• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
XVII. Yüzyılda Gelişen Hikemî Tarz ve Nâbî'nin Hayrî-nâmesi

Hikmet, bilgelik, hakîmlik, varlık ve eşyanın asıl amacı, özdeyiş ve atasözü gibi anlamlara gelmektedir. Hikemîlik ise, eşya ve olayları "anlamlandırma", varlık ve olayların gizli anlamlarını çözme üzerine kurulmuş bir ifade tarzıdır. Hikemî üslûp, bir edebî anlayış olarak "düşünceye dayalı hikmetli söz söyleme" olarak tanımlanabilir. Bu üslûp genellikle XVII. yüzyıl Osmanlı şairlerinden Nâbî ile birlikte anılagelmiştir. XVII, yüzyılın ikinci yarısında eserler veren Nâbî ile temsil edilen bu üslûp bir sonraki yüzyılda da etkili olmuştur.

Esasen daha XVI. yüzyılda edebî eserlerde görülen sosyal konular, giderek toplumsal bir eleştiri muhtevâsı kazanmış ve bir üslûp biçimi olarak kabul görmüştür. Nef'î, Nev'izâde Atâyî, Sâbit gibi XVII. yüzyılın diğer şairlerinin de eserlerinde sosyal muhtevâyı öne çıkarmaları, yaşanan sosyal olayların bu üslûbun gelişmesinde rol oynadığını düşündürmektedir. Mevlânâ ile Yunus'tan intikal eden tasavvuf geleneği ile Fuzûlî ile birlikte anılan lirizm, edebiyat dünyamıza ne kadar zenginlik kazandırdı ise, Nâbî'ye atfedilen "hikemiyât" da his ve hayal dünyamızı o derece etkilemiş ve edebî geleneğimize yeni bir üslûp kazandırmıştır. Nâbî mu'akkibleri olarak bilinen Tâlib, Râmî, Sâbit, Nazîm, Sâmî, Râşid, Seyyid Vehbî, Koca Râgıp Paşa, Sünbülzâde Vehbî'nin bu yeni üslûbu geliştirerek devam ettirmesi, edebiyat dünyası için önemli bir ifade vadisi açmıştır, diyebiliriz. Tanzimat edebiyatında Akif Paşa ve Ziya Paşa'da da görülen bu tefekküre dayalı şiir anlayışı, Abdülhâk Hâmid, Necip Fazıl ve günümüzdeki mu'akkipleri tarafından sürdürülmüştür.

"Nâbî ekolü" olarak da bilinen bu üslûp özelliği, "hakîmâne şiir söyleme" anlayışı, İran edebiyatında Şevket-i Buhârî ve Sâib-i Tebrizî tarafından temsil edilmiştir. Geleneksel İran şiirinde mistik veya hissî etkilerin, bilhassa XVII. yüzyılın başlarından itibaren, düşünce ve felsefeye, hayatta olup bitenleri "anlamlandırmaya" yönelik, yeni bir tarza dönüştüğü bilinmektedir. Nâbî de İranlı çağdaşı Sâ'ib'in şiirde kullandığı bu didaktik, hakimâne tarzı benimsemiş ve şiirinde kullanmıştır. Böylece Nâbî, bir yandan emniyete, rahata ve huzura susamış bir toplumun insanı olarak, diğer yandan da şiirde düşünceye yer veren İranlı çağdaşı Sâ'ib'in tarzını benimseyerek Türk şiirini yeni bir vadiye, fikir ve hikmet vadisine götürmüştür.

Hikemî tarzın oluşmasında elbette ki devrin sosyo-kültürel yapısının büyük etkisi vardır. Prof. Dr. Mine Mengi'ye göre, Nâbî'nin ekol sahibi oluşu, "düşünmeye ve düşündürmeye ağırlık veren sanat anlayışıyla yakından ilgilidir." Prof. Dr. Mengi, Nâbî'nin "çağının sükûn ve huzurdan yoksun insanına doğru yolu göstermeyi, öğüt vermeyi amaç edindiği"ni de belirtmektedir.1

Prof. Dr. Abdülkadir Karahan, Nâbî'nin hikemî anlayışa yönelişini şöyle yorumlamaktadır: "Denebilir ki Nâbî, çağının huzursuzluk ve kararsızlıktan, hükümet yönetiminden başlayarak çeşitli meslek erbabı arasında yaygınlaşan zulüm, hile, yalan, rüşvet, mal ve menala aşırı rağbet, riyakârlık, her işte menfaata bağlılık gibi kötü huyların toplumu kemirmesi karşısında, fikir ve hikmetin gölgesinde -manen olsun- rahat ve dağdağasız yaşamak iç arzusuyla dolu bir şahsiyettir."2

Nâbî'nin, Sâib-i Tebrizî gibi olan-bitenin arkasındaki hikmeti araştırması, varlık ve eşyanın yaradılış gayesini nazara vermeye çalışması, hikemî tarzın dinî ve tasavvufî yönünü de ortaya koymaktadır. Divân şairi, genellikle eşyanın kendisinde bıraktığı etki ile eşyayı yeniden yorumlamaya girişmektedir. Şair, objeyi olduğu gibi değil, kendi zihninde uyandırdığı akisle görme temayülündedir. Şair, etrafındaki sosyal ve kültürel değişime bağlı olarak değişen gündemi ve maddî kültür unsurlarını şiirlerinde yansıtacağına göre, her dönemin "müşebbehünbih dünyası"nı da farklı unsurlar oluşturacaktır. Dolayısıyla şairlerin "görme biçimleri" aynı zamanda şahsî ve orijinal üslûplarını da ortaya koyan bir önem taşımaktadır.

Bu anlamda Nâbî, sosyal ve kültürel değişmeleri Divân şiirine sokarak bilhassa gazellerinde "hikmetli söyleyişlere" yer vermiş ve aynı zamanda eşya, durum ve olaylara bakış açısındaki orjinallik ile de gazel tarzına "hikemî" bir üslûp getirmiştir.

Nâbî'nin gazellerinde, yüzyılın sosyal, kültürel ve ekonomik özellikleri gerek kelime gerekse düşünce ve yorum biçiminde yoğun olarak yer almaktadır. Şairin "alışkanlığı kırmak" olarak adlandırılabilecek üslûp farklılığının bir özelliği olarak, yeni ve çoğu şiir diline uygun olmayan kelimeler kullanması, gazel diline getirdiği yenilik bakımından dikkat çekmektedir.

Nâbî, gazellerinde, diğer Divân şairlerinden biraz farklı bir üslupta, çarşı, pazar, terazi, alış-veriş, satıcı, müşteri gibi ticarî kavramlar etrafında çeşitli söz oyunları yapar ve dönemin ekonomi bilgisini kullanır. Şairin gazel türünü, sosyal çevreyi, ekonomik yapıyı ve insan ilişkilerini ifade etme vasıtası olarak değerlendirmesi, türün muhteva bakımından genişlemesini sağlamıştır. Nâbî, kendi dönemine kadar pek az kullanılan ve esasen şiir diline fazla uygun olmayan bu tür ticaretle ilgili kelime ve kavramları devrin zihniyetini yansıtacak biçimde yorumlamaktadır:

Bâzâr-ı harîdâr-ı'inâyet götüridür
Hiç bey' ü şirâ anda terâzû ile olmaz (G.266/4)3

(Lutuf, ihsan alıcısının pazarlığı götürü usûlüyledir. Orada alım satım terazi ile olmaz.)

Cevâhir-i hünerün dürcin açma ey Nâbî
Bu çârsûda harîdâr-ı ma'rifet yokdur (G.185/5)

(Ey Nâbî, kabiliyet elmaslarının sandığını açma! Zira bu çarşıda marifet alıcısı yoktur.)

Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Nâbî'nin bu nitelikteki imajlarını, şehir hayatında servet, para, mevki ve eğlencenin başlıca ihtiras konusu haline dönüşmesine bağlar. Kaplan'a göre; "şehirli bir tip olan ve şehirde yaşayan Nâbî, hayat ve kâinata tam bir şehirli gözüyle bakar. Kullanmış olduğu imajlar bu bakımdan çok dikkate değer. (....)

Nâbî'ye göre kâinât bir çarşıdır ve ona alış-veriş ve terazi kanunu, yani tezatlar arasında denge prensibi hâkimdir.4 Şairin "dükkân, çarşı, pazar, ücret, müşteri" gibi ticaretli ilgili kelimeleri benzetme, mecaz ve istiare unsuru olarak kullanması, şüphesiz XVII. yüzyılda yoğunlaşan ticarî hayatın da bir göstergesidir. Şair, herkesin gördüğünden farklı birşeyler yakalama çabası içerisindedir. Sözgelimi, bir şiirinde, cemaatin eski ve bakımsız câmilere rağbet göstermeyip daha gösterişli câmilere gitmesini de bir kültürel değişmenin görüntüsü olarak ifade eder:

Şöhreti mâl iledür ma'bed-i İslâmun da
Câmi'-i köhne-i bî-vakfa cemâ'at gelmez (G.278/6)

(İslâm ma'bedi olan câmilerin şöhret bulması mâl ve varlığa bağlıdır. Zira vakıfsız eski câmiye cemaât rağbet etmez.)

Şairin önündeki sofrada içi pirinç ile doldurulmuş tavuğu veya kuşu yorumlaması da bu yönde orijinal bir bakış açısı yansıtır:

Kerem vaktinde lâzım hem eziyyetsiz gerek yohsa
Pirinc ile pür itmek küşte murgı sûdmend olmaz (G.313/2)

(Kerem, zamanında ve eziyetsiz yapılmalı, yoksa ölmüş kuşun karnını pirinç ile doldurmanın, ona artık faydası olmaz.)

Şairin, minâreyi değerlendirme biçimi de alışılmışın dışındadır. Herkesin dimdik, dosdoğru gördüğü minâre, şaire içi eğri olan ve bu hâliyle de inancında samimî olmayan bir insanı düşündürür:

Ezân derûnına itmez güzer zebânından
Derûn-ı sînesi kec olmağın menârelerün (G.439/2)

(Minarelerin içindeki merdiven eğri olduğundan ezan, tesirsiz kalır ve dilden kalbe geçemez.)

Nâbî'nin şiirlerinde, 17. yüzyılda "kültürel soğuma dönemi"nin sosyal hayata yansıyan başlıca özellikleri, "insan ilişkilerindeki samimiyetsizlik", "ahde vefasızlık", "sadakatsizlik" olarak ortaya çıkmaktadır. Şairin tabiatı "anlamlandırmasında" bu sosyal tablonun da etkisi açıktır. Şairin her tarafın buz tuttuğu soğuk bir kış manzarasını, sosyal hayattaki "kültürel soğuma hâli" ile mukayese ederken ironik bir üslup kullanması gözden kaçmamaktadır:

O gûne eyledi âsâr-ı sermâ'âleme te'sîr
Ki virmez tondurur şimdi kime virsen emânetler

(Soğukluk, âlemi o denli etkiledi ki emaneti şimdi kime versen, dondurup geri vermez.)

Binâ-yı'ahd-ı hûbân gibi te'sîr-i bürûdetden
Buz üstinde turur hep şimdi bünyân-ı sadâkatler

(Sadakat yapıları, sevgililerin verdikleri sözleri gibi, soğuğun etkisinde şimdi hep buz üstünde durmakta, her an kayma tehlikesi göstermektedir.)

Tabiat ile sosyal hayat arasındaki benzetmeler, dönemin "soğumuş" dinî kurumlarını ve kişilerini de hedef alır. Dönemin şeyhlerinin kerameti, buzların üzerinde yürüyerek güyâ su üzerinde yürüyormuş intibâı vermeye dönüşmüştür:

Sular üstinde reftâr itmeden gayre degül kâdir
Bu demde şeyhlerden olsa da sâdır kerâmetler (G.61/4,5,6)

(Bu zamanda şeyhlerin kerametleri, su üstünde yürümekten ibârettir.)

Verilen örneklerden de anlaşılacağı gibi, hikemî tarzın önemli bir özelliği olarak Divân şairi, genellikle eşyanın kendisinde bıraktığı etki ile olay ve durumları yeniden yorumlamaya girişmektedir. Şair, objeyi olduğu gibi değil, kendi zihninde uyandırdığı akisle görme temayülündedir. Bu akiste, dönemin siyasî, sosyal ve kültürel manzarasının etkisi büyük rol oynamaktadır. O halde şairin objeyi yorumunda, dönemin felsefesi ve hayat anlayışıyla bir parelellik aramak yanlış olmaz. Nâbî'nin verilen örneklerdeki "yorumlama" tarzı, "çözülme dönemi"nin karamsar ve olan-bitenin aslını araştırma karakterine uygun düşmektedir. Şair, eşya ve olayları ibret-âmîz bir bakışla tahlil ederek ders vermeye, olayları örneklemeye ve ahlâkî değer yargılarıyla meseleleri bir düşünce zemininde çözmeye çalışmaktadır. Nâbî ahlâkçı ve bilge bir kişilik sergileyerek sosyal olayları ve dönemin yozlaşmış bir takım müesseselerini, dinî anlayış çerçevesinde değerlendirmektedir. Ancak bu dinî anlayışın da XVII. yüzyıldaki zihniyetten farklı olduğu muhakkaktır.

Her dönemin maddî kültür unsurlarında farklılıklar olacağı muhakkaktır. Şair, etrafındaki sosyal ve kültürel değişime bağlı olarak değişen gündemi ve maddî kültür unsurlarını şiirlerinde yansıtacağına göre, her dönemin "müşebbehünbih dünyası" da biribirinden farklı unsurlardan oluşacaktır. Dolayısıyla şairlerin "görme biçimleri", aynı zamanda onların şahsî ve orijinal üslûplarını da ortaya koymaktadır. Nâbî, sosyal ve kültürel değişmeleri, Divân şiirine sokarak bilhassa gazellerinde "hikmetli söyleyişlere" yer vermiş ve aynı zamanda eşya, durum ve olaylara bakış açısındaki orjinal "görme biçimiyle" de gazel tarzına yeni bir üslûp getirmiştir.

Bilindiği gibi hikemî tarz, Nâbî'den sonra da sürdürülmüştür. Ancak Nâbî muakkipleri, Nâbî'nin hikemî üslubunu hissettirmeyen kuru ve sadece nasihat vermeyi ön plana çıkaran bir anlatım sergilemişlerdir. Bu şairlerden Sâbit, Seyyid Vehbî, Tarihçi Râşid, Arpaemîni-zâde Sâmî, Çelebî-zâde Âsım, Antakyalı Münîf, Diyarbakırlı Hâmî, Koca Râgıp Paşa, Haşmet, Fıtnat Hanım, Sünbül-zâde Vehbî, Sürûrî, Keçeci-zâde İzzet Molla, Ziyâ Paşa, Mu'allim Nâcî, Hersekli Ârif Hikmet, şiirlerinde "hikmet ve düşünce" ağırlıklı konuları işlemişlerdir.5

Nâbî'nin bahse konu olan eseri Hayrî-nâme, 1701 yılında, şairin henüz yedi yaşında olan oğlu Ebulhayr Mehmet Çelebi için kaleme aldığı nasihat-nâme türünde bir mesnevidir.6 Daha ziyade "Hayriyye" olarak bilinen eserin adını, Nâbî "Hayrî-nâme" olarak belirtir:

Kisve-i nazma kodıkda hâme
Eyledüm nâmını Hayrî-nâme7

Bu mesneviyi benzerlerinden farklı kılan husus, XVII. yüzyıl şairinin, farklı bir üslup kullanmasıdır. Nâbî, bir yandan oğluna nasihat ederken diğer yandan dönemin sosyo-kültürel yapısı hakkında da önemli değerlendirmelerde bulunmaktadır. Dönemin diğer sosyal tenkit ihtivâ eden eserleriyle Hayrî-nâme arasında bu bakımdan önemli bir benzerlik bulunmaktadır. Aynı yüzyılda yaşamış olan Veysî de 1608'de kaleme aldığı ve devrin bozukluklarını anlattığı "Hâb-nâme"sinde fikirlerini rüyasında görmüş gibi anlatır. XVII. yüzyılda kaleme alındığı bilinen ancak müellifleri belli olmayan Hırzü'l-Mülûk, Kitâb-ı Müstetâb, Kitâbu Mesâlih gibi eserlerin yazarlarının, belli kaygılardan dolayı isimlerini vermek istemedikleri de düşünülebilir.

Şair, Hayrî-nâme'yi yazdığı yıllarda Halep'te yaşamaktadır. Ancak bilhassa Divân'daki kaside ve tarihlerinden, Nâbî'nin merkezde olup bitenleri çok yakından izlediği anlaşılmaktadır.8 Hayrî-nâme, bu yönüyle taşradan İstanbul'a bakış açısını da yansıtır. Bir nasihatname olarak Hayrî-nâme hakkında çok şey söylenebilir.

Nâbî'nin Hayrî-nâme'si 35 bölümden oluşmaktadır. Eserin başında kendisi hakkında bilgi veren şair, oğluna ilk bölümlerde İslamın şartlarını anlatır. İlim ve marifetin önemi, İstanbul'un güzelliği; açgözlülük, alay, mizah ve dedikodunun zararları gibi ahlakî konulara yer veren şair, oğluna faziletli ve rahat bir hayat için gerekli şartları saymaktadır. Nâbî, devrinde yaygın olan remil ve nücum ilmiyle uğraşmanın gereksizliğini belirtir, oğluna içki ve uyuşturucudan uzak durmasını söyler, yalanı ve dolandırıcılığı eleştirir, musikî ve şiirin sınırlarını çizer, sabrın erdemliliği üzerinde durur. Kendi döneminde ziraatin artık geçerli bir meslek olmadığını ve paşalık, kadılık gibi mesleklerin yozlaştığını belirtir. Oğluna Divan hocalığı gibi biraz daha tehlikesiz ve rahat bir meslek tavsiye eden şairin, bir bakıma özetlediğimiz bu eserini, daha farklı bir yaklaşımla değerlendirmek gerekmektedir. Hayrî-nâme, sadece bir nasihatname olarak değerlendirilmemelidir. Bize göre, henüz yedi yaşındaki bir çocuğa önündeki uzun hayatı hakkında, pedagojik açıdan çok erken ve seviye üstü bilgi veren bir eserin muhtevasındaki sosyal, kültürel ve siyasî malzemeyi, daha ziyade Osmanlı Devleti'nin XVII. yüzyıldaki görünümü bakımından değerlendirmek gerekmektedir.

Nâbî'nin Hayrî-nâme'de değindiği sosyal konuların pekçoğu devrin önde gelen ilim adamlarından Kâtip Çelebi tarafından da ele alınmıştır. Yazarın Fezleke, Takvîmü't-Tevârih, Mizanü'l-Hakk fî-İhtiyâri'l-Ehakk gibi eserlerindeki Kahve, Rüşvet, Afyon, Kadızâde Efendi gibi başlıklarda, dönemin güncel konuları hakkında bilgiler yer almaktadır. Kâtip Çelebi, kendisinden ders aldığı Kadızâde Şeyh Mehmet Efendi'nin şahsiyeti ve ilim anlayışıyla ilgili bilgi verdikten sonra, XVII. yüzyıla damgasını vuran Kadızâdeler zihniyetini ve bu yüzyılda ulemâ arasında ihtilâf sebebi olan konular hakkında bazı örnekler verir:

"Raks ve devr hususunda eski davayı yenileyüp bütün halvetîler ve mevlevîler hasım olmuş idi. Tahta depenler ve düdük çalanlar deyu her va'zı lâf sokmaktan ve taş atmaktan hâli değil idi. Karşı taraftan dahi Sivasî ve İsmail Efendi evliyayı ve tarikatı inkâr eder, dinsiz ve zındıktır, deyu dil uzatırlardı. Bir zaman Yezid'e lânet, Peygamberin anasının babasının müslüman olup olmadığı, peygamberlere salât ve selâm vermek, dört halifeye "Allah razı olsun" demek, Regaip ve Kadir namazı ve Hızır'ın hayatta olup olmadığı münakaşaları sürüp nice dedikoduya ve tartışmaya sebep olmuş idi. Kendisi zarif ve ârif kimesne olmağla, bu makule muhalefet meselelerini ahmakların ayağına köstek edüp "muhalefet et, tanınırsın" dedikleri gibi, padişahların malûmu olmuş ve herkesin üstüne geçmekle işini görmüş idi. Sair ahmaklar, bir yapmacığı ciddi sanup onu taklit ile taassup mezhebinin derdine düşüp kuru kavgaya tutuldular. Bu güne kadar Kadı-zâdeli ile sair zümreler, bilhassa Sivasî taraftarları arasında batıl taassup düşmanlığı bir mertebeye varmıştı ki, yanlarında, zanlarınca biribiriyle vuruşmak, halâl olmak derecesine varmış idi."9

Kâtip Çelebi, bir dönemin gündemini boş yere işgal eden bu tür hareketleri tasvip etmediğini söyleyerek padişahtan her iki tarafı da cezalandırmasını ister:

"İslâm sultanı bu çeşit ham sofuları ve boş taassup erbabını, kim olursa olsun, ezmek ve yola getirmek vaciptir. Zira, geçmişte taassup savaşından çok fesat çıkmıştır. Gerek halvetî ve gerek Kadı-zâdelü ahmakların doğruluk cihetinden göründüklerine inanmayup bir tarafın üstün gelmesi caiz görülmeye."10

XVII. yüzyıl hakkında şimdiye kadar pekçok yorum ve değerlendirmeler yapılmıştır. Bu değerlendirmelerin neticesinde ortaya çıkan görüşler, XVII. yüzyılın bir duraklama ve çözülme dönemi olmasında birleşmişlerdir. Genel olarak bu yüzyıldaki çözülmeyi kolaylaştıran etkenler arasında, coğrafî keşifler, askerî alandaki yenilikler, ekonomik buhranlar, tımar sistemindeki değişmeler gösterilmiştir. Gerek M.G.S. Hodson, gerekse XVII. yüzyıl üzerinde önemli çalışmalar gerçekleştiren Doç. Dr. Mehmet Öz, çözülmenin sistemin hemen her alanında gerçekleştiği yargısını yanlış bulmakta ve temel değişmenin, "mutlakiyetçiliğin çöküşü" veya daha doğru bir tespitle "bürokrasinin güçlü bir konuma gelmesi"nde aranması gerektiğini söylemektedirler.11

Hatırlanacağı gibi, Nâbî'nin eserinde ortaya koyduğu temel konulardan biri, "A'yânların merkezî otoriteden bağımsız davranmaları ve taşrada bir nevi adem-i merkeziyet hâlinin gelişmeye başladığı" konusu idi. Bu, gerçekte XVII. yüzyılda mutlakiyetçiliğin yavaş yavaş zayıflamaya başladığını ve bunun yerine taşradaki A'yânlık kurumunun yükseldiğini de göstermektedir. Bu yönüyle, sonraki asırlarda gerçekleşecek olan ve mutlakiyetçiliğin çöküşünün ilanı anlamına gelen Tanzimat ve Islahât fermanlarını hazırlayan sürecin, XVII. yüzyılda başladığını söylemek yanlış olmaz.

Hayrî-nâme'de şairin oğluna ısrarla "Divân hocası" olmasını istemesi de dikkat çeken bir diğer husustur. Bu yüzyılda bürokrasinin (kalemiyenin) önem kazanması, şairin oğlunu bu mesleğe yönlendirmesine sebep olmuştur.

Bu yüzyılda "tımar ve devşirme sisteminin bozulduğunu ve eski düzene dönülmesi gerektiğini" belirten Koçi Bey'in bu konularındaki düşünceleri, esasen ferdî bir kanaât niteliğindedir. Bilindiği gibi, batıda sürekli toprak kaybeden Osmanlı Devleti, zarurî olarak asker kaynağını yeni fethettiği Kafkaslar'dan sağlamak yoluna gitmiştir. "Ateşli silahların yaygınlaşması ve piyadenin öneminin artışına paralel olarak devletin ücretli asker sayısını arttırması ve dirlik olarak tahsis edilen gelirleri nakdî vergilere dönüştürme çabaları sonucunda da tımar sistemi zayıflamaya başlamıştır."12 Dolayısıyla bu alanlarda yapılan düzenlemeler, sosyal, siyasî ve ekonomik sebeplere bağlı olarak gerçekleştirilmiştir. Ayrıca, bu yüzyılda siyasî ve ekonomik alanlarda değişen dengeler de bir önceki asırda iyi işleyen kanunların aynen uygulanmasını imkânsız hâle getirmiştir. XVII. yüzyılda ortaya çıkan sosyal ve kültürel görüntü, insan kalitesi ve insan yetiştirme sisteminin bozulduğunu da göstermektedir. Yüzyılın diğer tarihî ve edebî eserlerinde ortaya konan fikirlerin aynı noktada birleşmesi ve âdeta bir üslup birliği içerisinde farklı konularda aynı ifadeleri dile getirmesi dikkat çekicidir.

Nâbî'nin bir sosyolog tavrıyla meseleleri tahlil etmesi, tarihî olaylara ışık tutarak ele aldığı konuları objektif bir anlayışla değerlendirmesi, şairin kişiliğiyle yakından ilgilidir. O serâzât ve kimseden birşey beklemeyen tokgözlü haliyle, herşeyi ifade edebilme hürriyetini de yakalamıştır. Şairin temsil ettiği hikemî tarz, Osmanlı düzenine ve müesseselerine daha objektif yaklaşma anlayışının gelişmesini sağlamıştır.

XVII. yüzyılda Türk edebiyatında gelişen "hikemî tarz"ın, bu yüzyılda dünyada gelişen fikir hareketleriyle ilişkisi üzerinde de durulmalıdır. Bilhassa XVIII. yüzyılda batıda rastlanan "Aydınlanma Çağı"nın temellerinin, bir önceki yüzyılın rasyonalist ve ampirist felsefelerinden kaynaklandığı göz önünde bulundurulursa, bu ilişkinin mahiyeti de anlaşılmış olacaktır. Zira "Aydınlanma hareketi, pedagojik nazariye ve reform hareketlerinde de akıl ve tabiata uygun bir eğitim anlayışının savunulması şeklinde ortaya çıkar. Bu dönemde eğitime o kadar çok önem verilir ki, aydınlatma fonksiyonu bizzat eğitimden beklenir. Hatta Locke'un bilgi teorisinden hareket eden aydınlanmaya göre, doğuştan "boş bir levha" olan insan zihnini dolduran, şekillendiren eğitim olacaktır. Böylece aydınlanma dönemi düşünür ve eğitimcilerinde eğitim, adeta insanı istenilen kalıba sokabilecek sihirli bir değnek olarak telakki edilir."13

XVII. yüzyılda Hayrî-nâme ve XVIII. yüzyılda Lutfiyye gibi pedagojik, didaktik eserlerin kaleme alınmasında, bu yüzyıllardaki eğitim teorilerinin ne kadar etkili olduğu tartışılabilir. Ancak her iki eserin de özellikle "çocuğa hitap eden bir üslup" tercih etmelerinde, bu yüzyıllarda eğitimin "çocuklardan başlatılması" yönündeki anlayışın hâkim olması sözkonusudur.

Bütün bu tesbitler ışığında, tarih, felsefe, sosyoloji, sosyal antropoloji vb. araştırmalarda, dönemin edebiyat eserlerinin de daha dikkatli bir gözle incelenmesi ve edebî eserlerde yer alan mesajların bilimsel çalışmalarda değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. Çözülme devri zihniyeti üzerinde yaptığı araştırmalarda, Sabri F. Ülgener, büyük oranda edebî eserlerden yararlanmış ve "zihniyet analizlerini", edebî eserlerden aldığı ip uçlarıyla daha geniş bir perspektiften gerçekleştirmiştir. Ülgener'in araştırmalarında edebî eserlerin bu denli önemli görülmesinde, bu eserlerin, dönemin ve toplumun zihniyetini ortaya koyan birer "tarihî belge" olarak değerlendirilmesi etkili olmuştur.

Edebiyat metinlerinin tarih, sosyoloji ve zihniyet incelemeleri alanlarında değerlendirilmesi, olay ve durumların "arka planını" tesbit etmek bakımından önem arz etmektedir. Zira şair, bir bakıma "hissî tarih" yazmaktadır. Özellikle sosyal, tarihî ve kültürel konuların işlendiği şiirlerde, kullanılan kelimeler, yapılan benzetmeler ve tasvirler dikkatli bir bakışla incelenmelidir.

Şair, şiir dilinin özelliklerinden yararlanma imkânına göre, tarih yazıcılardan daha "ferdî" tavırlar sergileyebilmektedir. Edebî eserlerde, olay ve durumlar daha hissî ve şahsî değerlendirilmekte ve bir yönüyle halk vicdanındaki görüntü daha net yansıtılabilmektedir. Osmanlı sultanlarına yazılan mersiyeler, tarihî olayları konu alan kaside, tarih ve kıt'alar, bunun en açık örnekleridir. Şairin, kardeşini veya oğlunu katleden padişaha rağmen maktüle mersiye yazma girişimi ve maktül için şiirde kullandığı övgü kalıpları, tarih kitaplarındaki kuru ve katı ifadelerin aksine, Cornell H. Fleischer'in de söylediği gibi, "yumuşak kanıtlar" niteliği taşımaktadır.



1 Prof. Dr. Mine Mengi, Divân Şiirinde Hikemî Tarzın Büyük Temsilcisi Nâbî, Atatürk Kültür Merkezi Yay. Ankara 1987, s. 131.
2 Prof. Dr. Abdülkadir Karahan, Nâbî, Kültür ve Turizm Bak. Yay. 1987, s. 56. Bazı kaynaklarda, Osmanlı sosyal ve siyasal sistemindeki bozuklulukların XVII. yüzyılda başlatılması bizce yanlıştır. Esasen XVII. yüzyılda baş gösteren pek çok sosyal ve siyasî bozukluğun sebebini bir önceki asırda, XVI. yüzyılda aramak gerekir. XVI. yüzyıl tarihçisinin: "Re'âyâ pâymâl olmakda, sipâh-ı devlet zillete düşmekde a'dâ-yı dîn ü millet her cânibden ehl-i İslâm memleketine hücûm itmekde, münkerât hadden tecâvüzde, emr-i ma'rûf olmayup ma'siyet ile kalbler karardı" şeklindeki şikayetleri, XVII. yüzyılı hazırlayan bazı sebepleri de ortaya koymaktadır. (Selânikî Mustafa Efendi, Tarih-i Selânikî, Hazırlayan Prof. Dr. Mehmet İpşirli, İÜ. Yay. İst. 1989, C. II, s. 854).
3 Nâbî'ye ait örnek beyitlerin şiir numaraları parantez içerisinde verilmiştir.
4 Mehmet Kaplan, Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar I, dergâh yay., İst. 1976, s. 218. Nâbî'nin gazellerinde ticarî kavramların zikredildiği bazı beyitler şunlardır: G. 477/8, G. 430/5.G. 411/7, G. 383/3, G. 82/2.
5 Bu konuda Hüseyin Yorulmaz, "Divân Edebiyatında Nâbî Ekolü" (Kitabevi Yay., İst. 1996) adlı eseriyle önemli bir çalışma gerçekleştirmiştir.
6 Nâbî'nin Hayrî-nâme adlı eseri hakkında yapılan çalışmalar için bkz: Mahmut Kaplan, Hayriyye-i Nâbî (İnceleme-Metin), Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ank. 1995; İskender Pala, Hayriyye, Bedir Yay., İst. 1989; Mine Mengi, Divan Şiirinde Hikemî Tarzın Büyük Temsilcisi Nâbî, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurulu Yay. Ank. 1987; Fatma Tulga Ocak, Hayriyye'de Bir Türk Gencinin Eğitimi ve Seçilecek Meslekler, "Tarihî ve Kültürel Boyutları İçerisinde Şanlıurfa ve Güney-Doğu Anadolu Projesi" Sempozyumu Bildiri metni 16-19 Kasım 1987; Tunca Kortantamer, Nâbî'nin Osmanlı İmparatorluğunu Eleştirisi, Tarih İncelemeleri-II, Ege Üniv. Edeb. Fak. Yay. İzmir, 1984; Prof. Dr. Abdülkadir Karahan, Nâbî, Kültür ve Tur. Bak. Ank. 1987. Bu çalışmada örnek verilen beyitler, Mahmut Kaplan neşrinden alınmıştır. Beyitlerin alındığı sayfa numaraları, parantez içerisinde verilmiştir. (Hayriyye-i Nâbî (İnceleme-Metin), Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ank. 1995, s. 238-246) Eser, 1257'de Bulak (Kahire)'de ve 1292'de (Divân içerisinde) İstanbul'da basılmıştır. 1307'de Ebüzziya Yayınları arasında müstakil olarak basılan Hayriyye, 1857'de Pavet de Courteille tarafından, "Conseils de Nabi Efendi a Son Fils Aboul Khair" adıyla 1857 tarihinde Fransızca'ya tercüme ve Türkçe metni ile birlikte neşredilmiştir. Ancak bu neşirden önce, Denis Dominique Cardonne adlı şarkiyatçı, Hayrî-nâme'yi özet halinde Fransızca'ya çevirmiştir. Bu çeviri, Melanges de litterature Orientale, traduits de differents manuscripts Turcs, Arabes et Persanes de la bibliotheque du roi (Paris 1770, 1772) adlı eserin II. cildinin 162-235. sayfalarında yayınlanmıştır. Prof. Dr. İskender Pala, Osmanlı şiirinin sosyal hayata ait malzemesini birçok eserinde ustaca ele almıştır. Prof. Dr. Pala, Nâbî'nin XVII. yüzyıl Osmanlı düzeni hakkındaki düşüncelerini, "sosyo-şiirsel bir eleştiri" olarak yorumlamaktadır. (İskender Pala, Müstesna Güzeller, İnsan Yay. İst. 1995, s. 66).
7 Hayriyye-i Nâbî, s. 185. Eserin adı "Hayrî-nâme" olmakla birlikte, bu incelemede yer alan alıntılarda ve eser hakkındaki diğer çalışmalarda tercih edilen "Hayriyye-i Nâbî" isimlendirilmesi aynen korunmuştur.
8 Bu konuda bkz. Ali Fuat Bilkan, "Nâbî'nin Halep Yılları", Nâbî/Hikmet, Şair, Tarih, Akçağ Yay. Ankara 1998, s. 70-108.
9 Kâtip Çelebi'den Seçmeler, Haz: Orhan Şaik Gökyay, MEB. Yay. İst. 1997, C. I, s. 148.
10 A.g.e., s. 148.
11 Mehmet Öz, "Onyedinci Yüzyılda Osmanlı Devleti: Buhran, Yeni Şartlar ve Islahat Çabaları Hakkında Genel Bir Değerlendirme", Türkiye Günlüğü, Sayı: 58, Kasım-Aralık 1999, s. 50; Aynı dergide yer alan Dr. Yücel Öztürk'ün "Osmanlı Klasik Sisteminin Teşekkülü ve Çözülüşü" (s. 133-155) adlı makalesi, bilhassa a'yânlık konusunda yapılan tahliller bakımından önemli bir incelemedir.
12 Mehmet Öz, a.g.m., s. 52.
13 Osman Kafadar, Türk Eğitim Düşüncesinde Batılılaşma, Vadi Yay. Ankara 1997, s. 34.

Ahmed Kadızâde, Birgivî Vasiyetnâmesi Kadızâde Şerhi, Sadeleştiren: Faruk Meyan, Bedir Yay. İstanbul 1993.

Cornell H. Fleischer, Tarihçi Mustafa Âli, Tarih Vakfı Yurt Yay. İst. 1996.

Göriceli Koçi Bey, Koçi Bey Risâlesi, Yayına Haz.: Dr. Yılmaz Kurt, Ecdâd Yay. Ank. 1994.

Halil Cin, Osmanlı toprak düzeni ve bu düzenin bozulması, Boğaziçi Yay. 2. bs., İst. 1985.

Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu, Eren Yay., 2. bs., İst. 1996.

Hüseyin Atay, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi, dergâh yay. İst. 1983.

Hüseyin Yorulmaz, Divân Edebiyatında Nâbî Ekolü, Kitabevi Yay., İst. 1996.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı, TTK. Yay. Ankara 1984.

Kınalızâde Ali Efendi, Ahlâk-ı Alâ'î, Tercüman 1001 Temel Eser, Baskıya Hazırlayan: Hüseyin Algül, -tarihsiz.

Kâtip Çelebi, Kâtip Çelebi'den Seçmeler, C. I-II-III, Haz: Orhan Şaik Gökyay, İst. 1997. , Mîzanü'l Hakk fî İhtiyâri'l-Ahakk, Haz. Orhan Şaik Gökyay, Tercüman 1001 Temel Eser, İst. 1980.

Mahmut Kaplan, Hayriyye-i Nâbî, inceleme-metin-, Atatürk Kültür Merkezi Yay. Ankara 1995. Mehmet Ali Aynî, Türk Ahlakçıları, Kitabevi Yay., İst. 1993.

Mehmet Kaplan, "Nâbî ve Orta İnsan Tipi", Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar I, Dergâh Yay., İst. 1976.

Mehmet Öz, Osmanlı'da "Çözülme" ve Gelenekçi Yorumcular, Dergâh yay. İst. 1997.

Meserret Diriöz, Nâbî Divânı (Eserlerine Göre Nâbî), Fey Vakfı Yay., İst. 1994.

Mine Mengi, Divan Şiirinde Hikemî Tarzın Büyük Temsilcisi Nâbî, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1991.

Na'îmâ, Târih-i Na'îmâ, Ravzatü'l-Hüseyn fî Hulâsâtü Ahbârü'l-Hâfitayn, c. I-VI, Matba'a-i Amire, İstanbul 1280-1281.

Robert Mantran, 17. Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul, Çevirenler: Mehmet Ali Kılıçbay, Enver Özcan, C. I, II, V Yay. Ank. 1986.

Sabri F. Ülgener, Zihniyet ve Din, İslâm, Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlâkı, Der Yay., İst. 1981. , İktisadi Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası, Der Yay., İstanbul 1981.

Yaşar Yücel, Osmanlı Devlet Teşkilatına Dair Kaynaklar, Kitâb-i Müstetâb, Kitâbu Mesâlihi'l Müslimîn ve Menâfi'il-Mü'minîn, Hırzü'l-Mülûk, Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara 1988.

Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, c. I-II, FFK. Yay., İst. 1986.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
4715 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın