerinden biri öyle bir bakar ki Gülbahar yüreğinden vurulup yemeden içmeden kesilir. Bu kuş, iki güzel perinin aşık olarak kuş haline getirdikleri Bahtiyar adlı yakışıklı bir gençtir. Sevdiği kuşu sonunda bulan ve onunla perilerden gizli olarak evlenen Gülbahar, gebe kalınca, sevdiğinin yanından ayrılmak zorunda kalır. Bahtiyar onu kanatlarına alıp kendi anasının evine bırakır. Derken Gülbahar'ın bir çocuğu dünyaya gelir. Bir gün onu ninniler söyleyerek uyutmaya çalışırken Bahtiyar kuş gelip pencereye konar:

-Gülbahar'ım, bahar erdi mi?
-Erdi Bahtiyar'ım, erdi.
-Gül gonca verdi mi?
-Verdi Bahtiyar'ım, verdi.
-Ay mı, yıldız mı?
-Ay dersen ay, yıldız dersen yıldız; nurtopu gibi bir kız!
-Öyleyse adını ben veriyorum, Goncagül! Ömrünü de Allah versin!

Adının sadece baş harflerini (K.D.) bildiğimiz bir hanım tarafından derlenip kitabî bir dille yazılan ve 1329 (1912) yılında Türk Masalları adıyla yayımlanan masallardan Çengi Dilaver'de de gül, çok önemli bir motif olarak karşımıza çıkmaktadır. Masalın kahramanı olan şehzâde, Çengi Dilaver adlı mekkâre bir kadının köşkündeki muhteşem gülü alıp kız kardeşine getirmek zorundadır. Elindeki sihirli kâğıtlardan birini yakınca karşısında beyaz sakallı bir derviş peyda olur ve Çengi Dilaver'in dünyada benzeri olmayan gülünü alabilmesi için, köşkün kapısında koyunun önündeki eti köpeğin önüne, köpeğin önündeki otu koyunun önüne koymasını, açık duran kırk kapıyı kapamasını, kapalı kırk kapıyı da açmasını söyler. Kırkıncı kapıdan sonra önüne geniş bir bahçe çıkacaktır. Çengi Dilaver'in gülü işte o bahçededir. Şehzâde dervişin bütün dediklerini yapar, gülü koparıp dönerken bütün çiçekler "İmdat, imdat! Çengi Dilaver'in gülü çalındı!" diye feryat ederlerse de atı alan Üsküdar'ı geçmiştir.

Aynı masalın sonunda Çengi Dilaver, şehzâdenin ve kız kardeşinin dostu olacak ve şahzadeye bir gül, kıza da bir karanfil verecektir. Çocuklar, saraya davet edildikleri gün, kötü kalpli teyzelerinin iftirası yüzünden yarı beline kadar gömülmüş olan annelerinin yanından geçerken gülü sağ omuzuna, karanfili de sol omzuna koyarlar. Kadın gülü koklayıp gömüldüğü yerden kurtulur, karanfili koklayınca da eski gücünü ve güzelliğini yeniden kazanır.

Ignacz Kunos'un Türk Masalları'nda da Bir Göze Bir Gül masalının bir varyantı Gül Güzeli adıyla yer almaktadır. Sihirli Gül masalında Yemen padişahının oğlu, bir başka padişahın büyüye uğramış kızını, bir cadının bahçesinden çaldığı sihirli beyaz bir gül'le kurtarır. Nar Tanesi masalında, büyüyle kuş haline gelen padişah kızı, şehzâdenin nişanlısı tarafından kafası koparılarak öldürülür. Kızın bahçeye dökülen kanlarından birçok gül ağacı biter. Bahçıvan bu gülleri koparıp bir kocakarıya verir. Kocakarı, bir bardağın içine koyduğu güllerden birinin hiç solmadığını görür, merak edip büyük bir istekle koklayınca gül yeniden kuş olup uçuverir.

Halk hikâyelerinde gül'lü isimler epeyce yaygındır: Güllü Han ile Melikşah, Mahi Varaka ile Gülşah, Hüsrev ile Gülruh, Gül ile Sitemkâr hikâyelerinde olduğu gibi. Bu sonuncu hikâye, Azerbaycan'da Şehzâde Sanuber adıyla anlatılmaktadır. Azerbaycan varyantında, Şebistan padişahı Ferruh Şah'ın kızı Gül, Çin padişahı Hurşit Şah'ın oğlunu bir çiçek koklatarak kendine âşık eder. Çiçeği koklar koklamaz bayılan şehzâde Sanuber, ayıldığında Gül'ü bulamaz ve yanına arkadaşlarını alarak yollara düşer.

Gül-i Muhammedî

Modern edebiyatımıza geçmeden önce, gülün dinî ve metafizik anlamları dolayısıyla bezeme sanatlarında da sevilerek kullanıldığını hatırlatmakta fayda vardır.

Çok erken dönemlerden itibaren üsluplaştırılmış olarak süsleme programlarında yer alan gül, başta kitap sanatı olmak üzere, çinilerde, kalem işlerinde, halı, kumaş ve işleme desenlerinde, taş ve tahta oymacılığında, maden, cam ve deri işlerinde sevilerek kullanılmış bir motiftir. Öte yandan, peygamber ve gül sevgisi gül şeklinde Hilye-i Şerif'ler yapılmasına da yol açmıştır.Verd-i Muhammedî yahut Gül-i Muhammedî denen bu ilgi çekici kompozisyonlarda, dal ve yapraklar ortasında açılmış tek gülün üzerinde Muhammed yazısı, yapraklarda da Ali, Hasan, Hüseyin, Fatma (âl-i abâ) ve cennetle müjdelenenlerin adları (aşere-i mübeşşere) okunurdu. Prof. Dr. Beyhan Karamağralı, bir makalesinde Berlin Staatsbibliothek'teki bir yazmada yer alan Gül-i Muhammedî'lerden söz etmiştir. Bu hilyelerden birinde, gülün ve goncalarının taç yaprakları, pembenin kırmızıya varan koyu tonları ve beyaza doğru açılan açık tonlarıyla gölgelendirilmiştir. Dallarla gövde koyu yeşil renktedir. Gülün üzerine altın hatla şunlar yazılmıştır:

"Kim peygamber efendimizi vasfetmeye kalkarsa şöyle desin: Ne aşırı uzun, ne de kısa idi, ne toplu nede zayıf idi. İnsanların en güzeliydi. Siyah iri gözlü idi".

Gülün yaprakları üzerine de peygamberin eşlerinin adları yazılıdır: En uçtaki yaprakta Hatice-i Kübrâ, Âişe-i Sâdıka, bu yaprağın altında solda Sevde, Hafsa, Ümmü Seleme ve Ümmü Habibe adları yer alır. Onun altındaki yaprakta Sebe, sağda en uç taraftakinin altında Zeynep binti Cahiş, Zeynep binti Harime ve Meymune bulunmaktadır. Alttaki tek yaprak üzerinde de Cubriye'nin adı okunur. Gül-i Muhammedî'nin diğer kısımlarına da Ashab-i Kehf'in adlarıyla dört halifenin hususiyetleri kaydedilmiştir.

XVI. yüzyıldan sonra natüralist üslupta da resmedilmeye başlanan gül, kitap sayfalarında gerek tek olarak, gerekse diğer çiçeklerle birlikte buket halinde görünmeye başlar. Bu arada Ali Üsküdârî gibi önemli gül ressamları da yetişmiştir. Bu ressamlar zincirinin son halkasını teşkil eden Gülbün Mesara, bir yandan babası merhum A. Süheyl Ünver'den devraldığı ince zevki ve estetiği, tezhip ve minyatürlerinde büyük bir ustalıkla devam ettirirken, diğer yandan eskilerin gerek tek çiçek halinde, gerekse buket olarak yaptıkları gül motif ve tasvirlerini toplayıp benzersiz tekniğiyle yeniden üreterek harikulade bir koleksiyon vücuda getirmiştir.2

Modern Edebiyatımızda Gül

Ahmet Hamdi Tanpınar'a göre, yeni edebiyatın daha ilk örnekleri bizi Orta Çağ'ın bahçe ve bostanından çıkarmıştır. Eşyayı dağınık unsurlar halinde ve sadece mazmunlara vesile olmak için saymakla yetinen gazel ve minyatür estetiğinden geniş ve canlı tabiata doğru çıkış, Tanpınar'a göre, ilk yenilenme devrinin en önemli keşfidir. Edebiyatımızda gerçekten Tanzimat'tan önceki baharlarla sonraki baharlar, tabiatı anlayış bakımından birbirine hiç benzemez. Yeni şair ve yazarlar, tabiatı, unsurlarını birbirinden ayırarak değil, akademik bir ressam yahut fotoğraf makinesi gibi bütün olarak görmeye çalışmaktadırlar. Nitekim, Tanzimat'tan sonraki edebiyatın tabiat görüşü büyük ölçüde manzara resimlerine ve fotoğrafa bağlı olarak gelişmiştir. Fotoğraf makinesi, Batı'da sanatçıları tabiatı taklit etmekten kurtarırken, bizde tam tersi bir rol üstlenmesi ilgi çekicidir. Servet-i Fünun mecmuasında resim unsuru bol bol kullanılır. Resim altı olarak yazılan şiirler, yeni tabiat görüşünün niteliğini ve Servet-i Fünun'cuların tabiata yükledikleri anlamı vermeleri bakımından son derece önemlidir. Recâîzade Mahmud Ekrem'in Koparma adlı şiiri bu bakımdan üzerinde durulmaya değer. Resimdeki güzel kızla kopardığı gül arasında benzerlik kurarak bir çiçeğin bir çiçeği öldürmesine hayret eden ve bu olay etrafında neredeyse bir trajedi yaratan Ekrem Bey'in duygusallığı "marazî" ölçülere varmaktadır:

Revâ mı bir çiçek etsin imâte bir çiçeği? Gülersin âh! benim hissimin sabâvetine. Demez mi hiç sana kalbin-bakıp terâvetine-Ki: "Geçti kaç seherin kimbilir buna emeği? Tabiatın bu da nev-reste bir güzel kızıdır. Koparma! Bir gülü kırmak bana büyük sızıdır".

Manzarada, Cenab Şahabeddin'in Elhân-ı Şitâ'da "ufacık bir çiçekli yelpâze" diye tarif ettiği kelebekler de vardır. Güzel kızı kendisine rakip zanneden zavallı kelebek, aşkını sabırsız bir halde beyan ettikten sonra talihine kahrederek hazin bir âh gibi uçup gitmiştir. Ekrem Bey, resimdeki kıza bu sefer de kelebeğin haline acımasını söyleyerek yalvarır:

Yazık! Şu âşık-ı âvâre derd-nâk olacak.
Koparma! Gül kırılırsa o da helâk olacak!

Sonra gözlerine bir gonca ilişir; koparılan gülün tek kız kardeşi olmalı! Ekrem Bey resimdeki kıza "Düşün!" der, "O hâher-i bîçâre şimdi tek kalacak!" Fakat bütün yalvarmaları, gülü koparmaması için ileri sürdüğü bütün sebepler boşa gider. Güzel kız, kendisi gibi ter ü tâze gülü koparmıştır işte. Ekrem Bey şiirinin son kıtasına şu sitemkârâne mısralarla başlar:

Kopardın öyle mi? Tak bari göğsüne gülü.
Hararetinle solup gitmesi muvafıkdır.

Recâîzade Ekrem Bey, çiçekler etrafında inanılmaz safdillikte bir şiir dünyası kurmuştur. Birinci Zemzeme'deki Çiçek adlı şiirinde de eşsiz güzellikteki çiçeklerin ömürlerinin kısalığına üzülür ve dünyada her şey fani olmakla beraber, iki şeyin sonunun pek hazin olduğunu söyler; biri solmuş bir çiçektir, diğeri ise veremli bir kız. Çiçek imajı da böylece Servet-i Fünun'un teverrüm edebiyatında yerini alır:

Recâîzade'nin çiçekler karşısındaki bu aşırı hassasiyeti, şüphesiz, tabiatla ilgili düşüncelerinin bir sonucudur. Takdir-i Elhan'da "Tabiat gibi bir hâce-i bedâyi' dururken şundan bundan ta'lim-i şi'r etmeğe tenezzül mü edilir? " diyen şairimiz, tabiatta çirkinliğin bulunmadığı kanaatindedir. Eski şiirimizde çok kullanılan bülbülün güle aşkı imajını da, çağdaşlarından birçoklarının aksine, yaratılışına uygun bulur ve eleştirilere katılmaz. Pejmürde adlı kitabında yer alan Gül-Bülbül başlıklı yazısında, tabiatın bu iki güzel varlığını niçin sevdiğini uzun uzun anlatır.

Kokulu çiçekler arasında bahara en erken yetişenin gül olduğunu söyleyen Recâîzade, gülün pembesi, kırmızısı, sarısı, beyazı, moru, siyaha mail olanı, hatta yeşili bulunduğunu; bu güllerin hepsi ayrı bir güzellikte olmakla beraber, kendisinin pembe gülü tercih ettiğini söyler ve âdeta kendinden geçerek, bildiği bütün güzel sıfatları gül için sıralamaya başlar:

"Evet! O nâzik şükûfe-i bahârî o kadar güzeldir ki "Güzel" lafzı ondaki letâfeti ifâdeye kifâyet etmez. O ne resm-i matbu. o ne reng-i dil-pezîr. o ne enfes nefha-i cân-perver. o ne nâzik hey'et-i hoş-nümâ. o ne vaz'-ı kibârâne ve asîlâne... bâhusus o ne tavr u edâ-yı istiğnâkâranedir! Daha gonca halinde derlitoplu iken bir türlü güzeldir: Güya tavr u hey'et-i nisvâniyyeti henüz iktisab edememiş şafak çehreli bir perîzâde-i ma'sûmü'l-hâldir! Nîm küşâyişe meyl edince letâfeti daha başkalaşır [...]"

Aynı hassasiyet Fecr-i Âtî şairlerinde de devam edecektir. Ahmet Haşim'in ilk şiirlerinde çiçekler Servet-i Fünun duyarlığını yansıtır. Fakat Göl Saatleri ve Piyale'de çiçekler, onun çok özel şiir dünyasında zengin çağrışımlarla yüklü semboller olarak karşımıza çıkar. Özellikle gül, rengi dolayısıyla, Haşim'in en sevdiği çiçektir. Merdiven şiirinde kanayan güllerle karşılaşırız:

Eğilmiş arza kanar, muttasıl kanar güller

Bir Günün Sonunda Arzu'da, fecrin kızıllığı iri, sonsuz ve neyden daha fazla inleyen güllerle anlatılmıştır:

Yorgun gözümün halkalarında
Güller gibi fecr oldu nümâyân,
Güller gibi. sonsuz iri güller,
Güller ki kamıştan daha nâlân;
Gün doğdu yazık arkalarında!

Havuz şiirinde, sevgili, gökyüzünü gizli bir örtü gibi üzerine çekmiş, mehtabı bir kemer gibi beline takmıştır ve "Yıldızlar onun güldür elinde". Bir başka şiirinde (Bülbül), gül havada savrularak fecri kızıla boyar:

Savrulmada gül şimdi havâda
Gün doğmada bir başka ziyâda
Ve Birlikte şiirinde ay, altın bir güldür:
Gecenin dallarında şimdi açan
Bu kamer

Savaş yıllarında çiçeklere yüklenen anlamlar daha başka olmuştur. Ahmet Hikmet Müftüoğlu'nun Padişahım Alınız Menekşelerimi Veriniz Gülümü ve Sümbül Kokusu adlı hikâyeleri bu bakımdan ilgi çekicidir. Birincisinde, kocası Trablusgarp'ta savaşan Samime Hanım, çiçeklikte duran beyaz güle bakarak şöyle düşünür:

"Bu vatanın her avuç toprağı bir şehid kanıyle yoğrulmuş iken nasıl oluyor da bahçelerinde yine beyaz güller, ak zambaklar, sarı papatyalar yetişiyor? Her köşesi inleyen bir ninenin, kahrolan bir sevgilinin acı yaşlarıyla sulandığı halde nasıl oluyor da çiçeklerin göbeklerinde yine her arı bir içim tatlı, her kelebek bir parlak renk buluyor? "

Samime Hanım'ın hizmetçisi Ayşecik'in babasıyla nişanlısı da aynı cephededir. Ayşecik bir gece rüyasında gördüğü nişanlısı Tosun'dan ayrılmak istemez. Bunun üzerine Tosun, "İnşallah birkaç gün sonra buralardan düşmanı kovalım. İşte o zaman padişah babamıza bir demetçik çiçek götür ve mukabilinde beni ondan iste. Padişahlar çiçekleri severlermiş" der. Ayşecik çaresizlik içinde, padişahı nasıl göreceğini sorunca şu cevabı verir: "Gönlüm diyor ki ben şehit olmamışsam mutlaka vereceksin".

Ayşecik uyandıktan hemen sonra bahçeye iner, her zaman sararmış yapraklarını ayıkladığı, topraklarını yumuşattığı menekşe tarhından o sabah açmış menekşeleri toplayarak küçük bir demet yapar ve ince ipek kâğıdına sarar. Hanımcığı akşam ona "Çiçeklerin râyihası renklerin lisanıdır" demiştir. "Belki padişahın ruhaniyeti bu menekşelerin yalvaran sözlerine âgâh olur". Ve çarşafına sıkı sıkı sarınan Ayşecik, Dolmabahçe Sarayı'na doğru yola çıkar. Sarayın karşısındaki duvara dayanacak, pencerelere gözünü dikecektir. Padişah elbette pencereden bakıp onu görecek, merak edip huzura çağırtacaktır. O da hemen ayaklarına kapanıp, "Padişahım, alınız menekşelerimi, veriniz gülümü!" diyecektir.

Düşündüğü gibi, saraya varıp karşısındaki duvarın önünde gözlerini dikeceği bir pencere ararken uzaktan gelen bir muzıka sesi duyar. Birkaç bölük asker talime gitmektedir. Tabur önünden geçerken, en arkada yürüyen ve kızıl fesi, geniş omuzlarıyla nişanlısı Tosun'a çok benzeyen bir neferle göz göze gelir. "Tosun!" diye zayıf bir çığlık atan Ayşecik, gözleri kararak çamurlarınüzerine düşüverir. Hikâyenin sonunu Ahmet Hikmet Bey'den dinleyelim:

"Ayşe aldanmıştı, bir örnek elbise giyen her nefer yekdiğerini andırırdı. Zavallı kız bu simada Tosun'un hayalini görmüştü. Hemen bir polisle oradan geçenlerden birkaç kişi Ayşe'yi ayılttılar. Kendisine gelince etrafına bakındı. Elinden düşen menekşelerin çamurların içinde ezildiğini gördü. İpek kâğıdından beyaz kefenleri içinde cansız yatan bu mor çiçeklerin mini mini na'şları üstünde bir mezar taşı hüzniyle dimdik dondu kaldı. O dakika, Tosun'un rüyadaki 'Ben şehid olmamışsam çiçekleri mutlaka vereceksin' sözleri yıldırım gibi beynini yaktı, 'Demek ki bitti, o da bitti!' dedi ve ağlayan gözlerini matem rengindeki peçesinin bulutu altında sakladı".

Müftüoğlu'nun hikâyelerinden anladığımıza göre, eski İstanbul çiçekçileri, çiçeklerini "Bahar kokuları!" yahut "Bahariye kokuları!" diye bağırarak satıyorlardı. Bahar adlı hikâyesinde Müftüoğlu, büyük acılar çekmiş bir çiçek satıcısının bu nefis bahar kokularında kendi ıstırabını nasıl bulduğunu anlatır. Sepet içindeki sünbüller, fulyalar, zerrinler, menekşeler, şebboylar, ona "müdebdeb ve muhteşem tarih sahneleri, mutantan ve muazzam zafer levhaları gösterir, rakik ve ulvî şiir neşideleri okurken", çiçek satıcısı Mazlum için tamamen başka anlamlar taşımaktadır: "Lâle bir açık yara, gonca bir kan pıhtısı, sünbül çitişmiş bir hasta saçı, menekşe mavi gözlerin damla damla yaşı."

İstanbul'un eski baharları, Yahya Kemal'in de büyük aşkıdır. Gurbette İstanbul'u hep âşinalıkları aşka dönüştüren baharlarıyla hatırlar. Belki de bir gurbet dönüşü, Moda'da şafaktan önce uyanır ve odasını bahar kokularıyla dolmuş bulur. Bütün varlığı derin bir hazla büyülenmiş, anne topraktan yayılan bu sevgi sürekli oldukça ölümden korkulmayacağını, korkulmaması gerektiğini düşünmeye başlamıştır. Yahya Kemal, Moda'da Mayıs şiirini, bütün kelimelerinde İstanbul baharlarının ve İstanbul estetiğinin hissedildiği şu mısralarla tamamlar:

Bugün ne semtine baksam, çiçek, çimen, yaprak!
İçinde râhata varmış yatan aziz ölüler
Demek ki böyle bahar örtüsüyle örtülüler!

Bunun için Rindlerin Akşamı şiirinde "Ya lâle açmalıdır göğsümüzde, yâhud gül" diyen Yahya Kemal'in Rindlerin Ölümü'nde, Hafız'ın serin serviler altındaki kabrinde her seher bir gül açar ve her gece bir bülbül öter. Her ne kadar Hafız'dan ve Şiraz'dan söz ediyorsa da, Yahya Kemal bu şiirinde de İstanbul'u ve İstanbul'un toprağına karışmış aziz ölüleri anlatmaktadır:

Hâfız'ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.
Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şîrâz'ı hayal ettiren âhengiyle.
Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.

Ahmet Haşim'de de karşılaştığımız "kanlı gül" imajı, Yahya Kemal'in iki ayrı şiirinde, Telâki ve Ses'te kullandığı "Bir kanlı gül ağzında ve mey kâsesi elde" mısraında da yer almıştır. Bazı şiirlerde ise gül ateşle birleşir:

Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri
Süleymaniye'de Bayram Sabahı
Onlar ki güller tutuşan bahçededirler
Vuslat

Akıncı şiirinde, şehit olarak cennete giden akıncılar güleri görünce savaşı hatırlarlar: Cennette bugün gülleri açmış görürüz de Hâlâ o kızıl hatıra titrer gözümüzde Mohaç Türküsü'nde zafer gül yüzlü bir âfete, öpüşleri ise lâleye benzetilir. Geçmiş Yaz şiirinde mehtap, iri güller ve sevgilinin en güzel aksi, bir rüyanın unsurları olarak bir aradadır. Endülüs'te Raks'ta ise gül, bütün şiire rengini veren imajdır:

İspanya varlığıyla bu akşam bu güldedir

Ahmet Haşim'de olduğu gibi, Yahya Kemal'in şiirlerinde de çeşit olarak çok az çiçek vardır. Kendi Gök Kubbemiz'deki şiirlerde lâle birkaç defa geçer. Zambak, leylak, yasemin, karanfil ve erguvan da bir veya birkaç defa zikredilen çiçeklerdir. Gül'ün Yahya Kemal'in şiirinde bütün çiçekleri gölgede bıraktığı söylenebilir. Bahçelerden Uzak adlı şiirinde, bunun sebebi çok güzel açıklanmıştır:

İstemem artık ışık, râyiha, renk âlemini,
Koklamam yosma karanfille güzel yâsemini.
Beni bir lahza müsait bulamaz idlâle,
Ne beyaz bâkire zambak, ne ateşten lâle.
Beklemem fecrini leylaklar açan nîsânın,
Özlemem vaktini dağ dağ kızaran erguvanın.
Her sabah başka bahar olsa da ben uslandım,
Uğramam bahçelerin semtine, gülden yandım.

Yahya Kemal'in bu şiirini ithaf ettiği talebesi ve dostu Ahmet Hamdi Tanpınar'a gelince, o bir gül şairidir. Az sayıdaki şiirlerinden biri Gül adını taşır. Dört şiirin adında da gül vardır: Bir Gül Tazeliği, Bir Gül Bu Karanlıklarda, Güller ve Kadehler, Hep Aynı Gül. Bütün şiirlerinde "gül" kelimesini otuz dört defa kullanmıştır. Diğer çiçeklerden zambak üç, nergis ve menekşe ikişer, nilüfer, erguvan, leylâk ve lotus da birer defa zikredilir. "Çiçek" kelimesi ise sekiz defa geçmektedir. İlgi çekici olan, Tanpınar'ın lâle'den sadece Kış Bahçesi adlı şiirinin ilk şeklinde söz etmiş olmasıdır: "Lâlenin üslubu, gülün sevinci, menekşenin kederi". Bu mısra daha sonra "Gülün sevinci, menekşenin kederi" şeklinde kısaltılmıştır.

Tanpınar'ın güle niçin tutkun olduğu ve lâleye niçin ilgisiz kaldığı, İstanbul'un Mevsimleri ve Sanatlarımız başlıklı ünlü yazısında açıklığa kavuşmaktadır. Yahya Kemal'in de tutkun olduğu İstanbul baharından kendine has renkli, cünbüşlü üslubuyla söz eden Tanpınar'a göre, eskiler baharı ya tabiatta, yahut tecrit halinde tek bir manzarasında sever ve daha çok gül ve lâlede tanırlardı. Diğer çiçekleri bir motif gibi iç içe hayallerde, kumaş ve çinilerde yaptıkları gibi bahar halısını dokumak için kullanırlardı.

"Fakat gül ve lâle kendileri olarak mevcuttular. Çünkü biri en cömert plastik, öbürü erişilmez üsluptur [...] Şurası var ki, üslub daima kültüre ve medeniyete aittir. Lâle bir üslûb motifi idi. Dört asırlık rakibi gül ile aralarındaki fark budur. Gül motif değildir, yaşayan hayattır. Lâle zevkinde şairlerimizle düyayı pek az birleştirebilirim. Halbuki gülde Ronsard'dan Rilke'ye kadar bir yığın şair Nedim'le beraber yürürler".

Tanpınar'ın Huzur romanının kadın kahramanı Nuran da lâleyi "fazla üslup" bulur. "Elbisem eski olsun, fakat bahçemde iyi güller yetişsin" diye düşünen Nuran gülü sevmekte, özellikle Hollanda Yıldızı denilen kadife güllerine çıldırmaktadır. Oturacakları evin bahçesi için yığınla bahçe planı ve desenler çizer ve çiçek adlarını, renk topluluklarını kâğıtların kenarlarına yazar. Nuran'a göre, bir bahçede renkler karışmamalı, bir renkten öbekler, meselâ sade kırmızı, sade mor çiçek tarhları olmalıdır. Bu özellikleri taşıyan bahçe, gerçek Türk bahçesidir.

Hayatımızda devam eden şeyleri arayıp bulmada maharet sahibi olan Tanpınar'ın gülü hem devam eden, hem de şiirimizi dünya şiirinin asıl ırmağına bağlayan bir imaj kaynağı olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Gül, onun şiirinde hemen her tür duyguyu yüklenen temel imajlardan biridir. Bakarsınız, mahmur, uğultulu yaz sabahlarının her ânını bir gül tazeliğinde görür (Bir Gül Tazeliği). Bakarsınız,

Bir gül bu karanlıklarda
Sükuta kendini mercan
Bir kadeh gibi sunmada
Zamanın aralığından.

Gezinti'de Ülker, Demirboğa ve Altınkepçe, gök bahçesinin tılsımlı gülleridir. Selâm Olsun'da ötelerden dünyaya selâm gönderildikten sonra, "Bahçelerde hâlâ güller açar mı? " diye sorulur. Şiirin son dörtlüğünde ise "ışıktan, çocuk sesinden, gül ve sarmaşıktan" uzak kalmış olmanın hüznü dile getirilir.

Belki rüyâlarından bu tâze açmış güller Bu yumuşak aydınlık dalların tepesinde Her Şey Yerli Yerinde Yarın bir gül açar bu bahçelerde Belki son çığlığı boğulanların Defne Dalı

Bağrında bir bıçak yarası boşluk, Simsiyah kesilir gözünde ufuk, Siyah açar güller ve siyah öter Ömrün gecesinde öten bülbüller. Güller ve Kadehler Tanpınar'ın Güller ve Kadehler şiirinde anlattığı boşluk duygusu, zaman zaman, ruhunu karartan ve daha önce zevk aldığı her şeyi anlamsız bulmasına yol açan bir kâbus gibi üzerine çöker. Beş Şehir'in Bursa'da Zaman bölümünde, Bursa'ya son gidişinde yaşadığı böyle bir kâbusu da anlatmaktadır. Her şeyin ardında kaderin o büyük çarkı işlemekte değil midir? Hayat nimetlerinin değişikliği içinde, bize yaratıcı işaretten kalan en büyük mirasın can sıkıntısı olduğunu düşünen Tanpınar, Bursa'da böyle karanlık düşünceler içinde bir kır kahvesine oturur. İhtiyar kahveci bir eliyle bu meyus misafirin iskemlesini düzeltmeye çalışırken, diğer eliyle de muhteşem bir gülü şairin hemen önündeki şadırvanın içine zarif bir hareketle fırlatıverir. O andaTanpınar'ın gözlerinde saat, manzara, kısaca her şey bir bahar tazeliğine boyanır ve onun kıymetler dünyasına yeniden doğmasına yol açar. "Gül, ey bir âna sığmış ebediyet rüyası!" mısraıyla biten Gül şiirinde işte böyle bir doğuş anlatılmaktadır:

Gül, Tanpınar'ın şiirlerinde gerçekten çok değişik ve çarpıcı imajlarla karşımıza çıkmaktadır. Sabahlar ve ikindiler, tek bir baharın değişik gülleridir (Karışan Saatler İçinde). Aynı şiirde "gül yangını", Raks'ta "gül kasırgası" ve "gül fırtınası" imajları vardır. Birgün İcadiye'de "Bugünün rüzgârında yıkanan mazi gülü"nden söz edilir. Bir Başka Yıldız'da "derin gül", Eşik'te "zaman gülü", "gül nağmesi", Hangi Eşikte'de "toprağın gecesine yaslanan gül", İsfahan'da "ufukta açan alevden güller" ve daha birçok imaj, Tanpınar'ın âdeta gül etrafında örülmüş bir hayal dünyasına sahip olduğunu göstermektedir. Bu hayal dünyasının en güzel ürünlerinden biri de, bizce Kış Bahçesi şiirindeki şu mısralardır:

Ne güzeldi o kış bahçesinde
Güllerin çok derinlerde çalışan uykusu
Sana bir bahar hazırlamak için

Modern şiirimizde gül ile bülbül geleneksel ilişkisiyle ele alınmıyor; şairler haklı olarak bülbülün güle duyduğu aşkı bayat buluyorlar. Bu bakımdan Yahya Kemal'in Rindlerin Ölümü şiiri, gül-bülbül edebiyatına söylenmiş bir mersiye ve hüzünlü bir sonsöz sayılabilir. Bununla beraber gülden bütünüyle vazgeçen şair yoktur; o hâlâ saltanatını özellikle şiirde tek başına sürdürüyor. Hatta bazı şairlerde dinî ve metafizik anlamlarını yeniden yüklenmiş ve modern şiirle eski şiir arasında bir köprü vazifesi görmeye başlamıştır. Sezai Karakoç'un Gül Muştusu'nda gülün ardındaki bütün kültür modern şiire başarıyla taşınır:

Güllerin içine yağdığı
Bahar aydınlıklarının
Şeyhe yaklaşan bir mürit gibi
Doluşu bahçemize
Bahar gelmiş gülü zorlamada
bulutun içinde gülün özü döğülmede
Sonra bir yağmurla
Ufak bir yağmurla
Ufak bir esintiyle
Dökülecek bahçelerin üstüne
Yaratılışa dönmüşümdür baharla
ilk yaratılışa
Gül saçarım düşmanıma bile

Gül, Gül Muştusu'nda ebediyeti simgelemektedir. Karakoç'un Hızırla Kırk Saat ve Tahanın Kitabı adlı eserleriyle birlikte düşünülmesi gereken Gül Muştusu, özlenen ülkenin ve medeniyetin nitelikleri üzerine söylenmiş bir şiirdir diyebiliriz:

Kuzuların doğması nasıl beklenirse o ülkede
Güllerin açması da öyle beklenir gün doğmadan önce
Bahar yağmurları böyle güllere gebe
İner gökyüzünden bahçelere
Nişanlarda gül şerbeti içilir
Hastalara gül şurubundan ilaç
Gül bir yeni yıl gibi
İğde kokularında üzüm asmalarında güllerde
Zengindir gülleriyle bu ülke her şeyden önce
Kırk yıl öteye gitseler de
Bu yerliler Gül açar gül kapanır boyuna gönüllerinde
Gül taşırlar dünyanın bütün ülkelerine
Osman Ertuğrul oğlusun Oğuz Kara Han neslisin
Hakkın bir kemter kulusun İslambol'u aç gülzar yap


2 Bu koleksiyon kitap haline de getirilmiştir. Bk. Sühey Ünver-Gülbün Mesara: The Trurkish Rose, Kule Yayıncılık, İstanbul 1999.

ABDÜLAZİZ BEY: Osmanlı Adet, Merasim ve Tabirleri I (Haz. Kâzım Arısan-Duygu Arısan Günay), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1997.

AHMED EFLÂKÎ: Ariflerin Menkıbeleri (çev. Tahsin Yazıcı), İstanbul 1973.

AHMET HAŞİM: Bütün Şiirleri, (Haz. İnci Enginün), Dergâh Yayınları, İstanbul 1987.

AHMET RASİM: Tarih ve Muharrir, İstanbul 1329.

AKSEL, Malik: Sanat ve Folklor, MEB Devlet Kitapları, İstanbul 1971.

AKTEPE, Münir: "Dâmad İbrahim Paşa Devrinde Lâle", Tarih Dergisi, C. IV., nr. 7 (1952); C. V, nr. 8 (1953); C. VI, nr. 9 (1954). , "Dâmad İbrahim Paşa Devrinde Lâleye Dair Bir Vesika", Türkiyat Mecmuası, C. XI. (1954). , "Kağıdhane'ye Dair Bazı Bilgiler", Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı'ya Armağan, TTK Yayınları, Ankara 1976.

ALTINAY, Ahmet Refik: Eski İstanbul, İstanbul 1931.
, Lâle Devri, Ankara 1973.
, Onbirinci Asr-ı Hicrîde İstanbul Hayatı, İstanbul 1931.
, Onikinci Asr-ı Hicrîde İstanbul Hayatı, İstanbul 1930.
, Onuncu Asr-ı Hicrîde İstanbul Hayatı, İstanbul 1930.

AMİCİS, Edmondo De: İstanbul 1874 (çev. Beynun Akyavaş), TTK Yayınları, Ankara 1993.

ATASOY, Nurhan-Julian Raby: İznik Seramikleri, TEB Yayını, Londra 1989.

AYBET, Nahit: Fuzuli Divanında Maddî Kültür, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1989.

AYVAZOĞLU, Beşir: Güller Kitabı, 6. bs., Ötüken Neşriyat, İstanbul 2001.

AYVERDİ, Ekrem Hakkı: XVIII. Asırda Lâle, İstanbul 1950.

BAYTOP, Prof. Dr. Turhan: "Osmanlı Lâlesi", Lâle, nr. 5, Aralık 1987. , Türk Bitki Adları Sözlüğü, TDK Yayınları, Ankara.

BEYATLI, Yahya Kemal: Kendi Gök Kubbemiz, 1000 Temel Eser, İstanbul 1969.

BUSBECQ, Ogier Ghiselin: Türk Mektupları (Çev. Hüseyin Cahit Yalçın), İstanbul 1939. CEVAD RÜŞDÜ: "Eski Bahar Çiçeklerimiz", İkdam, 28 Temmuz 1917.
, "Fennî Mehmed Çelebi", Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası, C. III, No. 22-53, 1336.
, "Ferahname", İkdam, 3 Kânunuevvel 1920.
, "Meşahir-i Lâle-perverândan Ataullah Efendi", Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası, C. III, No. 25-56, 11 Cemaziyelevvel 1336.
, "Millî Çiçeklerimizden Karanfil", Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası, No. 29, 1917.
, "Sultan Mehmed-i Rabi Devrinde Çiçek Encümen-i Danişi", Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası, No. 3, 5 Teşrinievvel 1332.
, "Türklerde Çiçek Zevki ve Azizi Kadın, Fatma Hatun", Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası, No. 6, 26 Teşrinisani 1332.

D'ISTRA, Dora: Osmanlılarda Şiir (Çev. Semay Taneri), İstanbul 1982.

DAYIGİL, Feyzullah: "İstanbul Çinilerinde Lâle", Vakıflar Dergisi I (1938), II (1942).

DEMİRİZ, Yıldız: "Kitap Süslemesinde Gül", İlgi 32, Kasım 1981.
, Osmanlı Kitap Sanatında Natüralist Üslupta Çiçekler, İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Yayını, İstanbul 1986.
, "Topkapı Sarayı Kütüphanesi H. 413 Sayılı Sümbülname ve Osmanlılar'da Çiçek İthali

Hakkında Bazı Notlar", İ. Ü. İktisat Fakültesi Mecmuaıs Prof. Dr. Sabri F. Ülgener'e Armağan, C. 43, nr. 1-4, 1984-1985, İstanbul 1987.
, "Türk Sanatında ve Batıda Çiçek Ressamlığı", Sanat Tarihinde Doğudan Batıya (Ünsal

Yücel Anısına Sempozyum Bildirileri), İstanbul 1989.

ELDEM, Sedat Hakkı: Sa'dabad, Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1977.

, Türk Bahçeleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1976.

ERDOĞAN, Muzaffer: "Osmanlı Devrinde Türk Bahçeleri", Vakıflar Dergisi IV, Ankara 1958.

ERGİN, Sadeddin Nüzhet: Baki, Hayatı ve Şiirleri I, Divan, İstanbul 1935.
, Karacaoğlan, İstanbul 1969.
ERHAT, Azra: Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul 1972.

FAHRETTİN RUMBEYOĞLU: "Gül Baba", Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası, III/15 1328.

GÖKYAY, Orhan Şaik: "Divan Edebiyatında Çiçekler", Tarih ve Toplum, nr. 76 (Nisan 1990); 77 (Mayıs 1990); 79 (Temmuz 1990).
, "Tabirnamede Çiçekler", Türk Folkloru, nr. 91, Nisan 1991.

GÜLERSOY, Çelik: İstanbul Estetiği, İstanbul 1983.
, Lâle ve İstanbul, İstanbul 1980.

GÜNEY, Eflatun Cem: Masallar, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990.

K. D.: Türk Masalları (Haz. İbrahim Aslanoğlu), Anadolu Sanat Yayınları, İstanbul 1991.

KAPLAN, Mehmet: Tanpınar'ın Şiir Dünyası, İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1963.
, Tevfik Fikret/Devir Şahsiyet-Eser, Dergâh Yayınları İstanbul 1976.

KARA, Mustafa: "Gül Risalesi", Dergâh, nr. 67, Eylül 1995.

KOÇU, Reşat Ekrem: "Eski İstanbul Hayatında Çiçek ve Çiçekçilik", Hayat Tarih Mecmuası, nr. 11, Aralık 1971.
, İstanbul Ansiklopedisi.
, Türk Giyim Kuşam ve Süslenme Sözlüğü, Sümerbank Yayınları, Ankara 1967.
, "Yağ Gülü", Türk Düşüncesi, C. 1, nr. 4, Mart 1954.
, "Tarihte Türk Çiçekçiliği", Büyük Doğu, C. 1, nr. 3, 1 İlkteşrin 1943; nr. 4, 8 İlkteşrin 1943.

KORTANTAMER, Tunca: "Gül Kasidesi", Dergâh, nr. 2-5, Nisan-Mayıs-Haziran 1990. KÖPRÜLÜ, M. Fuad: Türk Sazşairleri, Ankara 1962.

KUNOS, Ignacz: Türk Masalları (Çev. Gani Yener), Sosyal Yayınları, İstanbul 1987. LATIFÎ: Evsâf-ı İstanbul (Haz. N. Suner Pekin), İstanbul 1970.

LEVEND, Agah Sırrı: Divan Edebiyatı, Kelimeler, Remizler ve Mazmunlar, İstanbul 1943. , Türk Edebiyatında Şehrengizler ve Şehrengizlerde İstanbul, İstanbul 1958.

MACKAY, Charles: "Lâle Deliliği (Tulipomanie) " (Çev. Füsun Öksüzoğlu), Tarih ve Toplum, nr. 72, Aralık 1989.

MUHAMMED B. AHMED EL-UBEYDİ: Netayicü'l-Ezhâr, Millet Kütüphanesi, AE, Tby. 162.

MÜCELLİDOĞLU, Ali Çankaya: Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler III, Ankara 1968.

MÜFTÜOĞLU, Ahmet Hikmet: Çağlayanlar, Kültür Bakanlığı 1000 Temel Eser, Ankara 1990.

Necâtî Beg Divanı (Haz. Ali Nihat Tarlan), İstanbul 1963.

ÖNDER, Ali Rıza: "Gül Baba", Türk Folklor Araştırmaları, nr. 162, Ocak 1963.

ÖZTEKİN, Nezahat: "Fazlî'nin Gül ü Bülbül'ü Üzerine Bir İnceleme", M. Ü.

Türklük Araştırmaları Dergisi, nr. 4, İstanbul 1988.

ÖZTÜRK, Sülün: Fazlî'nin Gül ü Bülbül Mesnevisi, T. tez. 308, 1948-49.

PARDOE, Miss Julia: 125 Yıl Önce İstanbul Hayatı (Çev. Bedriye Şanda), İstanbul 1967.

RASONYİ, Prof. Dr. Laszlo: Tarihte Türklük, TKAE Yayınları, Ankara 1971.

RECAİZADE MAHMUD EKREM: Pejmürde, İstanbul 1311.

RIFAT OSMAN: Edirne Evleri, İstanbul 1983.

SCHİMMEL, Annemarie: Tasavvufun Boyutları (Çev. Ender Gürol), Adam Yayınları, İstanbul 1982.

STRZGOWSKİ, J-H. Glück-F. Köprülü: Eski Türk Sanatı ve Avrupa'ya Etkisi (Çev. A. Cemal Köprülü), Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara 1974.

ŞEMSEDDİN SİVASÎ: Gülşenâbâd (Haz. Dr. Hasan Aksoy), İslâm Medeniyeti Vakfı Yayını, İstanbul 1990.

ŞEYH GALİB: Hüsn ü Aşk (Haz. Abdülbaki Gölpınarlı), Altın Kitapları Yayınevi, İstanbul 1968.

TABİB MEHMED AŞKÎ: Miyârü'l-Ezhâr, Millet Kütüphanesi, AE. Tby. 165.

TANPINAR, Ahmed Hamdi: 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitabevi, İstanbul 1976.
, Beş Şehir, MEB Yayınları 1000 Temel Eser, İstanbul 1969.
, Bütün Şiirleri, Dergâh Yayınları, İstanbul 1989.
, Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergâh Yayınları, İstanbul 1977.
, Huzur, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul [tarihsiz].
, Yaşadığım Gibi, Türkiye Kültür Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1970.

TANSEL, Fevziye Abdullah: "Gül Baba Adı verilen İki Ayrı Şahsiyet Molla Murad Divanı ve Sünbül Sinan", AÜİFD, XVI, 1970.

TANSUĞ, Sabiha: Türklerde Çiçek Sevgisi ve Sünbülname, Akbank Yayınları, İstanbul 1988.

TEZEL, Naki: Türk Masalları, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990.

TİMURTAŞ, Faruk Kadri: Yunus Emre Divanı, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul 1971.

UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı: Osmanlı Devleti'nin Saray Teşkilatı, TTK Yayınları, Ankara 1984.

ÜNVER, A. Süheyl: "Bizde Meyve Yetiştirmeğe Meraklı Son Hekimbaşılar ve Yemişleri", Türk Tıb Tarihi Arşivi, C. 5, nr. 19-20, İstanbul 1942.
, "Çiçek Tarihimizde Türk Karanfilleri", Türk Etnografya Dergisi, nr. 9, Ankara 1967.
, Müzehhib Karamemi, İstanbul 1950.
, Müzehhib ve Çiçek Ressamı Üsküdarlı Ali, İstanbul 1954.
, "Türk Sanatında Çiçekler ve Buketler", Türkiyemiz, nr. 22, 1977.
, XVII. Asırda 6 Türk Buketi, İstanbul 1958.

ÜNVER, A. Süheyl-Gülbün Mesara: The Trurkish Rose, Kule Yayıncılık, İstanbul 1999.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
4331 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın