• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Kuruluştan Tanzimat'a Kadar Osmanlı Dönemi Türk Mizahının Kısa Bir Tarihi / Prof. Dr. Tunca Kortantamer

Osmanlıların kuruluş döneminde ortaya çıkan sözlü ve yazılı edebiyat ürünleri Anadolu Selçukluları ve Beyliklerinin kültür dünyasından bağımsız olarak düşünülemez. Türklerin Anadolu'da varlığını ciddî bir şekilde göstermeğe başladığı 12. yüzyıldan itibaren her sınıf ve seviyeden insan kendilerine ait veya ortak çeşitli mekanlarda hikayeler dinliyor, kukla2, taklit izliyor, nükteler, şakalar yapıp gülüp eğleniyordu. Anadolu Selçuklu saraylarında komiklerin ve taklitçilerin varlığı biliniyor. Anadolu beyliklerinin saraylarında nedim, komik, taklitçi, ozan ve şairler vardı. Arap halifelerinin ve diğer hükümdarların saraylarında da bulunan nedimin görevi kıssa anlatmak, soytarılık, taklit yapmak, kısacası eğlendirmekti. Bunlar edebî terbiye sahibi, bilgili, zeki insanlar olurlardı.

Anlatılar genel olarak masal, menkabe, fıkra, eski hikayeler ve benzeri eski Türk kültüründen gelen unsurları, İran ananelerini, İran üzerinden gelen Hind hikâyelerini, İslam kültür dünyasının etkilerini içerirdi. 13-14. yüzyılların Anadolusunda ozanların yanında kıssahan, şehnâmehân gibi isimler taşıyan kişileri görmek mümkün oluyor. 15. yüzyıldan itibaren meddah lakabı aynı anlamda kullanılmağa başlamış, 16. yüzyılla birlikte gitgide yaygınlaşmış, ozanın yerini ise zamanla âşık ve saz şairi tanımları almıştır. Genellikle sanatını halk arasında icra eden bu kişiler klasik edebiyat temsilcileri tarafından küçümsenmişlerdir; ama onların aralarında seçkinleşenler en erken çağlardan itibaren saraylarda kendilerine yer bulabilmişlerdir.

Anadolu'daki mizah ürünleri elbette bu çerçeve içerisinde var olmuştur. Şurası muhakkak ki Anadolu'ya gelen Türkler'in bir mizahı vardı. En azından İslam öncesi döneme ait izler taşıyan Dede Korkut hikayelerindeki mizahî çizgiler ve ünlü kadın tiplemesi -her ne kadar yazıya geç geçmiş olsa bile- göçebe yaşantısından açık izler taşır.3 Ne yazık ki Türklerin Anadolu'daki ilk yüzyılından elimizde yazılı mizah ürünleri bulunmamaktadır. Bu yüzden belki de Anadolu'daki en eski mizah ürünleri hakkında bir fikir sahibi olmak için Farsça yazmış olmasına rağmen Mevlanâ'nın başta Mesnevî olmak üzere, Fihi Mâfih ve Mecâlis-i Seb'a adlı eserlerinde bir küçük kitapçık oluşturacak kadar çok sayıdaki güldürücü ve tabii ki aynı zamanda eğitici öğretici hikâyelere bakmak gerekir. Bunların bazıları daha sonraları Anadolu'da yazılan Türkçe mesnevilerde sık sık karşımıza çıkar;4 kimisi Bektaşî,5 kimisi Nasreddin Hoca6 hikâyesine dönüşür; kimisi ise günümüzde bile anlatılır.7 Sözlü geleneğe inanmak gerekirse, kayd-ı ihtiyatla karşılamak şartıyla Şeyyad Hamza ve Nasreddin Hoca hakkındaki söylentiler 13. yüzyılın ilk mizahî mısraları arasında yer alabilir.8

Türk mizahı söz konusu olunca 13. yüzyılın kuşkusuz en önemli ismi Nasreddin Hoca'dır.9 Nasreddin Hoca'nın adı çok geniş bir yayılma alanına sahiptir; Türkistan'dan Macaristan'a, Güney Sibirya'dan Kuzey Afrika'ya, Osmanlı egemenliğinin uzandığı bütün bölgelere onun fıkraları ulaşmış, fıkraların yayılmasında en önemli rolü başta İstanbul olmak üzere Osmanlı kültür merkezleri oynamıştır. Boratav'a göre "Hemen hemen her hikaye için Nasreddin geleneğinden bağımsız ve yazıya geçme aşamasından önce bir oluşum düşünebiliriz. Nasreddin geleneği, sözlü edebiyattan olduğu gibi, çeşitli dil ve kültür kökenli yazılı kaynaklardan da büyük ölçüde beslenmiştir.10

Bu kadar geniş bir alana yayılan bir kimliği tek bir kişiye indirgemenin güçlüğü ortadadır. Nasreddin Hoca'nın kimliği konusunda yetersiz belgelere dayanarak çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Ancak araştırmaların günümüzde vardığı sonuçlar onun 13. yüzyılda yaşadığını, Sivrihisar çevresinden olduğunu, hayatını Akşehir'de sürdürdüğünü kabul ediyorlar. Öyle anlaşılıyor ki latifeleri ve tuhaflıkları ve kişiliği ile etkili olmuş bu Nasreddin Hoca'ya zaman içerisinde hem sözlü gelenekten hem yazılı edebiyattan, hem de başka kültürlerden bir çok hikaye uyarlanmıştır. Zaten Nasreddin Hoca hikayelerinde onun tarihî-gerçek kimliği ile değil, ismi etrafında oluşan efsane yani kurgusal bir kişilik, hatta ve hatta kişiliklerle karşı karşıyayız. Bu yüzden Nasreddin Hoca'nın kişiliği üzerinde durulurken, donmuş, değişmez, "ideal" bir tek fıkra kişisi "Nasreddin" yerine, onun ününün yayıldığı ülkelerin, ülkeler içinde bölgelerin hasılı değişik toplumların her birine özgü nitelikleri yüklenen, aynı bir yerde aynı bir toplum içinde ise çağının şartlarına göre durmadan değişen "Nasreddin Hocalar" düşünmek gerekir. Nasreddin Hoca fıkralarının oluşum, gelişim, dönüşüm süreçleri de bu yönteme uyarak izlenmelidir."11

Belki şaşırtıcıdır; ama Türk mizah edebiyatının elde bulunan ilk ürünleri arasında Yunus Emre'nin bazı şiirleri karşımıza çıkmaktadır. Bunların başında "şathiyye"lerin bilinen en eski örneği olan "çıktım erik dalına onda yedim üzümü" diye başlayan şiir gelir. 12 Bu tür şiirler dıştan bakıldığında şeriata aykırı gibi görünen; fakat tasavvufî anlamda bir hakikati ifade eden, iğneleyici ve alaycı bir üslûba sahip şiirlerdir. Daha çok tekke şairlerinin rağbet ettiği bu tarz şiirleri dinde katı kuralcılar küfürden saymışlardır.13 Yunus Emre'nin diğer bazı şiirlerinde inançta ve bilgide şekle kapılıp kalmış olanlar; ilahî sevgiye yeteneği olmayanlar gülünçleştirilerek kınanır.14 Yunus Emre'nin 14. yüzyılın hemen başlarında kaleme aldığı Risâletü'n-nushiyye'de ise Mevlanâ'dan alınma "duvar dibini delen hırsız hikayesi" bir mizah ürünü olarak dikkati çeker.15

13. yüzyılın elde bulunan yazıya geçmiş mizah ürünleri açısından gösterdiği bu yoksulluğa karşılık 14. yüzyıldan itibaren dikkati çeken bir yazılı malzeme zenginliği ve çeşitliliği ile karşılaşmaya başlarız. 14. yüzyıl, Türkçe büyük tasavvufî ve eğitici mesneviler ile nesir eserlerinin karşımıza çıkmaya başladığı bir yüzyıldır. Bu eserler yer yer güldürücü hikâyeler de içerirler. Söz gelişi Gülşehrî'nin 1317'de yazdığı Mantıku't-tayr'da Mevlânâ'dan alınan "nahivci ile gemici"16 hikâyesi, Kelile ve Dimne'den alınan "arslan ile tavşan"17 hikâyesi ya da "Dâstân-ı Rüstem ve kurd"18 gibi hikâyeler yer alır. Aynı şekilde Aşık Paşa'nın Garibnâme'sinde, bir bedevînin ateş yakmak için çakmak taşı ve kava yalvarması,19 ya da Mevlânâ etkisindeki, tesadüfen yol arkadaşları olan Türk, Arap, Fars ve Ermeni'nin üzüm için kavgalarını anlatan hikâyede20 olduğu gibi güldürücü sahneler bulunur.

14. yüzyılın ilk yarısında Doğu'nun dünyaca ünlü kitabı Kelile ve Dimne'yi Kul Mesud, Aydınoğlu Umur Bey adına çevirir. Hint kaynaklı olan eğitici öğretici karakterli hayvan hikâyelerinden oluşan bu eserdeki hikâyelerin bir kısmı güldürücüdür. Sanskritçe'den Pehlevî'ye oradan 8. yüzyılda İbni Mukaffa tarafından Arapça'ya sonra Farsça ve Türkçe'ye çevrilen eserin Türkçe'de çok sevildiğini ve hemen hemen her yüzyılda Türkçe'ye çevirilerinin yapıldığını görüyoruz.21 Bu eseri halk hikâyelerinden farklı olarak saraylarda ve çoğu klasik eğitimden geçmiş aydın çevrelerde okunmak üzere yazılan ve çokluk Arapça ve Farsça eserlerden çevrilmiş veya o örneklere uyularak yazılmış eserler kategorisinde düşünmek gerekir.22

Kelile ve Dimne gibi hayvan hikâyelerine dayanan eğitici öğretici bir başka eser 14. yüzyılın önemli isimlerinden Sadru'd-dîn Şeyhoğlu tarafından Farsça'dan yapılan Marzubânnâme Tercümesi'dir. Eserin aslı İran'ın Mâzenderân bölgesindeki soylu bir aile mensubu olan Marzuban bin Rüstem'e aittir. 13. yüzyılda edebî Farsça'ya aktarılan eser, hükümdarın kardeşi Marzubân bin Rüstem, hükümdar ve vezir arasındaki bir tartışma dolayısı ile anlatılan fıkra ve hikâyeleri içerir. Hikâye kahramanları hayvanlardır. Bu hikâyelerin bir kısmı mizahîdir. Şeyhoğlu, Kelile ve Dimne'nin Marzubânnâme'den daha eski ve ünlü olduğunu; ancak hikmet ve yarar bakımından kendisinin Marzubânnâme'yi daha iyi bulduğunu söyler ve eserin siyasetnâme karakterine işaret eden ifadeler kullanır.23Marzubânnâme'de yer alan mizahî hikâyelerin bir kısmı müstehcendir.24 Bir tanesine daha sonra Nasreddin Hoca fıkrası olarak rastlarız.25 Birisi ise çok sonraları 17. yüzyılda Nev'îzâde Atâyî tarafından kendi dünyasına ve üslûbuna uydurularak anlatılır.26Kirdeci Ali'nin yazdığı, Amil Çelebioğlu tarafından adının "Delletü'l-muhtel" olduğu tahmin edilen 364 beyitlik mesnevi farklı bir karakterdedir. Delletü'l-muhtel adındaki hilekâr kadın, onun hileleri ve biribirinden habersiz kocaların etrafında dönen olayların oluşturduğu eser27 daha önce sözü edilenlerden çok daha farklı bir karakterdedir. Aslında eğlendirme amacı güttüğü belli olan bu eserde sık sık durum komiği ile karşılaşıldığı görülmektedir. 14. yüzyılın dünyevî konuları işleyen Mesnevilerinde esprili, nükteli, ironik, komik beyitler, tasvirler ve sahnelerle karşılaşırız. Bugün baktığımızda edebiyatımızda sık sık karşımıza çıkan güldürücü çizgilerle çizilmiş kocakarı tasvirinin bilinen ilk örneği Tutmacı'nın 13871403 arasında bir tarihte yazdığı Gül ü Hüsrev'indedir. Aynı eserde Hüsrev'in yolculuğu sırasında karşılaştığı, insan yiyen zencilerin reisinin kızı da komik çizgilerle tasvir edilir.28 Benzer şekilde Hoca Mes'ud'un 1350 yılında yazdığı Süheyl ü Nev-bahâr mesnevisinde Fağfur'un Süheyl için hazırlattığı toy da mizahî çizgilerle tasvir edilir.29

Ayrıca bazı beyitlerde kukla oyunu zikredilir.30 Yine bu yüzyılda Yıldırım Bayezid'in sarayında bir Arap mudhik (komik) nedimin vezirlerin bile konuşmağa cesaret edemediği anlarda şakayla ortamı yumuşattığı biliniyor.31 Kadı Burhaneddin (1344-1398) Divanındaki bazı beyitler de onun çevresindeki nedim ve musahiplerden söz eder.32 Bu kişilerin görevleri arasında eğlendirmek, güldürücü hikâyeler anlatmak ve komiklikler yapmanın bulunduğu biliniyor.

Yine Kadı Burhaneddin Divanı'nda yüzyıllar boyu sık sık çok daha yoğun ve geliştirilmiş bir şekilde divanlarda görülecek olan esprili, nükteli, ironik, komik beyitler veya tamamen mizahî gazellerle karşılaşırız. Daha sonraları divanlarda hemen hemen, mersiye de dahil, her nazım şeklinin mizahî örnekleri görülecektir.

Bir topluluğu temsil eden tiplerin etrafında oluşan fıkraların en tanınmışları arasında Bektaşî fıkraları gelir. Bektaşîlik 13. yüzyılda Horasan'dan Anadolu'ya gelip yerleşen Hacı Bektaş Veli tarafından kurulmuş bir tarikattir. Zaman içerisinde Bâtınî bir karakter kazanan bu tarikatte Hurûfîlik, Babaîlik, Ahîlik, Abdallık gibi akımlar etkili olmuştur. Ayrıca şaman gelenekleri de kısman devam eder. Tarikatin aslındaki ferdî serbestlik, halka dönük yüz, dervişlerin propaganda yeteneği tarikate Osmanlı İmparatorluğu içinde büyük bir yayılma kapasitesi kazandırmıştır.

Bektaşî fıkralarında ortaya çıkan tip medreseye uzak, şakacı, güler yüzlü, zeki, içkici, ağzı bozuk, taassub ve katılığa karşı hoş görüyü temsil eden bir insandır. Bektaşî tipi dinî gösterişten uzak kalmak isteyen "Melâmet" anlayışının etkisindedir. Bu anlayışa göre asıl olan özdür. Şekil, eğer içtenlikle desteklenmezse, ahlak tutarlılığı yoksa kendini beğenme varsa anlamsızdır. Bu anlayışın ve ayrıca taassubtan, katı kuralcılıktan uzak serbest düşüncenin eski şiirimizdeki temsilcileri olan "Rind" "Kalender" ve "Melâmetî" tiplerinin fıkralardaki Bektaşî tipinin oluşmasında katkısı büyüktür. Bektaşî fıkraları, nükteli bir sonuç içeren küçük hikâyeler hatta tiyatro sahneleri gibidirler. Realist ve canlıdırlar. Zamanla Bektaşî tipine yakıştırılan her türlü olay ve nükte Bektaşî fıkraları arasına sokulmuştur. Bektaşî fıkraları üzerindeki çalışmasında Dursun Yıldırım fıkralardaki Bektaşî tipinin 14. yüzyılda ortaya çıkmaya başladığını tahmin etmektedir.33

14. yüzyılın ikinci yarısı ile 15. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşamış olan Ahmed-i Dâî'nin Divanı, divanlardaki mizahî beyitler ve şiirlerin nasıl çoğaldığını, çeşitlendiğini ve geliştiğini çok güzel sergiler.34 Esprili, nükteli, şakacı, ironik, güldürücü istek, şikayet beyitleri, sevgili tasviri, mevsim tasvirleri, rindane tavırlar, yobaz eleştirisi karşımıza gazel ve kasidelerde sık sık çıkar. Zaman zaman bütün bir gazelin veya bir kasidenin dikkati çekecek sayıda beyitinin mizah içerdiği görülür.

Yine 14. yüzyılın ikinci yarısı ile 15. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşamış olan Şeyhî Divanı'nda da daha az sayıda olmakla beraber benzeri örnekler bulmak mümkündür.Yine aynı dönemin bir şairi sayılabilecek olan Nesimi'de (ö.1433) dinin katı kuralcısını temsil eden "sofuya" yönelmiş eleştiren güldürücü beyitler vardır.35 15. yüzyılın önde gelen şairlerinden Ahmed Paşa'nın Divanı Ahmed-i Dâî ve Şeyhî Divanlarında olduğu gibi sevgili, zâhid, rakible ilgili alaycı beyit ve şiirler içerir.36

Ancak Necatî (ö.1509) Divanı'nın mizah şiirleri açısından daha öncekilerle kıyaslanamayacak bambaşka bir yeri vardır. Onun mizah şiirleri bir araya getirildiğinde bir Divançe oluşturacak hacimdedirler ve diğer şiirlerinde de sık sık esprili bir veya birkaç beyitle karşılaşmak mümkündür. Söz gelişi Necatî ölüm şiiri mersiyeyi bile ölen katırı için yazdığı mersiye ile bir güldürü haline getirmeyi başarmıştır.37 Onun arpa kıtlığında vezirden arpa istemek için yazdığı baştan sona esprili ve eleştiri kokan "Arpa Kasidesi",38 bir şathiyyeyi anımsatan şu kıtası hemen zikredilebilir:

"Diyem Cenâb-ı Hazrete yevm-i sual eğer Lutf ile rahmet ile kulundan cevâb alaDünyâ evine konduk oturduk bir iki günLâyık mıdır kerime konukdan hisâb ala"39

Zamanının beğenmediği bazı şairlerine saldıran kıtası ise ilk hezl örnekleri çerçevesinde düşünülmelidir:

"Şular ki âdemîdir halk içinde yiyip içip
Nihânî yerde tekâzâ gelirse def eyler
Bu şimdi şair olanlar bir iki üç bedbaht
Nihânî yerde yiyip halk içinde sıçarlar"40

Onun şakayla karışık padişaha gelen frengî peynirden istemesi,41 mübalağa ve benzetme sanatlarından yararlandığı kaside nesiblerindeki mevsim tasvirleri, esprili gazelleri, daha sonraki dönemlerin divanlarında görülen mizâhî şiirlerin tam bir temsilcisi gibidirler ve daha öncekilerle kıyaslandığında en geniş hacme ve çeşitliliğe sahiptirler.

15. yüzyıl sanatkârâne mizah ürünlerinin belki de başında Şeyhî'nin Harnâme'si42 gelir. Edebiyatımızdaki alegorik hayvan hikâyelerinin en zarif ve derinliklilerinden birisi II. Murad'a sunulmuş 126 beyitlik Harnâme mesnevisidir. Harnâme her şeyden önce bir toplumsal eleştiridir. Ancak bu toplumsal eleştiri herkes ve her şeyle ince ince dalga geçerek gerçekleştirilir. Bir kere Şeyhî kendisi de dahil bütün toplumunu, başta eşekler olmak üzere, bir hayvan toplumuna aktarır. Bunu yaparken tiplerinin gülünç yanlarını ve gülünç durumlarını ön plana çıkarır. Tasvirleri çok başarılıdır. Toplumdaki farklılıklara ve bu farklılıklara getirilen açıklamalara dikkati çeker. Hikâyemizin kahramanı olan eşek, aslı aranırsa, sınıf değiştirmek istemektedir. Rahat içinde gördüğü öküzler gibi olmak peşindedir. Akıl danıştığı bilge eşek ise pek öyle değişim yanlısı değildir ve bütün okumuşlar gibi akıllı, bilgili konuşur; ama verdiği bilgiler pratikte bir işe yaramaz. Kaderini değiştirmek isteyen eşek, toplumun refah seviyesi yüksek olmayan kesimlerinin mensupları gibi sonunda zararlı çıkar. Şeyhî'nin bu eserdeki başarısı karakterler ve olayları büyük bir realizmle ve ustaca canlandırmasında ve dilindedir.

15. yüzyılda yazılmış bir de mensur Harnâme vardır. Köprülü tarafından "bizim mizah edebiyatımızın en eski ve bariz nümunelerinden biri olarak" kabul edilen ve "gerek zerâfeti, gerek lisânının eskiliği ve sadeliği, gerek eski darbımesellerin çokluğu itibariyle dikkate şayan" bulunan43 bu eser Uslu Şucâ Münazarası diye de bilinir. Eserin yazarı Molla Lutfî (ö.1494) laubali, delişmen, hoş yaradılışlı, nüktedân bir kişi olarak tanınır; fakat sözünü hiç sakınmadığı ve diliyle bilginler, beyler ve vezirleri yıldıran bir kişiliğe sahip olduğu için Deli Lutfi diye de anılırdı. Bu yüzden düşmanı çoktu ve zındıklık iftirasına uğrayıp idam edilmişti. Onunla ilgili pek çok anekdot vardır.44

Molla Lutfî'nin Harnâme'si o zamanın tanınmış bilginlerinden Uslu lâkabıyla ünlü Şucâuddin İlyas ile vezirler arasında geçen makam mansıb ve tayin çerçevesinde dönen bir tartışmayı dile getirir. Molla Lutfî, uslu kelimesinin Sırpça "koca eşek" anlamına gelmesinden yararlanarak eşeklerle ilgili tasavvuru güç bir zenginlikte atasözü, deyim ve kelime kadrosu kullanarak zamanının vezirleri, sahn müderrisleri ve hatta inceden inceye hükümdarı ile alay eder. Harnâme'nin baş kişisi Molla Lutfî'nin aynı zamanda arkadaşı olan Uslu Şucâ'dır; ama devrin diğer tanınmış alimleri için de "Sıpa", "Kara Katır", "Kızıl Katır" gibi lâkaplar kullanılmıştır. Molla Lutfî, Şeyhî'nin Harnâmesi'ni okumuş olmalıdır, iki eser arasında benzerlik yoktur; ama Molla Lutfî'nin Harnâme'sinde Şeyhî'ninkinden alınma bir iki beyit vardır.45 Molla Lutfî'nin Harnâmesi'nin mizah tarihimizde, önemine rağmen, bugün hâlâ yeterince farkedilmemiş olması şaşırtıcıdır.

15. yüzyılın tanınmış eğitici öğretici tercüme eserleri azımsanmayacak sayıda mizahî hikâyeler, anekdotlar, fıkralar içerir. Söz gelişi Mesnevî'nin Türkçe'de bilinen ilk tercüme ve şerhi olan Muînuddîn bin Mustafa'nın Mesnevî-i Murâdiyye'sinde Mevlânâ'daki mizâhî hikâyelerin bir kısmının tercümesini buluruz.46 Ziyaroğullarından Keykâvus'un 1082 yılında nasîhatnâme şeklinde yazdığı bir âdâb-ı muâşeret kitabı ve siyasetnâme olan Kabusnâme adıyla ünlü eserin Türkçe'ye birkaç tercümesi yapılmıştır. Bunlardan günümüzde en çok tanınanı Mercimek Ahmed'in 1431'de serbest bir şekilde yer yer ekleme ve açıklamalarla II. Murad için yaptığı çeviridir.47 Düz yazı ile olan çeviride mizaha ayrılmış bir bölüm bulunur. Burada mizah hakkında ileri sürülen görüşler, zamanın mizah konusundaki anlayışı ile uyum içerisindedir.48 Kabusnâme'de ayrıca bir çok yerde nükteli, ironik, güldürücü ifadeler olduğu gibi mizahî hikâye ve anekdotlar da vardır. Bunlar bu tür eserlerde olduğu gibi işlenen konuya uygun olarak seçilmişlerdir. Kabusnâme'nin bu yıllarda bir de Mercimek Ahmed'inkinden önce 1427'de tamamlanmış aslından farklılaştırılıp geliştirilmiş manzum bir çevirisi vardır. Bedr-i Dilşad'ın Muradnâme adında yine II. Murad için yaptığı bu çeviride49 yer alan mizahî hikâyelerin bazıları Mercimek Ahmed çevirisinde, Mercimek Ahmed'inkilerde bulunanların bazıları da Bedr-i Dilşad'ınkinde yoktur. Her iki eserde yer alan mizahî hikâyelerden bazılarının daha sonraki yüzyıllarda da değiştirilmiş veya aynen nakledilmiş şekilleriyle karşılaşılır.50

Eğitici öğretici eserlerin büyük bir çoğunluğunun kimisi daha az kimisi daha çok olmak üzere mizahtan yararlandığı görülüyor. Güldürücü bir hikâye, bir şaka, esprili bir söyleyiş, bilgi veren, terbiye eden her çeşitten eserde görülebilir. Ünlü şair Ahmedî'den ayırmak için araştırmacıların Tebrizli veya Akkoyunlu Ahmedî diye adlandırdığı Esrarnâme51 yazarı da aynı yola başvurmuştur. 1479'da yazılan Esrarnâme'deki 39 hikâyeden bazıları mizahîdir. 1449'da İznikli Derviş Ahmed Hayalî'nin yazdığı Ravzatü'l-Envâr'da da Mevlânâ'nın mesnevisinden alınan "Attarlar Çarşısından Geçen Debbağ" hikâyesinin anlatıldığı görülür.52

Dînî, destânî menkıbelerden 13. yüzyılda oluştuğu kabul edilen Saltuknâme 15. yüzyılda bu tarzdaki menkıbelerden yazıya geçirilmiş ilk eser olarak karşımıza çıkar.53 Böylece yazılı edebiyatta yeni bir alay etme, güldürme şekliyle karşılaşırız: Sürekli mücadele edilen düşmanı gülünç hale düşürmek. Söz gelişi, rahipler Türkler hakkında konuşurken 10 yaşlarında bir oğlan onlarla alay eder, Saltuk'un, Hıristiyan kılığında onları aldatıp paralarını alıp dövmesi komik çizgiler taşır, Mevlânâ'daki helva hikâyesi Şerif (Saltuk) ile bir Yahudi ve bir Hıristiyan (Ermeni) arasında geçmiş gibi anlatılır.54 Saltuknâme böyle pek çok örnek içerir. Benzeri bir duruma, Prizrenli Sûzî'nin 1478'de yazdığı Mihailoğlu Ali Bey Gazâvatnâmesi'nde de rastlanır.55

14. yüzyılda ilk olarak Tutmacı'da gördüğümüz ve daha sonra da bir mizah unsuru olarak sık sık karşımıza çıkan kocakarı tasvirlerine ve tabii güldürücü kısımlara 15. yüzyılın bir iki mesnevisinde rastlarız, Hassan'ın 1431 telif tarihli Mihr ü Müşterî'si, Şeyhî'nin Hüsrev ü Şîrîn'i ve Halîlî'nin Firkatnâmesinde olduğu gibi.56 Şâhidî'nin 1478'de yazdığı Leylâ vü Mecnun'unda esprili ya tasvirini57 de kaside nesibleri ve mesnevilerde karşılaşılmaya başlanılan güldürücü mevsim tasvirleri gibi düşünmek gerekir. Bunlar bağımsız bölümler değillerdir; ama özellikle 16. yüzyıldan sonra bazı divan ve mesnevilerde dikkat çekecek hacme ve boyutlara ulaşırlar.

15. yüzyılda yazılı edebiyatımızın bilinen en eski örneklerinden sayılabilecek farklı bazı eserlerle de karşılaşırız. Bu çerçevede dünyaca ünlü Binbirgece Hikâyelerinin Türkçe'ye bilinen ilk çevirisi 1429/30'da Abdi Musa tarafından yapılır.58 Bu hikâyelerden bazıları mizahîdir.59 Böylece Osmanlı dönemi Türk edebiyatında mizah için yeni bir kanal açılmış olur: Hikâye mecmuaları, külliyatları kitaplarındaki mizahî hikâyeler. Bunlar bazen bu eserler içinde ayrı bir bölüm halinde yer alırlar.

Eğer Hasan Kavruk'un tahmini doğru ise 15. yüzyılda ilk latifeler mecmuası ile karşılaşırız. Sirac b. Abdullah'ın dînî, tarihî, sosyal içerikli latifeleri toplayan mecmuası bu türün Türkçedeki ilk örneği imiş gibi görünüyor.60 16. yüzyıldan itibaren dikkate değer bir gelişme ve yaygınlıkla karşımıza çıkmağa başlayan bu tür eserler mizah edebiyatımızı zenginleştirmişlerdir.

15. yüzyıl mizah dünyamıza, 13. yüzyıldan bu yana yapıldığı tespit edilmiş olan haklarında pek bilgi bulunmayan şenlikler hakkında bilgiler de getirir. Hakkında bilgi verilen en eski şenlik olarak şimdilik II. Bayezid'in torununun sünneti ve kızının düğünü vesilesiyle yapılan 1490 şenliği zikrediliyor. Bu şenlikte Aselî adlı bir oyuncu eşek üstünde, elinde bir tulum güldürücü söyleşmeler yapmış ve elindeki bir mecmuadan hicivler okumuş. Etrafındaki bî-nevâ denilen kişiler, ellerinde tulum ona "Zart!" derlermiş, o da cevap verirmiş. Sultan Bayezid'in maskarası ile komik bir söyleşi yapmışlar, söyleşi kaydedilmiş.61

Bu yüzyılda sarayda bulunan bazı nedim, kıssa-hân, ozan gibi kişilerin isimleri günümüze intikal edebilmiştir. Çelebi Sultan Mehmed Devri'nde Karamanoğlu'nun Harmandanası lakablı nedimi, II. Murad döneminin kıssa-hânlarından Bursalı Hacı, Fatih Sultan Mehmed'in Mustafa adlı kıssa-hânı, Balaban-ı lâl ve Ömer adlı nedimleri o dönemin kıssahanı Halil adları günümüze kalabilmiş komiklerdir.

Aşık Çelebi'den Vahyî'nin yüzyılın sonuna doğru 1496 yılında bir takvim yazdığını öğreniriz. Aşık Çelebi bu takvimden uzunca bir parçayı aktarır. Takvimin özelliği "müneccimlerin yıldızların seyr ve harekâtından çıkardıkları ahkamın üslubuyla kaleme alınmış" olup baştan sona esprili bir dille toplumun her kesiminden çok çeşitli mesleklerden insanların hayat tarzını, davranışlarını, alışkanlıklarını yansıtmasıdır. Yine Aşık Çelebi, pek çok letaifi olan Nasûhî'nin (16. yüzyılın başlarında yaşamış) Vahyî'yi kaynak alarak benzer bir takvim yazdığını ve Nasûhî'nin takvimini kendisinin daha çok beğendiğini belirtip bu takvimden bir bölümü aktarır.62 Çavuşoğlu, mizâhî takvim türünün Türk edebiyatına ait 15. yüzyılda ortaya çıkmış bir edebî tür olabileceği görüşündedir.63

Bu türün güzel bir başka örneğini Zatî (ö.1546) vermiştir. Zâtî'nin risalesi çok sayıda meslek sahibinden söz ettiği gibi bu mesleklerle ilgili kelime, deyim ve kavramları kullanır. Bir bakıma devrin bir tablosunu çizer. Çeşitli meslek, sınıf ve tipten insanlarla güyâ onların ne yapacakları hakkında tahminde bulunup bilgi veriyormuşçasına eğlenen güldürme ve iğneleme amaçlı bir eserdir. Bu eserdeki eleştiri şöyle bir dokunup geçivermekten ibarettir. Burada örnek olarak kısa bir parça verilebilir: "Beylerbeyiler sürünmekten hasta olan görevden alınmışlara toprak vereler, ... deftardarlar mal arttırmak isteyeler, kapucubaşılar kapuyu tutalar, devletin eşigini gökyüzüne (bile) vermeyeler, sipahi oğlanları ağası sakalları ağarsa da adları oglanlıktan kurtulmaz bir bölük kimseye ağalana, hazinedarlar mal sahibi ola, subaşılar suyu pınar başından avlayalar, naibleri, yani temsilcileri onların iti ola ama "hoşt" diyene uyalar. Kadılar kazayla çok iş edeler, işleri güçleri şahid istemek ola, şairlerde hayal çoğala, hânendeler dilberlere karşı "Ah yâr-i men" diye feryat ideler, tesbih çeviren sofılar, yüz çevireler, dindar hanımlar "Estağfurullah! Estağfurullah!" diyeler. Tabipler ellerin illetin bilüp şerbetler içireler, çılgınlara bağlar bağlayalar, hastayı yastıkta avlayalar. Galata'da Frenk dilberlerini sevenler Frenk uyuzu olalar. Bal tutanlar parmakların yalayalar, sanatlarında elleri tatlı ola, turşucuların yüzü gözü turşu sata, halka aksi suret göstereler. Yağmurlu günde yola çıkan sırılsıklam deli ola. Hammalların çekdiğin kimseler çekmeye."64

Zâtî'nin aynı ciltte bu kitapçıktan sonra yer alan Latîfehâ-yı Mevlânâ Zâtî adını taşıyan; fakat Mecmaü'l-letâif diye tanınan bir latifeler kitapçığı daha vardır. Çavuşoğlu'nun Zâtî'nin asıl Letâif'i olarak düşündüğü bu kitapçık öncekinden farklı bir karakterde ve yapıdadır. Bu eserde Zâtî kendi çağdaşı olan edebî ve tarihî kişiliklerle arasında geçen olayları şakalaşmalar hatıralar şeklinde anlatır.65

Daha değişik karakterde bir Letâifnâme Lamiî'nin (ö.1531) müsveddelerini hazırlayarak düzenleyip ortaya çıkarsın diye oğlu Abdullah'a verdiği eserdir. Bu eser başta, mizahı kuşku ile karşılayanları göz önüne alarak mizahı tartışır ve mizahın İslam kültüründe var olduğunu, yaygın olduğunu, meşru olduğunu fikrî planda kanıtlamaya çalışır.66 Sonra fıkralar ve anekdotlar gelir. Önce güldürmeyi ve eğlendirmeyi amaçlayan bu Letâifnâme aynı zamanda düşündürür ve zaman zaman ciddi bir toplumsal eleştiriyi de sezdirir. Eser beş bölümdür. Birinci bölüm ilim ve hikmet sahibi kimselerin şakalarını içerir. İkinci bölümde dîvânelerin yani delilerin hikâyeleri anlatılır. Deli, ahmak ve benzerlerinin hikâyeleri Arap edebiyatında pek yaygındır. Bir çok tip etrafında halkalanmış hikâyeler vardır.67 Ancak bu bölüm diğer bölümlerde olduğu gibi yazarımızın çevresinden dünyasından pek çok kişiyle ilgili yerel hikâyeler içerir. Üçüncü bölüm iki kısma ayrılır. Birinci kısımda yöneticiler, alimler ve marifet sahipleriyle ilgili hikâyeler, ikinci kısımda iş erbâbı ve diğer milletlere mensup olanların latifeleri yer alır. Dördüncü bölüm evlilerle ilgili latifeleri anlatır, bunların çoğu açık saçıktır. Beşinci bölüm hayvan hikâyelerine ayrılmıştır.68 Bu eserde Nasreddin Hoca'nın adı zikredilerek iki fıkrası anlatılır. Eserde yer alan altı fıkra daha sonraki yıllarda Nasreddin Hoca'ya maledilmiştir.69

16. yüzyılın ikinci yarısında Mahremî'de (ö.1535) bir Mecmaü'l-letâif yazmıştır. Kendisi Acem büyüklerinin latifelerini topladığını söyler; ancak 89 latifenin sadece ikisi Türkçe diğerleri Farsçadır.70 Yine bu yüzyılda Azmî'nin (ö.1582) de bir Letâyif-nâmesi vardır.71 Ancak bu yüzyılın ilgi çekici mizah yazarlarından birisi olarak Fakirî ile karşılaşıyoruz. Onun Letâif'i 34 latîfe içeriyor, bunları 22'si kişilerle, 8'i hayvanlarla ilgilidir; 4'ü farklı konulardadır (zekâ vb.). Sözü edilen kişiler arasında Kemal Paşazâde, Sadi Çelebi, Ahmed Paşa, Mahmud Paşa, Necâtî, Hayâlî gibi isimler vardır.72 Fakîrî'nin Risâle-i ta'rifât'ı daha başka bir karakter taşır. Ambros onu Türk edebiyatındaki sosyal satirin ender örneklerinden sayar. Eserde 159 fasıl, çeşitli devlet görevlisi, ticaret erbabı ve sanatkâr tiplerinin şehrengiz üslubunda kısa kısa tariflerine ayrılmıştır.73

III. Murad'a ithaf edilmiş, yazarı bilinmeyen Menâkıb-ı Hamsîn adlı içinde hile, desise, açık gözlülük konusunda küçük latifeler bulunan eser de letâyif kitapları çerçevesinde düşünülebilir.74 Aynı şekilde Lâyihî Mustafa Efendi'nin Muhâdarât'ı edebiyata, tarihe ait fıkralar, hikâyeler içeren latifeleri bir araya toplamıştır.75

Eğlenme güldürme açısından çok değişik bir yere kendi tarzında ilk olarak görünen Dâfiü'l-gumûm ve Râfiü'l-humûm adlı eser sahiptir. Mensur olan bu eser açık saçıklığıyla tanınmıştır. Eserin yazarı Deli Birader lakaplı Gazalî'nin şiirleri de hezl ve mizah içerirler. Latifî onun hikâyelerini zevk, şehvet verici latif ve şirin diye niteler; ama hem o hem de Sehî onun yazdıklarının ekserî "fâhiş fuhşiyyât" olduğu görüşündedirler.76

16. yüzyılda dikkate değer mizahî hayvan hikâyelerinin yazılmasının sürdürüldüğü görülür. Burada hemen Meâlî'nin (ö.1535/6) sevdiği kedisinin ölümü üzerine yazdığı mersiyeyi hatırlamamak olmaz. Bu şiirde Meâlî mersiye nazım şeklinin özelliklerinden yararlanarak mersiyelerle inceden inceye alay eder. Mersiyelerde ölenler hakkında söylenenleri çok esprili bir dille kendi kedisi hakkında yazar. Şiir mersiyelerdeki ölüm haberi veren yakınma ile başlar. Bir yandan da ölenin özellikleri hatırlanır, ölen övülür. Ona duyulan sevgi, ölümün doğurduğu hasret duygusu dile getirilir. Eğer Necâtî'nin Katır Mersiyesi ile kıyaslanacak olursa, Meâlî'ninki kıyas kabul etmeyecek ölçüde bir mizah ustalığı sergiler.77

Ancak herhalde 16. yüzyılın en önemli mizah eserlerinden birisi pek o kadar tanınmayan Deh Murg olmalıdır. 15. yüzyıl sonu 16. yüzyıl başlarında yaşamış olan Aşık Çelebi'nin Kalender, Latifî'nin Işık dediği Derviş Şemsî'nin78 mesnevisi on kuşu çeşitli konularda tartıştırır. Kuşlar toplumun çeşitli kesimlerinden tipleri temsil ederler. Alegorik olan Deh Murg'da konuşan kuşlardan herbirinin bir öncekini eleştirmesi hem mizahı hem de toplumsal eleştiriyi doğurur. Eser mizah edebiyatımızın toplumsal yönü açısından ihmal edilemeyecek bir değer taşır.

Yüzyılın hayvanları konu alan diğer güldürücü eserleri arasında Mahremî'nin bir devenin başından geçenleri latifeler halinde anlatırken öğüt vermeyi amaçlayan Şütür-nâme'si,79 Fütûhî'nin esprili Pire Manzumesi,80 Husam Şahrâviyyü'l-Gülûgî'nin Kanûnî adına tertiplediği eşek fıkralarını toplayan Har-nâme'si sayılabilir.81 Ali Vâsî'nin (1523-1572) Hümâyun-nâme adını verdiği eser, Hüseyin Vâiz Kâşifî'nin Envâr-ı Süheylî adıyla yaptığı Kelile ve Dimne çevirisinin Osmanlıcaya aktarılmasıdır.82

16. yüzyılda edebiyatımız mizâhî mektup türüyle, bilindiği kadarıyla ilk olarak karşılaşır. Sânî ile Sâî'nin karşılıklı mizâhî mektupları,83 Nev'î'nin Koca Sinan Paşa'ya gönderdiği ironi dolu mektup84 bu yüzyılın ürünüdürler; fakat kuşkusuz ki Fuzûlî'nin Şikâyetnâme'si bambaşka bir yere sahiptir. Nişancı Mustafa Çelebi'ye yazılan bu mektup bürokrasinin ve küçük bürokratların çok güzel eleştirilerinden birisidir.85 Fuzûlî bu mektupta âdetâ Max Weber'in bürokrasisinin hayattaki uygulamasının bir örneğini güldürücü bir şekilde anlatır gibidir.

Şarkın en ünlü eğitici öğretici eserleri arasında yer alan ve Sadî'nin adını ölümsüzleştiren Bostan'ın ve Gülistan'ın tercümeleri ve şerhleri 16. yüzyıldan itibaren çok yaygınlaşır. Bu tarzdaki bütün hikâye içeren eserlerde olduğu gibi burada da mizâhî hikâyelere rastlanır. Bir de eğitici öğretici eserlerden Nizâmî'nin Mahzenü'l-esrâr'ının tarzını takip ettiren yine mizâhî hikâye ve kısımlar içeren eserler vardır.86 Bunların başında Azerî'nin (ö.1585) Nakş-ı Hayâl'i87 ve Cinânî'nin Bedâyiü'l-âsâr88 ile Cilâü'l-kulûb89 adlı eserleri gelir. Özellikle Bedâyiü'l-âsâr'ın son bölümünde Cinânî, garîbe ve acîbe adı altında kendisinin duyduğu veya gördüğü, yahut tanıdığı kişilerle ilgili bazı latifelere yer verir. Bedâyiü'l-âsâr'da "Mekr ü hîle-i zenân" adlı kadınların hile ve fitnelerine dair bir bölüm de vardır, buradaki hikâyelerin bir kısmı müstehcendir.

Bu tür eserler arasında, mizah açısından bakıldığında, Güvâhî'nin 1526 yılında yazdığı Pendnâme mizah çoğunluğu ve orijinalitesi bakımından bambaşka bir yere sahiptir. Pendnâme aslında 12. yüzyılın ikinci yarısı ile 13. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan büyük İran mutassavvıfı Feridüddîn Attar'ın tasavvufî ahlakî öğretiler içeren bir eserinin adıdır. Bu eser bizde çok sevilmiş, bu yüzden onun pek çok tercüme ve şerhi yapılmış, ona benzer eserler yazılmıştır. Ancak Güvâhî'nin Pendnâme'si çok farklıdır. Çünkü Güvâhî, kendi çevresinde gördüğü duyduğu ve kendi başından geçen çeşitli olayları kısa hikâye, latife ve fıkralar şeklinde anlatarak atasözleri kullanmak yoluyla öğütler vermiştir. Hem anlatım tekniği hem içerik tamamen farklıdır. Pendnâme eğitmeye çalışır, öğütler verir; ama aynı zamanda içinde yaşanılan günlerin eleştirel bir tablosunu çizer.90

Bu yüzyılın divanları bir önceki yüzyıla kıyasla çok daha fazla mizah içeren beyitlere sahiptirler.Hemen her nazım şeklinde yazılmış mizâhî şiirler divanlarda sık sık boy gösterirler. Kasidelerde bahar, hazan, kış gibi mevsim tasvirleri yahut ramazan, bayram tasvirleri zaman zaman nükteli, şakalı yapılır; kasideler bazen yiyecek, giyecek, ev tamiri, görev vb. konulardaki isteklerin komik beyitlerle araya sokuşturulmasına vesile olurlar. Böyle beyitler kasidelerin içerisinde yer aldıklarında küçümsenmeyecek boyutlarda olabilirler. Bazan bütün bir kaside bir toplumsal ironiye dönüşebilir.91 Bir münâcat bile kendi günahlarını gülünçleştirerek gerçekleştirilen rindâne bir ironinin aracı haline gelebilir.92

Gazeller, nükte, ironi, iğneleme, alay yoluyla sevgili, dinin katı kuralcısı ki bunlar çok zaman zahid, sofu, vâiz gibi rindâne şiirlerde karşılaşılan tiplerdir, ve benzerlerini zaman zaman konu edinirler. Bu arada bu yüzyılda dikkati çekecek sayıda Kalender tipi dedeleri nükteli ve ironik bir şekilde anlatan "dede" redifli gazel yazılmıştır.93 Mizahtan yararlanıp, içki yasağına, ham sofuların ney üflemeye karşı çıkmasına değinen, cimriliği kınayan gazeller vardır. Mizahî gazellerin en ilgi çekicileri arasında Fuzûlî'nin rind ve melâmetî üslubuyla yazılmış aslında şathiyyâtın divan edebiyatında çehre değiştirmiş bir şekli olarak görülebilecek namaz kılmamayı öğütleyen şiiri sayılabilir.94 Amrî'nin bir gazeli ise Hıristiyanlık motifleri ile örülü espriler etrafında döner.95

Kıtalar sık sık hezliyât ve hiciv içerirler; ama Cinânî'nin mizâhî bir kıtası çok ilgi çekicidir. Bu şiir komik halk destanlarındaki gibi memlekette olup bitenleri soran bir üslupla yazılmış, aynı zamanda Bursa güzellerini bir şehrengiz havasında sorularla sunan uzunca bir manzumedir. Cinânî bir başka kıtasında komik bir üslupla Karesi'den şikayet eder.96 Nev'î'nin, kahve düşkünü müderrisin iki fincan kahve içmezse, okuduğunu anlayamayacağını derse giremeyeceğini anlatan 4 mısralık kıtası zariftir.97 Kemal Paşazâde (ö.1533) bir kıtasında şeytanla alay eder, bir başkasında ironik bir şekilde zamanı eleştirir.98

Divanların hemen hepsinde en azından esprili beyitler bulmak mümkündür. Ancak bazı şairler divanlarında mizâhî bir üsluba ve şiirlere dikkati çekecek ölçüde geniş yer vermişlerdir. Bunların başında Meâlî gelir. Onun bu özelliğini ilk dile getirenlerden birisi olan Kocatürk onun mizahını şöyle niteler: "Ağır ve çirkin hicve gitmeyen geniş zevkin kahkaha maskaralığını değil, olgun ve ince görüşün tebessüm mizahını yapan Meali çağdaş meslekdaşları arasında sempati ile göze çarpmaktadır."99 Fuzûlî, Cinânî, Üsküplü İshak Çelebi ve Kemal Paşazâde'nin divanları da dikkati çekecek ölçüde mizâhî beyitler ve şiirler içerirler.

Bu arada toplumsal içerikli bir yergiyi dile getiren Bağdatlı Rûhî'nin terkib-i bendi çok ün kazanmıştır. 17 "bend"den oluşan 136 beyitlik bu şiir, toplumu eleştirirken insanın ağzında acı bir tad bırakan gülünçleştirici tablolar çizer, tanımlamalar yapar. Böylece eleştiri, ince ve yürek burkan bir mizahla birleşir. Dar kafalı yarı aydınlar, dini çıkar aracı haline getirenler, büyük geçinen küçük insanlara bel bağlayanlar, hırs ve tamah uğruna adını batıranlar, yalancı şeyhler, sahte mürşidler, insanların bencilliği, zalim beyler terkib-i bendde Rûhî'nin dilinden kurtulamazlar.100

Hiciv ve hezliyât daha önce hemen hemen yok gibiyken 16. yüzyılda birdenbire azımsanmayacak ölçüde belirmeye başlar. İshak Çelebi ve Nihâlî Cafer Çelebi'nin (ö.1543) bu tür şiirlerini toplayan "Hecv ve Hezliyyat"ları kendi türlerindeki kitapların edebiyatımızdaki en eski örnekleri arasında yer alırlar. Bu arada Lâmi'î'nin Nefsü'l-emr-nâme'sini de unutmamak gerekir.101Divanlara baktığımızda Fuzûlî'nin terbiye hududları içerisinde kalarak kötü kâtip, kötü şiir okuyucusu ve şâirleri kınayan iğneleyici nükteli beyitleri, nazım ve nesirde kendisini taklit edenleri at süren savaşçıların yanında ağaçtan ata binen çocuklara benzeten kıtası, çok mal edinenleri yükü ağır hammala benzeten kıtası belli bir kişiyi hedef almadan eleştiren zarif şiirlerdir.102Buna karşılık Bâkî'nin Emrî ile birbirlerini gülünçleştirerek küfürleşmeleri ünlüdür. Emrî, Bâkî'nin gazellerinin Kıssahân Battal Oruç'unkiler gibi manasız herzeler olduğunu söyleyip Bâkî'ye Kargazâde, divanına Kuzgunnâme der. Bâkî ise Emrî'nin "götünü yırtsa" kendisi gibi şiir yazamayacağını, boynuzlu olduğunu, karısının hiç evde oturmadığını, kendi işini kendi eliyle görüp, oğlunun bokunu saçı sakalıyla sildiğini söyler, Emrî'nin Divan'ını taharetlenmeye uygun bulur.103 Taşlıcalı Yahya ağzını fazla bozmadan Arifî, Kandî, Siyâhî ve Sırrî'ye sataşan alaycı kıtalar yazmıştır. En çok Hayâlî'ye sataşır ve ona karşı ağzını bozar;104 ancak onun Rüstem Paşa için yazdığı mersiye üslubundaki

"Gülmez idi yüzi mahşerde dahi gülmeyesi
Çoğ iş itdi bize ol sağlığ ile olmayası"

beyti ile son bulan terkib-i bend güzel bir hiciv örneğidir.105

Hayretî,106 Hayâlî,107 Amrî108 gibi şairlerde de hem yakası açılmadık şiirler hem de zarif mizah örneği eleştiriler vardır. Kemal Paşazâde bile edepli mizâhî kıtalarına rağmen109 bir kıtasında edepten söz ederken Mevlevilere ışık diyenin "puşt" olduğunu söyler.110 Cinânî'nin Dübbî lakaplı bir kişiyi alaya alan "dübbî" redifli 13 beyitlik ayı benzetmeleriyle işlenmiş şiiri hoştur.111

Elbette mizah içeren hiciv ve hezliyât örnekleri sadece bunlardan ibaret değildir; ancak buradaki örnekler yüzyılın durumunu önemli çizgileriyle aktarmaktadırlar.

16. yüzyıl mesnevileri de daha öncekiler gibi yer yer mizâhî beyitler veya bölümler içerirler. Bu açıdan bakıldığında Taşlıcalı Yahya Bey'in Hamsesi'nde çok sayıda mizâhî hikâye bulunduğu görülür. Hamsede yer alan 76 tanesi dîni 189 hikâyenin en az 40 tanesi mizâhî olarak nitelendirilebilir. Bunlar toplumun her kesiminden her meslekten her türlü insanı konu alan ve böylece geniş bir toplum panoraması sunan hikâyelerdir. İnce espriler, nükteler, kaba güldürüler, ironi, durum komiği, kara mizah örnekleri sergilerler. Bazan keskin bir toplumsal eleştiri içerirler, bazan daha hafiftirler, zaman zaman orta oyununu hatırlatırlar. Kahramanları hayvanlar olan veya hayvanlar etrafında dönenler vardır. Bir kısmı cinsel içeriklidir. Psikolojik bir kurguyla korkuyu mizâhî bir şekilde verenlerin yanında hasisliği, kıskançlığı, hilekârlığı, kabalığı, eğitimsizliği, yobazlığı, rüşveti ve benzerlerini mizah konusu yapanlar bulunur.112 Bu hikâyelerden ikisi Nasreddin Hoca fıkrasıdır, 113 birisi Kabusnâme'de anlatılmıştır,114 bir diğeri Mevlânâ'nın Mesnevî'sinden ve İznikli Derviş Ahmed'in Ravzatü'l-envâr'ından tanıdığımız debbağ hikâyesinin yeni bir uyarlamasıdır.115 Bir diğeri Marzubannâme'de anlatılan bir hikâyenin Osmanlı dünyasına aktarılmışıdır.116 Benzer örnekler çoğaltılabilir. Bunlar bize mizah dünyasında başka kaynaklardan gelen unsurların nasıl yerlileştiği konusunda bir fikir verirler. Yahya Bey şairliği yanında ciddiye alınması gereken bir mizah yazarıdır.

Benzer bir durum Fuzûlî için de söz konusudur. Fuzûlî'nin, Divan'daki zengin mizâhî örnekler ve Şikâyetnâme'sinin yanında, mesnevîlerinde de mizah içeren bölümler vardır. Söz gelişi, Leylâ vü Mecnûn mesnevisinde Leylâ ile Mecnûn'un okuldaki, günümüz tabiriyle, flört edişleri, Leylâ'nın annesinin durumu öğrenince kızıyla yaptığı dedikodudan korkan ve Leylâ'yı babası ile korkutan konuşma, Leylâ'nın inkârı, çok zarif ve hoş bir mizah örneği sergiler.117 Beng ü Bâde'nin baş tarafında ise tevhid, münacat kısımlarında bile içki motif, mazmun ve kavramları melamet neşesi ve rindâne bir tavırla şakacı, nükteli bir şekilde kullanılırlar; ancak bunun daha önce Revânî'de de (ö.1523) görüldüğünü biliyoruz; fakat Fuzûlî'nin kullanımı Revânî'ninkinden daha yoğun ve kapsamlıdır.118 Fazlî'nin de benzer bir münacatı vardır.119Hem Revânî'de hem de Tâcizâde Cafer Çelebi (ö.1514), Fazlî (ö.1563), Behiştî (ö.1571) ve Bekâyî'de daha önce örnekleri zikredilen mizâhî mevsim tasvirleri dikkati çeker.120 Bu tasvirlerde daha çok benzetme ve mübalağa sanatlarından yararlanılarak komik tablolar oluşturulur. En başta kış tasvirleri gelirler, ama bahar ve yaz tasvirleri de vardır.121 Ayrıca günlük hayattan alınan komik kocakarı tasviri, rüzgarın, gül bahçesinin, bir karganın eğlenceli gülünç tasvirleri, zamandan mizah diliyle şikâyet gibi konular mesnevilerde karşımıza mizahın boy gösterdiği yerler olarak çıkarlar.122 Bu mizah alanları bir önceki yüzyıldan gelip daha sonraki yüzyıllara intikal ederler.Savaşları, seferleri, kahramanlıkları anlatan mesneviler ve dînî destânî menkıbelerdeki mizah, ortak çizgiler taşır. Genelde düşman askeri ve düşman askerinin önde gelenleri alay konusu edilir, gülünçleştirilir, onların korkuları ve yenilgi sonrası halleri tasvir edilir. 123 En geç 13. yüzyılda oluştuğu tahmin edilen, fakat yazıya geçirilmesi 16. yüzyılın başını bulan Battalnâme'de karşılaşılan mizah Saltuknâme'dekine benzer. Battal'ın kurnazlıkları ile düşmanları kandırmasını konu alan epizotlar vardır.124

Elimizdeki ilk örnekleri 15. yüzyıldan kalmış olan tarih eserleri, 16. yüzyıl ve sonraki yüzyıllarda da zaman zaman güldürücü hikâyeler, anektodlar, pasajlar içerirler. Ancak ilk örnekleri 16. yüzyıldan kalmış olan tezkireler, özellikle edebiyat dünyasının bir anekdot hazinesidirler. Söz gelişi Aşık Çelebi'nin 1566'da yazılan Meşâirü'ş-şuarâ'sı bunun tipik bir örneğini sergiler. Günümüz araştırma dünyasındaki biyografilerin çoğunda tezkirelerden alınma anekdotları bulmak mümkündür. Tarih ve tezkirelerdeki anekdotların derlenip tasnif edilmesi ve incelenmesi başlı başına bir araştırmanın konusunu teşkil edecek önemdedir.Şaşırtıcıdır; ama Orhan Şaik Gökyay'ın dikkati bize fetvakolleksiyonlarının bile tamamen mizâhî fetvalar içerebileceğini gösterdi. Kanunî Sultan Süleyman'ın çok itibar ettiği, İranlı meşhur şair Hafız'ın (ö.1390) Divan'ının yakılmasına izin vermeyen fetvası tanınmış Alman yazarı Goethe tarafından iki ayrı şiirde konu edilen ünlü Ebussuud'un (ö.1574) bazı fetvaları birer mizah örneğidirler. Fıkıh alanında yetişmiş bilginlerin sorulan sorulara verdikleri, hüküm mahiyetinde olmayan, cevaplar demek olan fetvaların bir kalıbı vardır. "Mesele" denir ve soru sorulur. Soru bitince "el-cevab" denir ve sorunun cevabı verilir. Erkekler Zeyd, Amr, kadınlar da Hind, Zeynep gibi anonim isimler altında zikredilirler. Ebussuud Efendi'nin bazı fetvalarda verdiği kısa ve espri yüklü cevaplar ciddi atmosferi bir güldürü havasına dönüştürür. Söz gelişi:

I. Mes'ele: Zeyd, oğlu Amr'a "Domuz oğlu domuz!" dese şer'an ne lazım olur?

El-cevab: Gerçekten olduysa kendisinin domuz olması lazım gelir.

II. Mes'ele: Berş (Afyon macunu) ve afyon yutmaya mübtela olan bazı kimseler, bu iptilalarından kurtulmak için şarap içseler caiz midir?

El-cevab: Afyon müptelası kimseler insanlıktan çıkmışlardır, ne poh yirse yisinler!

I. Mes'ele: Hatip Zeyd "Kadı müslüman olmaz, müslüman kadı olmaz dese hatiplik etmesi caiz olur mu?

El-cevab: Günümüzdeki zalim kadılar için dediyse caizdir, bütün müslüman kadılar için dediyse azli gerekir.

IV. Mes'ele: Zeyd, avratların olduğu cennet bana gerekmez (gitmem) dese ne lazım olur? El-cevab: Gerekmezse Cehennem'e (gitsin).125

Görüldüğü gibi Türk yazılı eserlerinde hiç beklenmedik yerlerde mizahla karşılaşmak mümkündür. Aynı şekilde Latîfî'nin (ö.1582) İstanbul'u anlatan Evsâf-ı İstanbul adlı eseri İstanbul'un kuruluşunu, büyüklüğünü, semtlerini, güzelliklerini anlatırken devrin İstanbul yaşantısına ışık tutar ve onu yer yer tamamen mizahlı bir dille eleştirir.126

16. yüzyıl şenlikleri hakkındaki kaynaklar mizahın eyleme dönüştürülmüş şekilleri hakkında daha öncesiyle hiç kıyaslanmayacak ölçüde bilgi verirler. Kukla oyunu, taklitler, komik hayvan gösterileri, komik danslar, curcunabâz, hokkabaz, gözbağcılık ve benzerlerine refakat eden maskaralıklar, komedi grupları bilhassa 1582 şenliği dolayısıyla iyi bilinmektedir. Yine bu yolla şenliklerin düzenini üzerlerindeki yağlı elbise ve su fışkırttıkları tulumlarıyla sağlayan çeşitli maskaralıklar yapan tulumcular ve onların yardımcıları olan cin askerlerinin varlıklarını öğreniriz. Fakat daha da önemlisi bilinen en eski karagöz gösterisinin 1582 şenliğinde yapılmasıdır.127

Metin And'ın açıkça ortaya koyduğu gibi gölge oyunu tekniği XVI. yüzyılda Mısır'dan Türkiye'ye gelmiştir. Memluklularda varolan bu oyun Yavuz Sultan Selim'in ilgisini çekmiştir. İlk gölge oyuncusunu Yavuz Sultan Selim, Mısır'dan getirdikten sonra bu oyun Türk kültürü ve tekniği ile yoğrularak 17. yüzyılda Karagöz adını alıp, içeriği, oyunları, mizah ve nüktesi ile Türk kimliğine bürünmüştür.128

Şenlikleri konu alan müstakil manzum ve mensur surnâmelerin bilindiği kadarı ile ilki Gelibolulu Mustafa Âlî'nin (ö.1600), büyük 1582 sünnet düğünü şenliğini anlatan Camiü'l-buhûr der mecâlis-i sûr adlı manzum eseridir.129 Âlî'nin eseri çeşitli güldürü sanatlarını icra edenler hakkında bilgi verdiği gibi bazı sahneleri mizâhî bir dille anlatır. Söz gelişi Bitpazarı halkının, aynacıların geçişini anlatan beyitler, tulumcuların, tiryakilerin hallerinin tasvirleri böyledir.130

16. yüzyılın ünlü bazı kıssa-hân, meddah veya komiklerinin adları günümüze kadar gelmiştir. Bunlar arasında Lamîî'nin dostu olan edebî kültür sahibi, hazırcevap ve zarif Ankaralı İvaz, II.Selim'in etrafında bulunan taklitçi ve komik Nakkaş Hasan, Çokyedi Reis ve diğerleri, Emrî'nin Bâkî'ye sataşmak için ona benzettiği Batıl Oruç bulunur. Ancak III. Murad'ın meddahı Eğlence ile Cinânî'nin hikâyesi iyice ün kazanmıştır.131

16. yüzyılın zenginliği ve ihtişamı kendisini mizah alanında da göstermektedir. 17. yüzyıl bir önceki yüzyılda serpilen hiciv ve hezlin zirvesini, hiciv denince bizde ilk akla gelen ismi, Nef'î'yi ortaya çıkarmıştır. En çok itibara IV. Murad zamanında kavuşan Nef'î yine onun zamanında 1635 yılında hicivleri yüzünden Bayram Paşa marifetiyle boğdurularak öldürülmüştür. Nef'î sert karakterli, keskin zekalı, övgü ve yergide ölçü tanımayan bir kişiliğe sahiptir. Onun dilinden kimse kurtulamaz. Yergi şiirleri Sihâm-ı Kazâ (Kaza Okları) adını verdiği bir kitapta toplanmıştır. Sihâm-ı Kazâ'da Nef'î babasından başlayarak, vezirler, ulemâ, şairler ve pek çok kişiyi ağır bir şekilde yerer. Söz gelişi Gürcü Mehmet Paşa'yı yeren şiirinin "a köpek" redifi bile yergilerin şiddeti hakkında bir fikir verebilir. Dili o kadar keskindir ki bu yüzden defalarca görevden uzaklaştırılmıştır. Onun zekâsını ve istediğinde ne kadar ince ve zarif olabileceğini gösteren nükteli sataşmaları da vardır. Şeyhülislam Yahya Efendi'nin dörtlüğüne verdiği cevap ve Tahir Efendi hakkındaki mısraları bunun örneğidir.132

Bu yüzyılda Nev'î-zâde Atâyî (ö.1636),133 Niksârîzâde Mehmed (ö.1616) hezliyâtı olan şairler arasındadır. Küfrî-i Bahâî'nin (ö.1630) aynı tarzdaki Ahkâm-ı Külliye'sinin, Lâmi'î tarafından yazılan Nefsü'l-emr-nâme adlı eserin izinden gittiği, Köprülü tarafından ileri sürülür.134 17. yüzyılın sonu 18. yüzyılın başında yaşamış olan Hevâî (ö.1715) bu alanda çok değişik bir kimlik sergiler. İranlı şair Büshak-ı Şîrâzî'nin Sadi ve Hafız'ın şiirlerini yemeklerin övüldüğü eserlere, Hafız'ın şikayetine yol açacak kadar dönüştürüp gülünçleştirmesi gibi o da Nâbî'nin şiirlerini yiyecek içeceklerle ilgili nüktelere dönüştürür.135 Komik şiirlerini Hevâyî mahlasıyla bir divanda toplayan şair, ciddi saydığı şiirlerini Rahmî mahlasıyla yazmıştır.136 Nâbî'nin karşı saldırısı az ağır değildir. Bir kıtasında Hevâyî'yi "dübür"e Kıyâmî'yi "zeker"e benzetir. Nâbî'nin Haleb Mollası Abdülhalimzâde'yi eşeğe benzeten bir kıtası da vardır.137
Onun başkaları hakkında küfürsüz eleştirisi, esprili kıtaları olduğu gibi, sahtekâr şeyhler, Acem hayallerini çalan şairler hakkında iğneleyici güldürücü kıtaları da vardır.138

Bu çerçevede Güftî'nin (ö.1677) Teşrîfâtü'ş-şuara adlı bizde bir başka örneği şimdiye kadar görülmemiş tezkiresini de söz konusu etmek gerekir. Bu eserdeki zeki, şakacı, nüktedân üslup çok zaman mizah sınırını aşar ve alay, hiciv ve çirkin isnadlara, hezle dönüşür. Güftî beğenmediği, sevmediği şairlerin şiirlerine "müshil hapı", "liynet verici", "ihtilâma sevk edici" gibi yakıştırmalar yapar. Bu yüzden Timurtaş bu eseri "hezl-âmiz" bir tezkire olarak nitelemiştir.139

17. yüzyılda iyice azgınlaşan hiciv ve hezlin yanında Letâif kitaplarının çokluğu dikkati çekecek ölçüdedir. Bunlardan Nâlî Mehmed b. Osman'ın Tuhfe-i Emsâl adlı 1672/3 telif tarihli eseri mesnevi nazım şekli ile yazılmış güldürücü anekdotları toplar.140 Edirneli Abdurrahman Hıbrî'nin (ö.1676) Hadâyıku'l-cinân'ı dinî tarihî fıkralar ve eğlenceli latîfeleri 8 bâbta bir araya getirir. Feyzullah Efendi b. Mehmed'in Letâifnâme'si IV. Mehmed'e (ö.1687) şehzâdeliğinde sunulmuş üç bölümlük bir kitaptır.141 Fasih Ahmed Dede'nin (ö.1699) ünlü Mecmua'sı içinde fıkralar yer alır.142 Gelibolulu Bahrî Mehmet Paşa'nın (ö.1700) Letaif-i Bahrî'si yerli konuları içeren, günlük, tarihî, ibret verici güldürücü, bazıları müstehcen hikâyeler içerdiği için ilgi çekicidir.143 Müneccimbaşı Derviş Ahmed Dede'nin (ö.1701) Letâifnâmesi Ubeyd-i Zâkânî'nin Dil-güşâ adlı eserinden çeviridir.144

17. yüzyılda yazıldığı tahmin edilen Hikâye-i Mekr-i Zenân'ın yazarı belli değildir. Eser kadınların hile ve düzenbazlıkları etrafında döner. Yine yazarı bilinmeyen Hâzâ Hikâye-i Ebu Ali Sînâ adlı eserde İbn Sînâ'nın efsanevî kişiliği çevresinde devrin pek çok bozuklukları yerilerek gülünç duruma düşürülmüştür.145

Bu arada güldürücü hikâye ve fıkralardan söz ederken hikâye külliyatlarını unutmamak gerekir. Söz gelişi Süheylî'nin (ö.1632'den sonra) Acâibü'l-Meâsir ve Garâibü'n-Nevâdir adlı tanınmış hikâyeler kitabı buna güzel bir örnek oluşturur. Kitabın XX. faslı obur kişilerle ilgili kısa ve güldürücü hikâyeleri, XXI. faslı cimriler hakkındaki fıkraları, XXIII. faslı ise cahillik üzerine fıkraları içermektedir.146 Nergisî'nin (ö.1633) mensur Hamse'sinde yer alan Nihalistan ise konularını yazarın çevresinden ve hayatından alan zarif, eğlenceli ve modern küçük hikâye tarzına çok yaklaşan örnekler içerir.147

17. yüzyılın tarih ve biyografi eserleri daha önceki yüzyıldaki benzerleri gibi pek çok anekdot anlatırlar, yine daha önceki benzerlerinde olduğu gibi bunların bir kısmı biribirinden aktarmadır. Seyahat edebiyatımızın herhalde en tanınmış eseri Evliya Çelebi'nin (ö.1684?) 10 ciltlik Seyahatnâme'sidir. Evliya Çelebi'nin şakacı, hayat dolu, kıpır kıpır, bol esprili bir anlatımı vardır. O bir çok olayı ve kişiyi gülünçleştirerek anlatır. Yerel ağızları kullanır, taklit yapar. Üslûbu zaman zaman hikâye, masal anlatıcısı olan meddahları andırır. Abartmaları meşhurdur. Bu güldürücü eğlenceli anlatış tarzını sık sık kendi başından geçen olaylar için de kullanır.148 Evliya Çelebi'nin mizahı başlı başına ciddi bir araştırma konusudur.

17. yüzyılda mizah açısından mesnevilerin durumuna baktığımızda Atâyî'nin (ö.1636) Hamse'si ile Sâbit'in mesnevilerinin çok farklı bir yere sahip olduklarını görürüz. Atâyî özellikle Nefhatü'l-ezhâr ve Sohbetü'l-ebkâr'da Taşlıcalı Yahya'nın (ö.1582) mesnevilerinde olduğu gibi hem Doğu-İslam ortak hikâye alanlarından hem de kendi çevresinden aldığı pek çok konuyu tamamen mizâhî hikâyeler olarak anlatır.149 Bu arada tarihî bir kişilik olan Pir Muhammed Çelebi etrafında nasıl bir anekdotlar halkası oluştuğunu, Pir Muhammed Çelebi'nin komik bir tipe dönüştüğünü görmek mümkün olur.

Sabit'in durumu çok farklıdır. Onun Edhem ü Hümâ'sı ve Zafernâme'si daha önceki dönemlerin ve bu yüzyılın az çok mizahî kısımlar içeren birçok mesnevisi gibi yer yer mizâhî bir anlatıma baş vururlar;150 ancak Derenâme (Ya da) Hâce Fesâd ve Söz Ebesi ile Amrü'l-Leys adlı minik mesneviler bambaşka bir karakterdedirler. Daha önce duyulmamış, bilinmeyen yahut yaygın olmayan bir hikâyeyi anlatan Amrü'l-Leys baştan sona hoş ifadeler, deyimler, nükteli bir anlatım, eğlendirici güldürücü tasvirlerle bazı sipahilerin pek iyi olmayan durumunu sergiler.151 Derenâme çok daha farklı bir karakterdedir. Karacan, Sabit'in Derenâme'de tamamen bir güldürü şairi olarak karşımıza çıktığı görüşündedir ve bu eserin komedinin Şinasî'ye varıncaya kadar tek örneğini oluşturduğunu düşünür. Mizah ve cinsellik bu eserde kaynaşmış, deyimler, argo halk söyleyişleri, mizah ve şehevî duygular eserin eksenini oluşturmuştur.152

17. yüzyılın divanlarına mizah açısından bakıldığında herhalde Nâbî ve Sabit'i en başa almak gerekir. Nâbî'nin divanı çok sayıda tamamen mizâhî şiirler içerir. Bazan da uzun şiirlerin bir kısmı nükteli ve esprili olarak karşımıza çıkar. Onun kıtalarına yukarıda değinilmişti. Azliyye kasidesi dönem insanlarının psikolojisine yönelik ironi ve satir içeren bir şiirdir. Kasidelerinde mizâhî kısımlar, bir mesnevisinde İstanbul üzerine esprili beyitler vardır. Bir gazeli çarhtan, biri görünüşe itibar edilmesinden güldürerek şikayet eder. "Bozundısıdur" redifli gazeli herşeydeki bozulmadan, "unudılmış" rediflisi unutulan değerlerden ironik ve satirik bir dille söz eder; "bilürsin" rediflide Nâbî zâhide çatar.153 Nâbî yüzyılın dikkate değer bir mizah yazarıdır. Onun mizahı şiirinin karakterine uygundur.


Sâbit Divan'ına gelince, o başka bir alemdir. Sâbit'in bütün rahatlığı, laubaliliği, hatta âmiyaneliği onun mizah şiirlerinin karakterini oluşturur. O, nükteler, atasözleri, deyimler, oyunlu kelimeler, tezadlar, cinaslarla hep müstehzîdir. Sevgilinin maddî güzelliğini bir yandan cinsellik bir yandan istihza ile dile getirir. Yalnız alaycı toplumsal eleştirileri ve güldürücü yakınmaları eksik değildir. Divanı bütün bu tavrın ve tarzın örnekleriyle baştan sona doludur.154 Bu arada Cevrî (ö.1654) Divân'ını da göz ardı etmemek gerekir. Özellikle Rûhî'ye nazire terkib-i bend'i sofulara, yalancı şeyhlere sataşır ve rindâne bir tavır sergiler. Terci-i bend'inde ise zâhid, sofu, gurur, rind onun nükteli ve satirik bir dille ele aldığı konularını oluştururlar. Cevrî'nin esprili rindâne gazelleri de vardır.155

Nâbî ve Sâbit gibi olmamakla beraber Nef'î, Fehim-i Kadim (ö.1648), Nâilî (ö.1666), Kafzâde Fâizî (ö.1621), Azmizâde Haletî (ö.1630), Şeyhülislam Yahya (ö.1643), Niyazî-i Mısrî (ö.1693) ve benzeri ünlü şairlerin ve pek çok diğerinin divanlarında da kiminde daha çok kiminde daha az güldürücü şiir ve beyitler bulunur.

17. yüzyıl mizah edebiyatımıza Bekrî Mustafa ve İncili Çavuş gibi kimliği etrafında bir efsane oluşan iki ismi kazandırmıştır. Zaten daha sonra da hayli ünlü ve güzel fıkraları anekdotları olan kişilerin ortaya çıktığını göreceğiz. Bekri Mustafa'nın hayatı söylentilerle örülüdür. IV. Murat Devri'nde yaşadığı kuvvetle muhtemeldir. Genç yaşta anne ve babasını kaybedince arkadaşlarının etkisi ile Kumkapı, Yenikapı, Balıkpazarı meyhanelerinde gece gündüz içer hale geldiği için ona "Bekrî" lakabını takmışlar. Şöhreti yayılınca Sultan Murat ve devlet erkânı ile tanışıklığı da olmuş. Fıkralardaki Bekrî Mustafa şiddetle uygulanan içki yasağına uymadığı için görevlilerle başı derde giren bir kişidir. Dinde katı kuralcılara karşı müsamahayı savunur. 17. yüzyıldan itibaren yazılı eserlere giren fıkraları Bektaşî fıkralarıyla karışmıştır.156

İncili Çavuş'ta da tarihî bir kişilik etrafında söylentiler halkası ve bir kimlik oluşmuştur. Adı büyük bir ihtimalle Mustafa'dır, İncili ise lakaptır. Lâkabı ile ilgili çeşitli rivayetler vardır. İncili Çavuş 16. yüzyılın sonuna doğru İstanbul'a gelmiş. Saray hizmetine girmiş. Arapça ve Farsça bildiği, kültürlü olduğu anlaşılıyor. İncili Çavuş fıkraları saray merkezlidir. O âdeta halkın saraydaki temsilcisidir. Onun dilinden saray ve çevresi eleştirilir, gülünçleştirilir, halkın saray hakkındaki duygu ve düşünceleri dile getirilir. 157

Yine böyle fıkra kahramanı olma emareleri göstermiş olan Tıflî'nin (ö.1664) durumu biraz farklıdır. Tıflî'nin bir şair olduğu Atayî, Kafzâde gibi şairlerle sık sık bir araya geldiği biliniyor.158 IV. Murad'ın nedimi imiş. Zamanındaki şairlerle şakalaşmalarının çok olduğu onunla ilgili olarak nakledilen hazırcevaplık içeren nükteli fıkralarından anlaşılıyor. Eski Zağralı Tarzi Mehmet Çelebi (ö.1662) onun ağzından Vasiyyetnâme ve Zillenâme adlı eğlenceli şiirler yazmış.159 Sansar Mustafa adlı Sultan Murad ile Tıflî hikâyesi, Levend'in kaydettiği gibi bir gülmece değil, 17. yüzyılda örnekleri çok olan sıradan bir hikâyedir.160 Tıflî tarihî şahsiyeti daha fazla bilinir olmasına rağmen yine de bir ölçüde bir fıkra kahramanına dönüşmüştür.

Evliya Çelebi'den bu isimlerin dışında çok sayıda meddah, kıssahan ve komik tiplerin varlığını öğreniriz. Sadece sultan vezir ve ayânın meddahları 80 civarındadır. Evliya, Bursa, Erzurum, Malatya vb. şehirlerin kahvehanelerinden söz ettiğinde, verdiği bilgiler çok etkileyicidir. Sadece Bursa'da 75 kahvehane vardır ve buralarda şiirler okunur, hikayeler anlatılır, komiklikler yapılır, saz ve söz vardır, ünlü meddahlar gelirler. 161 Ne yazık ki bu yoğunluk, devrin ünlü pek çok komiğinin ortaya çıkardığı mizahın ve tiplerin, bunlar kayda geçmediği için, yazılmadığı için, günümüze kadar gelmesini pek fazla sağlayamamıştır. Ancak bu durumun istisnaları da vardır. Söz gelişi, Evliya Çelebi güzel taklit yapan, mizâhî şiirleri olan, halk şiiri temsilcisi olup IV. Murad'a nedimlik yapmış bir Kahvecizâde'den mizâhî bir şiir alıntısı yapar.162 Yahut Kerem ile Aslı hikâyesinin içindeki Kerem ağzından söylenen Sinek destanı bu kahvelerdeki mizah konusunda bir fikir verebilir.163

Lisân-ı Pepegî (kekeme dili) ile yazılmış şiirleri herhalde bu çerçeve içinde düşünmek gerekir. Bu şiirler kekemelerin aynı heceyi tekrarlamalarını takliden yazılırlar. A. Çelebioğlu 11 örnek tesbit etmiştir. Örneklerden birisi Nesîmî mahlaslıdır; yalnız bu Nesîmî'nin hangi Nesîmî olduğu konusunda kesinlik yoktur. Bu bakımdan şimdilik Bursalı Feyzî'nin (ö.1757) yazdığı şiir tesbit edilmiş en eski örnek olarak görünüyor.164

Kahvehaneler dışında düğünlerin, peştamal kuşanma gibi çeşitli kutlama vesilelerinin ve elbette şenliklerin, halkın büyük ölçüde katıldığı güldürücü faaliyetlere imkan tanıdığı biliniyor. Bu tür eğlencelerde hayvanlara yaptırılan maskaralıklar, gürültülü patırtılı, soytarılığa dayanan danslar (curcunabâz, tulumcu, cin askeri vb.), komik erotik danslar çok görülür. Tiryakiler, tulumcular komik gösterilerin içinde yer alırlar. Kukla, karagöz, hikâye anlatımı ve çeşitli komiklikler eğlenceleri zenginleştirir.165 Bu şenliklerde en ilgi çekici yön, toplumun her kesiminin gülme ve eğlence dünyası içinde bir araya gelmesi ve kuralları iyice gevşetmesidir.

18. yüzyıl mizah ürünlerine toplu bir bakış şaşırtıcı bir biçimde edebiyat dünyamızdaki gelişim çizgisi ile mizahın paralelliğini gösterir. Artık 16. yüzyılın zenginliği, ihtişamı, derinliği ve gücü yoktur. 17. yüzyılın gülen eğlenen, biribirleriyle dalaşıp küfürleşen; ama bir yandan ince ve rafine bir tarzda mizah üreten dünyası seçkinler edebiyatının yazılı ürünlerinde birden daralmıştır. Buna karşılık daha halk tarzı, daha âmiyâne bir güldürü dünyasının ağır basmaya başladığı görülür. Yalnız yine de 18. yüzyıl önemli bazı mizah yazarlarını ve şiirlerini ortaya çıkarmıştır.

Bu yüzyılda diğerlerinden çok daha fazla mizâhî mektup yazıldığı anlaşılıyor. Mizâhî mektup deyince yüzyılın ilk akla gelen ismi Kânî'dir. (ö.1791). Kânî mektuplarıyla edebiyatımızda ayrı bir yer kazanmıştır. Kânî'nin nükteli ve iğneli bir dili vardır. Kânî dilin imkanlarından yararlanıp açık saçık sözler ve benzetmelere yer verir, deyimler, atasözleri, cinaslardan yararlanır, secilerin örgüsüne nükte yergi ve taşlama yerleştirir. Söz gelişi kendisine gelen bir mektuptaki bütün lakapları, unvanları, nitelemeleri tek tek alarak onları alaylı bir biçimde açıklar.166

Yüzyılın diğer mizâhî mektup yazarları arasında mensur mektuplarıyla Kadı Mehmed Abdülbâkî Hıfzî,167 kuş adları ve kuşbaz terimleri kullanarak Bağdat Valisi Ali Rıza Paşa'ya sunduğu mektupla Vahyî (ö.1717) (Balat Şeyhizâde Mehmed),168 manzum mektuplarının içindeki güldürücü tasvirlerle Sâlim (ö.1743)169 sayılabilirler; belki İzzet Ali Paşa'nın Nedim'e yazdığı Nigernâme bu kapsamda düşünülebilir. Fakat Nef'î'nin hicivde yaptığı gibi mizâhî mektup türünü Kânî zirveye taşımış görünüyor.

18. yüzyıl daha öncesiyle kıyaslandığında sönük kalmasına rağmen hicv, hezl ve letâif alanında bazı dikkate değer isimler ortaya çıkarmıştır. Bu alanda ilk akla gelen isimler arasında Kânî'nin Letâif ve Hezliyâtı gelir. Osmanzâde Tâib'in (ö.1723) Hecv ve Hezliyâtı, Sürûrî'nin (ö.1812) Hezliyâtı, Kâmî'nin Şah Abbas'ın sertabibi Şıfâî'nin Mümin Han hakkında yazdığı bir hiciv olan "Nuh Bend"ini şerheden "Şerh-i Hecviyyât-ı Mü'min Şâh"ı göze çarpan isim ve eserlerdir.170 Çelebizâde Âsım'ın Acâibü'l-letâif'i farklı bir karakterdedir. O içinde güldürücü hikâyeler bulunan bir Hıtay seyahatnamesi olarak tanınır.171

Şimdilik tarih düşürme alanını Sürûrî kadar başarılı mizah üretmenin bir aracı haline getiren ikinci bir şairin varlığı bilinmiyor. O, kedinin sıçan tutmasından, camiye gelen pabuç hırsızının kaçmasına kadar akla gelebilecek her olaya komik tarihler düşürmüştür. Ayrıca onun tarih düşürmediği fakat hicve, alaya, nükteye başvurduğu pek çok şiiri vardır. En çok da Sünbülzâde Vehbi (ö.1809) ile uğraşmıştır.172

Dönemin divanlarına mizah açısından bakıldığında 17. yüzyılınkilerden çok geride kalmazlar. Divanlarda artık iyice yerleşmiş olan mizah konuları daha önceki dönemlerde olduğu gibi, uzun şiirlerin içinde (söz gelişi kaside, mesnevi, terkib-i bend, terci-i bend vb.) bazan kısa bazan uzun bir şekilde göze çarparlar. Özellikle kıtalar mizahın yoğun üretildiği nazım şekilleridir; ancak gazeller de yabana atılmayacak ölçüde mizâhî olabilirler. Dönemin ünlü divan şairlerinin divanları bunu açıkça gösterir. Osmanzâde Tâib (ö.1724), Bursalı İsmail Beliğ (ö.1729), Nedim (ö.1730), Şeyhülislam İshak (ö.1734), Esad Efendi (ö.1753), Haşmet (ö.1768), Esrar Dede (ö.1797), Şeyh Galib (ö.1799) Sünbülzâde Vehbî (ö.1804) divanları hemen akla geliveren isimlerdir. Ancak bunların arasında özellikle Osmanzâde Tâib, Nedim, Haşmet, Şeyh Galib ve Sünbülzâde Vehbî mizah söz konusu olunca farklı bir yere sahiptirler. Osmanzâde Tâib'in hiciv ve hezlleri yanında ayrıca toplumsal eleştiri içeren mizâhî şiirleri vardır.173

Nedim'in mizahı Ziya Paşa'nın bile dikkatini çekmiştir. Nedim sürekli olarak beyitlerine nükteler şakalar katar, gülünç Ramazaniyye ve Şitâiyyesi ile bu konuda artık yerleşmiş olan tarzı devam ettirir. Komik gazel, kıta ve rubai yazar.174 Haşmet'in heccavlığı ünlüdür. Hatta bu yüzden sürgüne gönderildiği söylenir. Divanında daha çok zamanındaki bozukluklara yönelik ironik ve satirik şiirler dikkat çeker. Rûhî'ye nazire terkib-i bend'inde yalancılar, dolandırıcılar, paşalar, mollalar, haksız yere makam sahibi olanlar ve benzerleri eleştiri oklarına hedef olurlar.175 Şeyh Galib, divanında mizaha şaşırtacak kadar çok baş vurur. Söz gelişi mevlevihânelerin tamirine ilişkin istek şiirlerinde benzerlerini daha önceki yüzyıl divanlarında da gördüğümüz gibi komik tasvirler vardır. Komik Ramazaniyyesi, bülbülle kaz hikayesi, seyyah hikâyesi hep divanında yer alan nükteli, eğlenceli şiirlerdir. Dünyaya "yuh" çeken "yuf" redifli şiiri rindâne, aşıkâne komik gazel ve kıtaları vardır. Büyük şairlerimizin çoğunda olduğu gibi Şeyh Galib'de de mizahın önemli bir yeri vardır.176

Sünbülzâde Vehbî'ye gelince, o da Şeyh Galib gibi mizahlı anlatımı şiirinin dikkati çekecek bir elemanı haline getirmiştir. Onun da komik ıydiyyeleri, ramazaniyyeleri, zamane şairlerinden şikayeti, istekleri, devrine ve olaylarına alaylı bakışları vardır.17718. yüzyıl mesnevi edebiyatı mizah açısından daha önceki yüzyıllarla kıyaslandığında çok fakirdir. Ancak özellikle Sünbülzâde Vehbî ve Şeyh Galib bu alanda da dikkati çekecek ölçüde kalem oynatmışlardır. Vehbî'nin Nâbî'nin Hayriyye'si gibi çeşitli konularda nasihat veren 1181 beyitlik Lutfiyye adlı mesnevisi yoğun bir şekilde nükteli, şakacı, iğneleyici, alaycı, hicvedici bir üslupla yazılmıştır.178 Bu devirde nasihatname türünün mizah içeren bir başka örneği Zarîfî'nin (ö. 1795) Pendnâme'si'dir.179 Galib'in Hüsn ü Aşk'ında ise bazı bölümler zarif bir mizah zeminine otururlar. 180

Urfalı Nüzhet Ömer Efendi'nin (ö.1778) Marzubanname çevirisi ise geleneksel kültürün devamlılığı konusunda bir fikir vermektedir.181 Bu meyanda Şeyh Galib'in mensur Şerh-i Cezîre-i Mesnevî'sinde az da olsa rastlanan bazı parçalar eski terbiyevî kitaplarda zaman zaman başvurulan komik hikaye anlatma geleneğinin de devam ettiğini gösterir.182

17. yüzyılda bilinen ilk örneğini Tıflî'de gördüğümüz, kimliği hakkında elde bilgi bulunan, eserleri var olan bazı şairlerin aynı zamanda bir ölçüde fıkra kahramanına dönüşmeleri ile 18. yüzyılın Ragıb-Haşmet-Fıtnat üçlüsünde karşılaşırız. Bu fıkraların bazıları günümüze kadar gelmiştir. 183

18. yüzyıl şenlikleri bir önceki yüzyıl gibi toplumun her kesiminin birlikte eğlendiği şenlikler olmaya devam etmişlerdir. 1720 şenliğini anlatan Surnâme-i Vehbî'nin ünlü ressam Levnî tarafından minyatürlenen bir yazması bize bu şenliğe katılanların zengin bir panoramasını görsel olarak sunar. Bir önceki yüzyıl şenliklerindeki her şey bu yüzyılda da vardır. Yabancı gözlemcilerin katkılarıyla bu şenlikler hakkında bilgimiz artmaktadır. Karagöz 17. yüzyıldan itibaren oturmuş ve karakterini bulmuştur. Orta oyunu kesin kalıbını henüz oturtmamıştır; ama karakteristik çizgileri ortaya çıkmıştır. Bazı eğlenceli oyunlarda seyirciler de oyuna katılırlar. Bütün bu şenliklerde en karakteristik özellik, gösteriler ve oyunlarda, padişah dahil bütün yönetim görevlilerinin taklit ve eleştiri konusu edilebilmesidir. Haşmet, Vilâdetnâme-i Hümayun adlı Surname'sinde bize oyunlardan bazı sahneleri ayrıntılı bir şekilde tasvir eder. 184

Nedimler, musahipler, meddahlar, komikler bu yüzyılda da faaliyetlerini sürdürürler.

18. yüzyıl daha önce de örneklerini görmeye başladığımız komik halk şiiri örneklerinin çoğaldığı bir yüzyıldır. Selimi, Tahiri, Kamili vb. Uğursuz Destanı, Esnaf Destanı gibi isimler verdikleri güldürücü şiirler yazarlar.185

Bu yüzyılın mizahta bazı alanlarda eskiyi devam ettirse bile, en karakteristik özelliği, şahsî kanaatimize göre, özellikle dilde ta başlangıçtan beri var olan ancak seçkin edebiyatın süzgecinden geçerek daha rafine hale gelen yerelliği -burada söz gelişi Necâtî'yi düşünmemek mümkün değil-daha filtresiz bir şekilde halk ağzına, yer yer âmiyâneliğe götürmesidir.

19. yüzyılın geleneksel mizahı bu durumun daha da ileri gitmiş şeklidir. Tanzimat'tan çok daha önce başlayan Batı etkisinin toplum hayatında ve edebiyatta, dolayısı ile mizahta bazı radikal değişimlere yol açtığını biliyoruz. Burada 19. yüzyıla mizah açısından göz atarken bizi geleneğin durumu ilgilendiriyor; çünkü Tanzimatla beraber başlayan değişim ve dönüşüm başlı başına ayrı bir araştırma konusudur.

Özellikle Sâbit'in açtığı çığırdan etkilenerek gitgide âmiyâneleşen; fakat aynı zamanda mizahı halk ruhuna ve dünyasına her bakımdan sokan 19. yüzyıl şairlerinin başında Fazıl (ö. 1810), Vasıf (ö. 1824), Refi'î-i Kalayî (ö. 1821), Aynî (ö. 1837), Türk Galib (ö. 1876) gibi şairler gelirler.

Söz gelişi, Fazıl'ın mahalle halkı ve imam tarafından bir fahişenin evinin basılmasını anlatması tiyatroya yaklaşan komik bir hikâyedir.186 Vasıf'ın divanında yer alan iki uzun şiiri ise mahalle yaşantısından seçilen bir anayı ve kızını konuşturur. Bu şiirlerde tipler gerçekçi çizgilerle ve kendilerine has konuşmalarıyla verilirler. Ana kızına nasihatlar eder. Kız da ona edepsiz bir tavırla cevaplar verir. Şiirde âdeta bir sahneleme söz konusudur.187"Türk Galib" diye tanınan Abdülhalim Gâlib Paşa'nın (ö. 1876) şiirleri çok farklıdır. Onun Kastamonu ağzıyla yazdığı ve Mutayyebat-ı Türkiyye adını verdiği şiirleri tamamen cinsel içeriklidir ve bölge ağzının özelliğinden de yararlanarak güldürür.188 İzzet Molla'nın Mihnet-i Keşan adlı eseri ise yer yer alaycı ve hicivci görüşlere, nükteli bölümlere yer verir. Mihnet-i Keşan belki de geleneksel ile modernleşmenin kesişmeye başladığı bir noktadadır.189 Bu yüzyılda Süleyman Fâik Efendi 'nin (ö. 1837) "hecv ve hezl"i devam ettirdiğini görürüz.190 Bu konuda işin ilgi çekici yanı halk şairi Bayburtlu Zihnî'nin de Sergüzeştnâme içinde hiciv ve hezlinin bulunmasıdır.191 Tercüme hayvan hikâyelerinin gelenekteki sonuncuları arasında Mehmed H. bin Ahmed b. İsmail Tosyavî'nin Kıstasü'd-devrân adlı 1821 tarihli tercümesini saymak mümkündür. Kelile ve Dimne tarzında hayvan hikayeleri içeren bu eser eğitici öğreticidir ve ünlü şahısların hayatından hikâyeler, latîfe ve fıkralarla zenginleştirilmiştir. 192

Dönemin halk şiirindeki mizahta Lutfî'nin ve Sabri'nin kekeme şiirlerini, 193 koyun destanı, tilki destanı, pire destanı gibi komik şiirleri de hatırlamak gerekir.194

19. yüzyıl da musahip, nedim, meddah, güldürü ustası tanınmış pek çok isme sahiptir.195 Şenlikler ise varlıklarını 1899'a kadar korumuşlardır.19619. yüzyıl Osmanlı mizahı özellikle Divan Edebiyatı'nda artık bir tükenişi sergilemektedir. Eskinin zenginliği, çeşitliliği, dinamizmi, bazı dönemlerdeki ihtişamı, teknik gücü artık sönmüş, gölgelenmiştir. Ancak halk mizahı varlığını eskisi gibi sürdürmektedir.

Sonuç olarak bugüne kadar Osmanlı dönemi Türk mizahı hakkında ileri sürülen genel hükümlerin çoğunun yanlış olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle vurgulanması gereken husus çok zengin ve çeşitlilik arzeden bir mizâh literatürünün varlığıdır. Bu mizah dünyasında toplumun alt ve üst katmanları arasında sanılandan çok buluşma noktası bulunur ve mizahın her türlüsü üretilmiştir.

1 Bu yazıdaki genel bilgiler için aşağıdaki eserlerden yararlanılmıştır: Fuad Köprülü: "Türkler'de Halk Hikâyeciliğine Ait Maddeler, Meddahlar", Edebiyat Araştırmaları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1966, s. 361-412; Pertev Naili Boratav: 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı, Gerçek Yayınevi, 2. Baskı, İstanbul 1973, s. 72-95, 145-162, 198-244; Metin And: Osmanlı Şenliklerinde Türk Sanatları, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları 529, Sanat Eserleri Dizisi 2, Ankara 1982; Metin And: Dünyada ve Bizde Gölge Oyunu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1977; Özdemir Nutku: IV. Mehmet'in Edirne Şenliği, Türk Tarih Kurumu Yayınlarından VII. Seri-Sa. 61, Ankara 1972; Şerife Yağcı: Süheylî'nin Acâibü'l-Meâsir ve Garâibü'n-nevâdir'i (basılmamış doktora tezi), İzmir 2001, s. 219, 45-120; Hasan Kavruk: Eski Türk Edebiyatında Mensur Hikâyeler (basılmamış doktora tezi), Ankara 1988.
2 Türklerin Asya'dan beri tanıdıkları kuklanın Anadolu'da 13. yüzyıldan beri oynatıldığı bilinmektedir. Bu konuda bkz. Boratav: a.g.e., s. 206.
3 Bkz. Konur Ertop: "Divan Şairinin Gülmecesi Toplum Sorunlarından Uzaktır", Milliyet Sanat Dergisi, sayı 231 (1977), s. 12; Ferit Öngören: Cumhuriyet'in 75. yılında Türk Mizahı ve Hicvi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları (?-1983?), s. 43-44.
4 Bazı örnekler için bkz. Nezahat Öztekin: Mevlânâ'nın Mesnevî'sindeki Hikâyelerin XIII-XV. yüzyıl Anadolu Mesnevilerine Etkisi, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İzmir 2000, s. 101, 111v. d., 113v. d., 137, 150v. d., 211, 171-172, 230v. d.
5 Söz gelişi, Mesnevî'deki Horasan Amidî'nin köleleri ile karşılaşan yoksul kişinin "kul" kelimesi etrafında dönen hikâyesi sonraları Mısır'da Mehmed Ali Paşa'nın kulları ile bir Bektaşî dervişinin kendisini karşılaştırıp Allah'tan hesap sormasına dönüşmüştür; bkz. Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi, 5. cilt, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1974, s. 488 v. d.; Dursun Yıldırım: Türk Edebiyatında Bektaşî Fıkraları, Akçağ Yayınları, Ankara 1999, s. 85.
6 Sözgelişi Cûhî ile babasının, kendi babasının cenazesi önünde giden bir çocuğun yakınmaları ile ilgili hikâyesi daha sonra karşımıza Nasreddin Hoca hikâyesi olarak çıkar; bkz. Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevi ve Şerhi, II. cilt, M. E. Basımevi, İstanbul 1973, s. 432-433;.
7 Bunların belki de en ünlüsü fili tarif eden körlerin hikâyesidir. Mevlânâ'dan önce Senâî'nin (ö. 1131) Hadîkatü'l-hakîka'sında yer alan bu hikâye için bkz. Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevi ve Şerhi, III. cilt, M. E. Basımevi, İstanbul 1973.
8 Erkekleri şehre giden kadınlarla Şeyyad Hamza ve Hoca arasında geçen müstehcen konuşmanın dörtlüklerle ifadesi için bkz. Vasfi Mahir Kocatürk: Türk Edebiyatı Tarihi, Ankara 1970, s.98.
9 Nasreddin Hoca hakkında yazılan ve çizilenlerin çokluğu herkesçe bilinir. Biz burada Nasreddin Hoca üzerinde yıllarca çalışmış olan uluslar arası bir otoritenin kitabını esas aldık, bkz. Pertev Naili Boratav: Nasreddin Hoca, Edebiyatçılar Derneği, İkinci Basım, Ankara-Temmuz 1996.
10 Bkz. Boratav: a.g.e., s. 86.
11 Bkz. Boratav: a.g.e., s. 38.
12 Şiirin tamamı için bkz. Mustafa Tatçı: Yunus Emre Divanı, Akçağ Yayınları, Ankara 1991, s. 267.
13 Bkz. "Şathiye", Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergah Yayınları, c. 8 (1998), s. 108.
14 "Ey çok kitaplar okuyan sen kin tutarsın bana dahı" ve "Aşksız bana verme öğüt öğüdünden alır değil" diye başlayan bu şiirler için bkz. Tatçı: a.g.e., s. 122, 128.

15 Öztekin: a.g.e., s. 230 v. d.
16 Öztekin: a.g.e., s. 111 v. d., 113 v. d.
17 Öztekin: a.g.e., s. 137, 150 v. d.
18 Bkz. A. Atilla Şentürk: XVI. Asra Kadar Anadolu Sahası Mesnevilerinde Edebî Tasvirler (basılmamış doktora tezi), İstanbul 1987, s. 61-62.
19 Bkz. Kemal Yavuz: Aşık Paşa, Garib-nâme, AKDTYK, Türk Dil Kurumu
Yayınları:764/1, İstanbul 2000, s. 121-127.
20 Kemal Yavuz: a.g.e., s. 139-145; Öztekin: a.g.e., s. 171 v. d.
21 Ayrıntılı bilgi için bkz. Zehra Toska: Türk Edebiyatında Kelile ve Dimne Çevirileri ve Kul Mes'ud Çevirisi (basılmamış doktora tezi), 2 cilt, İstanbul 1989.
22 Fahir İz: Eski Türk Edebiyatında Nesir, XIV. yüzyıldan XIX. yüzyıl ortasına kadar yazmalardan seçilmiş metinler, İstanbul 1964, s. 360.
23 Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Zeynep Korkmaz: Sadru'd-dîn Şeyhoğlu Marzubân-nâme Tercümesi, Ank. Üniv. DTCF Yayınları:219, Ankara 1973, s. 67 v. d., 71 v. d.
24 Bir örnek için bkz. Korkmaz: a.g.e., s. 242.
25 Bkz. Korkmaz: a.g.e., s. 268-269; krş. Boratav: Nasreddin Hoca, s. 210.
26 Korkmaz: a.g.e., s. 278; krş. Tunca Kortantamer: Nev'î-zâde Atâyî ve Hamse'si, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları:88, İzmir 1997, s. 223.
27 Daha geniş bilgi ve özet için bkz. Amil Çelebioğlu: Türk Edebiyatında Mesnevi (XV. yy'a kadar), Kitabevi, İstanbul 1999, s. 78-79.
28 Bkz. Şentürk, a.g.e., s. 380, 381.
29 Bkz. Cem Dilçin: Mes'ud bin Ahmed, Süheyl ü Nev-Bahar, AKDTYK, Atatürk Kültür Merkezi Yayını-sayı 51, Ankara 1991, s. 337-338.
30 Bkz. Dilçin: a.g.e., s. 126.
31 Bkz. Köprülü: a.g.e., s. 376.
32 Bkz. Muharrem Ergin: Kadı Burhaneddin Divanı, İst. Üniv. Edebiyat Fakültesi Yayınları No:2244, İstanbul 1980, s. 288, 303.
33 Yıldırım: a.g.e., s. 36.
34 Bazı örnekler için bkz. Mehmet Özmen: Ahmed-i Dâ'î Divanı, (basılmamış doktora tezi) Konya 1984, s. 37, 48, 97, 167, 191-192, 193, 223-224, 265, 266-267.
35 Bazı örnekler için bkz. Hüseyin Ayan: Nesimi Divanı, Akçağ Yayınları, Ankara 1990, s. 180, 195-196.
36 Bazı örnekler için bkz. Ali Nihat Tarlan: Ahmed Paşa Divanı, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1966, s. 74-75, 136-137, 141-142, 232.
37 Bkz. Mustafa İsen: Acıyı Bal Eylemek, Türk Edebiyatında Mersiye, Akçağ Yayınları 103, Ankara 1993, s. CXLVI-CXLVIII.
38 Bkz. Ali Nihat Tarlan: Necatî Beg Divanı, Akçağ Yayınları, Ankara 1992, s. 109-111.
39 Tarlan: a.g.e., s. 132.
40 Tarlan: a.g.e., s. 138.
41 Tarlan: a.g.e., s. 139.
42 Bkz. Faruk K. Timurtaş: Şeyhî'nin Harnâme'si, Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul1981.
43 Bkz. Orhan Şaik Gökyay: "Tokatlı Molla Lutfî'nin 'Harnâme'si", Türk Folkloru, Belleten 1986/1 (İst. 1986), s. 155-182.
44 Bu konuda bkz. Orhan Şaik Gökyay: Molla Lutfî, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları 846, Ankara 1987, s. 4-7; Orhan Şaik Gökyay: "Molla Lutfî'nin Mizah ve Hiciv Yönü", Tarih ve Toplum, c. 6 (1986), s. 250-253.
45 Bkz. Gökyay: "Tokatlı Molla Lutfî'nin Harnâmesi", s. 163.
46 Bakkalın gülyağı şişesini kırıp, dayak yiyen papağanının bu yüzden tüyleri dökülünce, sokaktan geçen bir "cavlak" gördüğünde onun da gülyağı şişesini kırdığını sanması, halifeye Bağdat'a bir testi yağmur suyu hediye götüren Bedevî'nin hikâyesi, sağırın hasta komşusunu ziyareti bu hikâyeler arasındadır, bkz. Kemal Yavuz: Mesnevî-i Muradiyye, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları 512, Ankara 1982, s. VII, 91; Çelebioğlu: a.g.e., s. 262, 265, 266.
47 İnceleme ve metin için bkz. Orhan Şaik Gökyay: Keykâvus, Kabusnâme, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1974.
48 Mizah anlayışı konusunda bkz. Tunca Kortantamer: "Osmanlı Dönemi Türk Mizah Anlayışı", XIII. Türk Tarih Kongresi, 4-8 Ekim 1999 Ankara.
49 İnceleme ve metin için bkz. Adem Ceyhan: Bedr-i Dilşad'ın Murâd-Nâmesi, 2 cilt, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1997.
50 İki örnek için bkz. Gökyay: a.g.e., s. 62, 78-79; Ceyhan: a.g.e., s. 101.
51 Esrarnâme'nin metni için bkz. Gönül Ayan: Tebrizli Ahmedî, Esrâr-Nâme (basılmamış şekli) Konya 1989.
52 Bkz. Şentürk: a.g.e., s. 513.
53 İnceleme için bkz. Kemal Yüce: Saltuk-nâme, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları 832, Ankara 1987; metin için bkz. Şükrü Haluk Akalın: Saltuk-nâme, 2 cilt, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları 809, Ankara 1988.
54 Bkz. Akalın: a.g.e., s. 6-7, 36-37, 82-84; krş. Gölpınarlı: Mesnevi Şerhi, 6. cilt, s. 371-380.
55 Bkz. Şentürk: a.g.e., s. 592.
56 Bkz. Şentürk: a.g.e., s. 380-382.
57 Bkz. Şentürk: a.g.e., s. 291.
58 Bkz. Kavruk: a.g.e., s. 98.
59 Bu hikâyelerde komiğin oluşturulmasını inceleyen bir örnek için bkz. Sylvette Larzul: "Binbirgece Masalları'ndan Komik Bir Öykü: Ebu'l-Hasan'ın Öyküsü Ya Da Uyanık Uykucu" Doğu'da Mizah, Irene Fenoglio-François Georgeon, Yapı Kredi Yayınları 1408, İstanbul 2000, s. 15-26.
60 Kavruk: a.g.e., s. 255.
61 Tüm şenliklerin bir listesi için bkz. Mehmet Arslan: Divan Edebiyatında Manzum Surnameler, Gazi Üniversitesi (doktora tezi), Ankara 1990, s. 10-12; bkz. And: Osmanlı Şenliklerinde..., s. 193.
62 Alıntılar ve ayrıntılı bilgi için bkz. Mehmed Çavuşoğlu: Zâtî'nin Letâifi II, İst. Üniv. Ed. Fak. TDED c. XXII'den ayrı-basım, İstanbul 1977, s. 144-145.
63 Çavuşoğlu: a.g.e., s. 145.
64 Tam metin için bkz. Çavuşoğlu: a.g.e., s. 147-155.
65 İnceleme ve metin için bkz. Mehmed Çavuşoğlu: "Zâtî'nin Letâyifi", İst. Üniv. Ed. Fak. TDED, c. XVIII (1970), s. 25-51. .
66 Bu konuda bkz. Kortantamer: "Osmanlı Dönemi Türk Mizah Anlayışı", bkz. yukarda s. 10.
67 Bu konuda bkz. Franz Rosenthal: Erken İslâm'da Mizah, çev. Ahmet Arslan, İris, İstanbul 1997, s. 15-23.
68 Eserin günümüz Türkçesine eksik ve yetersiz bir aktarımı için bkz. Yaşar Çalışkan: Lâmî-zâde Abdullah, Latifeler, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul 1978.

69 Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Metin Akar: "Nasreddin Hoca'nın Yahya Bey Tarafından Nazma Çekilen İki Latîfesi", Milli Kültür, c. 2, sayı 6, 7, 8 (Kasım, Aralık 1980, Ocak 1981?, s. 45-46.
70 Bkz. Hatice Aynur: Mahremî ve Şeh-Nâme'si, I. Kısım Yavuz Sultan Selim Dönemi, İstanbul 1997, s. 4.
71 Agah Sırrı Levend: Türk Edebiyatı Tarihi, I. cilt, Giriş, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1973, s. 156. .
72 Ayrıntılı bilgi ve örnekler için bkz. Edith Gülçin Ambros: "The Letâ'if of Fakîrî, Ottoman poet of the 16th century", WienenZeitschrift für die Kunde des Morgenlandes, 80. Band, Wien 1990.
73 Ayrıntılı bilgi ve örnekler için bkz. Edith Gülçin Ambros: "The Image in the 16th Century of Represantatives of Science and Technology: Cameos By the Ottoman Poet Fakîrî", Essays on Ottoman Civilization, in =Archiv Orientalni, Supplementa VIII, (Proceeding of the XIIth Congress of the CIEPO, Praha 1996), Praha 1998.
74 Bkz. Kavruk: a.g.e., s. 246.
75 Bkz. Kavruk: a.g.e., s. 262.
76 Bkz. Harun Tolasa: Sehî, Latîfî, Aşık Çelebi Tezkirelerine Göre 16. Y. Y. 'da Edebiyat Araştırma ve Eleştirisi I, Ege Üniv. Ed. Fak. Yayınları No 4, Bornova-İzmir 1983, s. 348; Nihad Sami Banarlı: Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, fasikül 8, (yıl ?), s. 574-575.; Dâfiü'l-gumûm'un muhtevası hakkında bilgi ve örnek için bkz. Murat Bardakçı: Osmanlı'da Seks, Gür Yayınları, İstanbul 1992, s. 30-36.
77 Metin için bkz. İsen: a.g.e., s. CXLVIII-CLII; krş. Kocatürk: a.g.e., s. 320 v. d.; Mealî ve onun mizâhî yönü için bkz. Edith Ambros: Candid penstrokes, The lyrics of Me'âlî, an Ottoman poet of the 16th Century, Klaus Schwarz Verlag-Berlin 1982.
78 Bkz. İdris Güven Kaya: Derviş Şemsi ve Deh Murg Mesnevisi, Doğu Dilleri ve Edebiyatlarının Kaynakları 41, Harvard Üniversitesi Yakındoğu Dilleri ve Medeniyetleri Bölümü 1997, s. 18.
79 Bkz. Aynur: a.g.e., s. 4.
80 Bkz. Ahmet Sevgi-Mustafa Özcan: Prof. Ali Canip Yöntem'in Eski Türk Edebiyatı Üzerine Makaleleri, Konya 1996, s. 410-411.

81 Bkz. Levend: a.g.e., s. 156.
82 Bkz. Kavruk: a.g.e., s. 46.
83 Bkz. Levend: a.g.e., s. 152.
84 Tam metni için bkz. Tunca Kortantamer: "Nev'î Efendi'nin Sadrazam Sinan Paşa'ya Ders Veren Bir Mektubu", Osmanlı Araştırmaları XI (1991), s. 224-228.
85 Bu mektup için bkz. Abdülkadir Karahan: Fuzûlî'nin Mektupları, İstanbul 1948; Abdülkadir Karahan: Fuzûlî, Muhiti, Hayatı ve Şahsiyeti, İst. Üniv. Edebiyat Fakültesi Yayınları No. 410, İstanbul 1949, s. 89-92; Şikâyetnâme'nin günümüz Türkçesine aktarılmış şekli için bkz. İbrahim Kutluk: "Fuzûlî, Şikâyetnâme", Türk Dili Mektup Özel Sayısı, sayı 274 (1974), s. 32-38.
86 Bkz. Kortantamer: Nev'î-zâde Atâyî, s. 175-177.
87 İnceleme ve metin için bkz. Ahmet Mermer: Azerî İbrahim Çelebi, Nakş-ı Hayâl, Ankara
88 Bkz. Kavruk: a.g.e., s. 161 v. d., 163, 244.
89 İnceleme ve metin için bkz. Mustafa Özkan: Cinânî, Cilâü'l-Kulûb, İstanbul 1990.
90 Ayrıntılı bilgi ve tam metin için bkz. Mehmet Hengirmen: Güvâhî, Pend-nâme, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları 549, Ankara 1983.
91 Bkz. Cihan Okuyucu: Cinânî, Hayatı, Eserleri, Dîvânının Tenkidli Metni, Türk Dil Kurumu Yayınları 570. Ankara 1994, s. 60-61.
92 Bkz. Mehmet Çavuşoğlu: Yahya Bey, Dîvan, İst. Üniv. Edebiyat Fakültesi Yayın No: 2233, İstanbul 1977, s. 228-229.
93 Örnekler için bkz. Mehmed Çevuşoğlu-M. Ali Tanyeri: Üsküblü İshak Çelebi, Dîvan, Mimar Sinan Üniversitesi Yayınları No:15, İstanbul 1989, s. 268, (metin) 4 (dedenin kimliği); Kocatürk: Türk Edebiyatı Tarihi, s. 139 (Kabûlî'nin "dede" redifli şiiri).
94 Fuzûlî: Türkçe Divan neşr. Kenan Akyüz-Süheyl Beken-Sedit Yüksel-Müjgan Cunbur, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Türk Tarih Kurumu Basımevi Ankara 1958, s. 365.
95 Bkz. Mehmed Çavuşoğlu: Amrî, Divan, İst. Üniv. Edebiyat Fakültesi Yayınları No. 2538, İstanbul 1979, s. 160.
96 Bkz. Okuyucu: a.g.e., s. 150-154, 149.
97 Mertol Tulum-M. Ali Tanyeri: Nev'î, Divan, İst. Üniv. Edebiyat Fakültesi Yayınları No. 2160, İstanbul 1977, s. 589.
98 Bkz. M. A. Yekta Saraç: Şeyhü'l-islâm Kemal Paşazâde ve Divanı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (basılmamış, tarihsiz), s. 368, 383.
99 Bkz. Vasfi Mahir Kocatürk: Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970, s. 322.
100 Rûhî'nin terkib-i bendine pek çok nazire yazılmıştır. Bunların arasında en ünlüsü Ziya Paşa'nınkidir, bkz. Kocatürk: a.g.e., s. 385-391.
101 Bkz. Levend: a.g.e., s. 154, 153.
102 Bkz. Fuzûlî: Divan, s. 9-11, 480, 487.
103 Bkz. Saraç: Emrî ve Divanı, s. 19-20; Küçük: a.g.e., s. 444-445.
104 Bkz. Çavuşoğlu: Yayhya Bey, Divan, s. 597-598, 600-603.
105 Bkz. Çavuşoğlu: a.g.e., s. 169-172.
106 Bkz. Mehmed Çavuşoğlu-M. Ali Tanyeri: Hayretî, Divan, İst. Univ. Edebiyat Fakültesi Yayınları No. 2868, İstanbul 1981, s. 341.
107 Ali Nihat Tarlan: Hayâlî Divanı, Akçağ Yayınları, Ankara 1992, s. 321; Cemal Kurnaz: Hayâlî Bey Divanı Tahlili, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 805, 1000 Temel Eser Dizisi 132, s. 37.
108 Bkz. Çavuşoğlu: Amrî, s. 5-6, 185.
109 Bkz. Saraç: Kemal Paşa-zâde Divanı, s. 383.
110 Bkz. Saraç: a.g.e., s. 357.

111 Bkz. Okuyucu: a.g.e., s. 198-199.
112 Bkz. İdris Güven Kaya: Dukagınzade Yahya Begin Sanatı (doktora tezi), Kosova Üniversitesi Felsefe Fakültesi, Priştine 1985, s. 374-487.
113 Bu konuda bkz. Metin Akar: a.g.e., s. 45-48.
114 Bkz. Yukarıda s. 10, dipnotu 54.
115 Taşlıcalı Yahya'da Attar dükkanı önünden geçen kaba Türk'ün misk kokusu alınca bayılıp tezekle ayıltılması şekline dönüşen hikâye için bkz. Kaya: a.g.e., s. 487; bkz. yukarıda s. 10.
116 Erken kalkmanın insanı başarıya götüreceği ana fikrini işleyen bu hikâye Marzubannâme'de, Husrev ile veziri Buzurcımihr arasında geçer. Yahya Bey olayı sadrazam ünlü Ayas Paşa'ya aktarmıştır; bkz. Korkmaz: Marzubannâme, s. 227-228; krş. Kaya: a.g.e., s. 425.
117 Bu bölümler için bkz. Hüseyin Ayan: Leylâ vü Mecnûn, Dergah Yayınları, İstanbul 1981, s.
92-103.
118 Bu konuda ve 17. yüzyılda Atâyî'deki benzeri esprili motif kullanımı için bkz. Kortantamer: Nev'îzâde Atâyî, s. 367.
119 Nezahat Öztekin: Gül ü Bülbül, Fazlî (doktora tezi), İzmir 1987, s. 211-212.
120 Daha önceki örnekler için bkz. yukarıda s. 7, 11.
121 Örnek için bkz. Şentürk: a.g.e., s. 305-306; Nezahat Öztekin: a.g.e., s. 377, 389-391, 395396; Şentürk: a.g.e., s. 292-294; Nezahat Öztekin: Bekâyî'nin Gül ü Bülbül'ü ile Fazlî'nin Gül ü Bülbül'ünün Karşılaştırılması, Ege Üniv. Edebiyat Fakültesi Yayınları 107, İzmir 2000, s. 65-66.
122 Bkz. sırasıyla Şentürk: a.g.e., s. 382-383; Öztekin: Bekâyî'nin Gül ü Bülbül'ü, s. 41, 88, 103, 91-92; Mustafa Demirel: Kemal Paşazâde, Yusuf u Züleyha, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1983, s. 47-50.
123 Bkz. İbrahim Olgun-İsmet Parmaksızoğlu: Firdevsî-i Rûmî, Kutb-nâme, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1980, s. 111 v. d., s. 253-254; Şentürk: a.g.e., s. 445-446, 560-561; Halil İnalcık-Mevlüt Oğuz: Gazavât-ı Sultân Murad b. Mehemmed Hân, İzladi ve Varna Savaşları (1443-1444) Üzerinde Anonim Gazavâtnâme, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1978, s. 10, 21, 23, 53; Hatice Aynur: Mahremî ve Şehnâme'si, I. Kısım Yavuz Sultan Selim Dönemi, İstanbul 1997, s. 116, 122, 127, 138-139, 172, 203-204, 240; Mehmet Akkuş: Menâkıb-ı Sultan Süleyman (Risâle-i Padişâh-nâme), Kültür Bakanlığı 1277, 1000 Temel Eser/158, Ankara 1991, s. 54, 64.
124 Bkz. Hasan Köksal: Battalnâmelerde Tip ve Motif Yapısı, Başbakanlık Basımevi, Ankara 1984, s. 48, 83, 84, 85.

125 Orhan Şaik Gökyay: Destursuz Bağa Girenler, Dergah Yayınları, İstanbul 1982, s. 263264.
126 Örnekler için bkz. Latîfî: Evsâf-ı İstanbul (Hazırlayan: Nermin Suner (Pekin), İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul 1977, s. 13-15, 21, 52.
127 And: Osmanlı Şenliklerinde, s. 96, 151, 184, 188, 195, 194; Nutku: a.g.e., s. 96, 102, 124,128.
128 And: Gölge Oyunu, s. 244, 250-251, 258, 275.
129 Arslan: Manzum Surnameler, s. 12.
130 Bkz. Arslan: a.g.e., s. 459-461, 297, 328, 331-332, 333, 512, 497.
131 Bkz. Köprülü: "Meddahlar", s. 377-378, 384-385.
132 Nef'î hakkında bilgi, bibliyografya ve metin için bkz. Metin Akkuş: Nef'î ve Sihâm-ı Kaza, Akçağ, Ankara 1998.
133 Atâyî'nin hezeliyatı için bkz. Fevzi Çorapçıoğlu: Nev'î-zâde Atâyî, Divan (Mukaddime ve yk. 311-320 (mezuniyet tezi), İzmir 1986, s. 25-52.
134 Bkz. Çavuşoğlu: Zâtî'nin Letâif'i II, s.
135 Bkz. Akkuş: a.g.e., s. 25.
136 Bkz. Kocatürk: Türk Edebiyatı Tarihi, s. 502.
137 Bkz. Ali Fuat Bilkan: Nâbî Divanı, 2 cilt, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları 2946, İstanbul 1997, c. II, s. 1146, 1144; Seyit Kemal Karaalioğlu'nun Nâbî Divanı'nda Hiciv ve Mizah, üniversite bitirme tezi, İstanbul 1950 künyeli çalışmasına ulaşamadık.
138 Bkz. Bilkan: a.g.e., c. II, s. 1146, 1164, 1166, 1188, 1228.
139 Bkz. Faruk Kadri Timurtaş: "XVII. Asır Şâirlerinden Edirneli Güftî ve Teşrîfâtü'ş-Şüerâ'sı", Makaleler (hazırlayan: Mustafa Özkan), Ankara 1997, s. 363, 364, 365; bir örnek için bkz. Timurtaş:, a.g.e., s. 377.
140 Bkz. Manfred Götz: Turkische Handschriften, Teil 2, Franz Steiner Verlag GMBHWiesbaden 1968, s. 374-375.
141 Bkz. Kavruk: a.g.e., s. 246.
142 Bkz. Levend: Türk Edebiyatı Tarihi, s. 175.
143 Bkz. Kavruk: a.g.e., s. 247.
144 Bkz. Levend: a.g.e., s. 156.
145 Bkz. Kavruk: a.g.e., s. 204.
146 Bkz. Yağcı: a.g.e., s. 63, 64; XIV. fasıl 8. hikâyede Hintli filozof ile İskender arasında geçenler, Nasreddin Hoca ve Timur için de benzer bir şekilde anlatılır, bkz. Yağcı: a.g.e., s. 119.
147 Bkz. Kocatürk: Türk Edebiyatı Tarihi, s. 493-495; hikâyelerden "oda arkadaşı" adı altında sadeleştirilerek yayınlanan bir örnek için bkz Vasfi Mahir Kocatürk: Hikâye Defteri, Buluş Yayınevi, Ankara 1956, s. 20-29.
148 Evliya Çelebi için bkz. Mücteba İlgürel: "Evliya Çelebi", TDV İA, c. 11 (1995), s. 529-533.
149 Geniş bir özet için bkz. Kortantamer: Nev'î-zâde Atayî, s. 178 v. d., 199 v. d.
150 Sabit: Edhem ü Hüma (hazırlayan Turgut Karacan), Sivas 1990; Sabit: Zafernâme (hazırlayan Turgut Karacan), Sivas 1991.
151 Sabit: Amrü'l-Leys (hazırlayan Turgut Karacan), Sivas 1990.
152 Sabit: Derenâme (Ya da) Hâce Fesâd ve Söz Ebesi (hazırlayan Turgut Karacan), Sivas 1990.
153 Bkz. Bilkan: Nâbî Dîvanı, I. cilt, s. 57-58, 78-80, 87, 444, 556-557, 579-580, 580, 581, II. cilt, s. 714, 887.
154 Divan metni için bkz. Turgut Karacan: Bosnalı Alaeddin Sabit, Divan, Cumhuriyet Üniversitesi Yayınları No:37, Sivas 1991.
155 Bkz. Hüseyin Ayan: Cevrî, Hayatı, Edebî Kişiliği, Eserleri ve Divanının Tenkidli Metni, Atatürk Üniv. Yayınları No. 583, Erzurum 1981, s. 43, 160-162, 167, 178, 189, 200-201, 211, 216, 222, 226.
156 Bekri Mustafa için bkz. ? "Bekri Mustafa", Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, cilt 1 (1977), s. 381-382; Yıldırım: Bektaşî Fıkraları, s. 27-28.
157 Nurettin Albayrak: "İncili Çavuş" TDV İA c. 22 (2000), s. 277-278.
158 Bkz. Kortantamer: Nev'î-zâde Atayî, s. 420.
159 Bkz. Levend: a.g.e., s. 154.
160 Bkz. Levend: a.g.e., s. 153; krş. İstanbul Üniversitesi Ktp. T. Y., No. 250/2.
161 Ayrıntılı bilgi için bkz. Köprülü: "Meddahlar", s. 380 v. d.
162 Bkz. Kocatürk: Türk Edebiyatı Tarihi, s. 422.
163 Bkz. Kocatürk: a.g.e., s. 429-430.
164 Âmil Çelebioğlu: "Kekeme Dili (Lisân-ı Pepegî) İle Şiirler", Türk Folkloru Araştırmaları 1985/2, s. 27-34.
165 Bu konularda ayrıntılı bilgi için bkz. And: Osmanlı Şenliklerinde, s. 152, 156, 175, 176; Nutku: Edirne Şenliği, s. 74-75, 126-128; And: Gölge Oyunu, s. 250.
166 Kânî hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Muhittin Eliaçık: Tokatlı Kânî Divanının Tenkitli Metni, yüksek lisans bitirme tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1992, s. XIV, XV, XVII, XVIII, XIV, XXV, XXXIX, XL, XLII, XLIII, XLIV, XLV, LI I, LIV, LVI; bir mektubunun neşri için bkz. "Kânî'nin Sadrazam Yegen Mehmet Paşaya Yazdığı Ağır Bir Mektubu", Türk Dili sayı 593 (Mayıs 2001), s. 592-595; bu mektubun ve Feyzullah Efendi'ye yazdığı mektubun sadeleştirilmiş şekilleri için bkz. Ahmet Dizdaroğlu: "Kânî" Türk Dili Mektup Özel Sayısı, sayı 274 (Temmuz 1974), s. 78, 79-80; Kânî için ayrıca bkz. Orhan Şaik Gökyay: Tanzimat Dönemine Değin Mektup, s. 17-19.
167 Bkz. Levend: a.g.e., s. 154.
168 Bkz. Levend: a.g.e., s. 153.
169 Bkz. Adnan İnce: "Mirza-zâde Mehmed Sâlim Efendi'nin Manzum Mektupları", Altıncı Milletlerarası Türkoloji Kongresi, İstanbul, 19-23 Eylül 1988, s. 18, 30.
170 Bkz. Levend: a.g.e., s. 154-155.
171 Bkz. Levend: a.g.e., s. 157.
172 Kocatürk: Türk Edebiyatı Tarihi, s. 352-354.
173 Bir fikir edinmek için bkz. Mustafa Yatman: Osmanzâde Tâib Dîvanı'ndan Seçmeler, Kültür Bakanlığı Yayınları 1015, Ankara 1989, s. 40, 76.
174 Nedim için bkz. Muhsin Macit: Nedim Divanı, doktora tezi, Gazi Üniversitesi, Ankara 1994, s. LVIII, s. 51-52, 64-65, 265, 356, 492.
175 Bkz. Mehmet Arslan-İ. Hakkı Aksoyak: Haşmet Külliyâtı, Sivas 1994, s. 22-23, 32 v. d., 155-156, 159, 184-185, 264, 271, 279.
176 Bkz. Naci Okçu: Şeyh Galib, 2 cilt, Kültür Bakanlığı, Türk Klasikleri, Ankara 1993, I. cilt, s. 100-101, 125-127, 173, 447, 466, II. cilt, s. 688, 829, 882, 885, 955; Cem Dilçin: "Şeyh Galib'in Mevlevî-hânelerin Tamirine İlişkin Şiirleri" Osmanlı Araştırmaları XIV (1994) den ayrı basım.
177 Bkz. Süreyya Beyzâdeoğlu: Sünbülzâde Vehbî, İklim Yayınları, İstanbul 1993, s. 29-0, 4246; Süreyya Beyzâdeoğlu: Sünbül-zâde Vehbî, doktora tezi, İstanbul Üniversitesi, İstanbul 1985, s. 65, 76, 156, 172-173, 231, 264-269, 334, 335, 337.
178 Bazı örnekler için bkz. Süreyya Beyzâdeoğlu: Sünbülzâde Vehbî, Lutfiyye, Cihan Neşriyat ve Matbaacılık, İstanbul 1996, s. 45-47, 53-54, 59-61, 63-64, 75-76, 82-85; örnekler pek çoktur.
179 Örnekler için bkz. Mehmed Arslan: Pendnâme-i Zarîfî, Sivas 1994, s. 22, 35, 41, 76.
180 Bkz. Orhan Okay-Hüseyin Ayan: Şeyh Galib, Hüsn ü Aşk, Dergâh Yayınları, İstanbul 1975, s. 42-43, 49-50, 51-52, 73-74, 125-129, 132-138, 176, 213-214, 243, 244, 245.

181 Bkz. Korkmaz: a.g.e., s. 70.
182 Bkz. Turgut Karabey-Mehmet Vanlıoğlu-Mehmet Atalay: Şeyh Galib, Şerh-i Cezîre-i Mesnevî, Atatürk Üniversitesi, Erzurum 1996, s. 64-65, 97.
183 Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Mehmet Arslan-İ. Hakkı Aksoyak: Haşmet Külliyatı, s. 3744.
184 Bkz. Arslan-Aksoyak: Haşmet Külliyatı, s. 440-445.
185 Bkz. Kocatürk: Türk Edebiyatı Tarihi, s. 500, 501.
186 Bkz. Kocatürk: Türk Edebiyatı Tarihi, s. 547.
187 Bkz. Kocatürk: a.g.e., s. 587-588.
188 Ayrıntılı bilgi için bkz. Murat Bardakçı: a.g.e., s. 18-29.
189 Bkz. Kocatürk: a.g.e., s. 595-596.
190 Bkz. Levend: Türk Edebiyatı Tarihi, s. 155.
191 Bkz. Levend: a.g.e., s. 155.
192 Bkz. Kavruk: a.g.e., s. 95.
193 Amil Çelebioğlu: Kekeme Dili (Lisan-ı Pepegî) İle Şiirler, s. 28, 30; Cem Dilçin: "Divan Şiirinde Gazel" Türk Dili, Türk Şiiri Özel Sayısı II (Divan Şiiri), sayı 415-416-417 (Temmuz-Ağustos-Eylül 1986), s. 107-108.
194 Bkz. Kocatürk: a.g.e., s. 586.
195 Ayrıntılı bilgi için bkz. Köprülü: "Meddahlar", s. 400 v. d.
196 Arslan: Manzum Surnameler, s. 12.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
4148 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın