• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Yazarlar
Türk Tasavvuf Kültüründe Bir Şeyhler Ailesi: Şemsî-Sivâsîler / Yrd. Doç. Dr. Cengiz Gündoğdu

Onüçüncü asırda İran'da kurulan Halvetiyye tarîkati değişik bölgelere dağılan halifeleri vasıtasıyla Anadolu, Balkanlar, Suriye, Mısır, Kuzey Afrika, Sudan, Habeşistan, ve Güney Asya'yı da kapsayan geniş bir muhite yayılmış ve zamanla en çok kol ve şûbeye sahip olan bir tarikat hüviyeti kazanmıştır.

XIII. asrın sonlarına doğru Ahî Yûsuf Halvetî tarafından açılan bir zaviye ile Anadolu'ya girmiş,1 Sadreddîn Hiyavî'nin (Ö.1455, Şamahı) halîfelerinden Amasyalı Pir İlyas (Ö.1433, Şamahı) vasıtasıyla Amasya ve civar muhitlerde yayılmıştır.2 Tarîkatın İstanbul'a ilk defa girişi ise Cemal Halîfe diye bilinen Cemaleddîn İshak Karamanî (Ö.1527) vâsıtasıyla olmuştur.3 İstanbul'da ilk defa halvetî âyînini neşreden de bu zâttır.4

Kuruluşundan itibaren Sünnî şeklini muhâfaza eden bu tarîkatın uç beyliklerinin dînî hayâtı üzerinde doğrudan doğruya mühim bir te'sîri olmamakla birlikte Anadolu'ya yerleşir yerleşmez Ahî teşkilâtıyla sıkı bir alâka peyda ederek, müntesiplerini artırmış ve kuvvetlenmiştir.5

XV. asırdan itibaren Anadolu'da faaliyetleri artarak devam eden Halvetîlik, Türk insan ve cemiyetine en fazla müessir olan tarîkatlerden biri belki de birincisi olmuştur. Bu tarîkat her sınıftan insana hitâp eden ve mensûpları arasında muhtelif meslek erbabını görmek imkânı olan bir gönül ocağı şeklinde müşâhede edilmektedir. Siyâset, askerlik, fikir ve sanat dünyâsının birçok ünlülerinin de, ya doğrudan veya bilvesile Halvetîlik'ten feyz aldıklarını bilmekteyiz.6

Türk cemiyetine geniş ölçüde müessir olmuş bu tarîkatın keyfiyet planında taşıdığı özellik kemmiyet planında da kendini göstermiş, Osmanlı döneminde İstanbul başta olmak üzere pek çok beldede Halvetî tekkeleri ekseriyeti oluşturmuştur.

Çalışmamızda işte bu tarîkatı tarihî süreçte temsil eden meşayih silsilesi takdim edilecek, özellikle de Horasan civarında yetişen bilginlerin ve tasavvuf büyüklerinin batıya doğru gönderdikleri temsilcilerinden oluşan ve Sivas civarında yerleşip, Anadolu'da Türk kültürü ve tasavvufuna yön vermiş olan Şemsî ailesinden meşhur şahsiyetlerle, bu şahsiyetlerin oluşturduğu Şemsî-Sivâsî kolu tanıtılmaya çalışılacaktır.

Kurucu Pirden Yahya Şirvânî'ye Halvetî Silsilesi

İslâm dünyasının en yaygın tarîkati olan Halvetiyye adını kurucusu olan Ömer b. Ekmelüddîn el-Halvetî'den (Ö.1349 veya 1397, Tebriz) almaktadır.

Ömer el-Halvetî'nin vefatından sonra tarîkatın silsilesi Ahî Mirem Muhammed el-Halvetî (Ö.1410, Kırşehir), Hacı İzzeddîn Türkmânî (Ö.1424, Merâğa), Sadreddîn Hıyâvî (Ö.1455, Şamahı) ile devam ederek tarîkatın ikinci piri veya gerçek kurucusu diyebileceğimiz Seyyid Yahyâ Şirvânî'ye (Ö.1463-64, Bakü)7 ulaşmıştır.8

Halvetiyye tarîkatı Yahyâ Şirvânî'ye gelinceye kadar Önemli bir yayılma kaydedememiştir. Etrâfa halîfe gÖnderip tarîkatı neşretme işi ilk defa bu zat tarafından başlatılmıştır.9

Yahyâ Şirvânî'nin irşâd halkasında yetişen ve tarîkatın Anadolu'da yayılmasında etkin olan meşhûr halîfeleri; Dede Ömer Rûşenî (Ö.1486, Tebriz),10 Alaaddîn Ali (1462), Pir Şükrullah Ensârî (Ö.1463), Habîb Karamânî (Ö.1496, Karaman)11 Pîr Bahâeddîn Erzincânî (ö.1464)12 ve Ziyâeddîn Yusuf Şirvânî'dir.13

İlk defa Yahyâ Şirvânî'nin Ölümünden sonra kollara ayrılmaya başlayan Halvetiyye'nin Yahyâ Şirvânî'den sonra ayrıldığı dört ana kol kuruluş tarihlerine göre şöyle sıralanmaktadır:

Dede Ömer Rûşenî (Ö.1486, Tebriz) tarafından kurulan Rûşeniyye, Pîr Bahâeddîn Erzincânî'nin halîfesi14 Cemal Halvetî (Ö.1494, Tebük)15 tarafından kurulan Cemâliyye, Ahmed Şemseddîn Marmaravî es-Sarûhânî (Ö.1505, Manisa) tarafından kurulan Ahmediyye16 ve Şemseddîn Sivâsî (Ö.1597, Sivas) tarafından kurulan Şemsiyye. Etüd konumuz da olan Şemseddîn Sivâsî'nin te'sis ettiği bu kol, Sivas ve bilhassa Zile yöresinde yayılmış ve faaliyet göstermiştir.17 Tarîkat Sivas'ta Şemsiyye dergâhında faaliyetine devam ederken, İstanbul'da da Abdülmecîd Sivâsî (Ö.1639) ve Abdulahad Nûrî (Ö.1651) ile temsil edilmiştir. Bilâhare bu zatların maharetiyle İstanbul'da Sivâsîyye şubesi ortaya çıkmıştır.18 Bu ön bilgilerden sonra şimdi de Şemsiyye kolunu Yahyâ Şirvânî'ye bağlayan silsileyi görelim.

Yahya Şirvânî'den Şemseddîn

Sivâsî'ye Halvetî Silsilesi

Şemsiyye koluna dâhil olan şeyhlerin Yahya Şirvânî'den Şemseddîn Sivâsî'ye ulaşan silsilesi şöyledir:

Yahyâ Şirvânî (Ö.1485)
Ziyâeddîn Yûsuf Mahdum Şirvânî (Ö.1485)
Mevlânâ Muhammed Rukiyye (ö.?)
Şahkubâd Şirvânî (Ö.1543-44)
Abdülmecîd Şirvânî (Ö.1563)
Şemseddîn Sivâsî (Ö.1597)

Necmü'l-Hüdâ19 ve Hediyyetü'l-İhvân'daki20 sıralamalardan hareketle Şemsiyye kolu icâzet-nâmelerinin bu silsiledeki sıraya göre verildiğini söyleyebiliriz.21 Nitekim Sâdık Vicdânî de, aynı silsileyi vererek; "Sivâsîyye kolu icâzetnâmeleri bu silsileyi havîdir." diyor.22 Bu kolun silsilesi Yahyâ Şirvânî'den Şemseddîn Sivâsî'ye diğer bir yolla da şu şekilde ulaşır:

Yahyâ Şirvânî (Ö.1485)
Habîb Karamânî (Ö.1497-98)
Hacı Hızır Amâsî (ö.?)
Muslihiddîn Halife (ö.?)
Şemseddîn Sivâsî (ö.1597).23

Şemseddîn Sivâsî ve Şemsiyye Kolu Şeyhleri

Şemseddîn Sivâsî'den sonra Şemsî dergâhında post-nişîn olan zatların silsilesini vermeden önce bu kolun kurucusu Şemseddîn Sivâsî ve kendisinden sonra Şemsî Dergâhı'nda post-nişîn olanlarla, Şemsîyye kolunun şubeleşmesi hakkında kısa bilgiler takdim etmek istiyorum.

Şemseddîn Sivâsî

"Kara Şems" olarak şöhret bulan24 ve "Şems-i Azîz", "Sivâsî-zâde"25 olarak da anılan Şemseddîn Sivâsî, 1519 târihinde Zile'de dünyâya gelmiştir.26 Taşkent ulemasından olan babası Ebü'l-Berekât Muhammed, Doğu Karadeniz sahillerinin Fatih Sultan Mehmed tarafından zaptı ve Rum Pontus Devleti'nin işgali üzerine bu çevre halkının İslamlaştırılması ve Türkleştirilmesi gayesi ile 1470 yıllarında Pontus (Trabzon) bölgesine getirilmiştir. Bilahare Amasyalı Hâcı Hızır'a27 intisab etmiş ve onun mürîdi olmuştur.28

Vehbi Cem Aşkun, Şemseddîn Sivâsî'nin Sivas'ta yaşayan torunlarından aldığı bilgiye dayanarak babası Ebü'l-Berekât Muhammed'in yirmi sekiz dervişiyle beraber Horasan taraflarından Zileye göç ettiğini, Hz. Hüseyin soyundan geldiğini ifade etmiştir.29 Hasan Yüksel 1627 tarihli Mufassal Tahrir Defteri kayıtlarına dayanarak bu rivayetin doğru olamayacağını yani bu yirmi sekiz dervişin Ebü'l-Berekât Muhammed'in değil Şemseddîn Sivâsî'nin dervişleri olduğunu tespit etmiştir.30

Aynı şahıs Tahrir Defteri kayıtlarına (H.1180 tarihli hüküm, SVBMA, Def. No: 1 s. 185) dayanarak şunları söylemektedir: "Ailenin Horasan'dan geldiğine ve 'Seyyid'liğine dair yaygın rivayet, bu husustaki ilk kaynak ve belgelerde yer almamaktadır. Yalnız, ailenin 'seyyid'liğine ilişkin iddialar (bilgiler) Şemseddîn Sivâsî'nin çocuklarından ve torunlarından itibaren belgelere yansımıştır."31

Kaynakların ifâdesine göre Şemseddîn Sivâsî, yedi yaşındayken babasının mürşidi olan el-Hâc Hızır Amâsî'nin duâsını almak üzere onunla birlikte Amasya'ya gidip, Şeyhin duâsını aldıktan sonra memleketine dönmüş, Zile'nin ileri gelen âlimlerden sarf ve nahiv ilimlerini tedristen sonra Tokat'a büyük kardeşi Muharrem Efendi ve İbrâhîm Efendi'nin yanına gönderilerek orada Arakiyeci-zâde Mevlânâ Şemseddîn Efendi'nin derslerine devâm etmiştir. Kısa sürede naklî ve aklî ilimlerde ilerleyen Şems daha sonra İstanbul'a giderek ilmini ikmâle çalışmış, burada temayüz edip belli ilmî rütbeleri elde etdikten sonra, bilâhare Sahn Medreseleri'nden birine müderris olmuştur.32 Fakat bazı müderris ve kadıların mevki ve makâm için küçülmelerini ve çeşitli hakaretlerle aşağılanmalarını görünce bu durumdan rahatsız olup bilâhare görevinden istîfâ etmiştir.33

Şemseddîn Sivâsî daha sonra Hacca gitmiş (1591),34 dönüşte Zile'ye yerleşerek ders okutmaya ve halka va'z vermeye devam etmiştir. Cumapazarı'na (Ezinepazarı) giderek babasının şeyhi Hacı Hızır'ın halîfelerinden olan Muslihiddîn Halîfe'ye intisâb edip, onun nezdinde dördüncü tavır'a (Nefs-i mutmainne) kadar yükselmiştir.35 Şeyhinin vefâtı üzerine Tokat'ta ilim ve irfânıyla temayüz etmiş, şeyh Mustafa Kirbâsî'ye intisâb etmek istemişse de Mustafa Kirbâsî'nin yaşlılığını gerekçe göstermesi üzerine bu intisap gerçekleşmemiştir.36 Buradan tekrar Zile'ye dönen Şems, Şeyh Abdülmecîd Şirvânî 'nin (Ö.1563) Tokat'a geldiğini öğrenmesi üzerine Tokat'a giderek bu zâta intisâb etmiştir.37 Şemseddîn Sivâsî Abdülmecîd Şirvânî'nin terbiyesinde kısa sürede seyr ü sülûkunu tamamlamış ve ona on bir yıl hizmet edip hilâfet alarak Zile'ye dönmüş, tâlibleri teslîk ve irşâda devâm etmiştir.38 Şems bu minval üzere elli yıl kadar seccâde-i irşâdda bulunmuştur.39

Sivas Vâlisi Hasan Paşa Sivas'ta bir câmi (Meydan Câmii veya Yeni Câmi) ve dergâh yaptırmış, irşâd konusundaki ehliyetini öğrendiği Şemseddîn Sivâsî'yi şeyhlik ve imâmlık yapmak üzere Sivas'a dâvet etmiş, o da bu dâveti kabûl ederek âilesi ve talebeleriyle birlikte Sivas'a yerleşip, 1597 târihine kadar burada ta'lim ve irşâd faaliyetlerini sürdürmüştür.40

1627 tarihli Mufassal Tahrir Defteri suretinde Şemseddîn Sivâsî'nin ilmiye sınıfında en yüksek derece olan "Mevlanâ" payesine eriştiği ve "Diyar-ı Rûm'da vücûd-ı mahz-ı hüsn-i âlem" olduğu ve vâizlik vazifesiyle görevli bulunduğuna işaret edilmektedir.41

Zâhiri ve bâtınî ilimlerde ârif, riyâzet ve takvâsıyla meşhûr olan Şemseddîn Sivâsî, Kânûnî, II. Selim, III. Murâd, III. Mehmed, zamânında İstanbul'da va'z ve irşâdda bulunmuş, hepsinden hürmet görmüştür. O sâdece sultanların değil devrinde yaşayan ulemânın da teveccühüne mazhar olmuştur.42

III. Mehmed'le birlikte Eğri Seferi'ne sûrî cihâdı da ikmâl gâyesiyle iştirâk eden43 Şemseddîn Sivâsî, seferden dönüşte bir süre İstanbul'da istirâhattan sonra Pâdişahın ısrârına rağmen İstanbul'da kalamayıp, rahatsızlığı gerekçesiyle müsâade alarak Sivas'a dönmüştür. Yaşlılığı sebebiyle seferde çekmiş olduğu zahmet ve şiddetli soğuktan da etkilenenmesi sonucu44 1597 târihinde Sivas'da vefât etmiştir.45

Namazını Receb Sivâsî kıldırmış, daha önceleri va'z ve irşâdda bulunduğu Meydan Câmii hazîresine defnedilmiştir. Bilâhare kabrinin üzerine kümbet yapılmıştır.46 Günümüzde Sivas ve çevresinde önemli ziyâret yerlerinden biri olarak görülen bu türbe Meydan Câmii'nin avlusunda bulunmaktadır. Muhammed Nazmî burasının kendi döneminde mü'minler tarafından ziyâret edildiğini ve şehrin belâ ve musîbetlerden korunması için duâlar edildiğini, yapılan duâların kabûl edildiğine inanıldığını belirtmektedir.47

Eserleri tetkik edildiğinde onun, selef îtikâdına bağlı müteşerri' bir sûfî olduğu, ehl-i sünnet akîdesine muhâlif, Râfizî, Bektâşî ve Hurûfîler gibi gruplara karşı son derece sert çıkışlarda bulunan, Sünnî akîdenin harâretli bir savunucusu olduğu görülür.

Şemseddîn Sivâsî, hayâtını insanlara hizmete adamış, sâir zamânlarını ölünceye dek tekkesinde zikir ve tefekkürle geçirmiştir.48 Mevlânâ'nın Mesnevî-i Ma'nevi adlı eserini Ramazan ayında mürîdlerine okuyup açıklama gibi bir âdet edinmişti.49

Arapça ve Farsçayı o dillerde eser te'lif edecek derecede iyi bilen Şemseddîn Sivâsî oldukça velûd bir bir müellif olup, manzum ve mensur otuzdan fazla eser te'lif etmiştir. Bu eserlerden bir kısmı basılmış olup bir kısmı da kütüphânelerde yazma olarak bulunmaktadır. Eserlerinden birçoğu tasavvufî muhtevâlı olup, daha çok tasavvufî fikirlerini ifâde etme ve yayma gâyesiyle kaleme alınmıştır. Yâni onun eserlerinde görülen genel tema mücerred duyguları ifâdeden ziyâde halkı irşâda yöneliktir.50

Kurmuş olduğu kol ismine izafeten Şemsiyye olarak anılmıştır. Bu kolu temsîlen Anadolu'nun muhtelif yerlerine yayılmış pek çok halîfesi vardır.

Şemseddîn Sivâsî'nin kendi kadar şöhrete hak kazanmamış olsalar da dönemlerinde ilim ve irfanlarıyla temayüz etmiş üç kardeşi vardır. Şemsîliğin yayılmasında da etkili olmuş ve herbiri halvetî olan bu zatlar şunlardır:

Muharrem Zilî51

Horasan'dan gelip Zile'ye yerleşen52 Ebu'l-Berekât Muhammed'in dört oğlundan en büyüğü53 olan Muharrem Efendi, Halvetî büyüklerinden Abdülmecîd Şirvânî'nin (Ö.1563) talebesi ve halîfesidir.54

Muhammed Nazmî'nin ifâde ettiğine göre; Muharrem Efendi âlim, fazıl, muttakî bir zât olup, dünyâdan göçtüğünde, kitâptan başka tereke bırakmamıştır.55 1591 târihinde Zile'de vefât etmiştir.56 Kabri, Zile Devlet Hastanesi'nin önünde babasının kabrinin yanındadır.

Recep Sivâsî Necmü'l-Hüdâ'da Muharrem Efendi'nin Abdülmecîd Sivâsî'den başka, Feyzullâh Efendi'57 ile Zile'de bir câmide görev yapan Abdülkerîm ve henüz tahsil görmekte olan Abdurrauf isimli üç oğlu olduğundan bahsetmektedir.58 Muharrem Efendi'nin bu erkek çocuklarından başka bir de Safâ isimli kız evladı vardır ki, bu kadın Abdülehad Nûrî'nin (Ö.1594) annesi olup,59 kocasının vefât etmesi üzerine Abdülmecîd Sivâsî'nin himâyesinde evlâtları Abdülehad Nûrî, Abdussamed Efendi ve Kâmil Ağa ile birlikte İstanbul'a hicret etmişlerdir.60

Birçok konuda faydalı eserler te'lif eden Muharrem Efendi'nin eserleri arasında Hediyyetü's-Sülûk fî Şerhi Tuhfeti'l-Mülûk'u;61 tarîkat âdâbı, şer'î hükümler ve hakîkat sırlarından bahseden oldukça faydalı bir eserdir.62 Mevlânâ Abdurrahman Câmî'nin Nefahâtü'l-Üns'ünü Kunûzu'l-Evliyâ adı altında Arapçaya nakl ve tercüme etmiştir.63 Eserlerinden yalnızca Hâşiye ale'l-Câmî64 basılmıştır. Bunlardan başka Arapça olarak te'lif ettiği Menâkıbü'l-Eimmeti's-Selâseti 'alâ Mezhebi Ehli's-Sünneti ve'l-Cemâ'ati,65 Telhîsü'l-Miftâh mine'l-Me'ânî ve'l-Beyân,66 Mecmaü'l-Mehâsin,67 Zübdetü'l-Âsâr fî Şerhi Muhtasari'l-Menâr, Hâşiye 'ale'l-Fevâidi'z-Ziyâiyye 'ale'l-Kâfiye, adlı önemli eserlerini de sayabiliriz.

Şeyh İbrâhîm Cemaleddîn

Ebû'l-Berekât'ın Muharrem Efendi'den sonra ikinci oğlu olan Şeyh Ebü'l-Meâlî İbrâhîm Cemaleddîn, aynı zamânda Necmü'l-Hüdâ adlı eserin sâhibi Receb Sivâsî'nin babasıdır. Şemseddîn Sivâsî ile Sivas'a hicret etmiş, Hasan Paşa Câmii'nde imâm iken, 1591 târihinde vefât etmiştir. Erzani denilen kabristanda medfundur.68

Mevlânâ İsmâil Efendi

Ebû'l-Berekât'ın Şemseddîn Sivâsî'den sonra gelen oğlu Mevlânâ İsmâil Efendi'dir. Bu zât Semseddîn Sivâsî'den ilim tahsil etmiş, özellikle fıkıh ve hadîs ilminde temâyüz etmiştir. 1591'de Şemseddîn Sivâsî ile birlikte hacca gitmiştir. Bu zatın iki oğlu vardır. Bunlardan biri, Hasan Paşa Camii'nin hatibi olan ve Sivas'taki eşkıyalar tarafından öldürülen Fazlullah Efendi, diğeri ise, Şemseddin Sivasî'yle birlikte İstanbul'a giden ve orada Sultan Murad'ın hocası Sadeddîn Efendi'den dersler alıp, sonra da bazı medreselerde müderrislik yapan Avnullah Efendi'dir.69

Muhammed Nazmî'nin ifâde ettiğine göre bu zâtların hepsinin evlâtları Hz. Ali ve Hz. Hızır'ın duâları bereketiyle âlim, fazıl, ârif, kâmil ve verâ sâhibi muttakî kimseler olarak temayüz etmişlerdir.70

Bu arada, 1627 tarihli Mufassal Tahrir Defteri suretinde Şemseddîn Sivâsî'nin bütün kardeşleri, evlatları ve dervişlerinin her tür vergiden muaf ve müsellem oldukları belirtilmektedir.71

Şemseddîn Sivâsî'den Sonra Şemsî Dergâhı Post-nişînleri

Şemseddîn Sivâsî'nin vefatından sonra makamına Şemseddîn Sivâsî'nin oğlu Pîr Mehmed Efendi geçmiştir.72

Bu zâtın da iki yıl sonra (1599) vefâtı üzerine yerine Şemseddîn Sivâsî'nin dâmâdı Şemsî Dergâhı ikinci postnişîni Recep Sivâsî (Ö.1605 veya 1607)73 geçmiş ancak kısa bir süre sonra o da vefat etmiştir.74 Bunun üzerine halife ve dervişler o sırada Zile'de irşâd hizmetini yürüten Abdülmecîd Sivâsî'nin Sivas'da Şemseddîn Sivâsî Dergâhı'nda irşâd için ikametleri husûsunda ittîfâk edip davet etmişler, Abdülmecîd Sivâsî de onların dâvetlerine icâbet ederek Sivas'a gelmiştir.75 Halîfeler teberrüken bîatlarını yeniledikten sonra76 Abdülmecîd Sivâsî, Şemsiyye Dergâhı'nda77 meşihât makâmına oturmuştur.

Böylece Şemseddîn Sivâsî'den sonra Şemsi Dergâhı'nda sırasıyla şu zatlar post-nişîn olmuşlardır:

1) Pîr Mehmed Efendi (ö.1597)78 (Şemseddîn Sivâsî'nin büyük oğlu)
2) Recep Sivâsî (Ö.1599 veya 1600) (Şemseddîn Sivâsî'nin yeğeni ve dâmadı)
3) Abdülmecîd Sivâsî (ö. 1639) (Şemseddîn Sivâsî'nin yeğeni)

Bu arada şunu da hatırlatalım ki, Sivas'taki dergâhta post-nişînlik görevi Recep Sivâsî, Abdülmecîd Sivâsî ve aşağıda silsiledeki yerini göstereceğimiz Ahmed Sûzî hariç hep babadan oğula intikal ederek devam etmiştir.

Abdülmecîd Sivâsî'nin aşağıda da bahsedeceğimiz üzere İstanbul'a davetiyle birlikte Şemsîlik için yeni bir kapı açılmış ve bu kolun faaliyetleri Sivas'ta devam etmekle birlikte ağırlıklı olarak İstanbul ve çevresine kaymıştır. Şimdi bu kapının açılmasına sebep olan Abdülmecîd Sivâsî'yi kendisi hakkında yapmış olduğumuz Bir Türk Mutasavvıfı Abdülmecîd Sivâsî, Hayatı, Eserleri ve Tasavvufî Görüşleri adlı çalışmamızdan ihtisâr ederek kısaca tanımaya çalışalım.

Abdülmecîd Sivâsî

1049 yılında Zile'de doğan Abdülmecîd Sivâsî, "Sivâsî" nisbesiyle meşhûr olmuştur. Babası Muharrem Efendi ve amcası Şemseddîn Sivasî'den zâhirî ilimleri tedris eden Abdülmecîd Sivâsî'nin, gerek Halvetî şeyh ve halîfelerinden oluşan, devrinde ilim, irfân ve takvâsıyla temâyüz etmiş âilesi, gerekse sosyal çevresi îtibâriyle kendisinin iyi bir şekilde yetişmesine müsâit bir ortam içinde doğup büyümüştür.

Hemen bütün âile efrâdı Halvetî olan Abdülmecîd Sivâsî'nin pek tabii olarak küçük yaştan îtibâren bu çevrenin kültüründen etkilendiğini söyleyebiliriz. Otuz yıl kadar bu çevrede medrese tahsîlini sürdürdükten sonra tasavvufa yönelerek amcası Şemseddin Sivâsî'ye intisâb etmiş, kısa zamanda sülûkünü tamamladıktan sonra hilâfet almış, amcasının ölümü üzerine Sivas'daki Şemsî Dergâhı'na şeyh olmuştur.

Abdülmecîd Sivâsî meşîhat makâmına oturduktan sonra irşâd konusundaki mahareti sebebiyle pek çok kimsenin tarîkate intisap etmesinde ve Şemsîliğin Sivas ve çevresinde yayılmasında etkili olmuştur.

Böylece Abdülmecîd Sivâsî, ilim ve irfân yolunda kazandığı şöhreti sebebiyle III. Mehmed tarafından bir hatt-ı hümâyün'la İstanbul'a davet edilmiş, o da bu çağrıyı kabul edip İstanbul'a göç etmiştir79 İstanbul'a taşındıktan sonra bir taraftan tekkesinde mürîdlerini irşâda çalışırken, diğer taraftan da başta Ayasofya olmak üzere İstanbul'un merkez câmilerinde verdiği va'zlarla halkı irşâd etmeye devâm etmiş, Sultan Ahmed Câmii'nin yapılmasıyla buraya vâiz olarak atanmış ve hizmetini yürütmüştür. Sivâsî'nin pek çok ilim adamı ve vâizler zümresinin bulunduğu bir dönemde İstanbul'un önemli câmilerine vâiz olarak tâyin edilmesi ve bu va'zlara aşırı rağbet gösterilmesi, onun ilmî kapasitesi yanında, iyi bir hatip olduğunu ve içinde yaşadığı toplumla bütünleşebildiğini ortaya koymaktadır.

Devrin idarecileriyle ve özellikle padişahlarla iyi ilişkiler içinde olmuş, zaman zaman toplumdaki bozulmalara dikkat çekerek idârecileri uyarmış, bunu yaparken sözünü esirgememiştir. Diğer taraftan devlete hizmet ve sadâkati benimsemiş, pâdişahları ulü'l-emr görüp onları yeri geldiğinde övmekten de geri durmamıştır. Devrinde Halvetiyye tarîkatının önde gelenlerinden olup, pek çok mürid yetiştirmiş, Anadolu'nun çeşitli bölgelerine halifeler göndermiştir. Aşağıda da değineceğimiz üzere Halvetiyye tarîkatı onun sayesinde taşradan merkeze taşınmış, Sivasiyye Şubesi adıyla faaliyetlerini sürdürmüştür. Şemsiyye kolunu taşradan merkeze taşmış olması, onun şahsiyetinin ve bağlı bulunduğu tarîkatı temsîl kabiliyetinin gücünü ortaya koyması bakımından önemlidir.

Abdülmecîd Sivâsî'nin yaşadığı dönemde Osmanlı'nın kurucu güçlerinden olan tarîkat ve medrese erbâbı arasında dikkat çekici olaylar tezâhür etmiş, tekke-medrese münâsebetleri daha önceki dönemlerden farklı olarak ilmî ve ahlâkî çizgiyi aşmış, her iki tarafın birbirlerine bakışında değişme ve sertleşme görülmeye başlamıştır. Bu tezâhürler, söz konusu çevrelerin birbirlerini toplumdaki bozulmalardan sorumlu tutup, idâreye şikâyet etmeleri ve değişik mahfillerde birbirlerini suçlamaları şeklinde kendini göstermiştir. Bu sebepten dolayı da her iki taraf arasında ciddî tartışmalar cereyân etmiştir. Sivâsî bu tartışmalara doğrudan katılarak, tasavvuf ve tarîkatleri savunmuştur. Bu tartışmalarda mutasavvıfların savunduğu fikirler Sivâsî ile; karşı görüşler de Kadızâde Mehmed Efendi80 ile özdeşleşmiş ve taraflar arasındaki tartışmalar "Kadızâdelîler-Sivâsîler" mücâdelesi olarak târihe geçmiştir. Kadızâde'nin sebep olduğu bu münâkaşaların doğurduğu vahim sonuçlar karşısında döneminde İstanbul'da birçok mutasavvıf ve âlim bulunmasına ve bunların Kadı-zâdeli vâizlerin yaptıklarından rahatsız olmalarına rağmen çözüm üretememiş veya ilgilenmemişlerdir. Neticede bilgi birikimleri ve yetkinlikleri giderek zayıflayan ulemâ sınıfının yarattığı boşluğu, halk üzerinde etkili bağnaz vâizlerin doldurması buna karşılık Sivâsî'nin öne çıkıp mücadele etmesi ona önemli bir tarihi kişilik de kazandırmıştır.

Bu iki grup arasındaki tartışmalar Kadı-zâdelileri temsilen Üstüvânî Mehmed Efendi (ö. 1661) ile sûfîleri temsilen Abdülmecîd Sivâsî'nin halifesi Abdülahad Nûrî ve bunlardan sonra da üçüncü kuşakta Mehmed Vanî Efendi ile Niyazî Mısrî arasında aynı şiddette devam etmiş, bu hal Köprülü Mehmed Paşa'nın veziriâzamlığına kadar sürmüştür. Köprülü Mehmet Paşa (Ö.1666) ileri gelen ulemâyı toplayıp bu vâizlerin davranışlarının doğru olup olmadığını görüşmüş, onlar da bunların hareketlerinin bâtıl olduğunu beyân edip, fitne çıkaranların cezâlandırılmaları gerektiğini söylemişlerdir.81 Ulemanın kanaatlerini paylaşan Köprülü, şeyhleri ve tekkeleri bunların elinden kurtararak Kadı-zâdeliler hareketinin fiilen sona ermesini sağlamıştır (1656).

Yine Abdülmecîd Sivâsî'nin yaşadığı dönemde tarîkatlerin yaygınlığı artmış, buna bağlı olarak tarîkat zümreleri arasında muhtelif kanâat ve inanç farklılıkları da gelişmiştir. Bunlardan bir kısmının tavırları şerîatın zâhirine uygun, bâzılarınınki de aykırı olduğundan, bu sonrakiler hakında bâzen devlet tarafından tâkibat yapılmış, onlar da faaliyetlerini gizli olarak sürdürmüşlerdir. İşte Abdülmecîd Sivâsî de bu dönemde bir taraftan tarîkatlere karşı yürütülen taassub ile mücâdele ederken, diğer taraftan da, faaliyetlerini gizlice sürdüren Melâmîler ve özellikle İdris-i Muhtefî'nin şerîata muhâlif gözüken görüş ve davranışlarına şiddetle karşı çıkmış, herkesin havsalasına sığmayacak taşkın fikirlerin yayılmasına mâni olmaya çalışmıştır. Onun bu tavrını şerîata bağlılıktaki hassâsiyetine ve kişisel mizâcına bağlamak mümkündür. Ayrıca bu durum onun devletin bu tür hareketlere bakışıyla paralellik arz ettiğini de göstermektedir.

Sivâsî'nin en mümeyyiz vasfı belki de Ehl-i Sünnet'in sıkı bir bağlısı ve savunucusu olmasıdır. Onun bütün arzusunun Müslümanların yaşayışlarını Kur'an ve sünnete uydurmaları ve ahlâklarını yüceltmeleri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu doğrultuda o, gerek tarîkat gerekse şerîat meselelerini îzah ederken, İslâmî geleneğe uymuş, görüşlerini dile getirirken âyet ve hadîsleri sıkça kullanmış, farklı kaynaklardan yaptığı nakillerle bu görüşlerini te'yid etmeye çalışmıştır.

Müteşerri' bir sûfî vasfıyla öne çıkan Sivâsî, tarîkat anlayışında tevhîd merkezli, hâlis niyet esâslı ve amelî ağırlıklı davranmayı hâkim kılma çabasındadır. Çünkü o, bir şeyi nazarî olarak bilmenin, fiilen yaşanmadıkça insana fazla bir şey kazandırmayacağı kanâatindedir. Bunun için, ona göre gerekli olan, öncelikle şerîatı yaşamak, sonra bir mürşidin rehberliğinde nefsi tezkiye ve rûhu tasfiye ile sülûkünü tamamlamaya çalışmaktır. Sivâsî'ye göre bu yol ruhsat değil azîmet yoludur. Onun ısrarla vurguladığı husûs, nefse muhâlefet edip, doğrudan Allah'a yönelmek, Allah'tan alıkoyan şeylerden uzak durup, sâlihlerle sohbet ve kâmil bir şeyhin rehberliğinde yürümektir. Çünküamellerin sahîh olması ancak bu husûslara bağlılıkla mümkündür.

Sivâsî tasavvufî görüşlerini verirken meseleye bir pratisyen ve eğitici sıfatıyla yaklaşmış, sülûkun tatbîkî yönüne eğilmiştir. Yâni o, tasavvufun teorik yönüyle ele alınmasındansa, bizzat yaşayarak ortaya koymadan yanadır. Bunun yanında tasavvufun teorik yönüne de değinmiş, vahdet-i vücûd anlayışına yakın açıklamalarda da bulunmuş, fakat bu meselelerle ehil olanların ilgilenmesini istemiştir.

Sivâsî tasavvuf meselelerine ve tarîkat âdâbına vâkıf bir şahsiyet olduğu halde tarîkat usûl ve âdâbı açısından tecdîde gitmemiştir. Yaptığı hizmetlerden ve birçok halîfe yetiştirip tarikatin yaygınlaşmasında etkili olmasından dolayı Şemsiyye kolunun Sivâsiyye ismiyle anılmasına sebep olmuştur. Anadolu'nun değişik yerlerine birçok halîfesi vardır.

Sivâsî'nin yirmiden fazla eseri bulunmaktadır. Bu eserlerden bir kısmı te'lif, bir kısmı da tercümedir. Bu eserleri onun, tefsîr, hadîs, fıkıh, kelâm gibi dînî ilimlerle, Arapça ve Farsça gramer ilmine vâkıf derin bilgi sâhibi bir âlim ve tasavvuf kültürüne hâkim kâmil bir zât olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Sivâsî bu eserler yanında, yazdığı şiirler ve oluşturduğu Dîvan'ıyla da üzerinde durulmaya değer bir edebî kişiliğe sâhiptir. Şiirlerinde "Şeyhî" mahlasını kullanan Abdülmecîd Sivâsî, dönemindeki şâirlerden farklı olarak, şiiri sırf sanat telâkki etmemiş, şiirlerinin hemen hepsinde tekke şiiri tarzında tasavvufî muhtevâları yansıtmıştır. Netice olarak o, şiiri sanat için değil, halkın dinî, içtimâî ve rûhî eğitimi için bir vâsıta olarak kullanmış, düşünce ve fikirlerini okuyucuya sade bir tarzda ve samîmî bir şekilde ifâde etme ve aktarma gayretinde olmuştur. Ekserisi Türkçe olmakla berâber, az da olsa Arapça ve Farsça şiirler de kaleme almıştır. Ayrıca Mesnevî'ye yazmış olduğu şerhin, ilk Mesnevî şerhlerinden birisi olması ve Cezîre-i Mesnevî'ye yaptığı şerhin de diğerlerine nisbetle daha kapsamlı olması, onun bu sâhada da yetkili birisi olduğunu göstermektedir.

Türk tasavvuf ve tefekkür târihi, hattâ Türk edebiyât târihi açısından önemli bir şahsiyet olan Sivâsî 1639 yılında İstanbul'da vefât etmiş, Eyüp Nişanca'sında Nişancı Câmii civârında, kendisine âit evin bahçesinde defnedilmiştir.82

Abdülmecîd Sivâsî'nin tesbit edebildiğimiz kadarıyla biri erkek dört çocuğu olmuştur. Bunlardan erkek olan, Abdülbâki Efendi'dir. (Ö.1716) Diğer çocukları ise kız olup, en küçüğü; Râziye, ortanca kızı; Safiyye, büyük kızı ise; Âlime Hatun'dur.83 Hüseyin Vassâf, Sivâsî'nin kızlarından birini 1623 târihinde Abdülehad Nûrî ile evlendirdiğini nakletmekte ancak evliliğin bu kızlardan hangisiyle olduğunu belirtmemektedir.84

Şemsî-Sivâsî ailesi içerisinde seçkin bir yere sahip olan Abdülbâki Efendi 1614'de doğmuştur.85 "Sivâsî-zâde" diye meşhûrdur.86

İbtidâ ilimleri babasından tedris eden Abdülbâki Efendi, döneminin muhakkik ve müdakkik üstâdlarından da zâhirî ilimleri tedrîse devâm etmiş, bilâhare Şeyhulislâm Yahyâ Efendi'ye mülâzım (stajyer) olmuştur. Medrese tahsîlinde ilerleyerek Medâris-i Erba'îniyye'den (Kırk akçe medreseleri) mezun olmuş, resmî olarak haric medreselerinden birinde hocalık yapmıştır.87 Daha sonra "çocuk babasının sırrı üzeredir" sözü üzere; babasına bîat ederek tasavvuf yoluna intisâb etmiştir.88 Önceleri zâhirî ilimlere yönelmiş iken bilâhare bâtınî ilimlerde ilerleyerek zamânının önde gelenlerinden birisi olmuştur.89

Babasının ölümü üzerine zâviyeleri ve Sultan Ahmet Câmii ile Fâtih Câmii dördüncü gün vâizliği (çarşamba) kendilerine tevcîh olunmuştur. Yetmiş üç yıl ser halka-i Tevhîd ve tezkîrde bulunmuş, kürsülerde hadîs ve tefsîr dersleri vermiştir.90

Muhammed Nazmî'nin ifâde ettiğine göre Abdülbâkî Efendi, zâhid, müteşerri', verâ ehli, kerâmet ve makâm sâhibi birisi olup, pek çok halîfe ve muhibbi vardı. Aşırı derecede tevâzu ehli birisi olup, halk tarafından da oldukça çok sevilirdi.91

1710 senesi Rebiülevvel ayının 15. Çarşamba gecesi vefât etmiş, cenâzeleri Eyüp Nişanca'da babasının türbesi yanına defnedilmiştir.92

Şemsiyye'nin İstanbul'da Temsili

Abdülmecîd Sivâsî'nin İstanbul'a göçüyle beraber Şemsilik İstanbul da temsil edilmeye başlanmış bu arada Abdülmecîd Sivâsî'den boşalan Şemsedin Sivâsî Dergâhı post-nişînliği de aşağıda silsilelerini vereceğimiz şahıslar tarafından devam ettirilmiştir. Bu dergâhta Abdülmecîd Sivâsî'den sonra poşt-nişîn olan meşâyih silsilesini vermeden önce kısaca Şemsiyyenin İstanbul'daki gelişim ve değişim vetiresine bakmak faydalı olacaktır. Ancak daha önce Abdülehad Nûrî'den bahsetmemiz gerekiyor.

Abdülehad Nûrî

Abdülehad Nûrî, 1594-95 târihinde Sivas'da doğmuştur.93 Babası, Abdülmecîd Sivâsî'nin amcası İsmâil Efendi'nin oğlu Kadı Muslihiddîn Mustafa Sâfâyî, annesi de yine Abdülmecîd Sivâsî'nin kız kardeşi Safâ Hatun'dur.94 Küçük yaşta babasını kaybeden Abdülehad Nûrî, dayısı Abdülmecîd Sivâsî'nin'nin himâyesinde annesi ve kardeşleriyle birlikte İstanbul'a hicret etmiştir.95

Sivas'da daha küçük yaşta iken Kur'ân, Arapça nahiv ve sarf dersleri almış olan Abdülehad Nûrî, İstanbul'a geldikten sonra devrin ileri gelen ulemâsından zâhirî ilimleri tedris ederek kısa zamânda ilmî seviyesiyle temâyüz etmişti. Yaşı yirmiye ulaştığında telife başlamış, her kesimden insanın istifâde edebileceği muhtelif dînî mesele ve mevzûlar üzerine yirmiyi aşkın eser meydana getirmişti.96 Muâsırları tarafından bestelenmiş ilâhîleri de vardır.

Amcasına bağlılığını ona intisâb ederek tarîkat yoluyla da sürdüren Abdülehad Nûrî kısa zamânda onun telkîn ve teslîkiyle "usûl" ve "fürû"dan oluşan on iki ismi tekmîl etmiştir. Seyr u sülûkunu uzun riyâzât ve halvetlerle devâm ettirmiş, Muhammed Nazmî'nin kendisinden naklettiği ifâdelere göre kırk erba'îni peş peşe çıkarmıştı.97

Onun peş peşe kırk erba'în çıkarmasına karşı hayranlığını ifâde eden Hüseyin Vassâf, bu duygularını şöyle dile getirmektedir: "kırk erba'în 1600 gün eder. Muttasılan 1600 gün hâl-i îtikâfda yaşamak, işitilmemiş riyâzetlerdendir. İnsan, neş'e-i mânânın açılması emrinde gösterilen şu mücâhedeyi nazar-ı teemmüle alırsa, Abdülehad Nûrî'nin ne büyük bir zât olduğuna muttali olabilir."98

Bu kırk erba'îni tamamladıktan sonra Sivâsî Efendi ona: "Abdülehad, sana bu kadar riyâzât ve mücehedât ile teslîkimize sebep, bir zaman gelecek sen İstanbul'da ferîd (benzeri nâdir bulunan) bir mürşid-i kâmil olacaksın. Zamânında olan şeyhlerin, bütünü sana serfürû (itâat etme, saygı duyma, söz dinleme) ve ilticâ ve mürâcaat edecekler. Herkesin sana tâbi olması için bu kadar gayret göstermen gerekiyordu. Bu durumda, Hz. Resûlullâh'in (s.a.v.) işâret-i şerîfeleri ile, Midilli'ye99 halîfe nasb ve tâyin olundunuz." diyerek seccâde, asâ, ridâ ve kemer verip duâ ederek derler ki: "En kısa zamânda, İstanbul'a nakl olunursunuz."100

Şeyhinin emrine uyarak annesini de yanına alıp Midilli'ye gitmiş, orada Sultan Mehmed tarafından yaptırılan câmide va'z ve irşâda başlamıştı. Burada zamânla şöhreti yaygınlaşmış, pek çok kimse kendisine mürîd ve muhib olmuştu.101 Sivâsî Efendi, halîfesinin buradaki faaliyet ve hizmetlerini duyduğunda: "Aferin! Abdülehad'ın mâlûmumuzdan ziyâde kuvvet-i tasarrufu varmış." diye kendilerini taltif etmişlerdir.102 Yine burada hizmet yaptığı sırada kendilerine mürîd olan Deryâ beylerinden Bâli-zâde Hasan Bey, Şeyhi için bir câmi ve zâviye inşâ ettirmiş,103 zâviyenin bütün giderlerini de üzerine alarak Abdülehad Nûrî'den sonra daonun halîfelerinin tekkeyi kullanmalarını şart koşmuştu.104

İstanbul'daki Mehmed Ağa Tekkesi'ne 1611'de Bezci-zâde Mehmed Muhyiddîn'in (Ö.1611) yerine Şeyh Sinan Efendi'nin (ö.1622) küçük oğlu şeyh olmuştu. Ancak yaşının küçük olması hasebiyle Şeyhulislâm onu tedrîse sevk edip, Abdülehad Nûrî'yi Midilli'de irşâd ile şöhret bulması ve daha önceden kendisine muhib olması hasebiyle Mehmed Ağa zâviyesine şeyh olarak görevlendirmek istemişti.105 Bunun üzerine Şeyhulislâm Yahyâ Efendi bir gün Sivâsî Efendi'yi ziyâret edip, Abdülehad Nûrî'yi İstanbul'a dâvet etmesini ve Mehmed Ağa zâviyesini kendisine teslîm etmek istediğini belirtir. Sivâsî Efendi de kabûl edip Abdülehad Nûrî'yi İstanbul'a çağırır (1621). O da şeyhinin emrine uyup İstanbul'a gelince, Sivâsî Efendi kendisini Şeyhulislâm'a gönderir. Şeyhülislâm da ona: "Abdülehad Çelebi, sana merhûm Mehmed Ağa zâviyesini tevcîh ettik. Bir şerîf zâviyedir." der. Şeyhülislâm'ın teklîfini şeyhine anlatıp görüşünü almak isteyen Abdülehad Nûrî'ye Şeyhi de; "Allah mübârek eylesin; Midilli Adası'nı feth ettin, çok ölü gönülleri ihyâ ettin, İnşâallâh İstanbul'da dahî tâlibînden cem-i gafir ve cem-i kesîrin hayât-ı ebediyesine bâis olursun. Heman durma yerine bir halîfe nasb edip, vâlideni ve dervîşlerinden murâd edenleri alub gelüb, zâviyende terbiye-i fukarâ ile mukayyed ol." emrini verir. O da emre uyarak şeyhinin söylediği gibi yapar ve Mehmed Ağa zâviyesinde 1623 senesi ikamet edip, mürîdleri terbiye ile meşgul olur.106 Böylece Abdülmecîd Sivâsî'nin Abdülehad Nûrî için söylemiş olduğu: "an-karib, İstanbul'a nakl olunursunuz." sözü de tahakkuk etmiş olur.

Abdülehad Nûrî İstanbul'a geldikten sonra 1623 târihinde şeyhine dâmâd olmuş ve tam yirmi sekiz yıl bu zâviyede şeyhlik yapmıştır.107 1635 târihinden îtibâren de İstanbul'un en büyük ve meşhûr câmilerinden olan Sultan Mehmed, Bâyezid ve Ayasofya Câmilerinde vâizlik yapmıştır.108 Sefîne yazarı onun Sultan Ahmed Câmii'nin inşâsı tamamlandıktan sonra küşâd (açılış) merâsiminde hazır bulunup, kürsüde va'z ettiğini nakletmektedir.109

Abdülehad Nûrî, ömrünün sonlarına doğru ders ve va'z vermeyi bırakmış, kendini tamâmen sâdık mürîd ve tâlibleri irşâda adamıştı. Tasavvuf ilmi ile rüyâ tâbirindeki mürşidâne kudreti herkes tarafından teslîm olunmuştu.110 1650 Muharrem'i sonlarına doğru hastalanmış ve 1 Ocak 1650 Cuma günü vefât etmiştir. 111 Sultan Ahmed Câmii'nde kırkbin kişi civârında bir cemâatin iştirâk ettiği cenâze namazını Abdülmecîd Sivâsî'nin oğlu Abdülbâki Efendi kıldırmıştı. Namazı kılındıktan sonra cenâzesi Eyüb Nişanca'daki Şeyhinin kabri yanındaki bahçeye defnedilmiştir. 112 Mezarının üzerine daha sonra Yûsuf Ağa-zâde Mustafa Ağa (Ö.1659) tarafından bir türbe yaptırılmıştır. 1970'li yıllara kadar perişan vaziyette olan Türbe günümüzde îmar edilmiş vaziyette olup, halkın ziyâretine açıktır.

Nûrî'nin en dikkat çeken özelliklerinden birisi, yetiştirdiği halifelerini özellikle İstanbul'daki önemli tekkelerde görevlendirmesi ve Sivasî ekolüyle İstanbul'daki Halvetî örgütlenmesinin geniş bir toplumsal zemine oturtup, taşra kökenli şeyh ailelerinin XVII. yüzyıl şehir hayatında kazandıkları nüfuzda katkısı olmasıdır.113

Nûrî'nin en dikkat çeken bir diğer özelliği de dönemde Kadızâde'nin yandaşları olan ve mutasavvıflara karşıtlıklarıyla bilinen vaizler zümresine karşı sûfiyyenin mukabil fikirlerini beyan ve onların görüşlerini red sadedinde gayet ciddi ve ilmi risaleler kaleme almış olmasıdır.114

Şemsiyye Kolu'nun Şubeleşmesi(Sivasiyye'nin Doğuşu)

Şemsîlik Abdülmecîd Sivâsî vasıtasıyla İstanbul'a taşınıp kısa zamanda yayılmasıyla birlikte ilk dönemlerde Şemsiyye'nin İstanbul'daki temsîlcisi konumunda iken bilâhare müstakil bir şûbe olma yoluna girmiş ve hem Şemsiyye hem de Sivâsîyye diye anılmıştır.

Gerek Abdülmecîd Sivâsî, gerekse Abdülehad Nûrî ve onların halîfe ve muhibleri tarafından İstanbul ve dışında geniş bir yayılma imkânı bulan Şemsîlik, netîcede Abdülehad Nûrî'ye nisbet edilen Sivâsîyye adı altında müstakil bir şûbe olarak anılmıştır. Her iki şekildeki isimlendirme yanında, gerek Vicdânî gerekse Vassâf, Şemsiyye'nin Abdülehad Nûrî tarafından İstanbul'da yayıldığı ve orada bir şûbenin teşekkül ettiği husûsunda birleşirler. 115 Vicdanî, Abdülehad Nûrî'nin, Halvetiyye'nin Şemsiyye şûbesini geniş bir şekilde İstanbul'da yaymış olduğundan dolayı ona Sivâsîyye kolunun kurucusu nazarıyla bakıldığını ifâde eder.116

Harîrî-zâde ve Sâdık Vicdânî, Şemsiyyeyi Halvetiyyenin dört ana kolundan biri olarak değerlendirip, incelerken ve Sivâsîyyeyi de Şemsiyye'nin bir şûbesi olarak gösterirken,117 Sefîne yazarı Şemsiyye'yi ve Sivâsîyye'yi "Sivâsîyye" bölüm başlığı altında ele almakta ve Sivâsîyye'nin Abdülehad Nûrî vâsıtasıyla İstanbul'da intişar ederek Şemsiyye adıyla bir Halvetî şûbesinin doğduğunu, bilâhare Şemsiyye'den de Sivâsîyye şûbesinin ortaya çıktığını belirtmektedir.118

Şemsiyye'den doğan bu şûbe aynı zamanda Şemsiyyenin tek ve son şûbesi olarak faaliyetini sürdürmüştür.119 Fakat Sivâsîyye şûbesi Abdülmecîd Sivâsî ve Abdülehad Nûrî, dönemlerinde İstanbul'da ve sâir bölgelerde kısa zamanda yayılmış olmasına rağmen, bu yaygınlığı ve şöhreti, onlardan sonra devam edememiştir.

Abdülehad Nûrî'nin halifelerinden Muhammed Nazmî (ö.1701) de bu husûsu dile getirirken şöyle demektedir: "Fî zemâninâ bu tâife-i âlî-şân ve bu zümre-i ârifân-ı kerâmet-ünvân ve bu câmi'-i kemâlât-ı insâniyye-i ilâhiyye olan mahbûb-ı cenâb-ı Rahmân, ekall-i kalîl, belki inkırâz mertebesine varmıştır."120 Muhammed Nazmî bu inkırâzın gerekçesini şöyle açıklamaktadır; "Hak budur ki, mürşidler ümmî olub, evlâd-ı meşâyih seccâde nişîn-i peder olalı, ekserî dervîşan, tağyirü'ş-şekli li-ecli'l-ekl etmişlerdir."121

Abdülmecîd Sivâsî Miskâlu'l-Kulûb adlı eserinde diğer bütün tarîkatler şerîat dışına çıksalar da Kur'ân ve sünnete bağlılıklarından dolayı en son kendinin de mensûb olduğu Halvetiyye'nin kalacağını, İbn Îsâ ve İbn Arabî'nin cifir hesabıyla bildirdiklerini söylemektedir.122 Sivâsî'nin söylediği anlamda diğer tarîkatlerin şerîate bağlı kalıp kalmadıkları bir tarafa, onların varlıklarını devam ettirmeleri noktasında Muhammed Nazmî'nin şu değerlendirmesi dikkat çekicidir: "Bizim zamânımızda, bu şerefli tâife (Halvetiyye), kerâmetleriyle tanınmış ârifler zümresi, ilâhî sıfatlara sâhib kâmil insanlar topluluğu çok azalmış, belki de inkiraz derecesine ulaşmıştır."123

Muhammed Nazmî'nin Hediyye'yi kaleme aldığı târihin 1599 olduğu dikkate alındığında daha o târihlerde bu tarîkatın hangi durumda olduğunu tahmin etmek mümkündür. Halvetiyye'nin, günümüzdeki durumu dikkate alındığında da bu tarîkatın diğer tarîkatlerden nüfûz ve te'sir bakımından daha etkin durumda olduğunu söylemek gerçekten mümkün görünmemektedir.

Sivâsiyye şûbesi faaliyetlerini Abdülehad Nûrî'den sonra Muhammed Nazmî ile devam etmiştir. Nazmî önceleri Mevleviyye ile ilgilenmiş olmasına rağmen, yirmibeş yaşlarında iken Abdulahad Nûrî'ye intisap etmiş, tekmil-i tarîkat ettikten sonra hilafet almıştır. Yavaşça Mehmed Ağa Tekkesi şeyhliği ve Camii'nin vaizliğini de üstlenmiş ve bu tekke Nazmî Efendi Tekkesi olarak da anılmıştır. Nazmi tekkesi şeyhliği yanı sıra İstanbul'un değişik camilerinde vaizlik yapmıştır.124 Bu zatın da 3 Nisan 1701 tarihinde vefatı üzerine125 büyük oğlu Abdurrahman Rafî'â onun makamında şeyh olmuştur.126 Yirmi yıl bu görevde kaldıktan sonra, 1720 yılının ortalarında evinde şehit edilmiştir.127 Abdurrahman Rafî'â şehit edildikten sonra, ondan sülük alarak tekmil-i tarîkat eden Abdülmecîd Efendi onun makamında şeyh olmuştur. O da bu görevi on bir yıl ifa ettikten sonra, 1730 yılında vefat etmiştir.128

Şemsiyye'nin tek şubesi olan Sivâsiyye'nin meşihat hizmetinin bu zatlardan sonra kimlerle devam ettirildiğine dair şimdilik herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Kanaatimize göre Sivasiyye kolu meşihati bu zatlarla birlikte sona ermiş, mevcûd zâviyeleri de zamanla diğer kollara mensûb meşâyihin idaresine verilmiştir.

Nitekim Hüseyin Vassâf Bey Tomâr-ı Turuk-ı Aliyye'ye dayanarak, İstanbul'da zamanla bu şûbeye mensûb kırk kadar zâviyenin teşekkül ettiğini haber verdikten sonra, bunların hayli şöhret kazanmalarına ve Abdülehad Nûrî'nin zamanının müceddidi olmasına rağmen, tarîkatın devamını sağlayacak kudretli hâlefler yetiştirilememiş olmasından dolayı, daha fazla yayılamadığı gibi, mevcûd zâviyelerinin de zamanla diğer kollara mensûb meşâyihin idaresine verildiğini ifâde eder. Bu arada kendi zamanında bu şûbeye mensûp olarak İstanbul'da sâdece Taşkasap'da Zibin-i sa'âdet Dergâhı'nın bulunduğunu, şeyhliğini de tarîkat silsilesi Abdülehad Nûrî'ye ulaşan Seyyid Yûsuf Ziyâüddîn Efendi'nin yapmakta olduğunu, aslında bir nakşbendi zâviyesi olan bu dergâhda, aynı zamanda hatm-i hâcegan da okunmakta olduğunu zikreder.129 Yine Sefîne yazarının ifâde ettiğine göre, Yûsuf Ziyâüddîn Efendi'nin babası Kasım Efendi (Ö.1908) târihinde ölünceye kadar bu zâviyede şeyhlik yapmıştır. Halvetiyyenin yanı sıra Nakşibendiyye tarîkatına da mensûp olan bu zât Taşkasab'daki Nakşibendiyye dergâhında da on üç sene şeyhlik yapmıştır.130

Sivas'taki Şemsî dergâhı son post-nişîni Hüseyin Şemsî'nin oğlu Dr. Mehmet Fatih Güneren Bey bu zatla ilgili olarak şöyle bir hatırasını bize yazılı olarak nakletme lütfunda bulundular:

"1939 yılında Konya'dan İstanbul'a gelişimizden kısa bir süre sonra, rahmetli babam bizleri elini öpmek üzere bir zata götürdü. Bu zat Yusuf Ziyâüddîn Efendi idi. Aksaray Taşkasap'ta tramvay yolu üzerinde, Beyazıt'tan gelişe göre yolun sol tarafında ahşap bir binada ellerini öpmüştük. O zaman 1011 yaşlarında olduğum ve aradan çok zaman geçtiği için eşkalini tam olarak hatırlayamıyorum. Yalnız, nuranî bir siması olduğunu ve hanesindeki büyük fakirliği hatırlıyorum. Babam bizleri birkaç defa bayram ziyaretine götürdü. Vefatını bizlere büyük bir üzüntü ile haber verdi. Daha sonra 1940'lı yıllarda hazretin zannederim oğlu ve/veya kızının büyük bir zaruret içinde olduğunu, o zaman salgın halde olan tüberküloza yakalandıklarını, onlara yeterli yardıma gücü yetmediği için büyük ıstırap duyan rahmetli babamdan işitmiştik.

Şemsiyye'nin İstanbul'da temsili ve Sivâsiyye ismiyle devamına bu şekilde değindikten sonra Abdülmecîd Sivâsî'den sonra Şemsiyye'yi Sivas'da temsile devam eden meşâyihi takdime geçebiliriz.

Abdülmecîd Sivâsî'den Sonra Şemsiyye'yi Sivas'ta Temsil Eden Şeyhler

Şemseddîn Sivâsî'den sonra Sivas'daki dergâhın başına geçen Abdülmecîd Sivâsî, vuku bulan dâvet üzerine İstanbul'a gidince kendisinden boşalan dergâhın post-nişînliğine sırasıyla şu zâtlar oturmuşlardır:

1) Hasan Çelebi Efendi (Ö.1611), (Şemseddîn Sivâsî'nin ortanca oğlu)
2) Müeyyed Efendi (Ö.1659) (Abdülmecîd Sivâsî'den tekmîl-i tarîkat eden Şemseddîn Sivâsî'nin küçük oğlu).131
3) Halil Efendi (Müeyyed Efendi'nin büyük oğlu)
4) Ömer Efendi132 (Halil Efendi'nin oğlu)
5) Müeyyed Sânî (Ömer Efendi'nin oğlu)
6) Ömer Sâni (Müeyyed Sânî'nin oğlu)
7) Ahmed Sûzî (Ö.1830) (Ömer Sâni'nin büyük oğlu)
8) Mehmed Behlûl Efendi (Ö.1840) (Ömer Sâni'nin küçük oğlu olup Ahmed Sûzî'den tarîkat almıştır)
9) Hüseyin Efendi (ö.1862)133 (Mehmed Behlûl Efendi'nin oğlu olup Şemsî dergâhında okunagelen ilahilerin büyük bir kısmının bestekârıdır.)
11) Ahmed Efendi (Ö.1899) (Hüseyin Efendi'nin büyük oğlu)
12) Şemseddîn-zâde Mehmed Efendi (ö.1912).134 (Ahmed Efendi'nin büyük oğlu)
13) Hüseyin Şemsi (Güneren) (Ö.1956) (Mehmed Efendi'nin büyük oğlu)

Sivas'daki Şemsî kolu meşihat hizmetleri tekke ve zâviyeleri lağv eden kanunun kabulünden sonra bu son halkada yer alan Hüseyin Şemsi (Güneren)'in dergâhı kapatmasıyla birlikte sona ermiştir.

Oğlu Dr. Mehmed Fatih Güneren'in bize aktardığı yazılı ve sözlü beyanlardan hareketle Hüseyin Şemsi (Güneren)'i kısaca tanımaya çalışalım:

Şemsî Dergâhı Son Post-nişîni Hüseyin Şemsi (Güneren)135 1888 de dünyaya gelmiştir. Babası Şemseddin-zâde Mehmed Efendi, annesi Şerife Hanım'dır. Şemseddîn Sivâsî'nin onuncu göbek torunudur. İstanbul'da Mekteb-i Hukuk'ta tahsil görmüş, daha sonra Sivas'a dönüp, Merzifonlu Muallim Mehmet Hilmi Efendi'nin kızı Ayşe Sıdıka Hanım'la evlenmiş ve Nuriye, Hatice, Mehmet Behlül ve Mehmet Fatih adlarında dört evlât sahibi olmuştur.

Babasının 1913 tarihinde vefatı üzerine Sivas'taki Küçük Minare (Güdük Minare) yanındaki tekkede post-nişîn olmuştur. Mânevi terbiye ve seyr-i sülûkunda önce Ağacıkzâde Hoca Mustafa Efendi'ye, daha sonra kâmil bir zât olan ve oğlu Dr. M. Fatih Bey'in belirttiğine göre kendisinden daima "Siyah Efendim" diye söz ettiği "Siyâhi" Efendi'ye intisâb etmiştir.

Tekke ve zâviyeleri lağv eden kanunun kabulünden sonra post-nişîni olduğu dergâhı kapatarak buradaki şeyhlik hizmetlerine son vermiştir.

Dergâhın kapatılmasını takip eden sürede, ailenin vakıfları ve özel mülklerine vâki olan olumsuz müdâhaleler sonucu maddi sıkıntıya düştüğünden, geçimini temin etmek üzere, Sivas'tan hicret etmiş, Ankara'da Maarif Vekâleti'ne (Milli Eğitim Bakanlığı) ait 'Umumi Kütüphane'de memuriyet almıştır. Ankara'ya giderken ailesini Merzifona bırakmış, kızlarını Merzifon Amerikan Kız Koleji'ne vermiştir. 1935 yılında Konya'daki Hazreti Mevlâna'nın Müze ve Kütüphanesine (o zamanki ismiyle, "Konya Âsâr-ı Atîka Müze ve Kütüphanesi" müdür muavini olarak atanmıştır. Buradaki dört yıllık memuriyeti süresinde, bakanlık gözcüsü olarak Alman ve Fransız arkeologlarının Antalya, Silifke, Kâhta ve Boğazköy'deki kazılarına iştirâk etmiştir. 1939 yılında, Beyazıt Meydanı'nda, Ordu Caddesi ile Vezneciler yolunun arasındaki medresede bulunan 'Inkılâb Müze ve Kütüphanesi'ne müdür olarak atanmıştır. 1954 yılında emekli olana kadar bu görevde kalmıştır.

Hüseyin Şemsi Bey'in hayatındaki en önemli hâdise, 1939 da İstanbul'a gelişinden bir iki hafta gibi çok kısa bir zaman sonra, Hoca Efendi Hazretleri olarak tanınmış Maraşlı Ahmet Tahir Memiş (ö. 1954)136 Efendi'nin elini öperek onun terbiyyet ve irşâd dairesine girmesidir. Bu zatın vefâtının hemen ertesi günü, Ahmed Tahir Efendi'den sonra mânevi emânetin sahibi olan Mustafa Özeren (ö. 1982)137 Bey'e intisap etmiştir. Dr. M. Fatih Bey bu zatın babasıyla alakalı olarak söylediği şu sözlerini aktarıyor:

"Hoca Efendi Hazretleri hayatta iken, Mustafa Bey Hazretlerine, Hüseyin Şemsi Bey için: 'Şemseddîn-i Sivâsî Hazretlerinin tâc-ı şerîfini bihamdillâh Hüseyin'e giydirdik Mustafa" buyurmuşlardır. Böylece Hüseyin Şemsi bey pâk ecdâdının evlâd-ı sulbîsi olmak yanında evlâd-ı mânevîsi olmak şerefine de erişmiştir."

Dr. M. Fatih Güneren Bey'in ifade ettiğine göre pederinin geniş tasavvufi bilgisi vardı. Arapça ve Farsçayı çok iyi bilirdi. Eski yazının ve hat san'atının her türünü rahatça okurdu. Zamanında eski yazı uzmanı olarak tanınan kimseler, okuyamadıkları kitâbe veya kabir taşı yazılarında yardımını isterlerdi. Geçim sıkıntısı, hastalık gibi nedenlerden dolayı tasavvufî konulardaki birikimini yazıya dökmeye imkân bulamamış, buna rağmen, ömrünün son yıllarında bazı önemli eserler hazırlamıştır. Maddî imkânsızlıklar sebebiyle sağlığında yayınlayamadığı bu eserler şunlardır: Şeyh Receb Sivâsî'nin, Şemseddîn Sivâsî Hazretlerinin hayatını anlatan "Necm-ül Hüdâ Fi Menâkıb-iş Şeyh Şems-id-din Eb-is Senâ" adlı eserinin Arapçadan Türkçeye tercümesi,138 Sivas'daki dergâhta icra edilen zikir merasimlerinde okunan ve çoğunun güfte ve bestesi Hüseyin Bey'in babasının dedesi Şeyh Hüseyin Efendi'ye, 4 adedi de Hüseyin Şemsi Bey'in kendisine ait olan 84 ilâhinin güftelerinin ve notalarının tespiti ve yazdırılması,139 yine 1950'li yıllarda Fütüvvetnâme adlı bir başka eserin tercümesi. 1956 yılında vefat eden Hüseyin Şemsî Güneren'in kabri Edirnekapı Şehidliği'ndedir.

Netice itibariyle şunları söyleyebiliriz. Şemsî-Sivâsî ailesi, tasavvufî hayatın geniş kitlelere aktarılması, ilmî hayatın gelişmesi, edebiyat, fikir ve sanat dünyâsına katkı yanında siyâset, alanlarında da önemli roller oynamış bir aile olup, değişik kesimlere mensup şahısların ya doğrudan veya bilvesile feyz aldıkları bir ocağın samimi temsilcileri olarak Türk kültür tarihinde önemli misyonlar yüklenmişlerdir. Bu ocağın bağlıları 1925'de Türkiye'de tekkelerin kapatılmasıyla faaliyetlerine resmen son vermişlerse de bazan gizli bazan açıktan zikir ve ayinlerini icra etmeye devam etmişlerdir.


1 Köprülü (Köprülüzâde), M. Fuad, Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu, TTK Yay., Ankara 1994, s. 96.
2 Câmî, Mevlânâ Abdurrahmân, Nefehâtu'l-Üns min Hazarâti'l-Kuds, (trc. ve şerh. Lâmi'î Çelebi), Mârifet Yay., İstanbul 1980, s. 573; Taşköprülü-zâde, 'İsamüddîn Ebû'l-Hayr Ahmed, eş-Şekâiku'n-Nu'mâniye fi 'Ulemâi'd-Devleti'l-Osmâniye, (Inceleme ve notlarla nşr. Ahmet Suphi Furat), İÜ Ed. Fak. Yay., nr. 3353, İstanbul 1985, s. 73-73; Hulvî, Cemâleddîn, Lemezât-ı Hulviyye ez-Lemeât-ı Ulviyye, (haz. Mehmed Serhan Tayşi), MÜİF, Yay., İstanbul 1993, s. 393; Süleyman Uludağ, "Halvetiyye" DİA, XV, 394.
3 Tahsin Yazıcı, "Fâtih'den sonra İstanbul'da İlk Halvetî Şeyhleri", İstanbul Enst. Dergisi, sy. II, İstanbul 1956, s. 87; Süleyman Uludağ, a.g.md., XV, 394.
4 Mehmed Ali Aynî, İslâm Tasavvuf Târihi, (Sad. H. R. Yananlı), Akabe Yay., İstanbul 1985, s. 130.
5 Köprülü a.g.e., s. 96.
6 Y. Nuri Öztürk, Kuşadalı İbrahîm Halvetî, Hayatı, Tasavvufî Düşünceleri, Mektubları, Fatih Yayınevi Matb., İstanbul 1982, s. 25-26.
7 Yahyâ Şirvânî, zamanında halkın hürmet ve muhabbetine mazhar olan ve sohbetlerinden pek çok kimsenin istifâde ettiği bir şahsiyet olup, Ehl-i sünnet akaidine ehemmiyet vermedeki hassâsiyeti ve Îran'a Şiî akâidinin nüfûz edememesindeki te'siriyle de tanınır. İrfan Gündüz, Osmanlılarda Devlet-Tekke Münâsebetleri, Seha Neşriyât, İstanbul ts., s. 65.
8 Sıralamış olduğumuz bu silsile ve zâtlar için bk.; Receb Sivâsî, Necmü'l-Hüdâ fî Menakıbı'ş-Şeyh Şemseddîn Ebû's-Senâ, Süleymâniye Ktp., Lala İsmâil Kitâblığı, nr. 694/2, vr. 38b-39a; Cemâleddîn Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye ez-Lemeât-ı Ulviyye, Süleymâniye Ktp., Hacı Mahmûd Efendi, nr. 4546, vr. 10-125; Abdulehad Nûrî, Silsilenâme-i Abdulehad Nûrî, Süleymâniye Ktp. Çelebi Abdullah, nr. 172, vr. 83-87; Muhammed Nazmî, Divan, Topkapı Sarayı Müzesi Ktp., Hazine, nr. 920, vr. 4b-5a; Nev'i-zâde Atâî (Atâullah), Hadâikü'l-Hakâik fî Tekmîleti'ş-Şakaik, (nşr. Abdülkadir Özcan), Çağrı Yay., İstanbul 1989, I, 62; Mehmed Sâmi' Sünbülî, Esmâr-ı Esrâr, Cemâl Efendi Matb., İstanbul 1316, s. 15-16, 50; Sâdık Vicdanî, Tomâr-ı Turuk-ı Aliyye'den Halvetiyye, Evkâf-ı İslâmiyye Matb., İstanbul 1919-1922, s. 4-117; Hoca-zâde Ahmed Hilmi, Ziyâret-i Evliyâ, Dâru'l-Hilâfeti'l-Âliyye, İstanbul 1899, s. 19-87; Muhammed b. Hasan el-Halvetî, el-Adâbü's-Seniyye Limen Yürîdü Tarîka Sâdâti'l-Halvetîyye, Süleymâniye ktp., Düğümlü Baba, nr. 218, vr. 25b-28b; Sûzî Ahmed Efendi, Silsile-i Pîrân lî Meşâyihi'l-Halvetîyye, Süleymâniye Ktp., Osman Huldi Öztürkler, nr. 63, vr. 29b-31b, Sûzî Ahmed Efendi, Dîvân-ı Sûzî, Mustafa Efendi Matb., İstanbul 1290, s. 21-22; İsmâil Hakkı Bursevî, Silsile-i Tarîk-ı Celveti, Haydarpaşa Hastahânesi Matb. İstanbul 1874, s. 28-72; Bandırmalı-zâde Ahmed Münîb, Mir'âtü't-Turuk, Cemal Efendi Matb., İstanbul 1306, s. 26; Sarı Abdullah Efendi, Semeretü'l-Fuad fi'l-Mebde-i ve'l-Me'âd, Matbaa-i Amire, İstanbul 1871, s. 138-141; Harîrî-zâde Mehmed Kemâleddin, Tibyânu Vesâili'l-Hakâyik fî Beyâni Selâsili't-Tarâik, Süleymâniye Ktp., Yazma Bağışlar, nr. 2305-94, I, 344b; Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ-ı Ebrâr ve Şerh-i Esmâr-ı Esrâr, Süleymâniye Ktp., Yazma Bağışlar, nr. 2306-2309, V, 263-264; Ahmet Rif'at Efendi, Lugat-ı Târihiyye ve Coğrafiyye, Mahmut Bey Matb., İstanbul 1881, IV, s. 240.
9 Ahmed Rifat, a.g.e., IV, s. 240.
10 Bu zat için bk. Hulvî, Lemezât, s. 515-516.
11 Hulvî, Lemezât, s. 407-410; Câmî, Nefehâtu'l-Üns, s. 577-579.
12 Bu zat için bk. Hulvî, a.g.e., s. 411-416; Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, (haz. A. Fikri Yavuz, İsmâil Özen), Meral Yayınevi, İstanbul ts. I, 174.
13 Yahya Şirvânî'nin diğer meşhur iki halifesi ise; Alaeddîn Ali Rumî (ö. 867) (Bk. Hulvî, a.g.e., s. 407-408), ve Pîr Şükrüllâh Ensârî (ö. 868)'dir. (Bk. 403-405.) Lemezât'da ayrıca Pîr Şükrüllâh ile Şirvanî'nin ortanca oğlu arasında bir post kavgası olduğu, Şirvânî'nin ortanca oğlunun onun başından Halvetî tacını alarak posta el koyduğundan bahsedilmektedir. Bk. Hulvî, a.g.e., s. 404.
14 Muhammed Nazmî, Hediyyetü'l-İhvân, (İnceleme ve Edisyon Kritikli Metin) (haz. Osman Türer), (Doktora Tezi İkinci Kısım) Ankara 1982, s. 201.
15 Bu zatın vefatının; 900, 903, 912, olduğunu söyleyenler de vardır. Bk. Vicdânî, a.g.e., s. 58.

16 Bu zat ve oluşturduğu kol hakkında geniş bilgi için bk. Ahmet Ögke, Ahmed Şemseddîn-i Mrmaravî Hayatı, Eserleri, Görüşleri, İnsan Yay., İstanbul 2001.
17 Vicdânî, Halvetîlik, s. 115; Vassâf, a.g.e., s. 255.
18 Bu kollar ve kurucuları hakkında daha geniş bilgi için bk. Nazmî, a.g.e., s. 207-208; Mehmed Sâmî', a.g.e., s. 16-50; Vicdânî, a.g.e., s. 40-117; Hulvî, Lemezât, s. 395-589.
19 Receb Sivâsî, a.g.e., 38b-39a.
20 Nazmî, a.g.e., s. 58, 267-268.
21 Silsilenin bu şekilde sıralaması için ayrıca bk. Nazmî, Dîvân, vr. 3a-4a; Vassâf, a.g.e., III, 251; Mehmed Sâmî', a.g.e., s. 50; Fındıklılı İsmet Efendi, Tekmîletü'ş-Şekaik fi Hakkı Ehli'l-Hakaik, (nşr. Abdülkadir Özcan), Çağrı Yay., İstanbul 1989, s. 361.
22 Bk. Vicdânî, Halvetîlik, s. 114.
23 Bu sıralama için bk. Nazmî, Hediyye, s. 58; Vicdânî, Halvetîlik, s. 114; Vassâf, a.g.e., III, 251. Bu arada şunu da hatırlatalım ki, tarîkat geleneğinde içinde "ehl-i beyt"ten birisinin yer aldığı silsilelere "silsiletü'z-zeheb" (altın silsile) adı verilmiştir. Muhammed Nazmî'nin naklettiğine göre Yahyâ Şirvânî, Yûsuf Mahdûm'a (ö. 1485) hitâben kendi silsilelerinin "Silsile-i Vustâ" ve "Urve-i Vuskâ" olduğunu söylemiştir. Bk. Nazmî, a.g.e., s. 268.
24 Nazmî, a.g.e., s. 57; Müstakîm-zâde Süleymân Sa'dettin, Hülâsatü'l-Hediyye, Millet Ktp., Ali Emiri, Şeriyye, nr. 1082, vr. 10b.
25 Vassâf, a.g.e., s. 251. Şemseddîn Sivâsî Sivas'ta "Sems-i Azîz" lakabıyla anılmaktadır. Vehbi Cem Aşkun, Sivas Şairleri, Sivas 1948, s. 11.
26 Nazmî, a.g.e., s. 60; Müstakîm-zâde, a.g.e., vr. 11a; Vassâf, a.g.e., s. 251; Bursalı Mehmet Tâhir, Meşâyih-i Osmaniyyeden Sekiz Zâtın Terâcim-i Ahvâli, (nşr. Tüccâr-zâde İbrahim Hilmî), Kütüphâne-i İslâm, İstanbul 1900, s. 8; Bağdatlı İsmâil Paşa, Hediyyetü'l-Ârifîn Esmâü'l-Müellifin ve Âsâru'l-Musannifîn, (Keşfu'z-Zunûn Zeyli), Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1945-1947, I, 150; Hoca-zâde, onun doğum târihini 928 olarak vermektedir. Bk. Hoca-zâde, a.g.e., s. 90.
27 Bu zat Yahya Şirvânî ashabından olup, Habib Karamânî'den ahz-i tarîkat etmiştir. Bk. Receb Sivâsî, a.g.e., vr. 5b; Nazmî, a.g.e., s. 60; Hoca-zâde, a.g.e., s. 90.
28 Bu zat şeyhinden icâzetli olmasına rağmen halkı irşadla mukayyed olmayıp, mücerred kendi nefsiyle meşgul olmuşlardı. Nazmî, a.g.e., s. 59; Müstakîm-zâde, H. Hediyye, vr. 11a.
29 Vehbi Cem Aşkun, Sivas Şairleri, Sivas, 1948, s. 11.
30 Bk. Hasan Yüksel, Sivas'ta Bir Şeyh Ailesinin Ortaya Çıkışı, Revak, C. I, sayı: 1, Sivas 1990, s. 39.

30 a.g.m., s. 39.
31 Receb Sivâsî, a.g.e., vr. 9a; Nazmî, a.g.e., s. 61; Müstakîm-zâde, a.g.e., vr. 11b; Hoca-zâde, a.g.e., s. 90-91; Mehmet Tâhir, Meşayih-i Osmaniye, s. 7-8.
32 Receb Sivâsî, a.g.e., vr. 9b; Nazmî, a.g.e., s. 61; Müstakîm-zâde, a.g.e., vr. 12a; Hoca-zâde, a.g.e., s. 91.
33 Nazmî Efendi onun üç kez hacca gittiğini belirtmektedir. Bk. Nazmî, a.g.e., s. 117.
34 Receb Sivâsî, a.g.e., vr. 10b; Nazmî, a.g.e., s. 61; Vassâf, a.g.e., s. 251; Hoca-zâde, a.g.e., s. 91.
35 Receb Sivâsî, a.g.e., vr. 12b; Nazmî, a.g.e., s. 63; Müstakîm-zâde, a.g.e., vr. 12b.
36 Receb Sivâsî, a. y.; Nazmî, a. y.; Müstakîm-zâde, a.g.e., vr. 11a.
37 Receb Sivâsî, a.g.e., vr. 20b; Nazmî, a.g.e., s. 78.
38 Receb Sivâsî, a. y.; Nazmî, a.g.e., s. 79.
39 Receb Sivâsî, a.g.e., vr. 21 b; Nazmî, a.g.e., s. 78-79; Müstakîm-zâde, a.g.e., vr. 13a; Vassâf, a.g.e., s. 154; Hoca-zâde, a.g.e., s. 91; Mehmet Tâhir, Meşayih-i Osmaniye, s. 9.
40 Bk. Hasan Yüksel, a.g.m., s. 41.

41 Receb Sivâsî, a.g.e., vr. 39a-39b; Nazmî, a.g.e., s. 102; Vassâf, a.g.e., s. 252.
42 Eğri Seferi ve Şemseddîn Sivâsî'nin bu sefere iştiraki esnasında cereyân eden ilginç olaylar için bk. Nazmî, a.g.e., s. 101-108; Osman Türer, "Osmanlı İmparatorluğu'nda Padişah-Tarîkat Şeyhî Münâsebetine Dair Târihi Bir Örnek", Türk Dünyası Araştırmaları, sayı: 28, (Şubat-1984), s.
181-194.
43 Nazmî, a.g.e., s. 104-108.
44 Recep Sivâsî, a.g.e., vr. 46a; Nazmî, a.g.e., s. 109; Müstakîm-zâde, a.g.e., vr. 22a; Hoca-zâde, a.g.e., s. 91; Mehmet Tâhir, a.g.e., s. 9; Vassâf ölüm târihini 1006 veya 1009 olarak vermektedir. Bk. Vassâf, a.g.e., s. 252; Osmanlı Müellifleri, (haz. A. Fikri Yavuz, İsmâil Özen), Meral Yayınevi, İstanbul ts., s. I, 205.
45 Nazmî, a.g.e., s. 108; Müstakîm-zâde, a.g.e., vr. 22b; Şemseddîn Sivâsî hakkında ayrıca bk. Hulvî, Lemezât, vr. 202; Vicdânî, Halvetîlik, s. 114-115; Hoca-zâde, a.g.e., s. 90-94; Mehmed Süreyyâ, a.g.e., III, 165; Mehmet Tâhir, Meşâyih-i Osmanîye, s. 7-13; Ayvansarâyî Hüseyin b. İsmâil, Tercümetü'l-Meşâyih, Süleymâni ye Ktp., Esat Efendi, nr. 1375, vr. 5a-5b; Şemseddîn Sâmi,Kamusu'l-A'lâm, Mihran Matb., İstanbul 1893, IV, 2799.
46 Nazmî, a.g.e., s. 108.
47 a.g.e., vr. 3a.
48 Receb Sivâsî, a.g.e., vr. 3a.
49 Eser isim listeleri ve mevzuları için Bk. Receb Sivâsî, a.g.e., vr., 3a-5a, Nazmî, Hediyye, s. 93; Vassâf, Sefîne, s. 254-255; İsmâil Paşa, a.g.e., I, 150-151; Hoca-zâde, a.g.e., s. 91 -92; Mehmet Tâhir, Meşayih-i Osmaniye, s. 10-11; Mehmet Tâhir, Osmanlı Müellifleri, s. 206-207.
50 Nazmî, a.g.e., s. 118. Ziriklî, onun ismine "Kastamonî" nisbesini de eklemiştir. Bk. Hayrüddîn Ziriklî, el-A'lâm Kâmûsu Terâcim, Beyrut,
1969, VI, 172. Bu nisbe Muharrem Efendi'den bahseden ona yakın kaynakların hiçbirisinde yer almamaktadır. Kanaatimize göre Ziriklî ona bu nisbeyi Kostamonu'lu olan müderris Muharrem Efendi (ö. 1575) (Bk. Mehmet Süreyyâ, a.g.e., IV, 98.) ile karıştırmış olduğundan dolayı vermiştir.
51 Müjgan Üçer, "Tokat ve Efsaneleri, İnanışları", Türk Târihinde ve Kültüründe Tokat, (2-6 Temmuz 1986 tarihli Sempozyum bildirisi), Tokat Valiliği Şeyhülislam İbn Kemal Araştırma Merkezi, Ankara 1987. s. 228.
52 Receb Sivâsî, a.g.e., vr. 39b; Nazmî, a.g.e., s. 118.
53 Şeyhî, a.g.e., I, 52; Mehmet Tâhir, Osmanlı Müellifleri, I, 393.

54 Receb Sivâsî, a.g.e., vr. 40a.
55 Şeyhî, a.g.e., I, 52; İsmâil Paşa, a.g.e., II, 5; Mehmet Tâhir, Osmanlı Müellifleri, I, 393; Mehmet Süreyyâ, a.g.e., IV, 98.
56 Abdülmecîd Sivâsî Bidâ'atü'l-Vâizîn ve Lugat-ı Mesnevî adlı eserlerinde bu zatın kendisinden büyük ve müderris olduğundan bahsetmektedir. Bk. Abdülmecîd Sivâsî, Bidâ'atü'l-Vâizîn, Süleymâniye Ktp., Kılıç Ali Paşa, 1032/2, vr. 2a; Abdülmecîd Sivâsî, Lugat-ı Mesnevi, Süleymâniye Ktp., Aşir Efendi, nr. 385, vr. 2a
57 Receb Sivâsî, a.g.e., vr. 40a.
58 Bk. Nazmî, a.g.e., s. 213; Vassâf, a.g.e., III, 357; Şeyhî, a.g.e., I, 547; Mehmet Süreyyâ, a.g.e., III, 294; Kehhâle, a.g.e., V, 66.
59 Nazmî, a.g.e., 215, Mehmet Tâhir, Osmanlı Müellifleri, I, 51; Şeyhî, a.g.e., III, 547; Vassâf, a.g.e., III, 357.
60 Yazma nüshası için bk. Ebû'l-Leys Muharrem Zilî, Hediyyetü's-Sülûk fî Şerhi Tuhfeti'l-Mülûk, Süleymâniye Ktp. Hacı Mahmud Ef., nr. 910.
61 Nazmî, a.g.e., s. 118.
62 Receb Sivâsî, a.g.e., vr. 40a; Ziriklî, a.g.e., VI, 172. Yazma nüshası için bk. Ebû'l-Leys Muharrem Zilî, Kitâbu'l-Kunûz, Süleymâniye Ktp. Es'ad Ef., nr. 2390.
63 Bk. Ebû'l-Leys Muharrem Zilî, Hâşiye ale'l-Câmî, Süleymâniye Ktp. nr. 921; Bulak Matbaâsı, Mısır 1840,
64 Mehmet Tâhir, Osmanlı Müellifleri, I, 393.
65 Nazmî, a.g.e., s118; Ziriklî, el-A'lâm, VI, 172.
66 Abdülmecîd Sivâsî, Letâifü'l-Ezhâr ve Lezâizü'l Esmâr, Süleymâniye Ktp., Mihrişâh Sultan, nr. 255, vr. 140a.
67 Receb Sivâsî, a.g.e., vr. 40a; Nazmî, a.g.e., s. 118-119; Müstakîm-zâde, H. Hediyye, vr. 23a.
68 Receb Sivâsî, a.g.e., vr. 41a; Nazmî, a.g.e., s. 119; Müstakîm-zâde, a.g.e., vr. 23b.
69 Nazmî, a.g.e., s. 119; Şeyhî, a.g.e., I, 547.
70 Bk. Hasan Yüksel, a.g.m., s. 41.
71 Receb Sivâsî, a.g.e., vr. 38a; Nazmî, a.g.e., s. 123; Müstakîm-zâde, a.g.e., vr. 23a.
72 Receb Sivâsî, 947 veya 949 tarihlerinde Zile'de dünyaya gelmiştir. Şemseddîn Sivâsî'nin kardeşinin oğlu, damadı ve halifesi olup, âlim bir zattır. Eserleri basılmamış olup, bazıları şunlardır: Arapça "Necmü'l-Hüdâ", "Esmâü'l-Vusûl", "Nûru'l-Hüdâ" ve "İlahiyât Mecmuası". Sivas'ta Şemseddîn hazretlerinin dergâhında medfundur. Bk. Mehmet Tâhir, Osmanlı Müellifleri, I, 176. Receb Sivâsî'nin ölüm târihini Mehmed Tahir 1604 olarak vermekte, Hüseyin Şemsi Güneren ise 1605 veya 1607 vermektedir. H. Ş. Güneren ayrıca Recep Sivâsî'nin Kur'ân-ı Kerim sûrelerinden müntehâb âyât-ı izâmın cem'i ile "Hatmi Sağir" adında bir vird de tertib ettiğini belirtmektedir. Bk. Receb-üs Sıvâsî, Hidâyet Yıldızı Şems-ed-dîn Sıvâsî Hazretlerinin Menkıbeleri (Necm-ül Hüdâ Fî Menâkıb-iş-Şeyh Şems-id-dîn Eb-is-senâ Tercümesi), trc. Hüseyin Şemsi Güneren, Yayına haz. Dr. M. Fatih Güneren, İstanbul 2000, s. VI.
73 Nazmî, a.g.e., s. 123; Müstakîm-zâde, H. Hediyye, vr. 23a. Süreyyâ buraya kadar olan hilafet sırasını "Şemseddîn Sivâsîden sonra Veli Efendi (ö. 1005) sonra Ahmed Efendi geçti ve kısa süre sonra vefat etti yerine Sivâsî Efendi geçti" şeklinde vermektedir. Bk. Mehmet Süreyyâ, a.g.e., III, 165. Doğrusu bizim verdiğimiz şekildedir.
74 Nazmî, a.g.e., s. 123; Şeyhî, a.g.e., III, 63; Hoca-zâde, a.g.e., s. 85-86; Koçu, "Abdülmecid Efendi", I, 100.
75 Nazmî, a. y.
76 Bu dergâhın ismi Evliyâ Çelebi Seyehatnâme'sinde "Sivâsî Efendi Dergâhı" olarak geçmektedir. Vakfiye târihi, 1596 dır. Bk. Saim Savaş, Bir Tekke'nin Dini ve Sosyal Târihi, Dergâh Yay., İstanbul 1991, s. 31.
77 Receb Sivâsî, a.g.e., vr. 38a; Nazmî, a.g.e., s. 123; Müstakîm-zâde, a.g.e., vr. 23a.
78 Bk. Nazmî, a.y.; Şeyhî Mehmed Efendi, Vakâyi'ü'l-Fuzalâ, (Neşre haz. Abdülkadir Özcan), Çağrı Yay., İstanbul 1989, III, 63.; Mehmet Süreyya, Tezkire-i Meşâhir-i Osmâniye (Sicilli-i Osmâni), Matbaa-i Amire, İstanbul 1893, III, 400; Hoca-zâde, a.g.e., s. 85; Vicdânî, Halvetiyye, s. 116; Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, I, 50; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsîr Târihi (Tabakatü'l-müfessirin), Bilmen Yay. İstanbul 1974, II, 693; Türk Ansiklopedisi, "Abdulmecid" md., I, 63; Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, "Abdulmecid Sivâsî" md. Gelişim Yay., İstanbul 1986, I, 33; Uzunçarşılı, İsmâil Hakkı, Osmanlı Târihi, TTK Basımevi, Ankara 1973, III, 350; Koçu, R. Ekrem, "Abdülmecid Efendi" İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul Yayınevi, İstanbul 1946, I, 100. Pâdişahın, kendi el yazısıyla yazdığı ve Kapıcıbaşı'yla gönderdiği hatt-ı hümâyünda yeralan ifadeler şöyledir:. "Faziletli ve kerâmetli Abdülmecîd Efendi, merhum 'ammin Şems Efendi'nin Eğri Seferi'nde refâkatınden, zâhiren ve bâtınen çok menâfi'ler müşâhede itmişizdir. Ba'de'r-rücu' Dâru's-Saltana'da (İstanbul) ikâmetlerin murâd etmiş idim. Pîrliği özr-i kavî olmağın izin vermiştim. Hâlâ seni kavlen ve fi'len ve vasfen, ona müşâbehet-i tâmme ile müşabehetin olduğu mesmu'um olmağın, derunumuzdan meyl-i tâm etmişizdir. Hatt-ı şerîfim vusûlunde, Dâru's-Saltana'ya hicret itmen emrim olmuşdur. İhmâl olunmaya." Bk. Nazmî, a.g.e., s. 124; Müstakîm-zâde, a.g.e., vr. 24a; Şeyhî, a.g.e., III, 63, III, 400; Mehmed Süreyyâ, a.g.e., III, 400. Tespitlerimize göre Abdülmecîd Sivâsî'nin İstanbul'a gidiş târihi 1599 veya 1600 târihlerinde olmalıdır.

80 Kadı-zâde Mehmed Efendi 1582 târihinde doğmuştur. Balıkesirli Doğancı Mustafa Efendi adında bir kadının oğludur. Bu yüzden Kadı-zâde diye şöhret bulmuş, Kadırga'da Sokullu Mehmed Paşa Tekkesi'nin şeyhi Sofyalı Büyük Kadı-zâde Mehmed Efendi'den ayırt edilmek için kendisine Küçük Kadı-zâde denilmiştir. İlk tahsîlini Balıkesir'de Birgivî Mehmed Efendi'nin talebelerinden almış, [Gölpınarlı onun Birgivî Mehmed Efendi'den ders aldığını söylemekte ise de (bk., Gölpınarlı, Abdulbaki, Mevlânâ'dan Sonra Mevlevîlik, İnkilap ve Aka Yay., İstanbul 1983, s. 158) bu doğru değildir. ] daha sonra İstanbul'a gelerek tahsîlini orada tamamlamıştır. Dursun-zâde Abdullah Efendi'nin muidliğini (yardımcılığını) de yapan Kadı-zâde, daha sonra Tefsîrî denmekle meşhur Tercüman Yunus Tekkesi Şeyhi Ömer Efendi'nin teşvikiyle önceleri sûfîliğe heves etmiş, fakat Birgivî Mehmed Efendi gibi tasavvuf yolunu meşreb ve anlayışına uygun bulmadığından bu yolu bırakıp, kürsülerde nasîhat etme yolunu seçmişti. Aksaray'da Murat Paşa câmii'nde dersler vermiş, daha sonra Birgivî-zâde Fazlullâh Efendi'nin yerine Sultân Selim vâizliğine geçmişti. Bu arada evinin yanındaki mescidde ders-i âmmlık yapıyordu. Buradan 1622 târihinde sultân Bâyezid câmiine vâiz olarak nakl olunan Kadı-zâde, 1631 târihinde Süleymâniye câmiine, daha sonra aynı sene Ayasofya vâizliğine tâyin edildi. 1634 yılında Pâdişah ile Revan Seferi'ne giderken yolda hastalanıp, Konya'dan geri döndükten sonra 1635 târihinde vefât etmiştir. Topkapı hâricindeki İki Kapı civârında metfundur. Daha geniş bilgi için bk. Şeyhî Mehmed Efendi, Vakâyi'ü'l-Fuzalâ, Neşre haz.: Abdulkadir Özcan, Çağrı Yay., İstanbul, 1989, I, 59; Kâtip Çelebi, Mîzânü'l-Hak fî İhtiyari'l-Ahak, Haz.: Orhan Şaik Gökyay, MEB Yay., No: 2122, İstanbul, 1993, s. 108; a. mlf., Fezleke-i Kâtip Çelebi, Ceride-i Havâdîs Matbaası, İstanbul, 1310, II, 182-183; Naîmâ Mustafa Efendi, Tarih-i Naîmâ, (Ravzati'l-Hüseyin fî Hülasâti Ahbâri'l-Hafikîn), çev. Zuhuri Danışman, Zuhuri Danışman Yay., İstanbul, 1967, VI, 2717, 2718; Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, TTK Basımevi, Ankara 1973, III, 355; Yurdaydın, Hüseyin Gazi, İslâm Tarihi Dersleri, AÜİF Yay., No: 182, Ankara 1988, s. 125.
81 Muhammed Nazmî, Köprülü Mehmed Paşa'nın Kadı-zâdelilerin teaddi ve tecâvüzlerini görüp o dönemde şeyhülislâm olan Hanefi Efendi'den fetva istediğini, Şeyhülislâm'ın da "Kadı-zâde'ye mensup olan vâizlerin ekserisi yeryüzünde fesat için çalışanlar olmağın, nefyolunmaları lazımdır." şeklinde fetvâ verdiğini, bunun üzerine tarîkat erbabının bir müddet müsterih olduklarını nakletmektedir. Bk. Nazmî, a.g.e., s. 233.
82 Abdülmecîd Sivâsî hakkında daha geniş bilgi için bk. Cengiz Gündoğdu, Bir Türk Mutasavvıfı Abdülmecîd Sivâsî Hayatı Eserleri Tasavvufî Görüşleri, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2000.
83 Nazmî, a.g.e., s. 242, 243.

84 Vassâf, a.g.e., III, 262.
85 Nazmî, a.g.e., s. 189, 190; Şeyhî, a.g.e., II, 419; Vassâf, a.g.e., III, 260; Mehmet Süreyyâ, a.g.e., III, 297; Hoca-zâde, a.g.e., s. 87.
86 Vassâf, a.g.e., III, 260.
87 Nazmî, a.g.e., s. 190; Şeyhî, a.g.e., II, 419; Hoca-zâde, a.g.e., s. 87.
88 Nazmî, a.g.e., s. 189, 190; Şeyhî, a.g.e., II, 419; Vassâf, a.g.e., III, 260; Hoca-zâde, a.g.e., s. 87.
89 Vassâf, a.g.e., III, 260.
90 Nazmî, a.g.e., s. 190; Şeyhî, a.g.e., II, 419; Vassâf, a.g.e., III, 260; Mehmet Süreyyâ, a.g.e., III, 297; Hoca-zâde, a.g.e., s. 87.
91 Nazmî, a.g.e., s. 190; Şeyhî, a.g.e., II, 420.
92 Şeyhî, a.g.e., I, 52; Vassâf, a.g.e., III, 260; Hoca-zâde, a.g.e., s. 87; Mehmet Süreyyâ, a.g.e., III, 297; Vassâf, a.g.e., III, 260.
93 Kaynaklarda Nûrî Efendi'nin doğduğu yer hakkında ittifak varken, doğum târihi konusunda farklı rivâyetler yer almaktadır. Bunlardan Nûrî Efendi'ye daha yakın kaynaklar onun doğumunu 1003 olarak verirken (bk. Nazmî, a.g.e., s. 214; Şeyhî, a.g.e., I, 547); daha sonraki kaynaklar 1013 târihini vermektedir. (bk. Hoca-zâde, a.g.e., s. 88; Vicdânî, Halvetîlik, s. 116; Mehmet Tâhir, Meşâyih-i Osmanîyye, s. 35) Diğer taraftan Esmâr-ı Esrâr müellifi 1001 [bk. Mehmed Sâmî', a.g.e., s. 51], Sefîne yazarı ise 1003 veya 1013 (bk. Vassâf, a.g.e., III, 261), Mehmet Süreyyâ da 1003 olarak vermektedir. (bk. Mehmet Süreyyâ, a.g.e., III, 294). Doğrusu ilk kaynakların verdiği gibi 1003 târihi olmalıdır.
94 Nazmî, a.g.e., s. 215; Şeyhî, a.g.e., I, 547; Vassâf, a.g.e., III, 261; Hoca-zâde, a.g.e., s. 89; Mehmet Tâhir, Osmanlı Müellifleri, I, 51; Mehmet Süreyyâ, a.g.e., III, 294.
95 Nazmî, a.g.e., s. 215; Şeyhî, a.g.e., I, 547; Vassâf, a.g.e., III, 261; Hoca-zâde, a.g.e., s. 88; Vicdânî, Halvetîlik, s. 116; Mehmet Tâhir, a.g.e., I, 51.
96 Nazmî, a.g.e., s. 215; Vassâf, a.g.e., III, 261.
97 Nazmî, a.g.e., s. 220.
98 Vassâf, a.g.e., s. 261.
99 Anadolu'ya mensub Osmanlı adalarından olup, Cezayir Bahr-i Sefid vilayetine mülhak bir sancaktır. Bk. Ziriklî, a.g.e., VI, 4242.

100 Nazmî, a.g.e., 220-221.
101 a.g.e., s. 221-222.
102 A. y.
103 A. y.; Vassâf, a.g.e., III, 261.
104 Nazmî, a. y.
105 Nazmî, a.g.e., s. 223; Vassâf, a.g.e., III, 261.
106 Nazmî, a. y.
107 Vassâf, a.g.e., s. 262.
108 Nazmî, a.g.e., s. 224, Şeyhî, a.g.e., 547, Vassâf, a.g.e., III, 262; Vicdânî, Halvetîlik, s. 116; Mehmed Süreyyâ, a.g.e., III, 294; Hoca-zâde, a.g.e., s. 88; Mehmet Tâhir, Osmanlı Müellifleri, I, 51; a. mlf., Meşâyih-i Osmanîyye, s. 36.
109 Vassâf, a.g.e., III, 262.
110 Mehmet Tâhir, a.g.e., I, 51.
111 Nazmî, a.g.e., s. 266; Şeyhî, a.g.e., I, 547; Vassâf, a.g.e., III, 262; Hoca-zâde, a.g.e., s. 89; Mehmet Tâhir, Meşâyih-i Osmanîyye, s. 46; Mehmed Sâmî', a.g.e., s. 51; Mehmet Tâhir, Osmanlı
Müellifleri, I, 51.
112 Nazmî, a.g.e., s. 228; Şeyhî, a.g.e., I, 547; Vassâf, a.g.e., III, 263; Hoca-zâde, a.g.e., s. 89; Mehmet Tâhir, Meşâyih-i Osmanîyye, s. 4; Mehmet Süreyyâ, a.g.e., III, 294; İsmâil Paşa, a.g.e., I, 493; Vicdânî, Halvetîlik, s. 116. Abdülehad Nûrî hakkında daha geniş bilgi için bk. Necdet Yılmaz, Abdülehad Nûrî-i Sivâsî ve Mir'âtü'l-Vücûd ve Mirkâtü'ş-Şühûd Adlı Eseri, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Marmara Üniv. Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1993.
113 Ekrem Işın, "Abdülahad Nuri", DBİA, I, 21.
114 Necdet Yılmaz, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, Sûfîler Devlet ve Ulemâ, OSAV Yay., İstanbul, 2001, s. 208.
115 Krş. Vassâf, a.g.e., III, 255; Vicdânî, a.g.e., s. 115.
116 Vicdânî, a.g.e., s. 115.
117 Bk. Harîrî-zâde, a.g.e., vr. 209b; Vicdânî, a.g.e., s. 114.

118 Bk. Vassâf, a.g.e., III, 256.
119 Sivâsîyye şûbesi meşâyihi ve faaliyetleri için bk. Necdet Yılmaz, a.g.e., s. 202 vd.
120 Nazmî, a.g.e., s. 72.
121 A.g.e., s. 73.
122 Abdülmecîd Sivâsî, Miskâlu'l-Kulûb, İÜ Ktp., TY., nr. 2311, vr. 40b.
123 Nazmî, a.g.e., s. 72.
124 Bu zat hakkında geniş bilgi için bkz. Osman Türer, Türk Mutasavvıf ve Şairi Muhammed Nazmî, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Anakar, 1988.
125 Müstakim-zâde, vr. 59b; Şeyhî, II, 187.
126 Müstakim-zâde, a. y.
127 Müstakim-zâde, vr. 60b.
128 A. y.
129 Vassâf, a.g.e., III, 276.
130 Vassâf, a.g.e., III., 376.
131 Bu zât Abdülmecîd Sivâsî'den zâhirî ve bâtınî ilimleri tahsil ettikten sonra her iki sâhada da yetkili birisi olmuştur. Abdülmecîd Sivâsî'nin terbiyesi altında tekmîl-i tarîkat etmiş, kendilerinden sonra babasının makâmına halîfe nasb ve tâyin edilmiştir. Elli seneden fazla Sivas'da tâlibleri irşâd ile evrâd ve ezkâra devâm etmiş, 1664 târihinde vefât etmiştir. Cenâzeleri babasının kabri yakınında defnedilmiştir. Nazmî, a.g.e., 116; Hoca-zâde, a.g.e., s. 93.
132 Nazmî, a.g.e., 116-117; Hoca-zâde, a.g.e., s. 93.
133 Hoca-zâde'nin verdiği silsilede bu zatın ismi Şeyh Hüseyin Sânî olarak verilmiştir. Dr. Mehmed Fatih Güneren Bey'e göre bu zata Hüseyin Sânî dememek gerekir çünkü kendisinden önce post-nişîn olarak görev yapmış başka Hüseyin isminde birisi yoktur. Yine Hocazâde'nin verdiği silsilede bu zatla beraber Mehmed Behlûl Efendi'nin oğlu Şeyh İbrâhîm Nâibî (ö. 1864) ile İbrâhîm Nâibî'nin oğlu Ali Efendi (ö. 1889) post-nişîn olarak verilmektedir, ancak Güneren'in verdiği listeye göre bu zatlar post-nişîn olmamıştır.
134 Hocazâde'nin verdiği silsilede bir zühul eseri olsa gerek bu zatın ismi de Mehmed Zeki Behlûlî olarak verilmektedir. Oysa yine Güneren'in tarafıma gönderdiği pederinin nüfus kaydına göre bu zatın ismi Şemseddîn-zâde Mehmed Efendi'dir. Buraya kadar verilen silsilenin Hocazâde kaydı için bk. Hoca-zâde, a.g.e., s. 93-94.
135 Oğlu Mehmed Fatih Bey'in beyanlarına göre, Soyadı Kanunu çıkınca, Şemseddin Sivâsî Hazretlerinin lâkabı olan "Şems-i Azîz" soy adını almasına müsaade edilmediği için, "Şems-i Azîz" terkibinin Türkçe karşılığı olan "Güneren" soyadını almıştır.
136 Bu zat hakkında geniş bilgi için bk. Y. Nuri Öztürk, Son Devir Türk Tasavvufu ve Bosnalı Muhammed Tevfik Halveti, Yeni Boyut, İstanbul 1991, s 33 vd.; Abdullah Kucur, "Hoca Ahmed Tahir Memiş Efendi", Sahabe'den Günümüze Allah Dostları, Şule Yay., İstanbul 1999, X, 44 vd.; Mustafa Özdamar, Ahmet Amiş Efendi, Kırk Kandil Yay., İstanbul 1997, s. 54 vd.
137 Bu zatla ilgili geniş bilgi için bk. Özdamar, a.g.e., s. 97 vd.; Abdullah Kucur, "Mustafa Özeren Efendi", Sahabe'den Günümüze Allah Dostları, X, 298 vd.
138 Receb-üs Sıvâsî, Hidâyet Yıldızı Şems-ed-dîn Sıvâsî Hazretlerinin Menkıbeleri (Necm-ül Hüdâ Fî Menâkıb-iş-Şeyh Şems-id-dîn Eb-is-senâ Tercümesi), trc. Hüseyin Şemsi Güneren, Yayına haz. Dr. M. Fatih Güneren, İstanbul 2000.
139 Bu eser de, Dr. M. Fatih Güneren tarafından, "Tasavvuf Mûsikîsinde Sıvâsî İlâhileri" adıyla 2000 yılında yayına hazırlanarak bastırılmıştır. Türk Tasavvuf Mûsikîsi külliyâtına katkı yapacak olan bu 84 adet ilâhiyi, nefes darlığı çekmesine rağmen, kendisi her ilâhiyi tekrar tekrar ve hiç bozmadan okumuş ve musikî ustalarına notalarını yazdırmıştır.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
2059 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın