• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Yazarlar
XVII. Yüzyılın İlk Yarısında Dîvân Edebiyatı ve Sebk-I Hindî / Prof. Dr. Fatma Tulga Ocak

Onaltıncı yüzyılda manzum ve mensur bütün edebî türlerde gelişmesini tamamlamış olan Divan Edebiyatı, XVII. yüzyılda hiçbir duraklamaya uğramadan mükemmel eserler vermeye devam etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasî hayatındaki bir takım yenilgiler, karışıklıklar, ayaklanmalar, müesseselerde görülen çözülme ve gerileme, edebiyatta henüz kendini hissettirmez, aksine bu yüzyıl Türk Edebiyatı'nın en parlak bir devri olma özelliğini korur.1

XVII. yüzyılda dış siyasetteki bazı başarısızlıklar, içteki isyanlar ve iktisadî buhranlar imparatorluğun sağlam temeller üzerine kurulmuş düzenini henüz bozmamış, bundan dolayı yüzyılın ilk yarısında hayatı ve edebiyatı pek etkileyememiştir. XVI. yüzyıl, Kanunî devri sonlarında başlayan idaredeki gevşeme kendini ancak XVII. yüzyılda gösterirken, siyasî hayattaki sosyal hayata ve dolayısıyla edebiyata etkisini daha çok XVII. yüzyılın ikinci yarısından sonra kendisini belirgin bir şekilde gösterebilmiştir. Siyasî ve sosyal hayatla çok yakından ilgili olan edebiyatın daha geç etkilenmesinde elbette Divan edebiyatının yapı özelliğinin rolü büyüktür. Bilindiği gibi klasik edebiyatlar zaman içinde bazı kurallara bağlı olarak ve gelenekten güç alarak gelişirler. Divan edebiyatı adını alan Klasik Türk edebiyatı, aydınlar sınıfının malı olması, fikir bakımından İslamî ilimlerden kaynaklanması ve edebî sanatlar, vezin ve şekil özellikleri yönünden de geniş ölçüde İran edebiyatı etkisinde kalmış olması dolayısiyle idarî, sosyal ve ekonomik hayattaki değişmeler ilk anda ve ilk planda bu edebiyat üzerinde etkilerini göstermemiştir. Aslında mazmunları, mefhumları, dünya ve hayat görüşü pek değişmeyen kendi kalıpları içinde gelişmesini sürdüren ve dış etkilere karşı kapalı olan bu edebiyatta, dış etkilerin ilk anda kendini gösterip hakim olması beklenemez. İşte bu nedenle XVII. yüzyılın ilk yarısında XVI. yüzyıldaki kuvvetini muhafaza edebilmiştir.

İmparatorluğun çok geniş hudutları içersinde, Türkçe şiir yazan bir çok şair yetirken edebiyatla uğraşan aydınların sayısı bu yüzyılda büsbütün artmıştır. XVII. yüzyılda sadece İstanbul Kütüphanelerinde divanı mevcut olan yüzelli üç şaire rastlanır.2 Ayrıca hükümdarların ve devlet ricalinin şiirle yakından ilgilenip şairleri korumaları edebiyat için iyi bir gelişme ortamı yaratmıştır. Bu yüzyılın başında saltanata geçen I. Ahmed Bahtî, II. Osman Fârisî, IV. Murad Muradî mahlasları ile şiir yazmış, şiirle yakından ilgilenip devrin şairlerini koruyup onları teşvik etmişlerdir. I. Ahmed'in ve II. Osman'ın şiirleri birer divan teşkil edecek sayıda iken IV. Murad'ın şiirleri divan halinde toplanacak sayıya ulaşmamıştır. Bu devrin sadrazamlarından Hâfız Ahmed Paşa'nın şiirleri de divan halindedir. Ayrıca bu devir, Yahya ve Bahayî gibi iki büyük şair şeyhülislam yetiştirmiştir. Padişahların ve devlet büyüklerinin edebiyata duydukları ilgi, kendilerine kasideler sunan şairleri himaye ederek rahat yaşamalarını sağlamaları, bu dönemde edebiyatın gelişmesinde büyük rol oynamıştır.

Türklerin İslamiyet'i kabulünden sonra İslamiyet etkisi altında yarattıkları edebiyatımızda örnek alınıp model kabul edilmiş olan İran edebiyatı ve bu edebiyatın büyük ustaları, Divan edebiyatı, Klasik edebiyat bazan da Osmanlı edebiyatı adı ile anılan bu edebiyat, başlangıçtan itibaren İran edebiyatı örneklerini bazan tercüme denebilecek bir yakınlıkta izlerken zamanla örneği doğrultusunda Türkçe mükemmel eserler vererek estetikte İran edebiyatına ulaşmaya çalışmıştır. XVII. yüzyılda Divan şiiri, İran örneği yanında, XVI. yüzyılda mükemmele ulaşmış olan Türk şiir ustalarının da izinden giderek en güzel örneklerini vermiştir. İran şairleri artık taklit edilerek örnek alınmaz ama devrinin elverdiğince yakından takip edilerek onunla boy ölçüşülür. Nitekim daha XVI. yüzyılda tarihçi Gelibolulu Alî, "Mecma'ül-Bahreyn" isimli, tek nüshası Prof. Dr. Abdülkadir Karahan tarafından tanıtılan3 eserinde, Hafız-i Şirazî'nin gazellerinden bir kısmını tanzir etmiş kendisini Fars edebiyatında Hafız ile mukayeseden çekinmemiştir.4Ayrıca XVII. yüzyılın ilk döneminde yaşamış olan Türk edebiyatının kaside üsdadı Nef'î, kendisine bir methiye kıtası yazan dostu Ünsî'ye gönderdiği son derece sanatkarane bir üslupla yazdığı teşekkür mektubunda arkadaşından İran edebiyatının Sebk-i Hindî şairlerinden Nazîrî'nin divanını kendisine göndermesini rica etmesinin5 yanı sıra bir Örfî divanının üstüne şehirde bundan mükemmel divan görmediğini yazıp altını mühürlemesi, İran edebiyatını, devrin ulaşım güçlükleri sebebiyle günü gününe takip edemeseler bile tahminen otuz sene ara ile takip edebildiklerini göstermektedir. Yine Nef'î'nin, kasidelerinin fahriyelerinde şiir yazmaya başladığı ilk yıllarda Hafız, Sa'dî, Selman, Enverî,Muhteşem-i Kaşanî daha sonra Kemal-i İsfahanî, Hakanî, Örfî-i Şirazî, Feyzî-i Hindî gibi tanınmış İran şairleriyle kendini mukayese etmesi, hatta kendini onlardan üstün görmesi kendine güven ve millî ruh üstünlüğünün delilleri olmakla birlikte, divan şairlerinin daima İran edebiyatını yakından takip ettiklerini de gösteren bir delildir.

Elbette İran edebiyatı yakından takip edilmiştir. İngiliz müsteşriklerinden Gibb, Nef'î ile başlayıp Nâbî ile sona erdirdiği ve Son Klasik Çağ diye adlandırdığı bu devirde, bu iki şair ve onları takip edenler tarafından Türk şiirinde Fars etkisinin en yüksek noktaya ulaştığını "tan ağarmadan önceki vakit gecenin en karanlık olduğu zamanıdır"deyimi ile ifade eder ve Klasik asrın kapanış zamanında gelişen, Nef'î tarafından kurulan ve Nâbî ile sona eren iki okuldan birinde İran etkisi en büyük noktasına ulaşır ve tüm Türk şiirinde yerini alır" diyerek XVII. yüzyılın ilk yarısındaki İran etkisini vurgular.6 Fuat Köprülü, "XVII. asır Türk klasik nazmının aheng ve zarafet itibariyle Acem modellerinden asla aşağı addolunmayacak mahsuller verdiği bir devirdir. Bu asrın ilk senelerinden başlıyarak şairlerimiz bilhassa kaside ve gazel nevîlerinde, Acemlere hattâ faikiyet iddiasında bulunduklarını görüyoruz, şairlerimiz yalnız mesnevî tarzında Acem edebiyatının tefevvukunu kabul ederek bu sahada onlarla rekabete çalışıyorlar. Bu asrın ilk nısfında yetişen mesnevicilerin buna muvaffak olduklarını ve muasır olan Acem şairlerinden asla geri kalmadıklarını söyleyebiliriz. Câmî ile büyük klasik devri kapanan İran edebiyatı, Osmanlı şairleri nazarında artık eski manevi nufuzunu kaybetmiştir"7demektedir. Bu iki birbirine zıt görüş, bizce bu dönemde özellikle Nef'î tarafından şiir dilimize getirilen şairin bütün kasidelerinde ve gazellerinde övünerek bahsettiği "tâze zebân" yani yeni dil ve yine Nef'î tarafından edebiyatımıza tanıtılan Sebk-i Hindî konusundan dolayı ortaya çıkmış olmalıdır.

Gibb'in Fars etkisinin en güçlü olduğu devir olarak gördüğü Nef'î ile başlayıp Nâbî ile son bulan XVII. yüzyıl edebiyatımız, Nefî'nin şiir diline yeni olarak getirdiği, daha önce Türk şiirinde kullanılmamış Farsça kelimelerin, terkiplerin ve zincirleme tamlamaların bolluğu yanı sıra İran edebiyatında Safevîlerin Şii mezhebini yayma gayretleri sonucu methiyeye ve saray edebiyatına ilgi duymamaları kaside ve medih şiiri söyleyen bir çok şairin Hindistana kaçarak meydana getirdikleri Sebk-i Hindî etkisinin Nefî'nin şiirinde kendisini hissetirmeye başlamasından olduğu düşünülebilir.

Aynı zamanda bu dönem şairlerinin kendilerini, önceki ve biraz fasıla ile çağdaşı sayabileceğimiz İran şairleri ile mukayese etmeleri, onlardan bazı mazmun ve mefhumlar almakla yetinmeyip hikayeler de nakletmeleri ve bazı gazellerinde aynı havayı teneffüs ettirmeye calışmaları böyle bir iddiayı ileri sürmeye götürmüştür. Denebilir ki bu dönem şairlerinin, Fuat Köprülü'nün8 belirtiği derecede İran şairlerinin ilk plandaki dehalarının etkisinden kurtulduğu söylenemez. Buna karşılık, ilk dönemlerdeki tercümeler ve telif olmakla beraber tercümeye yakın eserler azalmış, artık orijinal eserler veren Türk şairleri yetişmiş, İran etkisini bu edebiyatı yakından takip ederek onlar kadar mükemmel eserler vererek göstermişlerdir.

Edebiyatımız bu yönü ile İran edebiyatını örnek alarak meydana getirdiği eserlerde gerek aruzu kullanmakta, gerek ahenkte, gerekse şiiriyeti yakalamakta hiç şüphe yok ki örnenin mükemmeliyetini yakalamıştır. Bununla beraber Gibb'in belirtiği konu yani İran etkisinin en fazla olduğu dönem olarak belirtilen bu yüzyıl, Nef'î ile başlıyarak şiirimize getirilen dil ve üslupdan dolayı edebiyat dilimizin en fazla Farsçalaştığı dönem olması son derece doğru bir görüştür.

Esasen Ziya Paşa, Harabat 'ta Nef'î ile Nâbî'nin Divan edebiyatında yeni bir şiir dilini meydana getirdiklerini, dili genişleterek ifadeyi çeşitlendirdiklerini, dile yeni bir süs ve ifadeye yeni bir şekil verdiklerini, onlardan önce Türk dili tek bir kıymet iken onların dile soktukları Farsça ile Türkçenin daha mükemmel bir hale geldiğini şöyle belirtir:

İstanbul iken maWar-ı 'irf#n
İstanbul iken muÂ#f-ı buld#n
Yapdı iki Âaşralı bu
Vanlı birisi biri Ruh#lı
Ya'nN biri Nef'N-i suHan-ver
Hem digeri N#bN-i mu'anber
Bunlardır eden lis#nı tevsN'
Bunlardır eden bey#nı tenvN'
Bunlar verdi zeb#na ziynet
Bunlar verdi bey#na wNret

TürkN dili evvel idi yekt# Etdi onu F#rsN du b#l# Hem öyle yakışdı iki cevher GNy# ki karıştı şNr ü şekker Y#Hud iki balr-i 'ilm ü 'irf#n Birleşdi ber#ber oldı 'umm#n 9

XVII. yüzyılın ilk yarısında Nef'î ile beraber edebiyatımızda kullanılmaya başlıyan şiir dili yanı sıra İran adabiyatının edebî ekollerinden Sebk-i Hindî'nin tanınmaya başlaması genel olarak dikkat çeken iki önemli özelliktir. Şiir dilini, saflaştırma çabası içinde Türkçeden dili uzaklaştırıp yeni bir şiir dili meydana getiren şairlerimiz, Nef'î ile başlıyarak sırasıyla İran edebiyatının Örfî (ö. 1590), Feyzî-i Hindî (ö. 1595), Tâlib (ö. 1629), Kelîm (ö. 1650), Sâib (ö. 1670), Şevket (ö. 1689) gibi Sebk-i Hindî'nin belli başlı şairlerini yakından takip etmişlerdir.

Kaside ve Gazel

XVII. yüzyılın ilk yarısında yetişen şairler kaside ve gazel tarzında geleneğe bağlı olarak eser vermişlerdir. XVI. yüzyılda kaside Fuzulî ve Bâkî'nin elinde çok ahengli bir seviyeye ulaşmış, İran şairlerinin eserleriyle mukayese edilebilecek bir mükemmelliğe ulaşmıştır.

XVII. yüzyılda kaside alanında Nef'î, yalnız devrinin değil Divan edebiyatının en büyük şairi sayılmıştır. 10 Nef'î'nin devrinde kabul edilen ustalığı, XVIII. ve XIX. yüzyıllarda devam eder.11Nedîm bile Nef'î'nin üstadlığını kabuletmiş fakat gazelde Bâkî ve Yahyâ kadar kuvvetli olmadığını bir kasidesinde şu beyitiyle belirtmiştir;

Nef'i vâdi-i kasâ'idde suhan-perdazdır
Olamaz amma gazelde Bâki vü Yahya gibi12

Bâkî'yi bu yüzyılda kasidede devam ettiren Nef'î ve gazelde takip eden Yahya olmuştur.

IV. Murad'ın debdebe ve azametini, renkli, ahenkli ve mubalağaya fazla yer veren ifadesi ile çok güzel aksettiren şair, tabii olarak padişahın da takdirini kazanmış ve IV. Murad aşağıdaki medhiye kıtasını söyleyerek Nef'î'ye ne kadar kıymet verdiğini göstermiştir.

Gelün ins#f idelüm gözleyelüm mikd#rı

Ş# 'irüz biz diyerek l#f ü güz#fı Woyalum İdelüm bN-meze söz söylemeden istigf#r D#men-i Nef'N-i p#kNze-ed#yı dutalum Biz kel#m ugrısıyuz Wande o ş#Iib-güft#r Aña teslNm idelüm emrine münW#d olalum13

Bu devirde Nevîzâde Atâyî (ö. H. 1044/M. 1635/36), Kafzâde Fâizî (ö. H. 1031/M. 1621/22), Gânîzâde Nâdirî (ö. H. 1036/M. 1626/27), Sabrî (ö. H. 1055/M. 1645/46) gibi kıymetli kasideciler olduğu halde Nef'î'nin şöhreti hepsini gölgede bırakmıştır.

Bu devirde gazel tarzında Bâkî'nin rindâne ve âşıkâne tarzını takip eden şeyhülislam Yahyâ, üstad olarak tanınır. XVI. yüzyılda Anadolu sahasında kaside ve gazelde Zâtî, Hayâlî gibi kabiliyetli şairleri geri bırakarak, Kanunî Sultan Süleyman devrinin diğer sanat eserlerinde de görülen üstünlük, şiirde çığır açan Bâkî'de kendini gösterir. Sultanü'ş-şuarâ olan Bâkî'yi, XVII. yüzyılda iki büyük şair takip etmiş ve iki tarz meydana çıkmıştır.

Nef'î ve şeyhülislam Yahyâ, Bâkî'yi örnek kabul ederek yeteneklerinin bütün güçü ile uğraşıp Divan şiirini daha ahenkli ve daha mükemmel bir şekle sokmaya çalışmışlardır. Gibb, Nef'î'nin Osmanlı şiirini, yerli ve Türk olan bütün özelliklerden ayırıp İranlılaştırdığını söyler.14 Böylece denebilir ki Bâkî tarzını, bu yüzyılın ilk yarısında kasidede Nef'î, gazelde Yahya geliştirerek devam ettirmişlerdir. Gibb, Nef'î ve Yahya tarzını birer ekol olarak ele alır. Nef'î ve onu takip edenlerin tarzına "sünî ekol", Yahya ve onun tarzında şiir söyleyenlerinkine "tabii ekol" adını vererek bu devirde iki ayrı ekol olduğunu belirtir. 15

Henüz Bâkî (ö. 1000 H./1600 M.) hayatta iken tanınmış bir şair olan Yahyâ (d. 960 H./1552 M.-ö. 1053 H./1643 M.) uzun müddet yaşamış ve muasırları tarafından devrinin en büyük gazel üstadı olarak tanınmıştır. 16 Devrinin belli başlı şairlerinin çoğunu hicvetmiş olan Nef'î, ona karşı hürmetkar olduğu gibi bu asrın bütün büyük şairleri de o takdire iştirak etmişlerdir.17 Kâtip Çelebi, onun için "müftülük Ebussuûd Efendi'de kemâlin bulup bunlarda hatm oldu" demiştir.18

Bu yüzyılın ilk yarısında, his ve hayalî ince bir şair olan tütün ve afyon gibi keyif verici maddelere düşkünlüğünden dolayı fazla yazmaya vakit bulamadığından şiirleri ancak bir divançe teşkil eden Bâkî-Yahyâ takipçisi şeyhülislam Bahâyî19 (ö. 1064 H./1653 M.); az yazmış olmakla beraber XVII. yüzyılın değerli şairlerinden Bâkî-Yahyâ takipçisi Vecdî20 (ö. 1072 H./1661 M.); Sebk-i Hindî tarzında İran şairi Örfî etkisi ile rindane ve âşıkane gazeller yazan kendisini Rum'un Örfî'si olarak tanıtan Fehîm21 (ö. 1058H./1648 M.); Nef'î tarzını devam ettiren gazellerinden çok kasideleri ile şöhret bulan Nef'î'nin de takdir edip bir mısraını tazmin ettiği Sabrî22 (ö. 1055 H./1645 M.); Nef'î takipçilerinden şehrî 23 (ö. 1071 H./1660 M.); edebiyat tarihimize şiirlerinden çok tezkiresi Riyâzü'ş-şu'arâ ile giren daha çok bir gazel şairi olan Riyâzî (ö. 1054 H./1644 M.); bu devrin meşhur hattatlarından ve üstad bir şair olan Cevrî (ö. 1065 H./1654 M.); Farsça bilgisinden dolayı kendisine Tâlib-i Rum ve Örfî-i Sânî denilen Nef'î tarzını benimseyip onu taklide çalışan Nef'î şagirdi Alî24 (ö. 1050 H./1640 M.); IV. Murad'ın nedimlerinden şehname-hânlıkla ve sergüzeşt naklinde bî-nazîr olarak tanınan Tıflî25 (ö.1070 H./1665 M.); zekası, bilgisi ve nüktedanlığı sebebiyle IV. Murad'a nedim olan padişahın huzurunda Nef'î ile müşâarede bulunup hükümdarın emriyle Nef'î için uzun bir hicviye yazan Nef'î'nin sevmediği26 bir şair olan Mantikî27 (ö. 1045 H./1635 M.); şair ve mutasavvıf bir kişi olan Fehîm ve Nâilî-i Kadîm gibi bu dönemin üstadlarının feyz aldığı Sabûhî Dede28 (ö. 1057 H./1647 M.) gibi şairler yetişmiştir.

Bu devirde yetişen şairler genellikle Bâkî etkisinde gelişen Yahya ve Nef'î tarzını takip ederken bir taraftan da İran edebiyatının Sebk-i Irakî'den sonra yenilik yaratmak tekrardan kurtulmak için meydana gelen Sebk-i Hindî adındaki üslubunu tanıyıp taklit etmeye başlamışlardır. Nef'î, Örfî etkisi ile kısmen bu üslubun etkisinde kalmasına rağmen Yahyâ bu üsluptan hemen hemen hiç etkilenmemiş bir şair olarak karşımıza çıkar. XVII. yüzyılın ilk yarısının edebî durumuna göz atarken dikkati çeken önemli nokta işte bu Fars şiirinin genellikle Sebk-i Hindî ismiyle tanınan üslubunun Türk şiirini etkilemeye başlamasıdır. Sebk-i Hindî şairlerinden, kasidelerinin fahriyelerinde ilk bahseden Türk şairi Nef'î'dir. İran şiiri Hafız'in ölümünden (791 H./1389 M.) sonra Irak üslubunda tekrara düşmüş ve Hafız güçünde diğer bir şair yetiştirememiştir. İran edebiyatında büyük üstadları Hafız ve Câmî ile son bulur.

Safavî Hanedanının Şii mezhebi inancına sahip olmaları ve bu ideolojiyi yayma gayretlerinin sonucunda İranda resmi mezhep olarak Şii mezhebi kabul edilmiş methiye ve kaside önemini yitirmiştir. Ayrıca meydana gelen sosyal değişim yanı sıra bu dönemde iktisadî olarak İran büyük bir refah dönemine girmiştir. İsfahanda kurulan iş yerlerinde zenginleşen halk yeni bir sosyal sınıf yaratmış, edebî dili bilmeyen bu halkın konuşma dili şiir diline girerek ifade tarzı da değişime ugramıştır. şii mezhep olan Safevîlerin medhiyeye ve kasideye ilgi göstermemeleri şairlerin medhiyeden elde ettikleri gelirden mahrum kalmaları yüzünden, henüz eski geleneklerin devam ettiği Hindistan'a gitmeleri ve Fars edebiyatına büyük ilgi duyan Türk hükümdarlar tarafından himaye edilmeleri neticesinde meydana çıkan bu yeni üsluba Hind üslubu adı verilmiştir.

Son zamanlarda bazı İranlı edebiyat tarihçileri, XVI. yüzyıldan itibaren İsfehanın büyük bir kültür merkezi ve başşehir oluşundan dolayı ve bu kültür merkezindeki şairlerin kullandıkları bir üslup olduğu için de bu üsluba "Sebk-i İsfehanî" adını verirler.29 Bu üslup, Hindistan, Afganistan ve Osmanlı şiir sahasında çok beğenilip yakından takip edilmiştir. İran'da XVI. yüzyılın ortalarında başlayıp XVIII. yüzyılın ortalarına kadar devam eden, Safavî Hanedanının iktidara geçmeleri ile ortaya çıkan şiirde bu düşünce ve ifade değişikliği, 150 sene boyunca Fars edebiyatının üslubu olmuştur. Bu üslubun genel özelliklerini kısaca şöyle özetliye biliriz;

a. Sebk-i Irakî'de öncelikle kullanılan söz sanatları yerine şiirde mâna ve fikre önem verilmesi, mâna derinliği;

b. Geniş bir muhayyele ve buna dayanan mubalağa sanatının fazlaca kullanılması;

c. Tamamiyle hayalî imajların, çok girift kinaye ve istiare sanatları içinde ifadesi ve uzun terkiplerin kullanılması;

d. Karamsarlık ve derin bir ızdırabın ifadesi ve bunun sonucu dış dünyadan kaçıp tasavvufa yönelme;

e. Daha önce söylenmiş mazmunların terkedilerek bunların yerine yeni mazmunların aranması;

f. Dilde, hayallerde, üslubda son derece incelik ve zarafet;

g. Halkın kullandığı dilinin şiir dili olarak kullanılması, halk terim ve tabirlerinin şiir diline girmesi,

ğ. Tlasik gazelin konusu olan aşk, sevgili ve şarap yerine, yeni mazmun arama gayreti içersinde gazelde, hikmet, felsefe, öğüt gibi konuların çok işlenmesi;

b. Teşbih, istiare, kinaye, hüsn-i talil, leff ü neşr, müraat-i nazir gibi edebî sanatların fazla kullanılması;

ı. Beyitin önem kazanması. Bu beyitler kafiye ve redif ile birbirine bağlanıp gazel şekline girmiştir. Genellikle beyitin ilk mısraında edebî değeri olmayan bir konu, bir söz söylenir, ikinci mısrada mütenazır leff ü neşr, temsil veya mürekkep temsil sanatı yapılarak yukarda söylenen konu şiirleştirilir. şairin asıl önem verdiği bu ikinci mısradır, yani aklın duyguya çevirildiği yerdir. İki mısra arasındaki ilgi ne kadar hünerli olursa beyit o kadar başarılı olur. Sebk-i Hindî şairleri birinci mısraya, "pîş-mısra'" derler ve bu mısranın bir tekrar veya başkasının olmasının önemi olmadığı gibi şiir sayılabilecek bir özelliği olmamasının da önemi yoktur. Buna karşı, "mısra'-ı berceste" dedikleri ikinci mısra, yeni ve daha önce söylenmemiş olmalıdır. İşte bu mısra-i berceste yüzünden Sebk-i Hindî şairleri yeni mazmun yaratıcı olmak zorundadırlar. Yeni bir mazmun söylemek için iki mısra arasındaki ilişkiyi temin eden teşbihte, ikinci hatta üçünçü derecede çağrışımların kullanıldığı benzetmelerle şiir, zamanla anlaşılmaz hale gelmiştir.

Sirus Şemisâ'ya göre "Sebk-i Hindî'de asıl önemli konu beyittir. Büyük şair, birinci mısra ile ikinci mısra arasında güzel ve yeni bir ilişki kurabilen zihne sahip olan şairdir. İki mısra arasındaki ilişki teşbih yani benzetme olmalı, yalnız benzetme yönü yeni olmalıdır."30

XVII. yüzyıl Türk şiiri, Sebk-i Hindî etkisiyle, şiirde munakkahiyet yani fazlalıktan sıyrılarak veciz ve dolgun, her kelimesi luzumlu ve yerli yerinde bir ifade tarzı kullanır. Bu yüzyılda şairler daima fazla söz söylemekten kaçınmışlar, sözün özünü söylemeye çalışmışlardır. Bu kısa fakat öz söyleme gayreti, bilhassa gazellerin kısalmasına sebep olmuştur. XV ve XVI. yüzyıllarda gazellerin 7 ve 9 beyitten meydana gelmelerine karşılık XVII. yüzyılda 5 beyitten uzun gazellere az rastlanır.

Bu yüzyılın diğer bir özelliği ise şiir dilinin değişmesidir. Şiir dilindeki Türkçe kelimeler yumuşamış, bir takım pürüzlerden dil kurtarılmıştır. Daha önce dile giren Farsça ve Arapça kelimelerden zarif olmayanları terk edilerek bir tasnife uğramış, yeni kelimeler şiir diline girmiştir.

Bu dönemde Nef'î, bu üslubun şairlerini yakından takip etmiş ve bu üslubun bazı özelliklerini şiirinde kullanmıştır. Bu üslubun Irak üslubundan en önemli farkı olan mânaya ehemmiyet vererek söz sanatlarını ikinci plana itme özelliğini Nef'î'nin kasidelerinde görmek mümkündür. Nef'î, şiirlerinde fazlalıktan sıyrılarak veciz ve dolgun söz söylemek gayreti içersinde her kelimesi luzumlu ve yerli yerinde bir ifade kullanırken zincirleme izafet tamlamaları ile şiirine mâna derinliği vermeye çalışmıştır. Onda şiirlerinde sanat yapma gayretinden çok söylemek istediğini, mâna derinliği içersinde söyleme endişesinin yanında sonsuz bir muhayyile güçünün getirdiği mubalağalı bir ifade tarzı vardır ki bu özellikler onun çok takdir edip beğendiği İran şairi Örfî'nin de özellikleridir. Türk şiirinde XV ve XVI. yüzyıllarda 7 ve 9 beyitli olan gazeller, kısa ve öz söyleme gayreti ile kısalmıştır. Nef'î, genelde beş beyitlik gazeller söyler. Nef'î, İstanbul'a gelmeden önce kendisine Darrî yerine Nef'î mahlasını veren Gelibolulu Alî'ye teşekkür maksadıyla yazdığı suhan redifli kasidesinde Firdevsî, Sa'dî, Hafız, Câmî gibi bir çok İran şairlerinden bahseder. Burada dikkat çeken nokta bütün bu şairlerin Firdevsî dışındakilerin hepsi sebk-i Hindî'den önce İran edebiyatının üslûbu olan Sebk-i Irakî'nin üstadlarıdır. Daha önce söz konusu ettiğimiz gibi İran edebiyatını yakından takip eden Nef'î, gençlik çağında Sadî, Hafız, Enverî gibi sebk-i Irakî şairlerinin eserlerini okumuş sonra Sebk-i Hindî şairlerini takip etmiştir.

Padişahlara yazdığı kasideleri incelediğimiz zaman ilk defa II. Osman'a yazdığı kasidelerinde Sebk-i Hindî şairlerinin adını fahriyelerinde anmıştır. IV. Murad'a yazdığı kasidelerinde yeri geldikçe Örfî'nin adını geçirir ve onun Selim'in atlarına yazdığı rahşiyesine karşılık, Nef'î de Türk kasidesinde ilk defa IV. Murad'ın atlarına rahşiye yazmıştır. Sebk-i Hindî, Nef'î ve onun tarzında şiir söyliyen şairler tarafından özellikle Örfî etkisiyle bu yüzyılın ilk yarısında kendini gösterirken yüzyılın ikinci yarısında, Nâilî-i Kadim ve Nâbî'nin yetişmesiyle gazelde en güzel örneklerini verecektir.

Bu yüzyılın diğer önemli özelliği ise edebî dilin değişmesi ve Nef'î tarafından yeni bir şiir dili yaratılmasıdır. Daha önce şiir diline girmiş olan Farsça ve Arapça kelimelerin arasında bir seçim yapılırken bunlara ilaveten Farsça mükemmel bir divan meydana getirecek kadar iyi Farsça bilen Nef'î tarafından yeni bir şiir dili kullanılmıştır. Ne yazık ki bu dil Türkçeden tamamen uzak, fiil ve bazı kelimelerin dışında tamamen Farsçadan alınmış bir şiir dili olmuştur. Bu şiir dilindeki Arapça kelimeler de İran şiirinde kullanılarak gelmiştir. Böylece daha önce şiir dilinde bulunan Türkçe kelimelerin artık şiirde kullanılmadığı görülür. Buna karşılık şiir dilinde bir aheng ve ifade zenginliği getirilmiştir. Bu yeni şiir dili aruzun kullanımında da kolaylık yaratmış daha önce Türkçe kelimelerde yapılan imaleler ve zorluklar tabii olarak ortadan kalkmıştır.

Mesnevî

Bu yüzyılın ilk yarısında mesnevî alanında bol eser verilmiştir. Mesnevîde genellikle İran edebiyatının klasik konuları bırakılmış daha fazla mahalli ve orijinal konular yaratılmaya başlanmış, bu alanda mahallileşme XVI. yüzyıla nazaran daha geniş ölçüde kendini göstermiştir. Kafzâde Fâizî ve Rıf'atî'nin Leylâ vü Mecnûn'ları ile Rıf'atî'nin Yûsuf ü Züleyhâ'sı, Fasîh Dede'nin Hüsrev ü şîrîn'i bir yana bırakılacak olursa, mesnevî konularında bir yerlileşme görülür. XVI. yüzyıldan itibaren gazel ve kaside alanında, Türk şairleri İran şairleri ile kendilerini aynı seviyede görüp onlarla boy ölçüşürken mesnevî alanında henüz İran'ın üstünlüğüne ulaşılmamış olduğu kabul edilir.31 XVII. yüzyılın en büyük mesnevî üstadı sayılan Nevîzâde Atâyî, Sâkî-nâme'sinde bu konuda;

Ki medh ü tegazzülde RNmN-kalem
Olup g#lib-i s#hir#n-ı 'Acem
Çü şemşNr-i hNn-rNz-i 'Ovm#niy#n
ZuhNr itdi ruch#n-ı TürkN-zeb#n
VelNkin kalup şNve-i MevnevN
Sözi anda A'c#mun oldı kavN32

diyerek henüz mesnevî alanında İran şairlerine ulaşamadıklarını belirtikten sonra bu mesnevî ile kendisinin bu başarıyı elde ettiğini ileri sürer.

Yine XVII. yüzyıl mesnevî yazarlarından Ganizâde Nadirî Zafer-nâme'sinde aynı düşünceyi şu beyitlerle tekrar etmiştir;

XasNde Eazel Âarzında RNmNy#n
Virürler 'Acemler Wadar gerçi ş#n
Xanı RNmda öyle bir mevnevN

Ki ma'n# vü lafzı ola hep WavN
Bu taIWNWe idüp olar i'tir#f
Buna itmedi kimse hergiz l#f33

Nevîzâde Atâyî, Ganîzâde Nâdirî ve diğer mesnevî şairlerinin bu tarzda İran şairlerine ulaştıklarını iddia etmelerine rağmen mesnevîlerinde önceki yüzyıla nazaran büyük bir üstünlük ve gelişme görülmez. Yalnız konularda görülen yerleşme bu yüzyılın mesnevîde görülen en önemli özelliktir.

Bâkî tarzını devam ettiren üslupdaki divanının yanında, Sohbetü'l-ebkâr, Nefhatü'l-ezhâr, Hilyetü'l-efkâr, Sâkî-nâme veya 'Alem-nümâ, Heft-hân adlı beş mesnevîden meydana glen bir hamse sahibi olan Nevîzâde Atâyî mahalli konuları oldukça akıcı bir üslup ile küçük hikayeler olarak nazmetmiştir. Osmanlı Türk hamseciliğinde kendisine müceddid unvanı verilmiş olmasına rağmen bir yüzyıl sonra şeyh Galip, Hüsn ü Aşkında;

İst#nbulumuzda Nev'N-z#de
Etmiş tek ü pNyını piy#de
Olmaz belN luÂf-i Âab'ı ink#r
Anun gibi dahi niceler var34

diyerek onu mesnevî tarzında diyerlerinden üstün bulmadığını belirtir.
İyi bir tahsil görmüş olan Ganîzâde Nâdirî, divan ve münşeatı dışında 800 beyitlik bir Miraciye ve 2000 beyitlik bir şeh-nâme nazmetmiştir.35III. Mehmed, I. Ahmed ve II. Osman devirlerini anlatan bu şehnâmenin diğer adı Zafer-nâme'dir.

Bu devirde divan sahibi olup mesnevî yazmış şairlerden Riyâzî, 1036 beyitlik bir Sâkî-nâme nazmetmiştir. şiirlerinde Bâkî üslubunu devam ettiren Riyâzî daha çok tezkiresi ile tanınır.

Leylâ ile Mecnûn ve Sâkî-nâme adlı iki mesnevîsi olan Kafzâde Fâizî de bu devrin mesnevî şairlerindendir.

Bu yüzyılda sâkî-nâme yazmak oldutça revaçtadır. Safavî hanedanı döneminde İran edebiyatında moda haline gelmiş olan sâkî-nâme tertip etmek, Osmanlı şiirinde de sevilen bir konu olmuştur. Bu devrin hemen hemen bütün şairleri sâkî-nâme yazmıştır. Nef'î, Nev'îzâde Atâyî, Riyâzî, Azmizâde Hâletî, şeyhülislam Yahyâ, Allame şeyhî Efendi gibi şairler bu modaya ayak uydurmuşlardır. Eskiden beri mesnevî tarzındaki büyük hikayelerin içinde sâkî-nâmelerin olduğu gibi kaside, terkib-i bend ve terci'-i bend şekillerinde de sâkî-nâmeler yazılmıştır. Nev'îzâde Atâyî'nin mesnevî şeklindeki sâkî-nâmesi 1561 beyit, Riyâzî'nin sâkî-nâmesi 1025 beyit, Hâletî'nin sâkî-nâmesi ise 520 beyit olup çeşitli bölümlere ayrılmış büyük mesnevîlerdir. Bu yüzyılda da dinî, sofiyane eserler, evliya menkabeleri, çeşitli tarikatlara dair didaktik eserler manzum olarak yazılmıştır. Yazılan miraciyeler içinde en meşhuru Ganîzâde Nâdirî'nin 600 beyitten ibaret olan Miraciyesidir. Divanı ve Hadis-i Erba'in Tercümesi olduğu halde asıl şöhretini Hilye-nâme'si ile yapan Hâkânî, eserinde peygamberin şekil ve şemailini nazmen tarif etmiştir; açtığı bu çığırda Neşâtî, Selâhî gibi şairler manzum hilye yazma hususunda onu takip etmişlerdir. Daha sonra Lutfî, Rıza ve Tahir Olgun gibi Mevlânâ'nın hilyesini manzum olarak yazanlar da Hâkânî takipçileridir. Bu vadide tek olma özelliğini korumuş olan şair hakkında Muallim Naci

Gelmemiş sana hala veni Ümmetin mefharisin H#W#nN36diyerek Hakanî'nin üstünlüğünü vurgulamıştır. Buna karşılık Ali Canip Yöntem, Hakanî'nin Hilyesi için "didaktik sahadan asla ayrılmayan bu manzume, yüksek bir edebî kıymeti haiz olmamakla beraber sırf mevzuunun kudsiyeti sebebiyle bir zamanlar büyük bir şöhret olmuştur"37 demektedir.

Üsküdarlı Mahmud Hüdayî bu devrin önemli mutasavvıflarından olup divanı yanı sıra Necâtü'l-garîk adlı eseri vardır.Türk edebiyatında en çok rağbet gören nazım şekillerinden biri olan rübainin, "Milli Türk nazmında beyit yerine dörtlüğün şiir birimi oluşu ve İslamî Türk edebiyatının günümüze kadar gelebilmiş en eski manzum mahsullerinin çoğunun dörtlüklerle yazılmış olması göz önünde bulundurulursa, çok erken kullanıldığını kabul etmek gerekir."38 Nitekim Fuat Köprülü, "Klasik Türk Nazmında Rubai Eskiliği" adlı makalesinde Türkçe rubailerin tarihini XII. yüzyıla kadar indirmekte ve bu güne kadar hiç fasılasız bir tekamül takip ettiğini39 belirtmektedir. Gerçektende Divan edebiyatı şairlerinin çoğu bu şekle büyük bir rağbet göstermişlerdir.40 XVII. yüzyılın ilk yarısında rübaide en çok şöhret kazanan, divan, sâkî-nâme bir de münşeat sahibi olan Azmîzâde Haletî (ö. 1040H./1631M.) yetişmiştir. Haletî, rübaî tarzının en önemli temsilcisi olup bazı kütüphanelerde divanının içinde olan rübaîleri ayrı bir risale haline getirilmiş olarak bulunmaktadır. Kendisinden bir yüzyıl sonra Nedim, bir kasidesinde H#letN evc-i rüb#'Nde uçar anW# gibi41

diyerek Haletî'nin bu konudaki başarısını belirtir. Gibb, Haletî'den bahsederken onu İran'ın meşhur rübaî şairi Hayyam'la mukayese edip Haletî'nin rubaîlerinde Hayyamda görülen orijinalite ve derinlik bulunmadığını belirtir.42

Hiciv

XVII. yüzyılda hiciv, hezel, mizah yaygınlaşmıştır. Kaside, gazel, mesnevî, terkib-i bend, Terci'-i bend, kıta gibi çeşitli nazım şekilleri ile yapılan hicivler, devrin sosyal tarihi için oldukça kıymetli bilgiler ihtiva etmektedir.43

Divan edebiyatında hiciv önemli bir yer tutar. Sadece XVII. yüzyılda değil bütün Divan edebiyatı içersinde hicivlerinden en çok söz edilen şair Nef'î'dir. Nef'î, Sihâm-ı Kazâ ile gerçekten büyük bir ün yapmıştır. Bu devirde, Nef'î gibi bir hiciv mecmuası yapmamış olmakla beraber Kafzâde Faizî, Nevîzâde Atayî, Mantıkî, Ganizâde Nadirî ve Riyazî, Nef'î ile karşılıklı hicivler yazmışlardır. Bütün bu şairlerin hicivlerden bir kısmı Sihâm-ı Kazâ'nın İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde bulunan bir nüshada mevcuttur.44

Ayrıca Nevîzâde Atayî'nin İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi T.Y. 319 nolu Hamse nüshasında "Hazeliyat Divançesi" adı altında bu şairin hicivleri toplanmıştır. IV. Murad'ın nedimlerinden olan Mantikî'nin padişahın huzurunda Nef'î ile müşaarede bulunduğu, hükümdarın emriyle Nef'î için uzun bir hicviye söylediği, Nef'î'nin de onun firenk taklidi yaptığını söylemesi üzerine Mantıkî, böyle bir şey yapmadığına yemin ederek padişahın gazabından kurtulduğu, Sadrazam Hafız Ahmet Paşa'nın ölümüyle neticelenen isyandan sonra nedimlikten ayrıldığı Hülasatü'l-Eser'de yazılıdır.45 1044 yılında Şam'a kadı olarak tayin edilen Mantikî'yi

Mukallid, mashara, mudhik tutalum MantıkN olmış
Nice molla olur ol har 'aceb bN-hNde da'v#dur46

beyitiyle bir kasidesinin fahriye bölümünde hicveden Nef'î, onu taklitçi, komik ve soytarı olarak tanımlayıp bu kişilikteki bir insanın molla olamayacağını açıkça belirtikten sonra

NazNre diye Kur'#na nice katl olmaz ol k#fir
O gNne k#firün katli niçün muht#c-ı fetv#dur

diyerek onun fetvaya ihtiyaç olmadan öldürülmesi gerektiğini belirtmiştir. Nitekim, Mantikî de, Nef'î'nin öldürülmesinden bir sene sonra Şam'da fetvaya gerek duyulmadan öldürülmüştür. Mantıkî'nin hivicleri toplanmamış olduğu için ancak Nef'î'nin yukarda bahsettiğimiz Sihâm-ı Kazâ nüshasındaki Nef'î'ye yazdığı hicivleri dışındaki hicivleri göremedik.

Nesir

XVI. yüzyılda nesir alanındaki gelişme, edebî nesir dilini halkın konuşma dilinden gittikçe uzaklaştırmıştır. XVII. yüzyılda ise, bu uzaklaşma son haddini bulmuştur. Veysî ve Nergisi gibi sanatkârane nesir ustalarının gittikçe karmaşık hale getirdikleri edebî nesir, düşüncenin ikinci plana atıldığı, uzun cümlelerin seciili cümleciklerle birbirine bağlandığı, sanat yapma endişesi içersinde mânanın ikinci dereceye indiği, çeşitli terkiplerle yüklü, Arapça Farsça kelimelerle yüklü bir hal alarak Türkçeden uzaklaşıp en yapay şekle ulaşmıştır. O kadar ki şiir dili, veznin getirdiği kolaylık, mısra'nın kısalığı ve cümlenin beyitte bitmesinden dolayı bu yüzyılın nesri karşısında daha kolay anlaşılır halde kalmıştır. Her yüzyılda olduğu gibi, bu yüzyılda da bu sanatkârane nesrin yanında Türkçe tıbbî, tarihî ve dinî eserlerde, genellikle daha sade, anlaşılır ve sanat yapma kaygusundan uzak bir nesir de gelişimini sürdürmüştür.

Münşiyane üslup ile Veysî, Münşeat'ı, Siyer'i, Hâb-nâme-i Veysî ve şehâdet-nâme-i Veysî adlı eserleri vardır. Yine bu devirde edebiyatımızın sanatkârane nesirde en büyük inşa üstadı Nergisî, Nihâlistan, İksîr-i Sa'âdet, Meşakü'l-Uşşâk, Kânûnü'r-Reşâd ve Gazâvât-i Müslîme isimli beş eserden meydana gelen bir hamse ve çoğu kazasker, kadı, müderris dostlarına yazdığı 50'den fazla mektubunun toplandığı bir Münşeât yazmıştır. Bunların dışında Kara Çelebizâde Abdülazîz Efendi Ravzâtü'l-Ebrâr adlı tarihi ile, Masrâfzâde Şefik Efendi'nin Şefik-nâme adlı tarihi, bu münşiyane üslub ile yazılmıştır. Nevîzâde Atayî'nin Hadâyikü'l-Hakâyik Fî Tekmileti'ş-Şekâyik" adlı eseri bu üslubun örneklerindendir.

Bunların yanısıra, XVII. yüzyılda siyasî, bilimsel ve ekonomik durumun vahametini farkedip bunun sebeplerin inceleyen ve bu durumdan kurtulmak için düşüncelerini 1631'de devrin padişahı IV. Murad'a 22 arz tezkeresi ile sunan Koçi Bey47, üslubunun sadeliği ve samimiliği ile tanınır. Büyük bilim adamı Kâtip Çelebi'nin Arapça ve Türkçe olarak 20 kadar eseri olup bunların en önemlileri Fezleke, Takvîmü'l-Tevârih, Tuhfetü'l-Kibâr Fî Esfâri'l-Bihâr, Mizânü'l-Hakk, Düstûrü'l-Amel, Cihân-nümâ, Keşfü'z-Zünûn adlı kitaplardır.

Edebiyatımızın büyük seyyahı Evliyâ Çelebi'nin Seyahat-nâmesi bu devrin sade nesrinin en güzel örneklerindendir.

Bu iki birbirine zıt üslubun yanında, orta yolda yazılmış Seyyid Rızâ'nın Tezkeresi, Seyrekzâde Mehmed Asım Efendinin Zeyl-i Zübdetü'l-Eş'âr'ı, n bahsedebiliriz.

Mesnevî şarihlerinden İsmail Ankaravî ve Sarı Abdullah, tarihçiler arasında Hasan Beyzâde Ahmed, Topçular Katibi Abdulkadir, Peçevî İbrahim, Solakzâde Hemdemî, tezkere yazarlarından aynı zamanda bu devrin ileri gelen şairleri olan Riyazî, Kâfzâde Fâizî, Nevîzâde Atayî önemli ediplerdendir. Kâfzâde Fâizî edebiyatımızda ilk antoloji mahiyetindeki tezkereyi yazan şairimizdir. Tezkereciler içersinde bu dönemde ilk ve son manzum tezkereyi yazan Güftî'den de söz etmek gerekir.



1 Fuat Köprülü, Eski Şairlerimiz 2 Divan Edebiyatı Antolojisi, İstanbul 1931, s. 323
2 Yazma Divanlar Kataloğu, cilt II XVII. Asır, İstanbul 1959
3 Prof. Dr. Abdülkadir Karahan, Alî'nin Bilinmeyen Bir Eseri, Mecmaul-Bahreyn,V. Tarih Kongresi, Ankara 1960
4 Ali, Mecma'ü'l-Bahreyn, Millî Kütüphane Yazmalar A. 136
5 Tulga Ocak, Nef'î Konusunda Yeni İki Belge, Hacettepe Beşerî Bilimler Dergisi, Cilt10, sayı 4.
6 Gibb, A History of Ottaman Poetry, Cilt III., s.245
7 Fuat Köprülü, a.g.e., s.324
8 Fuat Köprülü, a.g.e., s.323-330
9 Ziya Paşa, Harabat, Mukaddime, İstanbul 1291,s. 9

10 Fuat Köprülü, a.g.e. s.387
11 Abdülkadir Karahan, Nef'î Divanından Seçmeler, İstanbul 1972, s. 12
12 Nedim, Nedim Divanı, Halil Nihat Boztepe Baskısı, İstanbul 1338-1340, s.49
13 Abdülkadir Karahan, Nef'î, Hayatı, Sanatı, Şiirleri, İstanbul 1954, s.9
14 Gibb, a.g.e., Cilt III, s.246
15 Gibb,a.g.e., Cilt III, s. 247
16 Riyazî, Beyanî,
17 Fuat Körrülü, a.g.e., s. 325
18 İstanbul Kütüphaneleri Yazma Divanlar Kat., Yahyâ Efendi, s. 296-306
19 İstanbul Kütüphaneleri Yazma Divanlar Kat., Yahyâ Efendi, s.349
20 İstanbul Kütüphaneleri Yazma Divanlar Kat., Yahyâ Efendi, s.391
21 İstanbul Kütüphaneleri Yazma Divanlar Kat., Yahyâ Efendi, s.331
22 İstanbul Kütüphaneleri Yazma Divanlar Kat., Yahyâ Efendi, s.313
23 İstanbul Kütüphaneleri Yazma Divanlar Kat., Yahyâ Efendi, s.379
24 İstanbul Kütüphaneleri Yazma Divanlar Kat., Yahyâ Efendi, s.324
25 İstanbul Kütüphaneleri Yazma Divanlar Kataloğu, Yahyâ Efendi, s.405
26 Nef'î'nin Sihâm-ı Kazâ'sında Mantikî için yazılmış bir çok kıt'anın yanı sıra Türkçe divanında NazNre diye Kur'an'a nice katl olmaz ol k#fir O gNne k#firin katli niçün muht#c-ı fetv#dur beytini söyler. Hakikaten Mantıkî, fetva alınmaya ihtiyaç duyulmadan öldürülmü? tür.
27 İstanbul Kütüphaneleri Yazma Divanlar Kataloğu, s. 292
28 İstanbul Kütüphaneleri Yazma Divanlar Kataloğu, s. 322
29 Şah Hüseynî, "Sebk-i Isfehanî", Mecelle-i Daniş Gede-i Edebiyat, sayı 75
30 Sîrûs Şemisâ, Sebk-i inâsî-i i Ş'r, s.288.
31 Fuat Köprülü, a.g.e., s. 323
32 Nevîzâde Atâyî, Hamse, Süleymaniye Kütüphanesi, Lala İsmail No. 413, vr. 11a-11b
33 Ganîzâde Nâdirî, Zafer-nâme, Süleymaniye Kütüphanesi, Hacı Mahmud Efendi No. 5250, vr. 15b
34 Gibb, a.g.e. c.III, s. 237
35 Ganîzâde Nâdirî, Şeh-nâme, Süleymaniye Kütüphanesi, Mehmet Efendi No. 5250
36 Muallim Naci, Osmanlı Şairleri, s. 51
37 Ali Canip Yöntem,-Edebiyat Fakültesi Mec., cilt II, s.1-2
38 Nihat Çetin, Rübaî, İslam Ansiklopedisi, cilt 9, s. 760
39 Fuat Köprülü,"Klasik Türk Nazmında Rübaî'nin Eskiliği" Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar, İstanbul 1934?, s.113-122
40 Nihat Çetin, a.g.e.,
41 Nedim, Nedim Divanı, s.49
42 Gibb, a.g.e., cilt III,s. 224
43 Fuat Köprülü, a.g.e., s. 328
44 Sihâm-ı Kazâ, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi T.Y. 511
45 Muhammedü'l-Muhibbî, Hülasatü'l-Eser, Cilt I, s. 198-199
46 İstanbul Kütüphaneleri Yazma Divanlar Kataloğu, s. 292-296
47 Koçi Bey, Koçi Bey Risalesi, (sadeleştiren Zuhuri Danış man), M.E.B. Devlet Kitapları, İstanbul 1972

Akkuş, Metin, Nef'î Sanatı ve Türkçe Divanı, Doktora Tezi, Erzurum 1991.

Akkuş, Doç. Dr. Metin, Nef'î Divanı, Akçağ Yayınları, Ankara 1993.

Akkuş, Doç. Dr. Metin, "Ömer Nef'î'nin Hayatı ve Biyografi problemleri" Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırma ları Enstitüsü Dergisi, sayı 3, 1995.

Akkuş, Doç. Dr. Nef'î ve Siham-ı Kaza, Akçağ Yayınları, Ankara 1998.

Atalay, Mehmet, şair Nef'î, Farsça Divanın Edisyon Kritiği ve Uslûbu, Doktora Tezi, Erzurum

Atalay, Yrd. Doç. Dr. Mehmet, Nefî-Farsça Divan, Erzurum 1999.

Akün, Prof. Dr. Ömer Faruk, "Kaside", İslâm Ansiklopedisi cilt IX, İstanbul 1964.

Alptekin, Ali, Nefî-Farsça Divanının Tenkitli Neşri, Mezuniyet Tezi, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi Tez. 818.

Avcı, Zikri, Nef'î Divanında Osmanlı Yaşayış Tarzının İzleri" Fırat Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi, 1996.

Aydın, Dündar, "Belgelere Göre Nefî'nin Dedesi Mirza Ali'nin Hayatı ve Soyu", Türklük Araştırmaları Dergisi, sayı 4, İstanbul 1990.

Babinger, Franz,
"Nef'î",The Encyclopedia of Islam, Cilt III, Leyden 1936

Bilmen, Saffet Sıdkı, Nef'î ve Siham-ı Kaza'sı, İstanbul 1943.

Brown, E. G., A Literary History of Persia, Cilt I-IV, Cambridge 1930.

Coşkun, Ali Osman, Seyrekzâde Mehmed Asım'ın Hayatı ve Zübdetü'l-Eş'âr Adlı Eseri,Yüksek Lisans Tezi,Gazi Üniversitesi, Ankara 1985.

Çetin, Nihat, "Rübai", İslam Ansiklopedisi, cilt IX, İstanbul 1964.

Danişmend, İsmail Hami, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, cilt III, İstanbul 1961.

Demiroğlu, Mukaddes, Nef'î'ninKasideleri, Mezuniyet Tezi, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi Tez. 1077.

Enverî, Divan-1 Enverî, Tebriz 1266.

Ebüzziya Tevfik, Nef'î, Kütüphane-i Ebüzziya, Temsil-i Sani, İstanbul 1311.

Gelibolulu #lî, Münşeat, A.Ü. D.T. C. F. No: 38718 Gelibolulu #lî, Divan-ı Alî, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi T.Y. 695. Gelibolulu #lî, Künhü'l-Ahbar
Gelibolulu #lî, Mecma'u'l-Bahreyn, Milli Kütüphane, Yz. A. 136.

Gibb, E. J. W., A History of Ottaman Poetry, Cilt III. London 1904. Gibb, E. J. W., Osmanlı Şiir Tarihi, İstanbul 1943.

Gölpınarlı, Abdülbaki, Mevlana'dan Sonra Mevlevilik, İstanbul 1953.

Hafız, Divan-ı Hafız, (Ba tashih-i) Dr. Kazvinî, Tehran 1320. Hakanî, Divan-ı Hakanî, (Ba tashih-i) Ali Abdürresülî, Tehran 1316.

Hammer-Purgstall, J. von, Devlet-i Osmaniye Tarihi (terc. Mehmet Ata), C. VII., İstanbul 1333.

Hammer-Purgstall, J. von, Geschichte der Osmanischen Dichtunst, volume III., Pesht 1837. Hayyampur, Ferheng-i Suhanveran, Tebriz 

İbnü'l-Emin Mahmut Kemal (İnal),"*lî'nin Hayatı ve *sârına Dâir", Menakıb-ı Hünerveran yayımı başına yazılan tetkik, Türk Tarih Encümeni Külliyatı 9, İstanbul 1926

İbnü'l-Emin Mahmut Kemal (İnal),"Nef'î'ye Dair", Türk Tarih Kurumu Encümeni Mecmuası, sayı 19, İstanbul 1928.

İpekten, Doç. Dr. Haluk, Nâilî-i Kadîm, Hayatı ve Edebî Kişiliği, Ankara 1973.

İpekten, Prof. Dr. Haluk, Nef'î, Hayatı Sanatı Eserleri, Akçağ Yayınları, Ankara 1996

İsen, Prof. Dr. Mustafa, "Erzurumlu şairler ve Nef'î", Türk Edebiyatı, sayı 140, 1985

İsmail Belig, Nuhbetü'l-Asâr Li Zeyl-i Zübdeti'l-Eş'ar, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, T.Y. 182.

İsmail Belig, Nuhbetü'l-Asâr Li Zeyl-i Zübdeti'l-Eş'ar, Hazırlayan
Prof. Dr. Abdülkerim Abdülkerimoğlu, AYK Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı, 1999 s.490-493

İstanbul Kütüphaneleri Türkçe Yazma Divanlar Kataloğu, İstanbul 1959.

Kafzade Faizî, Zübdetü'l-Eş'ar, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, T.Y. 1646.

Kalkandere, Sabri, Divanlar Kataloğu, El yazması halinde İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde mahfuz.

Karabey, Prof. Dr. Turgut, "Nef'î'de Hiciv", Türk Edebiyatı, sayı 140, 1985

Karahan, Prof. Dr. Abdülkadir, Fuzulî-Muhiti, Hayatı ve şahsiyeti, İ.Ü. Edebiyat Fak. Yay. No. 140 İstanbul 1946.

Karahan, Prof. Dr. Abdülkadir, Nâbî, Türk Klasikleri 19, Varlık Yayınevi, İstanbul 1953

Karahan, Prof. Dr. Abdülkadir, "Vesikaların Işığı Altında Nef'î'nin Hayatından Çizgiler", Türk Dili Dergisi cilt III., sayı 29, 1954.

Karahan, Prof. Dr. Abdülkadir, "şair Nef'î'nin Hayatını Aydınlatan Bir Eser Bulundu", Cumhuriyet Gaz. 30.1. 1954

Karahan, Prof. Dr. Abdülkadir, Nefî'nin Hayatı, Sanatı, şiirleri, Türk Klasikleri 32, Varlık Yayınevi İstanbul 1954.

Karahan, Prof. Dr. Abdülkadir,"Nef'î'nin Yerme ve Sövmedeki Hüneri" Türk Düşüncesi, cilt I, sayı, 1954

Karahan, Prof. Dr. Abdülkadir, "#lî'nin Bilinmeyen Bir Eseri; Mecma'ü'l-Bahreyn", V. Tarih Kongresi, Ankara 1960.

Karahan, Prof. Dr. Abdülkadir, "Nef'î", İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1964.

Karahan, Prof. Dr. Abdülkadir, Kanunî Sultan Süleyman Çağı şairlerinden Figanî ve Divançesi, İstanbul Üniversitesi Yayınları No. 1181, İstanbul 1966.

Karahan, Prof. Dr. Abdülkadir, "şair Nef'î'nin şiirlerinde ÇağınınTarihin-
den Çizgiler", Türk Tarih Kongresi, 1976.

Kâtip Çelebi, Fezleke, cilt II., İstanbul1287.

Kâtip Çelebi, Keşfü'z-Zünûn, İstanbul 1941.

Kâtip Çelebi, Mizânü'l-Hakk Fi İhtiyâri'l-Ahakk, M.E.B. Devlet Kitapları 1972.

Koçi Bey, Koçi BeyRisalesi, (Sadeleştiren: Zuhuri Danışman), M.E.B. Devlet Kitapları, 1972.

Köprülü, Fuad, Eski şairlerimiz-Divan Edebiyatı Antolojisi, İstanbul 1934.

Köprülü, Fuad, Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1926.

Köprülü, Fuad, "Bir Nef'î Şagirdi", Hayat Mecmuası, cilt II., sayı 36, 1927.

Kurnaz,Prof. Dr. Cemal,"Nef'î'yi Anarken", Divan Edebiyatı Yazıları, Akçağ yayınları, Ankara 1997.

Kurnaz,Prof. Dr. Cemal,"Ölümünün Üçyüzellinci Yılında Nef'î" (Kitap Tanıtma), Divan Edebiyatı Yazıları, Akçağ Yayınları, Ankara 1997.

Küçük, Prof. Dr. Sabahattin, "Nef'î'de At Sevgisi", Erdem 5 (14 Mayıs) 1989.

Kürkçüoğlu, Kemâl Edip," Nef'î'nin Bilinmeyen Birkaç şiiri", A.Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, cilt VII., Ankara 1946.

Levend, Agah Sırrı, Edebiyat Tarihi Dersleri (Tanzimata Kadar) İstanbul 1943.
Levend, Agah Sırrı, Türk Edebiyatı Tarihi, C. I., Türk Tarih Kurumu, Ankara 1973.

Mallof, Rıza,"Nef'î'nin Trajedisi", Phılologıa Orıentalıs,1973.

Muallim Naci, Osmanlı şairleri, 1307.

Muallim Naci, Esamî, İstanbul 1308.

Muallim Naci, Istılahat-ı Edebiyye, İstanbul 1314.

Muhibbî, Hulasatü'l-Eser, Kahire 1284.

Mu'temen, Zeynelabidin, Tahavvul-i şi'r-i Fârisî, Tehran 1352

Müstakim-zade Süleyman Sadeddin,Mecelletü'n-Nisâb, Süyeymaniye Kütüphanesi Halet Efendi No.628.

Na'ima, Tarih-i Nâ'imâ, C.III., İstanbul 1280.

Naimüddin, Seyyid, Nef'î ve İran şiiri, Doktora Tezi, A.Ü. Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi Kütüphanesi,Tez No 79, 1953.

Naimüddin, Seyyid, "Nef'î'nin Bilinmeyen Kasideleri ile Diğer Manzumeleri", A.Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, Cilt 9, Sayı I., 1953.

Naimüddin, Seyyid, "Nef'î'de Memleket ve İstanbul Sevgisi", Türk Dili Dergisi, Cilt III., sayı 26, 1954.

Namık Kemâl, Tahrib-i Harabat, İstanbul 1303.

Nedim, Nedim Divanı, Halil Nihat Boztepe, İstanbul 1338/1340

Nevizade Atayî, Hamse-i Atayî, Süleymaniye Kütüphanesi, Lala İsmail Efendi, 413.

Nusret Efendi, Tarihçe-i Erzurum, İstanbul, 1338.

Ocak, Dr. F.Tulga, Nef'î'nin Türkçe Divanı, basılmamış Doçenlik Tezi, 1980.

Ocak, Dr. F. Tulga, "Nef'î Konusunda Yeni İki Belge", Hacettepe Beşerî Bilimler Dergisi, Cilt 10, sayı 4, 1981

Ocak, Doç. Dr. F. Tulga, "Nef'î İçin Söylenmiş Bir Hiciv Beyti Üzerine", H.Ü. Edebiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 1, sayı 1, 1983

Okay, Orhan, "Nef'î'nin şiirlerinde Ses Unsuru", Türk Edebiyatı, sayı 140, 1985

Örfî, Divan-ı 'Örfî, Millet Kütüphanesi, Ali Emirî Manzum Eserler Kısmı, No 403.

Örfî, Divan-ı 'Örfî, Bekuşiş-i Cevâhirî, Tahran 1337.

Recâizade Ekrem, Talim-i Edebiyat, İstanbul 1330.

Recâizade Ekrem, Kudemâdan Birkaç Şair, İstanbul 1305.

Rızâ, Seyyid Mehmed, Tezkire-i Rızâ, İstanbul 1316.

Rızâzade şafak, Tarih-i Edebiyât-ı İrân, Tehran 1321.

Riyâzî, Mehmet, Riyâzü'ş-şu'ârâ, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, T.Y. 4098.

Safâ, Prof. Dr. Zebihullah, Genc-i Suhan, C. 1, Tahran Seyrekzâde Mehmet Asım, Zeyl-i Zübdetü'l-Eş'ar, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, T.Y. 2401.

Şahhüseynî, Prof. Dr., "Sebk-ı Isfehânî", Mecelle-i Danişgede-i Edebiyât ve 'Ulûm-i İnsânî, şumare 75 Tehran 1350.

Şemisâ, Dr. Sîrûs, Sebk-şinâsî-i şi'r, Tehran 1374.

Şemseddin Sâmi, Kamûsü'lAlâm, cilt VI, İstanbul 1316.

Şeyh Galib, Divan-ı Galib, Bulak, Kahire 1252.

Şeyhî, Zeyl-i Zeylü'ş-şekayıkş, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi T.Y. 81.

Tahsin, Berrin, XVII. Asır şairlerinden Nef'î, Yaşadığı Devir, Hayatı, Eserleri, Tesiratı, Mezuniyet Tezi, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Tez. 183
Tarlan, Prof. Dr. Ali Nihat, Nef'î'nin Farsça Divan Tercümesi, İstanbul 1944.

Tarlan, Prof. Dr. Ali Nihat, "Nef'î ve Tuhfetü'l-Uşşâk Tercümesi", Yüksek İslam Enstitüsü Dergisi, Sayı 11., İstanbul 1946.

Tevfik Fikret, "Aveng-i Tesavir V. Nef'î", Servet-i Fünun Mecmuası C.XVI., İstanbul 1314.

Uzluk, Feridun Nafız, "Şair ve Fikir Adamlarımızın Elyazısı Mühürleri", Türk Dili Dergisi, cilt II, sayı 24, Ankara 1953.

Uzunçarşılı, Ord. Prof. İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, cilt III, 2. Kısım, 2. Baskı, T.T.K., Ankara

Ünver, Prof. Dr. İsmail, "Nef'î'de Övgü kalıpları", Türk Dili S, 50 (406, Ekim 1985) Ziya Paşa, Harabad, cilt I, İstanbul 1921.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
2821 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın