• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
Osman Gazi'den Mehmed Vahideddin'e Osmanlı Bilimi ve Kültürü / Doç. Dr. Melek Dosay Gökdoğan

Bilim tarihi, bilim adamlarının yöneticiler tarafından desteklendiği dönemlerde bilimin ve teknolojinin hızla ilerlediğini göstermektedir. Tarih, çok eski dönemlerden günümüze kadar araştırmacıları destekleyen kral ve lider örnekleriyle doludur. Fransa Kralı XV. Louis, Buffon'u (17071788) doğa araştırmalarında desteklemiş ve onu kont yapmış; Rus Çarı Büyük Petro meşhur bilim adamlarının toplanacağı Saint Petersburg Akademisi'ni kurmuş; Prusya Kralı II. Frederick Berlin Bilimler Akademisi'nde Maupertius, d'Alembert, Lagrange, Bernouilli gibi büyük matematikçileri toplamış; İngiltere Kralı III. George, astronomi bilgini Herschel'e maaş bağlamış ve araştırmalarını sürdürebilmesi için her imkânı sağlamıştır. Sayısı artırılabilecek bu örneklere, İslâm dünyasını da eklemek gerekir. Özellikle Abbasi halifelerinden Harun Reşîd (775-809) ve Memûn'un (813-833) bilimsel etkinlikleri ve bilim adamlarını maddi ve manevi olarak desteklemiş oldukları bilinmektedir.

Bu incelemede, bilimi ve kültürü desteklemek bakımından Osmanlı padişahlarının özellikleri belirlenmeye çalışılmış ve bu yapılırken, Avrupa'daki bilimsel etkinliklere de değinilerek, Osmanlı uygarlığı ile Avrupa uygarlığının karşılaştırılması hedeflenmiştir. Böylece, Osmanlıların gittikçe gelişen Batı uygarlığı karşısındaki konumları açıkça ortaya çıkacaktır.

Osman Gazi (Padişahlığı 1281-1326)

Osmanlı Devleti'nin ilk hükümdarı olarak kabul edilen Osman Gazi (1258-1326), "Osmanoğlu" ailesinden Ertuğrul Bey'in üç çocuğunun en küçüğüdür. Ertuğrul Bey, Anadolu'nun kuzeybatısında, Selçuklu Bizans sınırının kuzey kesiminde, bugünkü Eskişehir, Bilecik, Kütahya illerinin sınırlarının kesiştiği bölgede uç beyi idi. Bizans ile yaptığı gazâlardan sonra "Gazi" diye anılan Ertuğrul Bey, Söğüt kasabasını Bizans'tan fethederek kendisine merkez yapmıştı. Babasının yerine uç beyi olan Osman Gazi ise, zekâsı ve enerjisi sayesinde uç beyliğinden bir devlet oluşturmaya doğru ilerlemiştir.

Osman Gazi için Bursa'nın alınması çok önemliydi, çünkü böylece Osmanlılar gerçek bir taht şehrine sahip olacaktı. Bu şehir on seneden fazla süren bir kuşatma altında tutulmuş, Osman Gazi şehrin alındığını göremeden ölmüştür. Oğlu Orhan Gazi babasının vasiyetini yerine getirerek lâhdini Bursa'ya naklettirmiş ve sonradan "Gümüşlü Kümbet" adı verilen türbeyi yaptırarak buraya defnettirmiştir.

Osman Gazi kişilik olarak cesur, güçlü-kuvvetli, dürüst, zeki, uzak görüşlü, cömert ve kanaatkâr bir kişi olarak tasvir edilir. Ahi reislerinden Şeyh Edebali'nin kızı ile evlenerek Anadolu'da Ahilerin nüfuzundan istifade etmiştir. Din ayırımı yapmayarak bütün tebaasına adil davranması, halk tarafından sevilmesini sağlamıştır. Germiyanlı bir Türk ile bir Rum arasındaki anlaşmazlık davasında Rum'u haklı bulduğu anlatılır.

Osman Gazi devlet teşkilâtını da kurmaya çalışmış, bu bağlamda kalelere kadı ve kumandan tayin etmiş, köyleri sipahilere tımar olarak tevcih etmiştir. İlk kanunları da o koymuştur. Öldüğü zaman bıraktıkları arasında altın ve mücevher yoktu. Birkaç kaftan, bir at ve sade bir kılıç ile üç sürü koyun bırakmıştır. Ölüm döşeğindeyken oğlu Orhan Gazi'ye şunları vasiyet etmiştir: "Tanrı buyruğundan gayri iş işlemiyesin. Bilmediğini şeriat ulemasından sorup anlıyasın. İyice bilmeyince bir işe başlamıyasın. Sana itaat edenleri hoş tutasın. Ve askerine iyiliği, ihsanı eksik etmiyesin ki, insan insanın kulcağızıdır. Zalim olma. Alemi adaletle şenlendir ve cihadı terk etmeyerek beni şad et. Ulemaya riayet eyle ki şeriat işleri nizam bulsun. Nerede bir ilim ehli duyarsan ona rağbet, ikbal ve yumuşaklık göster. Askerine ve malına gurur getirip şeriat ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız Allah'ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir. Sana da bunlar yaraşır. Daima herkese ihsanda bulun. Memleket işlerini noksansız gör."1 Bu vasiyet, Osmanlı padişahlarının bilime ve âlimlere hürmet gösterme ve himaye geleneğinin daha Osman Gazi'den itibaren başladığını göstermektedir.

Osman Gazi'nin devlet kurma uğraşını verdiği sıralarda Avrupa Ortaçağ'ın klasik dönemini yaşıyordu. İleride Avrupa devletlerini oluşturacak olan monarşiler bu dönemde ortaya çıkmıştır. Fransa Krallığı, İngiliz Krallığı, Alman İmparatorluğu gibi devletlerin yanı sıra, tüm Hıristiyan dünyasına hükmetmeye çalışan Roma Kilisesi vardır. Ancak, Kilise'nin disiplinine karşı çıkışlar da vardır. Özellikle 12. yüzyılda başlayan Arapça'dan Latinceye çevirilerle uyanmaya başlayan aydınlar, eski Hellen felsefesinin yöntemlerini ilâhiyat problemlerine uygulamaya başlamışlardır. Gücünü kaybetmek istemeyen ruhbanlar ise yeni kurulan üniversitelerdeki ders programlarını ve kitaplarını denetim altında tutmaya çalışmışlar, 1231 yılında Engizisyon'u kurmuşlardır. Ama üniversitelerdeki lâik hocalar Kilise'nin baskısına rağmen, dogmaya karşı rasyonel düşünceyi savunmuşlar ve bilginin kaynağı olarak otoriteleri değil, deneyi kabul etmişlerdir. Bunlar içinde özellikle Roger Bacon (12141294) skolastik düşünce karşısında deneyi savunmasıyla ünlüdür. O, "Deneysel bilim, bilimlerin efendisidir, öteki bilimler de onun hizmetçisi"2 demiştir. Öte yandan, Ortaçağ'ın son ve modern çağların ilk şairi olarak kabul edilen Dante'de (1265-1321) İtalya'da adeta Rönesans'ın habercisi olarak edebî eserlerini ortaya koymuştur. Hem Roger Bacon hem de Dante görüşleri yüzünden sürgüne gönderilerek cezalandırılmışlardır. Bizans'ta Yunanca öğrenmiş olan Albanolu Peter (12501318) Paris'te tıp dersleri verirken, Yunancadan da eserler çevirerek bilim Rönesansının habercisi olmuştur.3

Orhan Gazi (Padişahlığı 1324-1362)

Babası hayatta iken askerî idareyi eline alan Orhan Bey (1288-1362), devletin sınırlarını genişletmiş, 1335'de İlhanlıların yıkılmasıyla istiklâlini ilan etmiştir. Onun zamanında Bursa ve İznik'in yanı sıra Marmara bölgesinin Anadolu tarafındaki bütün Bizans toprakları alınarak Rumeli'ye yerleşmenin ilk temelleri atılmıştır. Sınırları genişleyen beyliğin yavaş yavaş aşiret usûl ve ilkelerinden çıkarak bir devlet olmaya başlamasıyla idarî, adlî, askerî teşkilâtın oluşturulması gereği ortaya çıkmıştır. Böylece Orhan Bey Osmanlı Devleti'nin ilk teşkilâtını yapmıştır. Anadolu Selçukluları ile İlhanlılar örnek alınarak bir hükümet mekanizması oluşturulmuş, Divan kurulmuştur. İlk defa onun zamanında yaya ve atlılardan oluşan ordu teşkilâtı kurulmuştur. Bu teşkilât Kapıkulu Ocağı'nın kuruluşuna kadar önemli hizmetler görmüştür.4

İlk ilmî ve ictimaî tesisler de Orhan Gazi zamanında kurulmuştur. Bir süre merkez olan İznik'te cami, medrese ve imaret inşa ettirmiştir. Osmanlıların ilk üniversitesi olan İznik medresesine devrin büyük âlim ve mütefekkirlerinden Davud-ı Kayserî'yi müderris olarak tayin etmiş ve ona zamanın en yüksek ücreti olan 30 akçe yevmiye bağlamıştır.

Orhan Gazi Bursa'da da camiler, hastaneler, çarşılar yaptırarak burayı Doğu'nun en güzel şehirlerinden biri haline getirmiştir. Bursa hisarındaki kiliseyi medreseye çevirterek, talebeler için odalar yaptırmış ve vakfiyesini tertip ettirmiştir.5

Orhan Gazi ulemayı ve din adamlarını sever ve himaye ederdi. Örneklerinden bahsedildiği gibi, onlara ûlûfeler bağlar, rahat yaşamalarını sağlardı. Kadılara ilk defa ûlûfe tayin eden odur. Devlet idaresinden ve muharebelerden artan zamanını ulemaya ve marifet erbabına ayırmış, onlarla görüşmeler yapmıştır.6

Kişilik olarak Orhan Gazi, teşkilâtçı, uyanık, azimli, siyasi hadiselerden istifade etmesini bilen bir devlet adamı olarak tanınır. Nitekim, saltanat kavgası ile uğraşan Bizans imparatorlarının içinde bulunduğu durumdan yararlanarak, ilk defa kitleler halinde Rumeli'ye geçişi başlatmıştır.

Aynı dönemde Avrupa'da ise üniversitelerin sayısı artmıştır. Ancak kıtlık, savaş ve veba salgını gibi âfetler bu yüzyılda Batı toplumunu ciddi ölçüde tehdit etmiştir. Kilise'nin saygınlığı kalmamış ve reform ihtiyacı kendini hissettirmeye başlamıştır. İlk hümanizma hareketi de 14. yüzyılda Petrarca (1302-1374) ile başlamıştır. Bilimsel gelişmenin ilk habercisi olarak Occamlı William (1280-1347) gözlem ve deneyi yöntem olarak savunmuştur. Böylece artık Aristo'nun otoritesi sarsılmaya başlamıştır.7 Mantıkçı ve filozof Occamlı William Papa'nın gücüne karşı çıkarak, dini inançların akıl yoluyla açıklanamayacağını ve kanıtlanamayacağını ileri sürmüştür. Ona göre, bilimin uğraşı konuları tek tek şeyler, bireylerdir ve bunların bilgisi ancak duyuların sağladığı algılarla elde edilir. Kilise'nin hoşuna gitmeyen bu görüşlerinden dolayı Occamlı William'ın öğretisi Paris Üniversitesi'nde yasaklanmış, ancak yayılması önlenememiştir.8 Occam'ın 14. yüzyıl düşünürleri üzerinde büyük etkisi olmuştur. Doğru bilginin ulaşılabilir olmasının temeli deneyciliğe dayanmak olarak benimsenmiştir.

Bu dönemin John Buridan, Saksonyalı Albert, Nicole Oresme gibi ünlü skolastikleri deneyciliğe verilen önemi kabul etmişlerdir.9 Galileo, Orta Çağ'daki bu öncellerinin hareket konusuyla ilgili kavram ve teoremlerinden yararlanarak yeni mekanik bilimini şekillendirmiştir.

Bu dönemde astronomi alanında Fransalı Musevi Levy ben Gerson (1288-1344) yeryüzünün evrenin merkezi olamayacağını iddia ederek, Kopernik'e yol açmıştır.10

Birinci Murad (Padişahlığı 1362-1389)

Gazi Hünkâr ve Hüdavendigâr diye de anılan Sultan I. Murad (1326-1389), babasından devraldığı Osmanlı Devleti'ni bilhassa Rumeli'de çok büyüterek imparatorluk temellerini hazırlamıştır. Edirne ve Filibe'nin alınışı onun devrinin en önemli başarılarıdır.

Birinci Murad sadece bir asker-komutan değildi. Ortaya çıkan yeni ihtiyaçlara göre devletin idarî, askerî ve adlî teşkilâtını da yeniden düzenlemiştir.

Sultan I. Murad zamanında ortaya konan yeni teşkilât arasında en önemlisi Yeniçeri Ocağının kurulmasıdır. Bu yeni askerî teşkilâtın ilk temeli 1362'de atılmış ve zamanla ihtiyaca göre genişletilmiştir.

I. Murad irade ve azim sahibi, tebaasına karşı âdil, vicdan özgürlüğünü herkese tanıyan, kanunlara uyan bir kişi olarak tasvir edilir.

I. Murad imar ve kültür işlerine de önem vermiştir. Bursa hisarında ve Çekirge'de iki cami yaptırmıştır. Bursa'da imareti de vardır. Bursa kaplıca hamamlarını tamir ettirmiş, hanlar yaptırmıştır. Kendisinin hususi kütüphanesi olduğu, bu kütüphane için yazılmış eserlerden anlaşılmaktadır.11 Kara Hoca Alâüddin Ali tarafından Künûzü'l-Envar isimli şerh (Rumuzu'l-Esrar'ın şerhidir) ve Mecmau'l-Fuad adlı özet Miftah şerhi adına ithaf olunmuştur.12

Bu dönemde Avrupa için en önemli düşünsel olaylar Rönesans'ı hazırlayan etkinliklerdir. Özellikle İtalya'da ortaya çıkan, unutulmuş Eskiçağ eserlerini tanıma arzusu, aydınları Yunanca öğrenmeye sevk etmiştir. 14. yüzyılda Bizans'tan İtalya'ya gelen bilginler Yunan dilini öğretmişler ve böylece Platon, Aristoteles gibi Yunan filozoflarının orijinal eserlerinin okunması mümkün olmuştur. Eskiçağ eserlerine bu yeniden dönüş hareketiyle birlikte bir yeniden doğuş atılımı başlamıştır. Edebiyat, bilim, sanat alanlarında ortaya çıkan bu gelişme hümanizm denilen, insana gerçek değerini kazandırma çabasını içinde barındırmıştır. Salutati (1331-1406), Leonardo Bruni (1369-1444), Bracciolini (1380-1459) gibi hümanistler ve Giotto (1266-1337), Donatello (1368-1466) gibi sanatkârlar Rönesans'a geçiş döneminin ünlü adlarıdır.13

Bu dönemde yalnızca Hıristiyan Batıda değil, Müslüman Batıda da dikkati çeken düşünsel faaliyetler vardı. Bunlardan özellikle Mağribli iki kişi önemlidir: İbn Battuta (1304-1374) ve İbn Haldûn (1332-1406). İbn Battuta Ortaçağ'ın en ünlü İslâm gezginidir. Gezilerini anlattığı Seyahatnâme'si ile Müslümanların Marco Polo'su olarak kabul edilmiştir.14 İbn Haldûn ise Mukaddime'si ile ilk defa toplumların bilimsel olarak incelenebileceğini göstermiştir. Ancak, yaşadığı dönemde kimsenin ilgisini çekmemiş, değerini takdir edenler ilk defa Osmanlı tarihçileri olmuştur.

Yıldırım Bâyezîd (Padişahlığı 1389-1403)

Muharebe alanında hükümdar ilan edilen Bâyezîd, Sultan Murad'ın büyük oğludur. Fevkalâde atak ve süratli olması sebebiyle, daha babasının sağlığında, 1387 Karaman Seferi'nden itibaren "Yıldırım" lâkabıyla anılmaya başlamıştır. Yıldırım Bâyezîd için Rumeli'den ziyade Anadolu'da Türk birliğini gerçekleştirmek önemliydi. Bunun için de Batı Anadolu beyliklerini Osmanlı bayrağı altında toplamayı başarmıştır. Amasya, Samsun, Sivas ve Malatya'yı alarak sınırları Erzincan'a kadar genişletmiştir. 15 Gerçek anlamda İstanbul'u kuşatan ilk Osmanlı padişahı Yıldırım Bâyezîd'dir. İlki 1391 yılında gerçekleşen kuşatma dört defa tekrarlanmıştır.

Osmanlı hükümdarları arasında ilk defa "Sultan" unvanını kullanan Yıldırım Bâyezîd, büyük bir kumandan ve askerî deha sahibiydi, ancak lüzumsuz inadı ve kumandanlarının tavsiyelerine önem vermemesi yüzünden Ankara Savaşı'nı (1402) Timur'a karşı kaybetmiş ve sınırlarını çok genişlettiği devletinin parçalandığını gördükten sonra, esir hayatı sürerken ölmüştür.

Yıldırım Bâyezîd de diğer Osmanlı padişahları gibi âdil ve hayır sever, âlim ve şairleri himaye eden bir padişahtı. Onun zamanında Osmanlılarda hayır kurumları, bilim müesseseleri ve imar faaliyetleri gelişmiştir.16 Hükümdarlığı zamanında Yıldırım Bâyezîd adına Ali ibn Hibetullah tarafından yazılmış olan Arapça Hulâsatü'l-Minhac fî Ehli'l-Hisâb ve Şeyh Hasan'ın Arapça ve Farsça eserlerden tercüme ederek yazdığı Fütuvvetnâme adlı kitap ve İbn Melekoğlu Mehmed'in Arapça ahlâk kitabı Bedrü'l-Vâızin ve Zahrü'l-âbîdîn Yıldırım Bâyezîd'e takdim edilmiştir. Bursalı Niyazi de divanını ona ithaf etmiştir.17

Yıldırım Bursa'da Murad Hüdavendîgâr'dan sonra ikinci medreseyi kurmuştur. İznik medresesinin yetiştirdiği ulemadan Molla Fenâri burada müderrislik ve sonra da Bursa kadılığını yapmış, Yıldırım ona iltifat göstermiş, devlet işlerinde fikirlerinden istifade etmiştir.18

Niğbolu Zaferi'nden elde edilen ganimetlerden padişahın hissesine düşenlerin önemli kısmı imar ve hayır işlerine harcanmıştır. Bunlarla Yıldırım Edirne'de bir imaret yaptırmış, buna vakıf tahsis etmiştir. Bursa'da da medreye ilave olarak imaret, bimaristan, tekke ve Ulu camiyi yaptırmıştır.

Yıldırım Bâyezid'in tarikat ehline de hürmet gösterdiği söylenir. Buna delil olarak Emir Buharî'ye kızını nikahlaması ve Şeyh Hamîd'e Bursa'da yaptırdığı camide ilk vaazi verdirmesi gösterilir.

İlk hastaneyi yaptıran Osmanlı padişahı Yıldırım Bâyezîd'dir. Bursa'da, Uludağ eteklerinde yaptırdığı hastanenin (1399) vakıflarını tesis edince, Memlûk hükümdarı Berkuk'dan iyi bir hekim istemiş, o da Şemsüddinî Sagir adında birini yollamıştır.19

Bu dönemde Doğuda Semerkand'ta dikkati çeken bilimsel etkinlikler yapılıyordu. Bursa'da doğan Kadızade-i Rumî (1337-1412), bilgisini arttırmak amacıyla Semerkant'e gitmiş ve Timur'un torunu Uluğ Bey'in kurduğu Semerkant Rasathanesi müdürlüğüne tayin edilmiştir. Aynı zamanda Semerkant medresesi baş müderrisliği de yapmıştır. Zamanının en önemli astronomlarından olan Kadızade'nin astroloji ile hiç ilgisinin bulunmayışı, onun bilimsel yanını daha da belirginleştirmektedir. Kadızade'nin eğer Semerkant'tan memleketine dönmüş olsaydı, Osmanlı Devleti'nde matematik bilimlerinin gelişmesini hızlandıracağına inanılmıştır.20

Bu dönemde Batıda deniz yolculuklarına devam edilmiştir, çünkü kara yolları tıkanmış ve her yere ulaşım için deniz yolları araştırılıyordu. Denizcilerin gereksinimleri haritacılığın gelişmesine yol açmıştır. Bu konuyla ilgili olarak Batlamyus hatırlanmış ve onun çalışmaları Latince'ye çevrilmiştir. Coğrafya'sı Avrupa'da elden ele dolaşmaya başlamış, bu kitaptaki yeryüzünün çevresiyle ilgili ölçümün gerçekte olduğundan çok daha az olması ve Asya'nın doğuya doğru uzanarak batıdaki okyanusun hemen ötesinde bulunduğu gibi yanlış fikirler, Kolomb'un batıya doğru yola çıkmasına neden olmuştur.21

Çelebi Mehmet (Padişahlığı 1413-1421)

Yıldırım Bâyezîd'in birçok oğlu vardı. Bu oğullar arasında taht kavgasıyla geçen yıllara "Fetret Devri" (1402-1413) denir. Fetret devrinden başarıyla çıkıp Osmanlı birliğini sağlayan, Şehzade Çelebi Mehmet (1387-1421) olmuştur. Bu yüzden bazı Osmanlı tarihçileri Çelebi Mehmet'i Osmanlı Devleti'nin ikinci kurucusu olarak kabul ederler.

Çelebi Mehmet tam bir anarşi döneminde padişah olmuş, ancak Fetret Devri'ndeki tecrübelerinden yararlanarak hem devletin birliğini tekrar sağlamış, hem de Ankara Savaşı'ndan sonra kaybedilen yerlerin bir kısmını tekrar ele geçirmiştir.22

Çelebi Mehmet, zamanının en tanınmış silahşörlerindendi. Savaşlara bizzat katılmış, 24 savaş yapmış ve bu savaşlarda 40'a yakın yara almıştır. Çelebi Mehmet, azimve metanet sahibi, faziletli, siyasetten anlayan bir padişah olarak tanınır.

Osmanlılar ilk defa onun zamanında Avrupa'ya elçi göndermişlerdir. Çelebi Mehmet de birçok imar işi yapmıştır. Özellikle Bursa'yı imar etmiştir. Meşhur Yeşil Cami'yi, medrese, imaret ve türbesini yaptırmış; Edirne'de bitmemiş olan Eski Cami'yi tamamlatmış ve Eski Bedesten'i ona vakıf yapmıştır.23

14. yüzyıl sonlarında İznik medresesi artık önemini kaybetmeye başlamış, yerini Bursa medreseleri almıştır. İznik medresesindeki 30 akçe yevmiyeye karşılık, Bursa'da Çelebi Mehmet'e ait Sultaniye Medresesi müderrisine 50 akçe verilmiştir.24

Çelebi Mehmet'in kısa süren hükümdarlığı zamanında, Rükneddin Ahmet, Zekeriya bin Mehmet Kazvîni'nin Acaibü'l-Mahlûkat isimli eserini Padişahın adına Türkçeye çevirmiştir. Bu eser, astronomi, coğrafya, tıp, bitkiler, ilaçlar, meşhur şehir ve kasabalardan bahseden ansiklopedik bir çalışmadır. Burada Yer'in yuvarlak olduğu bilgisi de vardır. Yine, Çelebi Mehmet'in hazinesi için Abdülvehhab ibn Yusuf ibn Ahmet el-Mardanî Kitâbü'l-Müntehab fî't-tıb adlı eseri yazmıştır.25 Çelebi Mehmet'in hususi kütüphanesi olduğu da söylenmektedir.26

Avrupa ise bu dönemde, 1336'da çıkan Yüzyıl Savaşı ile siyasi istikrardan uzak günler geçiriyordu. Savaşın yanı sıra yangın, sel, kıtlık, bulaşıcı hastalıklar gibi âfetlerle de uğraşıyorlardı. Ancak açık denizlere açılma girişimleri artarak devam etmiştir. Özellikle Portekizlilerin bilimsel temellere dayalı deniz yolculuklarını başlatan ve destekleyen Prens Denizci Henry (1394-1460), bu sıralarda faaliyetlerine başlamıştır. Avrupa'nın güneybatı ucunda bir araştırma merkezi kurmuştur. Burada hem seferlerin plânları yapılmış, hem de açık denizlere dayanıklı yeni gemiler inşa edilmiştir.27

İkinci Murat (Padişahlığı 1421-1443, 1443 ve 1444-1451)

Çelebi Mehmet'in oğlu olan İkinci Murat (1402-1451) on sekiz yaşında tahta çıkmıştır. Saltanat iddiasıyla ortaya çıkarılan amcasıyla giriştiği mücadeleyi, etrafındaki kıymetli ve tecrübeli beylerin ve vezirlerin yardımıyla kazanmıştır. Zamanında devletin sınırları genişlemiş, Osmanlı Devleti'nin gittikçe güçlenmesi Avrupa'yı endişelendirdiğinden, Türklere karşı Haçlı Seferi ilan edilmiştir (1439). Bu savaşı kaybeden İkinci Murat, Anadolu'da ve Rumeli'de barışı sağladıktan sonra tahttan oğlu lehine ferâgat etmiştir. Oğlu İkinci Mehmet 12,5 yaşındaydı, Osmanlı padişahları içinde saltanattan vazgeçerek tahtı oğluna veren tek padişahtır.

Osmanlı Devleti'nin idaresinin bir çocuğun eline geçtiğini haber alan Avrupalılar, bundan ümitlenerek V. Haçlı Seferi'ne başlamışlardır. Bu durumda İkinci Murat tekrar tahta çağırılmış, kabul etmeyince oğul babaya şu mektubu göndermiştir: "Eğer padişah biz isek size emrediyoruz, gelip ordumuzun başına geçin; yok siz iseniz, gelip devletinizi müdafaa edin".28 İkinci Murat Varna'da Haçlı ordusunu yenmiş (1444), 1445 yılında yeniden tahttan ferâgat etmiş, fakat devlet adamlarının ısrarıyla 1446'da tekrar tahta çıkmıştır. Avrupalıların Türkleri Balkanlar'dan çıkarmak için son girişimleri olan İkinci Kosova Savaşı'nı kazanmıştır (1448). 1451 yılında hastalanarak ölmüştür.

İkinci Murat da bilim adamlarını ve sanatçıları himaye etmiş, adeta bir Osmanlı Rönesansının müjdecisi olmuştur. Bunun için gerekli donanıma sahipti. İyi bir eğitim almış, İbn-i Arap Şâh hocası olmuştur. Kendisiyle bizzat görüşen Bizans tarihçisi Chalcondylas onun dürüst ve adil bir kimse olduğunu söyler. Genellikle barış sever, harpten hoşlanmayan bir kimse olarak tanınır.29 Bu nitelikleri, zamanında Osmanlı Devleti'nde bilim ve sanat etkinliklerinin çok zenginleşmesine zemin hazırlamıştır. Daha önceleri Mısır, Suriye, İran ve Maveraünnehir bilim ve kültür bakımından Anadolu'dan üstündü. Ama İkinci Murat devrinde artık bu üstünlük Osmanlı topraklarına geçmeye başlamıştır. Bu devirde hem Osmanlı medreselerinde âlimler yetişmeye başlamış, hem de Osmanlı'ya dışarıdan gelenler olmuştur. İkinci Murat zamanında Edirne'deki medreseler önem kazanmış, buradaki müderrislere zamanın en yüksek maaşları ödenmiştir. Edirne medresesi, Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'da yaptırmış olduğu Sahn-ı Semân medreselerine kadar Osmanlı Devleti'nin en önemli medresesi olmuştur.

Bütün bu olumlu koşulların neticesi olarak, İkinci Murat zamanında bilim ve sanat adamlarının sayısı çoğalmaya başlamıştır. Öncelikle dinî bilimlerde yetişenler meşhur olmuştur. Bunlardan Molla Yegân, Fatih'in hocası Molla Gürânî ve Molla Hızır'ı yetiştirmiştir. Kazasker Molla Hüsrev de zamanın önemli bilginlerindendir. Yazıcıoğlu adıyla tanınan Ahmet Bican ve Mehmet Bican kardeşler birçok eser yazarak dönemin kültürüne katkıda bulunmuşlardır. İbn Melek ibn Mehmet Bahrü'l-Hikem adlı ahlâk kitabıyla, Balıkesir'li Devletoğlu Yusuf Hidâye ve Vikâye tercümeleriyle meşhurdur.

Müspet bilimlerde de önemli kimseler vardır. İkinci Murat zamanında yaşamış, Fatih zamanının başlarında ölmüş olan Fethullah Şirvanî Osmanlıya dışarıdan gelen bilginlerdendir. Semenkant merkezinden Kastamonu'ya gelmiş, matematik ve astronomi çalışmalarıyla burada bilimsel bir canlanma başlatmıştır. Meşhur hekim Mukbilzâde Mümin Zahîre-i Muradiye ve Miftah el-Nur ve Hazain el-Sürur adlı eserlerini İkinci Murat'a ithaf etmiştir. Zahire-i Muradiye'de dimağ, baş, göz, kulak, burun, mide hastalıkları incelenmiştir. Eserde Arapça bilim terimlerinin yanı sıra Türkçe terimlerin de bol bol kullanılmış olması dikkat çekicidir.30 Bu özelliğin, İkinci Murat'ın Türkçenin ve Türk edebiyatının gelişmesi için gayret gösteren bir padişah olmasıyla yakından ilgisi olsa gerek. Şair ve ediplere yıllık tahsisat ayırmış, bu usul Kanûnî Sultan Süleyman zamanına kadar devam etmiştir. Ahmedî, Şeyhî Sinan, Ahmet Dâî, Atayî, Cemalî himaye ettiği başlıca şairlerdir. Ahmedî'nin yetiştirdiği Şeyhî Sinan İkinci Murat'ın emriyle Gencelî Nizâmî'nin Hüsrev ve Şirin manzumesini Türkçeye çevirmiştir. Şair Seyfî İkinci Murat'ın fetihlerini manzum olarak kaleme almıştır. Hatipoğlu Ferahnâme adındaki 100 hadis ve 100 hikâyeden oluşan Arapçadan tercüme bir mesneviyi 1426'da bitirerek padişaha takdim etmiştir.31 Manyas kadısı Mehmet padişah adına Gülistan tercümesini yapmıştır.32

İkinci Murat musikiye de meraklıydı, ilk musiki eseri kendisine takdim edilmiştir. Hızır ibn Abdullah isminde bir Türk sanatkârı Edvâr-ı Musîkî adlı eserini ona sunmuştur.33

İkinci Murat'ın hususi kütüphanesi olduğu söylenir.34 Bilimsel konularda görüşmeler yapmayı sever, belirli zamanlarda bilginlerle toplanırdı.

İkinci Murat imar hareketlerine önem veren bir padişah olarak cami, okul, imaret, köprü ve saraylar yaptırarak da ülkeye çeşitli eserler kazandırmıştır. Yaptırdığı camilerin en güzeli olarak Edirne'deki üç şerefeli cami gösterilir. Dört minaresinden birinde üç şerefe bulunan bu cami, Osmanlı padişahlarının yaptırdıkları camiler için üç şerefeye ilk örnek olmuştur. Edirne'de yaptırdığı camilerden bir diğeri, Muradiye Camii'dir. Üç şerefeli caminin avlusunda inşa ettirdiği ve Saatli Medrese diye tanınan medrese ve bit pazarında yaptırdığı eski bedesten Edirne'deki diğer önemli eserleridir. Edirne sarayının inşasını başlatmış, oğlu Fatih tamamlamıştır. Manisa'da da bir saray yaptırmıştır. Bursa'da cami, medrese, imaret yaptırmıştır. Osmanlı padişahları arasında ilk defa büyük köprüler yaptıran padişahtır. Ergene üzerine yaptırdığı Uzun Köprü bunların en meşhurudur.

İkinci Murat zamanında Avrupa kültürü Rönesans sürecine girmişti. Rönesans ruhuna uygun düşünürler ve sanatkârlar bu kültürü oluşturmaya başlamışlardır. Örneğin, İtalya'da Leonardo Bruni (1369-1444) ahlâk üzerine düşünmüş ve yazmıştır, arkadaşı Poggio Bracciolini (1380-1459) klasik eserleri incelemiş ve Roma tarihini yazmıştır. Lorenzo Valla (1405-1457) Epikuros'un hazcılığını benimseyerek, bunu hümanizma ile uyuşturmuştur.35 Mimar Alberti 1449-1450 yıllarında yazdığı De Re Aedificatoria (Yapı Üzerine) adlı kitabında estetiği incelemiş ve sanatı bir bilim gibi değerlendirmiştir.36 Van Eyk (1384-1441) resim sanatının ilerlemesine katkıda bulunmuştur. İkinci Murat'tan bir yaş büyük olan Cusalı Nicolas (1401-1464) astronomi ile ilgilenmiş ve Batlamyus'un yer merkezli sistemine karşı çıkarak, Yer'in Güneş etrafında döndüğünü söylemiş, böylece Kopernik'i öncelemiştir.37

Avrupa uygarlığı için büyük yenilikleri başlatacak bir gelişme olan matbaanın Johann Gutenberg (1394-1468) tarafından kitap basımına uygulanması 15. yüzyılın belki de en önemli olayıdır. Avrupa'da 1440 yılından itibaren artık kitaplar matbaada basılmaya başlamış, böylece bilginin topluma yayılması büyük hız kazanmıştır.

İkinci Murat Dönemi'nde hem Osmanlıların hem de Avrupa devletlerinin kültürel bir canlanma yaşamaya yönelik gelişmelere sahne oldukları anlaşılmaktadır. Osmanlı topraklarında aydınlar büyük rağbet görüp, incelemelerinde desteklenirken, Avrupa'da Gutenberg, matbaasının kuruluşunda karşılaştığı ekonomik kökenli davalar yüzünden zamanının bir bölümünü mahkemelerde geçirmiştir.38

Fâtih Sultan Mehmet (Padişahlığı 1444, 1451-1481)

Sultan İkinci Mehmet (1432-1481) 21 yaşında üçüncü defa tahta çıkmış, İstanbul'u fethederek 1100 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu'na son verdiğinden Fâtih unvanıyla anılmıştır. 30 yıllık padişahlığı süresince 25 sefere bizzat katılmış, Anadolu'da Hıristiyan hiçbir devlet bırakmamış, Balkan'ları tamamen ele geçirmiştir.

Osmanlı Devleti'nin imparatorluk haline gelişini simgeleyen İstanbul'un fethi Ortaçağ'ın sonu ve Yeni Çağın başlangıcı olarak kabul edilir. Bu şekilde dünya tarihinin en mühim olaylarından birini gerçekleştiren İkinci Mehmet birçok tarihçi tarafından Türklerin yetiştirdiği en büyük şahsiyet olarak kabul edilir.39 Fâtih Sultan Mehmet'in diğer askerî başarıları arasında önemlilerini Akkoyunlulara karşı kazandığı Otlukbeli Meydan Muhârebesi (1473), Kırım Hanlığı'nın ilhâkı, İtalya'da Otranto çevresinin fethi, Trabzon'un alınması oluşturur. İki imparatorluk, dört krallık, on bir prenslik ve dukalık olmak üzere on yedi devlet fethetmiştir.40

Fâtih, Molla Güranî, Hocazâde, Molla İlyas, Siraceddin Halebî, Hasan Samsunî Molla Abdülkadir, Molla Hayrettin gibi seçkin hocalardan ders alarak yetişmiş, bilmediğini her zaman öğrenmek istemiştir. Askerî ve siyasî alandaki üstün yeteneklerinin yanı sıra, zamanındaki taassuptan sıyrılacak kadar da açık fikirlidir. Bunun en güzel örneği, İtalyan ressamı Bellini'ye resmini yaptırması ve sarayının duvarlarını fresklerle süsletmesidir. Venedikli meşhur ressam Bellini 1479-1480 yıllarında İstanbul'da yaşamış ve Fâtih'in resimlerini yapmıştır. Şeriatça yasaklanmış olmasına rağmen, Fâtih'in böyle bir girişimde bulunmaya cesâret edebilmiş olması zihniyeti hakkında önemli bir ipucu vermektedir.

18. yüzyılın sonlarına kadar ki Osmanlı padişahlarının en taassuptan kurtulmuş olanı Fâtih'tir. Bunda, onun hem Doğu hem Batı kültürünü yakından tanımasının rolü olduğunda tarihçiler hem fikirdir. Türkçenin dışında Yunanca, Slavca, Arapça, Farsça ve Latince bildiği söylenir. Bu dil bilgisi Batı kültürüyle temasını kolaylaştırmıştır. Latin ve Yunan bilginleri sarayında bulunmuş, onlar vasıtasıyla Batıyı anlamaya çalışmıştır. Ciriaco d'Ancona, Angelo Vadio ve Stefano Emiliano adındaki hümanistlerin Fâtih'in sarayında bulundukları, Fâtih'in onlardan Roma tarihini ve Batı kültürünü öğrendiği bilinmektedir. Bu kimselerin de Fâtih'e derin duygularla bağlanmış oldukları anlaşılmaktadır. Stefano Emiliano Fâtih'in ölümü üzerine bir mersiye yazmıştır.41

Bir savaş adamı gibi görünen Fâtih, faaliyetleriyle bir kültür adamı olduğunu da kanıtlar. İstanbul'u fetheden Fâtih, burasının bir kültür merkezi olması için büyük gayret sarf etmiştir. Kültürün temeli olan eğitimin önemini bilen Fâtih, bu işe önce eğitim kurumları kurmakla başlamış, İstanbul'u alınca, buradaki sekiz büyük kiliseyi camiye dönüştürmüş, bunların papaz odalarını da medrese haline getirmiştir. Meydana gelen bu medreselere devrin meşhur bilginlerini müderris olarak atamıştır. Bu müderrisler arasında Mevlâna Alâüddin Tûsî, Bursalı Hocazâde Muslihiddün Mustafa, Mevlâna Abdülkerim başta gelir. Yapımına 1462 yılında başlanan ve 1470'de tamamlanan meşhur Fâtih Külliyesi'nde cami, imaret, tabhâne, kütüphane, kervansaray, dârüşşifâ ve türbenin yanı sıra medrese de vardır. Bu medrese "Sahn-ı Semân" adıyla tanınır. Yüksek eğitim kurumu olan bu medreselerde, tefsir, hadis, fıkıh dersleri okutulmuştur. Bu nedenle bugünkü ilâhiyat, hukuk ve edebiyat fakültelerine karşılık gelir. Fâtih, medrese öğrencilerinin yararlanması için kütüphane de yaptırmış, buraya günde 6 akçe ile bir kütüphaneci tayin etmiş, müderris ve öğrencilerin emanet alacakları kitapların listesini tutması için bir de kâtip koymuştur.42 Ancak, İstanbul'un fethinden hemen sonra ilk medrese eğitimi Ayasofya'da başlamıştır. Buranın baş müderrisliğine Molla Hüsrev tayin edilmiştir.

Ali Kuşçu da Ayasofya'da müderrislik yapmıştır.43 Ali Kuşçu'nun dinî ilimlerin yanında matematik ve astronomi gibi aklî ilimlerde de uzman olmasına dayanarak, Medâris-i Semâniyye'de aklî ilimlerin eğitim ve öğretimine ağırlık verildiği neticesi çıkarılamaz. Çünkü, Ortaçağ Hıristiyan Dünyası'ndaki Kilise veya Katedral okullarına benzeyen medreseler, bilginler yetiştirmek için değil, Osmanlı devlet düzenini ayakta tutacak din âlimleri ve hâkimler yetiştirmek için kurulmuş eğitim kuruluşlarıdır ve dolayısıyla buralarda eğitim gören öğrencilerin, aklî ilimleri, görevlerini yaparken karşılaştıkları pratik gereksinimleri giderecek düzeyde öğrenmeleri yeterliydi; nitekim medreselerde okutulmuş olan bilim yapıtlarına bakıldığında bunların bilimsel kavramları ve konuları ana hatlarıyla tanıtan ders kitapları oldukları görülmektedir.

Fâtih Külliyesi'nin Selçuklularda başlayan medrese geleneğimizin meyvelerinden birisi olarak değerlendirilmesi uygun olacaktır. Fâtih, İstanbul'u bir kültür merkezi haline getirmek için meşhur bilginleri İstanbul'a davet etmiş, bu hususta hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştır. Ali Kuşçu, Alâüddin Tûsî ve İdris-i Bitlisi onun gayretleriyle İstanbul'a gelmişlerdir. Fâtih Devri'nin matematik bilimlerdeki en önemli kişisi Ali Kuşçu'dur. Ali Kuşçu, Uluğ Bey Rasathanesi'nin meşhur müdürü Kadızâde-î Rumî öldükten sonra bir süre bu görevi sürdürmüş, Uluğ Bey ölünce Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın yanına gitmiştir. Uzun Hasan, Ali Kuşçu'yu Fâtih'e elçi olarak göndermiş, böylece Fâtih Sultan Mehmet bu bilgini tanıma fırsatı bulmuş ve elçilik görevi bittikten sonra onu İstanbul'a çağırmıştır.

Bu çağrıyı kabul eden Ali Kuşçu İstanbul'a gelmiş ve günde 200 akça maaşla Ayasofya Medresesi'ne müderris tayin edilmiştir. Burada matematik dersleri vermiş, medreselerde matematik öğretiminin kurucusu olmuştur. Risâle fî el-Hey'e adlı astronomi eserini zafer günü bitirdiği için Fethiye adıyla padişaha sunmuştur. Muhammediye adlı hesap kitabını da Fâtih'e takdim etmiştir.

Fâtih, Osmanlı Devleti'nde kültürün gelişmesi için bilim adamlarını himaye etmiş, onların bilgilerinden istifade etmeyi prensip edinmiştir. Bu amaçla onları zaman zaman bir araya toplamış, fikirlerini tartışmalarına imkân tanımış, kendisi de bu fikir alış verişlerine bizzat katılmıştır. Bilimin evrenselliğini bildiği, bilim adamları arasında din ayırımı yapmamış olmasından anlaşılmaktadır. İstanbul Patriği Gennadios'tan Hıristiyanlık hakkında bilgi edinmiştir.

Fâtih'in ilimlerle yakından ilgilendiği, Bizanslı âlim Amirutzes'in Fâtih için yazdığı kasîdelerden birinin bir kısmında açık bir dille ifâde edilmiştir:

Öyle bir hükümdar ki bir eliyle silahını tutuyor ve öteki eli ilimle meşgul oluyor.
Yaşa, ey parlayan yıldız.

Ey ışıklar dünyası Güneş, ey ilimler âşığı Pâdişâh.44

Bazı ilmî eserleri şahsî kütüphanesi için tercüme ettirmiştir; bunlar arasında en önemlisi ünlü Yunan bilginlerinden Ptolemaios'un (Batlamyus) Coğrafya'sıdır. Fâtih, 1465 yazında Amirutzes'le birlikte bu eseri incelemiş ve Arapça'ya tercüme edilmesini emretmiştir. Bunun üzerine Amirutzes ve oğlu bu eseri tercüme ederek, Padişah'tan büyük ihsanlar almışlardır.45 Bu çeviriden başka, Plutarkos'un Meşhur Adamların Hayatı adlı kitabını Yunancadan Türkçeye çevirtmiştir.

Fâtih devri matematikçilerinden Sinan Paşa bir ara padişahın gazabına uğramış ve hapse atılmıştır. Ama diğer bilginler bu durumu protesto ederek, Sinan Paşa hapisten çıkarılmazsa, kendi eserlerini yakıp memleketi terk edeceklerini Fâtih'e bildirmişler, bunun üzerine Sinan Paşa hapisten çıkarılmıştır.

Fâtih zamanının önemli hekimlerinden Şerefeddin Sabuncuoğlu Cerrahnâme-i İlhânî adlı eserinin önsözünde, Fâtih Sultan Mehmet Devri'nde yükselmek ve padişahın gözüne girmek için, bilimsel eserler yazmak gerektiğini belirtmiştir.46 Fâtih zamanının öteki kıymetli hekimleri Akşemseddin, Altıncızâde, Yakup Hekim, Hekim Lâri-i Acemîdir.

Fâtih'in meraklı bir tabiata sahip olması ve dönemin seçkin şahsiyetlerinin edebî, dinî, felsefî ve ilmî sohbet ve münâkaşalarını dinlemekten ve bunlara iştirak etmekten büyük bir zevk alması nedeniyle, bu dönemde, söz konusu alanlara ilişkin sorunların siyasî, iktisâdî ve askerî alanlara ilişkin sorunlar kadar popüler olduğu görülmektedir. Bu münâkaşalardan bir tanesi, Türk düşünce tarihi açısından çok önemlidir. Devrin iki önemli kelâm bilgini arasında yazılı olarak cereyan eden bu münâkaşa, Osmanlı düşünürlerinin ve dolayısıyla Osmanlı düşüncesinin, İmam Gazalî'nin felsefe ve ilim anlayışının etkisi altında bulunduğunu kanıtlamaktadır.

Fâtih Sultan Mehmed, gerek Hocazâde adıyla tanınmış olan Mustafa Müslihüddin Bursevî'ye (1420? -1488) ve gerekse Molla Ali Tûsî'ye (? -1482) İmam Gazalî'nin Tehâfüt'ü biçiminde birer kitap yazmalarını ve bu kitaplarda, Gazalî ile filozofların görüşlerini karşılaştırmalarını buyurmuştu. Bilginler bu buyruğa uyarak çalışmaya başlamışlar ve Hocazâde dört ayda ve Ali Tûsî ise altı ayda eserlerini bitirerek Fâtih'e takdim etmişlerdir. Hocazâde'nin eseri biraz daha fazla beğenildiği için, Ali Tûsî kırılmış ve Anadolu'yu terk ederek İran'a gitmiştir.47

Fâtih'in, Gazalî ile Fârâbî, İbn Sinâ ve İbn Rüşd gibi filozofların görüşlerinin mukâyese edilmesini istemesinin, Osmanlı ülkesinde bir "Tehâfüt Geleneği"nin doğuşuna48 ve Gazalî'nin yaklaşımlarının akıllarda iyiden iyiye yerleşmesine yardımcı olduğu anlaşılmaktadır.

Fâtih'in felsefî konulara duyduğu ilgi, felsefenin, kısa süreli de olsa, Osmanlı düşünürlerinin gündemine gelmesine neden olmuştur. Saray'da Rumca kâtibi gibi yaşayan İmrozlu Kritovulos'un bildirdiğine göre, Fâtih felsefe ile ciddî bir şekilde meşgul olmuş ve özellikle Aristoteles ve Stoa felsefelerini incelemiştir.49

Fâtih şiir ve edebiyata da meraklıydı, hattâ kendisi de Avnî mahlasıyla şiirler yazmıştır. Devrinde iki kadın şair de ortaya çıkmıştır. Zeynep ve Mihrî hanımlardan Zeynep Hanım divanını Fatih'e takdim etmiş ve padişahtan iltifat görmüştür. Fatih'in hocası Molla Güranî de bir şairdir.

Fâtih'in teknik alanda da faal olduğu bilinmektedir. Topun meydan savaşlarında ön önemli silah olduğunu ispatlamıştır.50

Fâtih, başta İstanbul olmak üzere birçok önemli şehri imar etmiştir. İstanbul'da hem tamir yaptırmış, hem de yeni binalar inşa ettirmiştir. Tamir ettirdikleri arasında surlar başta gelir. Eski sarayı, Yedikule'deki kuleyi, Kapalı Çarşıyı, Çinili köşkü yaptırmıştır.

Fâtih'in kişiliği, İstanbul'u kültür merkezi haline getirme çabaları, bilim adamlarını himaye etmesi, külliyesini kurması Osmanlılarda bilim ve kültürün gelişmesinde önemli bir dönüm noktası oluşturmuştur. Ancak, İslâm ve Osmanlı uygarlığını biçimlendiren genel eğilimlerin direncini kıramadığı ve insan aklını merkeze alan rasyonel eğilimlerden oluşan yeni bir uygarlık yapısının temellerini atamadığı için, yeterince başarılı olamamıştır.

Batı'da ise, Rönesans süreci tüm hızıyla yaşanmaktaydı. Ressam Boticelli (1444-1510), heykeltraş Donatello (1368-1466), Mimar Alberti gibi Rönesans'ın parlak temsilcileri vardır. Alberti 1449-1450'de yazdığı De re Aedificatoria (Yapı Üzerine) adlı eserinde estetiğin temeline uyum ve oranı koymuştur.51 Özellikle resimde perspektif kanunlarının bulunması gibi teknik ilerlemeler gerçekleşmiş, böylece 16. yüzyılın büyük ressam ve sanatçılarının yolu açılmıştır. Platon'un yorumcusu Marsilius Ficinus (1431-1499), Medici ailesinden destek görmüştür.

Bu arada 1460 yılından itibaren özellikle Orta Avrupa'da madencilikle ilgili yeni teknik ilerlemeler gerçekleşmiştir. Bunun, modern Avrupa ekonomisinin ortaya çıkışında etkisi olacaktır. Matbaa ise hızla yayılmaya başlamıştır. 1470'de Paris'te ilk basımevi kurulmuş, bunu diğerleri izlemiştir. Kilise başlangıçta matbaaya olumlu bakmıştır. Nitekim, 1487'de Ausburg Piskoposu, matbaanın bu yüzyılı aydınlattığını, Kilise'nin ise ona özel olarak borçlu olduğunu, çünkü matbaa sayesinde kutsal kitabın yaygınlaştığını söylemiştir.52 Matematik bilimlerinde Regiomontanus (1436-1476) ve Peurbach (1423-1461) trigonometriye katkıda bulunmuşlardır.

İkinci Bâyezîd (Padişahlığı 1481-1512)

İkinci Bâyezîd (1452-1512) padişah olur olmaz, önce kardeşi Cem ile mücadele etmek zorunda kalmıştır. Esasen yumuşak huylu, sükuneti seven İkinci Bâyezîd bu tip mücadelelere, ancak zorunlu olursa katlanıyordu. Sükunet yanlısı olduğundan, babası gibi büyük fetihler yapmamış, karada büyük çaplı seferler olmamış, ancak denizlerde önemli hareketler olmuştur. Bunun alt yapısı babası Fâtih zamanında hazırlanmıştır. O zamanlar donanmadaki gemi sayısı, devrin en büyük denizci devleti olan Venediklilerin gemi sayısına yetişmişti. Ancak gemiler Venediklilerinkinden küçüktü, deniz kumandanları da o kadar usta değildi. İkinci Bâyezîd zamanında ise bu fark kapanmıştır. Osmanlı donanmasındaki gelişme, önce gemilerin inşasında gerçekleşmiştir. Bu devirde artık büyük deniz kumandanları da yetişmeye başlamıştır. Kemal ve Burak reisler sadece o zamanın değil, bütün Türk tarihinin meşhur denizcilerindendir.53

İkinci Bâyezîd kişilik olarak sakin tabiatlı, müşfik, iyi ahlâk ve fazilet sahibi, okumayı ve mütalaayı seven, şâir, âlim, bestekâr ve hattât bir padişahtı. Değerli hocalar tarafından yetiştirilmiş, Doğu dillerini ve edebiyatlarını öğrenmiştir. Uygur alfabesini de bildiği söylenir. Bunların yanı sıra, matematik, astronomi, felsefe ve dinî bilimler eğitimi almıştır. "Adlî" takma adıyla Türkçe ve Farsça şiirler yazmıştır.

Bilim adamlarını ve sanatkârları korumuş, böylece Osmanlı memleketinde kültürün gelişmesi devam etmiştir. Kendisine en çok kitap ithaf edilen padişahtır, bu eserleri mutlaka okumuş, eser sahiplerini ödüllendirmiş, âlim ve şâirlere maaş bağlamıştır. 1503 yılında bu işler için 86 bin akça harcamıştır.

İkinci Bâyezîd zamanında matematik bilimlerde çalışan en meşhur bilginler arasında Molla Lütfi, Sinan Paşa, Mirim Çelebi, Muzafferüddin Şirazî, Muslihiddin ibn Sinan, Hayreddin ve öğrencisi Pir Mahmud Sıtkı sayılabilir. Bunlardan Şirazî İran'daki karışıklıklardan kaçarak İstanbul'a gelmiş, Sahn-ı Semân medreselerinde müderris olmuş, Euclid geometrisine bir şerh yazmıştır. Mirim Çelebî, İkinci Bâyezîd'in emrinde Uluğ Bey Zic'ine Düstur el-Amel ve Tashih el-Cedvel adıyla Farsça bir şerh yazmıştır.54 Muslihüddin ibn Sinan fizik konularını incelediği Risâle-i Eflâtuniye isimli eserini padişaha takdim etmiştir. Bu eserde belki de ilk defa Arşimet'in çalışmaları Osmanlılara tanıtılmıştır.55

İkinci Bâyezîd zamanında tıp ile ilgili önemli gelişmeler olmuştur. Kendisi 1485 yılında Edirne'de Tunca kenarında bir hastane yaptırmıştır. Bu hastanede akıl hastalarının müzik ile tedavi edildiğinden bahsedilmektedir. Zamanın meşhur hekimleri İzmitli Muhyiddin Mehmed, Hacı Hekim, Kaysunizâde Bedreddîn, Ahi Çelebî, Amasyalı Tabip Mehmed ibn Lütfullah'dır. Ahî Çelebî Edirne Hastanesi baş hekimliği yapmış, tercüme ve telif tıp eserleri ortaya koymuştur.

Tarih alanında da İkinci Bâyezîd zamanında ciddi ilerleme kaydedilmiştir. Onun emriyle Osmanlı kroniklerinin bazıları kaleme alınmıştır. Âşıkpaşazâde'nin Tarih'i, İdrisî Bitlisî'nin Heşt Bihişt'i, Mehmet Neşrî'nin Neşrî Tarih'i, Kemal Paşazâde'nin Tevârih-i Âlî Osman'ı onun devrinde onun isteğiyle yazılmış meşhur eserlerdir.

Yine İkinci Bâyezîd'in isteğiyle isimleri bilinmeyen iki kişi el kimya ile ilgili iki manzume yazmışlardır.56

Fâtih ve İkinci Bâyezîd Devri'nin meşhur matematikçilerinden Molla Lütfi dinsizlikle suçlanarak yargılanmış ve katline fetva verilmiştir. İkinci Bâyezîd bu kararı onaylamamış, ancak Hatipzâde'nin ısrarı karşısında onaylamaya mecbur kalmıştır. Bu olay hem o devrin bilim adamlarını olumsuz etkilemiş, hem de Osmanlı İmparatorluğu'nda var olduğuna inanılan düşünce özgürlüğünü yaralamıştır.

İkinci Bâyezîd'in imar işleri arasında İstanbul'da yaptırdığı kendi adıyla anılan cami, medrese, imaret ve mektebi; Edirne'de yaptırdığı cami, medrese, imaret ve hastane; Amasya'da yaptırdığı cami, medrese, imaret ve mektep sayılabilir. Ayrıca, çeşitli yerlerde köprüler yaptırmıştır.57

Bazı Yeniçeri taburlarına tüfek vererek ilk tüfekli piyadeyi kurmuştur. Bütün İslâm ülkelerinde itibar görmüş, herkes tarafından sevilmiş ve saygı gösterilmiştir.

Bu tarihlerde Batı dünyasına gelince, Bartholomeu Dias 1488'de Afrika'nın en güneyindeki Ümit Burnu'nu dönüp Hint Okyanusu'na çıkmıştır. Buraya "Fırtınalar Burnu" adını vermiştir. Böylece Portekiz'e Hindistan yolu açılmış olur. Başka bir Portekizli, Vasco de Gama 1497'de Lizbon'dan aynı sefere çıkmış ve Hindistan'a ulaşmıştır. Böylece Avrupa ile Hindistan arasında doğrudan deniz yoluyla ilk yolculuk yapılmıştır.

İspanya'nın hizmetinde olan Cenovalı Kristof Kolomb (1446-) ise batıya doğru yola çıkmış ve 1492'de Asya zannettiği Amerika kıtasına varmıştır. Burasının yeni bir kıta olduğunu Floransalı Amerigo Vespucci (1454-1512) ileri sürmüş, onun onuruna 1507 yılında yayınlanan bir kitapta bu kıta Amerika olarak adlandırılmıştır.58 Avrupalıların bu deniz yolculukları ve yeni topraklar bulmaları sömürgeciliğin başlangıcı olmuştur. İtalya'daki denizci devletler artık önemlerini kaybetmiş, ticarette ve zenginlikte onların yerini öncelikle Portekiz ve İspanya almıştır.

Bu dönemin en büyük dehası olarak Leonardo da Vinci (1452-1519) kabul edilir. Bilim ve sanat arasında sağlam bir köprü kuran Leonardo, hem anatomi, fizik, geometri, teknoloji gibi değişik alanlarda orijinal fikirler ileri süren ansiklopedik bir bilgin, hem de deneysel yöntemin önemini kavramış bir filozoftur.

Avrupa'da ticaretin canlanması matematiğin gelişimini hızlandırmıştır. İkinci Bâyezîd zamanında yetişen matematikçilerden Nicolas Chuquet (ölümü 1500) ilk defa olarak bir cebir denkleminde negatif sayıya yer vermiştir. İtalyan Luca Pacioli (1445-1509) de cebir üzerine kitap yazmıştır.

Görüldüğü gibi İkinci Bâyezîd zamanında Avrupalılar Akdeniz yolunu tamamen bir tarafa bırakarak Hindistan'a ulaşmışlar, ayrıca daha sonraları çok önemli değişimlere yol açacak olan yeni bir kıtayı bulmuşlardı. Ancak Osmanlı topraklarında da hem Fâtih'in ektiği tohumların yeşermesi, hem de İkinci Bâyezîd'in üstün kişiliği sayesinde bilim ve felsefe küçümsenemeyecek durumdaydı.

Yavuz Sultan Selim (Padişahlığı 1512-1520)

Babası İkinci Bâyezîd'den tahtı zorla elde etmiş olan Selim (1470-1520), babasının zıttı bir karaktere sahipti. Sert ve mücadeleci olduğu için "Yavuz" unvanıyla anılmıştır. Tahta geçtikten sonra sertliğiyle, babasının son zamanlarında gevşemiş olan devlet otoritesini kuvvetlendirmiş, kardeşlerini ve yeğenlerini öldürerek içeride istikrarı sağladıktan sonra, İran seferine çıkmıştır. Çaldıran'da yapılan savaşı kazanmış ve Şâh'ın tahtı, hazinesi ve taht şehri Tebriz Osmanlıların eline geçmiştir. Bu savaşta Osmanlı ordusu tüfek ve top kullanmıştır. Halbuki bu tarihlerde top savaş silahı olarak değil, kale ve muhasara silahı olarak kabul ediliyordu. Sultan Selim İran Seferi'nden iki yıl sonra Mısır Seferi'ne çıkmış ve Merc-i Dâbık'da Memlûkları yenmiştir. Yoluna devam ederek Mısır'a girmiş, bu arada Halep'te Cuma namazı hutbesi Sultan Selim adına okunmuş ve hilâfet Abbâsiler'den Yavus Sultan Selim'e geçmiştir.

Daha sonra Kahire ve Mekke'de bulunan mukaddes emanetler İstanbul'da Topkapı Sarayı'na taşınmış, bunlar için Hırka-i Şerîf Dâiresi yaptırılmıştır. Ridâniye Savaşı kazanılarak Kahire'ye girilmiş, bu savaşta Osmanlılar ilk defa içi yivli toplar da kullanmışlardır.

Avrupa'da ise yivli toplar ilk olarak 1868'de Prusya ordusunda görülmüştür. Bu seferlerle

Osmanlı Devleti Kuzey ve Doğu Afrika'ya ayak basmış, Hint Okyanusu'na açılmıştır. Bu başarılar Batıyı da etkilemiş, Avrupa devletleri Osmanlı gücü karşısında sinmişlerdir.59

Yavuz'un kısa süren padişahlığı zamanında, Osmanlı İmparatorluğu bir dünya devleti haline gelmiştir. Devlet adamı, politikacı, yönetici olarak dedesi Fâtih ve oğlu Kanûnî Süleymân'dan sonra, âlim olarak ise yine dedesi Fâtih ve babası İkinci Bâyezîd'den sonra geldiği söylenir.60

Yavuz zamanında deniz seferi yapılmamıştır, ancak donanmaya önem verilmiş, yeni gemiler yaptırılarak donanma güçlendirilmiştir. Yavuz İstanbul'da büyük bir tersane yaptırmıştır. Bu, İstanbul'daki ilk tersane değil, ama ilk büyük tersanedir.61

Yavuz Selim, bütün sertliğine ve şiddetine rağmen, kadirşinas bir insandı. Devlet adamlarının seçiminde titizlik göstermiş, yeni kanunlar düzenlemiştir. Manisa Sancağı olan oğlu şehzâde Süleyman'a bir "siyasetnâme" göndermiştir. Kanûnî Süleyman Kanunnâmesi'ndeki cezai hükümler büyük ölçüde Yavuz'un bu siyasetnâme'sinden alınmıştır. Yani, Sultan Süleyman'ın "Kanûnî" unvanını almasında, babası Yavuz Sultan Selim'in rolü olduğu anlaşılmaktadır.62

Yavuz matematik, felsefe, edebiyat, Doğu dilleri ve İslâmi bilimleri tahsil etmiş, âlim ve şâir bir padişahtı. Farsça yazılmış birçok şiiri vardır. Farsçayı en iyi kullanan Osmanlı şairlerinden gösterilir. Farsça divanı 1809'da İstanbul'da basılmıştır. Alman İmparatoru II. Wilhelm bu divanı 1894'de Berlin'de tezhipli olarak bastırmıştır. Boş zamanlarını okuyarak değerlendiren Yavuz'un vahdet-i vücut felsefesini benimsediği, bu felsefenin Anadolu'da yayılmasını sağlayan Muhyiddin-i Arabî'ye hürmetinin ve seferleri esnasında Mevlana Celâleddin Rumî'nin türbesini ziyaretinin bunu gösterdiği söylenir.63

Yavuz Sultan Selim sert bir hükümdar olmasına rağmen, bilim adamlarına büyük değer vermiş, onları meclisinde bulundurmuştur. Devlet adamlarının söylemeye cesaret edemedikleri konuları bilim adamları korkmadan ona söyleyebilmişlerdir. Örneğin, Yavuz'un kızgınlıkla idam ettirmek istediği Hazine-i Hassa memurlarından 150 kişiyi meşhur müftü Zembilli Ali Cemâlî Efendi kurtarmıştır. Padişah Ali Efendi'nin bu işe karışmasını, devlet işlerine müdahale olarak kabul ettiğini söyleyince, Zembilli Ali Efendi şu cevabı vermiştir: "Filhakika padişahların işlerinde müstakil olmaları ve müdahaleden azâde kalmaları lâzımdır, fakat işlerinde tedbirli, tecrübeli, kemal ehli olanlarla müşavere etmeleri zaruridir, aksi ise memleketin zararınadır, benim müracaatım saltanatınız işine müdahale değildir, belki umur-u ahiretinize hizmet olup bunu böyle söylemek bana lâzımdır ve benim vazifemdir, bunların kanından vazgeçerseniz ne alâ, geçmezseniz Allah indinde mesulsünüz". Neticede Yavuz bu 150 kişinin idamından vazgeçmiştir.64

Yavuz, Mısır Sefri'ne katılan İbn-i Kemal'e yolda İbn Tagrıberdi'nin Nücumü'z-Zâhire adlı eserini tercüme ettirerek, menzillerde parça parça okumuştur. Mısır'dan İstanbul'a dönüş yolculuğunda İbn-i Kemal'in atının ayağından sıçrayan çamurlar padişahın kaftanını kirletince, Yavuz "ulemâ ayağından sıçrayan çamurlar medâr-ı ziynet ve ba'is-i mefharet olacaktır" demiş, çamurlu kaftanın ölümünden sonra sandukasının üzerine örtülmesini vasiyet etmiştir.65 Bu da Yavuz'un bilginlere verdiği değerin bir göstergesidir. Mısır'da bulunduğu sırada Hint ve Çin haritalarını yaptırmıştır. Burada Piri Reis kendisine haritasını takdim etmiştir. O da Piri Reis'in dünya haritasını yanından ayırmamıştır.

Matrakçı Nasuh, Cemal el Kitap ve Kemal el Hisap ile Umdet el Hisâb adlı matematik eserlerini Yavuz'a takdim etmiştir.66 Ali Kuşçu'nun torunu olan astronomi ve matematik bilgini Mirim Çelebî'yi (? -1525) çok takdir eden Yavuz için, bu bilgin Ali Kuşçu'nun Fethiye adlı kitabına şerh yazmıştır.67

Yavuz Sultan Selim ihtişama önem vermeyen, sadelikten hoşlanan bir padişahtı. Para harcamayı sevmediğinden, fazla imar işleri yapmamıştır. Zamanının çoğu savaş meydanlarında geçtiği için de buna pek fırsat bulamamıştır. Sadece Şam'da Muhyiddin-i Arabî'nin mezarının yanına cami, imaret, türbe yaptırmış ve Konya'da Mevlevi tekkesine su getirmiştir. Kendi camiinin yalnız temellerini attırabilmiş, oğlu tamamlamıştır.68

Yavuz zamanında Avrupa'daki deniz seyahatleri olanca hızıyla devam etmiştir. Magellan (14801521) ilk defa dünya çevresini denizden dolaşmayı başarmış, böylece dünyanın yuvarlak olduğu kanıtlanmıştır.

Felsefede "skolastiklerin sonuncusu, Aydınlıklar çağının ilki"69 olarak kabul edilen Pomponazzi (1462-1525), doğayı anlamak için sadece aklı kullanmayı önermiştir.

Machiavelli'de (1469-1527) devlet ile ilgili görüşlerini otoritelerden değil, akıl ve deneyimden almıştır.

Sanatçı Raffaello (1483-1520) resimlerinde hümanistlerin düşüncelerini yansıtmıştır. Albrecht Dürer'de (1471 -1528) bu dönemin büyük ressamlarındandır. Bunlar, sanata olan gereksinim sonucu ortaya çıkmışlardır.

Kanûnî Sultan Süleymân (Padişahlığı 1520-1566)

Osmanlı padişahları arasında saltanat süresi en uzun olan Kanûnî Süleymân (1495-1566) zamanında, karada ve denizde sınırlar en geniş noktasına ulaşmıştır. Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında birçok savaşlar yapılmış, kazanılan topraklarla imparatorluğun sınırları çok genişlemiştir.

Orta Avrupa'da dengeler değişmiş, Osmanlı Devleti artık Orta Avrupa devletleri arasına girmiştir.70 Ordunun düzeni ve askerin gelişmesiyle ilgili önemli kanunlar koymuştur. Yalnız kendi zamanında değil, kendisinden sonra da ordu gelişmesini sürdürmüş, kanunlara uyulduğu sürece disiplin devam etmiştir. Ordunun sevgisini ve saygısını en çok kazanan padişahtır. Kanûnî Süleymân zamanında idarî, hukukî, ilmî, iktisadî bakımlardan Osmanlı Devleti en parlak devrini yaşadığından, bu çağ Osmanlı'nın "altın devri" olarak kabul edilir.71

Kanûnî devri, Türk denizciliğinin de altın devri olmuştur. Sadece bu devirde donanmaya, ordu ile aynı ölçüde önem verilmiştir. Sultan Süleymân deniz politikasını desteklemiş, hattâ zaman zaman donanma politikasına öncelik tanımıştır. Bu uygulamasının meyvelerini de almıştır.72 Preveze Zaferi (1538), Cezayir Zaferi (1541), Fransa Seferi (1543-44), Cerbe Zaferi (1560), Malta Seferi (1565), Hindistan Seferi (1538) gibi başarılarda donanmanın gelişmesinin ve başta Barbaros Hayreddin olmak üzere değerli deniz kumandanlarının büyük rolü olmuştur.

Kişilik olarak Kanûnî, sakin tabiatlı, temkinli, kararlarını düşünerek veren bir kimseydi. Bu nitelikleri onun halk ve ordu tarafından çok sevilen bir padişah olmasını sağlamıştır. Çok iyi bir eğitim almış, büyük bir devlet idarecisi olması için pratik şekilde yetiştirilmiştir. Doğu dillerini ve Sırpçayı bilirdi, hattât, şâir ve değerli taşlar uzmanıydı. "Muhibbî" mahlasıyla şiirleri ve divanı vardır. Hukuk ve edebiyat alanlarında âlimdi. Şeyhülislâm Ebus'suud Efendi ile birlikte hazırladığı kanunlar uzun yıllar yürürlükte kalmıştır. Kanûn-Nâme-î Sultân Süleymân, Fâtih Kanunlarını tamamlayan bir anayasadır. Bu kanunlar titizlikle uygulanmış, bu yüzden millet Sultan Süleymân'a "Kanûnî" adını vermiştir. Bütün tebaanın eşit olduğu ve aynı suçun cezasının herkes için aynı olacağı gibi maddeleriyle bu kanunnâme zamanın en ileri anayasasıydı.73

Kanûnî zamanında sınırlar genişledikçe, idarî, iktisadî, kültürel hayatta da gelişmeler olmuş, kurumlar en ileri düzeylerine ulaşmıştır. Kanûnî Süleymân bilime ve bilim adamlarına değer vermiş, zamanı bilgin ve sanatkârların en bol olduğu devir olmuştur. Ordunun mühendis, cerrah ve tabip ihtiyacını göz önüne alarak, bu alanlarda adam yetiştirmek üzere Süleymâniye Medresesi'ni yaptırmıştır. İnşaat 1550'de başlamış, 1556'da tamamlanmıştır. Bu medreseler, Süleymâniye Camii'nin etrafındaki dört medrese ile caminin kıble tarafında bir Dârülhadîs ve tıp medresesinden oluşan külliye şeklindedir. Külliye Mimar Sinan'ın eseridir. Süleymâniye Medresesi'nde meşhur müderrisler 60 akçe yevmiye ile ders vermişlerdir.74

Kanûnî zamanının meşhur âlimleri arasında Celâlzâde Mustafa Çelebi, Taşköprülüzâde Ahmet İsamüddin Efendi, Kınalızâde Ali Efendi ve Ebussuud Efendi bulunur. Celâlzâde Mustafa Çelebi'nin eserleri ahlâk ve tarihle ilgilidir. Taşköprülüzâde biyografi, kelâm, mantık, tefsir, hadis, metafizik ve gramer üzerine eserler yazmıştır. Altı yüz kadar önemli şahsiyetin biyografilerini verdiği Şakayık-ı Numaniyye en önemli eserlerinden biridir. Çeşitli bilimleri tanıttığı Miftahu's-Saâde ve Misbahu's-Seyâde adlı eseriyle Nevâdirü'l-Ahbar fî Menakıbü'l-Ahyar adlı kitabı da önemlidir. Ebussuud Efendi (1490-1574) tefsir ve fıkıh alanında eserler yazmıştır. Kanûnî Süleymân ölünce, ona çok güzel bir mersiye yazmıştır.75

Kanûnî, meşhur şâir Bâkî'nin yeteneğini anlayarak onu himaye etmiş, şiirlerini bir Divan halinde toplamasını istemiştir. Fevzi Ahmet Efendi (ölümü 1570) onun adına Ahlâk-ı Süleymânî adında bir kitap yazmıştır.76

İlk defa Kanûnî zamanında Türk dilinin grameri yazılmıştır. Bergamalı Kadri Müyessirâtu'l-Ulûm adındaki gramer eserini 1527'de Vezîr-i Âzam İbrahim Paşa'ya takdim etmiştir.77

Piri Reis (1470? -1553) Kitab-ı Bahriye'sini sadrazam İbrahim Paşa vasıtasıyla Kanûnî'ye takdim etmiştir. Bu dönemde yaşamış önemli matematikçiler arasında Yusuf ibn Kemal ve Hacı Atmaca sayılabilir.

Kanûnî imar işlerine de önem vermiştir. Başta İstanbul olmak üzere birçok yerde cami, medrese, imaret, mektep, han, hamam ve köprüler yaptırmıştır. En çok bina onun zamanında yapılmıştır. Süleymâniye Külliyesi içinde yaptırmış olduğu hastane, tıp medresesiyle bir bütün olması açısından önemlidir. Burada bir baş hekim, iki cerrah, iki göz hekimi, bir eczacı olduğu bildirilmektedir.78

Seydi Ali Reis (ölümü 1562), coğrafya ile ilgilenmiş bir denizci olup, Mir'at-ül Memalik adlı eserini Edirne'de Kanûnî Süleymân'a takdim etmiş, 80 akçe maaşla müteferrikalığa ve sonra da Diyarbakır tımar defterdarlığına atanmıştır. Mir'at-ül Memalik daha ziyade bir seyahatnamedir, Seydî Ali Reis gittiği yerler hakkında bilgi vermiştir. Muhit adlı eseri ise deniz astronomisi ve coğrafya açısından önemlidir.

Sultan Selim Camisi muvakkiti Mustafa ibn Aliyü'l-Muvakkit, İlâmü'l-İbad fî A'lâmü'l-Bilâd isimli coğrafya kitabını Kanûnî Süleymân'a sunmuştur. Bu kitapta Çin ile Fas arasındaki 100 kadar önemli şehrin İstanbul'dan uzaklıkları gösterilmiştir.

Dişçilikle ilgili dünyadaki en eski eserlerden biri Kanûnî zamanında, onun saray hekimi Mûsâ ibn Hâmûn (ölümü 1554) tarafından yazılmıştır. Hâmûn Yahudi olup, dil bilgisi sayesinde Batı ve Osmanlı tıp kaynaklarından yararlanmıştır.

Kanûnî zamanının önemli matematikçi, coğrafyacı, mühendis, tarihçi, hattât ve ressamlarından Matrakçı Nasuh, padişahın oğullarının 1529 yılında yapılan sünnet düğününde iki tane kâğıt hisar kurmuş ve düğün şenliklerinde silahşörlük gösterisi yapmıştır. Başarısını padişah bir berat vererek kutlamıştır.

Kanûnî, tıpla ilgili bir medrese kurmuş olmasına rağmen, zamanında tıbbın beklenen gelişmeyi göstermediği söylenir. Kanûnî Süleyman'ın hekimbaşısı Kaysunîzâde, onun öldüğü sırada yanında bulunmuş ve cesedini tahnit etmiştir. II. Selim ve III. Murat zamanında yaşayan hekim Davud ibn Ömer el-Antakî'nin tıpla ilgili önemli eserleri vardır.79

Kanûnî zamanında henüz matbaa gelmemişti, basılı kitapların memlekete sokulması da izne bağlıydı.

Kanûnî zamanında düşüncelerinden dolayı idam edilenler de olmuştur. Kabız-ı Acemî isimli bir düşünür İsa'nın Peygamber'e üstün kabul edilmesi gerektiğini söylemiş ve müftü İbn-i Kemal ile İstanbul Kadısı Sadî Çelebi'nin yargılamasıyla idama mahkum edilmiş, padişah da onaylamıştır.

Kanûnî Devri'nde Avrupa'daki gelişmelerin en önemlisi Kopernik'in (1473-1 543) getirdiği yeni evren düzenidir. Kopernik 1543 yılında basılan Gök Kürelerinin Hareketi adlı kitabında Yer merkezli evren modelinin yerine Güneş merkezli evren sistemini önermiştir. Bu modelde artık Yer de bir gezegen gibi Güneş'in çevresinde dönmektedir. Böylece Kopernik Ortaçağ bilimine en büyük darbeyi indirmiş, modern astronomi ve fiziğe giden yolu açmıştır.80

Rönesans'taki bilim-sanat yakınlaşmasının temsilcilerinden birisi olan Albrecht Dürer (14711528), insan teşrihi üzerinde çalışmıştır.

Tıp alanında, ilginç bir kişiliği olan Paracelsus (1493-1541), daha sonraki yüzyıllarda Osmanlıları çok etkilemiştir. Otoritelerin tıp kuramlarına karşı çıkan Paracelsus modern farmakolojinin de kurucusu kabul edilir. Tıbbın Don Kişot'u olarak tanıtılan Paracelsus, hastalıkların o zamana kadar ki inancın aksine bedenin dışından kaynaklandığını ileri sürmüş, simyacıların metalleri ve mineralleri ilaca dönüştürmelerini önermiştir.81

Bu dönemin en önemli hekimi Belçikalı Vesalius (1514-1564), modern anatominin kurucusudur. Fabrica adlı kitabında kendi gözlem ve araştırmalarına dayalı sonuçları vermiştir. Galenos'un otoritesine karşı çıkarak, anatomik incelemelerini disseksiyon yaparak yürütmüştür.

16. yüzyılın en önemli biyologu Conrad Gesner (1516-1565), Hayvanlar Tarihi (Historia Animalium) adlı dört ciltlik eserinde canlı sınıflaması yapmıştır.82 Botanikçi Leonard Fuchs (15011566) da botaniği geliştirmiş, fuchsia çiçeklerine onun adı verilmiştir.

16. yüzyılda üçüncü ve dördüncü derece denklemleri çözülerek cebirde önemli bir başarı elde edilmiştir. Bu konuda özellikle İtalyan matematikçileri faal olmuşlardır. Topçulukla ilgili problemleri çözmeye çalışan Tartaglia (1506-1537), Venedik'te düzenlenen bir matematik yarışmasında x3+mx2=n kübik denklemini çözmüştür. Bu çözümü öğrenen Cardano (1501-1576), Ars Magna adlı kitabında yayınlamış, onun çalışmaları sayesinde dördüncü dereceden genel bir denklemin çözümünü cebirsel bir formülle bulmak mümkün hale gelmiştir. Ferrari (1522-1560) de bu denklem çözümleri üzerinde çalışan matematikçilerdendir.

İkinci Selim (Padişahlığı 1566-1574)

Kırk dört yaşında hükümdar olan Sultan Selim (1524-1574) bizzat sefere çıkmayan ilk padişahtır. Devlet işlerini daha çok veziriâzam Sokullu Mehmet Paşa'ya bırakmıştı. Saltanatı devrinde Kıbrıs ve Tunus fetihleri, İnebahtı Harbi ve Don-Volga kanalı teşebbüsü gibi önemil olaylar olmuştur. Onun zamanında da Osmanlı donanması güçlü durumunu korumuştur. Bu durum, hem usta denizcilerin iş başında bulunması, hem de deniz kuvvetlerinin önemini takdir eden Sokullu Mehmet Paşa gibi bir kimsenin hükümetin başında olması sayesindeydi.83

İkinci Selim içkiye düşkünlüğü sebebiyle bazı tarihçiler tarafından "Sarhoş Selim" diye, sarışınlığı dolayısıyla da zaman zaman "Sarı Selim" diye anılmıştır. Onun içki ve zevk âlemlerine düşkünlüğü, Sokullu sayesinde, devletin idaresi bakımından bir mesele haline gelmemiştir. İçki meclislerinde zamanın önde gelen şairleri bulunmuştur. Fazlı, Sami, Ferdî, Raî, Firakî, Nigarî, Hatemî gibi şairler, Nihanî, Durak Bey, Gülâbî Bey gibi musikîşinaslar, Mirek Çelebi, Kasapzâde Nâbî gibi hanendeler Selim'in meclisinde hazır bulunmuşlardır.84

İkinci Selim, Kanûnî'nin bütün şehzadeleri gibi iyi tahsil görmüş, geniş kültür sahibi bir kimseydi. Özellikle edebî kültürü kuvvetli olan İkinci Selim''n kendisi de şairdi.

Biz bülbül-i muhrik-dem-i şekvây-ı firâkız 
Ateş kesilir geçse sabâ gülşenimizden

beyti, bütün Türk şiirinin en güzel beyitlerinden biri kabul edilmektedir.

İkinci Selim bazı kabiliyetli kimseleri de yanına alarak yetişmelerini sağlamıştır. Bunlardan biri, Gelibolulu Mustafa Ali Efendidir (1541-1599). Onun en önemli eseri olan Künhü'l-Ahbar adlı tarih eseri dört bölümden oluşmuştur. İlk üç bölüm İslâm tarihinden ve biraz da Avrupa milletlerinden bahseder, dördüncü bölüm ise Osmanlı tarihidir. İkinci Selim'in şahsiyetini, devrinin olaylarını buradan öğrenmekteyiz. Bursalı Aşık Çelebi (ölümü 1571) Meşâirü'ş-Şuarâ adıyla ebced harfleriyle yazdığı tezkiresini II. Selim'e takdim etmiştir.85 Yine, değerli müderrislerden Mehmet Bey (ölümü 1609) Harputlu Şeyh Mahmut'un Memlûk Sultanı Melik Zâhir Çakmak adına kaleme aldığı Eddürretü'l-garra fî Nesâyihi'l-Mülük ve'l-Kuzât ve'l-Vüzerâ adındaki şer'i siyaset ve idare ile ilgili eserini, El-Gurratü'l-beyza fî Tercemeti't-dürreti'l-garra ismiyle genişleterek Türkçeye çevirmiş ve İkinci Selim'e takdim etmiştir.86

Tıp alanında cahil hekimlerin türemesinden dolayı, hekim başı Garras-zâde Muhyiddin, II. Selim'e bir takrir vererek, hekimlerin imtihana tabî tutulmasını önermiştir. Bunun üzerine II. Selim hekimlere bir çeşit devlet imtihanı düzenlenmesini emretmiştir.87

Sinan tarafından yapılan İkinci Selim'in türbesi klasik Osmanlı sanatının en güzel örneklerinden birisini oluşturur.88

Hekim Nidâî, Kanûnî Sultan Süleymân ve II. Selim zamanlarında yaşamış önemli bir bilim adamıdır. Hekim olmasının yanı sıra şiirle de ilgilenmiştir. Menâfiü'n-Nâs adlı nazım şeklindeki eserini 1566 yılında kaleme almış ve II. Selim'e takdim etmiştir. Muâlece-i Zahmet-i Frenk adlı eserinde ise, frengi hastalığı ve tedavisi üzerine bilgiler vermiştir.89

Bu dönemde Avrupa'da protestanlık kanlı bir şekilde yayılıyordu. Fransa'da 30 yıl (1563-1593) süren mezhep savaşları başlamıştı.

Cardano (1501-1574) ve Raffaello Bombelli (1526-1572) gibi matematikçilerle matematiğin cebir alanında gelişmeler yaşanıyordu. Bu bilim adamları üçüncü ve dördüncü derece denklemlerinin çözümlerini bulmuşlardır. Cardano, Ars Magna adlı kitabında bu çözümlerin koşullarını belirlemiştir.

Üçüncü Murâd (Padişahlığı 1574-1595)

En bilgin padişahlardan birisi olan Üçüncü Murâd (1546-1595) zamanında Osmanlı Devleti, aynı anda elinde tuttuğu en geniş sınırlara ulaşmıştır. Toprakları Atlas Okyanusu'ndan Kafkaslar'a, Habeşistan'dan Tuna'ya kadar uzanıyordu.

Osmanlı Devleti ilk defa Üçüncü Murâd zamanında enflasyon ile tanışmıştır. Maaşlar, "akça" denilen gümüş sikke ile ödeniyordu. 1584-89 yılları arasında akça gittikçe küçültülerek eski akçanın yüzde ellisi derecesine gelmişti. Bu durumda maaşların iki katına çıkarılması gerekirken, aynı kalmıştır. Bunun üzerine yeniçeriler ayaklanmış, Osmanlı tarihinde ilk defa olarak padişahtan kelle istemişlerdir. Padişah karşı koyamamış ve maliye nazırı ile Doğancı Mehmet Paşa hayatlarını kaybetmişlerdir. Böylece, yeniçerilerin istekleri olmayınca ihtilâl çıkardıkları yeni bir dönem başlamıştır. Devletin içeride gücünü kaybetmesinde en önemli etkenlerden birisi bu olmuştur.

Üçüncü Murâd zamanında Osmanlı Devleti en geniş sınırlarına ulaşmış, güçlü bir dünya devleti olmasına rağmen, duraklama belirtileri de başlamıştır. Enflasyon, yeniçerilerin ayaklanması, saray kadınlarının devlet işlerine karışması, rüşvetin yaygınlaşması, israf ve gösterişin artması, önemli makamların değersiz kişilerin eline geçebilmesi, ilmiye sınıfının bozulmaya başlaması, Anadolu'da "Celâlî" adıyla eşkiyalığın başlaması bu devire rastlayan olaylardır.

Kılıç Ali Paşa, Mimar Sinan, Piyale Paşa, Sokollu Mehmet Paşa gibi Kanûnî Devri'nin dâhi devlet, ilim ve sanat adamları bu dönemde ölmüşler ve yerleri doldurulamamıştır.90

Paraya ve kadına düşkün olan Üçüncü Murâd, tesir altında kalan, zayıf iradeli bir kimseydi. Onun bu durumundan saray kadınları, musahip ve musahibeler istifade ederek devlet işlerine karışmışlardır.

Üçüncü Murâd eğlenceye düşkün olmakla beraber, iyi bir kültüre de sahipti. Özellikle edebî kültürü zengindi. Türkçe, Farsça, Arapça divanları vardır. Şiirlerinde "Murâdî" mahlasını kullanmıştır. Güzel şiir okuyan Üçüncü Murâd'ın nesih ve tâlik yazıları da güzeldir. Tasavvufla da ilgilenmiş ve bu konuda Fütûhat-ı Siyâm adlı bir eser yazmıştır.91

Üçüncü Murâd zamanında pek çok kitap yazılmış ve ona takdim edilmiştir. Bunlardan birisini, Bursalı Sipahizâde Mahmut Efendi (ölümü 1588) Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa'ya takdim etmiştir. Evzahu'l-Mesâlik ilâ Mârifeti'l-Memâlik adını taşıyan ve tarih ve coğrafya lûgatı olan bu kitabın bibliyografyası zengin olmakla birlikte, haritaları güzel değildir ve denizler konusu eksiktir.92

Emir Mehmet ibn Emir Hasan (Mesudî?) es-Suudî 1583'te Amerika hakkında elde edilen bilgileri içeren Kitâb-ı İklim-i Cedîd adıyla Latince'den tercüme ettiği büyük resimli eseri Üçüncü Murâd'a takdim etmiştir. Bu kitabı 1730 yılında İbrahim Müteferrika Tarih-i Hind-i Garbî adıyla basmıştır. Bu eser 1732'de İstanbul Doğu Dilleri Fransız Okulu öğrencilerinden biri tarafından Fransızca'ya çevrilmiştir.93

Kadı Abdurrahman tarih, astronomi ve coğrafyadan bahseden Müneccim Ahmet ibn Ali'nin Kanun fî'd-Dünya isimli eserini şehzadeliği zamanında Üçüncü Murâd'ın emriyle ve bazı ilâvelerle çevirmeye başlamış, Acâyib-i Uzmâ adını verdiği bu çeviriyi 1579'da bitirmiştir.

Şehzadeliğinde Üçüncü Murâd'ın hocası olan ve saltanatı boyunca da kuvvetli nüfuzu devam eden Hoca Sadeddin Efendi (1536-1599) Tacü't-Tevârih adlı eserinde, Osmanlı saltanatının başlangıcından Yavuz Sultan Selim Devri'nin sonuna kadar geçen zamanı incelemiştir.94

Coğrafya dışında revaçta olan bilimlere gelince, bu dönemde en dikkati çeken matematikçi Ali ibn Velî ibn Hamza el-Magrîbî'dir. Aslen Cezayirli olup, İstanbul'a yerleşen Magrîbî, Tuhfetü'l-A'dad lî Zevi'l-Rüşd ve'l-Sedad adlı bir aritmetik kitabı yazmıştır. Tam sayılar ve kesirli sayılarla yapılan işlemler, cebir, oran ve orantı hakkında bilgiler içeren bu kitapta Magribî logaritmaya yaklaşmış, ancak bu hesaplama yöntemini bulamamıştır.

Üçüncü Murâd zamanının en önemli ilmî olayı, İstanbul'da bir rasathane kurulmasıdır. Müneccimbaşı Takîyüddîn (1520-1585), Hoca Sadeddin Efendi'ye bir layiha sunarak, Uluğ Bey Zîc'inin artık yeni gözlemlerle düzeltilmesi gerektiğini, bu Zîc'e göre yapılan hesapların doğru çıkmadığını bildirmiş, Sadeddin Efendi de padişahtan Tophane'de bir rasathane kurulması için izin almıştır. Bu rasathanenin inşasına nezarete ve müdürlüğüne Takîyüddîn tayin edilmiştir. Takîyüddîn'in Alât-ı Rasadiye li Zic-i Şehinşahiyye adlı eserinde rasathanenin kuruluşu şöyle anlatılmaktadır: " Ulu Padişahımızın Dünyanın düzenine ilişkin işlerinin tamamen yolunda bulunduğu mutlu günlerinde ve özellikle ünlü Vezir-i Azâmımızın yüksek ilgileriyle, yeni Şehinşahî Rasathanesinin hazırlanması düşünülmekteydi... Şehinşahîmizin Hocası Sadüddin Efendi bu husus için gerekli hazırlıkları yapmak üzere iken ansızın Mısır'da, Kahire kentinden, yeryüzü bilimlerine sahip Takiyüddin Efendi devletten görev almak üzere İstanbul'a gelmiş, matematik bilimlerdeki ustalığı nedeniyle hoş karşılanıp, Sultana tanıtılmış ve onun yüksek yardımlarıyla değeri zeamet süslenmiş ve yükseltilmiştir. Sonra gerekli harcamaların bütünü devlet hazinesinden verilip, Allah'ın yardımlarıyla, işe girişilmek üzere devlete ait olan mamur Tophane'nin üstünde, Frenk Sarayı diye bilinen hoş alan ayrılmıştır".95

Takîyüddin aynı eserinde rasathanede kullanılan aletleri de tanıtmıştır. Bunlardan bazıları kendi icadıdır. Bu aletler, Osmanlı ilim adamlarının bu yıllarda henüz Amerika'nın gerisinde olmadıklarını, özellikle yeni coğrafi keşiflerden haberdar olduklarını göstermektedir.96

Takîyüddin yaptığı gözlemlerin sonuçlarını Sidretü'l-Müntehâi'l-Efkâr fî Melekûti'l-Feleki'd-Devvâr adlı eserinde toplamıştır. Harita yapımı ve kullanılması ile teknoloji üzerine Reyhanetü'r-Ruh fî ale'l-Müstevî el-Sütuh adlı bir eseri daha vardır. Ayrıca, Bugyetü't-Tüllâb min İlmi'l-Hisâb adında bir aritmetik kitabı ve Cerîdetü'd-Dürer ve Harîdetü'l-Fiker adında bir zîci vardır.

İstanbul Rasathanesinin ömrü uzun olmamıştır. Hoca Sadeddin ile arası iyi olmayan Şeyhülislâm Ahmet Şemseddin Efendi, padişahı göklerin rasat edilmesinin uğursuzluk getireceğine ikna etmesiyle, padişah rasathanenin yıkılmasını emretmiştir. Rasathane bir gece içinde Kılıç Ali Paşa'ya yıktırılmıştır (1580).

Üçüncü Murâd değerli âlim ve şâirlerden Nevî Efendi'ye hürmet göstermiş, Fusûsü'l-Hikem'i Türkçe şerh etmesini istemiştir. 97

İstanbul kadılarından âlim Dukakinzâde Osman Bey (ölümü 1604) İmam Süyutî'nin El-Vesâil adındaki eserini bazı ilavelerle Türkçe'ye çevirmiş ve Üçüncü Murâd'a takdim etmiştir.98

Çeşitli konulardan bahseden ansiklopedik eserler de bu dönemde revaçtaydı. Üçüncü Murâd zamanında yazılan bu tür bir eser Şair Yahya ibn Pir Ali Nevî'nin Netaicü'l-Fünun ve Mehasinü'l-Mütun adlı eserinin çevirisidir. Bu eserde on dört ilim vardı ve okunması kolaydı.99

Üçüncü Murâd veliahdlığı sırasında Manisa'da yaptırmış olduğu cami ve medresenin yanına, padişahlığı sırasında imaret ve darüşşifa ilâve ettirmiştir. 100

On altıncı yüzyılda düşüncelerinden dolayı idam edilenlere Üçüncü Murâd zamanında da rastlanır. Hamza adında birisi dinden çıkmakla suçlanarak idam edilmiştir. 101

Üçüncü Murâd zamanında Avrupa'da hümanizma parlak temsilcileriyle ürünlerini vermeye devam ediyordu. Bunlardan Michel de Montaigne (1533-1592) Rönesans Fransası'nın en usta edebiyatçılarındandır. Denemelerinde insanlığın ortak özelliklerini kendinde belirleyerek işe başlar ve kendinden başkalarına geçer. Doğru düşünmenin yolunun, en iyi bilinen doğruları bile kuşku ile karşılayarak tartışmak olduğuna inanmıştır. Bu yönüyle, Yeniçağın araştırma yöntemine işaret etmiş gibi görünmektedir. 102

16. yüzyıl Avrupa'da, siyasal düşüncenin yeni açılımlarının ortaya konduğu bir dönem olmuştur. Fransız yazarlarından Jean Bodin (1530-1596) La République (Cumhuriyet) adlı kitabında mutlak yönetimler için kurallar belirlemiştir. İleri sürdüğü tezlerini doğrulamak için çağının toplumlarıyla eski toplumları karşılaştırmış, böylece insanın ortaya koyduğu değişiklikleri (ilerlemeleri) saptamaya çalışmıştır. Bodin'in yaptığı, çağdaş tarih anlayışına yakın bir tarih anlayışı geliştirmekti. Burada evrim düşüncesi olmasa da ilerlemeyi öne çıkaran bir düşüncesi olduğu görülmektedir.103

Galile'nin en parlak öncellerinden olan Benedetti ise Arşimet'i inceleyerek, doğanın araştırılmasına matematiksel felsefeyi uygulamaya karar vermiş, Galile de onun izini takip ederek bu yöntemi yetkinleştirmiştir.

Görüldüğü gibi, bu dönemde belli belirsiz de olsa Osmanlılarda düşme, Avrupa'da ise yükselme belirtileri ortaya çıkmaya başlamıştır.

Üçüncü Mehmed (Padişahlığı 1595-1603)

Üçüncü Mehmed (1566-1603) zamanında imparatorluğun gerilemesi, hızlanmıştır. Dedesi ve babası dehâ sahibi padişahlar olmamakla birlikte, Kanûnî Devri'nde yetişmiş oldukları için, devletin idaresinde büyük zaaflar görülmemişti, ancak Üçüncü Mehmed annesi Safiye Sultan'ın çok fazla etkisi altında kalmış, döneminde devlet idaresinde kadın nüfuzu en üst dereceye çıkmıştır.

Üçüncü Mehmed zamanında Almanya ile savaş devam etmiş, Anadolu'da ise "Celâlî İhtilâli" çıkmıştır. Bu isyanların bastırılması kolay olmamış, birkaç padişah devrinin en önemli olayı olmuştur.104

Kanûnî'den sonraki iki padişah hiç sefere çıkmadıkları halde, Üçüncü Mehmed'in Sefere çıkması gerekmiş ve 1596 yılında Eğri Seferi'ne çıkarak Haçova Meydan Savaşı onun huzurunda kazanılmıştır. Ancak bu zafer gereğince değerlendirilmemiş, düşman ordusu imha edilip geri dönülmüştür. Kanije Muhâsarası ve Zaferi (1601) de Üçüncü Mehmed Devri'nin önemli askerî başarılarındandır.105

"Eğri Fâtihi" diye anılan Üçüncü Mehmed de iyi bir tahsil görmüş, şair padişahlardandır. "Adlî" mahlası ile şiirler yazmıştır.

Hocası Akhisarlı Nevalî Nasuh Efendi, Gazalî'nin Farsça ahlâk ve tasavvuf eseri olan Kimyâ-ı Saâdet'ini, Ahlâk-ı Muhsini'yi ve Aristo'nun Arapçaya tercüme edilen Kitâbu'r-Riyaset ve's-Siyâse adlı eserini ilâvelerle Türkçeye çevirmiş ve Ahlâk-ı Nevalî ya da Ferahnâme adıyla Şehzade Mehmed'e ithaf etmiştir. Şehzade Mehmed, hocasının vefatından iki ay sonra padişah olduğunda, hocasının bunu görmediğine üzülmüş ve hareketinden evvel kabrini ziyaret etmiştir.106

Bu dönemde Yahudi yazarlardan Şaban ibn İshak el-İsrâilî (ölümü 1600 civarı) İspanyolca'dan Arapçaya tütün ile tedavi konusunda bir risale çevirmiştir.107

Üçüncü Mehmed zamanında da dinsizlik suçlamasıyla idam edilme olayı yaşanmıştır. Behram Kethüda medresesi müderrisi Nadajlı Sarı Abdürrahman, âlemin sonsuzluğuna ve bu âlemde tabiat kanunları üstünde olaylar olamayacağına inandığı için zındık olmakla suçlanmış ve 1601 yılında idam edilmiştir.108

Üçüncü Mehmed'in saltanatı sırasında Avrupa'da magnetizma konusuyla ilgili çarpıcı bir gelişme yaşanmıştır. Rönesans natüralizminin temsilcilerinden İngiliz doktor William Gilbert (15441603), 1600 yılında De Magnete (Mıknatıs Üzerine) adlı kitabını yayınlamıştır. Bu kitabıyla Gilbert, modern magnetizmanın kurucusu kabul edilir. Ampirik araştırma yöntemini kullanan Gilbert, mıknatıs olaylarıyla durgun elektrik olayını kesin bir biçimde birbirinden ayırmış, Dünyanın kendisinin de büyük bir mıknatıs olduğunu göstermiş ve çekim etkisinin beş mıknatıssal olgudan sadece birisi olduğunu ileri sürmüştür.109

Bruno (1548-1600) Aristo öğretisinin ve Kilise'nin bilimin gelişmesini engellediğini düşünüyor ve Dünyanın evrenin merkezi olduğu, evrenin sınırlı olduğu şeklindeki Katolik inancını kabul etmiyordu.

On beş yıl Batı Avrupa ülkelerini dolaşarak görüşlerini bildiren konferanslar veren Bruno, engizisyonun dikkatini çekmiş ve yedi yıllık bir yargılanma sürecinden sonra Tanrıya karşı gelmek ve dinsizliği savunmaktan suçlu bulunmuş, 1600 yılında yakılarak öldürülmüştür.110

16. yüzyılın meşhur Fransız matematikçilerinden François Viete (1540-1603) cebirde bilinmeyen nicelik için ilk defa alfabenin sesli harflerini, bilinenler için de sessiz harflerini kullanmış, ayrıca pozitif ve negatif nicelikler için (+) ve (-) işaretlerini kullanmıştır, böylece bugün cebirde kullandığımız sembollerin prensibini ortaya koymuştur.

Astronomi açısından 16. yüzyıl Avrupa'da çok verimli geçmiştir. Üçüncü Mehmed zamanında ölen Danimarkalı astronomi bilgini Tycho Brahe (1546-1601), Kopernik'in çalışmasını incelemiş, onun sistemine karşı çıkarak Yer merkezli, ama Batlamyus'un sisteminden farklı bir astronomi sistemi önermiştir. Buna göre, Yer merkezdedir, Ay, Güneş ve dış gezegenler Yerin etrafında, Merkür ve Venüs ise Güneş'in çevresinde dönerler. Brahe'nin asıl önemi, yapmış olduğu astronomi gözlemlerine dayanır.

Onun yaptığı gözlemler sayesinde Aristo fiziği ve kozmolojisi büyük darbeler almıştır. 1576 yılında Hven Adası'nda dönemin en önemli rasathanesini kurmuş, burada o zamana kadar görülmemiş büyüklükte gözlem araçları inşa etmiştir. Bu araçlar, Takîyüddîn'in İstanbul Rasathanesi'nde kullandığı araçlara çok benzer. Her iki rasathanede de duvar kadranı, sextant gibi gözlem araçları mevcuttu. Tycho Brahe'nin saniyeyi gösterebilen saatleri yapışı ve kullanması Takîyüddîn'den sonradır.

Bu dönemde hem Osmanlılarda hem Avrupa'da araştırmacıların dinsizlik suçlamasıyla cezalandırılması ilginçtir.

Birinci Ahmed (Padişahlığı 1603-1617)

Birinci Ahmed (1590-1617) tahta geçtiğinde 13 yaşındaydı. Zamanında Almanya ve İran ile savaşılmış, İran'a karşı toprak kaybedilmiştir.

Sultan Ahmed, ateşli bir karın hastalığından genç yaşında ölmüş, onun bu genç ölümü, tahta uzun süre çocuk ve genç padişahlar çıkmasına sebep olmuştur. Bu da, imparatorluğu zayıf düşüren faktörlerden birisi olmuştur.

Birinci Ahmed, Kanûnî'den beri ciddi biçimde devlet işleriyle uğraşıp her şeyi vezirlerine bırakmayan ilk padişahtı. Devlet adamı seçmekte isabetli olduğu, Lala Mehmed Paşa ve Kuyucu Murad Paşa'yı sadrazam yapmasından anlaşılmaktadır. Sarayda kadın nüfuzunu doğru bulmamış ve bununla mücadele etmiştir. Babaannesi Safiye Sultan'ın, babası devrinde politikaya karışmasını çocuk yaşında fark etmiş ve tahta çıkınca onu Topkapı Sarayı'ndan Eski Saray'a sürmüştür. Ancak kaderin garip cilvelerinden birisi, Sultan Ahmed'in zevcelerinden Kösem Mâhpeyker de, ileride Osmanlıların en çok politikaya karışan kadını olmuştur.

Birinci Ahmed, avı ve cirit oyununu severdi, atıcı ve silahşordu. Ataları gibi o da şairdi, Ahmed adıyla ve "Bahtî" mahlasıyla şiirler yazmıştır. Diğer padişahlar gibi ülkeler ve harpler görerek büyümemişti, ancak devletin menfaatlerini korumak için çabalamış ve çok genç ölmüştür.

Sultan Ahmed, şair Nef'i'yi himaye etmiş, Aynî Ali Efendi Kavanin-i Âl-i Osman der Mezamin-i Defter-i Divan adlı eseri onun emriyle yazmıştır. Bu eser, devletin gelir ve giderleri, askerî ve mülkî teşkilâtı gösterilmiş bir kanunnâme niteliğindedir. 111 Mimar Mehmed Ağa'ya yaptırdığı camisinin inşaatı 1609'da başlamış ve padişah terleyinceye kadar temel kazmıştır. Sultan Ahmed Camii 1617 senesinde açılmıştır. Caminin yanında hastane, türbe, mektep, sebil, odalar, dükkanlar ve büyük bir han yapılmıştır. 112

17. yüzyıl Avrupa için büyük bilim devrimlerinin yaşandığı, bilim açısından manzaranın tümden değiştiği bir yüzyıldır. Birinci Ahmed zamanında, 1609 yılında Galilei (1564-1642) teleskopunu yapmış ve gök yüzüne çevirmiştir. 1610'da Jüpiter'in dört uydusunu gözlemlemiş, aynı yılın sonlarına doğru Venüs'ün de Ay gibi safhaları olduğunu keşfetmiştir. Yine aynı yıl Güneş lekelerini gözlemlemiştir. Bütün bunlar Aristotelesçi evren anlayışını yıkan ve Kopernik'in Güneş merkezli evren modelini destekleyen, hattâ kanıtlayan gözlemlerdi. Galilei hareket konusunu da incelemiş ve 1602'de yaptığı eğik düzlem deneylerinde cisimlerin düşme kanunlarına ulaşmıştır.

Kepler (1571-1630), 1609 yılında yayımladığı Astronomia Nova (Yeni Astronomi) adlı kitabında, Mars gezegeninin hareketini inceleyerek ulaştığı ilk iki kanununu vermiştir. Bu kanunlar; 1) Gezegenler, odaklarından birinde Güneş bulunan elips yörüngeler üzerinde hareket ederler, 2) Güneş ve gezegeni birleştiren yarıçap vektörü, eşit zamanlarda eşit alanlar süpürür.
Matematik alanında ise, astronomiye büyük yardımı olacak logaritma icat edilmiştir. Napier 1614'te yayımladığı eseriyle ilk defa logaritmayı açıklamış ve bir logaritma cetveli vermiştir.

Birinci Mustafa (Padişahlığı 1617-1618 1622-1623)

Birinci Ahmed'in kardeşi olan Birinci Mustafa'nın (1592-1639) tahta geçmesiyle, saltanatın intikalinde önemli bir değişiklik olmuştur. Babadan oğula geçen saltanat kardeşe geçmişti. Ancak Sultan Mustafa psikolojik bakımdan sağlıklı olmadığı için, üç aylık saltanatından sonra hal edilmiştir.

İkinci Osman'ın tahttan indirilip öldürülmesiyle Birinci Mustafa ikinci kez tahta çıkmıştır. 16 ay kadar süren bu ikinci padişahlığı sırasında İstanbul'da huzur temin edilememiş, Anadolu'da da huzur kalmamış ve Celâlî hareketleri yeniden başlamıştır.113

İkinci Osman (Padişahlığı 1618-1622)

Aklî dengesi bozuk olduğu için Birinci Mustafa'nın yerine tahta çıkarılan İkinci Osman (16041622) henüz 14 yaşındaydı ve bu kadar genç yaşta tahta çıktığı ve yine genç yaşında tahttan indirilip öldürüldüğü için "Genç Osman" diye de anılmıştır.

İkinci Osman tahta çıktığı zaman, kendisinin yerine hasta amcasını tahta çıkaranlara karşı sert davranmıştır. Devlet düzeninin her alanda köklü reformlar gerektirdiğine inanmış ve bunların bazılarını uygulamaya da başlamıştır. Özellikle Kapıkulu Ocakları denen askerî sınıfları kaldırmak, yeni bir merkezî ordu kurmak istemiştir. Bunun için teşebbüse geçmiş, ancak tecrübesizliği yüzünden değerli adamlar seçemediği gibi, ulemâ sınıfının yetkilerini kıstığı için onları da karşısına almıştı. Hacca gitmek istemesi üzerine Yeniçeriler ayaklanmış, Hâile-i Osmâniye adıyla tanınan bu ihtilâl sonunda İkinci Osman öldürülmüş ve yerine tekrar Birinci Mustafa padişah yapılmıştır.114

Çok iyi yetişmiş olan İkinci Osman'ın Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve İtalyanca bildiği söylenir.115 Tebdil gezerek meyhaneleri basmış, buralardaki askerleri cezalandırmıştır. Şeyh Mehmed onun adına Baytarnâme adında edebî bir eser yazmıştır. Yine onun emriyle Taşköprüzâde Kemal Efendi Mevzuatü'l-Ulûm isimli tercümesinden başka, bir de mensûr şehnâme kaleme almıştır. 116

Divan-ı Hümâyûn kâtiplerinden Edirneli Mehmed Efendi, Nuhbetü't-Tevârih ve'l-Ahbâr adlı tarih kitabını İkinci Osman'a takdim etmiştir.

İkinci Osman zamanında, Kepler 1618'de yayımladığı Epitome Astronomiae Copernicianae adlı eserinde, Mars gezegeni için iki kanunu vermiş ve bunların Ay ve diğer gezegenler için de geçerli olduğunu göstermiştir. 1619 yılında ise Harmoniae Mundi adlı eserini yayımlamış ve burada üçüncü kanununu vermiştir. Buna göre, gezegenlerin Güneş çevresindeki dolanım periyotlarının karesi, yörünge yarıçapının küpüyle orantılıdır.

İngiliz filozofu Francis Bacon (1561-1626) ise yeni bir bilimsel yöntemle doğaya yeni bir yaklaşım biçimi önermiştir. 1620'de yayımladığı Novum Organum (Yeni Alet) adlı eserinde bu yeni yöntemin ayrıntılarını açıklamıştır. Doğaya egemen olmak için, onun kanunlarını bilmek gerekliydi, bunun için de deneyle doğrudan doğruya doğaya yönelinmeliydi. Bacon yenilikçi olmakla birlikte, matematiğin önemini kavramadığı için, önerdiği yeni yöntemi başarılı olmamıştır.

Dördüncü Murâd (Padişahlığı 1623-1640)

Sultan Mustafa'nın hal edilmesiyle, Birinci Ahmet'in en büyük şehzadesi olan Murâd (16121640) 12 yaşında tahta geçmiştir. Dokuz yıl kadar annesi Kösem Valide Sultan'ın yönetiminde padişahlık yaptıktan sonra, kendi saltanat dönemi 1632 yılında başlamıştır.

Dördüncü Murâd zamanında bir takım isyanlar, önemli seferler olmuştur. Anadolu'da Abaza Mehmed Paşa isyanı, Celâlî ayaklanmaları, İstanbul'da Kapıkulu ayaklanmaları yaşanmıştır.

Safeviler 1624'te Bağdat'ı almışlardı. Dördüncü Murâd 1635'de Revân Seferi'ne çıkmıştır. Kâtip Çelebî'nin de katıldığı bu seferle Kanûnî'nin alamadığı Revân alınmış, Tebriz altıncı defa fethedilmiş, ancak 7 ay sonra Safeviler Revân'ı geri almışlardır.

Dördüncü Murâd 1638'de ikinci İran seferine çıkmış ve bu defa Bağdat'ı fethederek "Bağdat Fâtihi" unvanını kazanmıştır. Ancak bu savaş çok kanlı geçmiş ve iki taraf ta çok kayıp vermiştir. Padişah esasen İsfahan'a yürümek istemiş, ancak sağlığı iyi olmadığı için bu düşüncesinden vazgeçerek İstanbul'a dönmeye karar vermiştir. Beraberinde Safevî âlim, sanatkâr ve müzisyenleri de İstanbul'a götürmüştür. Bu arada İran ile bugünkü Türkiye-İran ve Türkiye-Irak sınırlarını belirleyen Kasr-ı Şirin Muâhedesi imzalanmıştır. Padişah Revân Seferi hatırasına Topkapı Sarayı'nda Revân Köşkü'nü ve Bağdat Seferi hatırasına da Bağdat Köşkü'nü yaptırmıştır.

Hastalanarak 27 yaşında ölen Dördüncü Murâd, 17. yüzyıl Osmanlı padişahlarının en büyüğü ve bütün padişahlar içinde en dikkate değerlerinden biri olarak kabul edilir. Rüşvet, iltimas ve zorbalıklarla Osmanlı yönetiminin çok zayıfladığı bir dönemde padişah olan , devletin düzenini sağlamak için çok sert davranmış ve ülkede büyük korku uyandırmıştır. Sultan Osman'ın katliyle ilgisi olan herkesi buldurup öldürtmüş, Anadolu'da asayişi bozan herkesi idam ettirmiş, tütün yasağı koymuş, Osmanlı tarihinde ilk defa olarak bir şeyhülislâmı idam ettirmiştir. Yedi yıl içinde yirmi bin kişiyi öldürttüğü söylenmektedir.117

Dördüncü Murâd'ın şiddetle birlikte uyguladığı ıslahat orduda ve memlekette disiplini, düzeni tekrar kurmuştur. Rüşveti önlemiş, emirlere itaati sağlamıştır. Hammer, onun Osmanlı'nın büyüklüğünü yarım yüzyıl daha uzattığını, o gelmeseydi gerilemenin 1683 yerine, daha önce başlayacağını söyler. Tamtakır bulduğu hazineyi dolu olarak bırakmıştır. Ancak genç yaşta beklenmedik ölümü tekrar tahta yeteneksiz ve çocuk padişahların çıkmasına ve düzenin bozulmasına yol açmıştır.118

Sultan Murâd idarî, malî, askerî bozuklukları düzeltmek için şiddet uygulamasına karşın, bilim adamlarına ve sanatkârlara ilgi göstermiştir. Bu tavrının doğal bir sonucu olarak, dönemi âlim, şâir, tarihçi, hattât, musikişinas gibi çeşitli alanlarda seçkin kimseler bakımından oldukça zengin olmuştur.

Divan edebiyatında kaside tarzının en parlak temsilcisi Nef'i Dördüncü Murâd'ın en çok ilgilendiği şair olmuştur. İki seferine de götürdüğü şeyhülislâm Yahya Efendi seçkin bir şairdi. Sultan Murâd'ın kendisi de şairdi ve şiirlerinde "Muradî" mahlasını kullanmıştır. Zamanın meşhur vâizlerinden Kadızâde Mehmed Efendi ile Sultan Ahmed Camii vâizi Sivâsi Abdülmecîd Efendi ve Galata Mevlevihânesi Postnişini İsmail Dede'nin münakaşalarıyla ilgilenmiş, bunlardan Kadızâde'nin fikir ve görüşlerini benimsemiştir. Kahveleri kapatıp tütün içmeyi yasaklamasında Kadızâde'nin etkisinin olduğu söylenir.

Dördüncü Murâd hattât ve musikişinâslara da yakın ilgi göstermiş, Cumartesi geceleri hânende ve sâzendeleri dinlemiştir. Tâlik yazıya meraklıydı, zamanın hattâtlarından Nefeszâde Kâtip İbrahim Efendi'den hattatlık sanatıyla ilgili bir kitap yazmasını istemiş, o da Gülzâr-ı Savâb adlı risalesini yazmıştır.119

Uğraştığı meselelerin fazlalığından, Dördüncü Murâd büyük inşaat ve imar işlerine girişememiştir. Ancak, az da olsa bu tür faaliyetleri de olmuştur. Örneğin, İstanbul Boğazı'nı Kazak hücumlarına karşı koruyabilmek için Anadolu ve Rumeli Kavaklarına kaleler yaptırmış, yangınlardan harap olan yerleri tamir ettirmiştir. 120

Dördüncü Murâd Devri'nin en önemli siması Kâtip Çelebi'dir (1609-1657). On yıl kadar ordu ile çeşitli seferlere katıldıktan sonra, kendisini tamamen ilme veren Kâtip Çelebi, hem çeşitli kimselerden dersler alarak ilmini artırmış, hem de öğrencilerine ders vermiştir. Daha çok tarih, tabakât ve vefayat kitaplarını okumaya eğilimli olan Kâtip Çelebi, Girit Seferi münasebetiyle haritaların nasıl yapıldığını görmüş ve coğrafya ile ilgilenmiş, bir hastalıktan sonra da tıbbi eserleri incelemeye başlamıştır.

Böylece çeşitli konularda geniş bilgi sahibi olmuştur. Divan üyelerince Hacı Halife olarak anıldığından, Avrupalılar onu Hacı Kalfa diye tanımışlardır. Zamanındaki düşünürlerden farkı, taassuptan sıyrılmış ve bilimsel ilerlemede araştırmanın önemine ve aklın rehberliğine inanmış olmasıdır.

1631 yılında Koçi Bey, Sultan Murâd'a sunduğu risalesinde, devletin gerileme ve düzenin bozulma sebeplerini sıralamıştır. Bu bozuklukları Kanûnî Devri'ne kadar götürmüş, bunları şahıs, olay, rakam, tarih ve yer zikrederek açıklamıştır. Sultan Murâd'ın, Koçi Bey'in risalesinde belirtilen konularda faaliyetlerde bulunması, bu risalenin padişahı etkilediğini gösterir.121

Dördüncü Murâd'ın hekimbaşılarından Emir Çelebî 17. yüzyılın meşhur hekimlerindendir. Enmûzec el-Tıb adlı eserinde sağlığın korunması yollarını, ilaç ve hastalıkları ayrıntılı olarak incelemiştir. Hekimlerin mutlaka iyi anatomi bilmeleri gerektiğini vurgulamış, savaşlarda ölen cesetler üzerinde anatomi bilgisi edinme imkânı bulunmazsa, maymunlar ve domuzlar üzerinde diseksiyon yapılmasını önermiştir. Tıp üzerine başka kitapları da olan Emir Çelebî, afyon kullandığı padişah tarafından öğrenilince öldürülmüştür.122

Emir Çelebî'nin ölümünden sonra hekimbaşı olan Zeynelâbidin ibn Halil Şifa el-Fuad lî Hazret-i Sultan Murâd adında hijyen üzerine önemli bir eser kaleme almıştır.

Dördüncü Murâd zamanının önemli hekimlerinden Şirvanlı Şemseddin İtâkî de Teşrîh-i Ebdân ve Terceman-ı Kitabe-i Feylesofân adında resimli genel bir tıp kitabı yazmış ve padişaha takdim etmiştir.

Diyarbakırlı Molla Mehmed Çelebî (ölümü 1655), Dördüncü Murâd'ın emriyle tefsir, hadis, beyan, meâni, mantık, kelam, geometri ve astronomiden bahseden Es'ile (Sorular) adlı eserini yazmış ve buna red ve kabul biçiminde cevaplar vermiştir.123

Reisülküttab Bosnalı Hüseyin Efendi (ölümü 1644), Bağdat Seferi'ne giderken, Dördüncü Murâd'ın emriyle Bedreddin Hasan Çelebî'nin Arapça peygamberler ve halifeler tarihini Türkçeye çevirmiştir.124

Edirneli Mehmed Efendi, önce İkinci Osman'a takdim ettiği tarih kitabını, sonra Dördüncü Murâd'a takdim etmiştir.125

Bu dönemde Avrupa'da yaşanan bilimsel gelişmelere gelince, 1632'de Galile İki Dünya Sistemi Üzerine Diyalog adlı eserini yayımlamış ve burada Batlamyus ve Aristo sistemlerine karşı Kopernik sistemini savunmuştur. Engizisyon bu kitabından dolayı 1633'te Galile'yi tutuklamış, meşhur yargılamasını yapmış ve söylediklerinden vaz geçirilmiş, kitabı da yasaklanmıştır.

Galile 1638 yılında yazmış olduğu İki Yeni Bilim Üzerine Konuşmalar adlı eserinde, mermi hareketinde çizilen yörüngenin bir parabol olduğunu göstermiş, eylemsizlik prensibini açıklamıştır. Bu prensiple Aristocu hareket anlayışı tamamen bir tarafa bırakılmış, yepyeni bir hareket kavramı oluşmuştur. Galile'nin araştırmalarında matematiğin ve teorik deneyin gücü de ortaya çıkmıştır. Bu da bilimsel araştırmalarda izlenecek yolu ilkeleriyle saptamayı zorunlu hale getirmiştir. Hem bu yöndeki çalışmalarıyla hem de felsefî ve bilimsel fikirleriyle öne çıkan Descartes (1596-1650), 1625'te yazdığı Aklın İdaresi İçin Kurallar adlı kitabında yöntemin gereklerini araştırmıştır. Buna göre, doğru bilgiye ulaşmada en basitten başlayarak karmaşık olana doğru adım adım gitmelidir. 1637'de yayımladığı Yöntem Üzerine Konuşmalar adlı kitabında ise bilimsel yöntemini ayrıntılı olarak açıklamıştır. Onun bu yöntemi her şeyden kuşkulanmakla başlıyordu. Analize ağırlık verdiği yöntemi, bütün bilimlere uygulanabilecek olan evrensel matematik yöntemidir. Bu yöntemi başlıca dört kurala dayanır: Apaçıklık kuralı, analiz kuralı, sıra kuralı ve sayış kuralı.

Matematiğe ve özellikle de geometriye çok önem veren Descartes, analitik geometrinin kurucusudur. Böylece cebiri geometriye uygulamıştır. Bu şekilde pek çok fizik problemini çözmek mümkün olmuştur. Ancak, Descartes'ın bütün fiziği geometriye ve bütün evreni de matematiğe indirgemeye kalkışması yanlış olmuştur. Bu yüzden de onun matematiksel yöntemi bilimde başarıyla uygulanamamıştır.

Çağdaşları tarafından büyük bir bilgin olarak kabul edilen bu dönem düşünürlerinden Pierre Gassendi (1592-1655), 1634 yılında yazdığı Epikuros'a Övgü adlı eserinde Hellen atomculuğunu canlandırmış, böylece 17. yüzyıldaki yeni bilimin ontoloji ihtiyacını karşılamıştır. Gassendi bir bilgin olarak değil, ama filozof olarak etkili olmuştur. Yeni bilim, Aristo'nun niteliksel yaklaşımını yıkan matematikçi Platon'un atomcu Demokritos ya da Epikuros ile bir araya gelmesiyle temellenmiştir.126

Bu dönemde, bir din adamı olan Marin Mersenne'in (1588-1648) Paris'teki Minims Manastırı'nda bulunan odası bilim adamlarının tanışıp, fikir alışverişinde bulunduğu yer olmuştur. Mersenne'in amacı dinsizlere bilimdeki yeni buluşlar vasıtasıyla dinin gerçeklerini kanıtlamaktı. Bu yüzden çağının önemli araştırmacılarını çevresine toplamış, konferanslar düzenlemiş, dünyanın çeşitli yerlerindeki bilim adamlarıyla bağlantı kurarak onlar arasında iletişim sağlamıştır. Düzenlediği konferansların katılımcıları arasında Gassendi ve Descartes da vardı.127

Osmanlıların bir taraftan nakli bilimlerle ilgilenirken bir taraftan da gerilemeyi durdurmak için çalışırken, Avrupa'da bilimin doğru araştırma yöntemiyle yoluna emin adımlarla devam ettiği anlaşılmaktadır.

Sultan İbrahim (Padişahlığı 1640-1648)

Dördüncü Murâd'ın ölümüyle tahta, hayatta bulunan tek Osmanoğlu İbrahim (1615-1648) çıkmıştır. Sultan İbrahim, her an ölümü bekleyerek yaşadığı için, sinirleri bozuk, kararsız bir kişiydi, ancak bazı tarihçilerin "Deli İbrahim" lakabıyla belirttikleri gibi deli de olmadığı söylenmektedir.128

Sultan İbrahim zamanında Venedik ile Girit Savaşı başlamış ve adanın orta ve batı bölgeleri fethedilmiş, doğusu ise Venedik'ten alınamamıştır.

Sultan İbrahim'in politikaya meraklı olan annesiyle arası açılmış ve sonunda Kösem Mâhpeyker Sultan'ı Topkapı Sarayı'ndan uzaklaştırmıştır. Sultan İbrahim'in zayıf kişiliği, sefahate düşkünlüğü ve devleti soymaya başlayan Kapıkulu Ocağı mensuplarını cezalandırması, askerlerin ayaklanarak onu tahttan indirmesine yol açmıştır. İbrahim'in tahttan indirilip yerine çocuk olan Dördüncü Mehmed'in çıkarılması, devlet düzeninde yeniden anarşi doğurmuştur. Sultan İbrahim tahttan indirildikten on gün sonra öldürülmüştür.129

Sultan İbrahim'in saltanat Dönemi'nde, Avrupa uygarlığı bilimsel ilerlemesini sürdürüyordu. Galile'nin öğrencisi olan Torricelli (1608-1647), 1644 yılında suyun hareketinin de diğer düşen cisimlerle aynı olduğunu göstermiştir. Fransız hekim Jean Pecquet (1622-1654), 1648 yılında köpek üzerinde kilüsün dolaşımını bulmuştur.130

Matematik dâhilerinden Blaise Pascal (1623-1662) da bilimsel çalışmalarını Sultan İbrahim zamanında gerçekleştirmişti. Henüz 16 yaşındayken konikler üzerine bir eser yazmış, 19 yaşındayken de aritmetik işlemlerini mekanik olarak yapan bir hesap makinesi icat etmiştir. Fermat ile yazışarak Olasılık Teorisini kurmuş ve binom açılımındaki kat sayıları vermiştir. Bu kat sayıların oluşturduğu "Pascal Üçgeni"ni keşfetmiştir. Torricelli'nin atmosfer basıncı ile ilgili çalışmasını incelemiş ve dağa çıkartılan barometredeki cıva sütununun düştüğünü, yani yükseklerde hava basıncının azaldığını göstermiştir.

Descartes'in çalışmaları Sultan İbrahim Dönemi'nde de devam etmiştir. 1644 yılında yayımladığı Felsefenin İlkeleri adlı Latince eserinde Çevrimler Kuramı'nı ileri sürmüş, bununla Newton'dan önce evrenin yapısı ve işleyişine ilişkin mekanik bir açıklama getirmiştir. Bu eseri Avrupa düşünce tarihinde önemli bir yer tutar.

Modern sayılar teorisinin kurucusu Pierre de Fermat (1601-1665), 1638'de eğriler üzerinde maksimum ve minimumları bulmak için bir yöntem geliştirmiştir. Sayılar teorisinde "Fermat Teoremi" olarak tanınan meşhur teoremi, "P asal bir sayı ve a ile p aralarında asal olduğu zaman, (ap-1-1) sayısı p sayısına bölünebilir" ifade etmiştir. Bu teoremi Leibniz ve Euler ispat etmişlerdir. Fermat, x2-ay2 = 1 denkleminin sınırsız sayıda tam sayılı çözümü olduğunu da göstermiştir.

Dördüncü Mehmed (Padişahlığı 1648-1687)

Dördüncü Mehmed (1642-1693) tahta geçirildiğinde henüz 7 yaşındaydı, babaannesi Kösem Mâhpeyker Sultan saltanat nâibesi olmuş ve yönetimi eline almıştır. Giriştiği entrikalar yüzünden 1651 yılında boğularak öldürülmüş ve yerine Valide Sultan Hatice Tarhân sultan olmuştur. Bu esnada Girit Savaşı devam ediyordu ve hem içeride hem dışarıda karışıklık hüküm sürüyordu. Valide Sultan bu koşullarda Köprülü Mehmed Paşa'yı sadârete getirerek kendisi idareden çekilmiştir. Hatice Tarhân Sultan'ın, Yeni Cami ve Mısır Çarşısı gibi çok büyük imar eserleri yapmasının yanı sıra, asıl hizmeti saray kadınlarının politikaya karışmasını önlemek ve bundan sonra bunun tamamen sona ermesini sağlamak olmuştur.131

Osmanlı Devleti'nde böylece Köprülüler Dönemi başlamıştır. Köprülü Mehmed Paşa kendisine Dördüncü Murâd'ı örnek almıştı. Onun gibi korkutarak, kan dökerek icraatına başlamıştır. Her tarafa korku salmış, Anadolu'daki Celâlî hareketlerini tamamen sindirmiş, ölünce yerine oğlu Fâzıl Ahmed Paşa geçmiştir. O da Almanya'ya savaş açmış ve bu savaş kazanılmıştır. Girit'in tamamı Venedik'ten fethedilmiş, Polonya ile savaşılmış ve zafer kazanılmıştır. Osmanlıların en değerli vezirlerinden birisi olan Ahmed Paşa'nın ölümünden sonra, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa vezir olmuştur. Onun zamanında Osmanlı-Almanya savaşı bir Hıristiyan-Müslüman savaşı haline dönüşmüştür. Osmanlılar Viyana'yı tehdit ederek bütün Avrupa'yı korkutup onların birleşmesine yol açmıştır. Osmanlı ordusundaki bazı ihanetlerle ve askeri hatalarla Osmanlılar Viyana önlerinde bozguna uğramışlardır (1683). Bundan sonra artık duraklama, gerileme ve çökme devirleri yaşanacaktır.132

Viyana bozgunundan sonra Budin kaybedilmiş ve şehirdeki Türk ahaliye katliam yapılmış, Türk eserleri ateşe verilmiştir. Bolognalı bir İtalyan generali olan Kont Marsigli, cami, kütüphane ve saraylara koşup Türk sanat eserlerinden ve kitaplarından bazılarını kurtarmıştır. Sonradan bunları Viyana Kütüphanesi'ne ve Bologna Kütüphanesi ve Müzesi'ne hediye etmiştir.133

1687 yılında Mohaç Muhârebesi yapılmış ve Macaristan'ın batı yarısı Almanların eline geçmiştir. Venedik ordusu Atina'ya girmiş, burasını talan etmişlerdir. Bu yenilgiler memlekette umumi bir memnuniyetsizlik doğurmuştur.

Dördüncü Mehmed, ava olan aşırı düşkünlüğünden dolayı "Avcı Mehmed" lakabıyla da anılır. Devlet idaresini vezirlerine bırakmıştı. Köprülüler Devri'nde (1656-1683) rahat etmiş, haşmetle saltanatını sürdürmüştür. Nişancılığı, süvariliği olağanüstüydü, çok iyi cirit atardı. Daha sonraki vezir seçimlerinde isabetsiz davranmış, bu da hem kendisinin ve çocuklarının, hem de devletin geleceğinin aleyhine olmuştur.

Şiir, edebiyat, musiki, sanat ve bilimi himaye ederek geleneği sürdürmüştür. Zamanının çoğunu Edirne'de geçirdiği için, devrinde Edirne çok gelişmiş, dünyanın sayılı kentleri arasına girmiştir.

İki saray hekimine birer tıp kitabı yazdırmıştır. Bunlardan hassa tabipleri baş hekimi Halepli Salih ibn Nasrullah ibn Sellum (ölümü 1670), Gayet el-Beyân fî Tedbir Beden el-İnsan adlı eserini 1655'te padişaha sunmuştur. Bu kitapta, memlekette görülen frengi, iskorbüt gibi yeni hastalıklar incelenmiştir. Padişah eseri beğenmiş ve yazara samur kürk giydirmiştir. Aynı yazarın, Osmanlılarda ilk defa Paracelsus'tan bahsettiği ve ondan çeviri yaptığı çalışmaları da vardır.134

Dördüncü Mehmed ikinci tıp kitabını Hayatizâde Mustafa Fevzî'ye yazdırmıştır. Eser Resâil el-Müşfiye fî Emrâz el-Müşkîle adını taşır, beş risaleden oluştuğu için daha çok Hamse-i Hayatî adıyla tanınır. Hayatizâde de Batı eserlerinden ve İstanbul'da bulunan gayrî Müslim hekimlerden istifade etmiştir.135

Dördüncü Mehmed kendisine Hollanda elçisi tarafından devleti adına takdim edilen Latince bir coğrafya eserinin tercüme edilmesini emretmiş, bu tercümeyi Şamlı Ebu Bekir ibn Behram el-Dimışkî adında birisi on yılda tamamlamış ve 1685'te padişaha sunmuştur. Bu eserin önemi, Kopernik'in evren modeli hakkında bilgi bulunmasıdır. Böylece Türkiye'de ilk defa Kopernik sisteminden bahsedilmiştir. Tercüme-i Atlas Major adındaki bu çeviri sadece bir çeviri olmaktan çok bir derleme mahiyetindeydi.136 Astronom Ebû Abdullah Muhammed ibn Süleyman el-Fâsî er-Rûdânî (ölümü 1683), vakit tayini ve astronomi hesaplamalarında kullanılan bir küre yapmıştır.137

Musikiyi seven Dördüncü Mehmed Itrî Mustafa Efendi'yi (ölümü 1711) ve Hafız Post'u taltif etmiştir.138

Gönül ne Göksuya mâil ne sârı yâre gider,
Sipâh-ı gamdan emin olmağa hisar'e gider
beyti Dördüncü Mehmed'e aittir.139

Dördüncü Mehmed'in emriyle Abdî AbdurrahmanPaşa (ölümü 1692), 1648'ten 1682'ye kadar Osmanlı vekâyinamesi kaleme almıştır.140

Kanûnî'nin oğlu Şehzade Mustafa, hocası Sürurî Efendi'ye Kazvini'nin Acaibü'l-Mahlukât ve Garaibü'l-Mevcudât isimli eserinin tercümesini emretmiş ve o da tercümeye başlamışsa da, şehzadenin katli üzerine tamamlanamamış, gerisini Rodosîzâde (ölümü 1701) tamamlayarak Dördüncü Mehmed'e sunmuştur.141

Bu dönemde Avrupa'da yeni bir evren düzeni ve düşünce biçimi ortaya çıkmıştır. Bunda en büyük pay sahibi, Galile'nin öldüğü yıl dünyaya gelen Isaac Newton'dur (1642-1727). Matematik, astronomi ve fizik bilimlerine yapmış olduğu ölçülemez katkılarının yanı sıra, 1687 yılında yayımlanan Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri (Principia) adlı eserinde verdiği evrensel çekim kanunuyla, bütün evrendeki olguları tek bir kanunla açıklamıştır.

Bilimsel devrim yüzyılının bu diliminde Batı'da Newton'dan başka, astronomi alanında başlıca Halley (1656-1742), Flamstead, Römer'in (1644-1710), fizikte Huygens (1629-1695), Hooke (16351703), Grimaldi'nin (1618-1663), matematikte Leibniz (1646-1716), Wallis (1616-1703), Gregory'nin (1638-1675), tabii bilimlerde Swammerdam (1637-1680) ve Leeuwenhoek'un (1632-1723) çalışmalarıyla yeni bilim mükemmelleştirilmiştir.

1675 yılında Greenwich Gözlemevi kurulmuş ve başına Flamstead getirilmiştir. Bu tarihlerde teleskopun yanı sıra mikroskop ta kullanılmaya başlanmıştı. Mikroskopla yapmış olduğu araştırmalarıyla, Hooke 1665'te yayımladığı Micrographia'sında çağdaş biyolojinin temellerini atmıştır. Leeuwenhoek ise 1667 yılında mikroskop yerine kendi yaptığı mercekleri kullanmış ve ilk defa bakterileri ve spermleri görmüştür.142

Dördüncü Mehmed zamanında, hükümdarların bilim adamlarını himaye ve teşvik etmelerinin yeterli olmadığı, uygarlık yarışında önde yer almak için başka koşulların da gerekli olduğu anlaşılmaktadır.

Üçüncü Süleyman (Padişahlığı 1687-1691)

Sultan İbrahim'in ikinci oğlu olan ve "Gazi" lakabıyla tanınan Üçüncü Süleyman (1642-1691),Köprülü Fâzıl Mustafa Paşa'nın kendisini ve kardeşi İkinci Ahmed'i sevmesiyle tahta çıkarılmıştır. Onun saltanatı sırasında Kuzeydoğu Macaristan kaybedilmiş, Almanya cephesi çökmüş ve Belgrat kalesi düşmüştür. Venedik durdurulmuş, Lehistan ve Rusya bozguna uğratılmıştı, ancak Almanları durdurmak mümkün olmamış, Sırbistan'ı ve Vidin'i alarak Bulgaristan'a kadar ilerlemişlerdi. Bu güç durumda Köprülü Fâzıl Mustafa Paşa sadrazam ve serdar-ı ekrem yapılmıştır. Fâzıl Mustafa Paşa olağanüstü bir gayretle çalışarak kısa sürede devleti 1683 yılındaki düzenine sokmuş, Almanların eline geçen toprakları geri almıştır. Niş, Vidin, Semendire ve Belgrat fatihi olan Fâzıl Mustafa Paşa'ya padişah sırtındaki hırkasını çıkarıp giydirerek şükranını göstermiştir. Paşa ikinci Alman Seferi'ne çıktığı sırada padişah ölmüş, yerine kardeşi Ahmed'in geçirilmesi için devlet adamlarına baskı yapmış olduğundan, Sultan Ahmed tahta çıkarılmıştır. 143

Üçüncü Süleyman zamanında Batı dünyası bilimsel devrim yüzyılının sonlarına gelmişti. Bu dönemde Newton'un ağırlıklı etkisi devam etmiş, Boyle (1627-1697) fizik ve kimyada katkıda bulunmuş, Malpighi (1628-1694) mikroskopla anatomi bilimini kurmuş, Redi (1626-1697) birçok bağırsak kurdu bularak üreme konusunu incelemiştir. Denis Papin (1647-1712), 1687 yılında ilk buharlı makineyi yaparak sanayi devrimine giden yolu açmıştır. Büyük düşünürlerden ve akla dayalı deneysel bir felsefenin temsilcisi olan John Locke (1632-1695), toplumu bu yönde etkilemiştir.

İkinci Ahmed (Padişahlığı 1691-1695)

Sultan İbrahim'in üçüncü oğlu olan İkinci Ahmed (1643-1695), Köprülü'nün baskısıyla veliahd olmuş ve tahta çıkmıştır. Fâzıl Mustafa Paşa'nın savaş meydanında şehit düşmesi, zamanındaki en önemli kayıptır. Saltanatının son günlerinde Sakız'ın kaybedilmesine çok üzülmüş ve Edirne'de ölmüştür.

İkinci Ahmed mevlevî, şâir, hattât, bestekâr ve müellif idi. Tahsil bakımından abilerinden daha yüksek olup, devlet işlerine onlardan daha çok girmiştir. Doğu dillerini biliyordu, şehzadeliğinde günlük tutmaya başlamıştı, başka hiçbir padişahın böyle bir eseri yoktur.144

İkinci Ahmed zamanında Batıda Tournefort 1694'de yayımlanan Bitkileri Tanıma Yöntemi adlı eserinde ağaçlar ve otlar dahil çeşitli bitkileri birbirinden ayırt etmeyi göstermiştir. Bir İngiliz askerî mühendisi olan Thomas Savery (1650-1716), 1693 yılında ilk defa buharlı makine patenti almıştır. Çalıştırılan bu ilk buhar makinesi, maden ocaklarındaki suyu dışarı pompalamak için kullanılmıştır. Hollanda'da yaşayan Fransız Protestan düşünürü Pierre Bayle (1647-1706), Kuyruklu Yıldızlara Dair Mektuplar adlı eserinde Hıristiyanlığın dogmatizmini eleştirmiş ve kuyruklu yıldızların felâket habercisi olmadığını kanıtlamaya çalışmıştır.

İkinci Mustafa (Padişahlığı 1695-1703)

Amcasının ölümü üzerine, Dördüncü Mehmed'in büyük oğlu Sultan Mustafa (1664-1703) tahta geçmiştir. Dördüncü Murad'dan sonra gelen hükümdarların en yeteneklisi ve kültürlüsü olduğu söylenir. Saltanatı zamanında Venedik ile deniz savaşları yapılmış ve Sakız Adası geri alınmıştır. İki defa Almanya seferi düzenlemiş ve Almanlar yenilgiye uğratılmıştır. Ancak 1697 yılında gerçekleştirilen üçüncü seferde padişahın komutasındaki Osmanlı ordusu Zenta'da bozguna uğramış ve Macaristan'daki topraklar kaybedilmiştir. Bazı Avrupa devletlerinin ve sadrazamın isteğiyle Karlofça Muâhedesi (1699) imzalanarak toprak kayıpları kabul edilmiştir. Bu tarihten sonra artık üstünlüğün Avrupa'ya geçtiği kesinlik kazanmıştır.

Padişahın Edirne'de oturması ve şeyhülislâmın yakınlarını yüksek mevkilere yerleştirmesi gibi sebeplerden, İkinci Mustafa Edirne Vak'ası adıyla anılan ayaklanmayla tahttan indirilmiş ve 4 ay sonra da ölmüştür.

İkinci Mustafa iyi eğitim almış, şâir, müzisyen, hattât idi. Kendisi sefere çıkan son padişahtır. Ondan sonraki padişahların hiç birisi baş kumandanlık yapmamıştır.

Özellikle İslâmî bilimlerde uzman ve şâir olan müneccim başı Derviş Ahmed ibn Lütfullah el-Karamanî es-Selânikî el-Mevlevî (ölümü 1702), Câmi'u'd-Düvel adında genel bir İslâm tarihi yazmıştır.145

Batı'da biyoloji biliminin gelişmesini yeni bir yola sokan John Ray (1627-1705), türlerin tanımını yapmış ve bir sınıflandırma sistemi bulmuştur. Akılcılığı ve ilerlemeyi savunan Fontenelle (16571757), 1702 yılında yazmış olduğu Kraliyet Bilimler Akademisinin Tarihi adlı çalışmasında bilimi yüceltmiştir.

Batıdaki araştırmacıların gündemi ile Osmanlıların siyasî ve askerî problemlerinin birbirine hiç uymadığı görülmektedir.

Üçüncü Ahmed (Padişahlığı 1703-1730)

Üçüncü Ahmed (1673-1736), devlet işlerini güçlü bir vezire bırakarak, hayatını zevk ve eğlenceyle geçirmeye çalışmış bir padişahtır. Zamanında Venediklilerle ve Almanlarla savaşılmış, Ruslarla Prut Harbi (1711) yapılmış ve Pasarofça Muâhedesi (1718) imzalanmıştır. Venedik'ten toprak kazanılmasına karşı, Belgrat ve Semendire Almanya'ya bırakılmıştır.

Pek çok sadrazam değiştirerek devleti onlarla idare eden Üçüncü Ahmed de şâir, müzisyen ve büyük bir hattât idi. Bâb-ı Hümâyûn'un karşısında yaptırmış olduğu ve bugün de mevcut olan tarihî çeşmenin kitâbesini kendisi yazmıştır, ayrıca Kuran-ı Kerim yazdığı bilinmektedir. "Necib" adıyla şiirler de yazmıştır. Tasarrufu seven Üçüncü Ahmed dolu bir hazine bırakmıştır.

Üçüncü Ahmed'in Pasarofça Muâhedesi'nden sonraki saltanat dönemi "Lâle Devri" olarak bilinir. Damad İbrahim Paşa'nın sadrazam olduğu bu barış devrinin özelliği, savaşlardan ve isyanlardan bunalan İstanbul'un ve diğer şehirlerin hayatın zevklerinden yararlanmaya yönelmesi ve yeni çeşitleri yetiştirilen lalenin devrin sembolü haline gelmesidir. Bu dönemde, yangın ve zelzelelerden harap olmuş olan İstanbul imar edilmiş, yeni yollar açılmış, yeni binalar ve saraylar yapılmış, bahçe düzenlemesi önem kazanmıştır. Bu etkinliklerin yanı sıra kültürün, özellikle de edebiyat, sanat ve bilimin de bir canlanma yaşadığı görülmüştür. Çinicilik sanatının yeniden canlanması için 1725 yılında İstanbul'da bir çini fabrikası, ayrıca bir kumaş ve çuha fabrikası kurulmuştur. Üçüncü Ahmed ve Damad İbrahim Paşa devrin bilim ve sanat adamlarını himayelerine almışlar ve onları teşvik etmişlerdir. Seyyid Vehbi, Ahmed Nedim, Raşid, Osmanzâde Tâib gibi şairler padişahın iltifatına mazhar olmuşlar ve Türk şiirinin diğer dillerin etkisinden kurtulması için mahallileşme akımını başlatmışlardır.146 Osmanzâde Tâib bir şehzadenin doğumu münasebetiyle padişaha bir kaside sunmuştur.

Damad İbrahim Paşa yirmi beş kişilik bir tercüme komisyonu kurmuş ve bu komisyona çeşitli eserleri Türkçeye çevirtmiştir. Bunlar arasında, tarihe meraklı olduğu için, Antepli Bedreddin Mahmud Aynî'nin (ölümü 1451) Ikdu'l-Cümân fî Târih-i Ehli Zaman adlı 24 ciltlik eseri, tarihçi Hondmir'in (ölümü 1535) Habîbü's-Siyer isimli eseri, şair Nedim'in çevirdiği Mevlevî Ahmed Dede'nin (ölümü 1701) Câmiu'd-Düvel adlı tarihi gibi tarih kitapları vardır.147 Yanyalı Esad Efendi, Damad İbrahim Paşa'nın emriyle Aristo'nun sekiz fizik kitabından üçünü Yunanca'dan Arapçaya çevirmiş, kendi fikirlerini de eklemiş ve Yunanca bir şerhten de yararlanmıştır. 148

Pasarofça Barışı'ndan sonra Damad İbrahim Paşa, Batının kültür hayatını yakından tanımak istemiş ve bu maksatla çeşitli Avrupa ülkelerine elçiler göndermiştir. Bunlardan, Fransa'ya gönderilen Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi seyahatini anlatan bir Sefaretnâme (1720) yazmıştır. Burada Batının gördüğü özelliklerini, örneğin ilk defa gördüğü operayı anlatmıştır.149

Yirmisekiz Çelebi Paris'e giderken oğlu Said Efendi de yanında memur olarak gitmişti. Bunlar Paris'te matbaayı bizzat görmüşler ve gerekliliğini anlamışlardı. Said Mehmed Efendi dönüşünde bazı kimselerle bu konuyu görüşmüş ve İbrahim Müteferrika ile anlaşarak matbaa kurma işine girişmiştir. Bu ilk Osmanlı matbaasında ilk Türkçe eser 1729 yılında basılmıştır. Böylece Osmanlı hareketli harflerle baskı tekniğinde Avrupa'dan 287 sene geriden gelmiştir. 150

Avrupa ile temasların artması sonucu bu dönemde daha çok bilimsel eserle karşılaşılır. Buna karşılık, din ve hukuk eserleri azalmıştır. Maraşlı Saçaklızâde Mehmed (ölümü 1732) tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, tasavvuf, mantık üzerine 30 eser kaleme almıştır. Üsküdarlı Mehmed Emin (ölümü 1736) fıkıh, kelâm ve hesap üzerine 23 eser yazmıştır. Tarsus müftüsü Mehmed (ölümü 1732), Molla Hüsrev'in fıkıh eseri Mirat el-Usul'ü şerh etmiş, lügat, sarf, nahiv, meani, beyan, aruz, kafiye, mantık, kelam, hadis, fıkıh, tefsir, feraiz, tasavvuf, tıp ve hesap ilimlerinden bahseden Arapça Enmuzec el-Ulûm adlı bir eser yazmıştır. Mestçizâde Kazasker Abdullah (ölümü 1739), tefsir, kelam, mantık ve tehafüt ile ilgili eserler yazmış, Seyyid Şerif ile Sadeddin Taftazânî arasındaki ihtilafla ilgili bir risale de kaleme almıştır.

Bu dönemde Doğu tıbbının bitkisel ilaçlarıyla tedavi yerine, Batının kimyasal ilaçlarıyla tedaviyi tercih eden hekimler ortaya çıkmaya başlamışlardır. Yeni tedavi yöntemlerine karşı, geleneksel tıbbı devam ettirmek isteyen hekimler devlete şikayette bulunmuşlar ve sonuçta hekimlerin ehil olup olmadıklarının belli olması için bir imtihandan geçirilmeleri süreci başlamıştır. Devlet imtihanından geçmeyenlerin hekimlik yapmasına izin verilmemiştir.

Süleymaniye Darüşşifasında hoca olan Hassa tabiplerinden Ayaşlı Şaban Şifaî (ölümü 1704), Razi ve İbn Sînâ'dan yararlanarak Türkçe El Tedbir fî Hakk el-Mevlûd isimli eserini yazmıştır. Burada çocuk doğumu ve bakımı anlatılmıştır. Ayrıca, Şifaiye isminde başka bir tıp kitabı daha vardır.

Üçüncü Ahmed'in hekimbaşılarından Nuh Efendi (ölümü 1707), mürekkep ilaçlardan bahseden bir eser çevirmiştir. İznikli Ömer ibn Sinan Künuz-ı Hayat el-İnsan ve Kanun-u el-Tıbba-ı Feylezofan (1705) adlı eserinde kimyayı konu almıştır.

Bu dönemin önemli hekimlerinden Derviş Ömer Şifaî (ölümü 1746), Mürşîd el-Muhtar fî İlm el-Esrâr adlı kitabından eski kimyayı anlatmıştır. Ayrıca, sekiz ciltlik El-Cevher el-Ferîd fî el-Tıp el-Cedîd, Minhâc el-Şifâî fî el-Tıp el-Kimyâî, Tuhfetü'l-Ahbab fî't-Tıbbi'l-Cedîd, El-Fevâid el-Cedîde, Hülâsetü'l-Ebdân gibi eserleri vardır.

Ömer Şifâî'nin öğrencisi Bursalı Ali Efendi Bidaatü'l-Mübtedî Kurâsatü'l-Kimya, Tuhfe-i Aliyye adlı bitkisel ilaçlardan bahseden eserleri yazmıştır.

Bu dönemin önde gelen matematikçisi Halil Faiz Efendi (doğumu 1674), Fütuhât-ı Alâiye adlı astronomi eserinde tartışmalı konuları incelemiş, Makalât-ı Seyyare'sinde ise yıldızların hareketlerini ele almıştır. Es-Savletü'l-Hizberiyye fî Mesâil el-Cebriyye adlı eseri cebirle ilgilidir.

Üçüncü Ahmed ilk defa bu devirde Osmanlı Devletinin Avrupa'nın gerisinde kaldığını anlamış ve reform teşebbüslerini desteklemiştir. Daha önce sözü edildiği üzere, 1727'de Türkçe kitap basan ilk matbaa kurulmuş ve burada basılacak kitapların kâğıtlarını temin etmek için 1746 yılında Yalova kâğıt fabrikası kurulmuştur.151

Üçüncü Ahmed hattâtlara, ressamlara ve musikişinaslara da ilgi göstermiştir. Hanende ve bestekâr Reşid Çelebi, ney ve tambur üstadı Eyüplü Şeyh Mehmed Rıza Efendi, beş yüzden fazla bestesi olan şair Nazım Yahya (ölümü 1726), baş hanende ve iki yüzden fazla eseri olan Hasan Ağa bu dönemin önde gelen musiki üstatlarıdır.152

Üçüncü Ahmed'in bilimin gelişmesine yaptığı katkılar arasında, birisi Topkapı Sarayında, diğeri Yeni Cami'de olmak üzere kurduğu iki kütüphane de sayılabilir.

Lâle Devri'nin sonunda İran ile savaş başlamış ve bu dönem sona ermiştir. Bu savaşta karşılaşılan olumsuzluklardan Damad İbrahim Paşa sorumlu tutulmuş ve Patrona Halil isyanının (1730) çıkmasıyla sadrazam idam edilmiş, padişah ise tahttan çekilmek zorunda kalmıştır.153

Üçüncü Ahmed zamanında Avrupa'da bilim gelişme yolunu sürdürüyordu. 1724 yılında Büyük Petro, Saint Petersburg Akademisi'ni kurmuş ve böylece bilimsel araştırmaları destekleyen bir kurum daha eskilerine katılmıştır. İngiliz Stephen Gray'in (1646-1736) dikkati elektrik olgusuna çekilmiş ve 1729'da yaptığı deneylerle ilk defa elektriğin bir yerden başka bir yere iletilebileceğini göstermiştir. Isı konusunda çalışan Fahrenheit ise 1724'te termometreyi taksimatlandırmıştır.

Birinci Mahmud (Padişahlığı 1730-1754)

İkinci Mustafa'nın büyük oğlu olan Birinci Mahmud (1696-1754), kısa sürede Patrona Halil isyanının elebaşılarını öldürterek kontrolu sağlamış, babasının ve amcasının âkıbetlerinden ders alarak, devamlı sadrazam değiştirmiştir. Onun zamanında Rusya, Almanya ve İran savaşları yapılmış, bunlardan galibiyet kazanılmıştır. Belgrat Muâhedesi ile Osmanlılar dünyanın hâlâ birinci devleti olduklarını ispat etmişlerdir.154 Bu antlaşmaya arabuluculuk yapan ve Osmanlıların tarafını tutan Fransa'dan Birinci Mahmud çok etkilenmiş ve Fransa'nın imtiyazlarını genişletmiştir.

Birinci Mahmud yeniliklere açık, akıllı, ihtiyatlı ve yüksek kültürlü bir kimseydi. Hocaları arasında Rumeli kazaskeri Feyzullahzâde İbrahim Efendi, Osman Paşa, Şeyhulislâm Erzurumlu Feyzullah Efendi vardı. Musikide yetenekli olup, büyük saz eserleri bestelemiştir. Saraydaki yetenekli cariyelere de musiki öğretmiştir. Şiire meraklıydı ve güzel şiirler yazmıştır. Mühür kazımakta ustaydı, kan taşı üzerine kazıdığı mühürler çok değerliydi. Bunları el altından gizlice satarak, kazandığı parayı sadaka olarak dağıttığı söylenir. Zaten tutumlu bir kimseydi, Üçüncü Ahmed'den dolu aldığı hazineyi, onun tavsiyesine uyarak sarf etmemiştir. İstanbul'dan hiç çıkmamış, ancak kumandan seçiminde isabetli olduğundan cephelerde daima zaferler kazanılmıştır. 155

Birinci Mahmud, İstanbulun imarına önem vermiş, Üçüncü Ahmed zamanındaki boğaz içi âlemlerini canlandırmıştır. Sarayda bulunan kitapları Ayasofya Camiinin içinde yaptırdığı kitaplığa koydurarak, herkesin istifadesine açmıştır. Devlet adamlarının hediye ettiği kitaplar da buraya konulmuş, böylelikle 4000 eserlik bir kütüphane oluşmuştur. Ayrıca, Belgrat'ta ve Fatih Camiinde de kitaplık kurmuştur. Nur-ı Osmanî Camiini, medresesini ve kütüphanesini de Birinci Mahmud yaptırmıştır.156

Onun zamanında da matbaa çalışmaya devam etmiştir. Birinci Mahmud hükümdarlığını Avusturya İmparatoruna bildirmek için 1732'de Viyana'ya gönderdiği heyetle matbaada basılan eserlerin birer nüshasını da imparatora hediye olarak yollamıştır. Matbaanın dokuzuncu eseri olarak 1732'de basılan Usul el-Hikem fî Nizâm el-Âlem adlı askeri kitabın yazılmasını ve basılmasını padişah istemiştir. 157

Birinci Mahmud zamanında İstanbul'da ilk hendesehâne (matematik okulu) açılmıştır (1734). Humbaracıbaşı Ahmed Paşa'nın Üsküdar'da Toptaşı'nda açtığı humbaracı ocağı ile beraber açılan bu hendesehâne bir süre sonra isyan korkusuyla humbaracı ocağı ile beraber kapatılmıştır. Bu okulun hocası Mehmed Said Efendi, iki şey arasındaki uzaklığın, yanına gidilmeden ölçülmesini sağlayan Rub-i Müceyyib-i Zülkavseyn adlı bir alet bulmuş ve bunu açıklayan bir risale yazarak, Rumeli kazaskeri Pirîzâde Mehmed Efendi vasıtasıyla Birinci Mahmud'a takdim etmiştir. Padişahın teşvikiyle bu alet, bir üçgenin iki kenarıyla aralarındaki açı bilindiğinde, öteki kenarı ve diğer iki açıyı bulacak şekilde düzeltilmiştir. 158

Yine Birinci Mahmud zamanında ikinci müneccim olan Müminzâde Hüseyin Hüsnü Efendi, Lalande Zîc'ini altı bölüm olarak çevirmiştir.

Bu dönemde Avrupa'da bilimsel konuların sergilenmesi ve bilim deneyleri çok popülerdi. Özellikle fizik deneyleri kalabalık seyirci topluluğu çekiyordu. Bunlardan, elektrik deneyleriyle meşhur olan Rahip Nollet için deneysel fizik dersleri açılmıştır. Deneysel Fizik Dersleri (1748) adlı kitabı, halkın anlayabileceği değerli bir çalışmadır. Du Fay de iki tür elektrik olduğunu göstererek bu konuya katkıda bulunmuştur. Van Musschenbroek (1692-1761) ise, 1745 yılında Leiden'da yaptığı bir deneyde bir şişedeki suyu elektrikleyerek, elektriğin depolanabileceğini göstermiştir.

18. yüzyılın en büyük matematik dehalarından İsviçreli Euler (1707-1783), diferansiyel denklemler konusunu geliştirmiş ve çeşitli fizik problemlerine uygulamıştır. İngiliz Mac Laurin de yine kalkülün fiziğe uygulamalarıyla ilgilenmiştir. D'Alembert 1743'te yazdığı dinamik ile ilgili eserinde yüksek matematik konularını işlemiştir. Maupertuis 1744 yılında fiziğin "En Küçük Etki Prensibi"ni formüle etmiş ve bunun evrensel bir kanun olduğuna inanmıştır.

Fransızlar 1751'de Lacaille'ı Ay'ı gözlemlemesi için Umut Burnu'na göndermişler, orada dört yıl içinde on bin yıldızlık bir katalog hazırlamıştır.

İsveçli Celsius, termometreyi 1742'de taksimatlandırmış, burada suyun kaynama derecesini sıfır ve donma derecesini 100 olarak göstermiştir. Strömer ise 1750'de bu taksimatlandırmayı tersine çevirerek bugün kullandığımız biçime getirmiştir.

Tabii bilimler alanında ise Reaumur Böceklerin Tarihi (1734-1742) adlı eserinde aracısız olarak doğaya yönelinmesi gerektiğini vurgulamıştır. Astruc ise organizmaların sempati sinirlerini incelemiştir.

Üçüncü Osman (Padişahlığı 1754-1757)

Osmanlı padişahlarının en siliklerinden olan Üçüncü Osman (1690-1757), Birinci Mahmud'un kardeşidir. Hırçın, titiz ve asabî bir kişiliği olan Üçüncü Osman zamanı İstanbul halkı için kötü geçmiştir. Üst üste çıkan yangınlarda şehrin dörtte üçü yanmış, Haliç'i donduracak kadar sert bir kış yaşanmış ve veba salgını çıkmıştır.

Musikiden nefret eden Üçüncü Osman saraydaki musikişinasları uzaklaştırmış, iyi bir eğitimi olmadığı için atalarının bilim ve sanat hamiliği geleneğini kesintiye uğratmıştır.

Üçüncü Mustafa (Padişahlığı 1757-1774)

Üçüncü Ahmed'in oğlu olan Üçüncü Mustafa (1717-1774), reform yanlısı ve gayretli bir padişahtı. Büyük Rus-Osmanlı Savaşı (1768-1774) onun zamanında çıkmış, Kaynarca Muâhedesi (1774) ile barış yapılmıştır. Bu antlaşma Osmanlı Devleti'nin tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Kırım'ın kaybedilmesiyle artık Karadeniz'de Osmanlı tekeli sona ermiş ve Rusya Karadeniz'e açılmış, Osmanlılar ilk defa harp tazminatı ödemişler ve güçlü devletler sıralamasında artık İngiltere, Fransa ve Rusya'dan sonra dördüncü sıraya düşmüşlerdir.

Kaynarca Antlaşması'ndan sonra, orduda reform yapılması çare olarak düşünülmüş, ancak ordunun yenileşme istememesi yüzünden Üçüncü Mustafa sadece "sürat topçuları" sınıfı kuracak kadar sınırlı bir reform yapabilmiştir. Bunun için Macar asıllı Baron de Tott'dan yararlanmış, Batı örneklerine göre kurulan bu ilk teşkilât Üçüncü Mustafa'dan sonra kaldırılmıştır.159

Üçüncü Mustafa, topçu öğretmeni olarak yararlandığı Baron de Tott'a bir de matematik okulu açma görevini vermiştir. Yeni bir okulun açılması isteğini kendi bilgilerine güvenilmezlik olarak değerlendiren bazı matematikçiler itiraz etmişler, padişah da Baron de Tott'un onları imtihan etmesini istemiştir. Bir üçgenin üç açısının toplamının ne olduğu sorusuna, üçgenine göre değişir cevabını vermişlerdir. Bunun üzerine, Haliç'te Tersane yakınında deniz mühendisi yetiştirmek üzere Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyun (1773) adlı okul kurulmuştur.160

Daha önce düşünülen Sapanca Gölü-İzmit Körfezi'ni birleştiren bir kanal açılması projesini Üçüncü Mustafa tekrar canlandırmıştır. Bunun için faaliyete geçilmesine rağmen, kış mevsimi dolayısıyla çalışmalara geçici olarak ara verilmiş, bu sırada oralardaki arazi sahiplerinin çıkardıkları dedikodularla bu işten vazgeçilmiştir.161

Üçüncü Mustafa da tasarrufu seven bir padişahtı. 22 Mayıs 1766 İstanbul depremi onun zamanında olmuş, yıkılan Eyüp Sultan ve Fatih Camilerini yeniden yaptırmış, Kapalı Çarşıyı, Surları, Baruthaneyi, Tophaneyi, Kız Kulesini tamir ettirmiştir. Öğrenmeye hevesli ve çalışkan olan Üçüncü Mustafa da bilim ve sanat adamlarını himaye etmiştir. Astrolojiye çok inandığı için, Prusya'ya elçi olarak gönderdiği Resmî Ahmed Efendi'ye, kraldan üç kuvvetli astrolog istemesini emretmiş, Büyük Frederick ise kendi kullandığı şu üç astrologu göndermiştir: Tarihten ve tecrübelerden istifade, iyi talim görmüş kuvvetli bir ordu ve dolu bir devlet hazinesi. Üçüncü Mustafa bu cevaba rağmen, inancından vazgeçmemiş, sarayı çeşitli ülkelere mensup astrologlarla doldurmuştur. Astroloji bakımından uygun zamanda ilan edilen Rus Savaşı Osmanlı Devleti'nin aleyhine neticelenmiştir. Saltanatının son zamanlarında uğranılan yenilgilere çok üzülmüş ve hastalanarak ölmüştür. 162

Üçüncü Mustafa astrolojiye meraklı olduğundan, Fransa'dan astronomiyle ilgili bazı kitaplar istenmiş, bu kitaplarla birlikte Lalande'ın (1732-1807) Zîc'leri de gönderilmiştir. Bu arada Üçüncü Ahmed zamanında Paris'e elçi olarak giden Yirmisekiz Mehmed Çelebi'nin getirdiği Cassini'nin Zîc'leri Üçüncü Mustafa'nın dikkatini çekmiş ve Lâleli Camii muvakkiti olan Kalfazâde İsmail Çinarî'ye bu zîcleri Türkçeye çevirtmiştir. Tuhfe-i Behic-i Rasini Terceme-i Zîc-i Kasini (1772) adını taşıyan bu çevirinin başına İsmail Çinarî bir de logaritma cetveli ekleyerek, bu konuyu ilk defa Osmanlılara tanıtmıştır.

Bu dönemin hekimlerinden Tokatlı Mustafa ibn Ahmed İbn Hüseyin (Ölümü 1782), Üçüncü Mustafa'nın emriyle İbn Sînâ'nın Kanun'unu Tebhîzü'l-Mathûn adıyla açıklamalı olarak Türkçeye çevirmiştir (1765). O zamana kadar Kanun'un özeti yapılırken, gecikmeli de olsa ilk defa eserin tamamının çevrilerek Osmanlıya kazandırılmış olması dikkat çekicidir. Vakanüvis Subhi Mehmed Efendi'nin oğlu ve yabancı dil bilen hekim başılardan Abdülaziz Efendi, Boerhaave'nin (1668-1738) Aphorizmalar adlı eserini 1771'de Türkçeye çevirmiş ve bu çeviriyle Osmanlıda ilk defa Harvey'in kan dolaşımı keşfinden bahsedilmiştir. Bu dönemde bazı hekimler başarısız tedavilerinden dolayı cezalandırılmışlar, padişah izinsiz hekimlik yapılmasını yasaklamıştır. Böylece, yabancı hekimler için Osmanlı sarayında vazife almak mümkün hale gelmiştir.163

Üçüncü Mustafa zamanında Avrupa'da araştırmacılar çeşitli bilim dallarına katkıda bulunmaya devam ediyorlardı. Fransız matematikçisi Clairaut (1713-1765), Ay ile ilgili incelemesiyle 1752 yılında ve Halley de kuyrukluyıldızıyla ilgili çalışmasıyla 1759'da Saint-Petersburg Akademisi'nin ödülünü kazanmıştır. Yine bir Fransız Monge (1746-1818), 1766 yılında tasarı geometriyi bulmuştur.
Yavaş yavaş gelişmeye başlayan modern kimyanın hazırlayıcılarından olan Priestley (17331804), 1767 yılında karbon gazıyla ilgili deneylerine başlamıştır. Modern jeolojinin kurucusu Buffon (1707-1788) ise 1749 yılında başladığı otuz altı ciltlik muazzam Doğa Tarihi adlı çalışmasını 1785'te tamamlamıştır. Ölümünden sonra sekiz cilt daha eklenerek basılan bu eserde insandan kuşlara, memelilerden balıklara ve minerallere kadar doğadaki her şey vardır.164 Tabii bilimlerde Adanson (1727-1806), 1763 yılında yazdığı Bitki Aileleri adlı eserinde doğal sınıflandırma yöntemini açıklamıştır.

Birinci Abdülhamid (Padişahlığı 1774-1789)

Üçüncü Ahmed'in en küçük oğlu olan Birinci Abdülhamid (1725-1789) zamanında Rusya ve Almanya ile savaşılmış, Fransız İhtilâli ve Avrupa'daki devletler dengesi Osmanlıları büyük kayıplardan kurtarmıştır.

Bütün hayatını sarayda kapalı olarak geçiren Birinci Abdülhamid, nâzik, merhametli ve ıslahatçı bir kişiliğe sahipti, uğranılan felâketler karşısında bazı ıslahat hareketlerinin yapılması gereğine inanmış, hiç değilse Üçüncü Mustafa'nın başlattığı ordudaki yenileşmeyi genişletmek istemiştir. Tersanedeki gemi tezgahlarını ve top dökümhanesini modernleştirmiştir.

Bu dönemde yapılan seferler Osmanlı maliyesini iflasa sürüklemiş, harp masraflarının ve Küçük Kaynarca Antlaşmasının yüklediği tazminatın ödenmesi için ileriki yılların vergilerine başvurulmuş, ilk defa dışarıdan borç para alınması düşünülmüştür.

Muntazam bir tahsil görmemiş olan Birinci Abdülhamid, Rus savaşını istememiş, uğranılan felâketlere çok üzülmüş, Özi Kalesi'nin düşmesi ölümüne sebep olmuştur.165

Bu dönemin en meşhur bilgini Erzurumlu İsmail Hakkı'dır. Marifetname adlı ansiklopedik eserinde her çeşit bilim vardır. Türünün en mükemmel ve en son örneğidir.

Fransız Devrimi ile sona eren bu dönemde Avrupa'da modern kimyanın doğduğu, fiziğin elektrik konusunda gelişmeler olduğu, astronomide Güneş Sistemimize yeni bir üyenin katıldığı görülmektedir.

Herschel 1781 yılında Uranüs gezegenini bulmuş, 1785'te de galaksileri bulmuştur. Böylece gök yüzüne ve evrenin yapısına ilişkin bilgiler yeni bir görünüme bürünmüştür.

Fransız fizikçi Coulomb (1736-1806), elektrik kuvvetinin uzaklığın karesiyle ters orantılı olduğunu ifade eden Coulomb Yasası ile elektrik konusunu niceselleştirmiştir. Gazlar kimyası ile ilgili çalışmalarının yanı sıra elektriği de inceleyen Cavendish (1731-1810) ise, hayvansal elektriğe dikkati çekmiş ve içinde Leyden şişesi bulunan bir model balık yaparak, bunun elektrik ürettiğini göstermiştir. İtalyan Galvani (1737-1798) de hayvansal elektrik üzerine deneyler yapmış ve elektrofizyoloji biliminin temellerini atmıştır.166

Oksijeni ve suyun bileşimini bulan Lavoisier (1743-1794), 1789'da yayımladığı Kimya Bilimine Giriş adlı eserinde yeni bir yanma teorisi geliştirmiş, kimyasal maddeleri isimlendirmiş ve ilk defa kütlenin korunumunu ifade etmiştir.

Osmanlılarda ve Avrupalılarda bilimin gerek nitelik gerekse nicelik bakımından gelişimi arasındaki fark aşikâr olarak görülmektedir.

Üçüncü Selim (Padişahlığı 1789-1807)

Üçüncü Mustafa'nın tek oğlu olan Üçüncü Selim'in (1761-1808), eğitimi bakımından Üçüncü Murad'dan sonraki padişahların en üstünü ve Dördüncü Murad (1623-1640) ile İkinci Mahmud (18081839) arasındaki padişahların da en büyüğü olduğu söylenir. Dâhi bir bestekâr, şâir, hattât, neyzen ve tanbûri olup, Doğu dillerini bilen nazik bir kimseydi.

Üçüncü Selim zamanında Mısır yüzünden Fransa ile savaş çıkmış, İngilizler ve Ruslarla ittifak yapılarak Fransa yenilmiştir. 1806'da çıkan Sırp ihtilâli ile Rusya Osmanlılara karşı savaş açmış ve bu savaşta Osmanlılar zor durumda kalmıştır. İstanbul bir anarşi şehri haline gelmiş, 1807'de çıkan Kabakçı isyanı ile Üçüncü Selim tahttan indirilmiştir. Böylece, Osmanlı Devleti'nin 167 yıldan beri gelen en aydın, en değerli padişahının saltanatı sona erdirilmiştir.167

Üçüncü Selim, 1791 yılında on dokuzu Türk ve ikisi yabancı olmak üzere yirmi bir kişiden, devletin eski gücünü niçin kaybettiği ve tekrar güçlü hale gelmek için ne gibi reformlar yapılması gerektiği hakkında rapor istemiştir. Bu kişilerden gelen raporların ortak noktası, devletin eski gücünü kaybetmesinde en büyük rolü bozulmuş kurumların oynadığı ve mutlaka reform yapılması gerektiği idi. Ancak önerilen çareler üç gruba ayrılmıştı: Muhafazakâr idealistler, kurumların tekrar canlandırılmasını istemişler; tâvizci romantikler acele etmeksizin Avrupa'nın yeni tekniklerinin alınmasını önermişler ve radikaller ise düzeni değiştirerek Batı'ya yetişmeyi teklif etmişlerdir. Üçüncü Selim, üçüncü grubun çözümünü beğenmiş ve radikal reformlar yapmayı plânlayarak, bu değişimlere "Nizâm-ı Cedîd" adını vermiştir. 1793'te Nizâm-ı Cedîd, bir hatt-ı hümâyûn ile resmen ilân edilmiştir. Nizâm-ı Cedîd iki anlama geliyordu; birincisi, bilim, teknik, idare, maliye, ekonomi, sosyal kurumlar alanlarında yapılacak değişiklikleri içeren yenilik hareketi demekti. Bu bağlamda Nizâm-ı Cedîd Hazinesi ve Defterdarlığı kurulmuştur. İkincisi ise, Yeniçeri Ocağı'nın yerine Avrupa usulüne göre yetiştirilerek kurulacak ordu demekti. Bu bağlamda da modern topçu, humbaracı lâğımcı (istihkâm) ve arabacı askeri yetiştirilmeye başlanmış ve Avrupa'dan subaylar, mühendisler getirtilmiştir. Batı tekniklerine göre yetişmiş bir yaya ordusu kurmak önemliydi. Yeniçerileri ürkütmemek için, Karadeniz'e açılan Rusların İstanbul'a saldırabilecekleri ve bu tehlikeye karşı daima seferberlik halinde bulunacak olan nizâm-ı cedîd askerlerine ihtiyaç olduğu şeklinde bir bahane gösterilmiştir.

Nizâm-ı Cedîd programında, yeni savaş tekniklerini öğretecek okulların kurulması da vardı. Bu amaçla kurulan eğitim kurumları arasında Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn en önemlisidir. 1800 yılında kurulan bu okul 4 sınıftı, her sınıf 2 yıllıktı. Birinci sınıfta yazı, resim, geometriye giriş, sayı bilgisi, Arapça, Fransızca; ikinci sınıfta aritmetik, geometri, coğrafya, Arapça, Fransızca; üçüncü sınıfta coğrafya, trigonometri, cebir, arazi bilgisi, harp tarihi; dördüncü sınıfta yüksek matematik, konikler, atış bilgisi, astronomi, istihkâmcılık, talim teorisi gibi dersler okutulmuştur.

Üçüncü Selim, yeni kurulan okullarda okutulacak eserlerin Türkçeye çevrilip basılmasını da emretmiştir. İlk defa onun zamanında, Avrupa'dan haberdar olmak maksadıyla Londra, Paris, Viyana ve Berlin'de daimi elçilikler kurulmuştur.

Bir gün Kâğıthane'deki atış talimlerine giden Üçüncü Selim, atılan humbaranın hedefe isabet etmemesine kızmış, bunun sebebini sormuş ve bunu riyaziye hocası İsmail Gelenbevî'ye sorması gerektiği söylenmiştir. Gelenbevî çağırılmış, o da humbarayı düzeltmiş ve atılan humbaralar hedefe isabet etmiştir. Buna memnun olan padişah, İsmail Gelenbevî'ye maaş bağlamış ve 1790'da Yenişehir kadılığına atamıştır.168

Büyük bir musiki üstadı olan Üçüncü Selim, Suzidilâra adlı yeni bir makam bulmuş ve bu makamda güzel eserler bestelemiştir. Merhametli bir insan olan Üçüncü Selim, vatandaşların birbirini kırmaması için Kabakçı isyanını Nizâm-ı Cedîd askeriyle bastırmaya teşebbüs etmemiştir.169

Üçüncü Selim'in Mühendishâne-î Berrî-i Hümâyûn'a atadığı ilk hocalardan olan Kırımlı Hüseyin Rıfkı'nın, bu okulda matematik derslerinin düzenlenmesine büyük emeği geçmiş ve burada okutulmak üzere ders kitapları yazmıştır. Ayrıca, birçok eseri de Türkçeye çevirerek modern Batı biliminin Osmanlı Devleti'ne tanıtılmasına öncülük etmiştir.

Dönemin hekimbaşılarından Gevrekzâde Hasan, geleneksel Osmanlı hekimliğinin son temsilcilerindendir ve Üçüncü Selim zamanında Paracelsus'tan çevirdiği Mürşidü'l-etibba fî Terceme-i İspagiriya adlı çalışmasını gerçekte orijinal eserden değil, Arapçadan çevirmiştir.

Bilim ve teknoloji yolunda hızla ilerlemekte olan Avrupa'da bu dönemde Laplace (1749-1827), Newton'un evrensel çekim yasasını doğrulamış ve güneş sisteminin oluşmasına bir açıklama getirmiştir. Nebülöz Kuramı olarak tanınan bu açıklaması uzun süre doğru olarak kabul edilmiştir.

1800 yılında Volta pili yaparak elektrik akımını teknolojinin kullanımına sunmuştur.

Tıp alanında da yenilikler birbirini kovalıyordu, bunların en dikkat çekenlerinden bir tanesi, Jenner'in (1749-1823) 1795 yılında çiçek aşısını uygulamaya başlaması olmuştur.

Osmanlı Devleti'nin Batı'yı yakalamasını belki de sağlayabilecek niteliklere sahip olan Üçüncü Selim gibi bir padişahın kıymetinin takdir edilmemesi ve öldürülmesi, birçok toplumsal faktörün göz önüne alınmasını gerektiren, tarihimiz açısından çok düşündürücü bir olaydır.

Dördüncü Mustafa (Padişahlığı 1807-1808)

Birinci Abdülhamid'in büyük oğlu olan Dördüncü Mustafa (1779-1808), Nizâm-ı Cedîd'e muhalefet ile tahta çıkarılmış, iyi eğitim almamış bir kimseydi.

Üçüncü Selim'i devirip yerine padişah olmak amacıyla nizâm-ı cedîd karşıtlarıyla iş birliği yapmıştır. Bu saltanat değişikliği üzerine, Nizâm-ı Cedîd mensuplarının bir kısmı kaçarak Rusçuk'ta Alemdar Mustafa Paşa'ya sığınmışlardır. Bunlara Rusçuk yârânı adı verilmiştir. Dördüncü Mustafa'nın Kabakçı Mustafa ve diğer zorbalara karşı yardıma İstanbul'a çağırdığı Alemdar Paşa, Üçüncü Selim'i tekrar tahta çıkarmaya teşebbüs etmiş, ancak durumu anlayan Dördüncü Mustafa Üçüncü Selim'i öldürtmüştür. Bunun üzerine kurtarılan Şehzade Mahmud tahta çıkarılmıştır. 170

İkinci Mahmud (Padişahlığı 1808-1839)

Birinci Abdülhamid'in küçük oğlu ve Üçüncü Selim'in amcasının oğlu olan İkinci Mahmud (17851839), kendisini yetiştiren Üçüncü Selim'in fikirlerinin mirasçısı olarak tahta çıkmıştır. Zamanında Rusya Savaşı (1809-1812) yapılmış ve Bükreş Antlaşması ile bu savaşa son verilmiştir. Son Türk-İran Savaşı (1821-1823) da onun zamanında yapılmıştır. 1821 yılında Yunan ihtilâli çıkmış, Mısır Valisinin oğlu İbrahim Paşa'nın ve Kapdân-ı Deryâ Hüsrev Paşa'nın yardımlarıyla bastırılan bu ihtilâl, bağımsız bir Yunan Devleti fikrinin kaynağı olmuş, ayrıca Sultan Mahmud bir an önce modern bir ordu kurulması gereğini anlamıştır. Artık hiçbir otoritenin söz geçiremediği Yeniçeri Ocağı, 1826'da "Vak'a-i Hayriyye" adı verilen hareketle kaldırılmış, bunun için bütün İstanbul halkı yardım etmiştir. Vak'a-i Hayriyye, Osmanlı Devleti'nin yenileşme hareketlerinin en önemli başlangıcı olarak kabul edilir.

Bu sıralarda bağımsız Yunanistan fikrini desteklemek için Mora'daki Navarin Limanına gelen müttefik donanması Navarin Baskını (1827) ile Osmanlı donanmasını yok etmiştir. Böylece Osmanlılar hem ordusuz hem de donanmasız kalmışlardır. Bu durumdan yararlanmak isteyen Rusya hemen Osmanlılara savaş açmış, İkinci Mahmud hem yeni bir ordu kurmaya çalışırken hem de yeni bir donanma oluşturmak için "Sürat" adını taşıyan ilk buharlı gemiyi satın almıştır. 1829'da Ruslarla Edirne Antlaşması yapılarak, Batum hariç bütün doğu Karadeniz sahili Rusya'ya bırakılmıştır. 1830 yılında ise Yunanistan Krallığı tanınmış, Fransa Cezayir'i işgal etmiştir. Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa da bu sıralarda isyan etmiş ve onu destekleyen İngiltere ve Fransa'ya karşı İkinci Mahmud da Rusya'dan yardım istemiştir. Bu olaydan dolayı İkinci Mahmud "Denize düşen yılana sarılır" sözünü söylemiştir.

Vak'a-i Hayriyye ve Rus savaşından sonra İkinci Mahmud reformlarına başlamıştır. Ordunun esas kısmını oluşturan piyade ve süvari subayları yetişmesi için 1834'te Mekteb-i Fünûn-ı Harbiye-i Şâhâne'yi açmıştır. Mühendishâne-î Berrî-i Hümâyûn'u ve Mühendishâne-î Bahrî-i Hümâyûn'u yenilemiş, Avrupa'dan hocalar, mühendisler, kitaplar getirterek modernleştirmiştir. Askerî doktor, cerrah ve eczacıların yetişmesi için Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şâhâne'yi açmıştır. Bâb-ı Âlî'de sadârete bağlı Tercüme Odası'nı açmıştır. Devlet teşkilâtında birçok yenilik yapmıştır. Merkezi idareyi güçlendirmiş ve teşkilâtı Batı'ya uydurmaya çalışmıştır. Bu bağlamda modern bakanlıkları kurarak kabine esasını getirmiştir. Vergilerin adil olarak toplanabilmesi için arazi ve nüfus sayımı yaptırmıştır. Yurt dışı yolculuklara çıkarken pasaport alma sistemini getirmiştir. Posta ve karantina teşkilâtını kurdurmuş, Avrupa'da 15. yüzyıldan beri uygulanan karantina, Osmanlılara 1838 yılında gelmiştir.

1 Kasım 1831'den itibaren Takvim-i Vekâyi adlı ilk resmi gazete çıkmaya başlamıştır. Batı musikisi, piyano, bando, orkestra, tiyatro, opera İstanbul'a gelmiştir. Devlet yönetimini sivil mülkiye sınıfına vererek mülkiye ve askeriyeyi ayırmış, böylece askeri devlet yönetiminden uzaklaştırmıştır. 1829 yılında kıyafet kanununu düzenlemiş, asker ve ulema dışındakilerin ceket, pantolon ve fes giyme zorunluluğunu getirmiştir. İkinci Mahmud'un Tanzimat'ın esaslarını hazırladığı, ama kendisinin ilan edemeden öldüğü söylenir.171

İkinci Mahmud eğitim alanında da yenilikler yapmıştır. İlk öğretimi başlangıçta İstanbul'da mecburi yapmış, yüksek öğretime öğrenci yetiştirmek üzere rüşdiyeleri açmış, devlet dairelerine orta dereceli memur yetiştirmek için de Mekteb-i Maarif-i Adlî adlı okulu açmıştır.

İkinci Mahmud, yeniliklerin süreklilik kazanması için, Avrupa sistemine göre yetişmiş kadroya ihtiyaç olacağını düşündüğünden, genç ve yetenekli enderun ağalarından 150 kişiyi öğrenci olarak Avrupa'ya göndermiştir.172

İkinci Mahmud dışarıdan ithal edilen maden kömürünün ülkemizde de bulunabileceğine ilişkin kendisine verilen raporlar üzerine, her tarafta kömür aranmasını ve bulana büyük ödül verileceğini duyurmuş ve nihayet Zonguldak'ta maden kömürü bulunmuştur.173

İkinci Mahmud 17. yüzyıldan beri gelen padişahların en değerlisi olarak kabul edilir. Amcası tarafından özenle yetiştirilmiş, ondan yazı ve musiki öğrenerek iyi bir hattât olmuştur. Aynı zamanda şair, bestekâr, neyzen, tanbûrî, hânende, Nakşî ve Mevlevî idi. Fransızca öğrenmiş ve modern bilimsel gelişmeleri takip etmeye çalışmıştır. Yapmış olduğu yeniliklerle Osmanlı Devleti'nin ömrünü biraz daha uzatmıştır.174

İkinci Mahmud devrinin sonlarında Mühendishane'ye baş hoca olan İshak Efendi, Mecmua-i Ulûm-u Riyaziyye adlı eserinde Batı matematiğini, astronomisini, fiziğini ve kimyasını tanıtmıştır. Bu devirde yetişen Kuyucaklızâde Atıf Efendi, Bahaeddîn Âmili'nin Hülasatü'l-Hisâb adlı aritmetik eserini Türkçeye çevirmiştir.

Bu devrin hekimlerinden Şânîzâde Ataullah Efendi fizyolojiyle ilgili Mir'atü'l-Ebdân adlı eseriyle yeni tıbbı memlekete getirmeye çalışmıştır.

Bu dönemde Avrupa'da matematikte Fourier (1768-1830), Galois (1811-1832), Gauss (17771855) ve Lobatchevski (1792-1856) araştırmalarıyla katkıda bulunmuşlardır. İtalyan Piazze (17461826), Mars ile Jüpiter arasında gezegencik olduğunu tespit etmiş ve böylece Güneş Sistemine ilişkin yeni gelişmelere yol açmıştır. Astrofizik alanında Fraunhofer (1787-1826), 1814 yılında Güneş'ten ve yıldızlardan gelen ışığın spektrumunu inceleyerek, her yıldızın kendine özgü spektrumu olduğunu göstermiştir.

Fizikte Sir Humpry Davy (1778-1829) ilk elektroliz çalışmalarını başlatmıştır. Thomas Seebeck (1770-1831), Volta pilini geliştirmiş, Oersted (1777-1851) ise 1820 yılında yapmış olduğu bir deneyle elektrik akımının pusula iğnesini saptırdığını tespit etmiştir. Ampere (1775-1836), elektrik ve magnetizma arasındaki bu etkinin formülünü bulmuştur. Faraday (1791-1867) da 1821'de ilk elektrik motorunu yapmıştır.

Kimyada Avogadro (1776-1856) ve Prout (1785-1850) gazlar ve atom kuramıyla ilgili katkılarda bulunmuşlardır.

Fransız mühendis Sadi Carnot (1796-1831), ısı ile iş arasındaki ilişkiyi bulmuştur.

Biyolojide Lamarck (1744-1829), türlerin değiştiğini kabul ederek Evrim Kuramının hazırlayıcılarından olmuştur.

İkinci Mahmud'un kişiliği ve çabaları Osmanlı Devleti'nin Batı ile arasındaki farkı kapatabileceği yönünde umut vaat etmiş gibi görünmektedir.

Sultan Abdülmecîd Han (Padişahlığı 1839)

Tanzimat hükümdarı olan Sultan Mecîd (1823-1861), tahta çıkar çıkmaz Mısır problemi ile uğraşmak zorunda kalmıştır. Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa ile başa çıkabilmek için Osmanlılar diplomatik bir başarı göstererek dört Avrupa devletiyle Londra Antlaşması'nı (1840) imzalamışlardır. Sultan Mecîd Mısır Fermanını (1841) yayınlayarak Mısır meselesini halletmiş, Rusya ile Boğazlar anlaşmasını imzalayarak Rus gemilerinin Karadeniz'e kapanmasını sağlamıştır. Çünkü bu antlaşmanın en önemli maddesi, Karadeniz'in tarafsız ve askersiz hale getirilmesiydi. Rusya'nın Osmanlılara karşı açtığı Kırım Savaşı'na (1853) Osmanlılar Fransa ve İngiltere ile müttefik olarak katılmışlar, bu savaşın sonunda Paris Antlaşması (1856) yapılmıştır. Bu savaş sırasında Dünyanın ilk telgraf şebekelerinden birisi İstanbul-Varna-Kırım hattında kurulmuş, Kırım'da savaşla ilgili gelişmeler hiç zaman geçmeden İstanbul'a ulaştırılmıştır. Böylece 1855 yılında ilk telgraf şebekesini kuran Osmanlılar, bunu hızla genişletmişler ve İstanbul'dan Bağdat'a kadar ulaşacak bir telgraf hattının inşasına başlamışlardır, bu sıralarda demiryolu yapımına da başlamışlardır. Ancak demiryolunu aynı hızla geliştirememişlerdir. Yine bu savaş sırasında Osmanlılar ilk defa olarak dış borca girmişlerdir. Savaş harcamaları için İngiltere'den yüzde 5 faizle 5 milyon altın almışlardır.

Bu dönemin bütün olumlu gelişmelerinde rolü olan sadrazam Mustafa Reşîd Paşa, Tanzimat'ın ilanında da ön plânda görülür. 1839 yılında ilan edilen Tanzimat fermanıyla Osmanlı Devleti toparlanmış, haberleşme, idare, ulaştırma, eğitim ve basın gibi çeşitli alanlarda yenilikler memlekete getirilmiştir. Batı hukuk sistemine uygun bir ceza kanunu hazırlanmış, malî yapı yeniden düzenlenmiştir. Bütün bu işleri Mustafa Reşîd Paşa kendi kurduğu ekibiyle gerçekleştirmiş, böylece devlet yönetiminde ekip anlayışının önemini Osmanlılara göstermiştir.

Kızıl Deniz'de buharlı gemilerle yolcu ve yük taşımak üzere Mecidiye adında bir şirket kurulmuştur. Demir yolu yapımı için yabancı şirketlere ilk imtiyazlar verilmeye başlanmış, artık matbaaların açılabilmesi için izin alınması gereği kaldırılmıştır. 1859 yılında Süveyş Kanalı'nın kazılmasına başlanmıştır.

Tanzimat Dönemi'nde eğitim alanında yapılan yeniliklerin en önemlisi Darülfünunun kurulmasına karar verilmiş olmasıdır. Ancak, temeli 1846 yılında atılan binası bütün gayretlere rağmen Abdülmecîd zamanında bitirilememiştir. Oysa ki burada okutulacak derslerin kitaplarını hazırlamak için Encümen-i Dâniş (Bilimler Akademisi) bile kurulmuştu.175 Fransız Bilimler Akademisi'ne göre düzenlenmiş olan bu teşkilâtın 40 aslî ve 30 fahrî üyesi vardı. Aslî üyeler arasında Ahmed Vefik Paşa, Cevdet Paşa, Hekimbaşı Mehmed Salih Efendi ve Mehmed Derviş Paşa, fahrî üyeler arasında da Avusturyalı Tarihçi Hammer (1774-1856), Doğu dilleri uzmanı İngiliz Redhouse (1811-1892), Fransızca ve Türkçe lügatleri olan Fransız Biyanki vardı. 1851 yılında kurulan bu teşkilat, bilimsel seviyenin düşük olması ve daha çok siyasetçilerin ve yöneticilerin üye seçilmesinden dolayı bilim adamlarının ikinci plana düşmesi yüzünden 1862'de dağılmıştır. Faal olduğu dönemde başarılan en önemli iş, Cevdet Paşa'nın meşhur 12 ciltlik tarihinin hazırlanması olmuştur.176

1855 yılında Selimiye Kışlası'na gelen hasta bakıcı Florence Nightingale, burayı düzenlemiş, temizliğe önem vermiş, Kırım cephesinden gelen yaralılarla ilgilenmiştir. Bu, tarihte ilk kadın hasta bakıcı olayıdır.177

Tanzimat Fermanı'yla bütün ıslahat yapılamadığından, 1855'de Islahat Fermanı ilan edilmiştir. Böylece Tanzimat fermanının esasları biraz daha genişletilmiş, özellikle gayrimüslimlerin durumu düzeltilmiştir.

Doğu ve Batı kültürlerine göre yetiştirilmiş olan Abdülmecîd, Fransızca biliyordu ve Batı musikisine duyduğu hayranlıkla piyano çalmayı öğrenmişti, ancak ilk defa Türk musikisine ilgi göstermeyen padişah olmuştur. İlk defa yurt gezilerine çıkmış ve halkın dertlerini dinlemiştir. Hıristiyan tebaaya da anlayış gösterdiğinden, Avrupa'da saygı ve itibar görmüştür.

İlk defa Abdülmecîd yabancı hükümdarlardan nişan kabul ederek, bu konudaki geleneği yıkmıştır. Kırım Savaşı'nda III. Napolyon'dan Legion d'Honeur'ün en yüksek rütbesini ve Kraliçe Victoria'dan Dizbağı Nişanını kabul etmiş ve onlara da karşılık olarak nişan göndermiştir.178

Sultan Abdülmecîd birçok imar işi de yapmıştır. Dolmabahçe Sarayını, Küçük su kasrını yaptırmış, Hırka-i Şerif Camisi'ni tamir ettirmiş, Teşvikiye semtinin yollarını açtırmış ve birçok çeşme yaptırmıştır.179

Bu dönemde, İshak Hoca'nın yetiştirdiği öğrencilerden Mehmed Emin Derviş Paşa (1817-1879), Usûl-i Kimya (Kimyanın Elemanları, 1847) adlı kitabıyla Osmanlı Devleti'nde çağdaş kimyayı başlatmıştır.

Bu dönemde Avrupa'da Hamilton ve Boole (1815-1864) cebire katkıda bulunmuşlar, spektroskopiyle ilgili olarak da Stokes (1819-1903), 1852 yılında mor ötesi ışını bulmuş, Kirchoff (1824-1887) ve Bunsen (1811-1899) ise 1859'da sıcaklıkla spektrum çizgileri arasındaki bağıntıyı göstermişlerdir. Böylece, yıldızların kimyasal yapısı hakkında bilgi edinmek mümkün olmuştur. 1842 yılında Doppler (1803-1853), yıldızların spektrumunu inceleyerek, Güneş sistemimize yaklaşan ve uzaklaşan yıldızları tespit etmiştir.

Gauss'un ilk telgrafı yapmasından sonra, Samuel Morse (1791-1872) da telgraf mesajlarını 16 kilometre mesafeye kadar göndermeyi başarmıştır.

19. yüzyılda enerji konusunda önemli gelişmeler yaşanmıştır. 1841 yılında Alman Mayer sıkıştırılan havanın sıcaklık meydana getirdiğini görerek, kinetik enerji ile ısı arasındaki karşılıklı ilişkiyi bulmuştur. 1847 yılında Joule (1818-1889), bir elektrik devresinde harcanan enerjinin oluşan ısıya eşit olduğunu görmüş, aynı sene Helmholtz (1821-1894) enerjinin korunumunu ifade etmiştir.

Gay-Lussac (1778-1850) gazların hacimleriyle ilgili çalışmalarıyla ve Dalton atom ile ilgili çalışmalarıyla kimyaya katkıda bulunmuşlardır.

Osmanlılarda çok önemli bilimsel araştırmalar yapılmamış olmakla birlikte, Batının özellikle teknik alandaki gelişmelerinin vakit kaybedilmeden uygulandığı görülmektedir.

Sultan Abdülaziz (Padişahlığı 1861-1876)

İstanbul, İzmit ve Gemlik tersanelerini ıslah ederek donanmaya önem veren Abdülaziz (18301876), yapmış olduğu dış gezileriyle meşhurdur. Mısır'ın bağlılığını arttırmak maksadıyla 1863 yılında Mısır'a gitmiş ve bu seyahatinden çok memnun kalmıştır. Fransa İmparatoru III. Napolyon, 1867 yılında düzenlenen uluslar arası Paris sergisini ziyaret etmesi ve Hersek ile Girit olayları hakkında fikir alışverişi yapmak için Abdülaziz'i Paris'e davet etmiştir. Abdülaziz bu daveti kabul etmiş ve Paris'e gitmiş, orada görülecek her yeri gezmiş, tiyatroya gitmiş, ziyafetlere katılmıştır. Paris'ten Londra'ya geçmiş, orada da konserlere, tiyatrolara gitmiş, Kraliçe ile görüşmüştür. Dönüşte Belçika, Prusya kralları, Avusturya-Macaristan İmparatoruyla görüşmüş, onlara misafir olmuştur. Viyana'da çeşitli fabrikaları da gezip incelemiştir.

Abdülaziz bu seyahati dönüşünde bir beyanname yayınlayarak, halkı yolculuk izlenimlerinden resmen haberdar etmiştir. Bu beyannamenin en dikkat çekici özelliği, padişahın Osmanlı Devleti'nin Avrupa'ya kıyasla ne kadar geri kalmış olduğunu anladığını ve bunu telafi için herkesin elbirliğiyle çalışması gerektiğini ilan etmesidir.180

Bu dönemde bütçeden çok az bir pay ayrılmasına rağmen, yeni okullar açılmış ve eğitimle ilgili gelişmeler olmuştur. 1862'de devlet dairelerine katip yetiştirmek üzere, rüştiyeyi bitirenlerin girebileceği Mekteb-i Mahrec-i Eklâm kurulmuş, ancak bu okul 1874'te lağvedilmiştir. 1864'te devlet dairelerine yabancı dil bilen memur yetiştirmek üzere bir lisan okulu kurulmuş, yine ilk defa İstanbul'da kız rüştiyesi açılmıştır. Fransa'nın Osmanlılara eğitimde ıslahat yapılması için verdiği nota üzerine 1868'de Mekteb-i Sultani (Galatasaray Sultanisi) açılmıştır. 1870'te, sıbyan okulları ile kız rüştiyelerine öğretmen yetiştirecek ilk kız öğretmen okulu Darü'l-Muallimat açılmıştır. 1870'de kitapsız ve hocasız olarak Darülfünun-ı Osmanî açılmış, ancak gericilerin tahrikiyle 1871 yılı sonlarında Abdülaziz tarafından kapatılmıştır. 1874'te ise Galatasaray Lisesi'nde tekrar faaliyete geçmiştir.181

1869'da kabul edilen Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile saptanan işlerin yerine getirilmesi için bir Meclis-i Kebir-i Maarif (Büyük Maarif Meclisi) kurulmuştur. İlmî ve idarî olmak üzere iki kısımdan oluşan bu meclisin ilmî kısmı da dahili ve harici olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Dahili üyelerin görevi hem okullar için hem de genel olarak eserler yazmak veya çeviri yapmaktı. Ayrıca, Avrupa üniversiteleriyle temas kurarak bilim ve teknik alanlarındaki yenilikleri takip etmeleri de bekleniyordu.182

Bu dönemde teknik ve mesleki eğitim ile ilgili gelişmeler de olmuştur. Sultanahmet'te bir sanayi okulu açılmış, burada okuma, yazma, aritmetik derslerinin yanı sıra terzilik, dokumacılık, demircilik, makinistlik, mimarlık gibi sanatlar da öğretilmiştir. 1870'de Heybeli adadaki Bahriye okulunda kaptanlık bölümü açılmıştır. Devlet okullarıyla ilgili bu gelişmelerin yanı sıra, özel teşebbüs de yeni okullar açmaya başlamıştır. Bunlardan Darüşşafaka en önemlilerindendir. Yusuf Ziya Paşa, Gazi Ahmet Muhtar Paşa ve Vidinli Tevfik Paşa Kapalı çarşı esnafının çıraklarını çarşı açılıncaya kadar eğitmek maksadıyla 1865 yılında Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiye adı altında örgütlenerek ders vermeye başlamışlardır. Bu derslerin çok rağbet görmesi üzerine, cemiyet üyeleri 1873 yılında yalnız yetim Müslüman çocuklarını okutmak için Darüşşafaka'yı kurmuşlardır.183

Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa (1832-1901), Harp Okulunda cebir hocalığı yapmış, Amerika'da görevliyken İngilizce yazmış olduğu Lineer Cebir adlı kitabında Argand'ın kompleks sayılar teorisindeki çarpımı üç boyutlu uzaya uygulamış, böylece çağdaş matematiğe katkıda bulunmuştur. Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde yetişmiş en büyük kumandanlarından olan Gazi Ahmet Muhtar Paşa (1839-1919) ise Osmanlılarda Gregoryen takvimine dayalı yeni bir takvim sisteminin kabul edilmesi için takvim konusu üzerinde çalışmıştır. Aynı konuda çalışan Ahmed Cevdet Paşa (18231895), Takvîmü'l-Edvâr (Dönemlerin Takvimi, 1870) adlı Türkçe yazmış olduğu eserinde Şemsî ve hicrî takvime dayalı yeni bir takvim önermiştir.

Abdülaziz devrinde eski eserlere çok önem verilmiştir. Abdülmecîd zamanında kurulan ilk müze teşkilâtı 1869'da Müze-i Hümayun adını almış, 1874 yılında eski eserler nizamnamesi düzenlenmiştir. Buna göre, Osmanlı topraklarında eski eser araştırmaları Maarif Nezaretinin izni ile yapılacak ve çıkan eserlerin üçte ikisi hafriyatı yapana, üçte biri de devlete ait olacaktır.184

Tıp alanındaki yeniliklere gelince, 1866 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane adlı sivil tıp okulu açılmış ve bu okulun rağbet görmesi için askerî tıbbiyeye giriş şartı olan doktora imtihanından muafiyet getirilmiş ve mezun olanlara salise rütbesiyle birer kuruş maaş bağlanmıştır. Bu okulun bünyesinde eczacılık öğretimi de başlamış, 1867'de ise eczacılığın ayrı bir meslek olduğu kabul edilerek ayrıca eczacılık okulu açılmıştır.

Tıbbiye'de yetişen Kırımlı Aziz Bey (1840-1878), Kimya-yı Tıbbî (Tıbbî Kimya, 1871) adlı eserinde kimya tarihine de yer vermiş ve kimya sembollerini Latin harfleri yerine Osmanlı harfleriyle göstermiştir.

Avrupa seyahati sırasında Rusçuk'tan trenle Viyana'ya giden ve bunun rahatlığını yakından gören Abdülaziz, demiryolu yapımını teşvik etmiş ve bunun için sarayından yer kaybetmeyi göze almıştır. Onun zamanında telgraf şebekesi bütün vilayetlere uzatılmış, böylece devletin ülkenin en uzak yerlerinden günü gününe haberdar olması mümkün hale gelmiştir. İstanbul'daki Galata tüneli de bu dönemde yabancılar tarafından yapılmıştır.

Abdülaziz, Osmanlı İmparatorluğu'nun geleceğini, Rusya'ya karşı koyabilecek kadar güçlü bir orduya sahip olmaya bağladığından, ordunun güçlendirilmesi için çalışmıştır. Bu maksatla, 1863-64 yılı bütçesinin yarısını harcamış, askeri okulların ıslahı için komisyonlar oluşturmuş, yeni askeri rüştiyeler açtırmış, Tophane fabrikalarını Avrupa'dan getirtilen makinelerle yeni model top, tüfek, cephane yapacak hale getirtmiştir.185

Abdülaziz zamanında aydınların siyasi amaçlı bazı örgütsel teşebbüsleri de olmuştur. Yönetimin, yapılacak seçimler sonucunda oluşacak meclise devredilmesini savunanlar Yeni Osmanlılar adıyla teşkilâtlanmışlardır. Bunların lideri başlangıçta Şinasi idi, onun Avrupa'ya gitmesinden sonra, sırasıyla Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik, Ali Suavi, Şair Ziya, Refik Bey lider olmuşlardır. Bunların yayınladıkları gazeteler ve tiyatro oyunlarıyla hürriyet ve demokrasi fikirleri Osmanlı aydınları arasında yayılmaya başlamıştır.

Abdülaziz karakter olarak istibdada ve israfa eğilimli bir kimseydi, devlet hazinesinin iflas etmek üzere bulunduğu sırada israftan kaçınmamış, Ruslarla boy ölçüşebilecek bir askeri kuvvete sahip olmak için büyük harcamalar yapmıştır. Boş zamanlarını resim yaparak ve musikiyle uğraşarak değerlendirmiştir. Avrupa bilimi ve tekniğiyle ilişkisi olmamasına rağmen, zaman zaman ulemayı huzurunda toplayarak münakaşa ettirmiş ve kendisi de bu ilmî tartışmalara katılmıştır. Batı âdetlerinin ülke için zararlı olacağına inanan Abdülaziz'in muhafazakârlığı, Abdülmecîd zamanındaki ıslahat hareketlerinin yavaşlamasına yol açmıştır. Tahta geçtiği ilk yıllarda halkın kurtarıcı olarak gördüğü Abdülaziz, devleti âdeta kendi mülkü gibi yönetmeye kalktığı ve müsrif olduğu için hal edilmiştir. 186

Abdülaziz zamanında Avrupa'da bilimin her alanında yapılan araştırmalar hızla devam ediyordu. Babbage (1792-1871) ve De Morgan (1806-1871) soyut cebiri geliştirmişler, Le Verrier (1811-1877) Neptün gezegeninin koordinatlarını ve büyüklüğünü hesaplamış, Secchi (1818-1878) ise spektral analizlere göre yıldızları sınıflandırmıştır.

Fizikte Maxwell (1831-1879) 1864 yılında elektromanyetik alan formüllerini vermiştir. Kimyada Newlands (1837-1898) elementlerin atom ağırlıklarına göre sekizli gruplar oluşturduklarını ileri sürmüş ve element tablosunda boşluklar dolmaya başlamıştır, nitekim 1875 yılında galyum bulunmuştur.

Beşinci Murad (Padişahlığı 30 Mayıs 1876-31 Ağustos 1876)

Üç ay gibi kısa bir süre saltanatta kalan Beşinci Murad (1840-1904), samimi olarak hürriyeti ve meşrutiyeti destekleyen nadir padişahlardan olmasına karşın, tahta çıktıktan sonra başlayan ve gittikçe artan sinir rahatsızlığıyla şuurunu kaybetmiş ve hal edilmiştir.187

Abdülaziz'in Avrupa seyahatine katılan Beşinci Murad, Batı usulüne göre yetişmiş olduğu ve Fransızca bildiği için, Fransa ve İngiltere saraylarında dikkat çekmiş, Abdülaziz'den daha çok sempati toplamıştır. İngiltere veliahtı ile dost olmuş ve onun teşvikiyle mason olmuştur. Osmanlı tarihinde ilk olan bu olay Beşinci Murad'ın Avrupa'da tanınmasına yol açmış ve masonluğu dolayısıyla Avrupa'daki fikir hareketlerini takip edebilmiş, böylece oradaki özgürlük fikirlerini benimsemiştir.188 Ancak padişah olduğu zaman bu fikirleri uygulama fırsatı olmamıştır.

İyi bir eğitim almış ve Osmanlı tarihi ile matematik okumuş olan Beşinci Murad, hem resme hem de müziğe yetenekliydi. Müziğe olan düşkünlüğünün onda melankoli yaptığı da söylenmektedir.

İkinci Abdülhamid (Padişahlığı 1876-1909)

İkinci Abdülhamid (1842-1918) zamanında Rusya ile savaş başlamış, Romanya'nın da Ruslara katılmasıyla bu savaş kaybedilmiş, Ruslar Edirne'ye girmiştir. Rusların İstanbul'u işgal etmelerini önlemek için Ayastefanos Antlaşması imzalanmış, böylece Rusya güney doğu Avrupa'da dengeleri değiştirecek ölçüde arazi kazanmıştır. Büyük devletlerin katılımıyla imzalanan Berlin Antlaşmasıyla da Osmanlı Devleti Avrupa'daki topraklarının beşte ikisini kaybetmiştir. Girit yüzünden 1897'de Yunanistan ile savaş başlamış ve Osmanlılar kazanmasına rağmen, Avrupa devletlerinin Yunanistan'ı himaye etmelerinden dolayı Girit'e muhtariyet verilmiş, böylece adanın Osmanlı Devleti'nden ayrılması süreci başlamıştır.

Bütün Avrupa'nın kendisine karşı birleşeceğinden korkan Abdülhamid zaferden faydalanamamış, meselenin memlekette uyandıracağı tepkilerden çekindiği için de bu konuyla ilgili yayın yapılmamasını istemiş, hattâ sansür uygulamıştır.189
Osmanlı İmparatorluğu'na "hasta adam" unvanı verilen bu devirde padişahın katı yönetimine karşı hürriyet yanlıları sonradan İttihat ve Terakki Cemiyeti adını alan İttihadı Osmanî adlı gizli bir dernek kurmuşlardır. Bu arada, 1902'de Harb Okulu'nu bitirerek Şam'a tayin olan Mustafa Kemal de Vatan ve Hürriyet adlı bir cemiyet kurmuştur. İkinci Abdülhamid istihbarat teşkilatını güçlendirerek kendisini muhaliflerinden korumaya çalışmıştır. Her alanda sansur uygulatılmış. Rus ihtilâlinden gazetelerde bahsedilmesini bile yasaklamıştır.190 Buna rağmen baskılar karşısında, İkinci Abdülhamid 1908 yılında İkinci Meşrutiyeti ilan etmek zorunda kalmıştır. Bundan sonra Avusturya Bosna-Hersek'i ilhak etmiş, Bulgaristan istiklâlini ilan etmiş ve Girit Yunanistan'a katılmıştır.

Muntazam bir tahsil görmemiş olan İkinci Abdülhamid sefahatten uzak sade bir hayat yaşamış, kendisinden önceki iki padişah tahttan indirilmiş olduğundan, her an hal edilme korkusu duymuştur. Bu yüzden büyük bir hafiye ordusu kurmuş, meşruti idareyi zararlı gördüğünden hürriyetseverlerle mücadele etmiştir. Midhat Paşa'yı ve daha başka kimseleri tartışmalı sebeplerle yere öldürtmüş, Dönemi'nde çıkan Ermeni olaylarına ve suikastçılara karşı aldığı sert tedbirler yüzünden kendisine "kızıl sultan" lakabı takılmıştır.

Zamanında Mülkiye Mektebi'nin derecesi yükseltilmiş, Edebiyat, Fen, Hukuk Fakülteleri açılmış, Maliye Okulu, Halkalı Ziraat Okulu, Yüksek Öğretmen Okulu, Güzel Sanatlar Akademisi, Orman ve Maden Okulu, Ticaret Okulu ile birlikte geniş bir maarif teşkilatı kurulmuştur.

Bibliyografya biliminin önde gelen isimlerinden Mehmed Tahir Bey (1861-1925) bu dönemde yetişmiş ve çalışmıştır. 1897 yılında yayımladığı Türklerin Ulûm ve Fünûna Hizmetleri adlı eserinde Türklerin sadece kılıç ehli değil, kalem ehli de olduklarını kanıtlamak istemiştir.

İstanbul'da Eski Eserler Müzesi, Bayezid Genel Kitaplığı, Haydarpaşa Tıbbiyesi, Şişli Etfal Hastanesi, Darülâceze gibi kurumlar da bu devirde kurulmuştur. Abdülhamid babasının başlattığı demiryolu politikasını devam ettirmiş ve pek çok demiryolu yapılmıştır. İstanbul ve diğer bazı limanlarda rıhtım inşaatına girişilmiş, ancak yabancı şirketlere de pek çok imtiyaz verilmiştir.191

Bu dönemde Batı'da büyük Fransız matematikçisi Poincare (1854-1912) hem fizik hem matematik alanlarında çalışmış, bilim felsefesiyle ilgili eserleri ülkemizde de ilgi çekmiş ve Türkçeye çevrilmiştir. Alman matematikçi Lindemann (1852-1939), 1882'de (n) sayısının aşkın bir sayı olduğunu göstermiştir.

Hertz (1857-1894), elektromanyetik dalgaların uzayda yayıldığını ispatlamış, böylece telsiz, telgraf, telefon ve radyo gibi teknolojik buluşların yolunu açmıştır. Nitekim Bell (1847-1922) telefonu ve Marconi (1874-1937) radyoyu icat etmişlerdir.

Amerikalı fizikçiler Michelson (1852-1931) ve Morley (1838-1923) ışık dalgalarını ileten bir ortam olarak eterin olmadığını deneysel olarak göstermişler ve ışığın hızının her doğrultuda aynı olduğunu saptamışlardır. Einstein (1879-1955), 1905 yılında ortaya koyduğu özel görelilik kuramının postülalarını Michelson-Morley deneyinden çıkarmıştır. Fitzgerald (1851-1901) ise eterin var olduğunu göstermek için hareket halindeki cisimlerin büzüldüklerini düşünmüş ve bunu formüle etmiştir. 1896 yılında Becquerel (1852-1908) radyo aktifliği fark etmiş ve böylece atom çekirdeği incelenmeye başlamıştır. Mendelyev (1834-1907) ise elementlerin periyodik sınıflamasını günümüzdekine en yakın hale getirmiştir.

Enerji alanında Clausius (1822-1888) termodinamiğin ikinci yasasını ortaya koymuştur.

Biyolojide Darwin (1809-1882), büyük tepki çeken Evrim Kuramını ileriye sürmüş, Mendel (1822-1884) kalıtım yasasını ortaya koymuştur.

Tıpta Pasteur (1822-1895), kuduz mikrobunu ve aşısını bulmuş, pastörizasyon tekniğini geliştirmiştir. 1895 yılında Röntgen X ışınlarını hastalık teşhisinde kullanmıştır. Lister (1827-1912) ise antiseptikleri geliştirmiştir.

Yine bu dönemde Amerikalı Edison (1847-1931) elektrik ampulünü keşfetmiştir.

Kuramsal buluşları teknolojiye dönüştürmeyi başaran Batı Dünyası karşısında İkinci Abdülhamid'in kişisel endişeleriyle elektrik ve telefon gibi insan yaşamı için büyük önemi olan yenilikleri memlekete sokmaması Osmanlı toplumunun büyük talihsizliği olsa gerek.

Beşinci Mehmed Reşad (Padişahlığı 1909-1918)

Abdülmecîd'in üçüncü oğlu olan Reşad Efendi (1844-1918), Meclis-i Umumi-i Milli tarafından tahta çıkarılmıştır. Zamanında İtalya Trablusgarb Savaşını (1911) açmış, kısa sürede zafer kazanamayacağını anlayınca Osmanlıları barışa zorlamak amacıyla 1912'de Çanakkale Boğazı'na saldırmıştır. Buradan püskürtülünce, bu defa Rodos'u ve On İki adayı işgal etmiştir.

Balkan Savaşı da Reşad Efendi zamanında çıkmış, Bulgarlar Kırklareli'ni işgal etmiş ve Edirne'yi kuşatmıştır. Açlıktan Edirne teslim olmuş, ancak müttefikler arasındaki anlaşmazlıklar sırasında Osmanlılar 1913'de Edirne'yi geri almışlardır. Arnavutluk istiklâlini ilan etmiş, bütün adalar Yunanlıların eline geçmiştir. 1914 yılında çıkan Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlılar Almanya'nın yanında yer almışlardır. Bu savaşta Rusya, Irak, Sina ve Çanakkale olmak üzere dört cephede mücadele eden Osmanlılar, sadece Çanakkale cephesinde Mustafa Kemal sayesinde başarılı olmuşlardır. Rus devrimiyle bu cephedeki savaşlar sona ermiş, hattâ Rusların aldıkları Erzincan, Trabzon, Erzurum ve Van gibi şehirler geri alınmıştır. Fakat Sina cephesinde İngilizler Bağdat'ı ve Kerkük'ü almışlardır.

Muntazam bir tahsil görmemiş olan Reşad Efendi, okuyarak kendisini yetiştirmeye çalışmış, Farsça öğrenmiş, Doğu kültürünü tanımış, ancak Batı kültürüne yabancı kalmıştır. Meşruti yönetimi, padişahın hiçbir şeye karışmaması olarak anladığından, devlet işlerine karışmayarak silik bir padişah olarak kalmıştır.

1917'de Rumî takvim, Milâdi takvime göre düzeltilmiş, böylece yılbaşı 1 Ocak tarihine alınmıştır. 192

Matematikçi ve fizikçiliğinin yanı sıra Türk bilim tarihçiliğinin kurucusu olan Salih Zeki (18641921), eserlerini daha çok bu dönemde vermiştir. Onun dikkatini çeken Mehmed Fatin Gökmen (1877-1955) ise 31 Mart Olaylarında binası ve aletleri tahrip olan Rasadhâne-i Âmire'nin müdürlüğüne atanmıştır. Kendisi Kandilli Gözlemevi'nin de kurucusu ve ilk müdürüdür.

Batı'da 19. yüzyılın en orijinal matematikçilerinden olan Cantor (1845-1918), kümeler kuramını kurmuştur. Einstein 1916 yılında genel görelilik kuramını ortaya koymuş, Rus fizikçi Friedmann (18881915) da görelilik kuramını değerlendirerek evrenin genişlemekte olduğunu savunmuştur.

1910 yılında Rutherford (1871-1937), protonu keşfetmiş ve bir atom modeli geliştirmiştir. Bohr (1885-1962) da bu atom modelini Kuantum Kuramına göre genişletmiştir.

Altıncı Mehmed Vahîdeddîn (Padişahlığı 1918-1922)

Abdülmecîd'in sekiz oğlunun en küçüğü olan Sultan Vahîdeddîn (1861-1926) zamanında felâketler yaşanmıştır.

1918 yılında itilaf devletleriyle Osmanlıların kayıtsız şartsız teslim belgesi olan Mondros Mütarekesi imzalanmış ve bunu takip eden günlerde İngilizler Musul'u işgal etmişler, müttefik filosu İstanbul'a gelerek toplarını Dolmabahçe ve Yıldız saraylarına çevirmiştir. Meclis-i Mebusan'ı dağıtıp birçok millet vekilini Malta'ya sürmeleri üzerine, kaçabilenler yeni seçilen vekillerle birlikte Mustafa Kemal'in başkanlığında Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni oluşturmuşlardır. 1920'de Paris'te Mondros Mütarekesinin hükümlerini uygulayacak olan Sevr Antlaşması imzalanmış, yeni meclis bu antlaşmayı tanımamıştır. Birinci Dünya Savaşı sonunda galip devletlerin zorla artlaşma kabul ettiremedikleri mağlup tek ülke Türkiye olmuştur. Kurtuluş Savaşı sonunda yapılan Lozan Barış Konferansı'na Türk milletinin tek temsilcisi olarak Ankara'daki meclis katıldığından, 1922 yılında saltanat ilga edilmiştir. Bunun üzerine Vahîdeddîn İngiliz kuvvetlerine sığınmış ve Malta'ya gitmiştir. Buradan, itibar ve destek göreceğini umduğu Arap ülkelerine gitmiş, ancak beklediği ilgiyi göremeyince İtalya'da San Remo'ya yerleşmiş, 1926 yılında ölünce cenazesi Şam'da, Sultan Selim Camisi yanına gömülmüştür.193

Sultan Vahîdeddîn Arapça ve Farsça bilen, piyanist, Türk musikisi bestekârı ve fıkıh iliminde bilgili bir padişahtı. Veliahdliği sırasında Almanya ve Avusturya'yı ziyaret etmiş, bu seyahatine Mustafa Kemal Paşa da yaveri olarak eşlik etmiştir. 194

Dindar bir kimse olan Vahîdeddîn, Osmanlı hanedanından deli, sarhoş, zalim kimseler çıktığını, ama dinsiz çıkmadığını söylemiş ve bununla övünmüştür.
Avrupa'da 19. yüzyıl sonlarında, matematiğin temellerini araştırmaya yönelik felsefe ağırlıklı matematiksel çalışmalar yapılmış ve neticede matematiksel mantık eserleri ortaya çıkmıştır. Bu çalışmaları yapanlardan Frege (1848-1925), matematiği mantıkla özdeşleştirmiş, Peano (1858-1932) ise aritmetiği temel prensipler üzerine kurmuştur.

Fizikte Thomson (1856-1940), elektronların elektrik alanında saptıklarını göstermiş; Lorentz (1853-1928) ise bazı atom parçacıklarının elektrik yükü taşıdıklarını tespit etmiştir. Böylece, elektrik kanunları anlaşılır hale gelmiştir.
Planck (1858-1947) enerjinin tek tek birimler halinde yayıldığını ileri sürerek Kuantum Kuramını şekillendirmiş, De Broglie, Einstein'ın ışığa uyguladığı dalga-tanecik modelini atomlara uygulamıştır.

Osmanlı hanedanının yıkılıp, yerine Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş hazırlıklarının yapıldığı, kurtuluş savaşı mücadelesinin başladığı bu günlerde Osmanlı topraklarında Batı bilimi ve kültürü karşısında varlığından söz edilebilecek bilimsel bir etkinlikten söz etmek mümkün gibi görünmemektedir.

1 Resimli-Haritalı Mufassal Osmanlı Tarihi, (bir heyet tarafından yazılmıştır), Cilt 1, İstanbul 1957, s. 40-67.
2 Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, Cilt II, İstanbul 1990, s. 454.
3 Adnan Adıva, Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul 1982, s. 56.
4 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Cilt 1, TTK Basımevi, Ankara 1961, s. 124-125.
5 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, a.g.e., Cilt 1, s. 522.
6 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt I, s. 68-97.
7 Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, Cilt 1, s. 485.
8 Adnan Adıvar, Bilim ve Din, Remzi Kitabevi, İstanbul 1980, s. 106.
9 Edward Grant, Orta Çağda Fizik Bilimleri, Çeviren Aykut Göker, V Yayınları, Ankara 1986,
- s. 36.
10 Osmanlı Türklerinde İlim, s. 56.
11 Uzunçarşılı, Cilt 1, s. 497.
12 A.g.e., Cilt 1, s. 536.
13 Afşar Timuçin, Düşünce Tarihi, İstanbul 1992, s. 283-285.
14 Daniel Boorstin, Keşifler ve Buluşlar, Çeviren Fatoş Dilber, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1996, s. 123.
15 Uzunçarşılı, Cilt 1, s. 497.
16 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt 1, s. 144-211.
17 Uzunçarşılı, Cilt 1, s. 536.
18Uzunçarşılı, Cilt 2, s. 648.
19 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt 1, s. 144-211.
20 Osmanlı Türklerinde İlim, s. 20.
21 Keşifler ve Buluşlar, s. 153.
22 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt 1, s. 239-240.
23 Uzunçarşılı, Cilt 1, s. 372.
24 A.g.e., s. 523.
25 Uzunçarşılı, s. 537.
26 A.g.e., s. 498.
27 Keşifler ve Buluşlar, s. 160-161.
28 Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1998, Cilt 1, s. 94.

29 A.g.e., s. 96-97.
30 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt 1, s. 346-351.
31 Uzunçarşılı, Cilt 1, s. 528-529.
32 A.g.e., s. 540.
33 A.g.e., Cilt 2, s. 607.
36 A.g.e., Cilt 1, s. 498.
37 Afşar Timuçin, s. 285.
38 A.g.e., s. 293.
39 Adıvar, Bilim ve Din, s. 107.
40 Keşifler ve Buluşlar, s. 487-493.
41 Öztuna, Cilt 1, s. 107.
42 A.g.e., s. 128.
43 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt 1, s. 592-600.
44 Uzunçarşılı, s. 643.
45 Osmanlı Türklerinde İlim, s. 47.
46 Refik Ahmet Sevengil, Fâtih Devrinde Alimler, Sanatkârlar ve Kültür Hayatı, İstanbul, s. 59; M. Mirmiroğlu, Fâtih Sultan Mehmed Devrine Ait Tarihî Vesikalar, İstanbul 1945, s. 98-102.
39 Osmanlı Türklerinde İlim, s. 35-36.
47 Osmanlı Türklerinde İlim, s. 51.
48 Hoca Sadettin Efendi, Tâcüt't-Tevârîh, Hazırlayan: İsmet Parmaksızoğlu, Cilt 5, Ankara 1992, s. 89; Kâtib Çelebi, Keşfü'z-Zünûn, Cilt 1, İstanbul 1941, s. 519. 489 Alâaddin Ali Tûsî, Tehâfütü'l-Felâsife (Kitâbu'z-Zuhr), Çeviren: Recep Duran, Ankara 1990, s. X-XI11.
50 Osmanlı Türklerinde İlim, s. 32.

50 Öztuna, Cilt 1, s. 130.
51 Afşar Timuçin, s. 292.
52 Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, Cilt II, s. 601.
53 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt II, s. 672-673.
54 Osmanlı Türklerinde İlim, s. 62.
55 A.g.e., s. 63.
56 Adıvar, 1982, s. 65.
57 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt II, s. 708-715.
58 Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, Cilt III, s. 38-39.
59 Öztuna, Cilt 1, s. 151-168.
60 A.g.e., s. 169.
61 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt II, s. 778-779.
62 A.g.e., Cilt II, s. 782.
63 A.g.e., Cilt II, s. 775-776.
64 A.g.e., Cilt II, s. 780.
65 A.g.e., Cilt II, s. 809.
66 A.g.e., Cilt III, s. 1560.
67 Osmanlı Türklerinde İlim, s. 63.
68 A.g.e., Cilt II, s. 786-788.

69 Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, Cilt III, s. 74.
70 Öztuna, Cilt 1, s. 192.
71 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt II, s. 790-791.
72 Öztuna, Cilt 1, s. 204-205.
73 A.g.e., Cilt 1, s. 251-252.
74 Uzunçarşılı, Cilt 2, s. 587; Ahmet Gül, Osmanlı Medreselerinde Eğitim-Öğretim ve Bunlar
Arasında Dâru'l-Hadîslerin Yeri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1997, s. 133-134.
75 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt III, s. 1552-1554.
76 Uzunçarşılı, Cilt 3, Kısım 2, s. 491.
77 Ahmet Turan Arslan, "XVI. Asır Osmanlı İlmî Hayatına Genel Bir Bakış", Osmanlı, Cilt 8, s. 47.
78 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt II, s. 1176-77; Cilt III, s. 1585.
79 Osmanlı Türklerinde İlim, s. 85-119.
80 Bilim Tarihine Giriş, s. 259-261.
81 Keşifler ve Buluşlar, s. 326-332.
82 Bilim Tarihine Giriş, s. 270.
83 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt III, s. 1213.
84 A.g.e., Cilt III, s. 1279.
85 Uzunçarşılı, Cilt 3, Kısım 2, s. 503.
86 A.g.e., s. 493.
87 Osmanlı Türklerinde İlim, s. 115.
88 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt III, s. 1282-1285.
89 Osmanlı Türklerinde İlim, s. 116.
90 Öztuna, Cilt 1, s. 271-308.
91 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt 3, s. 1402.

92 Osmanlı Türklerinde İlim, s. 93.
93 A.g.e., s. 94; Uzunçarşılı, Cilt 3, Kısım 2, s. 506.
94 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt 3, s. 1555.
95 Osmanlı Türklerinde İlim, s. 100, Ek 27.
96 Aydın Sayılı, "Üçüncü Murad'ın İstanbul Rasathanesindeki Mücessem Yer Küresi ve Avrupa ile Kültürel Temaslar", Belleten, Cilt XXV, Sayı 99, 1961, s. 397-98.
97 Uzunçarşılı, Cilt 3, Kısım 2, s. 532.
98 A.g.e., s. 492.
99 Osmanlı Türklerinde İlim, s. 112.
100 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt 3, s. 1585.
101 Osmanlı Türklerinde İlim, s. 120.
102 Afşar Timuçin, s. 298.
103 Afşar Timuçin, s. 306.
104 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt 3, s. 1674.
105 Öztuna, Cilt 1, s. 308-316.
106 Uzunçarşılı, Cilt 3, Kısım 2, s. 491.
107 Ekmeleddin İhsanoğlu, Büyük Cihad'dan Frenk Fodulluğuna, İletişim Yayıncılık, İstanbul 1996, s. 216.
108 Osmanlı Türklerinde İlim, s. 120-121.
109 Richard S. Westfal, Modern Bilimin Oluşumu, Çeviren: İsmail Hakkı Duru, V Yayınları, Ankara 1987, s. 27.
 J. D. Bernal, Modern Çağ Öncesi Fizik, Çeviren: Deniz Yurtören, Tübitak Yayınları, 1995, s. 206.
110 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt 3, s. 1787-88.
111 Uzunçarşılı, Cilt 3, Kısım 2, s. 553-54.

113 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt VI, s. 1835.
114 Öztuna, s. 328-330.
115 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt IV, s. 1798.
116 Uzunçarşılı, Cilt 3, Kısım 2, s. 494.
117 Öztuna, Cilt 1, s. 337-343.
118 A.g.e., s. 347.
119 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt 4, s. 1939-40.
120 A.g.e., s. 1951.
121 A.g.e., s. 1901.
122 A.g.e., s. 2317.
123 Uzunçarşılı, Cilt 3, Kısım 2, s. 516.
124 A.g.e., s. 500.
125 A.g.e., s. 497.
126 Alexandre Koyre, Yeniçağ Biliminin Doğuşu, Çeviren Kurtuluş Dinçer, İstanbul 1989, s. 172-183.
127 Keşifler ve Buluşlar, s. 368.
128 Öztuna, s. 351.
128 A.g.e., s. 355.
129 Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, Cilt III, s. 330.
130 Öztuna, s. 357-360.
131 A.g.e., s. 385.
132 A.g.e., s. 394.
133 Osmanlı Türklerinde İlim, s. 131-132.
134 A.g.e., s. 132-134.

136 A.g.e., s. 154-155.
137 Cevat İzgi, Osmanlı Medreselerinde İlim, İz yayıncılık, 1997, Cilt 1, s. 152.
138 Uzunçarşılı, Cilt IV, Kısım 2, s. 563.
139 A.g.e., Cilt III, kısım 2, 1954, s. 588.
140 A.g.e., s. 498.
141 A.g.e., s. 507.
142 Modern Çağ Öncesi Fizik, s. 221-227.
143 Öztuna, s. 399-405.
144 Öztuna, s. 406-409.
145 Osmanlı Medreselerinde İlim, Cilt 2, s. 42.
146 Adil Şen, İbrahim Müteferrika ve Usûlü'l-Hikem fî Nizâmi'Ümem, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, s. 17.
147 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt 5, s. 2437-38.
148 Uzunçarşılı, Cilt IV, Kısım 2, Ankara 1959, s. 513-539.
149 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt 5, s. 2441-42.
150 A.g.e., s. 2445-46.
151 Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Cilt IV, Kısım 2, s. 518-519.
152 A.g.e., Cilt IV, Kısım 2, s. 562-63.
153 Öztuna, Cilt 1, s. 427-436.
154 Osmanlı Devleti Tarihi, I, s. 437-444.
155 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt 5, s. 2539.
156 A.g.e., s. 2527.
157 Uzunçarşılı, Cilt 4, Kısım 2, s. 515-516.
158 Osmanlı Türklerinde İlim, s. 183.

159 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt 5, s. 2585.
160 Osmanlı Türklerinde İlim, s. 201-202.
161 Mufassal Osmanlı Tarihi, s. 2570.
162 A.g.e., s. 2601-2603.
163 Osmanlı Türklerinde İlim, s. 198-199.
164 Keşifler ve Buluşlar, s. 427.
165 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt 5, s. 2659.
166 Modern Çağ Öncesi Fizik, s. 319-321.
167 Öztuna, Cilt 1, s. 462-475.
168 Uzunçarşılı, Cilt IV, Kısım 2, s. 622.
169 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt 5, İstanbul 1962, s. 2678-2817.
170 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt 5, s. 2818-2829.
171 Öztuna, Cilt 1, s. 478-500.
172 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt V, s. 2921-2927.
173 A.g.e., Cilt VI, s. 3667.
174 Öztuna, Cilt 1, s. 478-479.
175 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt VI, İstanbul 1963, s. 2995-2997.
176 A.g.e., s. 3013.
177 A.g.e., s. 3059.
178 Öztuna, Cilt 1, s. 501-527.
179 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt VI, s. 3083-3085.
180 A.g.e., s. 3151-3156.
181 A.g.e., s. 3184-85.
182 A.g.e., s. 3185.

183 A.g.e., s. 3186.
184 A.g.e., s. 3186.
185 A.g.e., s. 3188.
186 A.g.e., s. 3231.
187 A.g.e., Cilt VI, s. 3276-77.
188 Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Cilt VII, Ankara 1956, s. 352.
189 Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt VI, s. 3383.
190 A.g.e., s. 3411-12.
191 A.g.e., s. 3453-55.
192 A.g.e., s. 3563.
193 A.g.e., s. 3648-3650.
194 Öztuna, Cilt 1, s. 672-674.

Adil Şen, İbrahim Müteferrika ve Usûlü'l-Hikem fî Nizâmi'Ümem, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995.

Adnan Adıvar Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul 1982.

Adnan Adıvar, Bilim ve Din, Remzi Kitabevi, İstanbul 1980.

Afşar Timuçin, Düşünce Tarihi, İstanbul 1992.

Ahmet Gül, Osmanlı Medreselerinde Eğitim-Öğretim ve Bunlar Arasında Dâru'l-Hadîslerin Yeri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1997.

Ahmet Turan Arslan, "XVI. Asır Osmanlı İlmî Hayatına Genel Bir Bakış", Osmanlı, Cilt 8, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999.

Alâaddin Ali Tûsî, Tehâfütü'l-Felâsife (Kitâbu'z-Zuhr), Çeviren: Recep Duran, Ankara 1990.

Alexandre Koyre, Yeniçağ Biliminin Doğuşu, Çeviren Kurtuluş Dinçer, İstanbul 1989.

Aydın Sayılı, "Üçüncü Murad'ın İstanbul Rasathanesindeki Mücessem Yer Küresi ve Avrupa ile Kültürel Temaslar", Belleten, Cilt XXV, Sayı 99, 1961.

Cevat Izgi, Osmanlı Medreselerinde İlim, İz yayıncılık, 1997, Cilt 1.

Daniel Boorstin, Keşifler ve Buluşlar, Çeviren Fatoş Dilber, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1996.

Edward Grant, Orta Çağda Fizik Bilimleri, Çeviren Aykut Göker, V Yayınları, Ankara 1986. Ekmeleddin Ihsanoğlu, Büyük Cihad'dan Frenk Fodulluğuna, İletişim Yayıncılık, İstanbul 1996. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Cilt VII, Ankara 1956.

Hoca Sadettin Efendi, Tâcüt't-Tevârîh, Hazırlayan: İsmet Parmaksızoğlu, Cilt 5, Ankara 1992. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, TTK Basımevi, Ankara 1961. J. D. Bernal, Modern Çağ Öncesi Fizik, Çeviren: Deniz Yurtören, Tübitak Yayınları, 1995. Kâtib Çelebi, Keşfü'z-Zünûn, Cilt 1, İstanbul 1941.

M. Mirmiroğlu, Fâtih Sultan Mehmed Devrine Ait Tarihî Vesikalar, İstanbul 1945. Refik Ahmet Sevengil, Fâtih Devrinde Alimler, Sanatkârlar ve Kültür Hayatı, İstanbul. Resimli-Haritalı Mufassal Osmanlı Tarihi, (bir heyet tarafından yazılmıştır), 6 cilt, İstanbul 1957. Richard S. Westfal, Modern Bilimin Oluşumu, Çeviren: İsmail Hakkı Duru, V Yayınları, Ankara
1987.

Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, 4 cilt, İstanbul 1990.

Sevim Tekeli, Esin Kâhya, Melek Dosay, Remzi Demir, Hüseyin G. Topdemir, Yavuz Unat, Ayten Koç Aydın, Bilim Tarihine Giriş, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara 1999.

Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, 2 cilt, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1998.

  
2686 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın