• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
60.000'lik Tarihi Fotoğraf Arşivi
XVII ve XVIII. Yüzyıllarda İstanbul Türkçesi: Sesler ve Uyumlar Üzerine Bir Değerlendirme / Prof. Dr. Mertol Tulum

Türkiye Türkçesinin üç ana döneminde yaklaşık sekiz yüzyıl süreyle kullanılmış olan Arap kökenli eski Türk abecesi (alfabesi) dilimizin gerek kendi ünlü ve ünsüzlerini, gerekse -başta Arapça ve Farsça olmak üzere- yabancı dillerden alınıp konuşma diline girmiş kelimelerde değişmelerle ortaya çıkmış olan sesleri yansıtabilecek işaretlere ne yazık ki sahip değildi. Bu yüzden en eski tarihli metinlerden başlanarak bu uzun süre içindeki durumu incelenebilecek olan eski imlâmız, Türkçemizin türlü fonetik gelişmelere bağlı olarak hem kendi ses düzeninin gelişimini, hem de alıntılardaki halklılaşma (bu aynı zamanda Türkçeleşme'demektir) sürecinin safhalarını belirleme açısından doyurucu sonuçlara varmamıza imkân vermez. Bununla birlikte -aşağıda sık sık vurgulayacak olduğumuz gibi- özellikle alıntı kelimelerin söylenişindeki değişikliklerin -tam doğru söyleyişleri vermek vb. gibi farklı amaçlarla- metinlere yer yer yansıtılmış olması; bu arada okur yazar sayısının artmasına bağlı olarak çok kullanılmakla kararsız görüntüsünden kurtulup iyice yerleşen imlâyı -pek de tahsil görme imkânı bulamadığı için- iyi bilmeyen, ama okumaya ve yazmaya olan heves ve düşkünlüğü yüzünden yazmadan edemeyen; kimilerince hor görülmüş, kimi zaman da 'eli kuruyasıca' diye ilençle anılmış olan eli öpülesicelerin yanlışları (tabii ki donuklaşan imlâya göre); ama daha da önemlisi, bu çalışmada ilk defa değerlendirilecek malzemeyi sunan, dilin meselelerine özel ilgi duymuş, farklılıkların farkında olarak karşılaştıkları açmaz ve çıkmazları aşacak yol ve geçit arayışı içinde olmuş olanların denemelerinin saçtığı aydınlık sayesinde belli noktalara kadar yürünebilmektedir.

Öte yandan alıntı kelimelerin farklı yazılışlarla metinlere yansıtılmış olmaları hemen ve her yönüyle değerlendirilmeleri için yeterli sayılamaz. Her alıntı, söyleyişte ortaya çıkabilecek değişikliklerle birden ve kısa bir sürede öylece benimsenmiş olarak konuşma dilinde yer bulamaz; ayrıca her alıntının farklı zaman dilimlerinde dile girdiği ve değişikliklerin gerçekleşme süreçlerinin bu yüzden her kelime için ayrı ayrı olduğu göz önünde bulundurulacak olursa, ne belli kelimeler için, ne de belli zaman dilimleri için işleyen belirleyici bir süreçten söz etmenin mümkün olabileceği anlaşılır. Bu yüzyıllar boyunca işleyen ve durmaksızın yenilenen süreçte, önceleri üst sınıfların diline (yeni süreçlerde yaşandığı gibi, yabancı dil bilenlerin aracılığı ile) asıl söylenişleriyle girmiş nice kelime, dar bir alana sıkıştığı için hiçbir değişikliğe uğratılmaksızın donuklaşıp yabansı yanlarıyla öylece kalakalmış, niceleri ise günlük dilin ihtiyaçlarına karşılık olan bir kavramı (bu yalın ve yoğun bir kavram olabilir) yansıtmasına bağlı olarak kısa bir sürede bulduğu geniş kullanım alanı içinde hızlı, ama ayrı ayrı yerlerde birden çok değişikliğe uğratılarak, dilin kendi kaynak kelimeleri yanına yerleşivermiştir.

Her iki durum açısından da önemli olan, yine de kullanılan yazı türünün ve ortak kabule dayanan yazım sisteminin konuşma dilinin değişimlerini yansıtabilme araçlarına ne derecede sahip bulunduğudur. Kullanılan abece yeterli değilse, başka malzeme ve araçlar da bulunmuyorsa, özellikle dönemler içinde farklılaşmış olması çok doğal olan fonolojik değerlerin belirlenmesinde büyük güçlükler, hattâ imkânsızlıklarla karşı karşıya kalınmış olacaktır.

Bütün bu sebeplerle Türkiye Türkçesinin bütün dönemleri için geçerli olmak üzere, ses yapısında uzun ünlü de bulunan bütün alıntı kelimelerin ünlüler bakımından fonolojik durumunu değerlendirmek yerine, halklılaşarak dilde geniş kullanım alanı kazanmış ve bu yüzden de uğratıldığı değişimin yazımına yansıdığı kelimeleri ele almak; ayrıca, zamanın konuşma dilini tanıtan çeviri yazılı metinlerin verdiği malzemeyi de kullanarak, daha sınırlı bir değerlendirme çerçevesi içinde kalmanın uygun olacağını düşünmekteyiz.

Böyle bir yaklaşım, tarihli metinlere dayanılarak, 14. yüzyıldan itibaren Arapça ve Farsça asıllı kelimelerin konuşma dilindeki değişim süreçleriyle ilgili değerlendirmeler yapmamıza imkân verir. Belki az sayıda kelime üzerinde, ama yazılış farklarını yanlış sanmadan, bunları fonolojik değerde sayarak yapılacak ciddî çalışmalar, değişen söyleyişi yazıya yansıtılmamış başka kelimeler üzerinde -bir ölçüde de olsa- sonuç çıkarmamıza da yarayabilir.

Bu yazıdaki amacımız, evvel emirde, 17-18. yüzyıllar Türkçesinin fonolojisini bu yüzyılların üç büyük dil bilimcisine, aynı zamanda minnetle anılası üç büyük Türkçe hadimine (Evliya Çelebi, Meninski, Viguier) dayanarak en önemli yönleriyle ortaya koymaktır. Bununla birlikte, özellikle Evliya Çelebi'nin Türkçenin o yüzyıldaki seslerini yansıtmak için eski Arap kökenli abeceyi kullanırken yürüdüğü yol üzerinde öncekilerin ayak izlerinin bulunduğunu göstermek üzere, çalışmalarımız sırasında kullandığımız kendi özel kaynaklarımız arasında yer alan iki ayrı metnin malzemesini kullanacağız.

Bunlardan biri, adını 'Hüsâm-ı Sahrâvî' olarak kaydeden ve kimliği hakkında kaynaklarda bilgi bulunmayan bir yazarın Tuhfeten li-Hazreti'l-aliyye adlı eseridir ki eldeki biricik nüshası 1948 yılında merhum Prof. Ahmed Ateş tarafından tanıtılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman'a (1520-1566) ithaf edilen bu eserin biricik nüshasının sonu eksiktir, ancak bu nüshanın yazarının elinden çıkma (otograf) nüsha olduğunu sanıyoruz; dolayısı ile bu eser bizim değerlendirmelerimiz açısından 16. yüzyılı temsil etmektedir. Dr. Osman Kemal Kayra'ya bu nüsha üzerinde yaptırdığım dil çalışması değerli, ancak birçok yönden tamamlanmaya muhtaçtır. Bu metin için Tuhfe kısaltmasını kullanacağız.

İkincisi bizim kütüphane çalışmalarımız sırasında bulduğumuz ve malzemesini kendi çalışma konularımız için çoktandır derlediğimiz hâlde yayımına bir türlü zaman bulamadığımız Ravzatü't-Tevhîd adlı eserdir. Kendisini 'Ahmed Çelebi' diye tanıtan ve yaşadığı renkli ve maceralı hayatı da benzersiz eserine ekleyen bu yazar Yavuz Sultan Selim ve Kanuni çağlarını idrak etmiş bir 16. yüzyıl simasıdır. Kullandığımız nüsha 987/1597 tarihini taşımaktadır; dolayısıyla bu eser de incelememiz açısından 16. yüzyılı temsil etmektedir. Bu eser için kullandığımız kısaltma Ravza'dır.

17-18. yüzyıllar konuşma Türkçesinin fonolojisini aydınlatmak amacındaki çalışmamızın ana malzemesi Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinin ilim dünyasında S nüshası olarak tanınan yazmasının ilk dört cildinden toplanmış olan 'farklı' yazım örnekleridir. Yazmanın müellif hattı olduğu konusundaki düşünceye (bu düşünce ilkin Kreutel tarafından ileri sürülmüştü) karşı çıkan kimi ilim adamlarının (Prof. Fahir İz gibi) 'yanlış' saydığı bu örnekler üzerinde -eserle ilgili bir neşir kılavuzu hazırlamak görevi ile- 1987 yılında yaptığımız bir inceleme bunların aslında 'sistemli yanlışlar' olduğunu göstermişti. Bu sistemi o zaman hemen hemen çözmüştük; ne var ki ortaya çıkan fonolojik sistem esaslarının başka verilerle desteklenmesi gerekiyordu. Bu veriler de o zamanların Türk ülkesine ve Türklerine ilgi duyan yabancıların yazmış oldukları Latin harfli Türkçe metinler, gramer ve sözlüklerdi. Meninski'nin dört ciltlik büyük sözlüğü üzerinde başlayan çalışmamızın ilk sonuçları şaşırtıcı idi. Seyahatname'den elde ettiğimiz esaslar Meninski'nin uyguladığı çeviri yazı esasları ile bire bir denecek uygunlukta idi. Bu arada Boeschoten'in incelemesi yayımlandı. Elindeki bizimkine göre az sayıdaki örnekle önemli sayılabilecek sonuçlar elde etmişti. Sonraki yıllarda özellikle 18. yüzyıl için incelediğimiz Viguier'in grameri ise Evliya ve Meninski'nin 17. yüzyıl için belirlediği Türkçenin fonolojik esaslarının çok az farklılaşmış biçimlerini sunmakta idi. Elde ettiğim sonuçların daha ayrıntılı olarak işlenebilmesi için üç ayrı öğrencime bu malzemeler üzerinde doktora tezleri yaptırdım. Bunlardan, Seyahatnâme'nin S yazmasının malzemelerine dayanan Musa Duman ve Hayati Develi'nin çalışmaları yayımlanmıştır (bk. Kaynaklar).

Aşağıda sunulan çalışma, esas olarak, 17. ve 18. yüzyıllarda Türkçe'nin sesleri ve ses uyumları üzerine yapılmış bir değerlendirme, Seyahatname'nin sözünü ettiğimiz Arap harfli yazması ile Meninski ve Viguier'in çeviri yazılı malzemeleri üzerinde bir fonolojik yorum denemesidir. Bu yorumun Arap harfli metin malzemeleri kullanılarak önceki yüzyılla/yıllarla da ilgilendirilmesi ve desteklenmesi gerekmekteydi; bunun için de yazma kitaplıklarda yıllardır yaptığımız araştırmalar sırasında karşılaştığımız başka metinlerden elde edilmiş malzemeleri kullandık. Değerlendirmemizde önceki yüzyılla kurulacak ilişki, her şeyden önce, ele alınan gelişme süreçlerinin 17. yüzyıldan önceki uzantısına, tanıttığımız iki yazmanın sağladığı malzemenin sınırları ölçüsünde atıfta bulunmaktır. Bununla, yorum sonuçlarının 16. yüzyılla doğrudan ilgisinin bulunmadığını belirtmek istiyoruz.Sesler Ünlüler 17. yüzyıl Türkçesinde kaç ünlü vardı ve bunların fonetik değerlerini belirleyen ayırıcı özellikler nelerdi? Bu iki soruyu Evliya Çelebi'ye kadar Türkçeyi ana dili olarak kullanan herhangi bir kimsenin ne kendi kendisine sorup cevabını aradığı, ne de öğrenmek için bir başkasına yönelttiği hakkında bir bilgiye sahibiz. Bir Türkçe gramer yazmamış olsa da -Türkçe'yi ses, yapı ve anlam incelikleri ile tanımış olduğunu çalışmaları ile ortaya koymuş bulunan rahmetle anılası Edirneli Mehmed Muhyiddîn-i Gülşenî'nin (Muhyî) (ö. 1014/1605) hakkını vermeden geçmeyelim. Dünyanın ilk yapma dilini icat eden (Eserine bu dilin kelime ve kurallarına göre 'Bâley Belen' [Muhyî'nin Dili] adını vermiştir) 16. yüzyıl ilim ve kültür hayatımızın bu parıltılı simasının, yapacağı dilin ses düzenini kurmaya çalışırken, ana dilini iyi incelemiş ve asıl yapı malzemesi olarak kendi dilinin seslerini kullanmış olduğu görülür. Yine de onun doğrudan Türkçeye karşı yoğun ilgi duyduğu söylenemez; bu da hayıflanacak bir durumdur.

Soruları bu biçimde soran ve cevaplarını arayan olduğu bilinmiyor, bu doğrudur; ama yazma metinlere çoğu kez belki serpinti biçiminde, kimi zaman ise -bizim burada malzemesini tanıttığımız Ravzatü't-Tevhîd'de olduğu gibi- bir sağanak gibi bol ve bereketli düştüğü görülen farklı yazım örnekleri, aslında birçok okur yazarın konuşulan dil ile yazıya geçirilen dil arasındaki farktan, ayrıca yazıya geçiriş biçiminden duydukları rahatsızlığın ve kendi arayışlarının cesur ifadeleridir. Bu yüzden herkesin yaptığından farklı olanı yapmışlar, kullanılagelen kalıpları değiştirmişler, araçları eksik ve yetersiz bulup zenginleştirmeye veya kendi içinde yeniden düzenlemeye çalışmışlar, böylece de her şeyden önce kendi duydukları ölçüde bir ihtiyacı karşılama yoluna gitmişlerdir.

Evliya Çelebi'nin duyduğu ihtiyacın sınırları ise çok genişti. O seyahatleri sırasında gördüklerini kabaca ve kısa yoldan aktarmakla yetinecek yaradılışta biri değildi. Doymak bilmez merakı ile her şeyi alabildiğince öğrenmek ve bunları olabildiğince kusursuz ve eksiksiz bir biçimde yansıtabilmek onda sanki bir tutkuydu ve bunun için çok önceleri hazırlamış bulunduğu belli bir çalışma taslağına sahipti. Bu taslakta tanıtacağı her yörenin hemen her şeyi ve bu arada özellikle dili de vardı; (çünkü onun dile duyduğu ilginin canlılığı eserinin neredeyse her sayfasında hissedilir) bu yüzden eseri Türkçe'nin ağızlarından ve başka dillerden de (Kafkasya'nın küçücük kabile dillerine kadar) örnekler ihtiva eder. Öte yandan bu taslakta gezileri sırasında tanıdığı insanları da bütün renkli kişilikleriyle tanıtma düşüncesi yer alıyordu; bu yüzden de onları tanıtırken onların kendi 'ağız'larına, kendi kullandıkları 'kelime' ve 'deyim'lerine ve 'söyleyiş biçimlerine yer verir. Hasılı o kendi renkli kişiliğinin de katıldığı çok renkli bir dünyaya ayna tutmak istemiş müstesna bir kişilikti. Gördüğü, duyduğu, öğrendiği her şeyi, yaşadığı maceralı ve fırtınalı hayatın her ânını ve sahnesini bütün canlı parçalarıyla, bir fotograf sadakati ve netliği ile yansıtıp gösterebilme kaygısı taşıyan bu müstesna yaradılışın elindeki biricik vasıta 'dil'; kulağının algıladığı sesleri kayda geçirebileceği, gözünün gördüğü renk, çizgi, kalıp ve hareketleri sabitleştirebileceği tek imkân da ses kalıpları olan 'harfler' idi.

İşte Evliya Çelebi'nin -boyutları itibariyle- ne kendisinden önce, ne de kendisinden sonra kimsenin başaramadığı bir işe girişmesi böyle büyük ve zorlayıcı bir ihtiyaçla karşı karşıya kalmak olmuştur. Aşağıda belli bir ölçü içinde kalınarak ele alınacak bu büyük girişim, Türkçenin o gün kullanılmakta olan abecesini düzenleyerek kulağının duyduğu sesleri olduğu gibi yansıtabileceği bir yazım sistemi kurmak amacına dayanır. Bunun için iki tür malzemeyi, kulağının duyduğu sesler ile abecedeki ses kalıplarını, birbirleriyle mükemmel surette denkleştirerek, konuşma biçimlerini aktarabileceği biçimde düzenledi. Bu düzenleme öncelikle dilin iki tür sesinin, ünlü ve ünsüzlerinin belirlenip, ses niteliklerine göre iki öbek hâlinde ilişkilendirilmesine dayanır. Onun ilk yaptığı da bu olmuştur. İkinci husus ise bu ilişkilerin yazıya hangi malzemeler ile aktarılacağıdır. Bu malzemeler eldeki (çünkü yeni bir şey katamazdı) abecenin harf işaretleri ile öteki seslilendirme vasıtaları olan 'hareke'lerdi. Bunları kullandı.

Evliya'nın ana hatları ile tanıtmaya çalıştığımız sistemini nasıl kullandığı, gerçekleştirdiği uygulama örnekleri üzerindeki değerlendirmelerle aşağıda sunulacaktır.

Evliya Çelebi'nin Türkçe ve yabancı kökenli alıntı kelimeler üzerindeki uygulamasına göre 17. yüzyılın konuşma dilinde 9 ünlü bulunmaktadır:

/a/, /e/, /e/, /ı/, /i/, /o/, /ö/, /u/, /ü/.

Onun bu belirlemeyi nasıl başardığı ve sesleri konuşma dilindeki gibi (söylendiği gibi) aktarmak istediği için zamanında kullanılan 'yazı işaretleri' ('harf işaretleri' ve 'hareke' denilen ünlü işaretleri) ile kurduğu yazım düzeni içinde bu ünlülerin yerini nasıl ayırt ettiği aşağıda tek tek ele alınıp değerlendirilecektir.

Evliya'nın sekiz ünlüsünü tek tek ele almadan önce uzun ünlüler hakkında kısa bir değerlendirme yapmayı gerekli görüyoruz.

Arapça ve Farsçadan alınmış kelimelerle birlikte dile girmiş olan uzun ünlülerin bu yüzyıldaki durumunu ne Evliya'nın emsalsiz uygulamasını ihtiva eden Seyahatname'nin S nüshasına dayanarak, ne de çeviri yazılı metinlerin yardımı ile tam olarak belirlemek mümkündür; ancak halklılaşan kelimeler üzerinde, yazıya yansıtıldığı ölçüde, tek tek değerlendirme yapılabilir. Bu ölçü içinde kalındığında, Evliya'nın bu tür kelimeler üzerindeki sistematik imlâ uygulaması oldukça iyi bir fikir verebilmektedir.

Uzun ünlülerle ilgili asıl kaynaklar (gramerler de dahil) çeviri yazılı metinlerdir; ama başta, Meninski'nin abidevî sözlüğü olmak üzere, çeviri yazılı metinlerin bu meseleyle ilgili malzemeleri konuyu 17. ve 18. yüzyıllar için dahi aydınlatmaya yetmez. Bu yüzden yine de bu metinlerin kaydettiği halklılaşmış (Meninski bunları ayrı ayrı belirtmektedir) biçimleri Arap harfli metinlerin verileriyle karşılaştırmakla yalnızca konuşma diline inmiş kelimelerin sığdığı ölçek içinde kalınarak değerlendirme yapmak en iyi yoldur.

Aşağıda tek tek ele alınarak durumları incelenecek olan ünlülerin değerlendirilmesi sırasında bu meseleye de temas edilmiş olacaktır.

Düz Ünlüler

/A/

a. Türkçe kelimelerde çoklukla medli elif (başta) ve elif ile, halklılaşan alıntı kelimelerde medli elif, elif ve üstün ile belirtilmiştir. Türkçe kelimeler için örnek vermek gereksizdir; aşağıya Evliya'nın halklılaşmış alıntı kelimeler üzerindeki uygulamasını gösteren örnekler alınmıştır.

medli elif ile (başta) abraş < ebreş; ahı (< ehî); anbar (< enbâr) elif ile (iç ve son seste) davul (< tabl);

mağara (son hecede; < megâre; Orta hecenin uzunluğu kaybolduğu için düşürülen elif'i son hecede a için kullanılmıştır.);

maşad 'Yahudi mezarlığı' (ikinci hecede; < meşhed);

parekende (< perâkende). Bu örnekteki uygulama da oldukça çarpıcıdır. Açık ilk hecenin değişip kalınlaşan ünlüsü için elif kullanılmış, ikinci hecede ise, ünlünün uzunluk değeri değiştiği için elif düşürülmüştür.);

sarnıc (< sahrîc); şamata (son hecede; < şemâte[t]. 'Mağara' kelimesinde olduğu gibi, orta hecede uzun söylenmediği için yazılmayan elif, son hecede a için kullanılmıştır.);

şar (< şehr);

şazravan (< şâdervân. Bu örnekte kapalı hecelerde elif, aslında uzun/a/değerinde olduğu hâlde, kısa/a/değeri ile bırakılmış (Bunun kapalı hecelerin ünsüz sesleriyle ilgili olduğu söylenebilir.] üç heceli kelimenin uyum gereği değişen açık orta hece ünlüsü için de elif kullanılmıştır:)

üstün ile abdal (İlk hece ünlüsü ayın ile yazılmış, ayrıca üstün de konmuştur. < ebdâl); damağları (İlk iki heceye konmuştur.< demâg; Farsça'da kapali/e/ile. Ünsüz-ünlü yapısındaki bu gibi örneklerde üstün'ün a değerinde bulunduğunu söylemek mümkün değildir; ancak sonraki hecenin kalın ünlü taşıması hâlinde bu hecenin bir gerileyici benzeşmeye uğramış olduğu söylenebilir);

garez (< garaz.) her iki heceye konmuştur. İkinci hecede son ünsüzün ze ile yazılması ünlünün ince söylenmesi yüzündendir.);

kulampara (< gulâm-pâre. İkinci hece ünlüsünün kaybolan uzunluğu yüzünden elif kullanılmamıştır.);

Haydar (< Hayder; her iki hecede kalın ünlü için elif kullanılmış, ayrıca üstün de konmuştur.);

haylaz (İlk hecede, yukarıdaki örnekte olduğu gibi, hem elif, hem hareke kullanılmıştır.);

para-lamazız (< pâre-; İlk hecede yalnız üstün, ikincide hem elif, hem üstün kullanılmıştır.);

rahat-lığının (İkinci hece sonundaki ünsüzün te yerine tı ile yazılmış olması, hece ünlüsünün bir ince/a/değerinde söylenmediğinin delilidir. Meninski/a/ile/e/arasında bulunan ve/e/'ye yaklaşan bu ünlü için â işaretini kullanır. Aslında birçok yazma metinde belli ünsüzlere sahip alıntı kelime tabanlarının çoğu kez ince sıradan ek (-lik gibi) aldığının görülmesi, bu sesin geçmiş dönemlerde de -en azından okumuşların dilinde- varlığını ileri sürmek için yeterlidir.);sakî (kaf ile); sa'leb; sara (< sar'a); şamata (< şemâte[t]. Söyleyişte uzunluk değerini yitirmiş olan orta hece ünlüsü için elif yerine üstün kullanılmıştır.);

tavlımbaz (< ta'lîm-bâz)

b. Evliya'nın alıntı kelimelerde uzunluk değeri bulunmayan a sesleri için baş vurduğu ikinci yol ünsüz işaretlerini kullanmaktır; yazmalarda bu uygulamanın da önceki yüzyıllarda tek tük örnekleri bulunmaktadır:

elif yerine ayın

'abdal (< ebdâl); 'aşkar (< eşkar); 'aşkıya (< eşkıyâ); 'ajder (< ejder) he yerine ha (can) havli (< hevli; hevl 'korku'); muhayyâ (< müheyyâ) he yerine hı nezâhatında (< nezâhet) sin yerine sad  astar (< estâr); sakkâ (sakkâ); saya (< sâye) peltek se yerine sad savab (< sevâb) te yerine tı murtat (< mürted[d]; iki tı arasında elif'e de yer verilmiştir.); rahat-lık (< râhat. Meninski'nin, bulunduğu hece ve komşu hece ünlülerini incelttiğini var saydığı Arapça'nın yazıda ha ile aktarılan sesi, Evliya'ya göre -hiç değilse bu kelimede- böyle bir etkiye sahip değildir. Bunu belirtmek için de son sesi te yerine tı ile yazmaktadır.) zel yerine zı zahayır (< zehâir. ayrıca: hı yerine he ile.); zahîre (
/E/

Bu ünlü için Evliya birkaç biçim kullanmıştır:

1. Çoklukla işaretsiz, az sayıda örnekte ise, daha ziyade farklı söyleyişi belirtmek amacıyla, vokal işareti (üstün) ile. Örnekler harekeli olanlardan verilmiştir:

cehet (< cihet); ceyran; deblek (< tablek); derece (birinci ve son hecede; orta hecede he ile); derveze (üç hecede de hareke; < dervâze); devir (< devr); emir (< emr); esbab; kehriba (< keh-rübâ); kel-evvel; kenevir; lehem (< lahm); metris; servi (< serv); serbes (iki hecede de); leş (< lâşe)

2. İlk iki hecesi açık üç heceli kelimelerin orta hecesinde he ile: ce-re-yan, ha-re-kat, ku-de-ma, ta-ra-fı, se-be-biyle gibi.

Bu uygulama Evliya'dan önce de görülmekte ve buna kelimeleri hecelere ayırmak içinbaş vurulduğu anlaşılmaktadır. Ravza'da şu örnekler bulunur:

haz-re-te; sî-re-ti-len; sû-re-ti; üc-re-ti-dür (hepsi de re'den sonra)
ama: er-ga-nun; lî-ne-ti

Son iki örnekte bitişen harflerin (gayın ve ye), aslında (yani: doğru yazılışında) bitiştirildiği harften ayrılıp bir he ilâvesiyle hece kurduğuna dikkat edilmelidir. Bunu yapmaktaki asıl amaç, her halde, kelime 'hareke'siz yazıldığında ikinci hece ünlüsünün yanlış okunmasını engellemektir. Boeschoten Seyahatname'den derlediği örneklere dayanarak, bilhassa dal ve rı'dan sonra kullanılmış olmasına dikkat çeker ve bunun kendisinden sonraki harfle bitişmeyen bu harfler yüzünden kelime sonlarını belirlemekteki tereddüdü gidermek için başvurulmuş bir yol olduğunu söyler. Gerçekten de meselâ ce-rı-ye-elif-nun harfleriyle yazılan 'cereyan' kelimesinde birbirine bitiştirilerek yazılan ilk iki harf 'cer', ye-elif-nun da 'yan' biçiminde anlamlı iki ayrı kelime imişçesine okunabilir. Bununla birlikte, yukarıdaki 'er-ga-nun' ve 'lî-ne-ti' örnekleri ile aşağıda tanıtacağımız 'Beyrek Hikâyesi' yazmasının örnekleri, seslilendirme işareti olan 'üstün' kullanılmadığında hece ünlüsünü doğru okutma amacı ile bu yola başvurulduğunu söylemenin daha kabul edilebilir olduğunu destekler; nitekim aşağıda diğer ünlülerle ilgili yazım kuralları ele alındığında, alıntılarda/ı/,/i/için ye, yuvarlak dört ünlü için de vav kullanıldığı görülecektir.

2. İnce ve kalın sırada ünlülerle kullanmak üzere sınıflandırdığı ünsüz işaretleri ile ayın yerine elif ezrâil (< 'azrâil) tı yerine dal teblek (< tablek) zad yerine ze: garez (< garaz); tezmin (< tazmîn)

ha yerine he:

fehvâ (< fahvâ); hedde (< hadde); heremeyn (< haremeyn); hezm (< hazm); kehhâle (< kahhâle); lehem (< lahm); mükehhel (< mükahhal)

Kapalı /E/

Türkçe köklerde az sayıda kelimenin ilk hecesinde var olan bu sesin yazıya yansıyan örneklere dayanarak Osmanlı Türkçesi'ndeki tarihi ayrı bir değerlendirme konusudur. Ne var ki, bu sesin şehirli dilinde gittikçe alçalarak sonunda açık/e/ile birleştiği, buna karşılık Anadolu ağızlarında korunarak günümüze kadar geldiği söylenebilir.

Önce Tuhfe ve Ravza'da bulunan 16. yüzyıla ait, hepsi üstün ile seslilendirilmiş örnekleri verelim:

Tuhfe

ye-re; de-yicek; ye-digi Ravza

de-di, de-mişler, de-yelüm, de-yü, de-dügüm; e-rişe; ye-ter

Evliya Çelebi bu sesin 17. yüzyıldaki durumunu oldukça iyi yansıtmaktadır. Ona göre her şeyden önce bu ses İstanbul Türkçesinde yaşamaktadır ve iki yönlü bir gelişme ve değişme içindedir.

O bunu belirtmek için iki yazı aracı kullanır: ye ve hareke (üstün ve esre), kimi örneklerde ise ye ve esre kullanır:

ye ile

dedi, vere, yere esre ile

deyü, derken, yedim, yeyün ye ve esre ile vererek üstün ile
demişler, ver, verüp, verelim, yer, yerim

Meninski'nin bu ses ile ilgili kayıtları da çok önemlidir. Ona göre e'li şekiller halklılaşmış söyleyişleri verir, i'li şekiller ise esas (eski) şekillerdir. Ayrıca Meninski bu ikili biçimleri çoğu kez de -birlikte ve aynı ölçüde kullandığını vurgulamak üzere- 'seu (ya, ya da)' olarak gösterme yolunu kullanmıştır. Bu münasebetle tekrar hatırlayalım; onun vulg. ile kısalttığı 'vulgaris' 'ortak dil, günlük konuşma dili' anlamına gelir, İstanbul'un 'şehirli dili'ni, İstanbul halkının büyük çoğunluğunun konuştuğu dili açıklar. Meninski bazı kelimelerde bu ses için özel bir işaret de kullanmıştır: e. Bunun kapalı/e/'li heceleri seslilendirmek için seçildiği açıktır. Örnekler bu üç seslilendirme biçimine göre öbeklenmiş olarak verilecektir.

açık /e/ ile (yaygın [halklılaşmış] söyleyişler)

dernek; enemek, enenmiş, enetmek; erişmek; etmek; evmek; vere; vermek; yel; yedürmek; yemek; yemiş; yemeler; yeyecek; yeyegen; yeygü; yeyici; yeyiş

/i/ ile (kapalı /e/'nin yükseldiği kelimeler)

dirnek, inemek, inenmiş, inetmek; inmek; irişmek; itmek; ivmek; vere; virmek. Ayrıca: bil (Farsça asıl), şin (Ermenice asıl)

kapalı /e/ ile (yaygın olarak kullanılmayan eskimiş asıl şekiller)

bel; bez; en, enlik; enmek; el (< il); tel; vere (< vire;

Bir kaç alıntı kelimede de aynı gelişme sürecinin bulunduğunu bu içaretle gösterir: bel (Farsça: bîl); sel (< Farsça: sîl); tez (< Farsça: tîz) şen (> Ermenice: şîn) /I/

Eski abecenin Türkçe bakımından en büyük eksiği, bu ünlünün tarihî süreç içindeki durumunu belirlemekte büsbütün yetersiz oluşudur. Bununla birlikte, daha önceki yüzyıllar için damak ünsüzlü ekler (-lIk,-cUk,-dUk vd.) ve transkripsiyon metinleri (özellikle 16. yüzyıldan sonra) en azından durumu eni konu tartışacak malzeme vermektedir.

Bu ünlüyü belirtmekte Evliya'nın alıntı kelimelerde başvurduğu yol, ince ünlüler için kullandığı ünsüzlere karşılık gelen hı, sad, tı gibi kimi ünsüzleri kullanmaktır.

ıhtılat (tı ile; aslı te ile: ıhtilât)); sıfra (sad ile; aslı sin ile: süfre)

Ama meselâ 'sıklet' kelimesi sin ve 'peltek se' ile; çünkü hecede kaf'ın varlığı ünlünün kalın okunması için yeter sayılmıştır. Örneklerin tek tek değerlendirilmesi ile, Evliya'nın kalın sıra için kullandığı harfleri ihtiva eden bu gibi (sık) hecelerde ve bir de, kimi kelimelerde, kalın sıralı hecelere komşu hecelerde (ça-dır < çâder/çâdür, kı-na < hınnâ, ça-ma-şır < câme-şûy, dıvâzde < devâzdeh < Peh. dvâzdah, tavlımbaz) -ister harf ile, ister hareke ile belirtilsin- bu ünlüyü ı olarak değerlendirmek gerektiğini söyleyebiliriz.

zırh (çok sayıda, hı ile; aslı he ile: zirh, zirih)

Şu iki örnekte zad ve sad yanındaki ünlünün, ye ile yazılmasına rağmen, uzunluğunu yitirmiş olarak kalın, yani ı okunduğu söylenebilir:

nazıf; tasıh

/İ/

Bu ünlünün Türkçe kelimelerde esre ve ye ile alıntı kelimelerde ise -ye ile yazıldığında ünlü uzunluğunu göstermek üzere- benzer iki işaretle belirtildiği bilinmektedir.

Ravza'da bulduğumuz şu üç örnekte yazıda düşürülmüş olan ye, ünlü uzunluğunun kapalı hecelerde kaybolduğunu açıkça gösterir. Bu örnekler Meninski'nin aşağıda vereceğimiz alıntılar listesindeki örneklerle karşılaştırıldığında da aynı sonuç elde edilecektir.

la'-lin (< la'lîn); ye-şim (< yeşîm); zer-rin (< zerrîn)

Evliya'nın uygulaması ise şöyledir:

1. Esre ile (uzun olmayan/i/için)

ceviz-li (< cevz; ünlünün ye ile yazıldığı bir örnek aşağıda verilecektir.); çil (< çihl)

çile (ünlünün ye ile yazıldığı örnek için aş. bk.); divit (< devât); İşfet; İsfeç; izdiham; kilid (iki hecede de); middet (< müddet); iricne < İtalyanca resina; iryal (< riyâl); siğer (< siyer); beygir (> bâr- gîr)

1. ye ile

Bu durumda da uzunluk değeri bulunmayan i sesi için kullanıldığı açıktır. İlgi çekici örnekler şunlardır:

cevizi (< cevz-i); çile-sine; menis (< me'nûs); mürtezika; serika
Son iki örnekte ünlünün ye ile yazılması, öyle sanıyoruz ki, i okunduğunu belirtmek içindir.

1. İnce sırada saydığı kimi ünsüzlerle ha yerine he ile

sevâhil (he ile; aslı ha ile) ayın yerine elif ile iyâl (elif ile; < „ıyâl) zad yerine ze ile mizrab (< mızrâb)

4. Uzunluk değerini yitiren ünlüyü harfle belirtmeden, az sayıda örnekte ise esre ile:

kâgir (esre ile; < kârgîr); kilise (< kilîsâ, kelîsâ); kilid (iki hecede de hareke ile; < kilîd); menis (< me'nûs)

Yuvarlak Ünlüler

Yuvarlak ünlüler için Arap harfli eski Türk imlâsında başlangıçtan beri iki işaret (bir harf: vav ve bir hareke: ötre) kullanıldığı bilinir. Bu işaretlerden vav'ın-aynı zamanda ünsüz olarak kelimelerde yer almasının doğurduğu güçlükler bir yana-bir yandan alıntı kelimelerde uzun ünlüler için, bir yandan da düzensiz bir biçimde Türkçe kelimelerde bu dilin dört yuvarlak ünlüsü için kullanılmış olması, ayrıca gerek Türkçe, gerekse kimi yabancı dillerden alınmış kelimelerde yuvarlak ünlü işareti olan ötre'nin sistemli olarak kullanılmayışı pek çok kelimede yuvarlak ünlülerin geçirdiği gelişim ve değişimleri izlememize imkân tanımamaktadır.

Evliya bunun da farkındadır ve -hiç değilse halklılaşan kelimelerin doğru söylenişleri için-kendince bir çözüm arayışı içinde olmuştur. Uzun ünlülü kapalı hecelerde -düz ünlülerde olduğu gibi-uzunluğun söyleyişte kaybolduğunu söyleyebiliriz; ancak açık uzun ünlülü hecelerde veya ekleşme ve bitişme sırasında açılan bu gibi hecelerde kaybolan uzunluğun konuşmada ne ölçüde ve hangi durum ve şartlarda ortaya çıkarıldığını bilmemize imkân bulunmuyor. Evliya'nın vav'ı ötre ile birlikte yalnızca ünlünün yuvarlaklık değeri için kullanması, halklılaşan kelimelerin hiç değilse bir kısmında açık hecelerdeki uzunluğun da söyleyişte kalmadığının bir delili sayılmalıdır. Bu durumun daha eski metinlerde de yansımaları görülür:

Ravza:

tufan (vavsız;

Bu örneğî Meninski'nin 'tufanlamak' verisi (865: inundare) ve aşağıdaki kelime demeti içindeki başkaları ile krş.

Evliya:

1. Türkçe kelimelerde uygulanageldiği gibi, alıntı kelimelerde de yuvarlak ünlü için çoklukla ötre ve vav, kimi zaman da her ikisini birden kullanmıştır:

ötre ile

bürc; bürka'; cüsse; cüzam; Dücle (Aynı kelimeyi esre ve aynı örnekte iki harekeli (esre ve ötre ile) yazarak farklı iki söyleyişi aktarmaktadır.); furun (ikinci hece vav ve ötre ile. Evliya bu kelimenin konuşma dilinde 'fırın' biçimindeki ikinci söylenişini de kaydeder.); güzer; tuyur (< tuyûr); hümma (< hummâ); külünk (ikinci hecede); mühtekir; müzaffer (bk. Viguier: aynı); mürevvak; üstühan; zümürrüd; zürriyet

Bu örnekler içinde 'furun' (Meninski'nin halklılaşmış biçim olarak aktardığı bu biçim Viguier tarafından da verilir) ve 'tuyur' hariç, diğerlerinin ince ünlü ile söylendiğini sanıyoruz; yani Evliya'nın yalnızca ötre ile belirttiği ünlü, (belki bir tür söyleyişte; bu daha çok üç dilli okumuşların söyleyişi olmalıdır) ince bir yuvarlak ünlüdür.

vav veya ötreli vav ile

burc (ötreli vav ile; < bürc); burnus (her iki hecede de ötreli vav ile; < bürnüs); burka' (vav ile); curmı (vav ile); çifud (vav ile. Krş. Meninksi: çifut, Viguier: çıfıt, Hindoğlu: çifud); dundar (ötreli vav ile; < düm-dâr); hurma (vav ile); hurmuz (her iki hecede de ötreli vav ile); kulampara (vav ile; < gulâm-pâre); mug; mujde (ötreli vav ile); murtat (ötreli vav ile); put; pur (bk. Harsâny); tohum (ilk hecede vav ile, her iki hecede de ötre ile; < töhm); turba (< türbe); Urum (ilk hecede ötreli vav, ikincide vav ile); ustura (ilk hecede vav ve sad. Kelimenin söyleyişte kalın sırada bulunduğu son hece ünlüsünün elifle yazılması ile pekiştirilmiştir; < üstüre); usul (her iki hecede vav ile; < üsûl)

ama:

külünk (ilk hecede ötreli vav, ikincide ötre ile); kürsi (ötreli vav ile); güzeşt

Son üç örnek 'külünk, kürsi ve güzeşt' hariç (çünkü bunların ilk hece ünlülerini belirleyen ön damak ünsüzüdür), vav ile aktarılmış ünlü, kalın bir ünlü olmalıdır. Evliya'nın bu örnekleri çeviri yazılı metinlerin verileriyle karşılaştırıldığında bu değerlendirmenin doğruluğu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca hı yerine he ile yazdığı hor (<-hor 'yiyici, yiyen') ile krş.

Bu tür söyleyişlerin de bir tür söyleyişi yansıttığını ve bunların yaygın söyleniş ürünleri (İstanbul'da, halk arasında ortak) olduğunu söyleyebiliriz.

1. Başvurduğu ikinci yol kendince sınıflayıp kalın ve ince sıraya koyduğu kimi ünsüzleri kullanmak olmuştur.

ha yerine he ile

hümmâ (< hummâ); mühtekir (< muhtekir)

ayın yerine hemze-elif ile

ülefe-ciyân (ilk hecede elif-vav ile; <'ulûfe)

Bu kelime Harsâny [1672] tarafından 'ülefe', Viguier tarafından ise 'ülufe' ve 'ülefe' biçimlerinde aktarılmıştır.

sin yerine sad ile

sokak (< zükâk)); somat (vav'sız, ötreli. < sümât < simât); sumpare (vav ile; < süm-pâre); sur (

te yerine tı ile

tohum (başka örneklerde her iki hece de hemötreli vav, hem ötre ile); ustura (ikinci hecede vav ve ötre ile; < üstüre)

Bu kelimenin yine vav'lı, ancak sin ile yazıldığı örnek de vardır. ***

Meninski ve Viguier'e gelince:

Meninski Evliya'nın 9 ünlüsüne bir ekleme yapmış, sayıyı 10'a çıkarmıştır. Ona göre Arapça'nın ha, hı, sad, zad, tı, zı, ayın, gayın ve kaf harflerinin yazıda temsil ettiği ünsüz sesler kalın seslerdir ve halklılaşmamış kelimelerde her durumda yanındaki ünlünün söylenişteki ses değerini belirleyicidir.

Meninski bu 10. ünlü değeri için â işaretini kullanmaktadır. Biz aktardığımız örneklerde ve listede bunu â ile göstermiş bulunuyoruz.

Evliya Çelebi'nin ha ve hı yerine he ile yazarak ünlüsünün ince sırada bulunduğunu belirttiği hecelerde Meninski Arap harfli yazıda ha ve hı'lı yazılışları korumuş (çünkü o yalnızca imlâsı da farklılaşan kelimelerin bu farklı yazılışlarını verir ve bunlar için de vulg. kısaltmasını kullanır: hergele < chârgele) Latin harfli çeviri yazıda ise ha için de h harfini kullanmış, ancak ünlüyü â ile kaydetmiştir: âhb#b, hârem gibi. Bununla birlikte, onun verdiğimiz kelime demetinde Evliya'nın kelimelerinin de yer alması, onun bu seslilendirmesinin 'söyleyişçe' değil, 'okuyuşça' bir seslilendirme sayılması gereğini vurgular.

Viguier'de ünlü sayısı 8'dir ve onun hayranlıkla söz ettiği, Türkçenin o uyumlu ve melodik yapısını bu ünlülerin düzenli sıralanışı sağlamaktadır.

Ünsüzler

Evliya Çelebi'nin halklılaşmış alıntı kelimeler üzerindeki abece uygulamasından çıkarılan sonuçlara göre çağının konuşma Türkçesinde şu ünsüzler bulunmaktadır:

/b/, /c/, /ç/, /d/, /f/, /j/ (gayın harfi ile yazılan art damak ünsüzü),/g/ (kef ile yazılan ön damak ünsüzü),/ğ/ (çoklukla kef ile yazılmasına rağmen Evliya'nın çok ilgi çekici örnekler kaydederek süreklileşip bir yarım ünlü olan/y/'ye dönmüş bulunduğunu kaydettiği ses),/h/,/j/,/k/ (ard damak),/k/ (ön damak),/l/ (art avurd),/l/ (ön avurd), /m/, /n/, /p/, /r/, /s/, /ş/, /t/, /v/, /y/, /z/.

Bu ünsüzlerin sembolleri (kullanılan abecedeki-kimi sesler için birden artık-harfleri), ona göre, 'kalın ünlülerle kullanılanlar' ve 'ince ünlülerle kullanılanlar' olmak üzere iki bölüğe ayrılır (Aynı sınıflamayı Meninski de yapar):

Kalın sırada ünlülerle kullanılanlar (eski abecedeki adlarıyla)

ha, hı, sad, zad, tı, zı, ayın, gayın, kaf

İnce sırada ünlülerle kullanılanlar

be, te, se (peltek), cim, çim, dal, zel, re, ze, je, sin, şin, fe, kef, mim, nun, vav, he, ye

Onun bu sınıflamasına göre, ha, hı ve he; se, sin ve sad; te ve tı; zel ve ze, zad ve zı aynı boğumlanma noktasından çıkmakta, aynı fonetik değere sahip bulunmaktadır; bu yüzden o bunları ince ve kalın sıralı heceleri düzenlemekte (yani: ünlü değerleriyle ilgili olarak) kullanır:

ha-hı-he

Onun değerlendirmesine göre, Arapça kelimelerde bulunan ve sürtünmeli bir gırtlak ünsüzü olan/H/değerini yitirmiş, yerini yine bir gırtlak ünsüzü olan sızmalı/h/sesine bırakmıştır.

Aynı şekilde aslında bir damak ünsüzü olan ve/W/sesinin süreklileşmesiyle oluşan/H/da gerçek boğumlanma değerini yitirmiş, /h/'leşmiştir.

Evliya'nın uygulamalarına gelince:

1. Ünlünün kalın söylenmesini sağlayan yapılarda işaretin değiştirilmesi gereksizdir; Evliya da öyle yapar, değiştirmez:

haz (son sesi zı yerine çoklukla zad ile)

Ünlünün kalın okunması için bu yeterlidir.

Meninski'de ha'ya yakın komşu ünlünün â=â olduğunu hatırlayalım. hazır

Kalın ünlünün elif ile yazılması yeter sayılmaktadır.

2. Abecenin bu üç işaretini hecelerin ünlü sırasını düzenlemekte kullanır:

he yerine ha

Aslı he ile yazılan kelimede hece ünlüsü kalın söyleniyor ise, bunun yerini ha ile değiştirir: (cân) havliyle (< hevliyle; hevl, he ile: (korku'); muhayyâ (< müheyyâ) he yerine hı nezâhat (< nezâhet)
Aslında he ile yazılan bu ses, söyleyişte hece ünlüsünün kalın sıraya geçmesi yüzünden hı ile yazılmıştır.

zırh (< zirh, zirih)

Söyleyişte kalın sıraya geçmiş olan kelimede hece ünlüsünün doğru okunmasını sağlamak üzere.

hı yerine ha

harar; mahzen

Çünkü her ikisinde de hece ünlülerini kalın okutmak için ha yeterlidir. hı yerine he hor 'yiyici'

Çünkü yuvarlak ünlünün vav ile yazılmış olması yetmektedir; hı'nın gerçek ses değeri ile söylenmesi söz konusu değildir.

ha yerine he

fehvâ (Men. fâhvâ); hedde (< Men. hâdde); helâl (< Men. hâlâl); heremeyn (Men. hâremeyn); hezm (Men. hâzm); hiddet; hikâyet; himâye; hümmâ (Men. hummâ); ihtişam; lehem; mühtekir; mükehhel (Men. mükâhhâl); sevâhil
Şu iki örnekte son hecelerde kalın ünlü için elif kullanıldığından ha ile yazılması gereksiz sayılmıştır.

izdiham; kehhâle

Şu iki örnek de bu seslerin eş değerli kullanımı açısından ilgi çekicidir:

rah (he yerine ha; kalın ünlü için elif kullanıldığı hâlde)

Buna karşılık

sabah (ha yerine he ile)

se-sin-sad

Arapçada farklı boğumlanma yerleri olan bu üç sesi de Evliya tek ses olarak, Türkçenin diş sesi olan/s/yerine kullanmış; bu üç işaretle hece ünlülerinin kalın-ince değerlerini yansıtmak istemiştir:

İnce sıradan hecelerde

sin yerine se (peltek)

esmer; esnâ; esvâb; esnâ; isbât; cüsse; esmer se (peltek) yerine sin
isbât; kesîf; müstesnâ; sa'leb (Aslı peltek se ile yazılan bu kelimede hece sonunda yer alan ayın'ın ünlüyü kalın okutması yüzünden değişiklik sin ile yazılmakla sınırlanmıştır.)

Kalın sıradan hecelerde

se yerine sad
savab (< sevâb)
sin yerine sad

Tuh'de bulduğumuz 'tas-tır' (aslı sin ile) ilk hece ünlüsünün söylenişini ele vermek üzere yazıya geçirilmiş bir önceki yüzyıla ait ilgi önemli ve çok çekici bir örnek sayılmalıdır; çünkü Meninski'nin heceyi 'tes-' olarak seslilendirmesi halklılaşmamış bir söyleyişi yansıttığının delilidir; en azından 'tâstîr' beklenirdi.

Evliya'nın örnekleri şunlardır:

asdar (< estâr); sakka; saya (
Bir örnekte, ünlü kalınlığı için elif yazılmış olduğu hâlde bu değişiklik gene de yapılmıştır: mesâfe

Şu örnek ise daha da ilgi çekicidir; aslında sad ile yazılan ses peltek se ile yazılmış, çünkü hecenin ünlüsü elif ile belirtilmiştir:

isâbet

te-tı

Evliya aynı değerlendirmeyi bu iki ses işareti için de yapar ve fonetik olarak eş değerde tuttuğu bu iki harfi hecelerin sırasını düzenlemekte kullanır:

Kalın sıradan hecelerde

te yerine tı
ıhtılat (orta hecede)

Meninski ve Redhause'da da bu kelimenin ikinci hecesi kalın sırada yazılmıştır. râhatlık

Hece başındaki sesin ha ile yazılması ile yetinilmemiş, son ses için ayrıca tı kullanılmıştır.

tı yerine te
irtibat
Bu örnekte kalın hece ünlüsünün elif ile yazılması yeterli sayılmış, aslında tı ile yazılan hecenin son sesi için te kullanılmıştır.

zel-ze-zad-zı

Bu işaretler de aynı ses değerini yansıtan işaretler olarak hece sıralarını düzenlemekte kullanılır:

Kalın sıradan hecelerde
zı yerine zad
haz; muhâfaza; muzaffer; Nazıf (Paşa)
zad yerine zı
hazır
ze yerine zad

nezahatında (aslı ze ile)

Hece ünlüsü elif ile yazıldığı hâlde bu değişiklik de yapılmıştır. zanbak (aslı ze ile)

Ancak zad ile yazılmasına rağmen, hece ünlüsü için ayrıca elif de kullanılmıştır.

zel yerine zı
zahâyir; zahîre
İnce sıradan hecelerde
zel yerine ze
güzer; güzeşt; leziz
zad yerine ze
garez; mizrâb

Başka Ünsüz Seslerin Durumu Yazıya 'Ayın' Denilen İşaretle Aktarılan Ses: /'/
Arapça'nın bu boğaz sesi Türkçe'de başlangıçtan beri yadırganmış olmalıdır. Bu sesi fonetik değeriyle çıkarabilmenin, her dönemde, ancak 'tecvid' eğitimi görenlerce mümkün olabildiğini, bu bakımdan geniş okur yazar kesiminin günlük dilinde bu sesin tutunamadığını ileri sürebiliriz.

Evliya Çelebi'nin 17. yüzyıldaki durumu yansıtmak üzere, bu sesi içinde bulunduran Arapça asıllı kelimeler üzerindeki uygulama örnekleri sınırlıdır; ancak oldukça iyi bir fikir vermeye yeter.

1. İlkin, ön seste değerini tamamen yitirmiş olduğunu sergileyen bir uygulamaya yer verir:

a. /a/ünlüsü yerine medli elif yanında ayın harfini kullanır:

abdal (aslı elif ile: ebdâl); aşkıya (aslı elif ile: eşkıyâ)

Bir örnekte, bu sesin hece başında söyleyişte (bu bir tür söyleyiş olabilir) yok olup, geriye bir ünlü değeri kaldığını, karşılaşan iki ünlü arasına bağlama sesi /y/ için bir ye yazarak ortaya serer:

bizâye (< bizâ'e[t]

b. Yine ön seste üstünlü ayın'ın bir tür söyleyişe göre kimi kelimelerde/e/, esreli ayın'ın ise bir /i/ değerinde bulunduğunu yansıtır ve bu kelimelerde bu ünlüler için elif (kimi örnekte üstün'lü ve esre'li) kullanır:

ezrail; iyal

b. Ünlüsü kısa bir kapalı hece sonunda değeri kalmamıştır, bu yüzden yazıda yer vermez; ancak söyleyişte ünlüyü uzatıcı bir etki bıraktığı için bu uzunluğu elif ile yansıtır:

Kâ-be (< Ka'-be)

b. Ünlüsü uzun bir kapalı hecede söyleyişte aynı şekilde düşürülmektedir; bu yüzden o da yazıda yer vermez:

vedâ (çok sayıda; < vedâ')

b. Taşra veya 'İstanbul'un taşralıları'nın dilinde boğumlanma noktasının gırtlaktan art damağa kaymış bulunduğunu aktarır; ancak bu bir ağız söyleyişidir:

şı/ır (< şi'r

/l/

Bu avurt ünsüzünün, bilindiği gibi, bu gün söyleyişte iki çeşidi vardır ve biri ince ünlülerle, diğeri kalın ünlülerle hece kurduğu için, kolay yoldan 'ince /l/' ve 'kalın /l/' diye adlandırılır. Bu iki tür /l/'nin Osmanlı Türkçesi'ndeki durumu, özellikle de alıntı kelimelerde geçirdiği gelişim seyri üzerine yapılmış ciddî bir değerlendirme ne yazık ki yoktur.

Şunu belirtelim ki, transkripsiyon metinlerinden önce, daha eski yüzyıllar için, Arap harfli yazmalardan bile birtakım yorumlar çıkarmak mümkündür. Bir örnek verelim: hal 'durum' bugün ortak konuşma dilimizde ince /l/ ile, halk ağızlarında ise kalın /l/ ile söylenir; 14-16. yüzyıl metinlerinde bu kelimenin 'hal-cagızı', 'hal-ıdugı' gibi art damaklı ekler alması kalın/l/ile söylendiğini gösterir. Bizim Tuhfeyazmasındaki kaf-lam-elif ile yazılmış olan 'kala' örneği ise, metinde Tekeli dilini (ağzını) tasvir eden bir kelime olarak geçtiği için, bir yöre ağzındaki söyleyişi yansıtır, ama elifle yazılması gösterir ki lam ard sıralı bir ünlüyle kullanılan sestir, yani 'kalın l'dir.

Meninski bu iki sesten kalın olanını diğerinden ayırmak için özel bir biçim (üzeri eğik çizgili l) kullanmış, ama ne yazık ki uygulamasını eksik bıraktığı gibi tutarlı da olamamıştır. Sonraki yüzyılın çok önemli gramercisi Viguier, bir yabancı için tanınmasındaki gerekliğin farkında olarak, bu sesi boğumlanma noktası ile tanıtır ve çok dar bir sınır içinde italik karakter ile (olmak) gösterir.

Evliya Çelebi, kimi alıntı kelimelerde bu sesin söyleyiş güçlüklerine yol açtığı, bunun sonucunda da bu gibi kelimelerin ses yapılarının ister istemez değişikliğe uğratıldığının farkındadır. Söyleyişteki her farklılığı yazıya geçirmekte çok dikkatli ve ısrarlı olan bu usta 'imlâ düzenleyicisi' bu sesle ilgili şu örneği kaydeder:

gilman (kef ile; aslı gayın ile: gılmân)

Gayın ile yazıldığında da ince bir l ile okunması gereken ve hemen hepsi tecvid eğitimi almış okur yazarlar için öylece söylenmesi belki de zor olmayan bu kelimenin başındaki ünsüzün söyleyişte doğurduğu sıkıntı, damaktaki boğumlanma noktasının öne kaydırılmasıyla giderilmiş, okur yazarın günlük konuşma diline bu şekilde girmiştir.

Evliya'nın bu tespiti, aynı zamanda, alıntı kelimelerde bu sesin tarihinin de incelenmeye değer olduğunu vurgular.

Genizsi /n/ Sesinin Durumu

Evliya'nın yaşadığı çağda bu sesin şehir dilinde büyük ölçüde değişerek diş sesi /n/'ye döndüğü söylenebilir. Onun bu değişikliği yansıtmakta verdiği örnekler nedense çok sınırlıdır; örnek olarak: tekli ikinci şahıs eki:-sin.

Bazen kef ile, bazen de sin ile yazdığı bu ekin kef'li olanları görülen geçmiş zaman 2. kişideki /n/'ye benzetilerek yeni ortaya çıkmıştır. Ama bu şu demektir: /n/<->/n/ diye bir fonetik ayırım söz konusu değildir ve yalnızca bu ekin yazılışıyla aktarılan gelişme bu bakımdan çok önemlidir.

Meninski çeviri yazısında bu sese yaygın olarak yer verir ve özel bir işaret kullanır: n-; 'ben-ız', 'den-ız' (Ünlüyü kalın sıradan kullanması bu genizsi damak ünsüzünün ön damak türünün bulunmadığını mı göstermektedir?). Viguier de bu sesin varlığını tanıtır, italik n (n) ile gösterir; ancak çok az kullanılmakta olduğunu da kaydederek, mes. 'bana', 'sana'nın artık 'bana', 'sana' gibi söylendiğini kaydeder; ayrıca 'konşu', 'sonra', 'sansar', 'yanlış', 'yanşak' gibi Türkçe kimi kelimelerde aslî seslerin yaşamakta olduğunu gösterdiği gibi, 'karanfil', 'menber', 'menzil', 'palanka' gibi yabancı kelimelerde de damaksıllaşmaya işaret etmeden geçemez.

Aşağıda 1145/1732 tarihli bir Beyrek hikâyesi yazmasını değerlendirirken vereceğimiz örnekler, konuşma dilinde tamamlanmış bu gelişmenin yazıya olanca zengin yönleriyle yansıtılmış durumunu gösterecektir.

Ön Damak Ünsüzü /g/'nin Süreklileşmesi

İki ünlü arasında /g/'nin süreklileşerek bir yarım ünü sayılan /y/'ye dönmesi de bu yüzyıl içinde gerçekleşmiş bir gelişme sayılmaktadır. Bu da transkripsiyon metinleri üzerindeki çalışmalardan elde edilmiş bir sonuçtur. Halbuki önceki yüzyıllara ait Arap harfli metinler üzerinde yapılacak ciddî ve sabırlı bir araştırma bu ses değişikliğinin tarihini çok daha eskiye götürebilir. Bizim doktora çalışmamızda (1968; yayımlanmamış inceleme bölümü) verdiğimiz, biri 15. yüzyıla ait (Tazarru' name: bildüyi < bildügi), diğeri Dede Korkut metninde bulunan (göye < göge) iki örneğe son olarak Semih Tezcan Süheyl ü Nevbahâr'da bulduğu 14. yüzyıla ait bir örnek eklemiştir: 'göy' (üstinde).

Evliya Çelebi sözlü dildeki bu gelişmeyi de kendine özgü ve -kabul etmeli ki- çok zekice yollar kullanarak aktarmaktadır:

1. Sesi karşılayan harfle

eyn-inden, eyn-ime, eyn-imizden (< T. egin 'arka, sırt')

deynek, deyenek, deyeneğ-i (< T. degenek; üçüncü örnekte iki ayrı değişmeden yalnızca birini yazıya aktarmıştır; aşağıdaki 'köyden köğe' örneğiyle krş.)

diyer-gun (< F. diger-gûn)

1. ye yerine kef kullanarak

eğe (< T. eye 'sahip': yurt eğeleridir) siğer (< A. siyer)

Bu şu demektir: kef'in bu gibi durumlarda fonetik değeri /y/'dir; istersen kef'le yazmaya devam et ve metin okurken de /g/oku; ama söyleyişte bu böyledir.

1. Bir örnekte daha da uyarıcı ve aydınlatıcıdır: köyden köğe
Yani:/y/=/ğ/; bu da ses işaretleri bakımından kef= (aynı zamanda) ye. Ancak bununla da yetinmez, kef ile yazılmakla birlikte, bu gibi yerlerde kef'in farklı bir sesle ilgili bulunduğunu vurgular; bunu da çok eski bir işareti kullanarak yapar: kef'in üzerine üç nokta koyarak: değdi.

***

Evliya Çelebi'nin Türkçenin 17. yüzyıldaki bütün sesleri için yaptığı bu çok ilgi çekici ve başarılı abece düzenlemesi, yukarıda örneklerini verdiğimiz üzere, önceki yüzyıllarda da kimi sesler için düşünülmüş, örnekleri bulunan bir uygulamaydı. Konuşma dilinin seslerini yazıya aktarmak, bir açıdan da alıntı kelimeleri söylendiği gibi yazmak ihtiyacından doğan bu uygulamanın sonraki yüzyılda da örnekleri bulunmaktadır. Bu denemelerin okur yazarlar arasında iyice yaygınlaşmasını ve giderek yerleşmesini beklemek bir çok sebep yüzünden elbette söz konusu olamazdı; ama yine de tek tek kişiler eliyle bu uygulamanın aynı yollarla devam ettirildiğini yansıtan örnekler, duyulan ihtiyacın ve bir arayışın önemi ve boyutu hakkında fikir vericidir.

Aşağıda Evliya Çelebi'nin ölümünden (1682) tam elli yıl sonra yazılmış bir metinde aynı uygulamanın benzer yollarla gerçekleştirilmiş olduğunun örnekleri verilecektir. Bu metin, kendisini 'Eyyûbî (Eyüplü) Garib' olarak tanıtan bir 'meddah'ın 1145/1732 tarihinde yazıya geçirdiği 'Beyrek Hikâyesi'dir. Başka bakımlardan da çok önemli olan bu metin tarafımızdan yayıma hazırlanmaktadır.

Ünlüler

1. Kısa ünlüler için harf işareti kullanmak a için elif ablak (ikinci hecede); hasbıhal (ilk hecede); muallak (son hecede); taraf (ikinci hecede) e için he (orta hecede) abdest; avrete, avreti; hasretim; keferetime (üçüncü hecede); keremin; kuvvetin; mukaddema; nazenin; pederi, pederim pederimden,pederinin, pederiniz; rivayetin; saadetinizden; sureta; şehzadem, şehzademin; vilayetinde; zinetin

Aynı uygulama kimi Türkçe kelimeler için de kullanılmıştır:

giderüp; göndersin; göndereyim (iki hecede de); düzeni

Evliya Çelebi'deki örneklerin Boeschoten tarafından yorumlanışına yukarıda değinmiştik; buradaki şu iki örnek (riva-ye-tin, vi-la-ye-tinde) bu yorumu genişletmemiz gereğine işaret etmektedir.

ı/i için ye

çadır; sır; devir; dilâver; diraz; diriga (ilk hecedeki); galiba; giran; hacil; ifade; isim (ikinci hecede); işaret; itaat; izin; kâdir; levazim; menzil; mukarin; tedarik (< tedârük); valide; vilayet; visal

yuvarlak ünlüler için vav

borç; usul; gül; gülistan; gürz; güzide; künbed; kürsi; münasib; ümid

1. Buna karşılık söyleyişte kaybolan uzunluk değerini, harf işareti kullanmamak yoluyla, yazıda da ortadan kaldırmak

âyin; cihangir; mirehor; nefis; peşkeş; tayın (< ta'-yîn. Çok önemli bir örnektir; bu gün dilden düşmüş 'tayın bedeli' terimindeki halklılaşmış söyleyiş biçimi ile krş.); zemin

1. Abecenin ünsüz işaretlerinin hece sırasını belirleyici ses işaretleri olarak iki öbek hâlinde kullanılması yoluyla yabancı asıllı (özellikle Arapça) kelimelerin halklılaşmış söyleyişlerindeki ünlü değerlerini yansıtmak

Kalın ünlüler için

a. Ön seste ayın (Evliya'nın uygulamasında da görüldüğü gibi) orman, Ungürüs

b. Ön ve iç seste ha ve hı (Evliya'nın uygulaması ile krş.) muhayya (iki örnekten biri ha, öteki hı ile; aslı he ile) rah (ha ile; aslı he ile) hayran; haram-zâde (her ikisi de hı ile; asılları ha ile)

hamide; hayal; hızmet; imrahor; muhtasarca; taht (hepsi ha ile; asılları hı ile)
Bu iki işaret (ha ve hı), yansıttıkları farklı ses değerleri konuşma dilinde kaybolduğu için, başka kelimelerde başka başka durumlarda da birbirinin yerine kullanılabilmektedir. Bunu artık yazanın seçiminden başka bir şey saymamalıdır; hele imlâ yanlışı olarak görmek söz konusu bile değildir:

hâmile; hazır; hıle (hepsinde hı ile)

(asılları ha ile)
ahır; hâli; husus; nevaht (hepsinde ha ile) (asılları hı ile)
a. sin yerine sad
saharı 'seher vaktinde, tanlayın, tanlacak'
(Aslı sin ve ha ile olduğu için ha'nın belirlediği ikinci hecenin kalın ünlüsü ilk heceyi benzeştirmiş, bu benzeşme sad ile yazıya aktarılmıştır).

ç. ze yerine zad ve zı

arzu (hem zad, hem zı ile); zurna

Evliya Çelebi'nin ilk defa sistemleştirdiği bu abece işleyişine göre, dilde artık bir tek /z/ sesi bulunduğundan, mevcut harf işaretlerinin hecelerin sırasını belirlemekte kullanılması sırasında iki öbek içinde birden çok işaret bulunuyorsa, bunlar birbirinin yerine kullanılabilmektedir; tıpkı ha ve hı'da yapıldığı gibi: mes.zevk, özür, sergüzeşt (hepsi zel yerine ze ile); zarp (zı yerine zad ile).

İnce ünlüler için

ha yerine he hemra 'kızıl'; hevale Ünsüzler
Yukarıda ünsüzlerin ünlü değerleri ile ilgili olarak kullanılışı değerlendirilirken eski Türk abecesinde Arapçanın farklı ünsüzlerine karşılık olan kimi harf işaretlerinin artık özel bir ünsüz değeri yansıtıcı işleyişi kalmadığını vurgulamış, ayrıca Evliya'nın sistemini tahlil ederken de konuyu bütün boyutlarıyla değerlendirdiğimiz için, bu metnin örneklerini ayrıca ele almayacağız.

Başka Seslerin Durumu

Yazıya 'Ayın' Denilen İşaretle

Aktarılan Ses: /'/ Arapça'nın bu boğaz sesinin 17. yüzyıl konuşma dilindeki durumu için Evliya'nın yukarıda değerlendirilen uygulama örnekleri metnimizin verdiği bir örnekle tamamlanmaktadır:

kale (yazıda ayın'ı düşürülmüş olarak)

Kelimenin kapalı-açık hece yapısı, bu biçimiyle açık-açık yapıya dönüşmüştür. Bu boğaz sesinin tamamen kayboluşu için en çarpıcı örnektir.

Tuhfe'ta geçen 'kala' da aynı durumu ifade eder; ancak ikisi arasında ikinci hece ünlülerini belirleyen farklı ünsüz değerleri söz konusudur. Bu konu yukarıda /l/ ünsüzü tanıtılırken ele alınmıştır.

Genizsi /N/ Sesinin Durumu

Bu sesin yaşama alanının 17. yüzyılın şehirli dilinde (İstanbul'da) çok daraldığı kabul edilir. Çeviri yazılı metinlere dayandırılan bu kabule karşılık, özellikle de Meninski sözlüğüne ve Viguier'in gramerine dayanarak, yukarıda kısa bir değerlendirme sunmuştuk. Orada da belirtildiği gibi, değişimin örnekleri Evliya'da çok sınırlıdır. Bu metin ise çok sayıda örnek bulundurmakta, meseleyi oldukça iyi aydınlatmaya yarayacak bolca malzeme sunmaktadır.
Aşağıda sınıflandırılmış olarak verilecek bütün örneklerde bu ses kef yerine nun ile yazılmıştır.

a. Gövde seslerinde ana 'ona'; karanlık

b. İsimlerde ilgi durumu ekinde

şehrin; Beyreğ'in; dervişin; mübareğin (eli); bunun; padişahın; kâfirin; şahın; cihanın; yolun; aşıkların; Boz'ın; bunların; adamların; Oğuzlar'ın; düşmenlerin; Mansur'un; rivayetin; vezirin; kralın

Bu kelimelerin hemen hemen her biri birden çok geçtiği için örneklerin toplam sayısı oldukça çoktur.

c. 2. kişi iyelik ekinde

muradın (özürdür); (günahın) boynuna; (senin) hakkın; muradın (her ne ise); işin (rasttır); (senin) aklın; elin (nerededir)

ç. Fiil çekiminde 2. kişi ekinde

(eyi) etmedin; görmedin; (basa) idin; vermedin; vereydin göndermez-sin
(Bu örneği Evliya Çelebi'nin 'gider-sin' örneği ile krş.)

c. Emir çokluk 2. kişi eki

buyur-un; (haberdar) ed-in; gel-in; getir-in; gid-in; ilet-in; var-ın; ver-in
Buna karşılık metnimizde kef ile yazılmış çok az sayıda örnek de bulunmaktadır:

şehzade-nin; kim-in (olduğu); sen-in (misafirin); eden-in (miktarı); bağça-nın (yolu); oğlu-nun (ettiği/; Banu-nun (gözü); şah-ın (oğlu); vezir-in (muradı)
Şu örnekler ise Evliya Çelebi'de bile bulunmayan çok aykırı yazılış örnekleridir; ama söz konusu sesin kaybolan değerini aykırı bir yoldan desteklemektedir: tıpkı Evliya'nın birbiri yerine gelişigüzel kullandığı zel-ze-zad-ze ve te-tı ile ha-hı-he harflerinde olduğu gibi:

a. Yükleme durumu eki-n için nun yerine kef

(can) sohbetin (edip); levazımın (düzüp); (Akkavak Şah) sarayın (sual edip); (yüzüne) nikabın (çekip); her birin (katl ettirdi)

a. 3. kişi iyelik ekinden sonraki koruma ünsüzü-n-için nun yerine kef
yön-ü-n-i (çevirüp) ***

Ses Uyumları

Damak Uyumu

'Kalınlık-incelik uyumuda denilen bu uyum, bilindiği gibi, kelimenin hecelerini meydana getiren ünlülerin ilk heceden başlanarak kalınlık-incelik bakımından birbirlerine uymalarıdır. Bu uyumun Türkçe kelimelerde tam olarak gerçekleştiği dönem Türkçenin son dönemidir (XIX-XX. yy.). Önceki yüzyıllar açısından durum oldukça karışıktır. Damak ünsüzlerini taşıyan eklerin ekleşmede sıra belirleyici olması bakımından Türkçe kelimelerde bu eklerin taban sırasını belirlemede sağlıklı bir ölçü teşkil ettiği söylenebilir. Ne var ki aynı eklerin alıntı kelimelere eklenişi belli bir düzenlilik göstermez ve problem de buradadır.

Meninski ve -özellikle gramerini Türkçe'nin hayranlıkla söz ettiği bu uyum özelliği üzerine temellendiren- Viguier'in bu husustaki değerlendirmelerine geçmeden önce, Tuhfe'den iki örnekle 16. yüzyılı hatırlattıktan sonra Evliyanın eserinde yansıttığı görüntüyü ele alacağız.

Tuhfe'nin şu iki örneği dikkat çekicidir:

hasta-lığ-a (kalın sırada ekle, yani önceki hece ünlüsü de kalın)

Aynı kelimenin 14-16. yüzyıl metinlerinde ince sıralı ek aldığı da görülür; yani önceki hece-ta-değil-te-. Bu durum başka kelimelerde de görülür ve normaldir.
(tana kalıncay-a) dağın (< degin)

Bunu, Evliya'nın aşağıda 3. maddede verilen örnekleri ile krş. Evliya'ya gelince:
1. Bu gün de uyumdan kaçan cevher fiilin zarf-fiil eki-ken Evliya'nın imlâsında da uyuma girmez: yatır-ken, daldalanır-ken.

2. Buna karşılık aitlik eki-ki bir Arapça asıllı kelimede uyuma girmiş gösterildiği hâlde, başka örneklerde uyumsuz kaldığı yansıtılmıştır: tabaka-da-kı; ama: Osman-cık-da-ki, asrın-da-ki, han-da-ki. (Seçilen örneklerde ekin bulunma durumu ekinden sonra gelmesine dikkat edilmelidir; yani çok muhtemel ki fonetik bir zaruret bulunmamaktadır.)

3. Ortak konuşma dilinde bu gün de yalnızca ince sırada kullanılan dek, bir kaç örnekte önceki hece ünlüsünün etkisiyle kalın sıraya geçer: burnu-n-a dak, sabah-a dak. Aynı kelime için şu örnek farklı (uyumsuz) bir söyleyişin yansıtılmasından başka bir şey değildir: sabah-e dek < sa-ba-hâ+dek
Bir imlâ kalıplaşması özelliği olarak her durumda he ile (iç seste ise üstün ile veya işaretsiz) yazılan -e ekinin (isimlerin yaklaşma durumu eki) bu yüzyılda bir şiir veya nesir parçası okuyan tarafından nasıl değerlendirildiğini Meninski'nin örnekleri açıkça gösterir. Okuyuştaki bu farkın aydın kesimin günlük diline de yansımış, böylece okur yazar kesimin içinde konuştuğu 'şehirli dili'ne de bir ölçüde bulaşmış olduğu anlaşılmaktadır.

4. Damak ünsüzlü eklerden 'küçültme eki' çoğu örnekte kurala bağlı kullanımı yansıtır: dolu-cığ-ımız, Osman-cık-daki; ince-cik, söğüd-cik; ama Arapça'dan alıntı şu kelimelerde-eğer ince sıradan gelişi son hece ünlülerine bağlı değilse-uyum dışına çıkmış sayılır: kal-'e-cik (Acaba söyleyişte bu günkü gibi ka-le-cik mi? Aşağıda 'Beyrek Hikâyesi' yazmasının ka-le [ayın'sız yazılmış] örneği ile krş.), tur-'e-cik (Aynen kal'e gibi, acaba ünlüye dönüşen Arapçanın boğaz ünsüzünün iki tür ünlü [/e/ ve açık /a/'ya yakın bir/e/ki buna 'ince a' da denmektedir] değeri kazanmış olduğunu söyleyebilir miyiz?).

Not

Viguier'in XVIII. yüzyılın sonlarındaki durum için yaptığı tespit çok önemlidir: Ön seste boğumlanma noktasına göre söyleniş değerini belirler, ancak bu sesi yalnızca çok şiir okuyanların ve bilgili kimselerin (kastı her hâlde tecvid eğitimi gören kimselerdir) kullandığını, günlük konuşma dilinde ise kullanılmadığını kaydeder. Gramerinin başka bir yerinde ise bu sesin çift ünlü biçimi alarak yumuşadığını ve / ea / sesini verdiğini yazar ve bu sesin kimi zaman da bir tek ses gibi [/ae/=/â/] duyulduğunu ekler. Bu / â / ona göre açık / a /'ya yaklaşan bir sestir. Meninski okur yazarların dilindeki (yalnızca bir metin parçası okurken) bu ses için â işaretini kullanacaktır.

4. Evliya'nın örneklerine göre, kimi yabancı kelimelerdeki durum daha da şaşırtıcıdır: uzun ünlü taşıyan heceden (bu ünlü elif ile yazılmaktadır) sonra ince sırada (sert damak ünsüzlü) ek: (harâm)-zinâ-lik, 'amûd-cük; ama bu arada: gülistân-lığ-ın.

İlk bakışta bu durum gerçekten de şaşırtıcıdır, ancak izahı bakımından çok da can sıkıcı ve umut kırıcı değildir. Evliya, her alıntı (Arapça veya Farsça) kelimenin konuşma dilinde/söyleyişte geçirdiği değişiklik ve Türkiye Türkçesinin -özel fonetik çevre, dış etkiler ve ikincil durumlar dışında-büyük ölçüde süregelen temel uyum kuralına bağlanış biçimlerini elbette vermez; onun kurduğu, elindeki abece ile Türkçede ve farklı dillerdeki söyleyiş biçimlerini (değişik dillerin seslerini) aktarmada yararlanacağı bir sistemdir. Onun, yukarıda ünlü ve ünsüz değerleri açısından incelenen bu sistemi iyi anlaşılırsa, bir çok açıklanamaz gibi görülen örnek kolayca fark edilebilir bir aydınlığa kavuşur. Yukarıdaki örnekler açısından söylenecek olan, 'zinâ' kelimesinde ilk hece ünlüsünün dikkate alınması, yani 'zinâ > zine', ''amûd=amud' kelimesinde ise ön sesteki boğaz ünsüzünün yukarıda kısaca değerlendirilen durumudur; yani 'emüd'. Böyle olunca bu iki örnekte ekin ince sıradan gelmesinde yabansınacak bir durum yoktur.

Burada şu hususu da belirtelim ki, özellikle alıntı kelimelerin sadece Türkiye Türkçesi içinde değil, genel Türkçe içinde durumlarını değerlendirmede 'her kelimenin kendi tarihi vardır' şeklindeki yeni gramer anlayışının öne çıkarılması gereklidir.

Meninski'ye gelince:

Açıkça belirtmek gerekirse, Meninski'nin gerek gramerinde, gerekse büyük sözlüğünde bu uyumla ilgili değerlendirmeleri en az Arap harfli metinlerdeki kadar karışıktır; bununla birlikte bunun dilde var olan farklılıkları yansıtmakta çok değerli bir yanı bulunduğunu kabul etmek gerekir. Hasılı 17. yüzyılda durum Evliya'nın eserine yansıttığı gibidir ve bu yüzyılın iki büyük dil bilimcisinin aktardığı durum birbiriyle kesinlikle çelişmediği gibi, aksine birbirini tamamlar bir mahiyet taşımaktadır.

Şu önemli hususu bir kez daha belirtelim:

Meninski'nin uyumlu biçimleri verirken kullandığı vul. ve vulg. kısaltmaları 'vulgaris' ve 'vulgo' kelimelerinin karşılığıdır. Bunlardan ikincisi 'halk arasında' anlamındadır, birincisi ise, 'halk dili (vulgaris lingua)' anlamına gelir; ancak Meninski kendisi sözlüğünde bu deyime tam bir açıklık getirir ve 'halk dili'nin 'ortak (trita), alışılmış (usitate), bir yerin halkı tarafından ortaklaşa kullanılan (usurpari solita) dil' demek olduğunu kaydeder, bu dilin Türkçedeki karşılığını da 'sokak dili' olarak verir. 'vulgaris'in aynı zamanda 'me'nûs' yani 'alışılmış' anlamını kaydeden Meninski, bunun aynı zamanda 'me'nûsül-isti'mâl 'kullanımına alışılmış olan, herkesin kullandığı' anlamını kaydetmeyi de ihmal etmez. Onun 'avam dili' ve İstanbul'daki çeşitli milliyetlere mensup azınlıkların 'azınlık dili' ve Anadolu'nun başka başka yerlerinden gelmiş çoğu köylü insanların 'taşralı dilini' nitelemekte kullandığı karşılıklar 'vulgares homines' ve 'plebeii'dir ki bunlar da 'avam, okur yazar olmayan kimselerin, eğitimsiz kişilerin dili' demektir.

Bu açıklmayı yapmaktaki amacımız Meninski'yi anlamak ve değerlendirmek için çok dikkatli olunması gereğinin altını çizmektir. Bu hususa Boeschoten da kısaca dikkat çekmiştir.

Aşağıdaki örnekler bu açıklamanın ışığında değerlendirilirse, bu yüzyılda damak uyumunun bizim 'okumuş şehirli dili' dediğimiz dil seviyesinde hemen hemen gerçekleşmiş bulunduğu görüşü kolayca kabul görecektir.

Benim kullandığım terimle 'halklılaşmış' kelimelerin daha aşağıda verilecek listesinde ise, sıra bakımından birinciler, Meninski'nin vul. kısaltması ile verdiği İstanbul şehirli dilindeki biçimler, başı sola dönük işaretten sonrakiler ise aykırı ve ikincil biçimlerdir.

Türkçe kelimelerde tabanlarla ekler arasında

ala-ce, hoş-çe, kolay-ce, ma'kûl-ce
ahşam-e, ara-ye, baş-e, borc-e, borc-i-ne, boyn-ı-ne,boyn-u-ne, bukagu-ye, kan-e, katı-ne, yan-e boyn-i-nde, huzûr-i-nde, uc-i-nde ama:
asma-ya, at-a, bag-a, mashara-ya, masharalıg-a, yan-a, yara-ya, yol-a

al-ma, art-ma, bog-ma, boya-ma, bur-ma, çat-ma, kapa-ma, kaz-ma, pastır-ma, ulaş-ma, yagla-ma, olma-ya
çoktan-kı; ırakta-gı-ler; sonda-gı, ama: sonda-ki
ol-a geldügi
savul a!

Yabancı kelimelerde

Burada ölçü damak ünsüzlü eklerdir. Bunlar, en azından kendilerinden önceki heceyi belirlemektedir.

bâgı-lık; bahıl-lık; celâl-lık; fakır-lık; hasta-lık; hayâl-lanmak; hercâyı-lık; ihmal-lık; kavî-lık; ma'zûl-lıW; kenâr-lamak, ama: kenâr-lemek; meşgûl-lık; râfızı-lık; za'îf-lık; zebûn-lık avâre-lik; gani-lik; harâmî-lik ama: gâzi-lık; 'ârif-lık; kâil-lık; mülâim-lık; şâhid-lık

Birinci ve son örnek kümelerini karşılaştırdığımızda, ikinci kümenin kelimelerinde sondan bir önceki hecede görülen uyuma aykırı ünlüleri dikkatsizlik eseri baskıda kalmış yanlışlar gibi de görebiliriz.

Meninski'nin Kaydettiği

Halklılaşmış Kelimeler

Meninski'nin dört ciltlik büyük sözlüğünden derlemiş olduğumuz bu abece sırasına konmuş kelimeler demeti damak uyumu yanında dudak uyumu ile ilgili durumu da yazarının kendince ölçü ve sınırlar içinde kalarak yaptığı değerlendirmelerle yansıtmaktadır. Bu listenin bütününden 17. yüzyıl için çıkarılacak bir takım fonolojik değerlerin Evliya Çelebi'nin Arap abecesini yine kendince düzene koyarak aktardığı fonolojik yapı değerleriyle uygunluk derecesi şaşılacak derecede yakındır.

Bu önemli husus yanında bu kelime demetini burada aktarmaktaki amacımız 17-18. yüzyıl edebiyat dilinde, şiir ve nesir metinlerine sınır konmaksızın alınmış olan Arapça ve Farsça kelimelerin halkın diline (günlük konuşma diline) ne ölçüde indiği ve bu inişin geçirdiği fonolojik değişimle ilgili bir fikir vermektir.

a

abraş < ebreş; 'adû < 'adüvv; aslan < arslan; 'ayâl < 'ıyâl; ayna < âyîne
950

b

bâdem < bâdâm; bagdac < bagdaş; bahmat < behîm at; balıkçil < balıkçin; barda < bratva; batal

⦁ battâl; bayat < bâyit; bayazet < bâyezîd; bazarlaşmak < bâzârlaşmak; beberlenmek < bebrlenmek; becid < be-cidd, bi-cidd; berhodar < berhordâr; beter < bed-ter; begir, beygir < bâr-gîr; bezer (olmak)

⦁ bî-zâr (olmak); bezestân, bedestân, bedesten < bezzâzistân; bora < bûre, burak; boruzan < boruzen; boryaz < boyraz; Bosna < Bûsine; Budun, Budın < Büdûn; buhur (ha ile) < buhûr; bulgur < burgul; burada < bu arade; Bursa < Bürûsa, Bürûse

c

cânever < cânver; ceb < ceyb, cîb; cebhâne < cebe-hâne; caba < cebâ; ceviz < cevz; cilid < cirîd; cive < jîva; cüz < cüz'; cüzvî < cüz'î

ç
çagana < çegâne; çamazı < çemâzî; çakaçak < çek-â-çek; çamaşir < câme-şûy; çamça < çemçe; çapraz < çep ü râst; çardak < çâr tâk; çarmık < çâr-mîh; çarşav < çâr-şeb, çâdir şeb; çarşu < çâr-sû; çaşid < câsûs; çengel < çengâl; çerkes < çerkez; çehiz, çeyiz < cihâz; çekiç < çâkûç; çeyrek < çâr yek; çift < cift; çil < çehil, çihil; çilinger < cilânger; çirkef < çirk-âb; çorba < şorbâ; çömlek < çölmek; çüfut < cehûd, cühûd; çul < cül; çulha < cüllâh; çüval < cüvâl

d

daha < dahı; damga < tamgâ; darab-hâne < zarb-hâne; davul < tabl; divid < devât; dülger <; dürûdger, dürûger; dümbelek < tablek; dümmele < düblet 'kabarcık'; dürbâş < dûr bâş

e

el < il; elçi < ilçi; erte < irte; esâme < esâmî; espâb < esvâb; etmek < itmek; eyreti, egreti < 'âriyetî

f

fayda < fâide; Fatma < Fâtime; fend < fenn; ferece

g

gaur < gebr, geber; gaybet (söylemek) < gıybet (söylemek); geriz, keriz < kârîz; gömlek, gümlek

⦁ gönlek; gövde < gevde; güle < güre < küre, küret; güleş < güreş

haçan < kaçan; hafar < hafir; hafta < hefte; hala
i

igdic < igdiş; iştâh < iştihâ

k

kadı < kâzî; kadı-'asker < kâzî-i 'asker; kadın < hâtûn; kâgir < kârgîr; kahpoglı < kahpe oglı; kalaba < galebe; kalbur, galbur < gırbâl; kalıp < kâleb; kalpazan < kalbezen/kalbizen <; kalb-zen; kandil < kındîl; kihaya < kethudâ; karenfil < karenfül; kardaş < karındaş; kalın (n ile) < kalın (n ile); karıb < garîb; kâto < kâtib; kavga < gavgâ; kaymakam < kâim-mekâm; kazan < kazgan; kehrubar < keh-rübâ; kemhâ (hı ile) < kemhâ (ha ile); kepçe < kefçe; kereste < kerâste; kereviz < kerefis; kerleme

⦁ ker-nâme; kervan < kârvân; kese < kîse; kestene < kestâne; keten < ketân; kıble-nâme < hıbre-nâme; kına < hınnâ; kiler < kilâr; kilise < kilîsâ,; kelîsâ; kires < kirâs; kizbe < küspe; kocaman < kocamend; kofa < kova; konak < konak (n ile); köşe < kûşe; köy < kûy; kör < kûr; kulambara < gulâm-pâre; krumb < kerneb, keremb; kutâz < kutâs; külçe < külîçe; güre > küret, küre

l

lagab < lakab; lepeyk < lebbeyk; lepey < lebbeyk; lepe < lebbeyk; lehem (he ile) < lahm,; lahım (ha ile); leklek < laklak; leş < lâş; letember < letembür 'korkak, yüreksiz; tekmbel'; limân < ilimân

m

magara < megâre; magdanos < ma'denos; mirahor, imrohor < mîr-âhor; magaza < mahzen; mahmuz < mehmûz; makas < mıkass, mıkrâz; mahrama < makrama, makreme; mangur <; mankur, mankır; masal < mesel; masra < mâsûre; maşrapa < meşrebe; matara < mıthara, mathara; matrabaz

⦁ medre-bâz; maya < mâye; mayasıl < mâyesîl; meheng < mâhâkk; mehkeme < mahkeme; Mehmed

⦁ Muhammed; melhem < merhem; mencelık < mencenîk; menefşe, menekşe < benefşe; mergiz < merkez; meşe < mîşe; meşim, meyşim < meşîn 'edepsiz, arsız'; mâyhoş, meyhoş < mâye-hoş; meyşim < meyşûm < meş'ûm; meyt < meyyit; meyve < mîve; mi'de, mi'det < me'ıdet; molla <; mevlâ, menlâ; murtad < mürtedd; muştu < müjde; mutpah < matbah; mürüvvet < mürû'et; müslümân < müslimân

nacak > nâcuh, nâcah; nar < enâr; nasıl < ne asıl; nasır < nasûr; nekes < nâ-kes; nişeste < nişâste; nohud < nuhûd; nokta < nükte; nöbet < nevbet; nuzla > nüzle

o
onlar < anler; onsız < ansız; ona < ana; oka < vakıye; orospı < ruspî p
pahalü < behalü; panzeher < bâd-i zehr; papa < bâbet; papuc < pâpûş; para < pâre; parnâr (agaci) < pernâr (agaci); patlicân < bâdlicân; payvan < pây-bend; pekmez < pekmâz; peksimet < peksimât; perdâh < perdâht; pergel < pergâr; perserk < bersenk, bârsenk; perşembe, peşenbe < pençşembe, penç şenbih; peşin < pîşîn; peşkeş < pîş-keş; peşkir < pîşkîr; peşrev < pîş-rev; peştahta

⦁ pîş-tahta; peştimâl < pîştemâl; peynir < penîr; pirinc < birinc; pota, puta < pûte; pusat < bisât; put <
büt

r

rafedan < rüfedân; rakı < 'arakı; reçel < rîçâl; ref < râf; reis kitâb < reîsü'l-küttab; rûbâr < rû be-rû; rübûn < 'arebûn

s

sabah hayr < sabâhu'l-hâyr; sahan < sahn; sahat < sâ'at; satır < sâtûr; sahhatler ola < sıhhatler ola; salahor < ser-âhor; salat < sallûta; samur < semmûr; sanâ'at < sınâ'at; sarhoş < ser-hoş; sarniç < sıhrîc; sel < seyl; selv < serv; seyd < seyyid; seymen < segbân; seys < sâis; seysene < sâis-hâne; silıhtâr < silâhtâr; sofa < soffa; sofra < süfre; softa < sûhte; sokak < zükâk; sorguç < sergûc, serkûc; sönmek < söyünmek; stropa < usturpa 'sopa, başlı değnek'; sura < sûret, sûre 'Kur'an bölümü'; susam < sûsen, sevsen; sübek < sebîke 'külçe'

ş

şamadan < şem'dân; şamata < şemâte; şeftelü < şeftâlû, şeftâlûd, şeftâlûc; şeher < şehr

t

tabbâk < debbâg; tap-hâne < debbâg-hâne, tâbe-hâne; tabulgu < tabulgu < taberhûn 'kızıl söğüt'; tafra < tefre; talıh < tâli'; tamah < tama'; tane < dâne; tandur < tennûr; tava < tâbe; tavla < tavîlet; tebeşür < tebâşîr; tek nefes > zîk-nefes; tekeşin < tekke-nişîn; telbîzlik < telbîslik; tembelûd < tembelid 'yükün bir tarafı'; tencere < tancere; tenef < tınâb; tere yag < tire yag; terece < derîçe; terkeş

⦁ tîrkeş; testi < tasti; teyel < tegel; tez < tîz; tirid < sirîd; terid < serîd

t

topuz < debbûs, debûs; torba < tübre; turtu, tortı, turtı < dürdî; töbe < tevbe[t]; tult < süls; tulumbaz < ta'lîmbaz; tura < dürre; turfanda < türvende; turşulamak < türşilemek; tüfek < tüfenk

u

ufak < uvak; urub < rub'; Urum < Rûm; ustura < üstüre ü
üstübec, üstübâc < isfidâc

v

vişnâb < vişne-âb

y

yahni (he ile) < yâhnî (hı ile); yançar aga < yeniçeri agasi; yaralamak < yârelemek; yelpeze < yelpâze; yûro < gürk, gürgî, yürgî 'Gürcü'; yuzum, yüzüm < uzum, üzüm

z

zampara < zempâre < zenpâre; zâtülcem < zâtülcenb; zebil < zibl, zibil; zekîr < zihgîr, zehgîr; zembil < zimbîl; zemherî < zemherîr; zerdelü < zerdâlû; zincâb < sincâb; zort < zurât; zulumpad < zürümbâd; zurna, zürna < sürnâ; zümrüd < zümürrüd

*

Viguier'in yüzyıl sonraki tespitleri ise durumun daha da aydınlığa kavuşması bakımından çok önemlidir: 18. yüzyılın sonlarında Meninski'deki ikili kimi (uyumlu-uyumsuz) biçimler konuşma dilinde yerlerini korur; ama 'şehirli halkın dili'nin iyice sıkıştırmış bulunduğu çok dar bir alanda.

"Türkçe'de ı, u, i, ü dört uyum terimidir. Bunlardan birincisi (ı) az durumda da olsa diğer üçünün yerine kullanılabilir. Üçüncü harf i ise (ı'dan daha az olarak) yine diğerleri yerine kullanılabilir. Bu geçici bir değişikliktir. Söze değişiklik katmak ve monotonluğa düşmemek; ya da şiirle düz yazı ve konuşma dili arasındaki farkı belirgin olarak ortaya koymak için bu kullanıma gidilir. Fakat bu ünlü değişimi uyum kurallarının dışına çıkmamalı, özellikle okumada dilin prensiplerini bozmadan kullanılabilmelidir:

efendim-efendım

bazı kerre-bazi kerre

oldular-oldiler

İstanbul halkının büyük çoğunluğu birinci (premier) söyleyiş biçimlerini (efendim, bazı kerre, oldular) kullanır; kusurlu ve yapmacık olanlarından (efendım, bazi, oldiler) kaçınır, ses zevkine itibar eder ve başkaları tarafından söylenmiş bir çok tabiri (ortak dilin söyleyişinden) ayırır."

Birkaç sayfa sonra konuya tekrar dönen Viguier, ünlü değişiminin yalnızca birbirlerinin yerine veya yakınlıkları (kalınlık-inceliklerine) ile sınırlı bulunmadığını, bu değişikliklerin karşıtlıklardan da doğabileceğini kaydeder: a-e, e-i, o-ö-u-ü gibi. Ama yabancı kelimelerin söylenişinde bile uyum kuralının uygulanmasının (meselâ: 'zeman' yerine 'zaman','mübarek' yerine 'mubarek' demenin) da doğru ve yerinde sayılacağını söyler ve "Ünlüler için en büyük kural bunların uyumlarına ve yakınlıklarına önem vermek, zıtlık ve değiştirilebilirliklerine bakmadan uyumlu biçimleri tercih etmektir" diye ekler.
Tek tek ekleri ele aldığında verdiği uyumsuz kullanımlar için aynı değerlendirmesini yineleyen Viguier (mes. a'za-ler, dünya-ler; dünya-ye, dünya-dünya, dünya-den) bunları okunan bir metinle ilgili ikincil biçimler sayar. (Örneklerin Türkçe olmadığına dikkat edilsin; halbuki Meninski'de Türkçe kelimelerde de bu uyumsuzluk hâli aktarılır.)

Sonuç

Damak uyumunun 17-18. yüzyıllar için özeti, uyumlu biçimlerin İstanbul'un şehirli halkı için birincil tercih olduğu, ikincil biçimlerin bozuk (sesçe kötü, yabansı, hattâ gülünç) kullanımları yansıttığı, ama bu biçimlerin özellikle bir şiir ve nesir parçası okuyanlarca veya başkalarının özlü, ezberlenmeye değer bulunmuş sözlerini/deyişlerini ezberden aktarırken kullanıldığını söyleyebiliriz. Yabancı kelimelerin durumu, bunların halklılaşma süreci ile yakından ilgili görülmeli ve karşılaşılan farklılıklar süreç içinde yaşanan kararsızlıkların yansıması olarak değerlendirilmelidir.

Dudak Uyumu

17. yüzyıla ait çeviri yazılı metinler üzerindeki çalışmalarda örneklerin daha çok o metinlerdeki durumu değerlendirmek için kullanıldığı, bunların tahliline dayanan karşılaştırmalı ve kapsamlı yorumların ise pek yapılmadığı konunun uzmanlarınca iyi bilinir.

Evliya Çelebi'nin eserinin küçük bir parçası üzerinde Boeschoten'ın gerçekleştirdiği çalışma, bunlar içinde Arap harfli bir metnin örneklerini değerlendirmek bakımından önemlidir. 1988 yılında yayımlanmış eserinde bu konuya oldukça geniş yer veren araştırıcı Seyahatname'nin S yazmasından şu sonuçları çıkarmıştır:

"Seyahatname, genelde, dudak uyumu bakımından ilerlemiş bir seviye arzeder. Çok az morfem (ilgi ve yükleme durum ekleri, 3. kişi iyelik, bağ zarf-fiil eki, geçmiş zaman sıfat-fiili) hiç etkilenmemiştir.

Sonuç olarak, dudak uyumunun tarihi açısından mühim bir kaynak teşkil eden S yazmasındaki vokalize şekillerin kendiliğinden (=tesadüfî) olduğu söylenemez, bu vokalize şekillerde iç değişim tatbik edilmiştir. Bu değişimin varlığından dolayı, standard bir imlânın uygulanmayışından emin olabiliriz; üstelik bizim tarafımızdan bulunan bu değişiklik, yukarıda gösterdiğimiz gibi, çağdaş çevriyazılı malzemelerden edinilen bilgilerle de uyum içindedir."

Öte yandan Johanson daha 1978 yılında, çeviri yazılı metinlerden hareketle Osmanlı ve (ilk olarak kullandığı metinlere dayanarak) Azeri Türkçesi'nde dudak uyumunu incelemiş, çeviri yazılı malzemelerdeki düzensiz ve birbiriyle çelişik bilgilerin sebebini açıklamak teşebbüsünde bulunmuş ve bu uyumun tarihî tatbik işlemiyle ilgili uygun bir teori formüle etmeye çalışmıştır.

Evliya'nın sadece Türkçede değil, tanıttığı başka dil, ağız ve lehçelerdeki (peltek konuşmasına varıncaya kadar) başkalıkları olabildiğince yansıtmak istemesi dudak uyumunun tarihi araştırmaları için de eserini emsalsiz bir kaynak hâline getirmiştir.

Nezaretimiz altında hazırlanmış bir doktora tezinde S yazmasının ilk dört cildinden toplanmış bütün malzeme ile bu uyumun Seyahatname'den yansıyan görüntüsü çıkarılmıştır; ancak bu çok renkli görüntü içinde açık seçik (birincil) olanla bu açıklığın gölgesinde kalmış olanı ayırmak hususunda halâ tam kabul edilebilir sonuçlara ulaşalabildiğimizi söylemek güçtür.

Burada Evliya'nın bu uyumu yansıtan örnekleri üzerinde durmak yerine, -karşılaştırma yapmak isteyecek olanlar açısından yararlı olur ümidiyle- çağdaşı ve yol arkadaşı (gerçekten de bu iki büyük şahsiyet bu yüzyılın iki büyük dil bilimcisi olarak çok meşakkatli bir yola birlikte çıkmışlardır) Meninski'nin büyük sözlüğünden derlediğimiz dudak uyumunu yansıtan örnekleri vermeyi uygun buluyoruz.

Ancak, daha önce ele alınan konularda yaptığımız gibi, ilkin 16. yüzyılda bu uyumun durumunu yansıtan örneklere yer vereceğiz.

Tuhfe bu uyumun 16. yüzyılda çok ilerlemiş olduğunu gösteren zengin örnekler sunmaktadır. Bunları aşağıda sınıflandırılmış olarak aktarıyoruz.

Düzensiz çift ünsüz arasında türeyen ünlü yoluyla iki heceli yapıya geçen tek heceli alıntı kelimelerde

Arapça

bahır (< bahr); cehil (< cehl); dehir (< dehr); ebir (< ebr; bu kelime 14. ve 15. yüz metinlerinde 'ebür' biçiminde görülür; tabul 'davul) < tabl'da olduğu gibi/b/tesiri); ehil (< ehl); fikir (< fikr); kahır (< kahr); nehir (< nehr); şehir (< şehr; kimi metinlerde ve Meninskide: şeher ve 14. ve 15. yüzyıllarda: şar); sabır (< sabr)

Farsça

gülüstân (< gül-istân, gül-sitân); derdimend (< derdmend) yâdigâr (< yâdgâr)

Canlı yapım eklerinde yen-ik (< yen-ük) top-çu-sı (< top-çı-sı); yol-cu-lar (< yol-cı-lar) bil-dir-enin (< bil-dür-enün); ge-tir-mek (< ge-tür-mek) İlgi ekinde
anın (< anun); anlar-ın-ıdı (< anlar-un-ıdı); bildiren-in (< bildüren-ün); çoban ın (< çoban-un); eşeg-in; meçi-nin (< meç-i-nün)

3. kişi iyelik ekinde (iç heceye kaydığında)

yüz-ü-ni (< yüz-i-ni); boyn-u-na (< boyn-ı-na); ögüd-ü-ni (< ögüd-i-ni) Fiil çekimlerinde

a. şekil eklerinde

yat-ır (< yat-ur); yıkıl-ır (< yıkıl-ur)

gör-dü-lerdi (
gel-dik (
a. şahıs eklerinde ider-iz ([2]< ider-üz) Sıfat-fiil ekinde

olma-dıg-ı (< olma-dug-ı); say-dıg-ı (< say-dug-ı); söyle-dig-i (söyle-düg-i); yé-dig-i (yi-düg-i)

Ravza'nın örnekleri de çok zengindir:

Canlı yapım eklerinde

çok-luk (< çok-lık)
ir-gir-miş (< ir-gür-miş)
kal-dır (< kal-dur)
İyelik tekli ve çoklu 1. kişi eklerinde

devr-im-de (< devr-üm-de); murâd-ım (< murâd-um); zât-ım (< zât-um); cümle-miz-e (< cümle-müz-e)
İyelik tekli 3. kişi ekinde
dost-u-y°m (< dost-ı-yam); gördüg-ü-ne (< gördüg-i-ne)
Fiil çekiminde
-şekil eklerinde
bil-ir-sin (< bil-ür-sin)
eyle-di-m (< eyle-dü-m)
Sıfat-fiil ekinde
di-dig-inden (< di-düg-inden); it-dig-i (< it-düg-i) gör-düg-ü-ne (< gör-düg-i-ne) Zarf-fiil eklerinde id-ip (< id-üp)
göster-ip (< göster-üp); kıl-dır-ıp (< kıl-dur-up; yarad-ıp (< yarad-up) ve:
n'ol-usar (< n'ol-ısar) Kimi yabancı yapılarda

1. Farsça izafetlerde (esre yerine ötre veya vav ile)

künc-ü nihân (< künc-i nihân); hubb-u dünyâ (< hubb-i dünyâ); rub'-u meskûn (< rub'-ı meskûn); rûh-u Muhammed (< rûh-ı Muhammed); lutf-u Hak (< lutf-i Hak); sû'-u nazar (< sû'-i nazar; tâvûs-u kudsî (< tâvûs-i kudsî)

1. Bağlama öbeklerinde (vav, seyrek olarak da ötre yerine esre ile)

âb ı gil (< âb u gil); 'âr ı nâm,s (< 'âr u nâm,s); altun ı gümiş (< altun u gümiş); cism i cân (< cism ü cân); çeng i tanbûr (< çeng ü tanbûr); fasl ı bâb (< fasl u bâb); kevn i mekân (< kevn ü mekân); seyr i sülûk (< seyr ü sülûk)

Meninski'nin, dudak uyumunun 17. yüzyıldaki genel durumunu yansıtan örnekleri ise sınıflandırılmış olarak şunlardır:

Türkçe kelime gövdelerinde

alçi (ama: alçu); arkuru; arı (ama: aru); aşürı; ayu; ayrı (ama: ayru); azık (ama: azuk); baldür; beri (ama:berü); bilezük; bukagı (ama: bukagu); dargun; deli (ama: delü); eyi (ama: eyü); eylik (ama: eylük); içerü; kapı (ama: kapu); karşü; kesmük; kirpi (ama: kirpü); kirpik (ama: kirpük); salgın (ama: salgun); salkum; sanduk; sarı (ama: saru); segirdüm; sevgü; virgü; yardüm; yatsi (ama: yatsü); yavrı; yazı (ama: yazu); sındı (ama: sındu); yapı (ama: yapu); sevgü

Buna karşılık:

boru (ama: borı); bögü (ama: bögi); dolu (ama: dolı); doru (ama: dorı); duyı 'duymaklık, fehm'; kötü (ama: köti); kuru; kutu (ama: kutı); kuzu (ama: kuzı); ordu (ama: ordı); örtü; ötü (ama: öti); süri

Düzensiz çift ünsüz arasında türeyen ünlü yoluyla iki heceli yapıya geçen tek heceli alıntı kelimelerde

Aşağıdaki bir öbek Farsça kelimedeki özel durum dışında, ünlüsü düz hiç bir kelimede uyumsuz duruma rastlanmamaktadır: 'akıl, sabır; fikir, zihin vb. gibi.

Arapça

cürüm-lü, cürüm-nâk (< cürm); gusul-hâne (< gusl); huküm kerden, hukümlik (
Farsça

büzürgüvâr (< buzurgvâr); zülüf-lü (< zülf); bürdibâr 'hammal' (< bürdbâr); murgızâr (< mergzâr) Buna karşılık âsümâne (< âsmâne); bâdübân (< bâdbân); derdümend (< derdmend); destübürd 'yaşma, talan' (< destbürd); pîşüvâ (< pîşvâ); şâdümân (< şâdmân); zârbuzen (< zârbzen)
Bu öbekteki türeme seslerin dudak ünsüzlerinin etkisinde bulunduklarını göz önünde bulundurmalıdır.

Yunanca

qulub-lü (< kolpas; bu gün: kulp) Canlı yapım ekli gövdelerde: yüz-inci

dögüş-ici; bitür-ici; dök-ici; düz-ici; getür-ici; gör-ici; güd-ici; gül-ici; kov-ıci; oku-yıci; sög-ici; sür-ici; tut-ıci; uy-ıci az-gun; baskun (ama: baskın); çapkun; sal-gun; sın-gun (ama: sın-gın-lık); şaş-kun; taş-kun-lık; yan-gun (ama: yan-gın) sev-gü doy-ınce; öl-ince gün-li (aylı günli); dişi-lü; pas-lı; ev-lü (ama: ev-li); giz-lü, ama: giz-li-ce; kan-lı; kuyruk-lı; küngüre-lü; küsü-lü; nükte-lü; su-lu. bul-ış; bulış-ış; boz-ış; döniş; düş-iş; gör-iş (ama: (ilk) gör-üş-te); koş-iş; kovla-iş; kuc-iş; sat-ış; sok-uş; sög-üş; sür-iş; dokış (ama: dok-uş); dög-üş ad-um; al-ım (ama: al-üm, al-üm-lü); at-üm; doy-um; geyim (ama: gey-üm); yar-ım; yut-üm aç-ik (ama: aç-uk); alış-ik; art-ık; ayr-ık; bitiş-ik; bulan-ık; bulaş-ik; buruş-ik (ama: buruşuk); bozuş-uk; çat-ık; daniş-ik; del-ik; dolaş-ik; eks-ük; karış-ik; kes-ik (ama: kesük); sap-uk; sark-ık; ulaş-ik; yakış-ik; yapış-ik; yaraş-ik; yık-ık İyelik ekleri: -Tekli 1.kişi baş-im; (mâye-i) zindegân-ım -Çoklu 1. kişi ıhtiyâr-ümüz; yer-ümüz -Çoklu 2. kişi civâr-iniz-de; kankı-nız -Tekli 3. kişi borc-i-ne; boyn-i-nde; boyn-ı-ne; boyn-ı-nı (ama: boyn-u-nı); boynuz-ı; cünb-i-nde; gönl-ü; güc-i-ne; koyn-u-ne; kök-i-ni (ama: kök-ü-nden); mazmûn-i-ne; ogl-ı (ama: ogl-u-nun); ön-i-ne; son-ı-nı; söz-i-nden; uc-i-ni; üst-ü-ne (çok sayıda); yüz-i-nden

İlgi hâli eki: 'akl-un (keskinligi) biz-üm

Çekimli fiillerde

a. Çekim eklerinde

agır-ür (ama: agır-ır); bil-ür-üm (< bil-ür-em); vir-ür-üm (< vir-ür-em); yakış-ır; yaraş-ır ol-ur-üm (< ol-ur-am) agr-iyür; dur-iyür; eril-iyür-üm; ol-ıyür

a. Kişi eklerinde

eyle-yim; n'eyle-yim; ol-ayim; vir-eyim; yara-yim bil-ür-üm; dir-üm; ol-ur-üm; sez-er-üm; vir-ür-üm ama: der-ım

Sıfat-fiil eklerinde:

gel-ür 'mahsul, vergi'; yaraş-ır 'yarar, yaraşık' Kimi yabancı yapılarda

1. Farsça izafetlerde

hukm-i şer'; hulûs-ı kalb; husn-i ıhtiyâr; püşt-i pâ; vücûd-i mükerrem

1. Bağlama öbeklerinde

âb ü hevâ; cân ü gönül; ceng ü cidâl; cidd ü cehd; edeb ü erkân; kayd u bend; nân ü nemek; raht u baht; zîb ü zînet.

XVIII. yüzyıla gelindiğinde ise, bu uyumun tarihini izlemek açısından da çok önemli bir kaynak olan Viguier'in grameri aradan yüzyıl geçmiş olduğu hâlde karışık durumun devam ettiğini nakleder; ama onun kayıtları -aynen damak ünlü uyumunda olduğu gibi- çok önemlidir; çünkü uyum dışı hâllerin bütünüyle söyleyişle değil, bir metin parçasını okumak veya bir metinden okunarak ezberlenmiş beyit, şiir parçası veya özlü sözleri aynen aktarmakla ilgili ve sınırlı bulunduğunu belirtir. Demek ki bu uyum açısından da durum, yalnızca 18. yüzyılda değil, 17. yüzyılda da hemen hemen aynıdır; yani İstanbul'un 'şehirli konuşma dili'nde (bu aynı zamanda şehrin nüfusunu oluşturan çoğunluğu kapsadığı için 'tüm İstanbul halkının dili' [la bonne compagnie â Constantinople] demektir) uyumlu biçimler birincil (yaygın, doğru ve güzel sayılan), uyumsuz biçimler ise ikincil (seyrek, yanlış, kaba ve hattâ gülünç karşılanan) söyleyiş biçimleridir.

Bu görüşü desteklemek ve tartışmaya yeni bir boyut katmak için, aşağıda, tarih bakımından Evliya-Meninski ile Viguier'in tam arasında bulunan bir metinden, tıpkı Viguier'in-birlikte çalışıp metinler derlediği-Ali Efendi'si gibi bir 'meddah' olan ve kendisini 'Eyüplü Garib (Eyyûbî Garîb)' olarak tanıtan bir 'meddah'ın 1145/1732 tarihinde yazıya geçirdiği Beyrek Hikâyesi'nin dudak ünlü uyumu ile ilgili vokalize örneklerini aktaracağız.

Kelime gövdelerinde

dolu; kuzu (2), ama: kuzı (çok); gendi (29), ama: gendü (daha çok); girü (16); beri (10), ama: berü (2); doğrı (14); banu; kapu Canlı yapım eklerinde
sor-ucu sür-ül-m°ş kal-dır-dı; bil-dir-sin; bin-dir-di; gez-dir-üp; kal-dır-up; bil-dir-em; et-tir-üp; çal-dır-up; üleş-dir-em; üleş-dir-di; gez-dir-em; kal-dır-up; çal-dır-up biş-ir-üp, ama: geç-ür-diler Buna karşılık: güzel-lüğ-in İyelik eklerinde Tekli 1. kişi derd-im-e; vezirler-im; hal-im-e; yer-im-e; şart-ım; tevabi-im; akl-ım-a; diyar-ım-a; hatır-ım-a; adım; iş-im; derd-im-in; yar-ım-ı; yar-ım-a Buna karşılık: yüz-im-e; ömr-im-in

Bütün örneklerde ekin ye+mim ile yazılması dikkat çekicidir. Uyumsuz son iki örneğin fonolojik değerlendirilmesinde yazının tek şekilliliğe olan eğiliminin dikkate alınmaması hâlinde, yapılacak başka tür yorumlamalar kabul edilebilir olmaktan uzak kalır. Aşağıda başka eklerde görülen bu tür aykırılıklara da bu açıdan bakmakta yarar bulunduğunu hatırlatalım.

Çoklu 1. kişi

el-imiz-den; üzer-im°z-e; padişah-ımız-ın; misafir-im°z-sin Tekli 2. kişi
akl-ın; el-in; hakk-ın (2); iş-in; nişan-ın; cenab-ın-dan (niyaz ederiz); derd-in-e, murad-ın (4); yar- ın-ın; boyn-un-a (2); kul-un; kol-un-a Çoklu 2. kişi
kullar-ınız-ı; ruhsar-ınız-da; evlâd-ınız; kız-ınız Buna karşılık:

ömr-in°z; ruhsar-ın°z-da; evlad-ın°z; kız-ın°z Tekli 3. kişi
yön-ü-ni; ön-ü-ne (12); oğl-u (10); oğl-u-nı (3); oğl-u-na (3); ön-ü-nden; kol-u-nun; yol-u-n (3); göğs-ü-ne; oğl-u-nun (4); yol-u-na (3); ön-ü-nde (4); yüz-ü-ne; üst-ü-ne (4); köşk-ü-ne

Buna karşılık:

göz-i-ne (2); (taam) şükr-i-n; yüz-i-ne (2); yüz-i-n İlgi durumu eki
şehr-in (2); derviş-in (7); padişah-ın; kâfir-in; tah-ın; cihan-ın; aşıklar-ın; Oğuzlar-ın; bunlar-ın (2); düşmenler-in; vezir-in (2); kral-ın
bu-nun; yol-un (üzeri)

Buna karşılık:

Boz'ın (9); Mansur'ın (geldiği) Cevher fiili geniş zaman 3. kişi eki
var-dır (16); reva-dır; hunriz-dir; şehzade-dir; kim-dir; hayır-dır; uğramış-dır; muntazır-dır; (aklı fikri) banuya-dır; kızı-dır; kalmış-dır; (karnım) aç-dır

yol-dur; gündür

Buna karşılık:

özür-dir; gendü-dir, bu-dır

Zaman ekleri

vér-ir-°m; akıd-ır-dı; var-ır-sam; gönder-ir; çağır-ır Buna karşılık:
al-ur-lar; gel-ür-se; var-ur-am; gel-ür-iz; bil-ür-ler; urabil-ür mi Anlatılan geçmiş zaman eki etme-di-n; gel-di-n; görme-di-n; (basa) i-di-n; kaçır-dı-n; söyle-di-n; verme-din; vere-y-di-n; gör-dü (4); ol-du (4); ol-du-lar (3); yu-du-lar; ko-du-lar; gör-düler

Buna karşılık:

dol-dı; duydı (1); dur-dı (17); gör-di (2) kurdur-dı; kondur-dı-lar
gör-di-n°z (2); buyur-dı-n°z; olur-dı-n°z vegizle-dün-°z

Aktarılan geçmiş zaman eki uyu-muş-°m Kişi ekleri

éder-iz; bilmez-iz; dervişler-iz ister-sin

Emir ekleri

(haberdar) ed-in; var-ın; ilet-in; (yap yap) gel-in; (téz) var-ın (2); vér-in; gid-in Buna karşılık: buyur-ın; getür-in (2) Sıfat-fiil ekleri eyle-diğ-i°m; gönder-diğ-i; bil-diğ-°nden ol-duğ-ı

Buna karşılık:

dedüğ-i (2); et-düğ-i; gel-düğ-i; gel-düğ-°n (gün); gel-düğ-°ne; i-düğ-°n; sev-düğ-°ni; ver-düğ-i

Zarf-fiil ekleri

doğ-up, dokun-up; dol-up; doyur-up; duy-up; (yerinden) dur-up (8)

Buna karşılık:

gezdir-üp; kaldır-up (2); ettir-üp; çaldır-up; dal-up; durma-y-up ol-unca (2) ol-ıcak (2) ara-y-ı ara-y-ı

Yabancı dillerden alınma yapılarda

hüsn-ü rıza; ama: hüsn-i cemal ve banu-yı şebistan/cihan; tir ü keman; şad u handan

Sonuç

Tıpkı damak uyumu gibi, dudak uyumunun da 17-18. yüzyılların şehirli dilinde (bununla İstanbul'da yaşayan halkın büyük çoğunluğunun günlük ilişkilerinde kullandıkları iletişim dilinin kastedildiğini bir kez daha vurgulayalım) çok büyük ölçüde gerçekleşmiş olduğunu söyleyebiliriz. Uyumsuz durumlar bir ölçüde vardı; ancak uyumlu kullanışlar baskın ve birincil durumları teşkil etmekteydi, uyumsuz durumlar ise artık bozuk ve ikincil sayılmaktaydı.

Ahmed Çelebi, Ravzatü't-tevhîd (yazmanın bizdeki fotografları).

Beğ Beyrek Menakıbı (yazmanın bizdeki fotokopisi).

Bruinessen, M. and Boeschoten H. Evliya Çelebi'nin Diyarbekir, Leiden.

Develi, H. Evliya Çelebi Seyahatnamesine Göre 17. Yüzyıl Osmanlı Türkçesinde Ses Benzeşmeleri ve Uyumlar, Ankara, 1995.

Duman, M. Evliya Çelebi Seyahatnamesi'ne Göre 17. Yüzyılda Ses Değişmeleri, Ankara, 1995.

Evliya Çelebi, Seyahatname (S nüshasının fotografları).

Hazai, G. Das Osmanisch-Türkische im XVII Jahrhundert Untersuchungen an den Transkriptionstexten von Jakab Nagy de Harsâny, Budapest, 1973.

Hindoglu, A. Hazine-i Lügat (Dictionnaire Turc-Français), Vienne 1838.

Hüsâm-i Sahrâvî, Tuhfeten li-hazreti'l-'aliyye (yazmanın bizdeki fotoğrafları).

Kayra, O. K. Hüsam-ı Sahravi, Tuhfeten li-Hazreti'l-Aliyye (Metin-İmlâ-Fonoloji-İndeks), İstanbul, 1991 (basılmamış doktora tezi)

Kreutel, Richard F. "Neues zur Evliy#-Çelebi-Forschung", Der Islam 48 (1971), 269-79.

Meninski, F. Thesaurus linguarum orientalium... (6 cilt), Vienna, 1680.

Tezcan, S. Dede Korkut Oğuznameleri Üzerine Notlar, İstanbul, 2001.

Tulum, M. Sinan Paşa, Tazarrû'-nâme (Metin-Fonetik İnceleme), 1968 (basılmamış doktora tezi), İÜ, Edeb. Fak. Genel Kitaplığı.

Viguiér, M. Élémens de la Langue Turque, 1790.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
2658 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın