• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Yazarlar
Osmanlı Hukukunda Vakıflar, Hükümleri ve Çeşitleri / Prof. Dr. Ahmed Akgündüz

Osmanlı hukuk tarihinin önemli müesseselerinden olan vakıf hukuku, farklı tabakalar arasındaki hukukî münasebetleri düzenlemekte ve insanın yaratılışındaki hayırseverlik duygusu ile karşılıklı yardımlaşma esasına dayanmaktadır. Osmanlı hukukunda Allah ve Peygamber'in emir ve tavsiyeleriyle kuvvet bulan yardımlaşma duygusu, asırlar boyu devam edecek bir hukuk müessesesinin yani vakfın doğmasına sebep olmuştur. Peygamber asrından beri önemi idrak edilen bu müessese, Osmanlı Devleti'nde insanlara yararlı olan her hizmetin ibadet telâkki edilmesi sonucu, cemiyetin hayrına olan her sahada sağlam birer teminat ve sigorta vazifesi görmüştür. Kısaca vakıf ilerde zikredilecek başka sebeplerin de tesiri bulunmasına rağmen, yine de İslâmiyet'teki Allah ve insan sevgisine sımsıkı bağlı bir müessesedir.

Vakfın ifa ettiği fonksiyon, sadece ferdi bir hayırseverlik duygusundan neş'et eden yardımlaşma değildir. Ayrıca, günümüzde devletin ifa etmekle yükümlü olduğu birçok kamu hizmetleri de, özellikle Osmanlı döneminde, vakıf yoluyla ifa edilmiştir. Cemiyet için en önemli bir hizmet olan eğitim ve öğretim hizmetleri vakfın elindedir. Tanzimat'a kadar, Osmanlı Devleti başta olmak üzere, bütün Türk-İslâm devletlerinde, ilköğretim müesseseleri olan sıbyân mektebleri, orta ve yüksek öğretim müesseseleri olan medreseler, tamamen vakıf yoluyla kurulmuş ve hizmet vermişlerdir. Sağlık hizmetleri, sosyal güvenlik ve sosyal yardım hizmetlerinin ifasında da vakfın önemli bir yeri vardır. Belediyelere ait birçok hizmetler, esnaf teşkilatları ve ordu yardımlaşma kurumlarının ifa ettikleri askerî hizmetler de vakfın görevleri arasındadır. Kısaca kamu yararı bulunan her hizmetin ihmale uğramadan ve sürekli olarak ifası için vakıf müesseselerine baş vurulmuştur.1

İşte böylesine fonksiyonları bulunan ve aslında hem Osmanlı özel hukuku ve hem de kamu hukukunu ilgilendiren vakıf müessesesi ile ilgili biraz ayrıntılı bilgi vermek yararlı olacaktır. Şöyle ki;

1. Vakfın Hukukî Dayanağı ve Menşei

Her millette, teknik manâda olmasa bile, kendi dinî ma'bedlerine tahsis edilen mallar şeklinde vakıf müessesesinin bulunduğu bilinmektedir. Ancak, İmam Şafiî'nin de belirttiği gibi, hükmî şahsiyeti haiz ve ebedî bir şekilde hayır ve sevap amacıyla yapılan vakıflar, İslâmiyet'le ortaya çıkmıştır. İslâm'dan önce Arabistan'da bilinen ve İslâmî vakfa en çok benzeyen eser ise Ka'be-i Muazzama'dır ki, Hz. İbrahim tarafından yapılmıştır.2

Vakfın hukukî dayanağından kastımız, vakıf muamelesinin Osmanlı hukuku kaynaklarındaki yeridir. Bazı iddiaların aksine, İslâm hukukçularının büyük bir kısmı, vakfın, Hz. Peygamber tarafından yapılması teşvik edilen bir fiil olduğunda ittifak etmişlerdir. Kur'an'da vakıfla ilgili hususî bir âyet yoktur.

Ancak Kur'an'ın sadaka ve hayrı tavsiye eden âyetlerinin kapsamına vakıf da dahildir. Nitekim bazı âyetlerdeki yardım emri vakıfla açıklanmıştır.3 Vakıfla ilgili hususî kaynaklar sünnet ve icma'dır.

Hz. Peygamber, bizzat kendisi vakıf yaptığı gibi, sahâbelere de vakıf yapmalarını tavsiye etmiştir. Hz. Ömer'in bir sorusu üzerine vakfı, "aynını hapset, semere ve menfaatlerini sadaka ver" şeklinde tarif de etmiştir. Sahâbelerden Câbir isimli birisi, "Ben, Mekke'li ve Medine'li müslümanlardan mal ve kudret sahibi bir kimse bilmem ki, vakıf yapmış olmasın"

diyerek, bu konudaki hukukçuların ittifakına (icmâ'a) işaret etmektedir.4 Vakıf muamelesinin aleyhinde gibi gösterilen İmamı A'zam ve benzeri az sayıdaki İslâm hukukçusu ise, vakfın bağlayıcı bir akid olduğuna ve miras hükümlerine karşı suiistimal edilmesine karşıdırlar. Yoksa vakıf müessesesinin kendisine karşı değildirler.5

Kur'an'daki umumî teşvikler ve sünnetteki kesin tavsiyeler karşısında, vakfın ilk çıkış sebebi demek olan menşeini başka şeylerde aramayı ve henüz vakıf müesesesini bilmeyen batılı bazı ilim adamlarının bir kısım iddialarını İmam Şafiî gibi İslâm hukukçularının delilli sözlerine tercih etmeyi garip karşılamaktayız. Kanaatimize göre, vakfın menşeini değil, bu hukukî, iktisadî ve sosyal müessesenin İslâm medeniyeti dairesinde bu kadar büyük bir gelişme göstermesini ve müslüman devletlerin sosyal ve iktisadî hayatında bu kadar muazzam ve devamlı bir rol oynamasının sebeplerini araştırmak gerekir. Bu baş döndürücü gelişmeyi, Robe, Mercier ve Morand'ın yaptığı tarzda, sadece "İslâm hukukundaki miras kaidelerini değiştirmek" yahut "servetini keyfi müsâderelerden kurtarmak" gibi şahsî bir menfaat kaygusuna dayandıran materyalist izah tarzını benimsemek mümkün değildir. Yıkılan Osmanlı Devleti'nin mirasına konmak amacını güden Batılı devletler, işgal ettikleri topraklarda karşılarına çıkan engelin vakıf olduğunu görünce, vakıf müessesesi aleyhine bazı iddialar ortaya atan incelemeler yaptırmışlardır. Gerçek araştırıldığında durumun böyle olmadığı görülecektir.6

Vakfın menşeini fethedilen arazi üzerinde devlet reisinin yetkisinde arayan Zeis ve Van Berchem tarafından ileri sürülen iddia ile H. Becker Morand, Heffening ve bizde Fuat Köprülü tarafından ileri sürülen, İslâm vakıflarının ilk örneğinin Bizans'tan alındığını ifade eden iddia da, tamamen yersizdir. Zira bu iddialar, sadece gayr-ı sahih vakıf denilen devlet vakıflarını ilgilendirmektedir. Asıl vakıf müessesesi ile ilgisi yoktur. Gatteschi tarafından ileri sürülen Roma hukuku menşe'li oluşu ise, genel olarak bütün İslâm hukuku hakkındaki iddianın bir parçasıdır. Fransız hukukçusu M. Robe'nin ifadesiyle "vakfın Avrupa hukukunda benzeri yoktur" ve vakıf anlayışı batıda ancak 18. asırda çıkan medenî kanunlarda yer almıştır.7

Kanaatimize göre, vakıf müessesesinin menşeinde Kur'an ve sünnetin yardımlaşma emirleri ve insanlara yararlı olan her hizmetin ibadet telâkki edilmesi anlayışı yatmaktadır. Ancak gelişmesi ve çoğalması için aynı şey söylenemez. Gelişen ve çoğalan vakıfların bazıları gerçekten hayır niyeti ile, bazıları ise evlâd ve nesillere gelir kaynağı bırakmak gibi şahsî menfaatlerin sevki ile vücuda getirilmişlerdir. Özellikle Osmanlı vakıflarının çoğunluğunu teşkil eden irsadî vakıfların gelişmesinde, bir kısım kamu hizmetlerinin ifası için devlete ait arazi gelirlerinin vakıf şeklinde tahsis gayesi etkili olmuştur. Hayır niyeti ile tamamen İslâmî manâdaki vakıfların, ekseriyeti teşkil ettiği bir vâkıadır.8 Bu arada, vakfa ahlâkî ve iktisadî açıdan yapılan itirazların da batı kaynaklı olması ve vakıf müessesesinin suiistimal edildiği zamanları hedef göstererek meseleyi bütün vakıf müessesesine teşmil etmesi çok dikkat çekicidir.9

2. Vakfın Tarifi, Kurulması ve Hukukî Sonuçları (Lâzım ve Gayr-ı Lâzım Vakıflar)

Osmanlı hukukunda vakıf müessesesini ifade etmek için vakıf, habs ve sadaka tabirleri kullanılmaktadır. Üçünün de aynı manâyı ifade ettiklerini, fıkıh kaynaklarından anlıyoruz. Vakıf kavramı hukukî açıdan Ebu Hanife ve iki talebesi (İmam Muhammed ve Ebu Yusuf) tarafından ayrı ayrı tarif edilmiştir. Bunun sebebi, vakıf muamelesinin hukukî mahiyetindeki ihtilâflarıdır.

Ebu Hanife'ye göre vakıf, "mülk bir malı (aynı), vakfedenin mülkünde alı-koymak (habsetmek) ve gelirini sadaka olarak vermekten ibarettir.". İmam Muhammed ve Ebu Yusuf ise, "vakıf, menfaati Allah'ın kullarına ait olmak üzere, mülk bir aynı, Allah'ın mülkü olarak temlik ve temellükten devamlı bir şekilde men' ve habsetmektir" tarzında tanımlamışlardır. Osmanlı hukukunda ikinci tarif benimsenmiş, ancak devlete ait mirî arazinin sadece gelirlerinin bir hayır cihetine tahsisi demek olan irsadî vakıfların, tarifin kapsamına girmesi için "mülk" tabirini zikretmemişlerdir. "Bir malı devamlı olarak âmmenin menfaatleri-ne veya bir hayır cihetine terketmektir" şeklinde özetlemek mümkündür.10 Vakıf, hukukî mahiyeti, irâde beyanı ve taraflar açısından tek taraflı hukukî bir muameledir ve İslâm hukukçuları geniş anlamda bütün hukukî muamelelere akit dedikleri için fıkıh kitaplarında vakıf muamelesi için de akit tabiri kullanılmaktadır.11

Vakıf muamelesinin kurulmasına gelince, vakfın kurucu unsuru (rüknü), irâde beyanı yani eski tabirle sıygadır. İrâde beyanı sarih olmalıdır; zımnî irâde beyanı ile vakıf muamelesinin kurulamayacağı, özellikle Osmanlı hukukunda kabul edilen görüş olmuştur. İrâde beyanı için belli bir şekil yoktur. Ancak irâde beyanını tamamlayan bazı tali unsurlar üzerinde durmak gerekir. Önce şunu belirtelim ki, vakıf muamelesinin kurulmasında, vakıftan yararlananların (mevkûfun aleyhlerin) sarih veya zımnî bir irade beyanıyla kabulde bulunmalarına gerek yoktur. Ayrıca vakıftan yararlananların yahut mütevellinin, vakfedilen malı teslim almaları da vakfın kurulması için şart değildir. Bu konuda; hâkimler serbest bırakılmıştır.12

Vakıf muamelesinin kurucu unsuru kabul edilen irade beyanı için de bazı şartlar söz konusudur. Bunların başında, irâde beyanının sakat olmaması gelmektedir. Bu sebeple, ikrâh altında ve hata ile yapılan irâde beyânı ile vakıf kurulur, ancak feshi kabil bir hukukî muamele haline gelir. Diğer taraftan vakıfla ilgili irâde beyanının ecel (va'de) ve şarta bağlanmaması (müneccez olması) ve en önemlisi de mü'ebbed olması yani vakıf muamelesinin devamlı oluşudur. Ebu Yusuf'a göre te'bîd tartı açıkça belirtilebildiği gibi, irade beyanının süreye bağlanmamasıyla da bu şart gerçekleşebilir. Türk hukuk tarihinde bu görüş tercih edilmiştir.13

Vakıf muamelesinin hukukî sonuçlarına gelince, bu husus vakıf hukukunun en çok tartışılan konusudur. Burada iki önemli sonuçtan bahsedeceğiz;

A) Vakıf muamelesinin bağlayıcılık (lüzum) kazanması, kesinleşmesi sonucudur. Bu açıdan vakıflar ikiye ayrılır;

Birincisi, lâzım vakıflardır. Feshi mümkün olmayan vakıflara denir.

İkincisi ise, gayr-ı lâzım vakıflardır. Sahih olarak kurulsalar bile, vakfeden veya onun mirasçıları tarafından fesh edilebilen ve rücûu mümkün olan vakıflara denir.

Vakıf muamelesinin kesinlik kazanması hususunda Hanefi hukukçular görüş ayrılığı içindedirler. İmam Muhammed ve Ebu Yusuf'a göre, vakıf sahih olarak kurulunca kesinlik kazanır ve lâzım vasfını alır. Artık iptal edilemez. Özellikle İmam Muhammed, teslim ile vakfın kesinlik kazanacağını esas almaktadır. Ebu Hanife ise, belli şekil şartları gerçekleşmedikçe vakıf muamelesinin kesinlik ve bağlayıcılık kazanamayacağını ve her an rücûun mümkün olduğunu ileri sürmüştür. Ebu Hanife'ye göre, vakfın bağlayıcılık kazanabilmesi için, mahkemece tescili, vasiyet şeklinde yapılması, aynıyla intifa' olunan cami ve köprü gibi vakıflarda hayır gayesinin tam olarak gerçekleşmesi veya bir malın vakıf olduğunun ikrar edilmesidir. Bu dört halde vakıf kesinlik kazanır.14

B) Vakfedilen mal açısından ortaya çıkan sonuçlardır. Vakfedilen bir malın mülkiyeti, vakıf hükmî şahsiyetine intikal eder; zarurî ve istisnaî bazı haller dışında vakfedilen mal manevî bir dokunulmazlık vasfı kazanır. Alınmaz, satılmaz ve mirasla intikal etmez.15

3. Vakıf Muamelesinin Geçerlilik (Sıhhat) Şartları

Bir kısım İslâm hukukçuları, vakfın dört rüknü yani unsuru olduğunu belirtmişler ve bunları vakfeden (vâkıf), vakfedilen mal (mevkûf), vakıftan yararlananlar (mevkûfun aleyh) ve irâde beyanı (sıyga) olarak sıralamışlardır. Halbuki Hanefî hukukçularının yerinde beyanıyla ilk üç unsur için aranan şartlar vakfın kurucu unsuru değil belki sıhhat şartlarıdır. Şimdi geçerli bir vakıf muamelesinden söz edebilmek için vakfeden, vakfedilen mal ve vakıfdan yararlananlar açısından aranan sıhhat (geçerlilik) şartları üzerinde kısaca duralım:

A. Vakfedene (Vâkıf'a) Ait Şartlar

Vakıf kurucusuna vâkıf denmektedir. Vakfın geçerliliği ve kesinleşmesi için vakfedenin tam edâ ehliyetine sahip, yani reşîd olarak bülûğa ermiş olması şarttır. Dolayısıyla gayr-ı mümeyyiz küçüklerin, akıl hastalarının, aklı zayıf olan ma'tûhların ve de mahcûr şahısların vakıf muameleleri geçerli değildir. Sefâhet sebebiyle mahcûr olanlar, vasiyet yoluyla üçte birlik nisâbı aşmayacak şekilde vakıf yapabilirler. Borçlu şahısların hacr kararından önceki vakıfları geçerlidir; hacr kararından sonra ise, borca batık ise geçerli değildir, alacaklıların icâzetine bağlıdır. Borca batık değilse, borcu miktarınca sahih olmaz, gerisinde sahihdir.16 Bu arada kölelerin yaptıkları vakıfların da sahih olmadığını, zira vâkıfın hür olması gerektiğini belirtelim.

İslâm hukukunda gerçek şahıslar gibi hükmî şahıslar da vakfeden olabilirler. Bunların başında devlet ve şirketlerin geldiğini belirtmek gerekir. Vakfedenin ölüm hastalığında yaptığı vakıflar, alacaklılar ve mirasçıları açısından ayrı ayrı değerlendirilir. Alacaklılar, vâkıfın borca batık olması halinde vakıflarını iptal ettirebilirler. Borca batık değilse, borç kadarı iptal olunur. Mirasçılar ise, terekenin üçte birini aşan vakıflara icâzet verebildikleri gibi iptal de ettirebilirler. 17 Bütün bu hükümler, günümüz açısından da önem ifade etmektedirler. Özellikle şirketlerin vakıf kurmaları, bugün için fazlaca görülen bir haldir.

B. Vakfedilen Mala (Mevkûfa) Ait Şartlar

Vakfın konusuna "mevkûf" veya "mahall-i vakıf" denilmektedir. Fıkıh kitaplarındaki ve Osmanlı kaynaklarındaki izahlardan vakfın konusuna ait çok ayrıntılı şartların bulunduğunu görüyoruz. Bunları ana başlıklarıyla özetleyelim:

a) Vakfın konusu mütekavvim mal yani vakfedenin zilyedliğinde ve şer'an mal kabul edilen şey olması ve ayn vasfını taşıması şarttır. Buna göre, denizdeki balık, şer'an mal kabul edilmeyen domuz ve ayn sayılmayan alacak hakkı = deyn vakfın konusunu teşkil etmez.18

b) Vakfedilen malın, sonradan meydana gelebilecek anlaşmazlıkları önleyecek kadar bilinmesi (ma'lûmiyet) ve belirli olması şarttır.19

c) Vakıf konusu malın, vakfedenin mülkü olması gerekir. Bunun tek istisnası devlete ait mirî arazi gelirlerinin hayır cihetlerine yapılan tahsisat şeklindeki vakıflardır. Bu açıdan vakıflar sahih ve gayr-ı sahih diye ikiye ayrılır.20

d) Vakfedilen malın ifrâz edilmiş olması ve şâyi hisseli bulunmaması gerekir. Türk hukuk tarihinde de tercih ve tatbik edilen görüşe göre, şâyi hisseli malların (müşâ'ın) vakfedilmesi caiz değildir. Ancak bu konuda hâkime takdir hakkı da tanınmıştır. Mevcut içtihatlardan birini tercih edebilir.21

e) Vakfedilen mal ile ilgili Hanefi hukukçuların ileri sürdüğü ve Türk hukuk tarihinde esas kabul edilen en önemli şart ise, vakfın konusunun akar olması şartıdır. Akar kelimesini, bir yerden bir yere nakli mümkün olmayan gayrimenkul yani arazi olarak tarif eden Hanefiler, uygulamanın ve örfi hukukun tesiriyle bu şartlarını, diğer mezheplerin görüşlerine yakın bir şekilde gevşetmişler ve sözkonusu şarta şu önemli istisnaları getirmişlerdir:

1) Vakfedilmesine zaruri ihtiyaç bulunması sebebiyle vakfedilebileceğine dair nass yani Hz. Peygamber'in beyanı bulunan menkul mallar vakfedilebilir. Silah ve at vakfı gibi.

2) Örfen vakfı caiz görülenler yani vakfedilmesi teamül haline gelen menkullerdir. Örfün kriteri de vakıfda kurbet yani sevap ve ibadet gayesinin bulunmasıdır. Buna göre nakit para, hisse senedi, kitap, hububat ve benzeri menkul mallar vakfedilebilecektir.

3) Akar'a yani araziye tabi olan menkullerdir. Şunu ifade edelim ki, akar tabirinin içine arsasız bina ve zeminsiz ağaç dahil değildir. Bunların vakfı ancak akar'a tabi olarak câizdir.

4) Hakk-ı kararlı menkullerdir. Bu çok önemli bir istisnadır. Hakk-ı karar, gayr-i menkul üzerindeki menkullerin, o gayr-i menkulün mütemmim cüz'ü olacak tarzda yani o akarın tasarruf hakkını menkulün mâlikinden başkasına devretmek imkânsız olacak şekilde birbirine bağlanması demektir. Ağaç ve binanın araziye olan bağlılığı gibi. Mirî arazi üzerindeki bina ve ağaçların vakfedilmesinin meşrûiyeti bu esasa dayanmaktadır.22

Burada nakit para vakfı üzerinde bir iki cümle ile durmak istiyoruz. Başlangıçta Ebu Hanife'nin talebesi İmam Züfer dışında hiçbir hukukçu tarafından vakfı caiz görülmeyen nakit paraların, Osmanlı Devleti'nin yükselme döneminde hukukçular tarafından tartışıldığını görüyoruz. Nakit para vakfının örfen vakfı câiz görülen menkul mallar gurubuna girdiğini iddia eden Şeyhülislâm Ebüssuud Efendi'nin görüşü, resmî görüş haline gelince, bütün Osmanlı ülkesinde nakit para vakfı alabildiğine artmıştır.

Nakit paralar ya fakirlere sermaye olarak verilmiş (bidâa), ya emek sermaye şirketi (mudâraba) tarzında kâr-zarar usulüne göre işletilmiş ve yahut da muâmele-i şer'iye denilen ve peşin satıp veresiye vermek suretiyle %15'i geçmeyen yıllık kâr alınarak çalıştırılmıştır.

Muâmele-i şer'iye usulü, bey'ul-îne denilen ve fıkıhçılar tarafından câiz görülen bir satım akdine dayanmaktadır. l332/19I4 yılında vakıf paralarının işletilmesi için, İslâmî usullere göre çalışan bir de Evkaf Bankası açılmıştır. Muâmele-i şer'iye usulü, mahiyeti itibariyle faize benzese de faiz değildir. Bu sebeple faiz tabiri değil ribh=kâr tabiri kullanılmıştır.23

C.Vakıftan Yararlananlar (Mevkûfun Aleyh) ve Gayeye Ait Şartlar

Vakıftan yararlananlara mevkûfun aleyh denmektedir. Mevkûfun aleyhlerin tesbiti, aynı zamanda vakfın gayesinin de tesbiti manâsına gelir. Vakfın tarifinde zikredilen "menfaatlerin Allah'ın kullarına ait" olacağına dair kayıt da bu unsura işaret etmektedir. Vakıftan gaye, vakfedenin devamlı bir şekilde sevabını devam ettirmesi olduğuna göre, vakfedenin sevab ve ibâdet kabilinden olan hayır cihetlerine vakfının gelirini tahsis etmesi gerekir. İslâm vakıflarını, vakfa benzeyen diğer milletlerdeki bu çeşit muamelelerden ayıran unsur, gayedeki farklılıktır. Şimdi konu ile ilgili bazı temel meseleleri bir iki cümle ile ifade edelim:

a) Vakfın gelirinin tahsis edildiği cihet, bir hayır ciheti olmalıdır. İslâm hukukçularının tabiriyle vakıfta kurbet kastı bulunmalıdır. Hanefi hukukçulara göre kurbet, netice itibarı ile de olsa, vakfın mutlaka sadaka olabilecek bir cihete yapılması ve vakfın gelirlerinin sevap ve ibadet sayılan fiillere tahsis edilmesi demektir. Bunun için ise, vakıf yapılan cihetin, hem İslâmiyet nazarında ve hem de vakfedenin itikadında kurbet, yani sevap ve ibadet kabilinden bir fiil olması icabeder. İslâmiyet nazarında kurbetin "Allah'ın kullarının intifâ'ı" manasını ifade ettiğini zikretmiştik. Bu intifa' ya doğrudan doğruya olur; bir arazinin gelirinin fakirlere tahsisi gibi. Ve yahut dolaylı olur, mescide veya medreseye yapılan vakıflar gibi.24

b) Yukarıda tesbit edilen gaye unsuruna göre, gayrimüslimlerin (zimmî ve müste'menlerin) ancak hem kendi inançları ve hem de İslâm açısından sevap ve ibadet sayılan (kurbet) bir şeye tahsis ettikleri vakıfları sahihdir. Türk hukuk tarihi boyunca bu hükme uyulmuş ve kiliseye değil, sadece fakir papazlara yapılan vakıflar muteber sayılmıştır.25

c) Vakıfdan yararlananların inkıtaâ uğramaması yani her zaman mevcut olması şartı, Ebu Yusuf'un görüşüne uyularak aranmamıştır. Zira mevkûfunaleyhi bulunmayan vakıfların geliri fakirlere sarfedilecektir. Vakıfdan yararlananı bulunmayan vakıflara münkatı' vakıflar denilmekte ve zikredilen görüş çerçevesinde bunlar sahih kabul edilmektedir.26

d) Bazı hukukçular tarafından tartışma konusu yapılmakla beraber, azadlı köleler, azad edilmek üzere bulunan köleler, cenin ve hayvanlar da mevkûfunaleyh olabilmektedir.27

4. Vakfiyelerdeki Şartlar

Vakfedilen maldan kimlerin yararlanacağını, gelirin tevzi usullerini, vakfın konusu ve gelirlerini ve benzeri hususları, vakfedenin irade beyanı olarak ihtiva eden ve mahkemece farazî bir dava sonucu tasdik edilen yazılı belgelere vakfiye diyoruz. Vakfiyeler, bir çeşit vakıf tüzüğü mahiyetindedirler. Buradaki en önemli kısım, vakıf tüzüğünün hükümleri demek olan vakfıyedeki şartlardır. Konuyla ilgili bazı temel hükümleri zikredelim:

a) Hanefi hukukçulara göre, vakıf muâmelesinin kurulmasını engelleyen şartlar geçersizdir ve vakıf muâmelelerini de iptal eder. Şer'î hükümlere ve vakfın maslahatına aykırı olan şartlar ise, kendileri geçersiz olmakla birlikte vakfın sıhhatine zarar vermezler. Vakfedenin, vakıf malını satmayı şart koşması birinciye, vakıf muhasebesini hâkimlerin kontrol edemeyeceğini ileri sürmesi ise ikinci guruba misal teşkil eder. Bu iki guruba girmeyen, vakfedene ait vakfiye şartları ise, uyulması gereken şartlardır.28

b) Vakıf muamelesi kesinleşince, vakfıyedeki şartlar da kesinleşir, artık iptal ve tebdil edilemez hale gelirler. Ancak vakfeden, vakfiyedeki şartları değiştirme yetkisini kendisine veya mütevelliye tanıyabilir. Böyle bir yetki yoksa, tevliyet hakkındaki şartların mahkeme kararıyla değiştirilmesi dışında başka değişiklik yapılamaz. Bu arada "vâkıfın şartları, şâri'in nassı gibidir" kâidesinin "vakfiyedeki sahih ve şer'î hükümlere uygun olan şartlar, hem hukukî bağlayıcılık ve hem de tefsir kaideleri açısından, şer'î hükümlerin kaynağı olan nasslar gibidir" şeklinde yorumlandığını belirtelim.29

c) Vakfiyedeki şartlara bazı durumlarda muhalefet edilebilir. Bu halleri, şer'î hükümlere aykırı olması yahut mahkeme kararı ile vakıf açısından ihtiyaç ve zaruret bulunması halleri diye özetlemek mümkündür. Meselâ, vakıf görevlilerinin maaşları, enflasyonla azalınca mahkeme kararı ile arttırılabilir.30

d) Vakfeden tarafından vakfiyede belirtildiği hallerde vakfın amacı değiştirilebilir. Belirtilmediği takdirde vakfın amacı değiştirilebilir mi? Bu sorunun cevabını özetle belirtelim. Genel esas olarak hem vakfedeni ve hem de gayesi aynı olan vakıflardan, birinin geliri diğerine sarfedilebilir. Bunda ihtilaf yoktur. Vakfeden ve gaye farklı olduğu takdirde, amaç değiştirme ancak müstağnâ anh vakıflar için mümkündür. Kuruluş amacı açısından kendilerine ihtiyaç kalmayan (ribatlar gibi) vakıflara müstağnâ anh vakıflar denir. Bunlardan cami, medrese ve kabristan türünden hayır müesseseleri olanlar, zaten bu duruma gerçek manâda düşmezler. Diğerleri yani ribatlar ve benzeri şeylere yapılan vakıflar ise, bazı hukukçulara göre benzer amaçlara yine vakıf olarak tahsis edilir. Bu arada Osmanlı hukukunun son dönemlerinde, vakıfdan yararlananları kaybolan ve gelirleri sarfedilecek hayrât müesseseleri mevcut olmayan vakıflara "evkaf-ı münderise" adı verilmiş ve bu çeşit vakıfların gelirlerinin Darüşşafaka ve öğretim müesseselerine verilmesinde sakınca görülmemiştir.31

5. Vakfın İdaresi

Konuyu mütevelliler ve evkaf teşkilâtı itibariyle ayrı ayrı incelemekte fayda vardır. 


A. Mütevelliler ve Diğer Vakıf Görevlileri

Vakfiyedeki şartlara ve şer'î hükümlere göre vakfın işlerini idare etmek üzere tayin olunan şahsa mütevelli denir. Bazan kayyım, mütekellim alel-vakf ve nâzır dendiği de görülür. Aslında nâzır, mütevellinin vakıfla ilgili tasarruflarını kontrol eden özel veya resmî organ yahut şahısdır. Mütevellilik görevine tevliyet, nâzırlık görevine ise nezâret adı verilir.

Mütevelliler iki kısımdır:

Birincisi, vakfiyede şart koşulmasına gerek olmadan sabit olan tevliyet hakkı sahipleridir ki, bunlara meşrûtiyet üzere olmayan mütevelli denir. Vakfedenin veya hâkimin tevliyet hakkı gibi.

İkincisi ise, vakfiyedeki şart gereği mütevelli olanlardır ki, bunlara da meşrûtiyet üzere mütevelli denilir. Vakfedenin veya hâkimin tayin ettiği mütevelliler gibi.32 Bazı zaruri hallerde, mütevellisi mevcut olduğu halde vakfı idare etmek üzere tayin olunan yetkililere de mütevelli kâim makamı denilir.33

Mütevelli tayin edilecek şahıslarda bazı şartlar aranır. Şöyle ki, mütevellinin tam ehliyeti (âkıl ve bâliğ) olması, âdil ve güvenilir (emin) bir şahıs olarak bilinmesi, vakfın işlerini idare edebilecek dirâyet ve iktidara (kifayet) sahip bulunması ve Hanefilerin dışındaki hukukçulara göre müslüman olması şarttır.34

Mütevellinin vakıf üzerindeki en önemli hakları, tasarruf ve ücret talep etme hakkıdır. Mütevellinin maaşına vazife-i tevliyet denir. Mütevellinin ücreti, vakfeden veya hâkim tarafından takdir edilir. Mütevelli, vakıfla ilgili tasarruflar açısından vakıf hükmî şahsiyetinin vekilidir. Zilyedi bulunduğu vakıf malları açısından ise hüsnüniyetli zilyed (yed-i emânet) vasfına sahiptir. Mütevellilerin yıllık veya üç yıllık muhasebeleri kadılar tarafından yapılır. Tanzimat'tan önce bir kısım devlet vakıflarının muhasebeleri Evkaf-ı Haremeyn Muhasebeciliği denilen bir memurluk tarafından yapılırken, Tanzimat'tan sonra ise Evkaf Nezâreti tarafından yürütülmüştür.35

Mütevelli, yetkili olarak yaptığı tasarruflarından ve kendi ihmal ve kusuru sonucu meydana gelmeyen telef ve zâyi olan vakıf mallarından sorumlu değildir. Vakıf şartlarına aykırı hareket eder ve kendi kusur ve ihmali sonucu zarar ve ziyan meydana gelirse, bundan sorumlu tutulur. Tevliyet görevi, başkasına devretme (kasr-ı yed=ferâğ), yetkili makamların azli ve istifa ile sona erer.36

Vakfın idaresinde başka görevliler de mevcuttur. Müderrislik, kayyımlık ve imamlık gibi vakıf görevlerine cihât denir ve bu görevlere yapılan tayin işlemi ise tevcih-i cihât diye ifade edilir. İster vakıf görevlilerinin maaşları olarak, isterse vakıfdan yararlananların payları olarak, vakıf gelirlerinden verilen maaş ve tahsisatlara da vazife denir. Bunları alanlar ehl-i vezâif veya mürtezika diye adlandırılır. Günümüz hukukundaki galleye istihkak davaları tamamen vazifeleri ilgilendirmektedir.37

B. Evkaf Teşkilâtı

Devletin vakıf idarelerini teftiş yetkisi vardır. Bu yetkiye nezâret denir. Söz konusu yetkiyi, birinci derecede kadılar ve ikinci derecede bu amaçla kurulan hususî teşkilâtlar kullanır. Şimdi bu mânâda evkaf teşkilâtının kısaca tarihçesini zikredelim.

Osmanlı Devleti'nden önce de evkaf terkilâtı vardır. İlk olarak nezaret görevini üstlenen zat Emeviler'in Mısır kadısı olan Tevbe bin Nümeyr'dir. Abbasiler devrinde kadıların yanında sadr'ül-vükûf adıyla bir evkaf idaresinin kurulduğunu görüyoruz. Eyyubiler ve Memlüklüler devrinde ise, vakıfların teftiş ve kontrolü için hususî divanlar kurulmuştur. Selçuklu ve diğer Türk devletlerinde de durum bundan farklı değildir.38

Osmanlı Devleti'nin ilk dönemlerinde evkaf idaresini kadılar teftiş ve kontrol ediyordu. Nezaret görevini ifa etmek üzere tesis edilen ilk hususî teşkilât, sadrazamın görevlendirildiği ve Fatih devrine rastlayan "sadr-ı âli nezâreti" oldu. Bunu 1586 yılında kurulan Evkaf-ı Haremeyn Nezareti takip etti. 1774'te kurulan Evkaf-ı Hamidiye İdaresi de belli vakıfların idaresini üstlendi. Daha sonra 1826'da kurulan Evkaf-ı Hümayun Nezareti, bütün mazbut vakıfların idaresine el koydu ve mülhak vakıfların nezaret görevini de üstlendi. 1880 ve 1912 tarihli nizamnamelerle teşkilâtı yeniden tanzim edilen Evkaf Nezareti, Meclis-i Vükelânın bir üyesi haline geldi.39 Cumhuriyet idaresi ile de, vakıfların idare ve kontrol görevi, önce Evkaf ve Şer'iye Vekaletine, sonra da Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne devredilmiştir.

6. Mütevellinin Tasarrufları

Mütevellinin vakıf malları üzerindeki tasarruflarını üç ana guruba ayırmamız mümkündür:

Birincisi, padişahın emri ve kadı'nın izni ile yapılabilecek tasarruflardır. Bunlar iki tasarrufdur:

A) Vakıf malların değiştirilmesi (istibdâl).

B) Vakıfların icâreteynli vakıflara çevrilmesidir.

Bunu vakıf çeşitleri başlığı altında inceleyeceğiz.

İkincisi; sadece kadı'nın izni yani mahkeme kararı ile yapılabilecek tasarruflardır. Bu, vakıf hükmî şahsiyetini borç altına sokan tasarruflardır ki, istidâne denilir. Ayrıca bir vakfın mukâtaalı vakıf haline getirilmesi için de, sadece mahkeme kararının yeterli olduğu belirtilmektedir. Bu çeşit vakıfları ilerde inceleyeceğiz.

Üçüncüsü ise, mahkeme kararına da gerek kalmadan mütevellinin tek başına yapabileceği tasarruflardır ki, vakıf malların icâreye verilerek işletilmesi, vakıf malların tamiri ve benzeri tasarruflardan ibarettir. Şimdi bu tasarruflardan istibdal ve icâre üzerinde biraz daha ayrıntılı olarak duralım:

A. Vakıf Mallarının

Değiştirilmesi (İstibdâl)

İstibdâl, haklı gerekçelerle vakıf bir malı bir diğer mal ile değiştirmek demektir. Hanefiler dışındaki hukukçuların çok nadir hallerde müsaade ettiği bu muamele hakkında, Müslüman Türklerin de esas kabul ettiği Hanefi mezhebinde biraz daha farklı hükümler mevcuttur.

İstibdâli gerektiren haller şunlardır:

a) Vakfedenin kendisine yahut bir başkasına istibdâl yetkisini vakfiyede şart koşması halinde, padişahın emrine ve kadı iznine ihtiyaç kalmaksızın istibdâl yapılabilir.

b) Vakıf malların tamamen intifa' edilemez duruma gelmesi halinde, hâkimin vakfa yararlı olduğuna karar vermesi ve emr-i sultanî ile istibdâl muamelesi câiz olur.

c) Vakıf mal ile intifa' mümkün iken, vakfa daha yararlı bir mal ile istibdâl sözkonusu olduğunda ise, istibdâlin yapılıp yapılamayacağı hukukçular arasında tartışmalıdır. 1544 tarihinde padişahın emri ve kadı'nın kararı ile bunun caiz olduğuna karar verilmiştir.40

İstibdâlin yapılabilmesi için bazı şartlar aranır. Bunlar arasında, vakfın gelir getirmez veya geliri giderini karşılayamaz hale gelmesi, tamir edilerek eski haline iadesi için başka gelir kaynağının bulunmaması, satımında gabn-i fâhiş yapılmaması, alınan malın eskisinden daha iyi olması, emr-i sultanî ve izn-i kadı bulunması en önemlileridir. Bu şartların gerçekleşmesi halinde istibdâl muamelesinin yapılabileceğini, 1863 tarihli Evkaf Nizamnamesi de hükme bağlamış bulunmaktadır.41

B. Vakıf Mallarının İcâreye Verilmesi

Vakıf mallarının işletilme yollarından en önemlisi kira akdidir. İslâm hukukçuları vakıf mallardaki kira akdini, genel kira akdi hükümlerinden farklı esaslara bağlamışlar ve yetim malı ile kamu malları gibi korunmaya muhtaç mallar statüsünde kabul etmişlerdir. Konuyla ilgili hükümler şunlardır. Malların icâreye verilmesi durumunda, kiralayan mütevellidir. Kiracı ise, herkes olamaz. Mütevelli, vakıf mallarını kendisine, velisi bulunduğu küçüklere ve kendi lehinde şâhitlikleri kabul edilmeyen usûl ve fürû' gibi hısımlarına kiralayamaz.

Vakıf mallarında kira bedeli, değer kira bedelinden (ecr-i misil) aşağı olamaz. Vakıf malların kira bedeli, noksân-ı fâhiş (l/5 ve daha fazla olan eksiklik) ile ecr-i misilden aşağı ise yapılan kira akdi fâsid yani iptali gereken bir akiddir. Ayrıca kira bedellerindeki aşırı yükselme, vakıf mallarda yapılan kira akdinin fesih sebebini teşkil eder. Artış anındaki ecr-i misle göre akid yenilenir.

Vakıf malların icaresi ile ilgili bir diğer konu da, kira akdinin süresidir. Vakıf mallarının kiraya verilmesi halinde, kira süresinin sürekli ve belirli olması şart koşulmuştur. Tercih edilen görüşe göre, çiftlik ve arazi gibi vakıf malları (müstegıllat) üç; ev ve dükkan gibi vakıf malları (müsakkafat) ise bir sene müddetle kiraya verilebilir.

Uzun süreli kira akdi denilen icâre-i tavîle ise, ya mukâtaa usulünde olduğu gibi mahkeme kararı ile yahut icâreteyn usulünde olduğu gibi hem mahkeme kararı hem de padişahın emriyle mümkündür. Vakıf malların icâresi ile ilgili bu esaslar, Türk hukuk tarihi boyunca aynen uygulanmıştır. Vakıf malların 99 yıllığına kiraya verilmesinin, Hanefi mezhebi açısından şer'î bir daya-nağı yoktur. İcâreteyn ve mukâtaa usulü üzerinde, vakfın çeşitleri bahsinde ayrıca duracağız.42

7. Önemli Vakıf Çeşitleri

Vakıf müessesesini anlatırken bir kısım vakıf çeşitlerine işaret etmiştik. Burada önemli vakıf çeşitleri üzerinde ayrıca durmak istiyoruz.

A. Konusu İtibariyle Vakıf Çeşitleri: Sahih ve Gayr-ı SahihVakıflar

Vakfın konusuna ait şartlardan biri, sözkonusu malın vakfedenin mülkü olmasıdır. Ancak bu kaidenin önemli bir istisnası mevcuttur. İşte vakıf konusu malın mülk veya devlete ait arazinin geliri olması açısından vakıflar iki kısma ayrılır.

A. Sahih Vakıflar

Bunlar, konusunu mülk arazi veya diğer mülk menkul ve gayr-i menkul malların teşkil ettiği vakıflardır. Asıl vakıf denilince akla gelen budur.43 Terim olarak vakıf denilince, bu tür vakıfların anlaşılması icabeder. Diğerlerine vakıf denilmesi bir nevi mecaz olur. Yoksa, sahih kelimesinin hukuki manada kullanılması sözkonusu değildir. Zaten sahih olmayan vakıflar, sonradan ortaya çıkmıştır.

B. Gayr-ı Sahih Vakıflar

Bu çeşit vakıflara irsadî vakıflar veya tahsisat kabilinde vakıflar da denilir. Bu çeşit vakıflar, devlete ait bir arazinin, kuru mülkiyeti (rakabesi) yine devlette kalmak şartıyla, sadece gelirlerinin (menâfiinin), devlet başkanı veya yetkili bir şahıs tarafından, hukuken beytülmaldan istihkakı bulunan bir cihete tahsisinden ibarettir.

Yani devlet, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hizmetleri gibi bazı hayır amaçlı kamu hizmetlerinin finansmanı için devlete ait mirî arazinin gelirlerini vakıf adıyla devamlı olarak tahsis etmektedir. Gerçek anlamda vakıf olmadığı için gayr-ı sahih vakıf denmiştir, yoksa hukukî açıdan geçersiz anlamında değildir.44

Meşruiyet dayanağını, İslâm'ın ilk dönemlerinden beri var olan ikta' tasarruflarında, Hanefi hukukçuları dışındaki hukukçuların, miri araziyi müslümanlara vakıf olarak görmeleri anlayışında ve devletin kendisine ait gelirleri belirli hayır cihetlerine tahsis edebileceği esasında görmek mümkün gayr-ı sahih vakıfların ortaya çıkışı bazı iddiaların aksine, Eyyubiler devrine rastlar.

Daha sonra alabildiğine çoğalan bu çeşit vakıfları hukukçuların çoğunluğu meşrû kabul eder. Osmanlı Devleti zamanında ise, devletin eğitim, sağlık ve birçok sosyal hizmetleri bu çeşit tahsisler, yani gayr-ı sahih vakıflarla yürütülür.45

İrsadi vakıfların konusunu, mirî arazinin devlete ait gelirleri teşkil eder. Vakfeden durumunda ise, bizzat devlet reisi (sultan) yahut sultanın izin verdiği arazi mutasarrıflarıdır. Bu çeşit vakıflarda vakıftan yararlananlar, beytülmaldan istihkakı olan, yani masrafları hazinece karşılanması icabeden bir hayır cihetidir. Ancak bu esas her zaman tatbik edilemediğinden gayr-ı sahih vakıflar da kendi arasında ikiye ayrılmıştır:

Birincisi sahih tahsisler yani beytülmaldan istihkakı bulunan hayır cihetine yapılan tahsislerdir.

İkincisi ise, gayr-i sahih tahsisler, yani beytülmaldan istihkakı bulunmayan cihetlere, meselâ aileye ve özel şahıslara yapılan tahsislerdir.46

Gayr-ı sahih vakıflar, mirî arazi hükümlerine tâbidir. Mahiyeti itibariyle bir kamu hukuku tahsisi durumundadır ve çoğunluğu mazbut vakıflardır. Müstesna vakıfların tamamı da bu çeşit vakıflardır. Bu sebeble 1274/1858 tarihli Arazi Kanunnamesi, miri arazi kadar tahsisat kabilinden vakıfların hükümlerini de tanzim etmiş bulunmaktadır.

B. Yararlananları İtibariyle Vakıf Çeşitleri: Hayrî ve Zürrî Vakıflar Yararlananları itibariyle vakıflar iki kısma ayrılmaktadır:

a) Hayri Vakıflar: Bunlar doğrudan doğruya kurbet (hayır) amacıyla kurulan ve yararlananları bütün insanlar veya fakirler olan vakıflardır. Yararlananların %30'u fakirler olan vakıflar bile Osmanlı Fetvâhane-i Ali'since hayri vakıf sayılmıştır. Vakıfların çoğunluğu hayri vakıflardır.47

b) Zürrî Vakıflar. Bu çeşit vakıflara evlâtlık veya ehil vakıflar da denir. Aile Vakıfları demektir. Vakıfdan yararlananların sayısı yüzden aşağı ve genellikle vakfedenin zengin yahut fakir hısımlarından ibaret bulunan ve fakirlerin intifâı bunların inkırâz şartına bağlanan vakıflara zürrî vakıflar denir. Bu vakıfların câiz olup olmadığı tartışmalıdır. Miras hükümlerini iptal gayesi bulunmamak şartıyla câiz olduğu görüşü, Türk hukuk tarihinde tercih edilmiş bulunmaktadır. Günümüzde de devam eden galleye istihkak davaları, bu vakıflarla ilgilidir.48

C. Kendilerinden Yararlanma Açısından Vakıf Çeşitleri

Vakıfları kendilerinden yararlanma itibariyle ikiye ayırmak mümkündür:

A. Müessesât-ı Hayriye

Aynıyla intifa' olunan vakıflardır ki, bunlara müessesât-ı hayriye denir. Bunların doğrudan aynıyla istifade olunur. Kendi içinde iki guruba ayrılır:

Birincisi; herkesin kendisinden istifade edebileceği müessesât-ı hayriyedir. Camiler, medreseler, kütüphaneler ve köprüler gibi.

İkincisi ise, sadece fakirlerin istifade edebileceği müessesât-ı hayriyedir. Fakirlere tahsis edilen hastahaneler, imaretler ve dulhaneler gibi.49

B. Vakıf İşetmeleri (Musakkafât ve Müstegıllât)

Bu çeşit vakıflar, doğrudan doğruya değil de, geliri ile intifa' olunan vakıflardır. Hastahane ve cami gibi hayır müesseselerinin masraflarını karşılamak üzere vakfedilen menkûl veya gayrımenkûl mallar gibi. Vakıf işletmeleri de kendi açısından iki kısma ayrılır:

Birincisi, müsakkafâtdır. Üzerinde bina bulunan veya bina yapmak üzere hazırlanmış olan yerlere denir. Kelime anlamı itibariyle çatılı yapılar demektir. Binalar ve dükkanlar bu guruba girer.

İkincisi, müstegıllât'dır. Kelime anlamı itibariyle gelir getiren işletmeler demek ise de, terim olarak, tarım, ağaç dikme ve benzeri tasarruflarla kendisinden istifade edilen araziye denilir. Bağlar, bahçeler, maden ocakları ve tarım arazileri bu gurubda yer alır.50

C. Avârız Vakıfları

Avârız vakıflarını, geliri bir köy veya mahalle ahalisinin beklenmedik ihtiyaçlarına sarfedilmek üzere tesis edilen vakıflar diye tarif edebiliriz. Bu çeşit vakıfların menşei Hz. Peygamber'e dayanır. Başlangıçta vatan ve din müdâfaası için belirecek donatım ve masraflarını karşılamak üzere kurulan avârız vakıfları, zamanla gaye itibariyle genişlemiş ve şehirlerdeki belediye, bayındırlık hizmetleri ile köy ve mahallelerdeki sosyal hizmetleri finanse eder duruma gelmiştir.

Bu vakıflardan istifadede din farkı gözetilmemiştir. Esnaf teşkilâtındaki avârız sandıkları da bu çeşit vakıflardandır. Önceleri, mütevellileri tarafından idare edilen ve Evkaf Nezâretince de kontrolü yapılan avârız vakıfları, 1869 yılında önemli bir kısmı itibariyle belediyelere devredilmiştir. Cumhuriyet devrinde çıkarılan 1580 sayılı Kanun ile de bu devir tamamlanmıştır.51


D. İşletilmeleri İtibarıyle Vakıf Çeşitleri (İcâreteynli ve Mukâtaalı Vakıflar)

Vakıflarda en önemli işletme usulünün kira akdi olduğunu ve bunun da ancak belirli sürelerle yapılabileceğini biliyoruz. Bunun istisnaları da mevcuttur. Bu istisnalar da dahil olmak üzere, işletilmeleri itibariyle dört çeşit vakıf mevcuttur;

1) İcâre-i vâhideli vakıflar: Normal kira akdi ile işletilen vakıflara denir.

2) İcâre-i vâhide-i kadimeli vakıflar: Bu tabir, ilk defa 1913 tarihli İntikâlât Kanunı Muvakkatında kullanılmıştır. Eskiden icâre-i vâhide yani normal kira akdi ile işletilen ve bazı sebeplerle sonradan icâreteynli vakıflar hükmüne tâbi tutulan vakıflardır.

3) İcâreteynli vakıflar

4) Mukâtaalı vakıflar. Şimdi son ikisi üzerinde daha ayrıntılı olarak duralım.

A. İcâreteynli Vakıflar

Hanefi mezhebinde istisnaî olarak kabul edilen uzun süreli kira akdi (icâre-i tavile) tiplerinden birisi icâreteyn usulüdür. İcareteyn; icâre-i muaccele=peşin kira bedeli ve icâre-i müeccele=veresiye kira bedelinden ibaret çift kira bedeli demektir. İcâreteynli vakıflar ise, icâre-i muaccele denilen ve vakıf akarın gerçek kıymetine yakın yahut eşit peşin kira bedeli ve icâre-i müeccele adıyla periyodik olarak her ay veya yıl alınan veresiye kira bedeli karşılığında tasarruf olunan vakıflara denir.

Menşei, X. asırda ihdas edilen icâre-i tavile usulüne dayanır. Kanuni devrinde, İstanbul'daki peşpeşe yangınlar üzerine vakıf mallarının çoğu harab olmuş; harab olan vakıf mallarının tamiri için yeterli kaynak ve de normal kira akdi ile bunları kiralayacak kiracı bulunamamıştır. Bunun üzerine, kiracıdan vakıf malın kıymetine yakın icâre-i muaccele adıyla peşin kira bedeli alıp vakıf malı tamir etmek veya kiracıya ettirmek ve periyodik olarak icâre-i müeccele adıyla cüz'i bir kira bedeli alınarak vakıf malı kiraya vermek usulü yani icâreteyn usulü gündeme gelmiştir. Uzun tartışmalardan sonra resmen kabul edilen icâreteyn usulü, zamanla suiistimal edilmiş ve vakıfların aleyhine olmuştur.52

İcâreteyn muamelesi, hukukî mahiyeti itibarıyle uzun süreli bir kira akdidir (icâre-i tavile). İcâreteyn mutasarrıfının sahip olduğu tasarruf hakkı ise, nev'i şahsına münhasır bir sınırlı aynî hakdır. Zira, icâreteyn mutasarrıfı, bu hakkını istediği şekilde kendisi kullanabildiği gibi, başkasına devredebilmekte ve mirasçılarına da intikal ettirebilmektedir.

İcâreteyn muamelesinin yapılabilmesi, daha doğrusu bir vakfın, icâreteynli vakfa çevrilebilmesi için vakıf malın harap olması, tamiri için geliri bulunmaması, normal kira akdi ile kiracı bulunmaması ve de mahkemenin kararı ile padişahın tasdiki gibi şartlar aranır.53

Vakıf mala, icâreteyn usulü ile kiracı olan şahsın bazı borçları ve hakları vardır.

İcâreteyn mutasarrıfının borçları şunladır:

1) İcâre-i muaccele: Vakıf malın gerçek değerine yakın veya eşit olan bu meblağı peşin ödeyecek veya vakıf malın tamirine harcayacaktır. Tamir edilen mal vakfa aittir.

2) İcâr-i müeccele; her sene veya ay sonunda ödemekle yükümlü olduğu kira bedelidir.

İcâreteyn mutasarrıfının hakları ise şunlardır:

1 -İntikal hakkı: Yani icâreteynli vakıf üzerindeki tasarruf hakkı, vefat ettiğinde, belli kaideler çerçevesinde mirasçılarına intikal edebilecektir. İntikal kaidelerini miras hukukunda göreceğiz.

2- Tasarruf hakkının ferâğı: İcâreteyn mutasarrıfının, sahibi olduğu tasarruf hakkını, bedelli veya bedelsiz olarak, başkasına devredebilme hakkıdır. Mahiyeti itibariyle kira akdine benzeyen ferâğ muamelesi hakkında eşya hukukunda bilgi vereceğiz.

3- İcareteynli vakıfların borç ödeme kabiliyeti de önemli bir hakdır. Önceleri, bu çeşit vakıflar, vefâen ferâğ usulü ile borca karşı teminat olarak gösterilebiliyordu. 1869 tarihinde icâreteynli vakıfların borç karşılığında satılabileceği de kabul edildi.

Tarihi seyir içinde bu haklar ve borçlar, bazen vakfın lehine, bazen de aleyhine işlemiştir.54

Kanuni devrinden Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar önemli kamu hizmetlerini ifa eden icâreteynli vakıflar, İsviçre'li hukukçu Hans Leemann'ın olduğu gibi bırakılması yolundaki ısrarlı tavsiyelerine rağmen, 1935 tarihli Vakıflar Kanunu ile küçük ve cüz'i bir taviz bedeli karşılığında elden çıkarılmış ve şahsî menfaatlere peşkeş çekilmiştir. Ta'vize tâbi tutulan malların sayısı, sadece İstanbul'da 230.000'e ulaşmıştır.55

B. Mukâtaalı Vakıflar

Mukâtaalı vakıf usulüne, İslâm hukuku eserlerinde hukr veya tahkir denir. Mukâtaalı vakıf tabiri Osmanlı hukukuna has bir tabirdir. Vakıf malların uzun süreli kiraya verilme şekillerinden (icâre-i tavile) biridir. Arazisi vakıf ve üzerindeki bina ve ağaçlar mülk olan akarda, mutasarrıfı tarafından her sene vakfa verilmek üzere tayin edilen kira bedeline mukâtaa ve mukâtaaya bağlanan vakıflara da mukâtaalı vakıflar denmektir. Mahiyeti itibariyle uzun süreli bir kira akdi (icâre-i tavile) dir.56

Bir vakfın mukâtaalı vakıf haline çevrilebilmesi için, icâreteynli vakıflarda aranan şartlar aranmaktadır. Bunların onlardan tek farkı padişahın tasdikinin aranmaması ve sadece mahkeme kararı ile mukâtaalı vakfa çevrilebilmesidir. Ayrıca mukâtaalı vakıflarda yapılan ve tamir edilen bina mutasarrıfın mülkü olmaktadır; icâreteynli vakıflarda ise vakfa ait olmaktadır.57

Mukâtaalı vakıf mutasarrıfının iki mükellefiyeti bulunmaktadır: Birincisi, muaccele adıyla alınan peşin kira bedelidir.

İkincisi ise, mukâtaa veya icâre-i zemin denilen periyodik kira bedelidir. Mukâtaa bedelinin ecr-i misil seviyesinde tutulması gerekir.

Bu borçlarına karşı sahip olduğu haklar ise şunlardır: Evvelâ, inşa ettiği veya diktiği bina ve ağaçların mülkiyet hakkına sahip olur. Diğer taraftan, bu bina ve ağaçlar, araziden ayrı olarak miras kaidelerine göre mirasçılarına intikal eder. Mukâtaalı vakıfların çoğunluğu da tıpkı icâreteynli vakıflar gibi cüz'i bir taviz bedeli karşılığında Cumhuriyet döneminde tavize tabi tutulmuştur.58

E. İdareleri Bakımından Vakıf eşitleri (Mazbut-Mülhak ve Müstesna Vakıflar)

1826 yılında Evkaf Nezâreti kurulunca, daha önce fıkıh kitaplarında bulunmayan yeni bir vakıf taksimi ortaya çıkmıştır. İdarelerine göre vakıflar üç kısma ayrılmaktadır:

A. Mazbut Vakıflar (Evkâf-ı Mazbuta)

Mütevelliliği ve idaresi veya sadece mütevelliliği vakfedenin tayin ettiği şahıslarda kalmakla beraber, idaresi mazbut olan yani doğrudan doğruya Evkâf Nezâreti (şimdi de Vakıflar Genel Müdürlüğü) tarafından idare olunan vakıflara denir. Bu çeşit vakıfların kapsamına üç ayrı gurup vakıf girmektedir:

Birincisi, selâtin vakıflarıdır ki, Osmanlı padişahları ve ailelerine ait vakıflardır.

İkincisi, mütevellisi kalmayan vakıflardır ki, mütevellilik görevi Evkâf Nezâretince yürütülmektedir.

Üçüncüsü, idaresi mazbut vukıflardır. Mütevellileri mevcut olduğu halde idaresi evkâf nezâretince yürütülen vakıflara denir. Evkâf Nezâreti, her üç çeşit mazbut vakıf üzerinde, mansub mütevelli vasfına sahiptir. Vakıfların kendi hükmî şahsiyetleri devam etmektedir.59

B. Mülhak Vakıflar (Evkâf-ı Mülhaka)

Evkâf Nezaretinin (şimdi Vakıflar Genel Müdürlüğünün) nezaret ve kontrolü altında, mütevellileri tarafından idare olunan vakıflardır. Bu çeşit vakıflar genellikle sahih vakıflardır.60

C. Müstesna Vakıflar

Evkâf Nezâretinin kontrol ve müdahalesi olmadan, doğrudan doğruya mütevellileri tarafından idare olunan vakıflardır. Bu çeşit vakıflar, Tanzimat'tan önce her çeşit tekâliften ve Tanzimat'tan sonra ise ta'şir usulüne tâbi olmaktan istisna edildikleri için bu adı almışlardır. Yani hem vergi vermekten ve hem de idarî açıdan müstesna durumdadırlar. İlk etapta sayılan sekiz tane olan bu vakıflar, bazı din büyüklerine (eizze vakıfları) ve bir kısım gazilere (guzât vakıfları) ait vakıflardır. Mevlânâ Celâleddin Rumî Evkâfı gibi.61

F. Gedik ve Örfübelde Gediği

Bunlar, belirli vakıf çeşitleri içinde yer almasalar da, vakıf hukukunun önemli ve özellikli konuları arasında yer aldığından, burada incelemeyi uygun gördük.

A. Gedik Hakkı

İslâm hukukunda gedik hakkının menşeini oluşturan girdâr ve hulüvv hakları mevcuttur. Gedik hakkına süknâ adı verilmektedir. Gedik, sözlük anlamı itibariyle eksik, kusur ve çatlak manalarını ifade eden Türkçe bir kelimedir. Terim olarak ise, iki ayrı anlamı vardır:

Birincisi; idari ve askeri anlamda gedik ki, görev, rütbe ve imtiyaz manasını ifade eder.

İkincisi; hukuki ve iktisadî anlamda gediklerdir ki, bizim konumuzu teşkil eder. Hukukî açıdan, esnaf ve sanatkârların, vakıf dükkanlarında mütevellinin izniyle ve devamlı kalmak şartıyla yerleştirdikleri âlât ve edevâtlarına denir. Vakıf gayrımenkullerin zaruri ihtiyacı üzerine, esnafa bu müsaade verilmiştir. Böylece esnafın vakıf gayrimenkulleri tamiri sağlanmış, gayrimenkullere yerleştirdikleri tezgâh ve aletler onların mülkü yani gedik kabul edilmiş ve vakıf gayrimenkul için periyodik bir kira bedeli alınmıştır. Malzemelerin bulunduğu yere, "gediğin mülkü" (vakıf olsa bile), kira bedeline ise "mülk kirası" denmiştir. Daha sonra gedik adı verilen bu malzeme de ayrıca vakfedilebilmiştir.62

İslâm hukukçularının süknâ dedikleri ve Kanunî devrinde irâde ile tasdik edilerek kanun haline gelen gedik anlayışı, yukarıda zikredilenden ibarettir. XVII. asırda ticarette inhisar usulü kabul edilince, inhisarına karar verilen sanat ve esnaflık ruhsatı, evvela bu san'atları eskiden beri icra eden ve çoğu vakıf dükkanlarda kiracı olan gedik sahibi şahıslara verilmiştir. Böylece gedik hakkının sahip olduğu hukukî manaya, ticarî imtiyaz manası da eklenmiştir. San'at ve ticaret ruhsatı, bundan sonra gedik hakkı ile tedavül etmeye başlanmış ve 1727 yılında

gedik hakkı sahipleri esnaf defterlerine resmî bir şekilde yazılmaya başlanmıştır. Gedik sahibi, sözkonusu malzemeye sahip olduğu için, hem gediğin bulunduğu gayrimenkulün devamlı kiracısı sıfatı ile tasarruf hakkını ve hem de belli bir sanatın imtiyaz hakkını elde etmektedir.63 İnhisar usulünün kabulünden sonra gedik haklarının çoğunluğu vakfedilmiş ve vakfedilen gediklerin %60'ı da icâreteyne bağlanmıştır.

Gedik hakkının da zamanla bazı çeşitleri ortaya çıkmıştır. Bunların bir kısmı, şer'î hükümlere aykırıdır. İlk etapta gedikler üç kısma ayrılmıştır:

aa) Müstakar gedikler: Bunlara muttasıl gedik de denilir. Bir gayrimenkulde sahibine tasarruf hakkı doğuran ve sadece bulunduğu yerde icrâ olunabilen gediklerdir.

bb) Havai gedikler: Bunlara munfasıl gedikler de denir. Belli bir gayrımenkulle ilgisi bulunmayan ve sahibine istediği yerde san'atını icra yetkisi veren gediklerdir. Simitçi gediği gibi.

cc) Müstahlas gedikler: Bunlar, şer'iye mahkemesi ıstılahı olarak binası yanmış gediklere ve esnaf ıstılahı olarak ise, bir yerden başka bir yere nakledilen gediklere denir.64

II. Mahmut devrinde yapılan bir başka düzenleme ile de, gedikler, nizamlı ve âdi gedikler olmak üzere iki kısma ayrılmışlardır: Nizamlı gedikler, II. Mahmud veya Haremeyn vakıflarına bağlanan ve sahiplerinin ellerine yeniden sened verilen vakıf gediklere denir. Âdî gedikler ise, bunların dışında kalan gediklere ad olarak verilmiştir.65

Örfün ve bazı zaruret hallerinin meşruiyetini zorla kabul ettirdiği gedik usulü, ticarî inhisar usulünün kabulü ile kazandığı imtiyaz ve ruhsat manâsını, 1853 tarihinde inhisar usulünün kaldırılması ile kaybetmiş ve sadece tasarruf hakkı manâsını korumuştur. 1861 tarihli Gedikât Nizamnâmesi ile sınırları daraltılan gedik hakkı, 1912 tarihli Kanun-ı Muvakkat ile ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.66

B. Örfübelde Gediği

İzmir ve Manisa çevresinde örfübelde gediği diye bilinen, aslında gedik hakkı ile uzaktan yakından ilgisi bulunmayan ve hukukî mahiyet itibariyle mukâtaalı vakıflar statüsünde bulunan bir tasarruf hakkı çeşidi daha vardır. Kelime anlamıyla bir beldedeki örfe dayanan gedik tasarrufu demektir. Hukuk terimi olarak ise, yerleri arazi sahiplerinin mülkü olarak kalmak ve gedik sahipleri de arsa sahibine yıllık takdir olunan kira bedelini vermek şartıyla, arazi üzerinde hakk-ı kararı bulunan bina ve ağaçların mülkiyetini gedik sahibine kazandıran bir tasarruf çeşididir. Arazi sahipleri, kendilerine her yıl belli bir kira bedeli vermek şartıyla, üzerine bina inşa etmek veya ağaç dikmek için bir başkasına izin vermekte ve bu izne binâen inşa edilen bina ve dikilen ağaçlara bir çeşit kiracı olan gedik sahibi mâlik olmaktadır. Arazi sahibi, vakıf hükmî şahsiyeti olduğu gibi, gerçek bir şahıs da olabilir. Bu çeşit gediklerin şehir içinde olanlarına örfübelde gediği, Karşıyaka gibi şehir dışında olanlarına ise pafdos veya bahşur dendiğini görüyoruz.67

8. Vakfa Yapılan Bazı İtirazlar ve Değerlendirilmesi

"Batı alemine hayran oldukları için, oradan gelen herşeyi iyi, İslâm dünyasına ait her müesseseyi fena gören-müstakil görüş ve tenkit kabiliyetinden mahrum-ilk Avrupalılaşma taraftarları, özellikle Türkiye'de vakıf müessessesi aleyhinde bir cereyan uyandırmaya çalıştılar. Tanzimat devrinde bir aralık vakıfların tamamıyla kaldırılması hakkında epey kuvvetli bir cereyan mevcut olduğu da nakledilir. Vakıf müessesesinin XIX. asırdaki perişan vaziyetine bakarak bu müesseseyi mahkûm etmek, sübjektif ve doğmatik bir telakkidir".68 Şunu da hatırlatalım ki, her asır insanlarının, zamanlarında meydana gelen fenalıkların sebeplerini geçmişlerine isnad ederek suçsuzluklarını isbata kalkışmaları maalessef alışılmış bir durumdur.

Halbuki tenkit edilenlerin bizim dedelerimiz olduğu ve bir gün bizim de tenkit edileceğimiz unutulmamalıdır.69 İşte bu sebeplerdendir ki, Ebül-Ula Mardin vakıf aleyhindeki aşırı tenkit ve itirazları "dedikodu" olarak nitelendirmektedir.70 Biz vakfa yapılan itirazları iki ana gurupta toplayabiliriz:

A. Ahlakî AçıdanYapılan İtiraz

Vakfa yapılan itirazlardan birisi, vakıfların toplum içerisinde bir tembeller sınıfı oluşturması şeklindedir. Bu iddiaya göre vakıf şahsî teşebbüsü yok etmekte ve herkesi tembelliğe sevketmektedir. İmâretleri açık gören halk, artık çalışmamaktadır. İmâretler olmasaydı; halk çalışacaktı ve böylece hem toplum hem de fert yararlanacaktı.71

Görünüşte itiraz gayet çekicidir. Ancak gerçek araştırıldığında durumun böyle olmadığı görülür. Önce şunu tesbit etmek gerekir: acaba insanı çalışmaya teşvik eden sadece bir lokma ekmek midir? Yani karın doyurmak çalışmanın tek sebebi midir? Böyle bir düşünce materyalist bir bakış açısının sonucudur. Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür. Kısaca karın doyurmak çalışmanın tek sebebi değildir. Tek sebep olmadığı kabul edilince, bu itiraz gücünü kaybeder. Zira bizim millî ve dinî terbiyemize göre, herkes başkasına yardımla mükelleftir. Fakat hiçbir kimse başkasından yardım beklemez. Bu gerçeği unutmazsak ve hatta zenginlerin sadaka almasının haram olduğunu da düşünürsek, sözkonusu itirazın yerinde olmadığı görülecektir. Bir memlekette fakirlere yardım, ilim ve güzel sanatları teşvik maksatlarıyla yapılan tahsis ve tesislerden zarar doğması, bu müesseselerin gayelerine ihanet etmesi ve iyi bir şekilde idare edilmemesine bağlıdır.72

B. İktisâdî Açıdan Yapılan İtiraz

İktisadî açıdan yapılan itirazlar şöylece özetlenebilir: Vakıf konusu mallar, mülkiyet rejiminden çıktığından tedâvül edememektedir. Halbuki bir malın gelir temin etmesi ancak tedâvülü ile mümkündür. Tedâvül olmayınca gelir temin etmez, servet dondurulmuş olur. Netice olarak millî servet bundan etkilenir. Bu sakat bir usuldür, sebebi de vakıfdır.73

Vakıf usulü sadece menkul mallarda teşvik edilseydi bu itiraz yerinde olabilirdi. Halbuki ilerde de göreceğimiz gibi, vakfın konusunu teşkil edecek olan malın gayrimenkul olması esastır. Gayrimenkul mallarda ise, tedâvül asıl değildir. Gayrimenkullerden yararlanmanın en güzel yolu, işletilerek bunlardan gelir elde etmektir. Vakıf ise, bu işletme fonksiyonunu engellemez; belki teşvik eder. Gayrimenkullerin tedâvül etmemesi asıldır. Ayrıca menkul mallar için de tedâvülün her zaman yararlı olduğu söylenemez. Bir malın tedavülü hızlı olunca, ihtikâr görülmektedir.

Belli eller o malları halka sattığı için bazan topluma zarar da verirler. En önemlisi de vakıf mallar üzerinde devletin kontrol hakkı vardır. Zaruret olduğu zaman, vakıf şartlarına riayet edilmeyebilir. O halde iktisadî açıdan yapılan itiraz yerinde değildir.74

Bir de, memleketlerdeki harabelerin sebebi olarak vakıfların gösterilmesi de gerçeğe dayanmayan bir iddiadır. İlerde göreceğimiz gibi, vakıf hukukunun hükümleri, bir malın ihmal edilmesine asla müsait değildir. "Vakfedenlerin şartları şâri'in nassı gibidir". Fakat maslahat tahakkuk ettiği zaman, hakimin kararıyla şartlara aykırı davranılabilmektedir. Netice olarak, vakıf hukuku açısından ihmali, terki ve harap olmayı teşvik eden bir hüküm sözkonusu değildir .75

Vakfa manevi ve iktisadî açıdan yapılan itirazların, bu müesseseyi İslâm toplumlarının tarihî gelişmesi çerçevesi içinde tetkik ettiğimiz zaman, asıl sebepleri daha iyi anlaşılacaktır. Evvela bu tenkitler, İslâm topraklarını istila amacını güden Batılılar tarafından yapılmış ve tenkitler ileri sürülürken vakıfların suistimale uğramış ve soysuzlaşmış bazı vaziyetleri nazara verilmiştir. İkinci olarak, itirazları ileri sürenler, XIX. asırdaki İngiliz iktisat mektebinin liberal nazariyelerini ve Darvinizm'in dedikodularını adetâ tabiî bir kanun gibi kabul edenlerdir. Bunların en büyük hatası, peşin fikirli olmaları ve sosyal bir müessesenin sadece belli bir devresi için doğru olan bir hükmü, onun bütün hayatına ve mahiyetine teşmil etmeleridir.76 Halbuki vakıf hukuku, gelişen iktisadî şartlara göre uyarlanması mümkün olan hükümleri ihtiva etmektedir.

Vakıf müessesesi, dinî ve hukukî bütün müesseseler gibi, geliştiği İslâm toplumunun maddi ve manevi şartlarına uygun olarak ve toplum umumi hayatıyla âhengini koruyarak uzun bir tekâmül geçirmiştir. İslâm medeniyetinin yüksek devirlerinde, bu müessese de dinî-hayrî görevlerini başarıyla ifa etmiş, müslüman kavimlerin siyasi ve iktisadî gerileyişi onu da ister istemez etkilemiştir.77

Vakıf müessesesine karşı batıdan esen tenkit rüzgarlarının Osmanlı Devleti'nde de bazı dalgalanmalar meydana getirdiğini müşahede ediyoruz. Bu dalgalanmaları iki gurupta toplamak mümkündür:

Birincisi, vakıflarla ilgili hukukî düzenlemelerde görülen ıslah ve tadil hareketleridir. Bunları tezimizde teker teker işlemiş bulunuyoruz.78

İkincisi ise, ilim aleminde meydana gelen dalgalanmalardır. Gelen tenkitler karşısında bazı Osmanlı ilim adamları vakfın asıl hükümlerinin asra uygun olarak tatbikini isterken,79 bazıları da aleyhde fikirler beyan etmiştir. Biz idari ve hukukî açıdan yapılan tenkitleri tezimizde değerlendirdiğimiz için burada kısa kesiyoruz. Ancak bazı noktaları da özetlemek istiyoruz:

Vakıf mu'âmelesi serveti dondurma değildir; belki herhangi bir âmme hizmetine ebediyyen tahsisi demektir. Bu tahsiste de durgunluk değil, hareket sözkonusudur. Osmanlı tarihine bir göz atılırsa, bugün âmme hizmetleri özelliğini taşıyan sayısız sosyal hizmetlerin, vakıf müessesesi tarafından gerçekleştirildiği görülecektir. Osmanlılar devrinde binlerce kişi, kendi paralarıyla, hiçbir menfaat beklemeden, devletin bugün ifa etmekte olduğu âmme hizmetlerinin çoğunu ifa etmek üzere nice dinî ve hayrî müesseseler vücuda getirmişlerdir.80 Anadolu'ya Müslüman Türk Yurdu damgasını vuran da vakıf müessesesidir. Vakıflar harpler kadar mukaddes bir gaye için tesis edilmişlerdir.81



1 Geniş bilgi için bkz. Akgündüz, İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi, Ankara 1988, Türk Tarih Kurumu Yayını, 1 vd. ; Mardin, Ebül-Ulâ, Ahkâm-ı Evkaf, 1339­1340. 3 vd.
2 Şafiî, İdris, El-Ümm, Beyrut 1973, c. 4, sh. 52; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 10 vd.
3 Kur'an, Ali İmrân, Ayet 92; Kurtubî, El-Câmi' Li Ahkâm'il-Kur'an, IV/132-134; Akgündüz, Vakıf Müssesesi, 14 vd.
4 Buharî, Muhammed Sahih, Kahire 1313, c. IV, sh. 14 vd. ; El-Beyhaki, Ahmed, Es-Sünen'ül Kübrâ, c. VI. sh. 164 vd. ; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 16-18.
5 Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 19-22.
6 Köprülü, Fuat, İslâm ve Türk Hukuk Tarihi, sh. 351 vd. ; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 22 vd.
7 Akgündüz Vakıf Müessesesi, 23 vd. ; Köprülü, Türk ve İslâm Hukuk Tarihi, 363 vd. ; Mardin, Ahkâm'ül-Evkaf, 6, 11.
8 BOA, Meclis-i Tanzimat, Defter, 2 sh. 118-120; Mustafa Nuri Paşa, Netâic'ül-Vukûât, İstanbul 1327, II/103-105; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 24.
9 Mardin, Ahkâm'ül-Evkaf, 6-7; Akgündüz, Vakıf, 24-27.
10 Damad, 1/740-741; Ali Haydar, Tertib'ü-Sunûf, 6 vd. ; Ömer Hilmi, Ahkâm'ül-Evkaf. md. 1; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 35-45.
11 Ömer Hilmi, Ahkâm'ül-Evkaf, 14; Ali Haydar, Tertîb, 112 vd. ; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 49 vd.
12 Ali Haydar, Tertib'ü-Sunûf, 111 vd.; Molla Hüsrev, Dürer ve Gürer, II/134; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 66-75.
13 Mardin, Ahkâm'ül-Evkaf, 124; Molla Hüsrev, II/133; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 75-94.

14 Ömer Hilmi, Ahkâm'ül-Evkaf, m. 4, 111-114; Mardin, Ahkâm, 23 vd. ; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 95-105.
15 Ömer Hilmi, m. 50; Mardin, 12-13; Akgündüz, 109-113.
16 Ali Haydar, Tertib'üs; Sunûf, md. 203 vd. Mardin, Ahkâm'ül-Evkaf, 63 vd. ; Elmalı, Muhammed Hamdi, İrşad'ül-Ahlâf, 44 vd. ; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 114-121.
17 Ömer Hilmi, m. 99 vd. ; Ali Haydar, Tertib, md. 534 vd. ; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 121-125.
18 Ömer Hilmi, Ahkâm'ül-Evkaf, m. 46-60; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 126-128.
19 Ömer Hilmi m. 65-66; Mardin, Ahkâm, 122; Akgündüz, 128-129.
20 Elmalı, İrşâd'ül-Ahlâf, 58 vd. ; Mardin, 117-118; Akgündüz, 129-131.
21 Elmalı, İrşâd, 90 vd. ; Ali Haydar, Tertib, md. 446 vd. ; Akgündüz, 132-136.
22 Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 137-151.
23 Geniş bilgi için bkz. Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 151-167.
24 Elmalı, İrşâd'ül-Ahlâf, 99-105; Ömer Hilmi, m. 74; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 168-172.
25 Ebüssuud, Fetâvâ, Sül. Kütp. İsmihan Sultan, 223. Vrk. 115/?; Ali Haydar, Tertib, md. 319; Akgündüz, 172-174.
26 Mardin, Ahkâm'ül-Evkaf, 59-60; Ömer Hilmi, m. 78-79; Akgündüz, 178-18I.
27 Ayrıntılı bilgi için bkz. Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 185-188.
28 Ömer Hilmi, Ahkâm, m. 167; Akgündüz, Vakıf, 192-194.
29 Akgündüz Vakıf Müessesesi, 195-198; Ömer Hilmi, Ahkâm'ül-Evkaf, m. 161-164; 23 Receb 1280 tarihli Evkaf Nizamnâmesi Bend, 12, 26; Düstur, I. Ter. I/151, 156-157.
30 Ömer Hilmi, m. 165-167; Akgündüz, 198 vd.
31 BOA Buyruldu Defteri, 6/8 vd. ; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 218-223; Ömer Hilmi m. 243-244.
32 1331 tarihli Tevcihi Cihât Niz. md. 6-8; Ömer Hilmi, m. 8; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 224-236.

33 Mardin, 168; Akgündüz, 236-239.
34 Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 239-244.
35 BOA, Ali Emiri, Sultan Murad III, Bursa Kadısı Zekeriya'nın Muhasebe Defteri; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 244-257.
36 Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 258-262.
37 Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 263-276.
38 İbnü'l-Emin, Hüseyin, Evkaf Nezareti Tarihçesi, sh. 6 vd. ; Akgündüz, 276-279.
39 1297 tarihli Evkaf Nezareti Nizamnamesi, Düs. I., T. IV/690-692; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 279-286.
40 Ebüsuud, Fetâvâ, vrk. 125. 125/B; İbn-i Nüceym, Risâle Fil-İstibdâl, Sül. Kütp. Şehit Ali Paşa, 782, Vrk. 36-45; Ali Haydar, Tertib, m. 1542 vd. ; Akgündüz, Vakıf, 290-298.
41 Düstur, I. Ter. c. I, Bend, 40; Akgündüz, Vakıf, 298-301.
42 1290 tarihli İcâr-ı Akar Nizamnâmesi, md. 7; Düstur, I. Ter. III/512; Ali Haydar, Tertib, md. 982 vd. ; Ömer Hilmi, m. 382 vd. ; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 304-315.
43 Ömer Hilmi, m. 124 vd. ; Mardin, 1921; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 131.
44 Ali Haydar, Tertib, md. 92; Emvali Gayri Menkûle, Ceride-i Adliye, sh. 4082 vd. ; Mardin, Hukuk-ı Tasarrufiye-i Arazi, 13-14; Akgündüz, Vakıf, 423-444.
45 Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 425-444.
46 Ali Haydar, Emval-i Gayrımenkule, Ceride-i Adliye, 4085 vd. ; Akgündüz, Vakıf, 444-453; Arazi Kanunu, md. 4.
47 Ali Haydar, Tertib, md. 95-97; Ceride-i İlmiye, Tezâkir ve Muharrerat-ı Aliyye, I/42; Akgündüz, Vakıf, 200.
48 Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 200-208.
49 Umûr-ı Evkâfın Islahı Takvimi Vakâyi, No: 1006; Ömer Hilmi, m. 16; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 209-213.
50 1287 tarihli Evkaf Nizamnâmesi, Düs. I. Ter. II/170-176; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 213-215.
51 Ebüssuud Fetâvâ, vrk. 112/a; Ömer Hilmi, m. 36, 181; Mardin, 163-164; Akgündüz, Vakıf, 125-217.
52 1287 tarihli Nizamnâme, md. 4; Düs. I. Ter. II/170; Ömer Hilmi, m. 37-38; Kınalızâde, Risâle Fil-Evkâf, vrk. 25 vd. ; Akgündüz, Vakıf, 354-363.
53 1280 tarihli Evkaf Nizamnâmesi, Bend, 38; Ali Haydar, Tertib, m. 986, Elmalı, Ahkâm-ı Evkaf, Taşbasma, 50-52; Akgündüz, Vakıf, 363-366.

54 Ömer Hilmi, m. 198 vd. Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 367-385.
55 Vakıflar Kanunu. md. 26-32 Akgündüz, Vakıf, 388 vd.
56 Ömer Hilmi, m. 39; Ali Haydar, Tertib, md. 143, 1031-1043; Akgündüz, Vakıf, 391-392; Fetvâhâne-i Ali Kararı, Ceride-i İlmiye, I/66.
57 Ali Haydar, Tertib, md. 982, 987, 1031, 1034; Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 392-393.
58 Hâtemi, Tüzel Kişiler, I/747; Akgündüz, Vakıf, 393-398.
59 1280 tarihli Evkâf Nizamnâmesi, md. l, Düs. I. Ter. II/170; Ömer Hilmi, m. 93; Akgündüz, Vakıf, 286-288.
60 1287 tarihli Nizamnâme, md. I.
61 1307 tarihli İrâde, Düstur, I. Ter. VI/586-587; Akgündüz, 288, 455-457; Ömer Hilmi. m. 35 Mardin, Ahkâm, 40 vd.
62 Ebûssuud, Gedik (Süknâ) Risâlesi, Vrk. 134/a vd. ; Sûdî, Süleyman, Defter-i Muktesıd, 1/96; Ergin, Mecelle-i Umûr-ı Belediye, I/652; Sıdkı Gedikler, sh. 6 vd. ; Akgündüz, Vakıf, 401-409.
63 İstanbul Müftülüğü, Şer'iye Sicilleri Arşivi, İstanbul Kadılığı, Sicil No: 1/97, vrk. 43; Akgündüz, 409-412.
64 Ömer Hilmi, 12; Mardin, 90-96; Akgündüz, 412-413.
65 Sıdkı, Gedikler, 61-62; Akgündüz, Vakıf, 415-416.
66 Gedikât Nizamnâmesi Düs. I. Ter. I/258-262; Gediklerin İlgası Hakkında Kanun-ı Muvakkat, Karakoç, Tahşiyeli Kavanin, I/42 vd. ; Düstur, II. Ter. V/118 vd.
67 1290 tarihli İzmir'de Tasarruf Olunan Gedikât Hakkında Nizamnâme, Karakoç, Serkiz, Külliyât-ı Kavânin, Dosya 18 No: 237; Akgün düz, Vakıf, 419-422.
68 Köprülü, F., Vakıf Müessesesinin Hukukî Mahiyeti Ve Tarihi Tekâmül, VD, 1942, II, sh. 24­25; İslâm Ve Türk., 391.
69 Mustafa Nuri Paşa, 2/103.
70 Mardin, AE, 6.
71 Cem, İsmail, Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi, İstanbul 1977, sh. 99; Akdağ, Mustafa, Türkiye'nin İktisadi Ve İçtimaî Tarihi (1453-1559), c. II, İstanbul I 1974, sh. 128-129; Mardin, AE, 6; Köprülü, F., İslâm Ve Türk.; 391 vd.
72 Mardin, AE, 6-7; Barkan, Toprak Meselesi, 220-22I; Elmalı, Ahkâm-ı Evkaf, Taş Basma, İstanbul 1327, sh. 8-9.
73 Onar, Sıddık Sami, İdare Hukukunun Umumi Esasları, İstanbul 1952, sh. 520; Mardin, AE, 7.

74 Mardin, AE, 7-8; Elmalı, Taşbasma, 10-11; Ayrıca bkz: Kozak, İ. Erol, Bir Sosyal Siyaset Müessesesi Olarak Vakıf, İstanbut 1985, Eserin tamamı bu itiraza cevap şeklindedir; Berki, Hukukî Ve İçtimai Bakımından Vakıflar, VD, Sy. V, Ankara 1962, sh. 12; İslâmda Vakıf, Zağanos Paşa Ve Zevcesi Nefise Hatun Vakfiyesi, Vd, Sy. IV, Ankara 1958, sh. 20; İsmail Sıdkı, Hâtırât, Memâlik-i Osmaniyede Kâin Evkafın Suret-i İdaresi Hakkında Bazı Mütalaâtı Havidir, Dersaadet, 1324, sh. 2-7.
75 Mardin, AE, 9; Barkan, Toprak Meselesi, 220-221; Konuyla ilgili olarak krş: Öztürk, Nazif, Menşei Ve Tarihi Gelişimi Açısından Vakıflar, Ankara 1983, sh. 135-151; Kazıcı, Ziya, İslâmi Ve Sosyal Açıdan Vakıflar, İstanbul 1985, sh. 14vd.
76 Köprülü, F., İslâm Ve Türk. 400-402.
77 Köprülü, F., İslâm Ve Türk., 403-404.
78 Mesela bkz: Umur-û Evkafın Islahı İçün Maliye Nezaretinde Bir İdare-i Mahsusa Teşkil Ve Tesisi Hakkında İrade-i Seniyyeyi Mutazammın Tebliğ Resmi, 16 C. Ahire 1284, Karakoç, Külliyat, Dosya: 15, No: 6434.
79 Hammâdezade, Halil Hamdi Paşa, Evkaf Hakkında Saderete Takdim Editen Lâyiha Sureti, 3 C. Ula 1327/1909, Bu layiha tezimizde değerlendirilmiştir; Elmalı, Ahkâm-ı Evkaf, Taşbasma, 110-122.
80 Yediyıldız, Bahaeddin, Serveti Hizmete Dönüştüren Bir Türk-İslâm Müessesesi: Vakıf, Lale Dergisi, Sy, 1, 1985, sh. 1-4.
81 Mustafa Kâmil, Evkaf Nedir?, İstanbul 1339, sh. 4-24; Yediyıldız, 4.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
6411 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın