• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/
XVIII. Yüzyıl Osmanlı Aydınlarına Göre İlmiye Teşkilatındaki Çözülmeye İlişkin Tespit ve Teklifler / Yrd. Doç. Dr. Kayhan Atik

Osmanlı Devleti'nin siyasî tarihi, fetih ve zaferleri, müesseseler tarihi ile ilgili hemen hemen yeterli kaynak ve araştırmalara sahip olmamıza karşılık; siyasi yapı, devlet felsefesine dair kaynaklarımız henüz yeterince incelenmemiştir. Bu konular umumi ve hususi tarihlerde de bölük pörçük olmasına rağmen, asıl itibarıyla siyaset-nâme, lâyiha türü eserlerde mevcuttur.

Siyâset-nâmelerle alakalı çalışmalar henüz çok yenidir; son yıllarda tarihçiler, sosyologlar, siyaset bilimciler ve iktisatçılar bu eserler üzerinde çalışmalar yapmaya başlamıştır. Tabii olarak bu durum sevindirici bir hadisedir. Çünkü siyâset-nâmelerin gün yüzüne çıkarılması ile, Osmanlı siyasal düşüncesi ve devlet felsefesi daha da iyi anlaşılacaktır. Ayrıca Osmanlı siyasal düşüncesi anlaşıldığı zaman; Selçuklu, Karahanlı, Gazneli, Uygur, Göktürk, Hun, siyasal düşünceleri de daha iyi anlaşılabilir.

Osmanlı siyasal düşüncesini ortaya koymak için siyâset-nâmelerin araştırılması iki aşamalı çalışmayı gerektirir. Birinci aşamada, Siyâset-nâmelerin kaynak olarak ele alınması icap etmektedir. Genel olarak bu iş tarihçilere düşmektedir. Veya kaynaklara inebilen ehil kimseler demek belki daha doğru olur. Öncelikle kaynak olarak bu eserlerin gün yüzüne çıkarılması ve ilim alemine sunulması gerekir. İkinci aşama, birincisi kadar, belki de ondan daha önemlidir. Zira bu aşama, ortaya çıkan kaynakların analiz ve sentezlerle çok iyi değerlendirilmesi aşamasıdır. Bu çerçevede eserlerin değerlendirilmesi ve sentezi safhasında bir çok bilim dalının katkısı olabilir. Tarihçiler, hukukçular, siyaset bilimciler, sosyologlar, iktisatçılar, eğitim bilimciler kısaca bütün sosyal bilimciler kendi bakış açılarına göre açılım getirebilirler.

Çünkü siyâset-nâmeler, nasihat-nâmeler ve lâyihalar siyasî, sosyal, iktisadî, hukukî, askerî konularda önemli bilgi vermektedirler. Çok genel manada siyâset-nâme ve nâsihat-nâmeler belirttiğimiz konularda olması gerekenleri dile getirirken lâyihalar olmuş veya olan durumdan bahsederler. Kesin çizgilerle, Siyâset-nâme ve lâyihaları ayırmak da zordur. Çünkü bu tarifler bazen birbirine girmiş de olabiliyor. Ayrıca siyâset-nâme ve lâyihaların en önemli özelliği ise, Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu bunalımı ve çözüm yollarını araması; aynı zamanda siyasî sosyal, iktisadî, askerî ve eğitimle ilgili problemleri ortaya koyarak, ilgilileri uyarmaya ve bu problemlerin çözüm yollarını göstermeye çalışmasıdır.

Osmanlı Devleti'nde XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren siyasî, sosyal, iktisadî bozulmalara karşı aydınlar, ilim adamları, siyâset-nâme, nasihat-nâme, lâyiha türü eserler yazmaya başlamıştır. Bu tür eserlerin ilki sayılan, Sadrazam Lütfi Paşa'nın "Âsaf-nâme" adlı eseridir. Siyâset-nâmelerle ilgili genel değerlendirme Ahmet Uğur tarafından yapılmıştır. Bu eserlerle ilgili derli toplu çalışma ise Mehmet Öz tarafından yapılmıştır.1

Osmanlı Devleti'nin çözülmesi ile ilgili şu noktayı da göz önünde bulundurmamız gerektiğine inanıyoruz. Devlet ya da milletlerin bunalımlarının, aksaklıklarının sebeplerini sadece siyasi, iktisadi ve askeri sebepler dikkate alınarak bir değerlendirmeye tâbi tutulması bazı hatalar ve yanlış anlamalarla birlikte, eksik yorumlamaların yapılması ihtimalini artırabilir. Tabii olarak siyasî, iktisadî ve askerî boyutlar ihmal edilmeden, eğitim ve kültür yapılarının da ele alınarak yapılan araştırmalar ve ortaya çıkan sonuçlar daha gerçekçi olacaktır.

Osmanlı devlet teşkilatını oluşturan ilmiyye, kalemiyye, seyfiyye denilen sac ayağının belki de en önemli ayağını ilmiyye teşkilatı teşkil etmektedir. Zira kadılar, müftüler, müderrisler, cami görevlileri medreseden mezun olan ilmiyye teşkilatına mensup idi. Ayrıca vezire denk bir mertebede olan şeyhülislam ve divan üyelerinden kadıasker, defterdar ve nişancı da ilmiyye sınıfına ait olunca, ilmiyye teşkilatının Osmanlı İmparatorluğu için önemi açıkça ortaya çıkmaktadır.

İşte bu sebeple ilmiyye teşkilatının bozulması, Osmanlı İmparatorluğu için büyük önem arz etmektedir. Dolayısıyla devletin bunalıma düşmesinin en önemli sebeplerinden biri belki de en önemlisi, ilmiyye teşkilatının gerilemesi veya bozulmasıdır. Bu bakımdan aşağıdaki siyâset-namelerdeki incelemelerimizde sadece ilmiyye teşkilatının çözülmesi ve bu konudaki tespit ve teklifleri araştırmaya çalıştık.

Daha önceki çalışmalarımızda, XVI. ve XVII. yüzyıllarda ilmiye teşkilatının çözülmesine ilişkin tespit ve teklifleri ayrı ayrı hazırlamıştık.2 Bu çalışmamızda da XVIII. yüzyılda ilmiye teşkilatının gerileme sebepleri ve çözüm yollarına ilişkin tespit ve teklifleri araştırmaya çalışacağız.

Çalışmamızda sırasıyla Defterdar Sarı Mehmet Paşa'nın "Nesâyihu'l-Vüzerâ ve'l-Ümerâ" (17141717), İbrahim Müteferrika'nın "Usûlü'l-Hikem fî Nizâmi'l-Ümem" (1732), Canikli Ali Paşa'nın "Tedbîr-i Cedîd-i Nâdir" (1776), Süleyman Penah Efendi'nin "Penah Efendi Mecmuası" (1770-1780) adlı eserleri değerlendirilmeye alınacaktır. Önce eserin yazarları ve muhtevaları hakkında genel bilgi verildikten sonra bunları topluca değerlendireceğiz.

Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Nesâyıhu'l-Vüzerâ ve'l-Ümerâ (1714-1717) Muhtemelen 16551658 yılları arasında İstanbul'da doğan Mehmet Efendi, tahminen 12-15 yaşlarında Rûznâme-i Evvel dairesine girmiştir. Daha sonra yükselerek Rûznâme Katipliği'ne ve daha sonra uzun yıllar Defterdar Mektupçuluğu görevinde bulunmuştur. 1702 yılında Râmi Mehmet Paşa sadrazam olunca eski yakını Mehmet Efendi'yi kısa zaman sonra Defterdar yaptı. 1703 Edirne Vakası sonrasında birkaç kez bu makama geldi. 1714 yılında İstanbul'dan uzaklaştırılarak Selanik Beylerbeyiliği'ne tayin edildi. 1716 yılında tekrar Defterdar tayin edilse de, 1717'de bu makamdan yeniden uzaklaştırıldı ve Selanik valiliğine gönderildi. Mehmet Paşa valiliği sırasında dikkatsizlik, ihmal, padişah hakkında kötü söz söylemek gibi suçlardan dolayı Kavala'da tevkif edilerek, elli yıl hizmet ettiği devletin emriyle idam edildi. Yazar, eserini muhtemelen 1714-1717 yılları arasında kaleme almıştır. Eseri bir mukaddime, dokuz bab ve iki zeylden meydana gelmiştir.3 Eser genel olarak devlet adamlarının özelliklerinden, davranışlarından, halkın durumu, rüşvet, bazı devlet dairelerindeki bozuklukları ve bunların ıslah edilmeleri ile ilgili tekliflerden meydana gelmiştir. Bazı çalışmalarda, Mehmet Paşa'nın bu eseri genel olarak değerlendirilmiştir.4 Fakat biz bu eserin ve bundan sonraki eserlerin sadece ilmiye teşkilatındaki bozulmalarla ilgili bölümlerini incelemeye çalışacağız.

Eserin ikinci bölümünde, "şayet vezîr-i azam, vilayet valisi, mir-i miran, ümera ve diğer görevliler, bir kimsenin şeriata ve kanuna aykırı bir iş için verdiği rüşvete iltifat etmeyip, hatta ona karşı mücadele yaparsa, onun emrinde çalışanlar da bu tür kötü işlere tevessül etmezler" diyerek devlet adamlarının rüşvet alıp almamalarının önemini belirtmiştir. Hatta adaletli bir vezirin rüşvet almaması hâlinde başka bir iyiliği olmazsa bile, bunun yeterli bir üstün nitelik olacağını belirtir. Fakat yazar, "zamanında kadıların birçoğunun rüşvetin adını 'mahsul' koyup Allah'ın emirlerini yerine getirmeyip, Allah korusun hangi taraf daha fazla rüşvet verirse ona hükmeder. İsterse alacaklıyı borçlu, müflisi kârun çıkarır" diyerek kadıların rüşvete ne kadar bulaştıklarını ve rüşvetin hangi safhada olduğunu dile getirir. Yazar kadılarla ilgili problemi ortaya koymuş, hemen arkasından çözümünü şöyle ifade etmiştir:

"Allah rızası için bu kişiler çok sıkı bir şekilde araştırılarak bulunmalı ve sözü geçen yoldan uzaklaştırılmalıdır."

Defterdar Sarı Mehmet Paşa, hakimler, kadılarla ilgili olarak şu görüşlere de yer verdiği görülür. Osmanlı Devleti'nde devlete hizmet eden, yararlı işler yapan beylerbeyi sancakbeylerine ömür boyunca devletin tevcih ve ihsanda bulunması gerekir. Kanuna aykırı hareket edenlerin, usulüne uygun cezalandırılması, büyük hakimler ve kadı efendiler imtihan olunarak, bilgisi olmayıp, yetersiz olanlar ihraç edilmeli, bunların görevleri de bilgi ve fazilet sahibi kimselere verilmelidir. Bu şekilde davranılırsa kesinlikle kimse ne rüşvet verir ne de rüşvet alır. Bu takdirde rüşvetçilik büsbütün ortadan kalkar. Böylece hâkimler adaletli olur, halkta zulüm ve adaletsizlikten kurtulur.

Medreselerde müderrisler arasında cereyan eden hadiseleri göz önüne alarak onların tayin ve terfileri hususunda şu tedbirlere yer verir:

"Ve müderrisîn u ulemâ zümresi reisü'l-ulemâ olanlar ile müşâvere olunub mansıbları anların ilamları ve reyleri ile virilüb birbirlerinin hilâfına söyledikleri kelamları ısga' olunmamak gerekdir."5

Medreselerdeki müderrislerin bozulması ile ilgili olarak şunları ifade eder: Divan hizmetlilerinden olan zenginlerden ve medreselerde mollalık ele geçiren ulemâ çocuklarından din hizmetlerine ve kanuna uymayan yerlere atanmış olanların durumları yöneticiler aracılığıyla incelenmesi hâlinde, sayılarının bilinenden bir hayli fazla çıkacağı ileri sürülmektedir.

Yazara göre, vezir ve beylerbeylerinden başlamak üzere diğer memurlar, hakimler ve kadılar rüşvete dalmışlardır. Hakimler arasında rüşvet o dereceye gelmiş ki, kim daha fazla rüşvet verirse, isterse tamamen suçlu olsun o beraat ediyor, diğeri ise ceza alıyordu. Ayrıca medreseler ve hocalar da bozulmuş, ulemadan bir kısmının çocuklarının câhil ve yetersizliklerine rağmen görev almaları, ulemanın tayin sistemindeki aksaklıklar, huzursuzlukların çıkmasına sebep oluyordu.

İbrahim Müteferrika, Usûlü'l-Hikem fî Nizâmi'l-Ümem (1726)

1674 yılında Kolojvar'da dünyaya gelmiştir. Kalvinist bir Macar aileye mensup olan İbrahim Müteferrika, 1692 yılında Tököli ayaklanması esnasında akıncı Türk müfrezesinin eline düşmüş ve İstanbul'a getirilmiştir. 1715 yılında, müteferrikalık ile Viyana'ya gönderilmiş, 1716'da Avusturya'ya karşı ayaklanan Macarların tercümanı olarak Belgrat'ta bulunmuştur. 1737 yılında müzakereler için Lehistan'a gönderilmiştir. 1945 yılında vefat etmiş, mezarı Aynalıkavak'tadır.6

İbrahim Müteferrika, devlet hizmetinde uzun yıllar hizmet yapmış, tecrübe ilim ve kabiliyeti ile kendini kabul ettirmiş, Türk kültür hayatına önemli bir hizmet olan matbaanın tesisi hususunda yoğun çaba sarf etmiştir. Ayrıca bu eseriyle de devletin bünyesindeki bozuklukları tespit etmiş ve çözümü için de çareler öne sürmüştür. Eseri ise, mukaddime, fasıllara ayrılan üç bab ve sonuç olarak tertip edilmiştir.

Yazar halkı dört kısma ayırır ve hepsinin idaresinin devlet başkanına verilmesi gerektiğini belirtir. Bu dört sınıf insan, a) Ashâb-ı Seyf b) Ashâb-ı Kalem c) Ashâb-ı Hars u Ziraat d) Ashâb-ı Hirfet u Ticaret'dir. Bunların en önemli kısmı, Ashâb-ı seyf'dir. Çünkü sultan, vükelâ, vüzerâ, mîr-i mîrân, subaylar ve askerlerin tümü bu sınıfa mensuptur. Bunların en önemli vazifeleri ise, ashâb-ı kalem sınıfından ulemâ ve hükemânın rey ve tedbîrine mürâcaat ederek bütün bu sınıfları zabt-u rabt altına almaktır. İşte bu suretle adalet gerçekleşmiş, iyi yönetimle halkın ve bütün sınıflarının işlerini eşit ve düzenli bir şekilde idare etmiş olur.

Müteferrika burada, öteden beri Osmanlı müelliflerinin belirttiği dört sınıf insandan en önemlisinin ashâb-ı seyf olduğunu belirtir. Bunların en önemli işlerinde ilim adamlarının, görüş ve tavsiyelerine müracaat ederek ancak böylece iyi bir yönetimin olacağını dile getirir.7

İslam Askerlerinin yenilgiye uğramasının sebeplerini ise şöyle sıralar: 1- Şer'i hükümlerin icrasında noksanlıklar 2- Adalete özen göstermeme 3- İyi siyaset ve idare etmede gevşeklik 4- İşleri ehline vermeme 5- Alınan kararlarda istişare etmeme 6- İlim adamları ve iş bilir kimselerin görüşüyle iş yapmama 7- Rüşvetin yaygınlığı gibi sebeplerdir. Burada yazar, iki maddede ilim adamlarının önemini vurgulamış ve onlarla bütün konuların istişare edilmesini ve onların görüşleri ile iş yapılmasını tavsiye etmiştir.8

Yazar ikinci babda, coğrafya ilminin faydalarından bahsetmiştir. Yeryüzü şekilleri, yollar ve mesafeleri, yeryüzünde yaşayan milletlerin yaşayış tarzlarının, coğrafya ilminin konusu olduğunu belirtmiştir. Ona göre düşman ülkeleri durumunun her yönü ile bilinmesi gerekir. Devlet adamları bu görev ile bizzat sorumluluklarını, ancak coğrafyayı iyi bilmekle yerine getirebilirler. Çünkü yeryüzünde meydana gelen olayların takibi, doğru yanlış tarafları, mümkün ve muhal yönlerini tespit için, coğrafya bilgisine ihtiyaç vardır.

Tarih ilminin önemini ve coğrafya ilminin onu daha iyi anlamaya yardımcı olduğunu, Hz. Adem'den bugüne kadar gelmiş geçmiş olayların herhangi birini öğrenip, faydalanmak isteyen şahsın, o olayın geçtiği yöreyi coğrafya kitaplarından incelemek suretiyle, o bölgeye gitmiş, görmüş ve olayın içinde bulunmuş gibi vakıf olacağını şöyle ifade eder: "İbret-nümâ-yı alem ve basîret-fezâ-yı beni-Adem olan ilm-i tevârih hadd-i zâtında bir ilm-i refiü'l-kadr ve celîlü'l-itibâr ve müdebbirân-ı devlete ilm ü marifeti vâcib ve lazım bir rehber-i hakîkat-perver olduğu beyandan müsta'nidir. Fenn-i coğrafya ise ulûm-ı tevârihin zabt-u rabtına medar-ı azîm ve tarîk-i suhûlet-rehin oldığı zahir ve nümâyândır. Zira ibtidâ-yı hilkat Hazret-i Âdem'den bu ana gelince, ser-güzeşt-i benî Âdem'e ve bil-cümle vekâyi ve havâdis-i rüzgâra ilm ü ıttıla' tahsilinden su-mend olmak arzu ve iştiyâkında olan erbab-ı ma'ârif ve kütüb-i tevârîhde bir kavm ve kabîlenin hal-i ser-güzeştin görüb ve işitdikde fil-hâl sahâyif-i coğrafyayı açub ol kavl ve kabîlenin meskenleri olan mahalli bulub, nazar eyledükde, varmış ve görmüş ve Vak'ada bulunmuş mertebede vâkıt-ı ahvâl ve kazıyye sahîfe-i dîl ü derûnunda mahfûz ve sâbit ve ber-karâr olur."9

İbrahim Müteferrika, medrese ve ilmiye teşkilatının problemlerine girmemiştir. Fakat pozitif ilimlerin, özellikle coğrafya ilminin önemi üzerinde durmuştur. Belki de o dönemde medreselerde pozitif ilimlere çok fazla değer verilmediği için, bunun eksikliğini hissetmiş ve bu ilmin ehemmiyetini açıklama gereği duymuştur.

Bilindiği üzere Katip Çelebi de felsefenin kaldırılmasının medreselerin çöküşünün belirtisi olduğunu belirtmekteydi.

Canikli Ali Paşa, Tedbîr-i Cedîd-i Nâdir (1776)

1711 yılında Canik'te doğan Ali Paşa, 1769/70'te Boğdan seraskeri maiyetine memur oldu, yine aynı yıl vezirlik rütbesiyle Erzurum valisi ve Kars seraskeri oldu. 1776'da Sivas valisi, 1777'de Kırım seraskeri, 1778'de Erzurum ve 1779'da Trabzon valisi oldu. Aynı yıl azledildi ve rütbesi alındı ise de 1780 yılında vezirliği tekrar iade edilerek Trabzon valiliğine memur edildi. 1783-1784 yılında ikinci defa Erzurum valisi oldu. Yaklaşık bir yıl sonra, 1784-1785 yılında 74 yaşında öldü.10

Canikli Ali Paşa, eserini kaleme alma sebebini şöyle açıklar: "Devlet-i Aliyye'nin şânının terakkîsi sebepleri dâima zikr ü fikrümüz oldığı ecilden, kırk yedi nev'i muhtevî bir risâle tertîb eyledük."11

Hem sebep-i telif kısmında hem de eserin başlangıcında verilen fihristte ve derkenara da ayrıca yazılan konu başlıkları itibarıyla, risale kırk yedi ayrı konudan meydana gelmiştir. Tabiatıyla biz burada ilmiye teşkilatının çözülmesini araştıracağız.

Yazar, hemen hemen bütün siyâset-nâme, lâyiha ve risâlelerde söz konusu edilen bir hususa işaret ederek "ednâ âdeme alâ rütbe virülmesünde kat'a faide yoktur." diyerek, liyâkatsiz kişilere hak etmedikleri mansıb ve rütbe verilmesini tenkit etmektedir.

Canikli Ali Paşa, "en-nâsu alâ dini (sülûkî) mülûkîhim" ifadesiyle padişahın örnek bir konumda olduğunu ve onun maiyyeti, hizmetinde olanlar ve tebaasının da onu taklit ettiklerini savunmaktadır. Kanuni Sultan Süleyman'ın hukuka olan ilgisi ve kanunların uygulanması ile ilgili gayreti, bütün işlerin hukuka uygun olmasını temin etmiştir. Gazi Murat Han'ın şeceati ve celâleti sebebiyle, onun zamanında bu sıfatları taşıyan birçok insan yaşamıştır. Fakat yazar kendi zamanında, kanuna itibar edilmediğini, ilme önem verilmediğini şöyle ifade eder: "Padişahımıza lazım olacak her türlü tarik üzre hareket itmeli ki, nâs dahi ana taklid ide; evvelâ, lazım olacak şer'a ve kanuna itibar ide ki, halk dahi umûrını şer'a ve kanuna tatbik eyleye; saniyen, celaline mâ'il ola ki, nas dahi celâline mübtelâ olalar; salisen, marifete itibar ide ki, herkes marifete heves ide. Bu asrımızda celâdete itibar olmadığından, nam ve şan sahibi adem kalmadı. Öyle olunca, şevketlü mehâbetlü padişahımuz bunlara itibâr itmeli ki, herkes tarîkine heves ide."12

Yine yazar bu durumun asıl sebeplerini de şöyle açıklar: "Bu makûle sû-i edeb, şevketlü padişahımızı zemm değül, nâsın halini bildürmek için tahrir olunmışdur; evvela, ulemâ efendiler tariki üzre hareket itmez oldılar, câ'iz deyu hile-i şer' tatbik itdiler."

Yazar burada belirtilen özelliklerin padişahta olmadığını, halkın durumunu ortaya koymak için yazdığını ifade eder. Ayrıca ulemânın kanuna aykırı hareket ettiğini, bu yüzden de nüfuzlarının kalmadığını dile getiren yazar, havâs ve avâmın çoğunun haramı helal saydığını kendilerine itibarın olmadığını, ayrıca ulemanın kanuna aykırı hareket ettiğini; bu yüzden de nüfuzlarının ve itibarlarının kalmadığını belirtir. Bu konuda padişahın yapması gereken şeyleri şöylece sıralar:

"Padişâh-ı âlem efendimize lâzım olacak tedbir' budur ki, bazı mansıbların azl ü nasbında kati çok hata olur; evvelâ defterdarın, sâniyen tersane emininin, sâlisen cebecibaşı, tophane nâzırı, baruthâne emîninin azlinde çok zarar vardır. Bunların tiz tiz azilleri buna kıyasdur."13

Canikli Ali Paşa, ulemânın çok önemli bir konumda olduğunu, padişahın her husûsu, ulemâ, sulehâ ve ricâl-i devlet ile mutlaka müşâvere etmesi gerektiğini savunur. İstişâre hususuna çok önem veren yazar, görevlendirilecek kişilerin de istişare ile tayin edilmesini, buna riâyet edilmediğinden, büyük küçük bir çok insan, ehil olmadıkları halde ejderha gibi ağzını açıp mansıb beklemekte olduklarını ve görevde olanların ise, hazineyi yedikleri halde hâla doyumsuz bir hal sergilemekte olduklarını belirtir. Bu yüzden padişahın huzurunda istişareye katılacak olanların da dikkatle seçilmesi lazım geldiğini, maalesef okuma yazma bilmeyenlerin dahi yüksek makamlara getirildiğini ifade eder.

Askeriyenin nasıl bozulduğunu ise şöyle açıklar:

"Ocaklarınıza nâ-ehilleri idhâl itdinüz; rüşvet ile mansıblar idhâl olur oldunuz. Cümle askerînün ağır esâmelerini ricâl ve ulemâ kapusunun hudematlarına virdinüz ve askerî taifesine sözünüz geçmez oldı, asker dahi sizden yüz döndürdi. Sözünüzün nüfuzı kalmadığından işlere muvaffak olmamak bundan iktiza eyledi ki ma'lumdur."

Yazar, askeriyenin bozulmaması için, padişahların hatır gönül tanımamalarını, bu konuda rica edecek olanlar olursa, dinlememelerini, askeri sınıftan olmayanları defterden silmelerini ihtar eder. Askerlik sınıfına rüşvet ve şefaatle sonradan giren, ehil olmayan ve seferde işe yaramayanların temizlenmesi gerektiğini, aynı zamanda da, asker kaydetmenin önlenmesini önermektedir. Ayrıca yeniçeri, ricâl ve ulemâ kapısında ve dirliklerde alâkasız kişilerde ne kadar esâme var ise, bunlar iptal edilmeli ve mansıbların insanların hizmetine ve marifetine göre düzenlenerek dağıtılması gerektiğini savunur.

Süleyman Penah Efendi, "Mora İhtilâli Tarihçesi" veya "Penah Efendi Mecmuası" (1770-1780) Süleyman Penah Efendi Trapoliçeli (Mora) İsmail Efendinin oğlu olup, 1740 yılında İstanbul'da doğmuştur.

Dersaadete gelerek Küçük Mustafa Paşa'ya divan katibi olmuş, sonra hâcelik rütbesi almış ve 1764'te küçük tezkireci, daha sonra kethüda katibi olmuştur. Bir müddet sonra maliye tezkirecisi olmuş, 1774 seferinde ordu ile beraber gitmiştir. 1769'da sipah katibi, 1770'te mevkûfâtî, 1771'de süvari mukabelecisi ve 1772'de baş-muhasebeciliğine getirilmiştir. 1783 yılında matbah emini, 1784'te tekrar Anadolu muhasebecisi ve süvari mukabelecisi olmuştur. 4 Eylül 1786 günü İstanbul'da vebadan ölmüştür. Şair ve mutasavvıf olan Penah Efendi Mahmud Paşa'da medfundur.14

Penah Efendi, mansıbların ehline verilmemesi, adalet sisteminin bozulması ve kadıların durumları ile ilgili ise şunları söyler:

Kaza makamını işgal edenlerin mansıblarına mutlaka kendileri gitmelidir, niyâbet ile mansıbı tutmamalıdır. Mansıblar niyâbet ile tutulmasından bu yana, aylığı yüz guruş olan kaza yedi yüz sekiz yüz guruştan fazla mikdara ulaştı. Bu miktarın düşürülmesi için emr-i âlî dahi sadır olsa fayda vermez diyen yazar, bu işin halledilmesi için, mansıb sahiplerinin mansıblarını kendileri zabt etmesi gerekmektedir. Kadıların, a'yân ve kocabaşıları bahane ederek haddinden fazla imza akçesi aldıklarını belirterek, yakını ölen bir kişinin, cenazenin defnedilmesi için mahkemeden tezkire almaması halinde, defne müsade edilmediğini ifade eder. Bu sebeple bir kişinin cesedinin günlerce defnedilmemesi, zulümden daha şiddetlidir. Bunun kaldırılması herkesi sevindirecektir.15

Yazar hakimlerin durumunu da şöyle açıklar:

"... Hâkim (hâkim olacak) dahi i'lâm eyleye akça mutâlebesile sah keşide itmez deyü ve böyle râbıtaya bend olur ise reâyâ asûde-hâl olur. Zira kazalar bir mertebe harab olmuşlardır ki ta'bire gelmez. Ekser-i kazâlar deynleri taksite rabt olsa iş idi. Zirâ dünya elinden çıkdı. Evkâf gayr-ı evkâf cümle kazalara böyle dikkat oluna. Zirâ bazı kazâlar zulm olmasun deyu evrâk-i cizye boğcalarını ifrâz eylediler. Ancak fukaraya bir akça lütfu olmadı."16 "... Ve bir âdemin mahkemede işi var ise gide ve illâ gitmeyeler. Ziyaret her gün olmaz gidüb müdâvemet idenler mel'anet içün giderler. Zirâ bazı müzevvirler külle yevmin mahkemelerde müdâvemet idüb envâî zulm ve fesâdlere bâis olmalarıle fîmâ ba'd bu makûleler mahkemelerde müdâvemet eylemeyeler ısga' itmeyenleri ahali mahzarlarile Der-aliyye'ye ifâde ideler ve bu makûlelerin hüsn-i balleri haklarında zuhûr iden i'lâmlara i'tibâr olunmaya. Ba'zı mütegâlibe (mütegallibe) ve müzevvir a'yanlar mahkemelerde birer, ikişer müzevvir yalan şâhitleri ve kethüdâları her gün müdâvemet idüb kapu çukadarları misillü sabahdan akşama değin mahkemelerde müdâvemet eyledikleri zulm kıyasdan efzun Zeyd ve Amr'in işlerini telvis ve fukarâyı harâb itmelerile bu maalde mustakıllen bâ-fermân-i âli men' oluna. Ecr-i azîmdir. Zirâ vâki olan mesâlih-i ibâdı telvis ve a'yanın ve bunlar aldıkları akça hâkimlerden ziyâde alurlar. Ba'zı hâkimler men'ine murâd itseler kuvvetli olmalarıle def' olunmazlar. Kat'î emr-i âli ile men' oluna. Mahkemelerde birisi âharın işini görmeyeler ve fîmâ ba'd bu makûle müzevvirler a'yanların taraflarından ve kethüdâları kapu çukadarları misillü mahkemelerde müdâvemet eylemeyeler."17

Penah Efendi, hacegân-ı divân-ı hümayunun nizamına değinmiş, hâcegânların âlim ve fâzıl, erbâb-ı maarif ve kalem, hikmete aşina olmaları gerektiğini söyledikten sonra, bu pâyenin bunları hâ'iz olmayanlara verildiğini ve bunun hatt-ı hümayun ile men edilmesini teklif etmektedir. Bunlara ruûs-ı hümayûn verilmemeli ve şefaatle verilenler de, reîsü'l-küttâb tarafından denenerek, layık olmayanlardan geri alınmalıdır. Bu yazıya istinaden bu paye verilmemelidir; hâcegân olmak durumunda olanlar, gelip reîsü'l-küttâbın huzûrunda marifetlerini icra ettikten sonra buna nâil olmalıdır.18

Yazar medrese, kütüphane ve camilerin hepsinin İstanbul'da toplanmasını da tenkit ederek şu tavsiyelerde bulunur:

"Fil-asl medreseler ve kütüphanelere cevâmie külliyen iânet ve himmet Âsitâne-i aliyye'ye oldu. Âsitâne-i aliyye'de ise lüzûmundan ziyâde vardır. Sâhibü'l-hayrât olanlar memâlik-i mahrûse bilâd ü emsârına bilâd-i Arnabudân'a varınca medreseler ve kütübhânelere ve cevâmie himmet buyursalar hem etrâf a'lâ ve ednâ ulûm-i şettâ ile ârâste olacaklarından başka sevâbları dahi ziyâde olacağı melhûz olduğundan gayri Âsitâne-i aliyye'de dahi kesret-i sohteyân olmayacaklarından başka telef-i zehâir dahi olmazdı"19

İlme önem verilmesi gerektiği hususunda ise, Avrupalıların coğrafya ilmine önem verdikleri için, ülkeler keşfettiklerini belirten yazar, coğrafya ile alakalı yerli yabancı bütün eserlerin basılıp, ucuz olarak her yerde satılmasının temin edilmesini teklif etmektedir.

Değerlendirme

Biz Osmanlı Devleti'nin çözülme ve gerilemesinin sebeplerini ve çözüm yollarını en açık ve teferruatlı bir şekilde siyâset-nâme, nasihat-nâme ve lâyiha türü eserlerde buluruz. XVIII. yüzyılda Osmanlı devlet adamları ve alimleri tarafından kaleme alınan bu eserler, genel olarak siyasi sosyal, iktisadi, askeri problemleri ortaya koyarak ilgilileri uyarmaya ve bu problemlerin çözüm yollarını göstermeye çalışmışlardır. Devletlerin ve milletlerin bunalımlarının ve çözülmelerinin sebeplerini, sadece siyasi, iktisadi ve askeri bakımdan açıklamamız herhalde yeterli olmaz. Bu yönleri ihmal

etmeden, eğitim ve kültür yapılarının da ele alınarak yapılan araştırmalar ve ortaya çıkan sonuçlar da çok önemlidir.

Çünkü eğitim ve öğretim toplumun davranışlarındandır. Aslında eğitim hayatın bütün sürecinde devam eder, öğretim kısa süreli ve özeldir. Fakat eğitim denince ilk akla gelen okullardır. Kişinin şahsiyeti, doğuştan kalıtım yoluyla soyundan getirdiği ile aile, çevre ve eğitim kurumlarında aldıklarının yoğrulması ile bir şekil alır. Bu aile, çevre ve eğitim kurumları ne kadar milli, sağlam ve düzenli olursa, yetiştirdiği kişiler de o derece iradeli ve şahsiyetli olur.

Daha önce de belirttiğimiz üzere, Osmanlı devlet teşkilatında ilmiye sınıfının bozulması ve çözülmesi, devletin gerilemesi ve yıkılmasında belki de en önemli sebeplerden biridir denilebilir.

Bu sebeple XVIII. yüzyıl siyâset-nâmelerinden Nesâyıhu'l-Vüzerâ ve'l-Ümerâ yazarı Defterdar Sarı Mehmet Paşa, toplumda adaleti tesis için görevli olan kadıların rüşvetin adını mahsul (hasılat) olarak telakki ettiklerini; hangi taraf daha fazla rüşvet verirse, ona hüküm verdiğini, isterse alacaklıyı borçlu, iflas edeni çok zengin gösterebileceğini belirterek, kadıların rüşvete ne kadar bulaştığını ve rüşvetin hangi safhada olduğunu ortaya koyar. Deftedar Sarı Mehmet Paşa'ya göre, bu kadılar, sıkı bir şekilde araştırılarak bulunmalı ve bu yoldan uzaklaştırılmalıdır. Büyük hakimler ve kadıların imtihan edilmesi, bilgisi olmayan, ehliyetsiz olanların ihraç edilerek, yerlerine bilgili ve faziletli kişilerin getirilmesini öngörür. Bu şekilde rüşvetin önüne geçileceğini, bu suretle, hakimler adil olunca toplumun da zulüm ve adaletsizlikten kurtulacağını belirtir.

Ulema ile ilgili olarak, ulema çocuklarının, medresede hocalığa geçtiğini, yani bilgisiz ve layık olmayan kişilerin üniversite hocalığına geldiğini, bu nedenle eğitim ve öğretimin bozulduğunu ortaya koyar.

İbrahim Müteferrika, öteden beri Osmanlı müelliflerinin belirttiği dört sınıf insandan en önemlisinin ashâb-ı seyf olduğunu dile getirir. Bunların en önemli işlerinin de ilim adamlarının, görüş ve tavsiyelerine müracaat ederek, ancak iyi bir yönetim sağlayabileceklerini dile getirir.

Askerin yenilgiye uğramasının sebepleri arasında, işleri ehline vermeme, ilim adamları ve iş bilir kimselerin görüşüyle iş yapmama, rüşvetin artması gibi sebepleri de belirtir. Yazara göre her konuda ilim adamlarına danışılması ve onlarla istişare edilmesi gerekir. Bu konular üzerinde ısrarla durulduğuna göre, ilim adamlarına danışılmadığı anlaşılıyor.

Tarih ilminin önemi üzerinde durmuş ve bunun anlaşılması için coğrafya ilmine ihtiyaç olduğunu; ayrıca yeryüzü şekilleri, yollar ve mesafeler, yeryüzünde yaşayan milletlerin yaşayış tarzlarını anlayabilmek için bu ilme ihtiyaç olduğunu ileri sürmüştür.

İbrahim Müteferrika, ilmiye teşkilatı ve medreselerin problemlerinden açık bir şekilde bahsetmemiştir. Fakat özellikle ilim adamlarına danışılması, istişare edilmesi gerektiği üzerinde durduğuna göre, böyle bir problemin olabileceği düşünülebilir. Bununla birlikte coğrafya ilminin öneminden bahsederek, pozitif ilimlere medreselerde gereği gibi önem verilmediği şikayetinde bulunmuş olabilir.

Canikli Ali Paşa, padişah her hususu, ulemâ, sulehâ ve devlet adamları ile mutlaka müşavere etmelidir diyor. İstişâreye büyük önem veren yazar, görevlendirilecek kişilerin de istişare ile tayin edilmesinin gerektiğini belirtir. Padişahımız marifete itibar ederse, herkes marifete heves eder diye ifade ettiğine göre, padişahların da ilim ve ilim erbabına itibar etmediğini, dolayısıyla halkın da ilme rağbet etmediğini belirtmek istiyor.

Ayrıca Canikli, ulemânın doğru yolda bulunmadıklarını, kötü durumda olduklarını da bizzat ifade etmiştir. Ulemâ kanunlara aykırı davrandığı için, nüfuzlarının kalmadığını belirterek, havâs ve avâmın çoğunun haramı helal saydığını dolayısıyla haksız kazancın arttığını ifade eder.

Süleyman Penah Efendi ise, adalet sisteminin bozulması ve kadıların durumları üzerinde durur. Kaza makamını işgal edenlerin mansıblarına mutlaka kendilerinin gitmelerini, niyâbet ile mansıblarını tutmamalarını tavsiye eder. Bu şekilde uygulama olursa, aylığı yüz kuruş olan kazanın yedi-sekiz yüz kuruştan fazla miktara ulaşır. Yani bunun neticesi de tabiatıyla halka zulüm ve haksızlık yapılması demektir. Hatta bu haksızlığın giderilmesi için emir dahi verilse fayda olmayacağını, ancak bu işin halledilmesi için mansıb sahiplerinin görevlerine kendilerinin gitmesi gerektiğini çözüm olarak ileri sürer.

Penah Efendi de Avrupalıların coğrafya ilmine önem vermeleri suretiyle, çeşitli ülkeleri fethettiğini, coğrafya ile ilgili eserlerin basılıp, ucuz olarak her yerde satılmasını teklif eder.

Netice olarak, daha önce araştırdığımız, XVI. ve XVII. yüzyılda ilmiye teşkilatının çözülmesi ile ilgili çalışmamızda gördüğümüz aksaklıklar ve bozulmalar, XVIII. yüzyılda da aynı şekilde devam etmiştir. XVI., XVII. ve XVIII. yüzyıllarda aydınların tespit ve teklifleri, devlet adamlarının icraatları ile getirilen çözümler, ya uygulanmamış veya yeterli sonuçlara ulaşılmamış olabilir. Çünkü XVI. ve XVII. yüzyıllarda gördüğümüz, kazaskerlerin, kadıların rüşvet alması; kadı ve müderrislerin terfilerinin düzensizliği; ulemânın devlet adamlarının baskısı altında olması; ilmiye sınıfının tayinlerindeki geciktirmeler neticesinde geçim sıkıntısı çekmesi; ilim adamlarına saygı gösterilmemesi gibi problemleri, XVIII. yüzyılda da benzer şekillerde görmekteyiz. Bütün bunlar, ilmiye sınıfının geri kalmışlığına sebep olurken, devletin çözülmesi ve bozulmasında da önemli bir etken olmuştur.



1 Ahmet Uğur, Osmanlı Siyâset-nâmeleri, Kayseri, 1987; Mehmet Öz, Osmanlıda Çözülme ve Gelenekçi Yorumcuları, İstanbul, 1997. Ayrıca siyâset-nâmeler'le ilgili diğer bazı çalışmalar: Yaşar Yücel, Osmanlı Devlet Teşkilatına Dair Kaynaklar-Kitab-ı Müstetab, Ankara, 1988.; Ahmet Uğur, Asâfnâme-i Vezir Lütfi Paşa, İslami İlimler Enstitüsü Dergisi, IV Ankara, 1982.; Mehmet İpşirli, Hasan Kafi El-Akhisari ve Devlet Düzenine Ait Eseri, "Usulü'l-Hikem F, Nizami'l-Alem" İstanbul, 1981, İ. Ü. E. F. T. E. D., Sayı. 10-11, 1979-1980.; Katip Çelebi, Bozuklukların Düzeltilmesinde Tutulacak Yollar (Düstüru'l-Amel li İslahi'l-Halel), Haz. Ali Can, Ankara, 1982, Katip Çelebi, Mizânü'l-Hak fî İhtiyâri'l- Ahakk, Haz. O. Şaik Gökyay, Terc. 1001 Temel Eser, İstanbul, 1980.; Katip Çelebi, Düstüru'l-Amele li İslahi'l-Halel, İstanbul, 1280; Koçi Beğ, Risâle-i Koçi Beğ, Sadeleştiren: Zuhuri Danışman, İstanbul, 1997; Mübahat Kütükoğlu, Lütfi Paşa Asâfnâmesi, (Yeni Bir Metin Tesisi Denemesi), Bekir Kütükoğlu Armağanı, İ. Ü. E. F., Tarih Araştırmaları Merkezi, İstanbul, 1991.; Ali İbrahim Savaş, "Lahıya Geleneği İçinde XVIII. yüzyıl Osmanlı Islahat Projelerindeki Tespit ve Teklifler", Bilig, IX, Ankara, 1999.; Mehmet İpşirli, Osmanlı İlmiye Mesleği Hakkında Gözlemler, (XVI-XVII. Asırlar), Osmanlı Araştırmaları-The Journal of Ottman Studies, VII-VIII, İstanbul, 1988.
2 Kayhan Atik, "XVII. yüzyıl Osmanlı Aydınlarına Göre İlmiye Teşkilatındaki Çözülmeye İlişkin Tespit ve Teklifler", Bilig, 14/Yaz, Ankara, 2000.; Kayhan Atik, "XVI. yüzyıl Osmanlı Aydınlarına Göre İlmiye Teşkilatındaki Çözülmeye İlişkin Tespit ve Teklifler", Türkiye Günlüğü, Sayı. 63., Ankara, 2000.
2 Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul, 1965, III. S. 52.; Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler-Osmanlılarda Devlet Düzeni (Nesayihi'l-Vüzera ve'l-Ümera veya Kitab-ı Güldeste-i Nizam-ı Devlete Müteallık Risale), Derleyen ve Çeviren. Hüseyin Ragıp Uğural, Ankara, 1990., s. V-XVIII; Abdülkadir Özcan, "Defterdar Sarı Mehmet Paşa", TDVİA, İst. 1994, IX, s. 98-100.; Öz, a.g.e., s. 29.; Savaş, a.g.m., 99, s. 106.
3 Mehmet Öz, Osmanlıda Çözülme ve Gelenekçi Yorumcuları, İstanbul, 1997.; Ali İbrahim Savaş, "Lahıya Geleneği İçinde XVIII. yüzyıl Osmanlı Islahat Projelerindeki Tespit ve Teklifler", Bilig, IX., Ankara, 1999.
4 Defterdar Sarı Mehmet Paşa, a.g.e., s. 61.
5 İbrahim Müteferrika, Usûlü'l-Hikem fî Nizâmi'l-Ümem, Haz. Adil Şen, Ankara, 1995, s. 2538.; T. Halası Kun, "İbrahim Müteferrika", İ. A., Eskişehir, 1997, V/2, s. 896-900.
6 İbrahim Müteferrika, a.g.e., s. 152-153.
7 İbrahim Müteferrika, a.g.e., s. 170-171.
8 İbrahim Müteferrika, a.g.e., s. 158-159.
9 Canikli Ali Paşa, Tedbîr-i Cedîd-i Nâdir, (Avusturya Devlet Arşivi), HHSTA, HO, 1046 (Flügel, 1108);.; Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmanî veya Tezkîre-i Meşâhir-i Osmaniyye, İstanbul, 1308-1316, III, s. 548; Ahmet Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, İstanbul, 1309, III., s. 145; Yücel Özkaya, "Canikli Ali Paşa", Belleten, XXXVI/144 (Ekim 1972), Ankara, 1972, s. 483.; Özcan Mert, "Canikli Hacı Ali Paşa Ailesi", TDVİA., İstanbul, 1993, XVII, s. 151-152.; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ankara, 1988, IV, s. 447-449.; Savaş, a.g.m., s. 96.
10 Canikli, Va: 2a.
12 Canikli, Va: 31a-32a.
13 Canikli, Va: 32b.
14 Süleyman Penah Efendi, "Mora İhtilâli Tarihçesi" veya "Penah Efendi Mecmuası", Haz: Aziz Berker, Tarih Vesîkaları, 1942, Haziran 1943-Mayıs 1943, Cilt: II, sayı: 7-12, s. 63-64; Mehmet Süreyya, a.g.e., III., s. 87.; Rıza Doğuş, Esad Mehmet Efendi ve Bağçe-i Safâ-Endûz'u (İnceleme-Tenkitli Metin-Dizin), Burdur, 2001, s. 116.; Sadık Erdem, Râmiz ve Âdâb-ı Zurafâ'sı, İnceleme-Tenkitli Metin-İndeks-Sözlük, Ank. 1994, s. 42.; Nail Tuman, Tuhfe-î Nâîli, Divan Şairlerinin Muhtasar Biyografileri, M. E. B, Yayımlar Dairesi Başkanlığı Kütüphanesi, No: B870 deki nüshadan ofset baskı, C. I, s. 119.; Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, Haz: Mustafa Tatcı-Cemal Kurnaz, Ank. 2000, III, s. 187.

15 Süleyman Penah Efendi, a.g.e. s. 314-316.
16 Süleyman Penah Efendi, a.g.e. s. 314.
17 Süleyman Penah Efendi, a.g.e. s. 316.
18 Süleyman Penah Efendi, a.g.e. s. 400.
19 Süleyman Penah Efendi, a.g.e. s. 479.

  
1877 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın