• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
Osmanlı Toplum Yapısı İçinde Çingeneler / İsmail Altınöz

Tarihin oluşumunda toplumların büyük rolü vardır. Bu nedenle, bugünü değerlendirebilmek için toplumların geçmişlerini araştırmak gerekmektedir. Tarih araştırmaları insanlığın yalnız eskiye dönük meraklarının giderilmesi değil, ayrıca günümüzü anlamanın ve anlamlı kılmanın da bir yoludur. Yahya Kemal'in deyimiyle "Mâzisi olmayan bir milletin âtisi olamaz". Bu açıdan tarihe bakıldığında tarihi meydana getiren toplumların iktisâdi, içtimaî, sosyal ve kültürel yönleri ele alınıp incelenmelidir. Son zamanlarda siyasî tarihin yerini sosyal ve ekonomik çalışmaların almasıyla birlikte özellikle toplumsal tarih alanında araştırmaların yoğunlaştığı görülmektedir. Biz de bu çalışmamızda Osmanlı toplum yapısı içinde ilginç bir konuma sahip bulunan Osmanlı Çingeneleri üzerine genel bir değerlendirme yapmayı planlamış bulunmaktayız. Bu araştırmamızın temel noktasını Osmanlı Çingenelerini oluşturduğu için, bu makalenin muhtevası özellikle "Osmanlı Dönemi Çingeneleri" ile sınırlı kalacaktır.

Osmanlı toplum yapısı içinde Çingenelerin genel bir değerlendirmesine geçmeden önce Çingenelerin Osmanlı dönemine gelinceye kadar tarih içindeki gelişiminden kısaca bahsetmenin faydalı olacağı kanaatindeyiz.

Çingenelerin Menşei

A. Çingene Sözcüğünün Terminolojisi

Çingeneler kelimesi, Avrupa'nın çeşitli yerlerinde İran, Belucistan vb. gibi Asya memleketleri ile Mısır, Kuzey Afrika ve Amerika'da yaşayan fizikî ve ruhî yapıları, yaşam tarzları ve lisânları ile birlikte diğer milletlerden ayrı bulunan, ekseriyetle gezici kavme verilen adlardan Türkiye'de kullanılanıdır. Bu kavmin muhtelif isimleri menşelerinden dolayı iki şekilde izah edilmektedir. Bazıları bunu "Çingene", bazıları da Mısır ile bağlantılarından dolayı "Kıptî" kelimesi ile adlandırmaktadırlar. Bunlardan başka Hind dilinde "tayeng" (musikişinas, dansöz) kelimesi ile birlikte İndus sahillerinde yaşayan "çangar" veya "zingar" adı verilen halkın adını taşıdıklarından kendilerinin bu kavimden geldiği kabul edilmektedir. Bunlardan başka Türkiye'de halk arasında "boşa", "pırpırı", "karaoğlan", Mısır'dan geldiklerinden dolayı da "Kıptî" gibi çeşitli isimlerle anılırlar.1

B. Çingenelerin Anayurtları ve Yeryüzüne Dağılışları

Çingenelerin Anayurtları Hindistan olarak gösterilmektedir. Taberi'de geçen bir kayda göre; Çingenelerin Hz. Nuh'un oğlu Yafes'in neslinden türediği ve bunların da anayurdunun Sind ve Hind havzası olduğu belirtilmektedir.2

Çingenelerin miladî V. yüzyıldan itibaren kendi anayurtları olan Hindistan'dan kopmaya başlamış oldukları tahmin edilmektedir. Çingene uzmanlarının belirttiğine göre; bu bölgeyi ele geçirenler, Çingeneleri yerleşik olmaya zorlamış, fakat bunda başarılı olamadıklarından, onlar da gezginci yaşamlarını sürdürebilmek için batıya göç etmişlerdir.3

Anayurtlarından ayrılan Çingeneler iki kola ayrılarak yeryüzüne dağılmışlardır. Birinci kolun; İran üstünden Suriye ve Bizans arazisi üzerinde biraz kaldıktan sonra Mısır'a yerleştiklerini, hatta bunların Mısır'a kafileler halinde yığılarak burada kalmalarından dolayı asıl memleketlerinin Mısır ve onlara da Mısırlı anlamına "kıptî" denildiğini görmekteyiz. Daha sonra ise, buradan deniz yoluyla İspanya ve Avrupa'ya yayılmışlardır. İkinci kolun ise; Hazar denizinin kuzeyinden Karadeniz'n kuzeyini takip ederek, Balkanlar'a oradan da Avrupa'ya geldiklerini müşahede etmekteyiz. Burada da çoğunlukta bulundukları yer, Romanya olduğundan bunlar "Rom" ismiyle anılmaktadır.4

Avrupa'ya ise; XIV. yüzyılda geçmiş oldukları tahmin edilmektedir. Çingeneler gruplar halinde Avrupa'ya XIV ve XV. yüzyılda Doğu Avrupa üzerinden ulaşmışlardır. Girit (1322), Korfu (1347), Eflak (1370). Bunlar Avrupa ülkelerinden; Almanya'da ilk kez 1407, Fransa'da 1419, Hollanda'da 1420, İtalya'da 1422, İspanya'da 1425, Rusya'da 1501, İskoçya ve Danimarka'da 1505, İsveç'te 1512, İngiltere'de 1514, Norveç'te 1540 ve son olarak Finlandiya'da 1584 yılında görülmeye başladılar.5 Bu topluluk daha sonra, Avrupa'nın diğer ülkelerine de dağılmış, XIX. yüzyılda ise, küçük topluluklar halinde Amerika'ya göç etmişlerdir.6

Çingenelerin Osmanlı Devleti'ne; Balkanlar'dan geldikleri sanılmaktadır. Trakya bölgesinde Çingenelerin çoğunlukta bulunması bu fikri doğrular mahiyettedir.7

1. Avrupa Çingeneleri

Çingenelerin Doğu Avrupa'ya en erken geliş tarihleri XVI. yüzyıl olarak görülmektedir. Bunların çoğu Ragusa Cumhuriyeti'nin şimdiki Dubrovnik şehrinden ve Slovak Macaristan'ından gelmişlerdir. Çingeneler bu zaman zarfında Slovak ve Macar askeri kuvvetlerinin ayrılmaz bir parçası olarak adı geçen devletlerin askeri birliklerinde görev almışlardır.8

Çingeneler Avrupa'ya ilk göçtüklerinde iyi bir şekilde karşılanmış, XVI. asrın sonlarında papanın himayesini kazanmış, tüm Avrupa memleketlerinde hükümdarlar ve prensler tarafından ihsanlar, imtiyazlar ve hediyeler ile karşılanmışlardır. Ancak, bu durum uzun süre devam etmedi ve bu durum tersine dönerek, Türklere casusluk yaptıkları gerekçesiyle, hemen her yerde baskıya maruz kaldılar. XVI ve XVIII. asırlar arasında Avrupa dünyasında Çingeneler hakkında ağır hükümleri içeren ve ölüm cezasını ihtiva eden kararlar verilmeye başlandı. Bu dönemde Avrupa'da Çingeneler hakkındaki en büyük itham konusu; büyü yapmak, çocuk çalmak ve insan eti yemek vs. gibi suçlardan oluşmaktaydı.9

Çingeneler, Avrupa'ya ilk ulaştıklarında bazı zorluklarla karşılaştılar ve yerel yöneticiler ile birlikte devlet tarafından kontrol altına alındılar. Avrupa'ya yeni gelen bu topluluk güvensizlik, şüphe ve reddedilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar. Bu reddediş ilk önce yerel yöneticilerde başlayıp, daha sonra devlet bazında kralın Çingeneleri sürgüne göndermesiyle sonuçlanmıştır. Örneğin: Fransa kralı XII. Louis 1504 yılında Çingeneleri sürgüne göndererek ülkesinden uzaklaştırmış bu durum 1510 yılında Çingenelerin asılmasıyla neticelenmiştir. Daha sonra ise, 3-4 kişiden fazla bir araya gelmeleri yasaklanmış ve nihayet 1647'de bir Bohemyalı gibi cinayet suçundan dolayı cezalarını çekmek üzere kürek cezasına çarptırılmışlardı.10

1531 yılında İngiltere kralı VIII. Henry, 1561'de Fransa kralı I. Francouis buna benzer kararlar almışlardır. Bunun üzerine Çingeneler kendileri için daha güvenli olan yerlere doğru çekilmeye başlamışlardır. XVIII. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa devletleri hızla artan Çingene nüfusu ile baş edemez hale gelmiş, daha sonra ise; işledikleri suçlardan dolayı onları sürgünlere göndermişlerdir. Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde reformlar uygulanmış, 1767'de İspanya İmparatoriçesi bir reform uygulayarak Çingenelerin çadırlarda yaşamalarını, serbestçe seyahat etmelerini, kendi liderlerini seçmelerini ve Çingene dilini kullanmalarını yasaklamıştı. Karakteristik Çingene giysileri ülkenin köylülerinin giydiği giysiler ile değiştirilmiş, bütün genç erkekler askere alınmak için listelenmişti. Hükümet Çingenelere bütün bu değişiklikler için bir yıl süre ve bu süre içinde iş ve ev bulmalarını emrediyordu. Bu reformlar başarısız olunca 1773'te ikinci bir reform hareketi başlatıldı. Bu reform ile hiçbir Çingeneye evlenme izni verilmeyecekti. Evli ve üç yaşın içinde çocuğu olan Çingenelerin çocukları devlet tarafından eğitilecekti. Ancak, bu ikinci reform da başarısız oldu. Daha sonra II. Joseph üçüncü bir emir verdi: Çingeneler -Osmanlı Devleti örneğinde görüleceği gibi- kendi atlarına binmeyecek fuarlara katılamayacak, tatil günleri dışında müzikle uğraşamayacaklardı. Yaşamlarını ancak tarımsal işlerle kazanacaklardı. Dini eğitim almaları için de kiliseye gönderileceklerdi. Çingeneler hayatta kalabilmek için ancak kendi büyü-din kavramlarına yakın olan din ile ilgili kanunları kabul ettiler.11

İspanya'da 1492'de Kral Ferdinand Çingenelerin ülkeye girmelerini yasaklamıştır. XVI. yüzyılda, İngiltere, Fransa ve Lehistan'da, Çingenelerin tümden yok edilmesi için birtakım tedbirler bile alındı. Bu akım daha sonra İsveç ve Danimarka'ya da sıçradı. Bu ülkelerde de Çingeneleri yok etme eylemlerine girişildi.12

2. Mısır Çingeneleri (Kıptiler)

Kıbt, Mısır'ın eski yerli halkına verilen bir isimdir, Arapların Mısır Hıristiyanlarına verdikleri isme de Kıptî denilmektedir. Arap milletlerine göre; bu kelime Hz. Nuh'un soyundan geldiği rivayet edilen eski Mısır kralı "kıbt"ın isminden gelmektedir.13

Ortaçağ'da bile Çingenelerin Mısır'dan geldikleri tahmin edilerek onlara Kıptî denilmişir. Bu tâbir o zamandan bu yana kullanılmaktadır. İngilizce'deki Gypsy kelimesi Çingene anlamında kullanılmakla birlikte, esasında bu kavmin Mısır'dan geldiği kabul edilerek, Mısırlı manasındadır.14

Mısır'daki Çingeneler (Kıptîler) mizaçları itibariyle vergi vermeyi sevmeyen bir kavim olduklarından ilk zamanlar, Mısır'da keşişler cizyeden muaf tutuldukları için, birçok Kıptî de vergiden kurtulmak maksadıyla keşiş olmuştu. Daha sonra ise; bunların büyük bir kısmının servet sahibi olmalarıyla bunlardan da vergi alınmaya başlanmıştı. Bu sefer de Kıptîler tek çıkış yolu olarak İslâmiyet'in himayesi altına girerek kafileler halinde Müslüman oldular.15

730 yılında yapılan nüfus sayımındaki rivayete göre; Mısır'da vergiye tâbi 5 milyon Kıptî bulunmakta idi. Gerçekte nüfus başına alınan vergi Muaviye (661-680) zamanında 5 milyon dinar, Harun Reşid (786-809) döneminde 4 milyon olmakla beraber daha sonraları bu sayı 3 milyona düşmüştür. Ayrıca, VII. asrın sonlarında valiler hazineyi fakirleştiren din değiştirme hareketini durdurmak istemişlerdir.16

Geçmiş yıllara ait kayıtlarda Mısır nüfusunun %92'sinin Kıptî olduğu tahmin edilmektedir.

Kıptîlerin son üç sayımda Mısırdaki nüfus cetveli şöyledir:


MISIR 1897 1907 1917

Toplam Nüfus 8.971.761 11.189.978 12.743.402

Kıptîler 609.511 706.322 1.026.262

Kaynak: G.W., "Kıptîler", İA., VI, 726.

Kıptîlerin büyük kısmı Yukarı Mısır'da yaşamaktadırlar. Buna göre;


YUKARI MISIR 1897 1907 1917

Toplam Nüfus 4.058.296 4.630.760 5.186.872

Kıptîler 487.770 554.282 634.552

Kaynak: G.W., "Kıptîler", İA., VI, 726.

Mısır'da Kıptîlerin en çok bulunduğu eyâletler ise şunlardır:

Eyâletler 1897 1907 1917

Asyût 170.662 194.955 216.414

Girgâ 112.562 127.641 141.330 

Miniyâ 94.088 114.748 134.753

Kenâ 53.777 58.653 68.933

Kaynak: G.W., "Kıptîler", İA., VI, 726.

Yukarıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere Kıptî nüfus hızla artmasına rağmen, dünya üzerindeki sayıları Mısır'daki ilk bulundukları zamana göre azalmıştır.

Kıptîlerin Mısır'da Kıbtîce diye bilinen dili konuştukları bilinmektedir. En son Kıbtîce yazması 1393 tarihlidir. Bu tarihten sonra Kıbtîcenin tamamen ortadan kalktığı ve Memlûk hükümdarlığının sonlarına doğru Kıptî okullarının kapatıldığı ve artık Kıbtî dilini öğretmenin yasaklandığı görüşünün pek kabul görmediği söylenmektedir.1 7

Kıptî kelimesi Osmanlılar tarafından da kullanılmıştır. Belgelerde "Çingâne" veya çoğul şekliyle "Çingeniyân" yahut "Kıptî" veya çoğul haliyle "Kıptîyân" ve "Kıptî Tâifesi" olarak geçmektedir.

Hatta atasözü mesabesinde olan "Şecaat arz ederken merd-i Kıptî sirkâtin söyler" sözü halk arasında çok kullanılan bir deyimdir.

Çingenelerin Sosyo-Ekonomik Yapıları

A. Çingenelerin Yaşayış ve Geçimleri

Çingeneler, çoğunlukla kabileler halinde ve göçebe hayatı yaşarlar. Her kabilenin mutlak bir hâkimi olan bir de başkanı vardır. Çingene çergesi denilen çadırda göçebe olarak hayat süren Çingeneler, bulundukları memleketin kanunlarına ve içinde yaşadıkları milletin lisan, din ve adetlerine kolayca alışırlar. Bununla beraber kendilerine mahsus vasıflarını her yerde muhafaza etmişlerdir. Bütün Çingeneler lisan, beden yapısı, ahlak, adet ve yaşayış bakımından birbirine benzerler. Çingeneler bulundukları ülkenin dinini kolaylıkla fakat, zâhiren kabul ederler.18 İsmen Müslüman veya Hıristiyan olmalarıyla birlikte, Avrupa'da kilise, Çingeneleri hakiki Hıristiyan yapmak için, çok uğraşmışsa da, onlar kendi dinî kimliklerini muhafaza ederek, zâhiren vaftizi kabul etmiş ancak kendi dinî anânelerine sıkı sıkıya bağlı kalmışlardır. Müslüman olanları diğer Müslümanlar gibi camiye gider, hatta bazen kendi imamları dahi olurdu. Evliya Çelebi'ye göre; "Kafirler ile kızıl yumurta, Müslümanlar ile kurban bayramı ve Yahudiler ile kamış bayramları" yaptıkları söylenmektedir.19

Çingenelerin hemen her yerde uzaktan yakından müzik ile alakaları vardır. Aralarında çalıp oynadıkları gibi, bunu kendilerine meslek edinen Çingenelere de rastlanır. Hatta bugün Türkiye'de ses ve film sanatçılarının birçoğu Çingene asıllıdır. İspanyol Çingeneleri güzel dans edip oynamakta, Balkan Çingeneleri ise; çok güzel keman çalmaktadırlar.20

Çingene erkekleri genellikle at cambazı, arabacı, kalaycı, bakırcı, sepetçi, kerpiç dökücülüğü, ayı oynatıcılığı, maşa ve kürek satıcılığı yaparlar. Kadınları ise; fal bakar, kırlardan ilaç yapılacak çiçek ve otları toplayarak, bayramlarda varlıklı ailelerin evlerinin kapılarını çalarak kurban eti, şeker, tatlı ve bayram çöreği dilenmeyi adet edinmişlerdir.21

Çingeneler, yaşayışları ve farklı özellikleriyle de edebiyatımızda yerlerini almışlardır.22 Ayrıca, bu Çingene topluluklarının değişik karakter ve yapıda olmaları halk arasında onlar hakkında bazı deyimlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Mesela;

Çingeneden çoban olmaz.
Çingene çalar, kürt oynar.

Çingene düğünü, Çingene çorbası, Çingene borcu vs. gibi.23

Yaşayış ve geçimleri bakımından Çingeneler iki gruba ayrılır. Biri göçebe Çingeneler, diğeri ise; yerleşik Çingenelerdir. Bunları şimdi sırasıyla görelim:

1. Göçebe Çingeneler

Göçebe Çingeneler ile yerleşik Çingeneler arasında gerek dil gerekse yaşayış ve adet bakımından önemli farklar bulunmaktadır. Göçebe Çingeneler, kendilerine ait gelenek-görenek ve dillerini muhafaza ettikleri halde, yerleşik olanlar, yerli halk ile kaynaşmalarından dolayı, dillerini unuttukları gibi, Çingene adet ve yaşayışını da terk etmişlerdir.24

Göçebe Çingeneler kalburcu, elekçi, kalaycı veya tarakçı isimleriyle anılmakla birlikte, Anadolu'nun bazı yerlerinde kendilerine Poşalar veya Abdallar da denilmektedir. Bu Çingeneler, her yıl yaz mevsiminin başlamasıyla birlikte 5-10 çadırlık gruplar halinde, kendileri yaya olmak üzere, eşya ve çocuklarını da beygir ve merkeplere yüklemek suretiyle, dağ köylerine göç eder, bu köylerin etrafındaki arazilere konarak çadırlarını kurarlardı. Temizliğe riayet etmeden yaşamlarını sürdürdükleri için, eskiden ölet diye adlandırılan kolera ve tifo gibi bulaşıcı hastalıkların baş taşıyıcısı olarak bilinirler.25

Osmanlı dönemindeki göçebe Çingeneler, bir yerden bir yere göçerken çiftçi halkı rahatsız etmişlerdir. Şöyle ki; bu gibi grupların yanlarında getirdikleri hayvan sürüleri köylülerin ekin tarlalarını harap etmiştir.26

Göçebe Çingeneler kültürsüz ve yaşayışları ibtidâi olmasına rağmen aile ekonomisinde erkek ile kadın arasında bir iş bölümünün olduğu görülür. Bu ekonominin imalatçısı erkek, pazarlayıcısı da kadındır. Çingene erkeği gününü çadırında imalatla geçirirken, Çingene kadını da mevcut mamulleri satmaktadır.27

Göçebe Çingeneler ara sıra at, sığır çalıp bunları başka yerlerde satarlar. Göçebeliği sürdüren Çingenelerin azalmasına rağmen, göçebelik, Çingenelerin temel özelliği olarak kalmıştır. Çingeneleri dünyanın birçok yerinde yerleşik hayata geçirmek amacıyla bir dizi önlemler alındıysa da bunlar başarılı olamamıştır.

2. Yerleşik Çingeneler

Bunlar, köy ve kasabaların kenarında sahipsiz ve boş olarak bırakılan arazilere birer gece kondu yaparak buralarda ikamet ederler. Halk arasında bu yerleşim birimleri Çingene mahallesi olarak adlandırılmaktadır.

Yerleşik Çingenelerin göçebelere göre daha düzgün bir hayatları vardır. Bazı büyük şehirlerin, özellikle İstanbul'un yakınlarında mahalleler kurmuşlardır. İstanbul'da sur diplerinde, Sulukule, Ayvansaray, Lonca, Kasımpaşa'nın Karaman mahallesinde, Beyoğlu Yenişehri'nin Sazlıdere semtinde, Üsküdar'da Selamsız, Büyükdere Çayır semti gibi yerlerde yerleşmişlerdir. Bunlar derme-çatma evlerde oturup, dilleri İstanbul ağzına yakındır. Ama, yine de konuşmalarından Çingene oldukları anlaşılır. Erkekleri şehir kılığına uygun giyinmeye çalışırlar. Kadınları ise; fal bakar, düğünlerde tef, keman, dümbelek çalarak çifte telli oynarlar. Erkekleri zurnacılık, çifte nâracılık, kemancılık, sandalye hasırı örmek, ilk zamanlar asılmaya mahkum olanların iplerini çekmek gibi işlerle uğraşırlardı. Ayrıca, birçok bölgelerde Çingene erkekleri ramazanlarda davul çalarak halkı sahura kaldırırlardı.28

Çingeneler, her ne kadar yerleşik hayata geçmiş gibi görünseler dahi bu "yerleşiklerin çoğu" gelir kaynağını bulmak için uzun mesafeler kat etmek zorundadırlar. Böylece, göçebe kalırlar ve hayatları göçebelikle yerleşik olmak arasında gider gelir. Sürekli olarak yeni yerleşim birimlerinin bulunması nedeniyle, konut türleri ve yolculuk imkanları, geleneksel toplumlardaki gibi Çingenelere teknolojik imkanlardan yararlanma imkanı vermemektedir. Genelde yerleşik Çingenelerin konutları, sağdan soldan toplanan yahut dışarıdan getirilip uydurulan saz kulübelerden veya paslı saçlardan yapılmış tenekeden oluşan barınaklardır.29

B. Çingenelerin Gelenek ve Görenekleri

Bütün Çingeneler lisan, beden yapısı, ahlâk ve adet ile birlikte yaşayış bakımından da birbirine benzemektedirler. Göçebe Çingeneler bir nevi maderşâhi aile yapısına sahip olup, evlenen Çingene erkeği, kız tarafının mensup olduğu kabileye girmekte, bu Çingene erkeğinden doğan çocuk ise; o kabilenin malı sayılmaktadır. Bir Çingene için en büyük ceza, kabilesinden tard edilmesidir.30

Klasik bir Çingene ailesi, karı-koca ve evlenmemiş çocuklar ile birlikte en azından evli bir oğul ve onun karısı ve çocuklarından oluşmaktadır. Yeni evlenen çiftlerde gelin aile kurallarını öğreninceye kadar kocasının ailesinin yanında kalmaktadır. Çingene evliliğinin temel bir özelliği de kızın aile tarafına damadın ailesi tarafından ödenen başlık parasıdır.31

Çingeneler arasında evlilik yaşı Orta Avrupa kökenli topluluklarda 20 yaş olduğu halde, Latin ya da Müslüman ülkelerde bu yaş sınırı daha aşağı inmekte ve kızlar nâdiren 11 yaşında ama çoğunlukla 13 yaşından sonra, erkek çocuklar ise 14 ya da 15 yaşlarında evlenmektedirler.32

C. Çingenelerin Dilleri

Çingenelere mahsus bir dil olan Çingenece kuzeybatı Hind-Arî dillerinin bir kolu olan Sâmi dil grubuna mensuptur. Çingene dili ana öbekten M.S. V. yüzyıla doğru ayrılmış ve Çingenelerin göçleri sonucunda birkaç kola bölünmüştür.33 Belli başlı Çingene lehçeleri olarak; Ermenistan, Suriye ve Avrupa lehçeleri anılmakta, Çingene dilinin bu lehçelerle birlikte anılması ise, bu kavmin Hindistan'dan çıkışlarında yeryüzüne dağılırken bu ülkeler üzerinden dünyaya yayıldıklarının delili sayılmaktadır.34 Çingeneler genellikle yaşadıkları ülkelerin ulusal dilleriyle konuşurlar. Fakat, Çingenelerin dedeleri veya ebeveynleri hâlâ kendilerine güvenilir bir şekilde Çingenece konuşmaktadırlar.35

Çingenelerin sosyal ve kültürel seviyeleri düşük olduğu için Çingenece bu ülkelerin dillerini pek fazla etkilememiştir. Hatta Çingeneler batıya göçleri sırasında toprakları üzerinden geçtikleri ülkelerin dillerinden etkilenmişlerdir. Özellikle Çingene dilinde Ermenice ve Farsça kelimelerin yanı sıra biraz da Türkçe kelimelere rastlanmaktadır. Çingene dilinin kelime hazinesi çok değişik olmasına rağmen, lehçelerdeki ortak özelliklerin yardımıyla Çingeneler her yerde birbiriyle kolaylıkla anlaşabilmektedirler.36

Osmanlı Devleti'nde Çingeneler

Çingeneler Osmanlı Devleti'nde çok farklı yönetime tâbi tutulmuşlardır. Osmanlı Devleti'ndeki yaşayan Çingeneler, Müslim ve gayrimüslim olarak iki gruba ayrılmalarına rağmen bunlar hukukî bakımdan denk sayılmışlardır. Çünkü, bunlar Osmanlı Devleti'nde hiçbir zaman millet olma vasfını taşıyamamışlardır. Bundan dolayı, hukûki bakımdan diğer milletlerden farklı uygulamalara maruz kalmışlardır. Mesela: Osmanlı Devleti'nde sadece gayrimüslimlerden cizye alınırken, Kıbtî teb'anın hem zımmî, hem de Müslimlerinden cizye alınmıştır. Fakat, miktarı farklı tutulmuştur.37

Osmanlı Dönemi'nde İstanbul'a bildirilen halk şikayetlerinde, divan'dan sancaklara ve kazalara yollanan hükm-i hümayûnlarda görüldüğü gibi, "Gurbet ve Çingeniyân Taifesi" olarak adları geçen, evleri ve barkları ile gezginci bir hayat süren bu taifenin insanları, satın alarak sermaye edindikleri, güzel cariyelerden faydalanıp, çalgılı oyunlu eğlenceler düzenlemişlerdir. Bilhassa büyük şehirlerin elverişli yerlerinde açığa kurdukları çadırlarda levend, suhte ve öteki ergen (bekâr) servet sahibi ailelerin oğulları hatta evli erkekler bile kendilerini bu eğlenceye kaptırıp, servetlerini bu yolda harcamaktaydılar.38

Omanlı toplumunda Yahudiler, Rumlar, Ermeniler, Çingeneler, Göçebe Türkler (Türkmen ve Yörük) ve bunun dışındaki diğer topluluklar bulundukları köy kasaba ya da şehirlerde toplumun temel katmanı olan aileden başlayarak köy veya şehrin bütün topluluğunu içine alan esas kitleyi dışında bırakarak devletin asıl toplum veya bağlantısız bir şekilde toplum olma vasfından uzak kendi aralarında düzenli bir şekilde, çevreye kapalı bir topluluk halinde topluluk hayatı yaşamaktaydılar.39

Anadolu'nun değişik bölgelerinde "gezginci Çingeneler" ile Güneydoğu Anadolu'da "Mellaj" olarak adlandırılan grup üzerindeki devletin tek kontrolü, bunlardan yılda belli oranlarda vergi almak, askeri alanda bu grupları bir kısım geri hizmetlerde istihdam etmek şeklindeydi.40

Yine aynı şekilde Çingene taifesinin kaza kaza ve köy köy gezerek çadırlar ile konup göçerek kadınlarını, kızlarını ve kız kardeşlerini zina ettirerek ve bunlara ilave olarak güzel cariyeler ile birlikte güzel hatunları nikah ile alıp götürerek bunları zina ettirmek suretiyle bunlar üzerinden para kazandıkları görülmektedir.41

Çingenelerin sahte para basarak Osmanlı Devleti'nde kallâblık ettiklerine dair arşiv kayıtlarına da rastlanılmaktadır. Aydın sancağı kadısına yazılan bir hükümden anlaşıldığına göre; adı geçen sancaktaki Çingene taifesinin ekserisinin zanaatkarlarının kallâblık olduğu belirtilmekte, bunların guruşu seksenbeş ve doksan akçeye altını ise, 135-140 akçeye kestikleri bildirilmektedir.42

Osmanlı Devleti'nde Çingenelerin tamamı kötü işlerle meşgul olmamışlar, bunlardan bir kısmı çeşitli zanaatlarla uğraşmışlardır. Çingeneler demircilik zanaatında oldukça başarılı idiler. Süleymaniye Camii'nin inşaatı müddetince (1550-1557) seng-traş kalemlerinin ve iskeleler için gerekli olan çivilerin Çingene Derviş tarafından imal ve tamir edildiği, bu inşaatın şantiye defterlerindeki muhasebe kayıtlarından anlaşılmaktadır.43

Hatta Fatih Kanunnamesi'nde Çingenelerin demircilikle uğraşanlarının haraçtan muaf tutulduğuna dair özet olarak şöyle denilmektedir: "Her Çingeneden yılda kırk beş akçe haraç (cizye) alına, ziyâde akçe alınmaya, ammâ üşendirilmeye. Hisar mesâlini içün veya demircilik içün görevlendirilen Çingenelerden, ellerinde benim yazılı hükmüm veya beylerbeyinin mektubu olanlardan haraç alınmaya".

Burada, kanunnamedeki hükümden anladığımıza göre; Fatih Sultan Mehmed Çingenelerin demircilik mesleğine devam etmelerini sağlamış ve ileride onlardan gemilerin demirlerinin hazırlanması konusunda istifade etmiştir. Çingeneler Fatih zamanından başlayarak, gemilerin demirinin hazırlanması konusunda büyük rol oynamışlardır, gemilerin demirleri bizzat bunlar tarafından kesilmiş ve yapılmıştır.44

Bu meyanda Tersane-i Amire personeli arasında kıbti demircibaşı bulunmakta idi.45 Bu tersanede çalışan demircilerin haricinde, kıbtiler arasından temin edilenlerin görevleri; ham demirden çivi kesmek, esirlerin ayağına takılacak "kadina" adı verilen zincirleri yapmak, lenger imal etmek aynı zamanda gemilerin inşasında da demir aksamın hazırlamaktı.46

1565 tarihli Zvornik Beyi'ne gönderilen hükümden öğrenildiğine göre; yapılacak gemiler için gerekli olan demirin Samakov'dan gelmesini beklemeyip, oralardan alınan demirin Çingenelere kestirildiği bildirilmektedir.47

Osmanlı Devleti Çingenelerin göçebe hayat sürmelerinden dolayı, onların haraçlarını düzenli olarak toplayamamış ve bundan ötürü de Çingeneleri yerleşik hayata geçirmek için onlara toprak vermek suretiyle ziraat yapmalarını teşvik etmiştir.48 Ancak bu uygulamada başarılı olunamamıştır.

Ayrıca, Çingene taifesi at ve kısrak besleyerek yol kestikleri ve hırsızlık yaptıkları için bunların fesat ve şenaatlerini önlemek için at sahibi olmaları ve ata binmeleri yasaklanmıştır.49

Osmanlı Devleti'nde önemli gelir kaynakları arasında gümrük mukaatalarını oluşturan çeşitli bürolar bulunmaktaydı. Bunlar arasında çeşitli madenlerin hesaplarından, tütün ziraatından alınan vergilerin tahsiline, Rumeli Kıptîlerinin ispençe ve cizye vergilerinden alınan hesaplar oluşturmaktaydı. Çingenelerden alınan cizye ve ispençe vergileri cizye muhasebesi ve maden kalemi gelir kaynakları arasında sayılmakta idi.50

Tanzimat'ın ilanıyla birlikte Avrupa tüccarları ve Yahudiler ile beraber Kıptîler de vergiye bağlanmıştı.51 Ekonomik olarak belirli bir gelir seviyesine sahip olan Avrupa tüccarı ile birlikte Yahudilerden vergi alınması bu kesimin zoruna gitmez iken, bu durumdan en çok etkilenen ve müteessir olan kesim ise, Kıptîler olmuştur. Çünkü, onlar sürekli olarak belirli bir meslekle uğraşmadıklarından sabit bir gelirden de yoksun bulunmaktaydılar.

Osmanlı vergi memurları arasında Kıptîlerin cizyelerini toplamakla görevli bulunan "Kıptîyân Cizyedârı" da yer almaktaydı.52 Mimarların yaptığı iş karşılığında aldıkları para, bulundukları şehir veya kasabanın bir mukataasının tahsilinden elde edilmekte idi. Mesela; İstanbul'da baş mimara ait mukataa gelirini Edirne Kıptîyân Cizyedarlığı ve tevabii teşkil ediyordu.53

Balkan Çingeneleri

Çingenelerin Doğu Avrupa'ya en erken girişi XI. yüzyıl olarak gözükmektedir. Bunların çoğu Ragusa Cumhuriyeti'nden şimdiki Dubrovnik şehrinden ve Slovak Macaristan'ından gelmişlerdir. Çingeneler bu zaman zarfında Slovak ve Macar askeri kuvvetlerinin ayrılmaz bir parçası olarak askeri görevler aldılar. Bununla birlikte, Osmanlıların bu alana yönelmesi ve XVI. yüzyılda Protestan reformistlerin karışıklık çıkarmaları dolayısıyla Çingenelerin davranışlarında değişiklik olmaya başladı.54

Balkanlar'da Türklerden sonra en büyük Müslüman grup Çingenelerdir. Onlar hakkında kesin bir rakam vermek zor olmasın rağmen, Bulgaristan Çingenelerinin 3/4'ünün Müslüman olduğu bilinmektedir. Üstelik onlar kendi aralarında iki gruba ayrılmakta ve onlardan bazıları Türkçe konuşmaktaydı. Müslüman Çingeneler Müslümanların olduğu her yerde yaşamaktadırlar. Özel bir vilayette toplanmayan Çingeneler şehirlerin kenarındaki kırlık alanlarda yaşamlarını sürdürmektedirler. Ömer Turan, 1900 yılında Bulgaristan'da Müslüman Çingenelerin sayısının yaklaşık olarak 70.000, 1905'te 77.000 ve 1910 yılında ise, 95 civarında olduğunu farzetmektedir.55 Balkan ülkelerinde dağınık olarak göçebe hayatı yaşayan ve sayıları kesin olarak bilinmeyen fakat 1,43 milyon civarında tahmin edilen Çingene nüfusu yaşamaktadır. Onların kendilerine mahsus dilleri olup, yazıları bulunmamaktadır.56

Bulgaristan'da, XX. yüzyılın başlarında Türkleri doğrudan doğruya anayasal haklardan mahrum etmenin zor olacağını anlayan Bulgarlar, bu sefer Türk (Müslüman) Çingenelerin oy haklarını ellerinden aldılar. Bununla birlikte 31 Aralık 1905 tarihinde Dr. Marko Markof ile gazeteci Mustafa Ragıb'ın öncülüğünde Müslüman Çingenelerin oy haklarının verilmesi maksadıyla, Sofya'da Müslim ve gayrimüslim Çingenelerin iştirak ettiği bir kongre yapıldı. Bu kongrede bir konuşma yapan Mustafa Ragıb, Çingenelerin oy haklarının geri verilmesi üzerine bir konuşma yapmıştır.57

A. Rumeli Eyaletindeki Çingeneler

Osmanlı Devleti'ne Çingenelerin girişi Balkanlar'dan olmuştur. Bunların da çoğunlukta bulunduğu yer Rumeli eyaletidir. Ancak, Çingeneler göçebe hayat sürdürdüklerinden kesin olarak sayıları tespit edilememiştir. 1477'de Çingeneler 31 hanelik aile sayısıyla İstanbul'da belli bir yekun teşkil etmekteydiler.58

1567-68 tarihli Selanik Tahrir Defteri'nde 48 Müslüman, 12 Hıristiyan mahalleleriyle birlikte 26

Yahudi cemaatinden bahsedilmekte, ayrıca Zenberekciyan cemaatine ilave olarak iki Çingene cemaatinin de Hıristiyan adı altında sınıflandırmaya tabi tutulduğu vurgulanmaktadır.59 Diğer taraftan aynı dönemde Rodosto (Tekirdağ) bölgesinde Çingene sayısı tespit edilememiştir.60

Ayrıca, 8 Şevval 996'da (14 Temmuz 1559) Gelibolu ve Malkara kadılarına gönderilen bir hükümde "Çingene halkının ispençelerini toplamaya memur edilen Koçi Çavuşun ahlaksızca tutumu nedeniyle zincire vurularak gönderilmesi" emrediliyor.61

XVI. yüzyılda Osmanlı ülkesine seyahat eden Hans Dernschwam, gezdikleri yol güzergahları üzerinde Çingenelere rastladığını belirtmekte, vergi borçlarını ödemeyen 5 Çingenenin ellerine kelepçe vurularak götürüleceğinden söz etmekte, Niş civarında Yahudi ve Çingenelerin ikamet etmekte olduğunu bildirmektedir. Bunlara ilave olarak fakir Bulgar halkının genç kızlarının hepsinin kulaklarında Çingene ustaları tarafından yapılan bakır veya gümüş küpelerin varlığından söz etmektedir.62 Aynı şekilde yazar, XVI. yüzyılda adet olduğu üzre Çingenelerin şehrin dışındaki boş arsalarda konaklayarak buraları ikamet mekanı tuttuklarını ifade etmektedir.63

XVI. yüzyılda fiziki açıdan önemli bir gelişme gösteren Filibe, nüfus yönünden de kalabalık bir merkez haline gelmiştir. XV. yüzyılın son çeyreğinde burada %2.5'u mühtedi yerli halktan oluşan 796 Müslüman, 78 Hıristiyan (Rum) ve 33 Çingene hane bulunmaktaydı. 1568 tarihli tahrir defterinde ise, Filibe'nin 33 Müslüman, beş Hıristiyan, bir Yahudi ve bir de Çingene mahallesi vardı. 1878'den bu yana Polovdiv olarak anılan Filibe'de yaklaşık olarak 20.000 Müslüman vardı ki bunların çoğunluğu Türkçe konuşan Çingenelerden oluşmaktadır.64

III. Mehmed tarafından Hüdavendigar, Biga ve Karesi sancak kadılarına gönderilen Şevval 1005 tarihli fermanda "Kıbtiyan taifesinin cizye vermekten imtina ettiklerini bildirdiğinden" ona yazılan cevabi yazıda "kıbtilerin Müslümanlarından ikişer yüz akçe cizye tahsil ettirmesi hakkında" hüküm verilmiştir.65

Yine aynı şekilde III. Osman'ın Vidin muhafızı Muhsin-zade Mehmed Paşa'ya gönderdiği Zilkade 1169 tarihli fermanda, Avusturya ile dostluğu bozacak hareketlerden kaçınılması maksadıyla yerlerinden ayrılmış olan Eflak reayası ile birlikte kıbtilerin de mahallerine iade edilmesi ferman buyurulmaktaydı.66

XVI. yüzyıl boyunca Osmanlılar tarafından hazırlanan Budin'e ait altı tahrir defterinde tarihlere göre nüfus dağılımı şu şekilde idi:67

1546 1559 1562 1580 1590

Hıristiyan 269 223 181 190 140
Yahudi 72 49 69 66 104
Kıptî 49 59 70* 86 100*

Toplam 390 331 320 342 344

* İşaretli sayılar tahminidir.

Yukarıdaki tabloda da görüldüğü üzere, şehirde yaşayan Hıristiyanların sayısında sürekli olarak bir azalma olduğu, bu sayının kırk beş yıllık süre zarfında hemen hemen yarıya indiği anlaşılmaktadır.

Şehirdeki Yahudilerin nüfusu kısa bir düşüşten sonra özellikle 1580-1590 arasında hızlı bir artış göstermiştir. Kıptîlere gelince, Slav adlarını taşıyan bu grubun bir kısmı 1546 yılına kadar İslamiyet'i kabul etmiş, daha sonra bu eğilim devam ederek Kıptî olarak gösterilen bu kitle içinde tek bir Hıristiyan dahi kalmamıştır.68

Osmanlı Devleti'nde millet teşkilatı, etnik (kavmi) ve lisan (lingua) aidiyetine göre değil, din ve mezhep aidiyeti esasına dayanmaktadır.69

1838 yılında Eski Zağra'da on sekizi Türk, on ikisi Bulgar ve biri de Yahudi olmak üzere toplam 31 mahalle ve 2651 ev mevcut idi. Bu evlerden 1632'si Türk, 833'u Bulgar, Çingene ve 75'i Yahudi aileleri olup, bunlar içerisinde toplam erkek nüfusu 8577 idi. Bunun 3277'si Türk, 4205'i Bulgar, 645'i Çingene, 427'si Yahudi olup diğerlerinin milliyeti bilinmemekte idi.70

XVI. yüzyıldaki tahrir kayıtlarından öğrenildiğine göre, Bulgaristan'ın fethinden hemen sonra bölgenin tahriri yapılmış, bu tahrirler neticesinde bütün sancak ve kazaların vergi, ticaret vs. gibi hususları düzenlenerek, ayrıca her bölgenin Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi gibi dinî unsurlar ile birlikte, Türk, Rum, Bulgar, Çingene, Yahudi, Ulah gibi unsurlar kayıt altına alınmıştır.71

XVI. yüzyıldaki Bulgaristan nüfusunun hâne olarak nüfusu şöyledir:

Şehirler Müslüman Hıristiyan Çingene Toplam

Eskicuma 1579 85 7 - 92
Eskizağra 1528 2332 57 61 2450
Filibe 1489-1490 796 78 33 907
Karinâbad 1528 688 108 - 796 
Kızanlık 1528 936 360 - 1296 
Köstendil 1573 623 84 - 707
Plevne 1516 200 99 11 310 
Plevne 1579 558 180 44 782 
Razgrad 1535 104 - - 104

Kaynak: Yusuf Halaçoğlu, "Bulgaristan [Osmanlı Dönemi], DİA., VI, 397.

Evliya Çelebi'nin verdiği bilgilere göre; Bursa'da 23.000 ev ile 176 Müslüman, dokuz Rum, yedi Ermeni mahallesiyle birlikte bir Kıptî mahallesi bulunmaktaydı.72

Abdülaziz Bey, Osmanlı döneminde Ramazan gecelerinde sokakları gezerek davul çalan, manzumeler okuyarak bahşiş toplayan ramazan davulcularının çoğunun Kıptî, bazılarının da tulumbacı delikanlılar olduğunu söylemektedir. Ayrıca, vüzera ve kübera konaklarında sazendelerde oynayan çengi kadınlara ekseriyetle Kıptî taifesinden kadınlar tarafından raks usullerini talim ettirmekteydi73.

1831 yılında yapılan ilk nüfus sayımında esas olarak umumiyetle din göz önüne alınmıştır. Bütün sancak, kaza, nahiye ve çiftliklerde halk islam ve reaya olarak iki gruba ayrılmıştır. Rumeli'de bulunan Kıptîler, ister Müslüman ister Hıristiyan olsun ayrı sayılmışlar, ancak Kıptî taifesi adı altında toplanmışlardır. Bu nüfus sayımında Hıristiyan teb'a ise reaya olarak gösterilmiş, bunlar arasında Bulgarlar, Rumlar, Ermeniler ile birlikte Hıristiyan Kıptîler de bu grup içerisinde yer almıştır. Bu tarihte yapılan nüfus sayımına göre; Rumeli'de-Kıptî ve Yahudi nüfus hariç tutulacak olursa-ortalama olarak 800.000 Hıristiyan nüfusa karşılık, 500.000 Müslüman bulunmaktadır. Anadolu nüfusuna gelince, 2.400.000 Müslüman nüfusuna karşılık 400.000 Hıristiyan, 5.000 Yahudi ve 7.000 Kıptî mevcut idi.74

1831 nüfus sayımı askeri amaçla yapıldığı için sadece erkek nüfus kaydedilmiş, fiilen askere alınabilecek Müslüman nüfus ile birlikte, cizye ve bedel-i askeriyye'ye tabi gayrimüslim nüfus da reaya olarak Ermeni, Yahudi ve Kıptî olarak tasnif edilmiştir.75 Bu nüfus sayımında Kıptîler Müslüman ve Hıristiyanlardan sonra 29.530'u Rumeli'de, 7143'ü de Anadolu'da olmak üzere toplam 36.673 gibi kabarık bir rakamla üçüncü sırayı almaktadırlar.76

XVII. yüzyıl Osmanlı dünyasında Çingeneler her yerde olduğu gibi, ayı oynatıcısı ve cambazlık yapmakta ve geleneksel mesleklerini de muhafaza etmekteydiler. Bu mesleklerden en önemlisi demircilik77 idi. Yerleşim mekanı olarak ise, kent surlarının dibinde, özellikle Edirnekapı'da ve Sulukule'de yerleşmekten çok konaklamaktaydılar.78

1897 yılında Osmanlı Devleti'nde cemaatlere göre yapılan nüfus sayımında Çingeneler 10.309 erkek ve 9.241 kadın olmak üzere toplam 19.550 kişilik bir rakkamla onbirinci sırayı almaktadır.

Çingenelerin yaşadıkları Rumeli eyaletinde, isimleri sayım defterinde "Kıbtîyân-ı Vilâyet-i Rum İli" diye geçmektedir.

Kanuni Sultan Süleyman devri başlarında Rumeli eyaleti, sonradan ayrılarak ayrı eyalet haline gelenler ile birlikte 26 sancak ile aynı statüde sayılan üç askeri nitelikte kızılca, müsellem, Voynuk ve Çingâne livalarından oluşmaktaydı.79

Çingene Sancağı (Livâ-i Çingâne)

Osmanlı Devleti'nde Rumeli topraklarında yaşayan Çingenelerin hukûki, mali ve askeri işlerini düzenlemek amacıyla merkezi Kırkkilise (Kırklareli) olan Eski-Hisar-ı Sağra, Hayrabolu, Malkara, Döğence-Eli, İncügez, Gümülcine, Yanbolu, Pınarhisar, Pravadi, Dimetoka, Ferecik, İpsala, Keşan ve Çorlu mıntıkalarını içine alan bu bölge Çingene sancağı (Livâ-i Çingâne) olarak kabul edilmiştir. Bu sancak Rumeli Eyaletine bağlıdır. İstanbul'da ve Rumeli Eyaleti dahilinde oturan Çingeneler, bu sancağa bağlanmışlardır.80

Osmanlı ülkesinde yaşayan Çingeneler, XVI. yüzyıla gelinceye kadar yalnız cizye ve ispenç ödeyerek vergi yükümlülüklerini yerine getiriyorlardı. Osmanlı sınırlarının batıda genişlemesinden sonra, 1520'de Rumeli eyaletindekiler ile İstanbul ve yöresinde yaşayan Çingenelerin bir sancak sayılmasıyla, buraya da bir sancakbeyi tayin edilmiştir. Bu sancağın beyine Çingene beyi denildiği gibi Çingene sancağı beyi veya Mir-i Kıbtiyan da denirdi. Sancak Çingeneleri, Müslüman veya gayrimüslim olarak ikiye ayrılırlardı. Çingenelerin Müslüman olanları her ha ne başına yılda yirmi iki akçe vergi verirlerdi. Bir evde oturan ve evli olmayan oğullar, yani mücerred denilen sınıfta yine aynı şekilde yılda yirmi ikişer akçe vermekle mükelleftiler. Gayr-ımüslimler için bu miktar yirmi beş akçe idi. Bundan başka Resm-i Arusiye yani gerdek resmi, cürüm ve cinayet akçesi gibi tekâlif-i örfiyye türünden vergileri öbür reaya ile aynı miktarda verirlerdi.81

Çingenelerin göçebe olanların hangi kazalar dahilinde dolaşacakları tespit olunmuştu. Hiçbiri cemaatlerini terk edip gidemezdi. Terk ederse yakalanır ve kabilesine teslim olunurdu. Kabilelerine katuna ve reislerine de katuna başı denirdi. Müslüman Çingenelerle Müslüman olmayan Çingenelerin karışmasına, birlikte konup göçmelerine ve kız alıp vermelerine müsaade olunmazdı.82

Hatta Çingene kanunnamesine göre Müslüman Çingenelerin kafir Çingeneler arasına karışması halinde onlardan sayılacağı ve cizye mükellefiyeti yükleneceği bildirilmektedir.83

Çingene livası sancak beyine gelince, sancakbeyi rütbesinde olup, sancağı dahilindeki Çingenelerden vergi ile mükellef olanların şer'i ve örfi bütün vergiler toplamakla mükellefti. Ayrıca, Çingenelerin cizye ve ispençe resimlerinin tahsili ve hükümetle olan sair işler ile de ilgilenirdi. Vesikalarda daha ziyade "mir-i kıptîyan" suretinde geçmektedir. Ayrıca, Çingene beyi ekseriyetle sipahi ve silahdarlardan seçilirdi.84

Osmanlı-Habeş siyasi münasebetleri çerçevesinde, Deyrü's-saltana Manastırı, 22 ağustos 1687 ve 16 Mart 1821, 20 Ağustos 1863 tarihlerinde, Kudüs Şer'i mahkemesindeki bir hüccetten anlaşıldığına göre; yukarıda adı geçen manastır Kıptîler tarafından tamir olunmuş ve bir aralık Kıptîler ile habeşliler arasında manastır anahtarı mes'elesinden dolayı anlaşmazlık çıkmış ve mes'ele mahkemede görüldükten sonra anahtarın Kıptîlere verilmesi ile son bulmuştu.85

XVII. yüzyılda bölgesel karışıklıklardan dolayı önceleri Habeş, Süryani ve Kıptî kiliselerinin Rum kilisesine daha sonra ise; Süryani patrikhanesi dışında Habeş ve Kıptî kiliseleri buradan ayrılarak Ermeni kilisesine bağlandığı görülmektedir.86

B. Anadolu Eyaletindeki Çingeneler

Anadolu Yarımadası'nın bütün eyaletlerini teşkil eden livaların XVI. yüzyıla ait tapu-tahrir defterlerindeki kayıtlarda Çingeneler hakkında pek önemli bilgilere rastlanılmamıştır. Anadolu'nun mülki ve idari çehresini şekillendiren bu eyaletler: Anadolu, Karaman, Rum-ı kadim,87 Rûm-ı Hadis,88 Dulkadır, Amid ve Arab eyaletleridir. Bu eyaletlerden herbirinin sancak ünitelerine göre nüfus ve gelirlerin Rumeli eyaletindekine benzer bir şekilde, Çingenelerin veya onlardan kurulmuş herhangi bir teşkilatın kaydına rastgelinmemiştir.89

Ancak, Anadolu eyaletinin Hüdavendigar sancağının XVI. yüzyılın ilk yarısına ait tahrir defterinde, İnegöl kasabasında "Hilaf-ı mille" kaydı altında dört haneye rastlanmış, buna mukabil aynı sancağın XVI. yüzyılın ikinci yarısında, Sultan III. Murad zamanında (1575-1595), yapılmış olan mufassal tahrir defterlerinden birinde Çingeneler ayrı bir etnik grup halinde topluca kaydedilmiştir. Kayıttaki yerleri aynen şöyledir:

Bulunduğu yerler Müslim Kâfir

Bursa'nın kayabaşı mah. 15 3
Bursa civarında 64 -
Kefe kazasının Armutlu köyünde 3 -
İnegöl'de 6 12
Yenişehir'de 2 18
Balık köyünde - 13
Mihaliç'de (Karacabey) - 63
Kurşunlu köyünde 22 5
Akhisar'ın Çardak köyünde - 5
İznik'te (Kocaeli Livası) 45 19
Lefke'de kışlayanlar (Sultanönü livası) 1 -
Çandırda kışlayanlar 21 -
Akyazı'da kışlayanlar - 13
Beğpazarı'nda kışlayanlar 4 -
Çeltikçi köyünde 10 -
Beğlik köyünde kışlayanlar 60 37
Kepsud'da kışlayanlar 8 8
Bergama'dakiler 23 6
Turum köyündekiler - 34
Sâir Kıptîler 70 88
Toplam 354 244

Bu tablodaki Çingeneler her ne kadar dinlerine göre tasnif edilmişlerse de, aslında onların Müslüman ve kafir olarak tam ve kesin olarak tasnifi mümkün olamamaktadır. Şöyle ki; kafir Çingenelerden Müslüman adı almış olanların fazlalılığı ve defterlerde haraç ve ispençlerinin belirtilmemiş olması, tereddütler meydana getirmekte ve tasnifi güçleştirmektedir. Kafir Çingeneler arasında Müslüman adı almış olanların mevcudiyeti onların zamanla İslamiyet'e yöneldiklerini göstermektedir.90

Anadolu'da önemli bir şehzade sancağı konumunda bulunan Manisa'da XVII. yüzyılda Çingenelerin toplu olarak yaşadıklarına veya şehirdeki sayılarına dair herhangi bir kayıt bulunmamakla beraber, sicillerde muhtelif mahallerde ikamet etmekte oldukları görülmektedir.

1070 yılında yapılan tahrirde ise, "Çingene" sıfatıyla sadece iki şahsın mahallinde kaydoldukları anlaşılmaktadır.91

Feridun M. Emecen tarafından yapılan bir çalışmada,92 Çengi-zâde adıyla anılan mahallede bir miktar Yahudi şehrin diğer sakinleriyle beraber yaşadığından söz edilmektedir. Ancak, bu mahallede yaşayanların Çingene olup-olmadıkları kestirilememektedir.

Anadolu'nun diğer bir yeri olan Yozgat Temettüat kayıtlarına göre,93 Çardak mahallesinde Pûşiyân hâneleriyle kayıtlı bulunan topluluğun neye tekabül ettiği belli olmamakla beraber, bunların mesleklerinin köçekçi, sepetçi, sâzende meslekleriyle meşgul olmalarından dolayı Çingene olabileceklerini akla getirmektedir.

Manisa köylerinde yaşayan Çingenelerin de pek güvenilir olmadığı, komşularının eşyalarına göz diktiği anlaşılmaktadır. Manisa'daki Dellaklar karyesinde Çingan Ahmed b. Mehmed'in geceleyin komşusunun evinin duvarını delerek içeride bulunan tarhana, sade yağ, zeytin, üzüm çaldığı mahkeme kayıtlarından tespit edilmektedir.94

Manisa'da Sultan Süleyman'ın validesi tarafından inşa edilen cami ve imaret vakfının gelirleri arasında Kıptîyan reayasının mukataası da yer almaktadır.95

Yine Manisa Şer'iyye Sicillerinde Kıptî taifesinin kendi toplulukları ile yaptıkları evlilikler Manisa Şer'iyye Sicillerine intikal etmiş, burada iki taraf arasında belirlenen mihr'e yer verilmiştir.96

Mehmet Günay, Manisa sicillerinden yola çıkarak, Manisa'nın sosyal ve ekonomik durumunu yansıtan çalışmasında,97 Çingene taifesinin bağ, bahçe ve ev sahibi olarak mülk edindiklerini bildirmektedir.

Ayrıca, Kıptî kadınlar sağlık hayatında da önemli bir rol oynamaktaydılar. XVII. yüzyılın ilk yarısında özellikle Üsküdar'da faaliyet gösteren fıtık cerrahlarından birisi olan Saliha hatun bir Kıbtidir.

Saliha hatunun hastalarının tamamına yakını erkek olup, mesleki mahareti konusunda ise kendisine adalardan dahi hasta gelmesi onun becerisinin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.98

Sonuç

Sonuç olarak diyebiliriz ki; gelenek ve göreneklerine sıkı sıkıya bağlı bir topluluk olarak Çingenelerin, göçebelik gibi temel özelliklerini yitirmeden Osmanlı Devleti'nde yaşayageldikleri, çok değişik idari ve hukûki uygulamalara rağmen yaşayışlarını pek terk etmedikleri görülmektedir.

Çingeneler, Osmanlı Devleti'nde hiçbir zaman bir millet olma vasfını kazanamadıklarından onlara itibar edilmediği, Müslim ve gayrimüslimlerden, miktarı farklı tutulmak suretiyle cizye alındığı anlaşılmaktadır. Oysa cizye, Osmanlı Devleti'nde sadece gayrimüslim teb'adan alınan bir vergi türüdür. Bu da Çingenelerin din kisvesi altına girerek müslüman olduklarını söylemelerine rağmen bunun devletçe kabul görmediğini göstermektedir. Daha önce de belirtildiği gibi Çingeneler ortaya çıkışlarından ve yeryüzüne dağılışlarında hiçbir zaman belli bir dine mensup olmamış, katıldıkları toplumların dinlerini zâhiren kabul etmişlerdir.

Osmanlı Devleti'nde farklı bir statüye tâbi tutulan Çingeneler, birbirinden farklı uygulamalar arasında, ayrı bir özellik taşıması açısından cizye mükelleflerine tanınan askerlikten muaf tutulma hakkı, bunlara da tanınmış, hatta askeri geri hizmetlerde kullanmışlardır.

Çingeneler, Osmanlı toplumunda yaşarken halk ile hiçbir zaman bütünleşememiş, hep ayrı bir topluluk olarak kalmışlardır. Bu topluluğun Osmanlı Devleti'nde meydana getirdikleri huzursuzluklar sürekli halledilmeye çalışılmıştır. Bazen de onların çok ağır cezalara çarptırıldığını görmekteyiz. Kürek cezası vb. gibi.

Ayrıca, göçebe hayat yaşamaları, halkın huzurunu kaçırmaları ve yakalanmalarının zor olmasından dolayı, bunlara Rumeli'de toprak verilerek ziraat yapmaları istenmiş, ancak bu uygulamada başarılı olunamamıştır. Bu tür uygulamalar Çingeneleri her ne kadar topluma adapte etmeyi amaçlamakta ise de, Çingenelerin günü birlik ve göçebe yaşam sürmelerinden dolayı kavim veya topluluktan, millet veya toplum olmaya geçişlerinde başarı sağlanamamıştır.


1 M. Tayyib Gökbilgin, "Çingeneler", İ. A., III, 421.
2 Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, Çev. Zakir Kadirî Ugan-Ahmet Temir, İstanbul 1991, s. 266-272.
3 Charles Godfrey Leland, Gypsy Sorcery Fortune-Telling, Newyork 1962, s. 8.
4 İsmail Altınöz, "Osmanlı Toplumunda Çingeneler", Tarih ve Toplum, XXIII/137, (Mayıs1995), s. 22-23.
5 "Roma/Gypsies: A European Minority", Minority Rights Group International Report, 95/4, p. 7.
6 Gordon W. Thayer, "Gypsies", The Encyclopedia Americana, XIII, pp. 589-592.
7 Enver M. Şerifgil, "XVI. Yüzyılda Rumeli Eyaletindeki Çingeneler", Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı:15, İstanbul 1981, s. 117-144.
8 David M. Crowe, A History of the Gypsies of Eastern Europe and Russia, London-Newyork, 1995, p. XI.
9 Tayyib M. Gökbilgin, aynı makale, s. 422.
10 MRG, ibid, p. 8.
11 Leland, aynı eser, s. 18.
12 "Çingene", Yeni Cumhuriyet Ansiklopedisi, III, 507.
13 G. W. "Kıptîler", İ. A., VI, 716.
14 Şerifgil, aynı makale, 128.
15 G. W., aynı makale, 717.
16 G. W., aynı makale, 726.
17 Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. G. W., "Kıptîler", İA., VI, 730.
18 Altınöz, aynı makale, s. 23.
19 Gökbilgin, aynı makale, s. 422.
20 Altınöz, aynı makale, göst. yer.
21 "Çingeneler", Hayat Ansiklopedisi, II, 828.
22 Çingene Bizzat Bahardır. "Çingene, insanı tabiata en yakın kalan bir cinsidir. Zannedilir ki, bu tunç yüzlü ve fağfur dişli kır sakinleri, beşeri şekle istihale etmiş bir takım yeşil ağaçlardır. Çingene bizzat bahardır. Çocukluğumda gördüğüm baharlardan bugün hatırımda kalan hayal; yeşil, kırmızı, sarı şalvarlar giymiş, şarkı söyleyen ve el çırpan bir alay genç ki içinde tahta zurna çalıp bu musikînin vahşi kahkahaları ardından müşâbih akisleriyle vadileri inim inleten gene bir çingenedir". AHMET HAŞİM. (Osman Cemal Kaygılı, Çingeneler, Ankara 1972, s. 5).
23 Reşat Ekrem Koçu, "Çingeneler", İstanbul Ansiklopedisi, VII, 4000.
24 Gökbilgin, aynı makale, s. 425.
25 Şerifgil, aynı makale, s. 123-125.
26 Mustafa Akdağ, Celâli İsyanları, Ankara 1963, s. 67.
27 Şerifgil, aynı makale,s. 126.
28 Sermet Muhtar Alus, "Çingeneler", Eski İstanbul'da Gündelik Hayat, Yay. Haz. İ. Gündağ Kayaoğlu-Ersu Pekin, İstanbul 1992, s. 146-148; Koçu, aynı makale, s. 3986-3989.
29 Nicole Martinez, Çingeneler, Çev. Şehsuvar Aktaş, İstanbul 1992, s. 57-63.
30 Gökbilgin, aynı makale, s. 422.
31 "Çingeneler", Ana Britannica, VI, 475.
32 Martinez, aynı eser, s. 95.
33, "Çingenece", Meydan Larousse, III, 265.
34 Aynı yer.
35 Wern Cohn, The Gypsies, California-London 1973, s. 19-22.
36 İbid.
37 BOA, ML. VRD. CMH. Nr. 42, 1258 (1842) Tarihli Varna Kazası Kıbtîleri Cizye Defteri, 8sh.
38 Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası, Ankara 1975, s. 107.
39 Mustafa Akdağ, Türkiyenin İktisadi ve İçtimai Tarihi II, (1453-1559), İstanbul 1995, s. 38.
40 Akdağ, aynı eser, s. 39.
41 BOA, MD/74, 73/229.
42 BOA, MD/74, 89/312, 1005/1596 tarihli Aydın Sancağında olan kadılara gönderilen hüküm.
43 Ömer Lütfi Barkan, Süleymaniye Câmiî ve İmâreti İnşaatı (1550-1557), C. I, Ankara 1972, s. 134.
44 İsmail Altınöz, "Osmanlı Toplumunda Çingeneler", Tarih ve Toplum, Sayı:137, Mayıs 1995, s. 26.
45 İdris Bostan, Osmanlı Bahriye Teşkilatı:XVII. Yüzyılda Tersane-i Amire, İstanbul 1992, s. 48.

46 Bostan, aynı eser, s. 75; Tersane-i Amire'de çalışan kıbti demircilerin maaşları vs. gibi konularda İdris Bostan yukarıda adı zikredilen eserinde etraflı ve detaylı bir şekilde arşivdeki kayıtlara dayanarak bilgi vermektedir. Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. Bostan, aynı eser, s. 48, 75, 125.
47 BOA, MD/5, 297, 9 CA. 973 tarihli hüküm.
48 BOA, Cevdet-Dahiliye, nr. 15340, B. 200.
49 BOA, MD/5, 494/342, 4 N 973.
50 Baki Çakır, 1690-1748 Yılları Arasında Osmanlı Devleti'nin Merkezi Hazine Mukataa Gelirleri, MÜ. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1991, s. 68.
51 Halil İnalcık, "Tanzimat'ın Uygulanması ve Sosyal Tepkileri", Osmanlı İmparatorluğu, Toplum ve Ekonomi, 2. Baskı, İstanbul 1996, s. 377.
52 Halil İnalcık, "Şikâyet Hakkı: 'Arz-ı Hâl ve 'Arz-i Mahzarlar", Osmanlı'da Devlet, Hukuk, Adâlet, İstanbul 2000, s. 57.
53 Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğu'nda Şehircilik ve Ulaşım Üzerine Araştırmalar, Derleyen: Salih Özbaran, İzmir 1984, s. 22.
54 David M. Crowe, A History of the Gypsies of Eastern Europe and Russia, London-Newyork 1995, p. XI.
55 Yazar, yukarıda adı geçen sayı ile Bulgaristan Prenslik dönemindeki müslüman grupların (Türkler, Pomaklar ve Tatarlar) toplam sayısını ve müslümanların toplam sayısı ile bu rakkamları karşılaştırarak çingeneler ile birlikte diğer etnik kökendeki milletlerin Balkanlardaki -özellikle Bulgaristan- nüfus yoğunluğunun dökümünü tablolar halinde vermiştir. Bkz. Ömer Turan, The Turkish Minority in Bulgaria (1878-1908), Ankara 1998, s. 101, 113.
56 Kemal Karpat, "Balkanlar", DİA, V, 27.
57 Ömer Turan, "Bulgaristan'da Prenslik Dönemi'nde Türklerin Sosyal ve Siyasal Kurumlaşma Çalışmaları", Belleten, LXIV/239, (Nisan 2000), s. 94-95.
58 Halil İnalcık, The Ottoman Empire, The Classical Age:1300-1600, Wiedenfeld-Nicolson 1973, p. 141.
59 Melek Delilbaşı, "XVI. Yüzyılda Via Egnatia ve Selanik", Sol Kol Osmanlı Eğemenliğinde Via Egnatia (1380-1699), Ed. Elizabeth A. Zachariadou, İstanbul 1999, s. 75.

60 İlber Ortaylı, "XVI. Yüzyılda Rodosto (Via Egnatia'nın Marmara'daki Uzantısı"), Sol Kol Osmanlı Eğemenliğinde Via Egnatia (1380-1699), Ed. Elizabeth A. Zachariadou, İstanbul 1999, s. 218.
61 BOA, MD/3, 48/116, 8 Şevval 966.
62 Hans Dernschwam, İstanbul ve Anadolu'ya Seyahat Günlüğü, Çev. Yaşar Önen, Mersin 1992, s. 25-31.
63 Hans, aynı eser, s. 58.
64 Machiel Kiel, "Filibe", DİA, XIII, 80-81.
65 TSMA, E. 111787.
66 TSMA, E. 770/172-183.
67 Geza David, "Budin", DİA, VI, 345.
68 David, aynı madde, 345-346.
69 İlber Ortaylı, Osmanlı Toplumunda Aile, İstanbul 2000, s. 13.
70 İlhan Şahin, "Eski Zağra", DİA, XI, 394.
71 Yusuf Halaçoğlu, "Bulgaristan [Osmanlı Dönemi], DİA, VI, 397.
72 Evliya Çelebi'den naklen Halil İnalcık, "Bursa", DİA, VI, 447.
73 Abdülaziz Bey, Osmanlı Adet, Merasim ve Tabirleri I, Yayına Hazırlayanlar: Prof. Dr. Kâzım Arısan-Duygu Arısan Günay, İstanbul 1995, s. 258-285.
74 Enver Ziya Karal, Osmanlı İmparatorluğunda İlk Nüfus Sayımı 1831, II. Baskı, Ankara 1997, s. 17-22.
75 Cem Behar, "Osmanlı Nüfus İstatistikleri ve 1831 Sonrası Modernleşmesi", Osmanlı Devleti'nde Bilgi ve İstatistik, Ankara 2000, s. 68.
76 Bilal Eryılmaz, Osmanlı Devleti'nde Gayr-ı Müslim Teb'anın Yönetimi, İstanbul 1990, s. 72.
77 Örneğin; Kasımpaşa'da Bahriye tersanelerinde çalışmaktadırlar. Çingeneler demirden alet ve edevat, özellikle de çingene kadınların sokaklarında sattıkları mangal maşalarını imal etmektedirler.
78 Robert Mantran, 17. Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul, Kurumsal, İktisadi, Toplumsal Tarih Denemesi, I, Çev. M. Ali Kılıçbay-Enver Özcan, Ankara 1990, s. 63.
79 Ayn Âli, Kavânin-i Âli Osman der Hulâsa-i Mezâmin-i Defter-i Divân, İstanbul 1280, s. 45.
80 Tayyib Gökbilgin, "Çingeneler", İA, III, 423.
81 "Çingene Sancağı", Ana Britannica, VI, 474.
82 Midhat Sertoğlu, Osmanlı Tarih Lügatı, İstanbul 1986, s. 75.
83 Kanunname-i Kıbtiyan-ı Vilayet-i Rum-ili, TT. 370, s. 373.
84 Sertoğlu, aynı eser, s. 75.
85 Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğu'nun Güney Siyaseti: Habeş Eyaleti, Ankara 1996, s. 163.

86 Osmanlı döneminde kıptî kilisesinin Rum ve Ermeni kiliselerine bağlanması konusunda daha geniş bilgi için bkz. Yavuz Ercan, Kudüs Ermeni Patrikhanesi, Ankara 1988, s. 22-32.
87 Rûm-ı Kâdim Eyaleti: Sivas, Amasya, Çorum, Canik (Samsun) ve Şarkikarahisar livalarından ibarettir.
88 Rûm-ı Hâdis Eyaleti:Trabzon, Erzurum, Divriği, Malatya ve Batum livalarından ibarettir.
89 Şerifgil, aynı makale, s. 142.
90 Şerifgil, aynı makale, s. 143.
91 Mehmet Günay, XVII. Yüzyılın ikinci yarısında Manisa'nın Sosyal ve Ekonomik Durumu, İ. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, İstanbul 2000, s. 138. Burada Manisa çingeneleri konusunda bizi bilgilendiren, tezinin ilgili kısımlarını istifademize sunan ve bu bilgileri bizimle paylaşan Mehmet Günay'a teşekkürü bir borç biliriz.
92 Unutulmuş Bir Cemaat: Manisa Yahudileri, İstanbul 1997, s. 48.
93 Yozgat Temettuat Defterleri, C. II, Yayına Hazırlayanlar: Prof. Dr. Ahmed Akgündüz-Doç.
Dr. Said Öztürk, İstanbul 2000, 425-427.
94 MŞS, 112/115-1, 27 C. 1067.
95 MŞS, 126/198-1, 4 N. 1076.
96 MŞS, 124/113-3, 20 M. 1076.
97 Günay, aynı eser, göst. yer.
98 Daha geniş bilgi için bkz. Halil Sahillioğlu, "Üsküdar'ın Mamure (Cedide) Mahallesi Fıtık Cerrahları", Yeni Tıp Tarihi Araştırmaları Dergisi, Sayı:4, İstanbul 1998, s. 59-66.

  
5749 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın