• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Batılıların Gözüyle Türkler / Yrd. Doç. Dr. Hamiyet Sezer

Batılılar ile Türklerin temasları yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Bu temaslar ticari, siyasi ve toplumsal amaçlar içermektedir.1 Tarih boyunca Batılılar doğuya devamlı merak duymuşlardır. İlgilerinin temelinde başlangıçta doğu karşısında geri olmalarının verdiği korku varken daha sonraları gelişmeye başlamalarıyla korkunun yerini araştırma, çıkar elde etme gibi nedenler almıştır. Avrupalılar, doğuya özellikle Osmanlı İmparatorluğu'na meraklarını gidermek için çok sayıda seyahate çıkmışlardır. Gezilerinin sonucunda da gördüklerini, öğrendiklerini yazmışlar ve bunların yayınlanmasıyla önemli kaynaklar bırakmışlardır. Seyahatname dediğimiz bu eserler tarih açısından değerli bilgileri içermektedir. Gezginlerin eserleri dışında yabancı görevliler de (elçiler, konsoloslar, uzmanlar vs.) zaman zaman hatıralarını yayınlamışlardır. Yazmış oldukları raporlar, mektuplar da görevli bulundukları ülkeler hakkında bilgileri içermektedir.2 Sözünü ettiğimiz bu kaynaklarda özellikle seyahatnamelerde, bir yabancının gözüyle, o ülkenin insanı, toplum yaşantısı, idaresi hakkında detaylı bilgi yer almaktadır. Osmanlı Devleti döneminde, Osmanlı topraklarından geçmiş veya uzun süre bu topraklarda dolaşmış, yaşamış kişilerin seyahatnameleri incelendiğinde değişik izlenimlere rastlanmaktadır. Onların gözlemleri ve bakış açıları zamanla değişiklik göstermektedir. Bu gözlemler genel hatlarıyla şu şekilde ifade edilebilir: Osmanlı Devleti XV. ve XVI. yüzyıllarda Avrupa'da hızla ilerlerken Avrupa kamuoyunda müthiş Türk imajı oluşmuş ve korku ortaya çıkmıştı.3 Bununla birlikte Türklere karşı, onların nereden geldiği, kökeni konusunda ki merak, çeşitli araştırmaların da yapılmasına neden oldu. XVI. yüzyılda Avrupa'da Türklere karşı tek yönde birleşmiş ve yoğunlaşmış bir tepki yoktu. Değişik devir ve yerlerde değişen siyasi nedenlere göre Türklere tehlikeli bir kuvvet, bela olarak bakılmıştı. Ancak Avrupa'daki ciddi ve zeki gözlemciler genellemeleri bırakarak Türklerin başarılı oluşlarının temelindeki sebepleri öğrenmek için derin araştırmalara giriştiler.4 Zamanla Avrupa ile Osmanlı Devleti arasında ticari-siyasi ilişkilerin gelişmesiyle Avrupalılar Osmanlı topraklarına seyahatler yapmaya ve tanımaya başladılar. XVII. yüzyıl başlarında Avrupa'da Türklerin barbar oldukları, ülkede zulüm ve vahşetin hüküm sürdüğü düşüncesi hakimdi.

Bu düşüncenin oluşmasında Türklerle ilgili yazılan kitapların etkisi olmuştur. Örneğin, Sir Thomas Sherley'in Discours of the Turkes (1617)5 adlı eserinde Türkler aşırı derecede olumsuz anlatılmaktadır. Sherley üç yılını İstanbul'da bir hapishanede geçirmiştir. Yazdıklarında Türklerin aşırı gururlu, medeniyetsiz, sarhoş, kaddar, karacahil oldukları anlatılmaktadır.6 Günleri hapishanede geçen birinin bu tür yargılara varması normaldir. Çünkü, kötü olaylarla ve deneyimlerle orada karşılaşmak doğaldır. Yaşananlar da olumsuz düşünceleri doğurmuş olmalıdır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun genişlemesi durup Türkler Avrupa için daha az tehlikeli olmaya başladıklarında, Türk görüntüsünün bir kısmı da değişti, barbar ve zalim nitelemelerinin yerini miskin ve alçak aldı.7 XVIII. yüzyıl Fransız seyyahlarının yazıları Türkler hakkındaki batıl fikirlerin değişmesinde önemli rol oynamıştır. Türkler ile daha fazla kaynaşan Fransızlar Türklerin merhamet ve iyi yürekliliğinden etkilenmişlerdir. Türkler ile daha yakından tanışmaları sebebiyle, kişilerin iyi taraflarını görmüşler ve çoğu Türklerin grup olarak Avrupa'da çok iftiraya uğradığını itiraf etmişlerdir.

XVII. yüzyıl sonunda artık Türklerin korkulan bir millet olmadıkları fikri yerleşmiş ve XVIII. yüzyıl başlarında kalıplaşmış Rönesans fikirleri kaybolmuş ve Türk sosyal müesseseleri ön planda bir düşünce konusu haline gelmiştir.8 XIX. yüzyılda artık Osmanlı Devleti'nin karşısında güçlü bir Avrupa ve onun vatandaşı vardır. Anlaşılacağı üzere, Avrupalıların Türkler hakkındaki düşünceleri yüzyıllar içerisindeki gelişmelere paralel olarak değişim göstermiştir. Başlangıçta korkulan, barbar olarak görülen millet daha sonra o kadar korkulmasının gereğinin olmadığı anlaşılan bir millet halini almıştır.

Osmanlı Devleti topraklarına XIV. yüzyıldan itibaren gelmiş bir çok gezginin yazmış olduğu seyahatnamelerde yukarıdaki genel değerlendirmelerin doğrultusunda bazen olumlu, bazen olumsuz görüşlere rastlanmaktadır. Görüşlerin olumlu veya olumsuz olmasının nedenlerinden bazıları bu kişilerin ön yargılı olarak gelmeleri, kısa süre kalıp yeterli değerlendirmelerde bulunamamaları, dili anlamamaları veya tersi yani uzun süre kalmaları, insanları tanımalarıdır.

Gelen kişiler ancak ülkenin insanlarını tanıdıktan sonra ön yargılarından kurtulabilmekteydi.9 Sir Charles Fellows (1838-1840) İzmir'de bulunduğu yılları anlatırken düşüncelerini şu şekilde ifade etmektedir: "Geldiğim ilk günlerde sevimsiz olarak nitelediğim ve kendilerine karşı önyargılarım olan Türkler hakkındaki düşüncelerim o kadar değişti ki! Şimdi onların gelenekleri, alışkanlıkları ve giysileriyle sadece barışmadım, aynı zamanda dost da oldum. Türkler arasında önceden hiç tahmin edemeyeceğim gerçek sevgi, adalet ve dostluk gibi saygı ve sevgi duyulabilecek özelliklere rastladım."10. Fellows, daha sonra Türklerin kendi aralarında saygılı ve sevgi dolu olmadıklarını hayvanlara da sevecenlikle yaklaştıklarını, hepsinin birer kamil insan olduğunu, aptalca konuşan bir kişiye rastlamadığını aktarmaktadır.11 Yukarıdaki satırlardan, seyyahların ön yargılarından ve bilgisizliklerinden kurtuldukları, insanları tanıdıkları zaman görüşlerinin değiştiği ve bunun yazılarına yansıdığı anlaşılmaktadır. Gelen yabancıların Türkçeyi bilmemeleri aynı zamanda Türklerin de yabancı dil bilmemeleri karşılıklı temaslarda yanlışlıklara, yanlış anlaşılmalara sebep olmaktaydı. Bu yüzden Türkçe bilenlerin düşünceleri bilmeyenlerinkinden daha iyi olmuştur. Bilenler Türkçeleri sayesinde daha iyi incelemeler yapabilmişlerdir.12 Böylece başlangıçta, barbar, kaba olan Türkler, ahlaki değerleri övülen kişiler olarak değerlendirilebilmiştir.13

Batı seyahatnameleri iki kısımda değerlendirilebilir. Aydınlanma öncesi ve Aydınlanma döneminden sonraki seyahatnameler. Aydınlanma öncesi yazılanlar (15-16. yy.) bütün önyargılarına rağmen ülkeye merak ederek bakmakta ve anlamaya çalışmaktadırlar. Seyahat, ya kendisini tatmin için, zevk için ya da bilgisini ve görgüsünü arttırmak için yapılıyordu. Aydınlanma döneminden sonra yazılanlar ise biraz daha farklıdır. Kişi artık değişen Avrupa'nın adamı olduğunun farkındadır ve diğer yerleri gelişmeyen bir dünya olarak görmektedir. Bu önemli bir husustur ve artık seyyahlar bir antropolog karakterine bürünmektedir.14

Seyyahlar geldiklerinde daha çok tarihi kalıntıları büyük bir merakla gezmişlerdir. Yazdıklarından, gelmeden önce bu yerler hakkında, daha önceki gezginlerin anılarını okuyarak bilgi edindikleri ve kendi gördükleri zamanki durumuyla karşılaştırmakta oldukları anlaşılmaktadır. Bazen bu kalıntılarla ilgili olarak, daha önce gelmiş gezginlerin buldukları tarihi eserlerden parçaları ülkelerine götürdüklerini not düşmekte sakınca görmemişlerdir. Ayrıca, bölgede yaşayan insanları gelenek göreneklerini, dini inanışlarını yaşayış biçimlerini incelemişlerdir.

Osmanlı Devleti'ne gelen gezginler çeşitli amaçlarla gelmişlerdir. Birçoğu gezip görmek için -örneğin İstanbul'un tarihi yerlerini, kütüphanelerini gezmek, görmek- veya bilimsel inceleme yapmak amacıyla botanikçiler çeşitli bitkiler hakkında bilgi toplamak üzere- seyahat etmişlerdir. Osmanlı arşivlerinde bu amaçlara yönelik yol emri almak isteğiyle çok sayıda başvurunun olduğunu bilmekteyiz.15

Osmanlı topraklarına çeşitli ülkelerden seyyahlar, görevliler, din adamları gelmiştir. Bunların içerisinde İngiliz,16 İspanyol,17 Alman,18 İtalyan,19 Amerikalılar bulunmaktadır. Örneğin bunlardan Amerika misyonerlerinin raporlarında ilginç bilgiler yer almaktadır.20 Bilindiği gibi Amerika 1830'lardan sonra Osmanlı Devleti'ne misyonerler göndermiş ve gelenler özellikle Doğu'daki Hıristiyanlar arasında görev yapmıştır. Yazdıkları raporlarında: Türklerin çoğunun cahil olduğu ama öğrenmeye oldukça istekli oldukları anlatılmaktadır. Ayrıca sanılanın aksine kendi inançlarının dışındaki inançlara saygılı oldukları bildirilmektedir. Böylece Türkler arasında da Hıristiyanlığı yayabilecekleri düşüncesinin olduğu anlaşılmaktadır. Raporlarda; Türklerle doğrudan ilişki kuranların onları daha iyi ve kolay anlayarak tarafsız ve iyi ilişkiler kurdukları, ancak dolaylı yollardan Türkler hakkında bilgi edinebilen ve özellikle Ermenilerle daha çok ilgilenen misyonerlerin Türkler hakkındaki görüşlerinin genellikle olumsuz olduğu görülmektedir.21

Gezginler eserlerinde daha önce de belirttiğimiz gibi Türkler ve yaşadıkları ortamlar, gelenek görenekleri, kişilikleri ile ilgili görüşlerini yazmışlardır. Türklerle ilgili çok söz edilen özelliklerden biri konukseverliktir. Sir Charles Fellows İzmir seyahatini anlattığı notlarında bu konuda şunları söylemektedir: "Türkler arasında yaşayan birisinin gözüne çarpan temel özellik, onların konukseverlikleridir. Bunu bulunduğum her yerde, bir paşadan dağ başındaki çadırında yaşayan yörüğe kadar herkeste gördüm, hem de hiçbir karşılık beklemeden. Hangi dinden hangi milletten olursa olsun, ister fakir ister zengin olsun ayrım gözetmeksizin, herkesin tek düşüncesi vardı yabancının karnını doyurma"22. Bu konuda J. H. A.Ubicini'de de aynı izlenimlere rastlamaktayız: "Türkiye kadar misafirperver bir ülkeye rastlamadım. Her yanında Müslüman nezaketiyle halk, yabancıya kucak açar, Türk aleyhtarı yazarlar bile bu meziyetlerini teslim etmektedirler. En fakir köyde bile misafirlik denen bir ev bulunmaktadır. Oraya varan yolcu kendisine bir tabak pilav ve kuzu kızartması verileceğinden emin olabilir."23

Kadınlar hakkında da gözlemler vardır. Seyahatnamelere, Türk kadınlarının köylerde ve şehirlerde farklı göründükleri yansımıştır. Köylerde daha az örtünmelerine rağmen, şehirlerdekiler daha kapalıdırlar. Ancak üzerlerine aldıkları örtünün altında oldukça şık kıyafetler giymektedirler.24 1852 yılında Ankara'ya bir ziyarette bulunan Andreas David Mordtmann; Ankaralı kadınların iş hayatına katıldığını ve bunun iyi bir yön olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca, Kütahya'da ve Ankara'da kaldığı ailelerin kadınlarının ve kızlarının zengin olmalarına rağmen çalıştıklarını da eklemektedir.25 Ön yargılarından kurtulan Batılı seyyahlar insanları yakından tanıdıklarında onları daha iyi tanımlamaya başlamaktadırlar. Tabii doğruları görebilmeleri onların yaşadıklarıyla bağlantılıdır. Kadınlarla ilgili gözlemlerde toplum yaşantısını bilmediklerinden, kadınların görüntüsüyle yorum yapmaya kalkanlar yanılmışlar, yanlış bilgiler vermişlerdir. Yaşantıyı yakından görenler ise gerçekleri yansıtabilmişlerdir. Böylece köle ve zulüm yaşantısını yazanların karşısında yanıldıklarını söyleyen bu tür yazarların da olduğu anlaşılmaktadır.26 Örneğin Lady Montaqu gibi, o anılarında kadınların yaşantısına tanık olduğu için gerçekleri aktarabilmiştir. Yukarıdaki örnekler de aynı düşünceleri doğrulamaktadır.

Türk dili hakkındaki düşünceler de gezginlerin eserlerine yansımıştır. Avrupa'dan Doğu'ya seyahate çıkanların bir çoğu önceden gidecekleri ülkelerin dillerini de öğrenmeye çalışmıştır. Bunun için bir çoğunun özellikle Arapça, Farsça gibi dilleri öğrendiklerini bilmekteyiz. Türk dili (Osmanlıca) ile ilgili olarak gezginler ya da Osmanlı Devleti topraklarında bir süre kalmış olanlar tarafından, öğrenmenin zor bir dil olduğu ifade edilmektedir. Örneğin M. Stephan Schulz, Türkçe öğrenmenin zorluğundan şöyle sözetmektedir: "Türkler divani yazıyı çok seviyorlardı. Bu yazı biçiminde harfler gereksiz yere uzatılıyor ve insan bir harfi diğeriyle kolayca karıştırabiliyordu ve bambaşka bir anlam ortaya çıkabiliyordu." devamla bir kelimenin çeşitli şekillerde okunabileceği ve bu nedenle farklı anlamlara gelebileceği, bunu bilmenin çok zor olduğu anlatılmaktadır.27 Bu konuyla ilgili olarak François de Tott da Osmanlı Devleti'nde geçirdiği günleri yazdığı hatıralarında düşüncelerini dile getirmektedir.

Tott "Osmanlıca öğretmenim ilk önce usul üzere bana yazmayı öğretmeye başladı. Resme olan yatkınlığım başlangıçta önemli ilerlemeler kaydetmeme yardımcı oldu; nihayet okumaya başladım ve zorluklar ortaya çıktı. Sesli harflerin yazılmaması sıkıntılarım ve göğüslemek zorunda kaldığım zor işin mahiyeti hakkında bir fikir verir, işin daha zor tarafı Türklerin kendi lisanlarının fakirliğinden Arapça ve Farsçadan dilbilgisi kuralları almaları, bunlardan beş ayrı alfabe yaratmaları ve yazarların arzularına göre harf çeşitleri kullanmalarıdır. Bir ömür boyunca ancak iyi okumasını öğrendikten sonra kişi kendisine faydalı eserleri ne zaman araştırıp okuyacaktır? Özellikle bu uygunsuzluk yüzünden Türkler cehaletin pençesine düşmüşler ve soyut bilimlerde gerilemişlerdir."28 Osmanlıca ile ilgili olarak bu iki örnek ilginçtir. Dilin zor öğrenildiği ve öğrenmenin uzun zaman aldığını ifade eden Schulz ve Tott, aynı zamanda bu özelliklerinden dolayı Türklerin cahil kalmalarına sebep olduğunu da dile getirmektedir.

Türk aile yapısı da bu eserlere geçmiş konulardan biridir. Seyahatnamelerde Türk ailesinin fertlerinin birbirine sağlam bağlarla kenetlendiği, yaşlılar ve çocuklar arasındaki büyük şefkat ve bağlılık olduğu ifade edilmektedir. Böylece birkaç nesil bir arada yaşayabilmektedir. Köylerdeki aileler yoksulluk içinde, yıkık dökük evlerde yaşasalar da bu birlikteliklerini devam ettirip durumlarından memnun görünmeleri gezginlerin dikkatini çekmiştir.29

Şehirlerin genel görüntüleri: Osmanlı Devleti'ndeki şehirlerin yapıları, sokakları, alt yapısı, insanları hakkında seyyahlar çeşitli gözlemlerini aktarmışlardır. Bunlardan çoğunda şehirlerin genel görüntüsünün, yapılanmasının olumlu değerlendirilmediği anlaşılmaktadır. Ancak, doğal güzelliklerinden övgüyle söz etmektedirler. Örneğin İzmir ile ilgili, İzmir'deki kadınlar oldukça şık giyinmekte ve şehirde canlı bir eğlence kültüründen söz edilmektedir.30 Rudolf von Lindau Konya'daki gözlemlerinde; şehirde gördüğü sokakların şimdiye kadar gördüğü en kötü sokaklar olduğunu yazmaktadır.31 Yine Dr. Lamec Saad da Diyarbakır hakkında fikirlerini şu şekilde ifade etmektedir: "Uzaktan bakıldığında Diyarbakır'ın çok güzel bir görünüşü vardır. Fakat yakından dikkatle bakıldığında bütün evler kara taştan ve çamurdan yapıldığı için bakımsız bir mezarlık gibi görünmektedir. Fakat kapılarından birinden içeriye girildiğinde resim birden bire değişmektedir. Evler neredeyse iç içe ve karanlık sokaklar dar ve eğri büğrü" diyerek devamında kanalizasyon sisteminin çok kötü olduğu, temizliğe dikkat edilmediği de verilen bilgiler arasındadır.32 Şehirleri anlatan gezginler daha çok tarihi yerleri incelemişler, şehirlerin geçmişleri ve bu kalıntılar hakkında bilgi vermişlerdir. Ancak, bu bilgilerin birçoğunda rastlanacağı gibi Türklerin tarihi kalıntıları yok ettiği ifadesini eklemeyi de unutmamışlardır.

Türklerin kişiliklerine gelince; bu konu ile ilgili olarak gezginler, onların dürüstlükleri, ağırbaşlılıkları, alçak gönüllülükleri, dine bağlılıkları, misafirperverlikleri hakkında hemfikirdirler.33 J. J Fallmerayer (1790-1861) Seyahat Manzaraları adlı eserinde "Türkiye'de hırsız ve katillerin çoğunu acaba neden Hıristiyanlar, bilhassa Rumlar teşkil ediyor? Türkler fakirliğin en zirvesinde bile başkalarının malına canına acaba neden hürmet gösteriyor? Osmanlıların Avrupalılara itimat duymalarını sağlamak, Hıristiyan reayalarına haklı olarak hor bakmalarını Hıristiyan dinine aktarmamak, ulemalarını boğarak bertaraf etmek ve gayri müslimlere olan nefretlerini tatbikattan çıkarıp din kitaplarıyla sınırlı kılmak kabil olabilseydi bu insanları iktidarda bırakmak insaniyetin yararına olurdu" demektedir.34 Bu ifadelerde Türklerin fakirliklerine rağmen hırsızlık ve katil olmak gibi eylemlere girişmedikleri, dürüst oldukları ve iktidarda kalmalarının insanlığın yararına olacağı dile getirilmektedir. Türklerin eşkıyalık yapmadıkları, ahlaklı insanlar oldukları, sevgiye değer verdikleri görüşü Jacob Spon'un yazdıklarından da anlaşılmaktadır.35 Edirne'de uzun süre kalmış ve tamir işiyle uğraşmış Dübel de bir Türk'ün arabasını tamir ettiğini ancak parasını alamadığını daha sonra zorla alabildiğini, ancak bu olayın Türkler arasında çok ender bir örnek olduğunu, Türklerin genelde her türlü ilişkide dürüst insanlar olduklarını belirtmiştir.36

Batılıların Türkler hakkındaki görüşleri konusu çok geniş araştırmayı gerektiren ve bugüne kadar birçok araştırma yapılmış-yapılacak bir konudur. Sonuç olarak; Batılıların Türklerle ilgili görüşleri ilk temastan itibaren zaman içindeki gelişmelerle değişime uğramıştır. Başlangıçta Osmanlı güçlü, Batılı zayıftır ve Türklerden korkulmaktadır. Merakla ve korkuyla başlayan ilgi giderek araştırmaya dönüşmüş ve Osmanlı Devleti'ni anlamaya yönelik bir hal almıştır. Yapılan gözlem ve incelemeler de kimi zaman olumlu kimi zaman olumsuz düşüncelere varılmış ve bunlar Batılı toplumlara aktarılmıştır.

Bu olumlu ve olumsuz görüşlerin oluşmasında seyahat eden kişiler kalış süreleri, toplumdaki kişilerle yakın temas kurup kurmamaları etkili olmaktadır. Daha uzun süre kalma imkanını bulanlar, insanları ve toplumu değerlendirirken daha isabetli kararlara varabilmişlerdir.


1 W. Heyd, Yakın-Doğu Ticaret Tarihi, çev. Enver Ziya Karal, Ankara, 1975, Şerafettin Turan, Türkiye-İtalya İlişkileri, Selçuklulardan Bizans'ın Sona Erişine, Metis, İstanbul, 1990., Orhan Burian, "Türk-İngiliz Münasebetinin İlk Yılları", A. Ü. DTCF Dergisi, C. IX/1-2, Mart-Haziran 1951, s. 1­17.
2 Lady Montaqu, The Complete Letters of Lady Mary Worthley Montaqu I, 1708-1720, yay. R. Halsband, Clarendon Press, Oxford, 1965. Türkiye Mektupları 1717-1718, çev. Aysel Kurutluoğlu, Tercüman 1001 Temel Eser. François de Tott, Türkler ve Tatarlar Arasında, On Sekizinci Yüzyılda Osmanlı Türkleri, İstanbul, Milliyet Yayınları, 1996. Helmuth von Moltke, Briefe Über Zustande und Begebenheiten in der Türkei, Berlin, 1876; Türkiye'deki Durum ve Olaylar Üzerine Mektuplar 1835­1839, Ankara, 1960.
3 Yaşar Önen, "On Altıncı Yüzyıl Alman Seyahatnamelerinde Türkiye", Batı Dil ve Edebiyatları Araştırmaları Dergisi, C. 1/4, A. Ü. yay. Ankara, 1969, s. 4.
4 Ahmet Ö. Evin, "1600-175 Arası Batılıların Türkiye Görüşlerinde Olan Değişim" Türkiye İktisat Tarihi Semineri-Metin-Tartışmalar, 8-18 Haziran 1973, Hacettepe Üniversitesi, Ankara, 1975, s. 161-162. 171-172.
5 Thomas Sherley, Discours of the Turkes, London, 1936.
6 Ahmet Ö. Evin, a.g.m., s. 174-176.
7 Ahmet Ö. Evin, a.g.m. s. 179.
8 A.g.m. s. 181-188.
9 Zeki Arıkan, "Avrupa'da Türk İmgesi", Osmanlı 9, Ankara 1999, s. 82.
10 İlhan Pınar, Gezginlerin Gözüyle İzmir, XIX. Yüzyıl I, İzmir 1994, s. 71.
11 A.g.e., s. 73-75.
12 Harold Bowen, Türkiye Hakkında İngiliz Tetkikleri, London, 1948, s. 12.
13 Zeki Arıkan, a.g.m. s. 82.
14 İlber Ortaylı, "Türkler Hakkında Yazılmış Seyahatnameler," I. Uluslararası Seyahatnamelerde Türk ve Batı İmajı Sempozyumu, Belgeler, 28. X. 1-XI-1985, Eskişehir, 1987, s. 116-117. Yaşar Önen, a.g.m., s. 4.
15 BOA. A. DVN. DVE, Dosya-20, Sıra-21'de kayıtlı belgede; Topkapı Sarayı, Ayasofya ve sair camileri görmek isteyen Prusyalı kont Iskorcavski ve Mösyö Dakiyoski'ye yol emri verilmesi için bir başvurudan söz edilmektedir. Yine Dosya 20, Sıra 22'de aynı konuda izin verilmesini isteyen Prusya sefirinin dilekçesi yer almaktadır. Yol emri ile ilgili bir araştırma üzerinde çalışmalarımız devam etmektedir.
16 Orhan Burian, Türkiye Hakkında Dört İngiliz Seyahatnamesi", Belleten, C. XV/58, Nisan 1951, s. 223-245.
17 Ertuğrul Önalp, "İspanyol Seyyahlarına Göre Türk İmajı", I. Uluslararası Seyahatnamelerde Türk ve Batı İmajı Sempozyumu, s. 353-367.
18 İlber Ortaylı, "Bazı 16. Yüzyıl Alman Seyahatnamelerindeki Türkiye Şehir ve Köylerine Ait Bilgiler Üzerine" A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, cilt XXVII/4, Aralık 1972, s. 135-159, "16. Yüzyıl Seyahatnamelerinde Türkiye" Tarih ve Toplum C. 1/2, Şubat 1984, s. 26-31.
19 Süheyla Öncel, " XVIII. Yüzyıl sonlarında Türkiye'de Bir İtalyan Seyyahı: Giambattista Casti", Batı Dil ve Edebiyatları Araştırmaları Dergisi, C. I/4, A. Ü. yay. Ankara, 1969, s. 81-88.
20 Amerikalılardan önce de din adamları gelmiştir. Örneğin Thomas Smith bir İngiliz rahibidir. 1668-1771 yılları arasında yaptığı Doğu yolculuğunu Remarks upon the Manners, Religion and Government of the Turks, London, 1678 ve A Survey of the Seven Churches of Asia adlı eserlerini yazmıştır. Bu iki eser 1678'de bir kitapta toplanmıştır. James Dallaway da 1794'te İngiltere'nin İstanbul elçiliği hekim ve papazlığına atanmıştır. İstanbul'daki üç yıllık yaşantısını Cos tantinople Ancient and Modern with excursions to the shores and İslands of Archipelago and to the Troad, London 1797 adlı kitabında yayınlamıştır.
21 Seçil Akgün, "Amerikalı Misyonerlerin Raporlarında Türk İmajı", I. Uluslararası., s. 342­344.
22 İlhan Pınar, Gezginlerin Gözüyle İzmir, XIX. yüzyıl I, s. 72.
23 J. H. A. Ubicini, 1855'de Türkiye II, İstanbul, Tercüman 1001 Temel Eser, 1977, s. 92.
24 İlhan Pınar, 19. Yüzyıl Anadolu Şehirleri, İzmir, 1998, s. 189.
25 İlhan Pınar a.g.e., s. 79-80, aynı konuda İlber Ortaylı, "Bazı 16. yüzyıl Alman Seyahatnamelerinde... , s. 140.

26 Bu konuda bkz. Engin Uzmen, "On Dokuzuncu Yüzyıl Sonlarında Bir İngiliz Kadının Gözüyle İstanbul", Batı Dil ve Edebiyatları Araştırmaları Dergisi, C. 1/4, s. 58-59. vd. de kadınlarla ilgili görüşlere ayrı bir örnek bulunabilir.
27 İlhan Pınar, Gezginlerin Gözüyle İzmir, XVIII. Yüzyıl, İzmir, 1996, s. 71.
28 François de Tott, a.g.e., s. 15.
29 Edward Raczynski, 1814'de İstanbul ve Çanakkale'ye Seyahat, çev. Kemal Turan, İstanbul, Tercüman 1001 Temel Eser, 1980, s. 159-160., İlhan Pınar, 19. yüzyıl Anadolu Şehirleri, s. 189., J. H. A. a.g.e, s. 54.
30 İlhan Pınar, 19. Yüzyıl Anadolu Şehirleri, s. 162-169.
31 İlhan Pınar, a.g.e., s 151.
32 İlhan Pınar, a.g.e., s. 134-137.
33 Edward Raczynski, a.g.e., s. 159-160, J. H. A., a.g.e., s. 92-94, İlhan Pınar a.g.e., s. 72­73 ve diğerleri.
34 Johann Strauss, Das Bild von Griechen und Türken Bei Deutschen Reisenden, I. Uluslararası..., s. 221-261, Alman Seyyahlarda Türk ve Rum/Yunan Tasvirleri, I. Uluslararası., s. 253. Ayrıca, dürüstlük, kanaatkarlıkla ilgili bkz. Engin Uzmen, " On Dokuzuncu Yüzyılın Sonlarında Türkiye'ye Bir Yabancı Gözüyle Bakış", Batı Dil ve Edebiyatları Araştırmaları dergisi, C. 1/4, s. 28.
35 İlhan Pınar, Gezginlerin Gözüyle İzmir, VII. Yüzyıl, İzmir, 1995, s. 67.
36 İlhan Pınar, 19. yüzyıl Anadolu Şehirleri, s. 33-34.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
3243 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın