• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
60.000'lik Tarihi Fotoğraf Arşivi
Osmanlı Toplumsal Yapısı ve Sivil Toplum / Doç. Dr. Ahmet Cihan - Doç. Dr. İlyas Doğan

I. Klasik Osmanlı Sisteminin Sosyal Örgütlenme Modeli

Bu bölümde sivil toplum konusu kendi tarihsel arkaplanımızla birlikte ele alınacaktır. Türkiye'nin toplumsal yapısının ve siyasal sisteminin Osmanlı toplumsal ve siyasal sisteminin derin izlerini taşıdığını söylemenin, bilinenin yeniden tekrarı olduğu muhakkaktır. Gerçekte Türkiye'de tarihsel geçmişten soyut olarak bir sivil toplumdan söz etmek zor gözükmektedir. Osmanlı toplumunda, sivil toplum olup olmadığından çok, sivil toplumun günümüzdeki anlaşılan özelliklerin benzer sosyal, ekonomik ve düşünsel yapıların olup olmadığının sorgulanması gerekir.

Ekonomik güç olmadan toplumun devlet karşısında özerkleşemeyeceği, ona karşı bir direnç oluşturamayacağı ortadadır. Bu nedenle Osmanlı toplumundaki genel örgütlenme şeması verildikten sonra ekonomik yapı incelenecektir. Bunu yapmakta amaç Batı'da sivil toplumun doğuşunu hazırlayan ekonomik ilişkilere Osmanlı toplumunda ne oranda rastlanabildiğidir.

Batı Avrupa'da sivil toplum gelişiminde belirleyici unsurların başında kentlerdeki ekonomik örgütlenmenin değişime uğraması gelir. Bu nedenle Osmanlı Devleti'nin modernleşme öncesi esnafların örgütlenme biçimi incelenecektir. Burada ekonomik üretimi yürüten loncaların, merkezi otorite karşısında bir özerk alan oluşturup oluşturmadığı incelenecektir.

Osmanlı toplumunda gayrimüslimler kendi yaşam biçimlerini devlet otoritesini zedelememek koşuluyla sürdürebilmekteydiler. Aynı zamanda Müslümanların bir kısmı da tarikatların etkisindeydi. Tarikatların farklı yaşam biçimleri oluşturan insan gruplarını bir arada toplaması nedeniyle incelenmesi gereklidir. Aynı zamanda tarikatlar toplum içindeki yaygınlığı ve toplumsal muhalefetin yoğunlaştığı oluşumlara dönüşmekteydi. Bu açıdan bir sivil toplum örgütü olarak değerlendirilebilir.1 Tarikatlar zaman zaman merkezi otoriteyi tehdit edebilmekteydi.

Osmanlı toplumsal yapısında devlet müdahalesine belirli oranda kapalı bir alan da vakıf kurumudur. Bu kurum, günümüzde sivil toplum kuruluşu denince akla gelenlerden biri olan gönüllülüğe dayalıydı. Ne var ki vakıfların çoğu devlet denetiminden mal kaçırmak amacına yönelikti. Vakıf kurumları bir insan topluluğu oluşturmaması nedeniyle bu çalışmanın sınırları dışında bırakılmıştır.

Bir toplumsal yapıda sivil toplum öğelerinden söz edebilmek için sadece ekonomik yapı ve toplumsal örgütlenme değil zihin dünyasında böyle bir yapılanmaya uygun fikirler bulunup bulunmadığı da önemlidir. Bu nedenle bilim ve düşünce üretmesi beklenen medreseler ve bilim dünyasının durumunu da gözden geçirmek gerekir. Osmanlı toplumundaki batılılaşma öncesi durum saptandıktan sonra günümüzde sivil toplumu irdelemek daha kolaylaşacaktır.

Osmanlı devleti, 14-16. yüzyıllardaki tedrici gelişimi içinde oluşan ana vasıfları ile "klasik" diye nitelenen hüviyetinde, 19. yüzyılın ilk yarısına kadar köklü bir değişiklik geçirmeden yaşadı. 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren giderek hızlanan değişmelerle, bu "klasik" diye nitelenen kimliğinin birçok unsurları ortadan kalktı. Buna karşılık birçok yeni unsurlarla beslenen yeni ve değişik bir kimlik kazanmaya başlayacaktır.2

Osmanlı toplumu, mutlak egemen, patrimonyal bir hükümdara bağımlı iki büyük zümreden meydana geliyordu: Düzenli ordu mensupları, saray ve bürokrasi, ilmiye mensuplarının tamamı Padişahın otoritesini temsil eden askeri sınıfı oluşturuyordu. Üretimle uğraşan ve vergi veren müslim, gayrimüslim ve bütün halk grupları ise reaya zümresi olarak adlandırılırdı.3 Gayrimüslimlerin hukuksal statüsü zımmî olarak adlandırılırdı. Bunlar kamu görevi üstlenemezler ve buna karşılık vergi ödemekle yükümlü tutulurlardı.

Klasik Osmanlı sisteminin temel kaygısı, vergi kaynaklarını korumak ve azamiye çıkarmak olduğundan, kamu bayındırlık işleri, eğitim-öğretim ve benzeri sosyal faaliyetler, genellikle vakıflar aracılığı ile yerine getirilmekteydi. Siyasal otoriteyi temsil edenler, Osmanlı merkezi yönetiminin egemenliğine giren gayrimüslim grupları ve onların mevcut kurumlarını olduğu gibi muhafaza etmiş, bunların iç işlerine müdahale etmemiştir. Devleti temsil edenler, kentleri ve mahalleleri değil, sadece pazarı düzenlemeye gayret etmişlerdir.4

Klasik Osmanlı sisteminde, üreten sınıflarla devleti temsil eden birimler arasında teması sağlayan spesifik bir kurum bulunuyordu. Reaya zümresi içerisinde yer alan her grup, yerleşim birimi, etnik ya da dini cemaat, kendi temsilcisini, Osmanlı literatüründeki adıyla "kethüda"sını seçme hakkına sahipti. Örneğin metropolitler bir araya gelerek patriği seçme hakkına sahipti. Padişah da ona berat verdiği zaman, O, resmen gayrimüslim cemaatle devlet arasında aracı, yani o cemaatin temsilcisi sayılıyordu. Kethüdalık, devlet ile cemaatler arasında iletişimi sağlama fonksiyonunun genel ifadesidir. Her grup kethüdasını seçer, padişah da ona otorite sağlar.5

Osmanlı Devleti çok dinli bir imparatorluk olması nedeniyle diğer din mensuplarının örgütlenmesine izin vermiştir. İstanbul'un fethi sonrası Ortodoks Kilisesi'ne -Papalık karşısında bir politik araç olacağı düşüncesinin de etkisiyle- ayrıcalıklar tanınmıştır. Bu ayrıcalıklar Ortodoksların dini liderliğinin İstanbul Fener Rum Patrikhanesine verilmesi, dinsel ayin ve örgütlenme hakkının güvence altına alınmasıdır. Fatih döneminde Yahudiler de "millet" olarak tanınmış, ayrıca Ermeni Patrikliği'nin kurulmasına izin verilmiştir.6

Aynı şekilde, Yeniçeri Ocağı'nın padişahla ve diğer siyasal otorite ile temasını sağlayan bir yeniçeri kethüdası vardı. Esnaf da kendi üyeleri arasından bir kethüda seçer; o kethüda,7 siyasal otorite ile, yönetimle esnaf birlikleri teşkilatı adı verilen "lonca" arasındaki vergi ve diğer düzenlemeleri görüşerek karara bağlardı. Her mahallenin ayrı kethüdası bulunuyordu. Kethüdalık kurumu daha sonra muhtarlığa dönüşecektir.8

Farklı Müslüman etnik gruplar kendi içinde yarı özerktirler. Osmanlı Devleti, aşiretleri küçük cemaatlere ayırmış ve her cemaatin başına temsilci olarak bir kethüda tayin etmiştir. Bu anlamda, Osmanlı Devleti bir şemsiye devlettir. Bu şemsiyenin altında farklı sivil topluluklara yer verilmiştir. Osmanlı Devleti, bu grupların teşkilat ve örgütlenme biçimlerini muhafaza edip geliştirmeyi tercih etmiştir. Ele geçirdiği yerlerde önceki hukuksal statülere fazla dokunmamıştır. Dolayısıyla, Osmanlı Devleti'nin, sivil idareye sahip bütün grupları desteklediği öne sürülebilir. Siyasal otorite, patrikliğin ve esnaf teşkilatlarının iç işlerine müdahale etmemiştir. Bir başka ilginç örnek ise aşiret örgütlenme biçimidir.

Osmanlı merkezi otoritesi, Güneydoğu'da aşiretlere hiç karışmamış, onların "bey" olarak tanıdıkları ileri gelenlerini kethüda gibi kabul etmiştir. Devlet, beylere, kendisine bağlı olan grup veya kitlenin adetlerine göre aşiretleri idare etme olanağı tanımış ve buna karşılık onlardan gerektiğinde belirli sayıda askeri hazır bulundurmasını talep etmiştir.9

Bu açıdan, Osmanlı Devleti, Max Weber'in tanımladığı anlamda, geleneği izleyen patrimonyal bir devlettir. Geleneksel kurumları ve değerleri kanunlarla muhafaza etmek Osmanlı Devleti'nin temel politikasıydı. Bununla beraber, geleneğin devam etmesinin temel koşulu, padişahın otoritesine ve gelir kaynaklarına zarar vermemesiydi.10 Söz konusu yarı özerkliğe dokunulmaması bu koşula bağlıydı.

Osmanlı hukuksal sisteminde dini cemaatler medeni hukukun geçerli olduğu bir alan olarak kabul edilmekteydi. Bu nedenle azınlıklar aile hukuku, borçlar hukuku, ticaret hukuku, miras gibi konulardaki uyuşmazlıklar ve düzenlemeler azınlık cemaatlerinin kendi özel alanı olarak kabul edilmiştir. Osmanlı sisteminde mezhep ve dinsel farklılık hoşgörüyle karşılanmıştır. Ancak bu hoşgörü kamu düzenini tehdit ettiği düşünülen mezhepler için söz konusu değildi. Farklı mezheplere hukuksal meşruluk tanımak merkezi siyasal otoriteye rakip olma potansiyeli taşımamak koşuluyla mümkündü.11 Bundan dolayı Yavuz döneminde İran'la girişilen siyasal mücadelede Aleviler Osmanlı otoritesi için bir tehlike olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle Sünni İslam yorumuna dayalı yönetim, Musevi ve Hıristiyanlara gösterdiği hoşgörüyü heterojen İslâmi mezheplere hiçbir zaman göstermemiştir. Bu anlayışın Osmanlı Devleti'nin sürekli ve istikrarlı bir politikası olduğu söylenebilir.

Osmanlı merkezi otoritesi, kendi çıkarı ve gayesi için çeşitli etnik ve dini cemaat ve grupları, sosyal hareketleri, sosyal kurum ve organizasyonları kendi üstün iradesine tabi kılmayı amaçlamıştır. Kendi otoritesine karşı koyan, vergi gelirlerine zarar veren mahalli örgütlenme ve teşkilatlanmaları bertaraf etmekte tereddüt göstermemiştir. Örneğin, 18. yüzyılda, taşrada ayanların ortaya çıkıp merkezi otoriteyi tehdit etmeye başlaması, "Devletin hikmet-i vücudunu terk etmesi", şemsiyenin kırılması anlamına geliyordu. Çünkü ayan mahalli güç kaynaklarına hakim olmaya başlamış ve taşra halkı artık korunmayı ayandan bekler hale gelmiştir. Bu nedenle etnik ve dinsel ayrılıkçı unsurların ve ulus devlet bilincinin önce İmparatorluğun Avrupa topraklarında yaşayan reaya arasında ortaya çıkması bir tesadüf değildir. 12

Osmanlı Devleti'nin kuruluş devirlerinde, Anadolu'daki nüfusun önemli bir bölümünün göçebe olduğu gerçeği tespit edilebilir. Doğu Rumeli'de, Dobruca'da çok kuvvetli göçebe yörük yerleşim alanları bulunuyordu. Batı Anadolu bölgesinde ise göçebe ve yörük halkın nüfusu zaman zaman %15'e kadar çıkıyordu. Bunların yaşayış tarzları, merkezî otorite ya da siyasal gücü elinde bulunduranlara bakışları, sosyal-ekonomik gereksinimleri kent halkından ve köylüden çok daha farklıydı. Yerleşik düzene geçen tüm kentli ve köylü nüfusu devletin himayesine şiddetle gereksinim duymaktaydı. Köylü, kırlarda, her zaman eşkıyanın güç tehdidi altında bulunan bir topluluktu. Kentler ise surlarla çevrili ve nispeten daha emin bir konumdaydı. Bu nedenle köylü, kuvvetli, iradesini, emrini icra edebilen bir merkezi otoritenin her zaman himayesini sağlamasını isterdi. Onun için merkezi otoriteyi, kendi emniyeti için olmazsa olmaz şart olarak görür. Bu âdeta devletin politikası ile köylünün ihtiyacı arasında bir meşruluk bağıdır.13

Merkezi devlet kurulduğunda bütün gelir ve güç kaynaklarını kendi kontrolü altında tutmak istemiştir. Daha sonra siyasal otorite aşiretlerin tüm potansiyelini de kendi denetimi altında bulundurmaya yönelmiştir. Bunun için tahrir eminleri tayin ederek, vergiye esas teşkil etmek üzere değişik bölgelere dağılmış bulunan aşiretlerin tüm nüfus, gelir ve mal varlığı tespit ettirilmişti.

Osmanlı ekonomisinde, emeğe en az toprak kadar ihtiyaç duyulmuştur. Devletin, vergi kaybı anlamına gelecek bir teşebbüsle, fetih yoluyla kendi topraklarına kattığı ülkelerden yerleşik halkı toplayarak imparatorluğun bir başka bölgesinde çalıştırması düşünülemezdi. Bu sebeple devlet, göçebe-Türkmenleri bir emek havuzu olarak kullanmıştır. Kamu binalarının inşasında, yeni köprülerin yapımında, çeşitli madenlerin işletilmesinde, pirinç alanlarının ekim ve hasat edilmesinde, tuz çıkartılmasında ve benzeri yerlerde yörüklerin iş gücünden yararlanılmıştır. Bu da bir nevi esaretti Türkmenler için. Bu nedenle, en eski zamanlardan beri zaman zaman Türkmen-Yörük halklar merkezi otoriteye karşı reaksiyoner tutum ve tavırlar sergilemişlerdir.14

Osmanlı toplumu iç dinamikleri bakımından her zaman uyumlu değildi. Yönetici zümreler ile reaya arasında daima bir çıkar çatışması mevcuttu. Zaman zaman gizli bazen de açık olarak gerçekleşen çatışma, söz konusu üretken zümreyi teşkil eden gruplar ile devlet veya devlet otoritesini temsil eden kişi ya da kurumlar arasındaydı. Devlet, askeri zümrenin bizatihi kendisiydi; devletin çekirdeği olarak milletten veya milletin iradesinden, ülkesinden söz etmek mümkün değildi. Ülke ve reaya, devlete hizmet eden, bağımlı araçlar durumunda idi. Devlet hanedandan, hanedan ise iktidardan ibaretti.15

Osmanlının sosyal yapısı ile siyasal yapısı arasındaki ilişkileri ele almaktaki amaç toplumsal örgütlenmenin genel bir profilini çıkarmak ve bu sosyal yapıda egemen olan ekonomi ruhunun daha kolay anlaşılmasını sağlamaktır. Bu takdirde Osmanlı toplumunda, sivil toplumun özelliklerinden olan, devlet karşısında özerk insan grupları ve ekonomideki ilişkilerin yürüyüş biçiminden hareketle bir sivil toplumdan analitik olarak söz edilip edilemeyeceği konusunda bir kanaat oluşabilecektir.

II. Osmanlı Ekonomik Dünya Görüşü

Devletin veya onu temsil eden ajanların hedef veya çıkarları arasında, ilk sırada, fazla gelir elde etmek, diğer bir ifadeyle vergi toplamak geliyordu. Siyasal otoritenin ikinci derecedeki hedefi bu vergi kaynaklarını azamiye çıkarmaktı. Sivil toplum unsurlarını bünyesinde barındırdığı düşünülen reaya sınıfına nizam vermek; kendi ekonomik ve sosyo-politik maksatları doğrultusunda onu organize etmek de Osmanlı yönetimini en çok meşgul eden konulardandı. İşte, çıkar çatışmaları da tam bu noktada başlıyordu.

İpekli lüks kumaş ve diğer malların kalite ve ücreti konusunda askeri zümre mensupları ile reaya arasında yaşanan çatışmanın ilginç bir örnek olduğu düşünülebilir. Aldığı lüks ipekli kumaşların kalitesinde herhangi bir düşüşü kabul etmeyen askeri sınıfı tatmin için malların kalitesini tayin etmek üzere ihtisab kanunları çıkarılırdı. Dolayısıyla devlet ipekli lüks giyim eşyasının pazar ve üretimini kontrol altında tutardı. Siyasal otorite, çıkardığı kanunla kaliteyi, halkın alacağı gibi değil askeri zümre mensuplarının alacağı düzeyde tutabiliyordu. Yani devlet, ekonomik kuvvetlerin, pazarın genişlemesi için normal olarak getirdiği gelişmelere karşı askeri zümrenin çıkarlarını gözeten kısıtlamalar getiriyordu.16 Kuşkusuz böyle bir politika ekonomiyi sıkı denetim altında tutmayı zorunlu kılmaktaydı. Batı'da olduğu gibi yeni uçsuz bucaksız kıtalar keşfedilmediğine göre ihtiyaçların tatmini ancak eldeki ekonomik imkanlarla düzenlenmek zorundaydı. Bu zorunlu düşünüş tarzı kendi kendine yeten bir ekonomi anlayışını zorunlu olarak dayatıyordu. Bütün sorun devletin gelirlerini sağlayan ekonomik yapıyı kontrol edebilmekti. Bu amaçla Osmanlı Devleti'nin ekonomi anlayışında belli ilkelerin egemen olduğu görülür.

Osmanlı Devleti'nin ekonomik hayatla ilgili kararlarında 1500 ile 1800 yılları arasında etkili olduğu düşünülen ve Osmanlı ekonomik dünya görüşünün temel unsurları arasında sayılması gereken başlıca üç ana ilke tespit edildiği bilinmektedir. Bunlar iaşe (provizyonizm), gelenekçilik ve fiskalizmdir.

A. İaşe (Provizyonizm) İlkesi

Ekonomik faaliyete ve bu faaliyetten doğan mal ve hizmetlere başlıca iki açıdan bakmak mümkündür. Mal ve hizmetleri pazarda satmak ve kâr etmek üzere satın alan veya üretim yapanlar açısından ekonomik faaliyetin amacı, kısaca kar etmekten ibarettir. Buna karşılık, bu mal ve hizmetleri kullanmak üzere üreten veya satın alanlar, yani tüketiciler açısından ekonomik faaliyetin amacı, mal ve hizmetlerin, mümkün olduğu kadar ucuz, kaliteli ve bol bulunmasını sağlamaktır.17

İşte iaşe ilkesi, ekonomik faaliyete tüketici açısından bakan görüşün dayandığı ilkedir. Buna göre, ekonomik faaliyetin amacı, insanların ihtiyacını karşılamaktır. Bu nedenle, üretilen mal ve hizmetlerin, mümkün olduğu kadar bol, kaliteli ve ucuz olması, yani piyasada mal arzının mümkün olan en yüksek düzeyde tutulması esas hedeftir.

Konuya verimliliğin (prodüktivite) genel olarak düşük bulunduğu ve arttırılmasının son derece zor olduğu; tarıma dayalı ekonomi açısından bakıldığında Osmanlı ekonomisinde farklı bir dünya görüşü göze çarpar. Kâr amacının ikinci plana düşmesi bu farklılığın en çarpıcı yanıdır. Mevcut ekonomik durumu değiştirmeye yönelik müdahalelerin, verimliliği arttırıcı olmaktan çok düşürücü etki yapması çok daha kuvvetli ihtimal dahilindeydi. Ulaştırmanın çok zor ve pahalı olduğu bir çağda toplumun yaşaması, sosyal düzenin korunması ve devlet faaliyetlerinin aksamadan yürütülebilmesi için ekonomik hayatı düzenlemekte iaşe ilkesine dayanmak bir bakıma zorunluydu. Osmanlı devlet yönetimi için bu ilkeyi geçerli kılabilmek ekonomide mal arzını bollaştırmak, kalitesini yükseltmek ve fiyatını düşük tutmak için üretim ve ticaret üzerinde sıkı şekilde yürütülen bir müdahaleciliği benimsemiş bulunmaktaydı.18 Bu şekilde açlık gibi düzeni bozucu krizlerin önlenmesi amaçlanmıştı.

Malların ilk üreticiden son tüketiciye ulaşıncaya kadar geçtiği bütün aşamalarda Osmanlı siyasal otoritesinin üretim ve ticaret üzerinde yaptığı müdahaleyi şöyle özetlemek mümkündür: Osmanlı yönetimi, ziraatte, mümkün olduğu kadar yüksek düzeyde üretimi gerçekleştireceği düşünülen işletme tipi, orta büyüklükte aile işletmesiydi. Toprağın verimine göre 60 ile 150 dönüm arasında bir arazi tahsis edilen bu aile işletmelerinin yaygın biçimde korunması başlıca hedefti. Aile işletmelerinin, parçalanarak küçülmesini veya yeni arazi ilavesi ile büyük çiftliklere dönüşmesini önlemek üzere devlet, tarım topraklarının mülkiyet hakkını fertlere bırakmak yerine kendi elinde muhafaza etmeyi tercih etmiştir. Miri adı verilen bu mülkiyet rejiminde toprak, çiftçilere, babadan oğula geçecek şekilde kiralanmış sayılıyordu. Miri toprağın alımı ve satımı siyasal otoritenin sıkı kontrol ve denetimi altında tutulduğu kadar, onun vakfedilmesine ve bağışlanmasına da izin verilmezdi. Tarımla uğraşan halkın, tarımsal üretimi düşürmeye sebep olacak şekilde, toprağı işlemeden atıl bırakmalarına, veya terk ederek kentlere veya başka bir bölgeye göç etmelerine de müsaade edilmediği gözlemlenmektedir.19

Toprakların az sayıda elde toplanmasını önleme siyaseti aynı zamanda hanedanı işbaşından uzaklaştırma potansiyelini barındırabilecek büyük ekonomik güç odaklarının oluşmasını da engellemiştir. Osmanlı merkezi iktidarı yani sultan, çevrenin gücünü kırmak ve taşraya karşı daha bağımsız ve mutlak davranabilmek için Müslüman nüfus ile bağı olmayan devşirme sistemini de bu amaçla tercih etmiştir.20 Bu durum kapital birikimini önlemek gibi çok önemli bir sonuç doğuracaktır.

Osmanlı Devleti zaman zaman gayrımenkul gelirleri üzerinde kurulan özel mülkiyet bile "mirîleştirilmiştir". Siyasal sistem bazen menkul mülkiyetine karşı da tahammülsüz davranmıştır. Osmanlı yönetiminin geliştirmiş olduğu "siyaseten katl" kurumu aracılığıyla yüksek devlet görevlilerinin malları müsadere edilmiştir. Bu durum büyük sermaye birikimini engelleyen bir neden olarak nitelenmiştir.21

Osmanlı ekonomisi tarıma dayalıydı. Çeşitli tedbir ve düzenlemelerle en yüksek düzeyde sonuç alınması düşünülen tarımsal üretimin başlıca tüketim merkezi "kazâ" bölgesiydi.22 Tarımsal üretimin her şeyden önce bu alanın gereksinimlerini karşılaması gerekiyordu. Üretimin gerçekleştiği kaza bölgesinin gereksinimleri giderilmedikçe tarımsal üretimin kaza dışına çıkarılmasına müsaade edilmezdi. Tarımsal üretimden gelen çeşitli gıda maddeleri ile çeşitli hammaddeleri kaza merkezinde satın almak, gerektiğinde işlemek ve satmak bölge içerisinde yer alan kasaba esnafının tekelindeydi. Üretim ile tüketim arasındaki dengeyi korumak üzere devlet, her mal ve hizmeti üretmek için ayrı loncalar halinde örgütlediği bu esnafları, ziraatte çiftçi işletmelerinde olduğu gibi, belirli ortalama büyüklükleri aşmayacak kapasitedeki işyerlerine veya dükkanlara sahip ustalardan oluşan, eşitlikçi bir cemaat halinde faaliyet göstermelerini sağlayacak şekilde bir düzenlemeye tabi tutmuştur. Çeşitli esnaf örgütlerinin faaliyeti ile kazânın gereksinimleri karşılandıktan sonra arta kalan üretim, öncelikli olarak ordu ve sarayın ihtiyaçlarını gidermeye tahsis edilirdi. Arta kalan üretimin diğer bölümü ise imparatorluğun merkezi olan İstanbul'a gönderilmek üzere tüccara teslim edilirdi.23

İhtiyaçlar kademeli bir tarzda giderildikten sonra kalan malların İmparatorluk içerisinde gereksinim duyulan bölge ve kentlere, belirli bir iç gümrük ücreti ödenerek tüccarlar tarafından götürülmesine izin verilebilirdi. Yurtiçi gereksinimlerin tamamı karşılandıktan sonra, arta kalan mal olursa sadece onun ihraç edilmesine müsaade edilirdi.24

Burada ifade edilenlerden iaşe ilkesine dayanan bir ekonomi anlayışı için ihracatın üretim faaliyetlerinin doğrudan hedefi olmadığı ortaya çıkar. Üretimin yegane hedefi yurtiçi gereksinimlerini karşılamaktır. İhracat, yukarıda söz konusu edilen ihtiyaçlar giderildikten sonra arta kalan malların, ekonomik deyimi ile marjinal faydası sıfır olan malların satılması anlamına geliyordu. İhraç edilen malların gerçekten bu nitelikte olmasını garanti altına almak için devlet en sıkı müdahaleyi bu alanda göstermekteydi. Hangi maldan ne kadar ihracat yapılabileceği, her sefer özel bir izinle titizlikle belirlenir, ayrıca yüksek bir gümrük vergisi alınırdı.25

İaşe ilkesine dayanan ekonomi anlayışı, dış ticarette ihracatı zorlaştırıcı ve kısıtlayıcı, ithalatı ise kolaylaştırıcı ve teşvik edici nitelikteydi. Bu yönüyle izlenen yöntem günümüzdeki korumacı ekonomi politikalarına benzemeyen bir özellik göstermektedir. Dış ticarette yabancılara tanınan kapitülasyonların da, bu durumdan kaynaklanan önemli kurumlardan biri olarak düşünülmesi gerektiği ileri sürülebilir.26 Merkantilist politikaların aynı dönemde Batı Avrupa devletlerince ne kadar önemsendiği dikkate alındığında bu durum, konu açısından ilginçleşmektedir. Çünkü Avrupa'da burjuvazinin doğuşunu hazırlayan ekonomi politikalarının tam zıddı denilebilecek bir yaklaşım söz konusudur. Bu durum Osmanlı ekonomisinde neden bir büyük sermayeci sınıfın doğmadığını açıklayabilecek özellikler göstermektedir. Osmanlı yönetimi sadece ekonomide durgunluk politikası izlememiştir. Toplumu yönetmede de istikrar, değişimi engelleme olarak anlaşılmıştır denilebilir.

B. Gelenekçilik

Toplumun yaşaması, sosyal-siyasal düzenin korunması ve devlet faaliyetlerinin aksamadan yürütülmesine hizmet eden iaşe ilkesi, kaynağını kendince zorunlu koşullardan almaktaydı. Bu koşullar ve hizmetinde olduğu amaçlar çok uzun bir süre değişmeden kaldığı için iaşe ilkesi, ekonomik hayatı şekillendiren düzenlemelerin temeli olmaya birkaç yüzyıl boyunca devam etmiş ve öylesine yerleşmiştir ki ikinci bir ilkenin doğmasının da başlıca nedenleri arasında yer almıştır.27 Bu ilke öğretide gelenekçilik olarak adlandırılır.

Gelenekçilik, sosyal ve ekonomik ilişkilerde yavaş yavaş oluşan dengeleri, eğilimleri, mümkün olduğu ölçüde muhafaza etme ve değişme eğilimlerini engelleme ve herhangi bir değişme belirtisi olduğu takdirde, tekrar eski dengeye dönmek üzere değişmeyi ortadan kaldırma iradesinin hakim olması şeklinde tanımlanabilir.28 Böyle bir şey devletin topluma sıkı egemenliği ile mümkün olabilirdi. Osmanlı toplumunun ekonomide üretken toplumsal sınıflar konusunda başlıca amaç "herkesi uygun yerinde tutma" yönündeki iç politikaydı.29 Böylece toplumsal değişimi önlemek ve doğabilecek olası istikrarsızlıkların önüne geçmek amaçlanmıştır.

Tarım, esnaflık ve ticarette iaşe ilkesinden kaynaklanan düzenlemelerin hedefi üretim ile tüketimin dengede tutulmasıdır. Dengenin bozulması halinde bunalıma düşme tehlikesi her zaman mevcuttu. Korkulan asıl tehlike ise kıtlıktı. Üretimin geçimlik düzeyinin etrafında dalgalandığı, endüstri öncesi ekonomilerde yaygın olan bu tehlike, Osmanlı ekonomisi için de geçerliydi. Üretimde küçük bir düşme veya tüketimde küçük bir artış, mevcut ulaşım olanaklarının yetersizliği karşısında kolayca kıtlığa dönüşebilirdi. Bu nedenle, klasik Osmanlı sisteminde tüketimi arttıracak nitelikteki değişme eğilimleri sürekli olarak kontrol altında tutuluyordu. Osmanlı literatüründe "Men-i israfat" diye bilinen ve hedefi lüks tüketimin sınırlandırılmasından ibaret olan ya
saklamaların önemli bir nedeni tüketimi frenlemekti.30 Lüks tüketimin önlenmesi hem toplumdaki eşitsizlikleri örtbas etmeye hem de aşırı sermaye birikimini engelleyici bir tedbir olarak düşünülmüş olmalıdır.

Dengenin korunmasında yalnız tüketimin değil üretimin de kontrol altında tutulması gerekiyordu. Ekonomide gerek duyulan zorunlu ithalatı sağlayacak kadar bir üretim fazlası dışında, herhangi bir mal veya hizmette üretim fazlası da arzu edilmezdi. Çünkü emek ve kapital gibi üretim faktörlerinin kıt olduğu ve miktarların kolayca arttırılamadığı bir ekonomide, belirli bir mal veya hizmetin üretimini arttırmak için gerekli olan ilave emek ve kapital ancak bunları diğer alanlardan çekip o mal veya hizmeti üreten sektöre kaydırmakla mümkündü. Bu ise emek ve kapitalin çekildiği alanlarda üretimin azalması ve sonuçta bu alanlarda üretilmekte olan mal ve hizmetlerde kıtlığın doğması tehlikesi taşıyordu. Bu nedenle, uzun deneyim ve uyarlamalarla oluşmuş olan üretim ve istihdam yapısının değişmeden kalmasına özen gösterilirdi. Esnaf örgütlerinin işçi ve dükkan sayısının dondurulması, ziraatte işletme büyüklüğünün belli düzeyde tutulması ve tarımsal işletmeyi bırakarak şehirlere göç etmenin yasaklanması, hep bu dengeyi sürdürebilme motifi ile uygulamaya konulmuş düzenlemelerdi. Ekonomik politika olarak gelenekçiliğin başlıca fonksiyonu işte bu düzenlemelerin değişmeden kalmasını sağlamaktan ibaretti.31

Ekonomik hayatın türlü alanlarında doğan çatışma ve ihtilafların çözülmesi ile ilgili olarak verilen kararlarda, 16-18. yüzyıllar boyunca kullanılan deyim hep aynı formülde olmak üzere "kadimden olagelene aykırı iş yapılmaması" şeklindedir. Kadim nedir? sorusuna bir Kanunname'de "Kadim odur ki, onun öncesini kimse hatırlamaz" diye verilen cevap, gelenekçiliğin ilke olarak ne ölçü ve nitelikte yerleşmiş olduğunu gösteren veciz bir ifadedir. Ekonomik hayatın gündelik akışı içerisinde doğan sayısız ihtilafların çözümünde başvurulan ilke olarak gelenekçilik ve onun içeriğini oluşturan unsurlar demeti çok önemli bir başvuru sistemi oluşturmakla beraber Osmanlı toplumunda değişmenin hiç olmadığını söylemek de gerçeğe uygun değildir.32

Her şeyden önce geleneğin kendisi yavaş yavaş oluşuyordu. Belirli bir ihtilafın çözülmesinde başvurulan temel ilke hüviyeti ile gelenek bir ölçü, bir dayanak, bir başvuru sistemiydi. Ama bu sistemin içeriğine ait unsurların bütün ayrıntıları ile doğması ve yerleşmesi çeşitli faktörlerin karmaşık etkileşimi ile zaman içinde yavaş yavaş oluşan bir sonuç, daha doğrusu bir süreçti. Bu sürecin oluşumunu etkileyen çeşitli faktörlerden bir diğeri özellikle oynadığı rolün önemi ve sürekliliği ile Osmanlı ekonomik dünya görüşünün üçüncü ilkesi olma statüsünü kazanmıştır.33 Bu ilke fiskalizm olarak adlandırılmaktadır.

C. Fiskalizm

Osmanlı Devletinin ekonomik hayata karşı tavrını belirleyen ve bu alandaki düzenlemeleri yönlendiren üçüncü ilke fiskalizmdir. En genel ve kısa tanımı ile fiskalizm, hazineye ait gelirleri mümkün olduğu kadar yüksek düzeye çıkarmaya çalışmak ve ulaştığı düzeyin altına inmesini engellemektir. Hazine gelirlerinin esas fonksiyonu devletin yapması gereken harcamaları karşılamak olduğu için, fiskalizmin dolaylı bir uzantısı olarak, harcamaları kısmaya yönelik çalışmaları da anmak gerekir. Temel hedefi gelirleri mümkün olduğu kadar yükseltmek olan fiskalizm, bu hedefe ulaşmakta zorlukla karşılaşabilir. Bu urumda harcamaları kısma yönündeki faaliyetler sonuçta gelirlerin arttırılmasına benzer bir etki yarattığı için bu faaliyetleri de dolaylı bir uzantı veya negatif bir unsur olarak geniş anlamda fiskalizmin içerisinde değerlendirmek gerekir.34

Ekonomik kararları alırken devletin, bir yandan gelirleri yükseltme, diğer yandan harcamaları kısma amaçlarını gözeterek tavrını belirlemesi olarak özetleyebileceğimiz fiskalizm, Osmanlı ekonomik dünya görüşünü ve bu görüşün yönlendirdiği ekonomik yaşamın çeşitli alanlarını biçimlendirmekte diğer iki ilke ile bir arada bulunarak etkili bir rol oynamıştır.

Osmanlı ekonomik dünya görüşü işte bu üç ilkenin zamana, bölge ve sektörlere göre değişen oranlarda birleşmelerinden meydana gelen bir nevi üçlü koordinat sistemi içinde kimliğini kazanmıştır.35

Bununla birlikte sözü edilen ilkelerin izlerinin tümü ile tarihten silinmiş olduğu söylenemez. Birbirinden bağımsız ve kopuk, parçalı pratikler olarak, şartların gerektirdiği veya engellemediği hallerde daha sonraki tarihlerde de zaman zaman şu veya bu şekilde ortaya çıkmaktan geri kalmadıkları muhakkaktır. Sona ermiş olan, her üç prensibin bir koordinat sistemi halinde, Osmanlı dünyasının ekonomik hayatı düzenlemekte dayandığı referans çevresidir. Osmanlı yönetimi, yüzyıllar boyunca yavaş yavaş oluşturulan bu referans çevresine dayanarak inşa ettikleri sistemin, ekonomik bakımdan hem büyümeyi, hem de küçülmeyi ve dağılmayı engelleyen mekanizmaları içinde taşıdığını düşünmekteydiler. Osmanlı eliti kurmuş oldukları sistemi "Devlet-i Aliyye-i Ebed Müddet" (ebediyen yaşayacak yüce devlet) diye nitelemekte tereddüt etmemişlerdi. Dış dünyada oluşan ve tarihin akışını kökten değiştiren değişmelere uzun süre direnmelerinin de dayanaklarından birini oluşturan bu referans sisteminin sona ermesiyle zamandaş olarak başkalaşmanın da caddesine iyice girmiş oluyorlardı. Bu cadde, bünyeyi ekonomik küçülmeye de büyümeye de götürecek risk ve şanslara açık yeni bir güzergahtır.36 Ancak modernleşmeyle beraber girilecek olan bu yeni yoldan önce yukarıda da açıklanan kapalı ekonomi anlayışının Osmanlı sosyal ve ekonomik yaşamındaki taşıyıcı unsurlarını incelemek gerekir. Böylece serbest ve dışa açılma özelliğinden yoksun bir ekonomik sistemde devlet dışında özerk adacıklardan söz etmenin zorluğu daha kolay anlaşılabilecektir.

III. Osmanlı Devleti'nde Sivil Toplum Fonksiyonu Üstlenen Kurumlar

Kuşkusuz sivil toplum modern toplumda rastlanan bir sosyal durumdur. Toplumun sürekliliği bu toplumsal durumun geçmişte uzantılarının bulunduğunun kabulünü gerektirir. Konuya Osmanlı toplumu açısından bakıldığında da benzeri bir yaklaşım ortaya çıkar. Bu nedenle Osmanlı toplumunda "bir tür ön-sivil toplum kurumu"ndan söz edilebilir. Söz konusu "modern öncesi"37 dönemdeki örgütlenmelerin konuyla ilgili yol gösterici olacağı düşünülebilir.

Osmanlı Devleti'nde merkeziyetçi bir "devlet ruhu" egemen olmuştur. Bu anlayışın temeli "devletin bekâsı"nı sağlama amacına dayanır. Bu anlayış siyasal sisteme öylesine nüfuz etmiştir ki bu amaçla hanedan mensuplarının feda edilmesinde bile bir sakınca görülmemiştir. Bu nedenle devlete muhalif en küçük yapılanmalar bile şiddetle cezalandırılmıştır. Böylece Osmanlı merkezi iktidarı kendi siyasal etkinliklerinin sınırsızlığını korumak için taşraya karşı son derece kıskanç davranmıştır. Merkezi otorite, gerçekte padişah ve yönetim çevresi, kendi iktidarını mutlaklaştırmayı garanti altına almak için toplumu alttan üste doğru "askeri bürokrasi"ye benzer bir şekilde örgütlemiştir.38 Bu nedenle merkezi iktidarla rekabete kalkışabilecek her türlü özerklik anlamına gelebilecek gelişme ortadan kaldırılması gerekli bir tehdit olarak değerlendirilmiştir. Tımar sisteminde toprakların çıplak mülkiyetinin devlete ait sayılması da yine merkezi otoritenin kendini daima en üstte tutma politikalarına hizmet eden bir işlev olarak göze çarpar.39

Osmanlı toplumunda sivil toplum kurumuna benzer fonksiyonlar üstlenmiş olan kurum ve teşekküllerden bahsederken, 16. yüzyıldan 19. yüzyılın başlarına kadar süren safhadaki "klasik" diye nitelediğimiz Osmanlı sistemini göz önünde tutulacaktır. Sistemin, 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren İmparatorluğun yıkılışına kadar olan sürede uğradığı değişmeye bu çalışmanın sonundaki başlıklarda yer verilecektir.

Klasik Osmanlı sisteminde, bugünkü anlamı ile bir sivil toplum anlayışından bahsedilemeyeceği açıktır. Ayrıca örgütlenme yapısı, çalışma biçimi ve amaçları bakımından sistem içerisinde, bugünküne benzer nitelikte, özel olarak sivil toplum kurumlarının varlığından da tam olarak söz edilemez. Bununla birlikte, birbiriyle ilintili ve çoğu birbirinden bağımsız birçok organizasyon, yerine getirmeye çalıştığı değişik sosyal ve ekonomik faaliyetleri esnasında sivil toplum fonksiyonundan söz edilebilir mi? Vurgulayalım ki bu fonksiyon ve hedefler, hiçbir zaman, günümüzdeki anlamda sivil toplum özelliği göstermez. Sivil toplum fonksiyonu üstlenen bu tür kuruluşlarda, genellikle siyasal, etik-dinî, askerî ve idarî veya malî ya da sosyal yardımlaşma ve dayanışma gibi amaç ve düşünceler iç-içe, çoğu kez birbirinden ayırt edilmesi zor bir karmaşıklık içinde bulunmaktadırlar.

Sistem içerisinde sivil toplum fonksiyonunu üstlenen sosyal ve ekonomik kurumların bir bölümü, faaliyet alanı ve aldığı kararların mahiyeti itibariyle tamamen kamu bürokrasisi içinde yer almaktadır. Bir kısım kurumların ise en üst kademedeki görevlilerce tesis edilen meslek kuruluşları oldukları gözlemlenmektedir. Eğitim alanında faaliyet gösteren medreseleri, tüm ilmiye zümresi mensupları ve tarikat organizasyonları birinci grup içinde değerlendirilirken, lonca teşkilatı ve benzeri esnaf teşekkülleri de ikinci kategoride ele alınabilir. Dolayısıyla, yukarıda bahsedilen ve söz edilmeyen birçok sosyal yardım ve dayanışma kurumlarının asıl fonksiyonları arasına serpiştirilmiş olan gönüllü faaliyetlerinin, bir tür yan ürün olduğu öne sürülebilir.

Osmanlı toplumunda, dinsel, siyasal, etik-ahlakî, ailevî, cemaat ve tarikat ilişkilerinin, ekonomik ve diğer sosyo-politik ilişkilerin karmaşık yumağı içerisindeki sivil toplum niteliğini ortaya koymak son derece zordur. Bu durum, yalnız Osmanlı toplumuna özgü de değildir. Sivil toplumun diğer toplumsal ilişkilerin karmaşık dokusundan farklılaşarak bağımsız bir kimlik kazanması, kendine has özerk sayılabilecek alanlar oluşturmaya başlaması ve bu nitelikleri sosyo-politiğin konusu haline gelmesi, Batı örneğiyle karşılaştırdığımızda oldukça farklı yapılardan söz etmeyi gerektirdiği söylenebilir.

Klasik Osmanlı sisteminde, salt sivil toplum girişimi ve bu fonksiyonları yerine getirmekle görevli organların henüz teşekkül etmediği, ancak toplum içerisinde faaliyet gösteren bazı kurumların, bir yan ürün olarak, sivil toplum fonksiyonunu üstlendiği öne sürülebilir. Ancak bunun Batı Avrupa'dakinden farklı olacağı kaçınılmazdır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerine doğru, bireysel hak ve özgürlüklerin yavaş yavaş genişlemesi ve Cumhuriyet devrinden itibaren giderek derinleşmesi sonucu, sivil toplum girişimleri, toplumsal ilişkiler içerisinde bağımsız bir hüviyet kazanma imkanı bulabilmiştir.

IV. Esnaf Teşkilatı ya da Loncalar

Osmanlı toplumunda esnafların bir araya gelmesiyle oluşan lonca teşkilatı, kökü Roma dönemine kadar uzanan bir kurumdur. Osmanlı toplumunda bu kurum üyelerin ortaklığının bir ürünü olmaktan çok merkezi devletin gereksinimlerini öncelikle sağlamaya yarayan bir araç olarak kurulmuştur. Bu nedenle loncalar Avrupa'daki gelişmelerden ayrı bir yön izlemiş ve kentlerin özerkleşmesi gibi bir işlev görmekten uzak kalmıştır. Bu durum eşit yurttaşlık ve birey düşüncesinin de oluşmasını engellemiştir.40 Aşağıda loncaların batıdaki mesleki örgütlenmelerden farklı bir gelişim göstermesi ele alınmaktadır.

Lonca, esnafın toplanıp işlerini görüştükleri yeri ifade etmek için kullanılır. Lonca denilen bu toplantı yerlerinde Müslüman ve Hıristiyan esnaftan seçilenler toplanarak, kethüda ve yiğitbaşıların idaresi altında meclis kurarak esnafın işlerini tartışırlardı. Ayrıca, esnaflar arasında meydana gelen küçük anlaşmazlıkları kadıya aksettirmeden kendi aralarında çözümlemeye çalışırlardı. Esnafın usul, nizam ve teamüllere uygun olarak çalışmalarını denetlemek de loncaların fonksiyonları arasındaydı.41

Loncalara yalnız usta ve ihtiyarlar girebilirlerdi. Genç çıraklarla kalfalar çağırılmadıkça kendiliklerinden loncalara giremezdi. Kethüda, lonca heyetinin kararıyla esnaftan yolsuzluğu sabit olanları cezalandırma yetkisine sahipti. Ancak bu cezalandırma meslekten men etme gibi disiplin cezası niteliğindeydi. Diğer taraftan, Müslüman ve Hıristiyan esnafın aynı loncaya mensubiyetleri uzun süre devam etmiş, 1768 tarihinden itibaren ayrı ayrı loncalar oluşturulmuştur.42

Sanat ve ticaret adamlarının, bir başka ifade ile esnafın halka hizmet amacıyla birtakım eserler ve işler meydana getirmesi ancak ortaçağlarda kendisini göstermiştir. İlk teşekküllerin gelişigüzel bir antlaşmadan ibaret olmasına rağmen, bu kurumlar sonradan birtakım kurallara bağlanarak, her meslek grubu farklı nizam ve kurallar geliştirmiştir. Esnaf teşkilatında özellikle iki şey dikkat çekmektedir. Bunlardan birincisi, üretilen metanın belirli ölçülere uydurulması ve belli fiyatlarla satılması; ikincisi ise bir sanat veya hizmeti ifa ederken bazı usullere uyulmasıdır.43

Her sanat zümresi küçük gruplar halinde ve bir aile duygusu içerisinde çalışırken birtakım kural ve usullere uymak zorundaydı. Esnaf için başlıca iki şey çok önemliydi. Birincisi, kendilerine gerekli olan ham maddenin temin edilmesi, diğeri ise ürettikleri mal ve hizmeti belirli kurallar içerinde kalarak satmaktı. Burada Osmanlı toplumundaki meslek örgütleri ve loncalar ile Avrupa'dakiler arasındaki farklılığa işaret etmek gerekir. Batıdaki meslek örgütleri hammadde ve üretilen mal fiyatını belirleme yetkisine sahipti. Buna karşılık Osmanlı esnafı hammadde ve mamül madde fiyatlarını belirleme yetkisine sahip değildi. Osmanlı klasik ekonomi sisteminde hammadde, merkezi otorite tarafından sağlanmakta ve esnafa belli fiyat karşılığı dağıtılmaktaydı. Mal fiyatları da narh kurumu vasıtasıyla merkezi devlet örgütünce belirlenmekteydi.44

Esnafın alışveriş yapmak veyahut mallarını pazarlamak için toplandığı yerlere de lonca denilirdi. Belirli bir yerde toplanan sanat ve hizmet erbabı, satışa sunulan ham ya da işlenmiş madde için belirlenen fiyatı kabul ederdi. Loncanın amacı aşırı fiyatı önlemek ve fiyatlarda istikrarı sağlamaktı. Üretilen malların satışı belirli esaslara bağlanmış; narh koyma, belli vasıflarda malı meydana getirme usulleri oluşturulmuş; işverenlerle işçiler arasındaki anlaşmalar da bu teşkilat aracılığıyla bir düzene bağlanmıştır.45 Böyle bir sıkı denetim ve disiplinci yapı ticaret ve ilerleyen zaman diliminde sanayide özel girişimciliğin gelişmesi üzerinde önleyici bir rol oynamıştır.46

Loncalar üzerinde devlet denetimi söz konusuydu. Esnaf örgütlenmesi fetih ve Ahi teşkilatlarının vesayeti altındaydı. Kethüdalar esnaf tarafından seçilse bile merkezi otoritenin bunu onaylaması zorunluluğu vardı. Kethüdalar esnaf örgütü ile merkezi otorite arasında aracı işlevini yerine getiriyordu. Bunların zaman zaman doğrudan merkezi otoritece atandıkları da görülmüştür. Yiğitbaşılar ise doğrudan esnaf tarafından seçiliyordu. Esnaf dilek ve şikayetlerini Yiğitbaşıya, yiğitbaşı bunu kethüdaya, kethüda da konuyu merkezi yönetime iletmekteydi.47

Fütüvvet örgütlenmesinde dinsellik ağır basıyordu. Buna karşılık lonca örgütlenmesinde Türk gelenekleri ağırlıklıydı. Loncalar işte bu Ahilik ve fütüvvet örgütünde değişim sonucu gelişmiştir. Fütüvvet örgütlenmesinde ve Ahi teşkilatında dinsellik ağır basıyordu. Her iki örgütlenme biçimi de tarikatlarla iç içeydi. Oysa loncalara Hıristiyanlar da üye olmaktaydı. Loncalarda üyelik sınırlı sayıdaydı. Bu nedenle her isteyen, istediği kent ya da kasabada meslek icra etme hakkına sahip değildi. Bu ancak ilgili loncanın izin vermesiyle olabilirdi.48

Osmanlı toplumunda loncalar Avrupa'da kapitalist öncesi kapalı ekonomik ortamda görülenlerle büyük benzerlik içindeydi. Bu yapının kırılması Avrupa'da gelişen ticari burjuvazi tarafından başarılmıştır. Büyük sermayeden söz edilemeyen Osmanlı ekonomisindeyse bu kırılma kendiliğinden sistemin çökmesi şeklinde cereyan etmiştir.

Osmanlı toplumsal yapısı içinde esnafları bir araya getiren loncaların Avrupa'daki kadar yaygınlık gösterdiği söylenemez. Bu kurumun Avrupa'daki yaygınlığı "devlet otoritesi dışında", insanlar arası sıkı işbirliğinin mümkün olduğu "cemaatler" oluşturmalarına katkıda bulunmuştur. Oluşan bu cemaat yapıları, bireylerin ağırlığını koyabildiği modern demokrasi düşüncesinin fikri öncülüğü rolünü oynamıştır. Buna karşılık Osmanlı toplumunda devletin her alandaki belirleyiciliği loncalar gibi siyasetin aktörü olabilecek kurumların gelişmesine ve bireysel eğilimlerin filizlenmesine imkan tanımamıştır. Bireyselliğin bu kurumlarda gelişememesi bireyin bir özne olarak düşünülmesini de engellemiştir. Böylece Osmanlı toplumunda loncalar kendi özerkliklerini öne çıkarma şansını yakalayamamışlardır.49

V. Tarikatlar

Osmanlı toplumsal sisteminde merkezi otoritenin kontrol etmekte en çok zorlandığı örgütlenmelerin başında tarikatlar gelirdi. Bu durum özelikle sünni olmayan tarikatlar için söz konusuydu.

Osmanlı Devleti'nin kuruluşu döneminde Anadolu kentlerindeki en önemli ve yaygın tarikatlar, Mevleviye, Rıfaiye, Halvetiye tarikatlarıydı. Dinsel siyaset konusunda Sünni ve Abbasi yandaşı bir politika uygulayan Anadolu Selçuklularının kentlerinde oluşan ve gelişen bu tarikatlar, sünni nitelikteydiler.50

Yukarıda isimlerini belirttiğimiz kent kökenli tarikatların mevcut sosyal ve siyasal düzenini korumaya çalıştıkları anlaşılmaktadır. Fakat Osmanlı sosyal yapısına asıl biçim veren tarikatlar, kaynağı kısmen Yeseviye ve kısmen de Kalenderiye tarikatlarına dayanan heterodoks tarikatlardır. Bu tarikatların "Abdal", "Baba" ve benzeri tüm isimleri, farklı giyim-kuşamları ve davranışlarıyla sünni anlamda dini değerlere fazla uymayan tutum ve davranışları vardı. Heterodoks tarikat mensupları gelenekleri ve coşkun yaşayışlarıyla eski Türk şamanizmini andırmaktadır.51 Zamanla bu heterojen tarikatlar, Babailik altında toplanmışlardır. Babailik; Yeseviye, Kalenderiye ve Haydariye gibi çeşitli heterodoks grupların, Anadolu'da Türkmen geleneklerinin değişik yöresel geleneksel değerler manzumesinden doğmuştur denilebilir. Baba İshak ayaklanmasını büyük zorluklarla bastıran Anadolu Selçukluları büyük bir kıyıma girişince bu akım yeni bir biçime bürünerek Bektaşilik52 adını almıştır.

Osmanlı toplumunda merkezi otorite karşısında yer alan güçlerden biri de tasavvuf kurumlarıydı. Tarikatlar bünyesinde oluşan tasavvuf akımları salt dinsel içerikli felsefi düşüncenin yaygınlık kazandığı sosyal alanlar olarak düşünülmemelidir. Tarikatlar aynı zamanda hem Selçuklu hem de Osmanlı siyasal otoritesi hakkında spekülasyon üreten merkezlerdi. Üstelik tarikatın Anadolu ve Balkanlardaki çeşitli faaliyet merkezleri arasında sürekli bir haberleşme ağı mevcuttu. Anadolu'da özellikle heterodoks tarikatların neden oldukları ayaklanmalar dikkate alındığında söz konusu haberleşme ağının önemi ortaya çıkmaktadır. Ortaya atılan düşünceler resmi ideolojiye aykırı olmakla beraber farklı bir siyasal düşünce niteliğinden yoksundu.53

Osmanlı padişahları da zaman zaman aykırı düştükleri bu tasavvuf akımları ve tarikatlardan yararlanmasını bilmişlerdir. Kuruluş döneminde bile tarikat önderlerinin Osmanlı Devleti'nin büyümesine ve güçlenmesine katkıları bilinmektedir. Ayrıca birçok Osmanlı hükümdarı tarikat mensubuydu. Bu durum geniş kitleleri içine alan tarikatlar sayesinde padişahın gücünü arttırıcı nitelikteydi. Aynı zamanda bu durum merkezi otoritenin tarikatların bir kısmını kolayca elinin altında tutmasına hizmet etmekteydi.

Dinsel ve sosyal organizasyonlar olarak, tarikatların rolü toplumsal yaşamda içerisinde belirgin hale gelmiştir. Tarikat, dini motivasyonu ağır basan bir kurum, bir sosyal örgütlenme olarak kabul edilebileceği gibi Müslüman toplumlarda ortaya çıkan sosyal bir hareketin ihtiyaçlarına, ideallerine tercüman olan "sui generis" bir organizasyon olarak da ele alınabilir. Tarikat inançlarıyla ona bağlı kimselerin sosyal ihtiyaç ve hedefleri arasında her zaman bir paralellik ve dayanışma gözlemlenebilir. Belirli bir sosyal sisteme tercüman olduğu, onun ihtiyaçlarını aksettirdiği için, tarikatlar, kent merkezlerinde, kırsal alanlarda ve hatta göçebe gruplar arasında farklılık gösterebiliyordu.54

Diğer taraftan, yörük Türkmenler, Osmanlı İmparatorluğu'nda hem çok büyük bir kitle, hem de devletten kopuk bir yaşam sürdürüyorlardı. Yörüklerin, Orta-Asya'dan gelen aşiret yapısını temelde devam ettirdikleri söylenebilir. Aşiret yapısının ideolojisini temsil eden tarikatların Yeseviye, Haydariyye ve abdalların kökeni de Orta-Asya'ya dayanmaktadır. Orta-Asya'dan koparak Anadolu'ya gelen Türkmenler'in, İslami kurallara, İslamın şehirli-tüccar dokusuna kısa sürede uyması düşünülemezdi. Devlet himayesine bir köylü kadar ihtiyacı da yoktu. Türkmen, kendi kendine yeter; onun siyasal-sosyal yapısını, siyasal kudretini temsil eden kimse aşiret beyidir. Bu nedenle, Türkmen aşiretleri kendi sosyal sınırları içinde, İmparatorluğun düzenine, büyük çekirdeğe kaynaşmamış, ayrı bir toplum şeklinde varlığını devam ettirmiştir.55

Örneğin, Şeyh Bedrettin hareketi, bu tür bir tepkiden doğan Yörük ayaklanması olarak kabul edilebilir. Şeyh Bedrettin öncülüğünde gerçekleştirilen bu reaksiyon, yörüklerin ideolojisini, devlete karşı direnmesini temsil eden tarikat bağlantılı, heterodoks bir hareketti. Heterodoks tarikat, her zaman, devlete ve onun bütün tasarruflarına karşıdır. Bu nedenle, devletin kendi göçebe halkını esir gibi kullanmasına da karşıdır.56 Heterodoks tarikatlarda merkezi otoriteye karşı ciddi bir güvensizlik egemendi. Aslında bu güvensizlik karşılıklıydı. Osmanlı tahtına sadece Türk soylu kimselerin göz dikebileceği bilindiğinden bu karşılıklı güvensizlik her iki taraf için de anlamlıydı.

Osmanlı İmparatorluğu'ndaki büyük isyan hareketlerinin birçoğunun, Türkmenlerin, bir başka anlatımla heterodoks İslamı temsil eden Alevilerin yerleşme bölgelerinde ortaya çıkması da bunun bir tezahürü olarak kabul edilebilir. Türkmenleri, merkezi otoriteye karşı harekete geçiren ideoloji, ilk devirlerde Abdallık iken, daha sonra Alevilik ve Kızılbaşlık olmuştur. Bunların kentlerdeki en önemli uzantılarından biri de çeşitli esnaf teşkilatlarıydı. Esnaf bağımsız örgütleri temsil eder. Fakat, siyasal otorite ve onun temsilcileri, pazara sürülen bütün mallara narh sistemi uygulaması ve iştirakçilerini ya da birlik üyelerini zaman zaman orduya katılmaya zorladığı için esnaf, her zaman devlete karşı dost değildir. Bu nedenle gizli ve devlete karşı bir tarikat olan Melamilik, kentlerde faaliyet gösteren esnafın bir tür protesto ifadesidir.57

Özetle ifade etmek gerekirse, Osmanlı Devleti'nde dışlanmış, "segmented" bir grup olarak esnaf, Yörükler, Kızılbaşlar, Türkmenler, devlete karşı sivil protesto hareketlerini temsil eden büyük gruplar olarak kabul edilebilir.

Kültür ve ideoloji açısından da Osmanlı toplumu segmented/parçalı-bölünmüş bir cemiyet yapısına sahipti. Bu bölünmüş-parçalanmış grupların, arzularını ve protestolarını temsil eden bir ideolojik yapılanmanın olması gerekiyordu. Dinsel düşüncenin ve onun değişik anlatım ve uygulama biçimi olan tarikatlar, böyle bir yapılanmanın zemini olarak algılanıyor ve bu fonksiyonu görüyordu. Fakat sosyal problemlerin din kisvesi altında tezahür etmesi, genelde İslam coğrafyasına ait bölgelerde görülen ve Osmanlı Devleti'nde de zaman zaman rastlanan bir olgudur. Modern bir toplum yapısını gerçekleştirmiş toplumlar için söz konusu değildir. Segmented grup veya cemaatler, kendi protestolarını bu dini ideolojilerle ifade ediyor ve mücadelelerini ona dayandırıyordu. Ekonomik ve sosyal problemler, dinde ideolojik bir ifade buluyordu. Durumlarına kuvvetli bir ifade vermek için doğal olarak, dini bir ifade ve anlatım tarzına gereksinim duyuyorlardı. Bir bakıma, tarikatlar bu ifade tarzını yansıtıyorlardı. Bugün, Pir Sultan Abdal ideolojisi Sivas, Kayseri ve Amasya'da hala varlığını sürdürebilmektedirler. Söz konusu illerin, Danişmentlilerden günümüze kadar Türkmenlerin yoğun olarak yerleştiği alanların başında yer alması önemli bir faktör olabilir. Günümüzde, çeşitli siyasal ideolojiler ortaya çıkıp gelişmesine rağmen, geleneksel cemiyetlere veya Osmanlı devrine ait segmented gruplara özgü tarikatlar, din ve inanç sistemleri hâlâ etkinliğini sürdürmektedirler.58

Gerek bireysel, gerekse herhangi bir dini ya da etnik grup veya cemaat adına merkezi idareye karşı gerçekleştirilen isyan, reaksiyoner tutum ve tavırlar, kentlerde, kendi iç sosyal yapısını, örgütlenme biçimini muhafaza eden, devletle ilişkilerini kendi seçtikleri kethüdaları vasıtasıyla düzenleyen gruplarla merkezi otorite arasındaki çatışmaları net olarak ortaya koymaktadır. Söz konusu çatışmanın içeriğini daha iyi algılamak için devletin sosyal sınırlarını dikkatle irdelemek gerekir.

Klasik Osmanlı sisteminde, daha çok İslamın etik-ahlaki değerlerini ön planda tutması, dini pratikleri uygulamada gösterdiği olağanüstü tolerans ve yapısındaki fleksibiletinin fazla olması sebebiyle, teşekkül ettiği dönemde, büyük halk kesimlerinin önemli cazibe merkezlerinden biri haline gelmiş olan "Bektaşilik", daha sonra, devletin düzenli ordusunu teşkil eden ve 400 ile 600 bin arasındaki büyük bir kitleden meydana gelen ve çoğunluğunu yeniçerilerin oluşturduğu askeri sınıf arasında yayılmaya başlamıştır. Mevlevilik ise belirli bir entelektüel birikimi olan bürokratlar, yüksek rütbeli ilmiye zümresi mensupları ve hatta sadrazamlar ve padişahların intisap ettiği, "sui generis" bir entelektüel grup tarikatı olarak faaliyet göstermiştir.59

Bektaşilik Osmanlı İmparatorluğu'nda, 14. yüzyıldan itibaren başlayarak, özellikle 15.-19. yüzyıllar arasında dini ve siyasal açıdan büyük bir nüfuz icra eden ve bir süre II. Mahmut tarafından, yeniçeri ocağı ile birlikte kaldırıldıktan sonra, Abdülaziz döneminde tekrar meydana çıkan ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde kapatılmasına kadar devam eden köklü bir tarikattır.

Bektaşîlik, 13. yüzyılda Anadolu Türkmenleri ve bilhassa göçebe kabileler arasında büyük taraftar bulan heterodoks derviş zümrelerinden babailerin ünlü şeyhi Baba İshak'ın halifelerinden olan ve bazı eserleri son zamanlarda meydana çıkarılan Hacı Bektaş'ın tarihi şahsiyeti etrafında gelişen Anadolu'ya özgü bir tarikat yapılanmasıdır.60

Tarikatların Osmanlı toplumunda merkezi otoritenin nüfuzuna nispeten kapalı olduğu söylenebilir. En azından Anadolu'daki isyanların çoğunun özellikle heterodoks tarikatlarca çıkarıldığı göz önüne alındığında devlet otoritesi için sosyal bir sınırın olduğu söylenebilir. İsyanların birçoğu ekonomik kriz dönemine denk gelmekteydi. Bu da devletin izlediği vergi ve ekonomi politikalarına bir tepkiyi akla getirir.61 Fakat rejime uzak bu tarikatlar bile siyasal sisteme alternatif bir düşünce üretme odağı haline gelebilmiş değildir. Sünni tarikatlarda durum daha farklıydı. Osmanlı sultanlarının bile zaman zaman tarikatlara yakın durması hatta II. Bayezit'te olduğu gibi üye olmaları devlet yönetiminin sünni tarikatları da kontrol ettiğini göstermektedir. Fakat yine de tarikatlar önemli bir grup insanın zaman zaman sığındığı alanlar olmuştur.

VI. Osmanlı İlmiye Zümresi ve Medrese Sistemi

A. İlmiye Zümresi

Osmanlı Devleti'nin kuruluş devirlerinde, geniş soluklu bir yönetim anlayış ve geleneği getiren ilmiye mensuplarının etki ve çalışmaları zamanla merkezde, kapıkulunun gelişmesine bağlı ve ters orantılı olarak azalmıştır. İlmiye zümresi mensupları, mutlak merkeziyetçi bir yönetimde, halkın sözcüsü ve savunucusu durumuna gelmiştir. Osmanlı saray memurları arasında, padişah hocaları, cerrahlar gibi birçok ilmiye zümresi mensubu yer alsa da, ilmiye mensuplarının gerçek karakteri, grup olarak ulemanın saraya değil halka bağlı olmasında kendini göstermekte ve belirginleşmektedir.62

İlmiye mensupları arasında halkın duygularına hitap edenlerin yanında "resmî ulemâ" da vardı. Bunlar devletin resmî politikalarını daha çok destekliyorlardı.63 Bunlar çoğu zaman yeniçeriler ve saray çevresiyle taht çekişmelerinde taraf durumundaydılar. Padişahın azlinin şeyhülislâmın onayı alınarak yapıldığı göz önüne alındığında yüksek düzeyli ilmiye mensuplarının iktidar mücadelesinde ağırlığı olduğu ortaya çıkmaktadır. Hukuka uygunluk açısından fetva verme makamında olan şeyhülislâmlar padişahın mutlak egemenliği karşısında hukuka uygunluğa zorlayabilecek bir konuma yükselememiştir. Esasen şeyhülislamların çoğu halkın devlet karşısında konumunun güçlendirilmesinden ürkmüştür.64

Konumuz açısından halkın alt kesimini temsil eden, halkla iç içe yaşayan alt düzey ilmiye mensupları gördükleri fonksiyon açısından dikkat çekicidir. Bu sözü edilen ulemâ kesimi zaman zaman halkla bütünleşerek, merkezi otoriteye karşı durma akımlarına destek vermişlerdir. Bu gruba giren ilmiye mensuplarının sahip oldukları halk desteği onların devletle karşıtlıkları ve merkezi otoriteye duyulan memnuniyetsizliklerden kaynaklanıyordu. İlmiyenin bu kesimi Kur'anı resmî ulemâdan farklı olarak Peygamber dönemini idealize ederek yorumlamayı tercih etmiştir.65 Böylece Osmanlı din otoritelerinin oluşturmaya çalıştıkları merkezi otoriteyi kayırıcı yorumların karşısına alternatif görüşler ortaya çıkmıştı. Ancak bu alternatif yorumların Osmanlı Devleti'nde destek görmediğini burada belirtmek gerekir. Bununla beraber halkla iç içe ilmiye mensupları merkezi otorite karşısında bir odak noktası gibi nitelenebilir.

İlmiye zümresi mensuplarının sistem içerisindeki etkinliğine bakarak Osmanlı tarihini üç ana döneme ayırmak mümkündür. Teşekkül ve gelişme devri olarak ifade edebileceğimiz 1300-1600 yılları arası birinci; durgunluk ve daralma devri olan 1600-1789 yılları arası ikinci; reform çağı olarak niteleyebileceğimiz ve 1789'dan itibaren başlayıp İmparatorluğun sonuna kadar devam eden modernleşme girişimleri devri de üçüncü periyodu oluşturmaktadır.66

1300 tarihinden itibaren başlayan birinci dönemde, ilmiye zümresi mensuplarının, merkezi yönetimin üst kademelerinde büyük ölçüde etkinlik ve nüfuza sahip oldukları gözlemlenmektedir. Defterdar ve Nişancı yanında, Veziriazamların da genellikle, ilmiye kaynağından gelen yetenekli kişiler olduğunu söylemek mümkündür. Askeri zümre içerisinde yer alan ilmiye, kalemiye ve seyfiye gruplarının, bu dönemde henüz birbirinden ayrışarak farklılaşmadığı söylenebilir.67

1600-1789 yıllarını içine alan durgunluk ve daralma döneminde ise, bir önceki döneme göre, ilmiye zümresi mensuplarının merkezi yönetimin üst kademelerindeki gücünün zayıfladığı, buna karşılık seyfiye ve kalemiye grubunun etkinliğinin arttığı görülmektedir.68

Zaman zaman toplumla bütünleşen ulemâ zümresi tıpkı yüksek ulema gibi medrese sistemi içinde yetişmekteydi. İlmiye zümresinin toplumu yönlendirme ve merkezi otorite karşısında bir güç olma yeteneği bulunup bulunmadığı onların yeni fikirler üretme yeteneği ile yakından ilgilidir. Medreselerden yetişenlerin Batıdaki aydınların rolünü üstlenip üstlenmediği sorusunun cevabı ile bu dönemde toplumun kendini devlet karşısında bir özerk süje olarak görüp göremeyeceği ile yakından ilgilidir. Bu nedenle medreselerin işleyiş tarzı, ortaya koyduğu fikirlerin toplum-devlet ilişkisinde ne oranda önemli bir rol oynayabildiğine açıklık kazandırmak gerekmektedir.

B. Medrese Sistemi

Osmanlı Devleti'nde önceki İslam devletlerine oranla merkezi egemenliğin daha sürekli ve ülkenin her yanına nüfuz edebilen bir özelliğe sahip olduğu göze çarpar. Merkezin emirlerini her yanda etkili kılmakta her türlü araçtan yararlanılmıştır. Şüphesiz taşraya nüfuz etmede en etkili yollardan biri ilmiye mensuplarını kontrol etmekti. Bu, Osmanlı Devleti'nde medreseler aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Medreseler genel devlet işlerinde yararlı ve uyumlu kimseler yetiştirecek şekilde sistematize edilmiştir. Yetiştirilen bu devlete bağlı kılınmış kesim kullanılarak tarikatlar "ehlileştirilmiştir". Böylece tarikatlar devlet kontrolü altına alınarak merkezi otoritenin tasarruflarını meşrulaştırıcı bir işlev yerine getirmeye başladılar.69 Tarikatların bu şekilde denetim altına alınması ve hatta ele geçirilmesi merkezi yönetimin yaptığı işler hakkında farklı sesler yükselmesine de büyük ölçüde engel olmuştur.

Formel bir eğitim kurumu olan medreseler, Osmanlı İmparatorluğu'nda en önemli bilgi üretim merkezlerinden biridir. Bunlar arasında İstanbul Medreseleri ilk sırada yer almaktadır.70

Ulaşım ve haberleşme vasıtaları ile bilgi üretme, edinme ve aktarma imkanlarının sınırlı olduğu, basın-yayın ve dağıtım teknolojisinin henüz teşekkül edip gelişmediği klasik Osmanlı sisteminde, İmparatorluk topraklarının bir ucundan diğer ucuna farklı kültür, gelenek ve göreneklerin, çeşitli örf ve âdetlerin birbirleriyle kaynaşmasında, bir bölge ve sektördeki bilgi ve teknolojinin diğer alanlara transfer edilip yaygınlaşmasında71 medreselerinin önemli bir rol oynadığı söylenebilir.

Diğer taraftan, İmparatorluğun farklı coğrafi bölgelerindeki çeşitli etnik kökenden ve farklı kültürlerden gelen yetenekler, medreselerde toplanarak, kendi beceri, kabiliyet ve yeteneklerine uygun biçimde yetiştirilip ihtiyaç duyulan bölge, alan ve sektörlerde merkezi yönetimin birer ajanı olarak görevlendirilmekte veya toplumun farklı alanlardaki gereksinimlerini karşılamak üzere özel olarak faaliyet göstermekteydiler. İmparatorluğun tamamına yayılmış bulunan eğitim-öğretim kurumu medreselerin aşağıdan yukarıya doğru piramitsel bir şekil oluşturduğu ve aynı zamanda bu hiyerarşi piramidinin belirli katmanlarında kümelenmeler meydana geldiği görülür. Yerel bazda, okuma-yazma ve Kur'an öğrenme ile başlayan eğitim-öğretim sürecinin, ikinci aşamada, belirli ticaret ve kültür merkezlerinde sayısal olarak yoğunlaşan daha ileri düzeydeki bölgesel medreselerde sürdürüldüğü görülür. Daha sonra öğrenciler, medrese öğrenimlerini yeteneklerine göre daha spesifik eğitim kurumlarının bulunduğu İstanbul'da tamamlıyorlardı. Kademeli olarak uygulanan bu tür bir eğitim mekanizmasında, sistemin ve toplumun ihtiyaç duyduğu şahıs ve elemanlar sivrilebilmekte; kabiliyet ve yetenek, beceri ve çalışma gibi belirli kriterlere dayalı bir seleksiyon gerçekleşebilmekteydi.72

Osmanlı medreseleri pozitif bilimlere yönelik eğitimi birinci öncelikte görmemiştir. Bunun bir sonucu olarak tıp, psiko-terapi ve benzeri seküler alanda ya da dini konuların belirli alanlarında spesifik eğitim veren ihtisas medreseleri sınırlı sayıdadır. Bunlar büyük kentlerde yer alır. Medrese hiyerarşisinin ikinci kademesini daha çok bölgesel kalifiye eleman ihtiyacını karşılayan ve genel eğitim veren medreseler oluşturmuştur. Bir başka ifadeyle, bölgesel düzeyde eğitim-öğretim yapan bu tür medreselerin, daha alt kademedeki medreselerin birinde ilk eğitimini tamamlayanların biraz daha ileri düzeyde eğitim-öğretim gördüğü; mensuplarının, teorik bilgilerini zenginleştirerek nispeten pratiğe dönüştürdüğü ve dolayısıyla toplumla entegrasyon safhasına geldiği; eğitimden hukuka, kültürden sanata, dini sahadan din dışı alanlara kadar birbiriyle bağlantılı birçok konuda bölge kentlerinin nitelikli eleman ihtiyacını karşılayan kurumlar arasında önemli bir yere sahip olduğu iddia edilebilir.73

Medreseler, gerek eğitim-öğretim, öğrenci alımı ve bu öğrencilere sağlanan olanaklar bakımından, gerekse denetim ve kontrol edilmesi, asayiş ve güvenliğin sağlanması açısından özerk bir yapıya sahipti. Bir başka kurum tarafından bu konularda bir müdahalenin söz konusu olmadığı ifade edilebilir. Medreselerin teftiş ve denetiminin, merkezi otoritenin özel izni ve Meşihat makamının onayı ile sadece ilmiye mensuplarınca gerçekleştirildiği görülür. Merkezi idarenin taşradaki temsilcileri, bulundukları bölge ya da kentlerde çok etkili, nüfuzlu ve güçlü bir otorite sahibi olmalarına rağmen, idari yapılanma ve organizasyon, eğitim-öğretim bakımından özerk birer kurum olan medreselere re'sen müdahale edemedikleri, teftiş ve denetimde bulunamadıkları gibi suçlu oldukları veya kusurlu bulundukları sabit olan müderris ve medrese öğrencilerini cezalandırma hak ve yetkisine de sahip değillerdi.74

C. Medreseler ve Bilimsel Düşünce

Klasik Osmanlı sisteminde en önemli bilgi üretim merkezlerinden biri olan medreselerin ders programı içerisinde yer alan sınırlı ölçüdeki pozitif bilimlerin ağırlığı 17. yüzyıldan itibaren giderek azalmıştır. Diğer yandan medreselerde okutulan kitapların türü ve genelde edinilen bilginin mahiyetinde Batıya benzer ciddi bir değişme gerçekleştirilememiştir. 300 senelik bir zaman dilimini ihtiva eden klasik Osmanlı sisteminde meydana getirilen yeni kitap sayısı 200 civarındadır. Dolayısıyla değişerek gelişen toplum ihtiyaçları devasa boyutlara ulaştığı halde üretilen reel bilginin düzeyi çok sınırlı kalmıştır. Örneğin 14-16. yüzyıllar arasındaki 200 yıllık bir dönemde Osmanlı uleması tarafından kaleme alınan toplam 256 kitabın %86.3'ne karşılık gelen 221'nin daha önce yazılmış olan değişik eserlerin şerh, haşiye, talik, tasnif ve çevirisinden ibaret olduğu, diğer %13.7'ni oluşturan 35 kitabın ise telif olduğu bilinmektedir. Söz konusu dönemde, Osmanlı ulemasının kaleme aldığı ve çoğu şerh, haşiye ve tercüme olarak adlandırılan toplam 256 kitap arasında pozitif bilimlere ait olanların oranı sadece %21.4'tür.75 Batı Avrupa'da doğup gelişen aydınlanma felsefesini doğuran toplumsal koşulların ve dünya görüşünün birbirinden uzaklığı burada da çarpıcı bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Kuruluş döneminden itibaren 20. yüzyılın başlarına kadar, Osmanlı medreselerinde okutulan kitapların yazarları ele alındığında, eserlerin büyük çoğunluğunun İslam coğrafyasının çeşitli bölgelerinde daha önce yaşamış olan bilginlere ait olduğu görülür. Dolayısıyla, Osmanlı medreselerinde izlenen müfredat programının, medrese sistem ve organizasyonunda sağlanan gelişmeye paralel bir çizgide modernize edilip yenilenemediği gerçeği ortaya çıkmaktadır.76

İslam dünyasına hakim olan iki düşünce ve inanç ekolünden daha az akılcı bulunan Eş'ari ekolünün yorumunu yansıtan kitapların medreselerde okutulması, bunun yanında İslam Hukukunun çok daha bireyci, realist ve gelişmeci içtihatları yerine nakilci anlayışın ilmiye zümresi mensuplarınca tekrarlanıp benimsenmesi, Osmanlı medreselerinin içine düştüğü açmazda önemli bir faktör olmuş ve böylece yaratıcı düşünce üretme ortamı mümkün olamamıştır.77

Osmanlıların, idari örgütlenme, sosyal organizasyon ve mimari dizayn bakımından medrese sistemini oldukça geliştirdikleri bir gerçektir. Ancak bilimsel zihniyet açısından İslam dünyasındaki entelektüel düşünceye ciddi bir katkı sağlayamadıklarını söylemek gerekir. 9. yüzyıla kadar genel olarak, gelişmesini tamamlayan İslam coğrafyasındaki fikir akımlarının 10. yüzyıldan itibaren gerileme sürecine girdiği ve bu sürecin, 13. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan Osmanlı Devleti'ne de etki ettiği ve gerilemenin hızlanarak devam etmiş olduğu ifade edilebilir.78

Yukarıda ifade edildiği gibi medreseler idari özerkliğe sahipti. Buna rağmen orijinal düşüncelerin bu kurumda neden oluşamadığı Osmanlı toplumsal yapısı hakkında bir sonuca varmak için can alıcı bir konu olarak ortaya çıkmaktadır. Böyle bir durumda, 10. yüzyıldan itibaren İslam dünyasının düşünsel alanda içine düştüğü kısır döngünün etkisi olduğu düşünülmektedir. Ancak bu durum tek başına açıklayıcı olmaktan uzaktır. Avrupa'da özgür düşüncenin filizlenmesi güçlü merkezi devletlerin değil parçalı siyasal otoritelerin olduğu bir dönemde başlamıştır. Rönesans'ın İtalya şehir devletlerinde yeşermeye başlaması bu açıdan ilgi çekicidir. Osmanlı Devleti'nin dönemin en güçlü merkezi otorite örneği temsil ettiğini gözardı etmemek gerekir.

Medreselerde okutulan derslerin laik düşünceye temel olabilecek alanlara ilişkin olmaması her soruna dinsel bir pencereden bakmayı beraberinde getirmiştir. Yeni su yollarının keşfinden itibaren Ortadoğu coğrafyasının dünya ticaretinde önemini kaybetmesi bir fakirleşmeye neden olmuştur. Savaşlardan elde edilen gelirler yüksek olduğu dönemlerde bile buradan elde edilenlerin merkezi devlet mekanizmasına aktarılmış olması Osmanlı bilim dünyasının cılız kalmasında etkili olmuştur. Osmanlı toplumunun merkantilizm ve sonrası Avrupa'daki ile karşılaştırılabilir bir zenginleşme eğilimi yakalayamaması sisteme alternatif olabilecek bir zihinsel arayışı önlemiştir. Bir başka deyişle merkezi otorite karşısında özerklik ihtiyacı toplumsal bir talebe dönüşememiştir. Bunun yerine ekonomiyi olduğu gibi aydınların yetiştirdiği kurumları da padişah ve merkezi otoriteyi temsil edenler kontrol altında tutmayı başarmışlardır. Böyle olunca toplum güvenliğin sağlanması, ekonomik zorluklar karşısında yardım görebileceğini umduğu devlet otoritesine daha bağımlı hale gelmiştir. Fetih anlayışına dayalı bir sistemde aydınlar sıkça baş gösteren iç karışıklıklar ya da uğranan dış saldırılar karşısında kendi lerini toplumun devlete sadakatini sağlamakla görevli aracılar gibi görmüşlerdir.

Osmanlı toplumunun yapısı ve örgütlenme biçimi dikkate alındığında 18. yüzyıl sonlarına kadar olan dönemde bir sivil toplumu bağrında barındırıp barındırmadığı konusunda öğretideki görüşlere yer vererek konu hakkında bir değerlendirme yapılabilir.

VII. Klasik Osmanlı Sosyal Örgütlenmesinde Sivil Toplumdan Söz Edilip Edilemeyeceği Sorunu

Sivil toplum hakkında Batı toplumlarının ve Osmanlı toplumunun yaşadığı tarihsel değişimin göz önünde tutulması gerekir. Böyle bir yaklaşım sergilendiğinde sivil toplumun öğeleri konusunda Batı Avrupa ile Osmanlı toplumu arasında ciddi bir uzaklık ortaya çıkar. İslam dünyasındaki toplulukların şekillenme süreçlerinin eksik kalan, fakat devlet karşısında sivil toplumun bir yönünü de vurgulamak gerekir. Osmanlı devletinde, iki ayrı hukuk kaynağı ve bu nedenle iki farklı meşruiyet kaynağının bulunduğu söylenebilir. Bunlardan birincisi "Şeriat, ikincisi örf-i Sultani", yani padişahın kamu alanını düzenleme yetkisidir.79

Osmanlı Padişahlarının kanun koyma yetkisi, Batı'da ulus devletlerin kuruluşu aşamasında kralların kendi güçlerini meşrulaştırmak için kullandıkları "Raison d'Etat" kavramına benzetilmiştir.80 Devlet ruhunun gereklerini yerine getirmede kanun koyma yetkisi uygun bir araç olmuştur.

İslam tarihinin başından itibaren, dini inançları ve şer'i esasları ilk dönemdeki saflığı ile korumayı devlet birimini korumak kadar önemli sayan bir akımla toplumsal alanda her zaman karşılaşmak mümkündür. Devlet ruhu ile burada bir çekişmeden söz edilebileceği iddia edilebilir. Devlet bu saflığı ortadan kaldıracak eğilimler göstermeye başladığı zaman karşısında her zaman ciddi bir direnme bulmuştur. Bu tutum, İslam tarihinin genelinde ve Osmanlı döneminde zaman zaman beliren halk ayaklanmaları geleneğinin tarihsel-toplumsal içeriğini oluşturur.81

Osmanlı siyasal ve toplumsal yapısı göz önüne alındığında bir sivil toplumdan söz edilip edilemeyeceği sorusuna öğretide Mardin hem "evet" hem de "hayır" diye karşılık verir. Mardin birçok Batılı düşünürün Osmanlı Devleti'ni doğu despotizmi olarak nitelemelerine ilişkin vurgulardan hareketle konuyu aydınlatmaya girişir. Buna göre Batılı yazarlar Osmanlı hukuk sisteminde şeriata göre garantilenen özel mülkiyeti görmezlikten gelmişlerdir. Mardin, yüksek devlet görevlileri dışında kalan halk kesiminin özel yaşamına merkezi otoritenin müdahale etmediğine dikkat çekmektedir. Yazara göre yüksek görevliler dışında kalan teba için mülkiyet ve diğer haklara dokunulmaması Osmanlı Devleti'ni tam bir despotizm olarak nitelemeye engeldir.82 Mardin'in değerlendirmesini Osmanlı Hukuk Sisteminde günümüzdeki manada özel mülkiyetten-özellikle toprak mülkiyetinden söz edilemeyeceğine işaret etmek gerekir. Ancak diğer konularda sıradan teba hukuksal garantilere sahipti.

Osmanlı toplumunda sivil toplumun öğelerinden söz edilip edilemeyeceği tartışması loncaların sıkı devlet kontrolü altında tutulduğu göz önüne alındığında daha da bulanıklaşır. Loncalar hem sıkı devlet kontrolündeydi hem de bu meslek kuruluşlarının merkezi otoriteyi etkileme yolları da açık değildi. Mardin, loncaların bu konumunu da sivil toplumun Osmanlı Dönemi'nde bulunmadığını öne sürmeyi haklı göstermeyeceğini savunur. Yazar, Osmanlı döneminde sivil toplum konusunda eksik olan iki öğeye dikkat çekmektedir. Bunlardan ilki özgür kentlerin (stânde) yokluğudur. Sivil toplumdan söz etmeyi engelleyen ikinci öğe Osmanlı toplumunun modernleşmeyi yaşamamış olmasıdır. Modernleşme yaşanmadığından dolayı bireylerden oluşan "sosyal sınıflar" oluşamamıştır. Mardin, burada özellikle pazarda etkinlik gösteren sınıfın yani burjuvazinin gelişememesini sivil toplumdan söz etmeyi zorlaştıran yapısal bir unsur olarak niteler.83

Öğretide Kılıçbayda sivil toplumun oluşmasında önemli rol oynayan özerk kentlerin Osmanlı toplumunda bulunmadığına işaret etmektedir. Buna göre Avrupa'da özerk kentler hem sermaye birikimini kolaylaştırıcı hem de hukukun üstünlüğü fikrinin gelişmesine önemli katkı sağlamıştır. Özerk kentler aynı zamanda soylular karşısında bir denge rolü oynamıştır. Kentlerin kendi yasalarını hazırlamaları ve bu yasların senyör karşısında bir güvence olarak değerlendirilmesi hukukun üstünlüğünün anayasal bir ilkeye dönüşmesini sağlamıştır.

Avrupa kentlerinin geçirdiği bu dönüşüme Osmanlı kentlerinde rastlanmaz. Osmanlı sisteminde kentlerin özerkleşmesi gibi bir olgu gelişme şansı bulamamıştır. Bu nedenle yurttaşlık, birey gibi kavramlar gelişme ortamı bulması söz konusu değildir. Kentlerin siyasal sistem içinde bir varlık gösteremeyişi taşra kentlerini merkeze daha sadık davranmaya itmiştir. Osmanlı sisteminde kentlerdeki yargı yetkisi doğrudan merkezce atanan kadılarca kullanılmaktaydı.84 Bu durum da Osmanlı toplumunda loncalar gibi merkezi otoritenin doğrudan denetimindeki kent yaşamında da Batıda burjuvazinin yaptığına benzer, devlet karşısında özerk yapılanmaların doğmasının gerçekleşmediğini göstermektedir.

Mardin, Osmanlı siyasal sınırları içinde burjuvazinin doğmamış olmasının neden olduğu önemli bir yapısal farka işaret eder. Buna göre burjuvazinin gelişememesi devletten bağımsız bir ekonomik girişimci kesiminin Batıda olduğu kadar belirginleşememesine neden olmuştur. Böyle bir yapısal özellik fikir kulüpleri, dernekler ve günlük yazılı basının da gelişememesi şeklinde kendini açığa vurmuştur. Böylece Avrupa'da olduğu gibi sivil toplumun hem ekonomi hem de sosyal yaşamı kapsayan bir kamusal alanı burada oluşamadı. Böyle olunca Osmanlı toplumunda Batı anlamında bir kamuoyu bulmak da mümkün değildi. Osmanlı kamuoyu daha çok karalama ve çeşitli spekülatif haberlerin toplum içinde yayılması şeklinde kendini açığa vurmaktaydı.85

Öğretide Osmanlı toplum yapısının durgun ve monolitik özellikleri nedeniyle sivil toplum kuruluşlarına varlık kazandıracak sosyolojik çok sesliliğe engel olduğu savunulmuştur. Buna gerekçe olarak devletin ekonominin her alanında toplumsal örgütlenmeyi bizzat üstlenmesi gösterilmiştir. Devletin bu alanlara egemen olması hem mülkiyet üzerinde bir baskı hem de siyasal ve ekonomik rekabetin mümkün olmaması sonucunu doğurur. Avrupa'dakinin aksine Osmanlı toplumunda sanayileşme ve iş bölümünün yokluğu, sivil toplum yapılanmasından söz etmeyi zorlaştıran bir başka faktör olarak anılmaktadır.86

Osmanlı yönetim anlayışı da devletin dışında yer alabilecek özerk yapılanmaları bir tehlike olarak görmüş ve ara sıra bu tür özerk sayılabilecek sosyolojik toplulukları ters yüz etmekten kaçınmamıştır. Bu durumdan, devlet büyüklerinin de mensubu oldukları, Bektaşilik tarikatı bile etkilenmekten kurtulamamıştır. 19. yüzyıl başlarında Bektaşilik güçlü tarikatlardan biriydi. Ona bu gücü kazandıran yeniçerilerin Bektaşi tarikatına bağlı olmalarından kaynaklanıyordu. Fakat yeniçeri ocağının 1826'da kapatılmasıyla Bektaşilik tarikatı da yasaklanmıştır.87

Bütün bunlardan çıkarabileceğimiz sonuçları şöyle sıralamak mümkündür:

Toplumsal geleneğimizde, sivil toplumun birçok unsurunun eksik olduğu; sosyal hayatımızın, Osmanlı periyodunda klasik dönem olarak ifade edilen 16-19. yüzyıl arasında, önce embriyon halinde teşekkül eden ve 19. yüzyıldan itibaren ise gelişip yaygınlaşmaya başlayan sivil toplumun, Batı'daki tarihsel temeli olmadan gelişen "sui generis" bir türevine rastlandığı söylenebilir. Bu gelişimde toplumsal, kendine özgü dinamikler her zaman varlığını hissettirmiştir.88

VIII. Tanzimat Sonrası Geleneksel ToplumunÇözülmesi ve Yeni Örgütlenme:Modernleşme Dönemi

A. Eski-Yeni Ayrılığı

Tanzimat öncesi dönemde gerçekleştirilen yeniliklerin temel özelliği, Osmanlı Devleti'nin geleneksel kurumlarını revize ederek yeniden canlandırma yerine, Batı'ya yönelme eğiliminin ortaya çıkmış olmasıdır. 18. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan Batı'ya yönelme eğilimiyle birlikte iki yeni düşünce öne çıkmıştı. Bunlardan birincisi, merkezi otoritenin gücünü modern yöntemlere göre yetiştirilmiş ve teknik donanıma sahip bir ordu ile desteklemek; ikincisi ise bunun gerçekleşmesi için teknolojik ve ekonomik kalkınmanın zorunlu olduğu fikriydi. Osmanlı yenileşme ve modernleşme hareketlerinin temelinde yer alan bu iki fikrin, yani gerek modern bir ordu, gerekse teknolojik kalkınmanın da gerçekleştirilmesiyle varılmak istenen hedef, devletin güçlendirilmesinden başka bir şey değildi. Devletin kaybolma yolundaki gücünün yeniden canlandırılması, yenileşme girişimlerinin ana hedefiydi. Özellikle 19. yüzyıl boyunca gerçekleştirilen köklü reformlar aracılığı ile Batının idari, siyasal, eğitim ve hukuk alanlarındaki kurum ve organizasyonları Osmanlı Devleti'ne adaptasyon yoluyla aktarılmak istenmiştir.89

Tanzimat, Türk siyasal tarihinde modernleşme yönünde bir tercihin açıkça belli olmasını temsil etmesi nedeniyle önem taşır. Osmanlı siyasal sisteminde Tanzimatla birlikte ivme kazanan modernleşme girişimleri iki önemli gelişmeyi de beraberinde getirmiştir. Bu gelişmelerden ilki idari ve askeri alanda girişilen reformlarla zayıflayan merkezi otoritenin yeniden güçlendirilmesi yönündeki reformlardır. Böyle bir gelişme aynı zamanda sivil toplumu denetim altına almayı kolaylaştırıcı rol oynar. İkinci olarak Tanzimat Fermanı'yla başlayan temel hak ve özgürlüklere yazılı anayasal belgelerde yer verilmesi anlayışı Batıdakine benzer sivil toplum öğelerinin tohumlarını da taşımaktaydı. Çünkü çoğulcu toplumun belirleyici özelliği insan haklarının siyasal otorite karşısında belirli teminatlara kavuşması süreci Tanzimat fermanlarıyla beraber başlamıştır. Hakların yazılı belgelerle garanti altına alınması çabaları meşrutiyet yönetimine geçmekle beraber

anayasanın toplumsal yaşamın bir parçası haline gelmesini sağlamıştır.

Osmanlı Devleti'nin Batı karşısındaki konumu hakkında, yönetimler katında varolan kendini tanımlayış biçimi, 17. yüzyıl sonlarında başlayan askeri yenilgilere ve toprak kayıplarına rağmen uzunca bir süre dünya devleti olma düşüncesinin yarattığı bir gurur ve üstünlük duygusu tarafından betimlenmişti. Bu nedenle, askeri yenilgileri ve bunların sonucunda ortaya çıkan toprak kayıplarını, Batı'nın her yönüyle üstün bir toplum olduğu gerçeğini kabul etmekle değil, sadece askeri ve teknik unsurlar açısından değerlendirilen bir üstünlüğe bağlamak oldukça doğal görünüyordu. Nitekim, Osmanlı Devleti'ndeki ilk reform ve yenileşme girişimleri genel olarak askeri ve ona yönelik teknik bilgilerin Batı'dan alınmasını hedeflemiştir. Böylece "düşman" olarak nitelenen Avrupa devletleriyle yeniden rekabet etmek mümkün olacaktı.90

Tanzimat'la beraber eski ile yeni arasında bir ikilik doğmuştur. Bu ikilik Osmanlı toplumunun daha doğrusu devletin nasıl bir hedefe yönelmesi gerektiği konusundaydı. Tanzimat'la beraber yavaş yavaş geleneksel kurumlar ve yöntemler yerine modernlerinin ikame edilmesi gerektiği düşüncesi ağırlık kazanmıştır. Bu düşüncenin gerçekleştirilmesinde ortaya çıkan yeni asker ve sivil bürokratlar öncü rol üstlenmişlerdir. Bu arayışlar ışığında Tanzimat sonrasında "merkezi iktidarın toplumu bütün yönleriyle denetleyebildiği otokratik ve merkezileşmiş bir yeni sistem" oluşmuştur. Bu yeni sistem aydın-bürokratlar öncülüğünde hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Bu açıdan bakıldığında Jön Türk düşüncesi91 ve Cumhuriyet aydınları arasında bir sürekliliğin olduğunu kabul etmek gerekir.

B. Tanzimat Döneminde Sivil Örgütlenmenin İzlediği İniş ve Çıkışlar

Bireyin içerisinde yaşadığı sosyo-politik ortamı; birincisi bireyin mahremiyetinin gizli olduğu özel yaşam alanı, diğeri ise toplumun bütününün birbiriyle alışverişi ve etkileşiminden oluşan kamusal alan biçiminde ikiye ayırarak irdelemek mümkündür.92 Siyasal hayatımızda bireysel girişimle ortaya çıkan olgu ve kurumların geçmişi, köylü ayaklanmalarını ve Osmanlı başkentindeki ayaklanmaları bir kenara bırakırsak, 19. yüzyılın ortasına kadar uzanmaktadır. Nitekim öğretide ülkemizdeki modern anlamda sivil toplum örgütlenmelerinin başlangıcı olarak modernleşmenin ivme kazandığı 19. yüzyıla atıfta bulunulmaktadır.93

Klasik Osmanlı sisteminde, Osmanlı vatandaşlarının, bireysel bir girişim örneği olarak arz-ı hal (dilekçe) düzenleyerek, kişisel dilek, temenni ve ihtiyaçlarına çare bulmak üzere, hükümete başvuruda bulunma hakkı olmasına rağmen, daha çok grup halinde başvuru yapıldığı söylenebilir. Daha önceleri, belirli bir yerde yaşayan halkın veya birbiriyle menfaat ilişkisi bulunan bir grup insanın yardım talep etmek üzere yaptıkları ve genellikle "imdatname" adı verilen toplu başvuruların yerini, 19. yüzyılın ortalarından itibaren genellikle bireysel dilekçeler olan arz-ı hallere bırakmış olduğu, gönüllü girişimle siyasal otoritelerle ilişki tesisi anlamına gelecek olan böyle bir olgunun 19. yüzyılın ortalarında tezahür etmeye başladığı gözlemlenmektedir.94

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, cemaat ya da grup kültürünün rol ve fonksiyonlarını giderek kaybetmesi ve onun yerine ortaya çıkmaya başlayan bireyselleşme, bireyin toplumsal yapıda bir değer olarak kabul edilmesine dünyevi, daha çok akla dayanan ve bireyselliğe fırsat veren bir toplumsal gelişmeye yol açmıştır. Osmanlı literatüründeki kullanımıyla "infiradileşme ve enfüsileşme" eğilimli bir toplumsal değişimin ortaya çıkması, hem Tanzimat döneminde, hem de I. Meşrutiyet'le birlikte ortaya çıkan sosyo-politik değişmelerin güçlenerek istikrar kazanmasında önemli etkenlerden biri olmuştur.95

Osmanlı toplumunda modern anlamda bir burjuvazinin ilk izlerine 1838'de Avrupa devletleriyle imzalanan ticaret sözleşmeleri sonucu ortaya çıkan sosyal-ekonomik yeni durumda rastlamaktayız. Osmanlı ekonomisini liberalleştiren bu antlaşmalar özellikle Hıristiyan azınlıkların ticari yaşama egemen olmalarını sağlamıştır. Bunun yanında eski toprak rejiminden vazgeçilerek bu toprakların eşrafa satılmasıyla Batı ile çıkar ortaklığı bulunan yeni bir toplumsal sınıf ortaya çıktı. Bu yöndeki gelişmeler millet sisteminin de etkisiyle azınlık cemaatlerini güçlendirecek ve hatta ülke yönetimini etkileyecek oranda kuvvetlendirecek sonuçlar doğurmaya başlamıştır.96 Azınlık cemaatleri ve ticaret erbabı Osmanlı merkezi otoritesine uygulanan dış baskıların yanında, merkezi otoriteye kredi verecek kadar gelişmişti. Bu yöndeki gelişmeler ticaret erbabı ve azınlıkları devlet karşısında da bir ölçüde özerkleştirmiştir.

Tanzimat'la amaçlanan güçlü merkezi otorite arayışı günümüze kadar uzanan katı bürokratik yapının doğmasına katkı sağlamıştır. Makam ve derece itibariyle kendisinden üstün olanların emrine uygun davranışta bulunmanın yasaya uygun iş veya faaliyette bulunmaktan daha büyük öneme sahip olduğu bu ortamda, yasa değil, "emir" uygulamanın temelinde yer almaktadır. Bütün kararların "üst"ün emrine bırakıldığı bir bürokratik yapıda, en üst makamın kararının hiçbir kayda ve sınıra tabi olmaksızın alındığı ve tüm astlar tarafından uygulamaya konulduğu bir ortam, bürokratın yaşantısını hem kolaylaştırıcı, hem de yozlaştırıcı bir nitelik taşımaktadır. Bu durumda, hiyerarşik örgütlenme etkin bir çalışma görüntüsü de çizmiş olabilir. Ancak artık bu nitelikteki bir bürokrasi, gördüğü fonksiyonlar nedeniyle, yasaların akılcı uygulama aracı olmaktan çıkıp emirlerin sadakatle yerine getirilmesi aracı haline dönüşmüştür.97

Görünüş itibariyle "modern", ancak işleyişi itibariyle "geleneksel" olan bu görüntü, gelenekselliği törpülenmiş, ancak modernliğe direnen bir yapıya işaret etmektedir. 19. yüzyılın sonundaki Osmanlı sistemi, bu görüntüsüyle, patrimonyal yönetim tarzını modern yapılar içinde yeniden üreten bir imaj oluşturmaktadır. Âdeta, bir geleneksel yönetim biçimine dönüş çabası içindeki sistem, baskıcı, kişisel ve dolayısıyla keyfi bir yönetim biçimini de ortaya çıkarmış bulunuyordu.98 Sivil toplum kuruluşu dendiğinde hemen akla ilk gelen derneklerdir. Ancak sivil toplumu kontrolü de amaçlayan modernleşme çabaları ile sivil örgütlenme arayışları arasında bir karşıtlık olduğuna de dikkat çekmek gerekir. Bu karşıtlık tarihsel olarak gözlemlenebilmektedir. Bu durumu kısaca örgütlenmeden duyulan kuşku olarak adlandırmak mümkündür.

Osmanlı sisteminde Tanzimat öncesi ve sonrasında dernek kavramını karşılamak için "cemiyet" terimi kullanılıyordu. Fakat bu terim Osmanlı literatüründe daha çok bölücü, yasa dışı amaçlarla bir araya gelen kimselerin oluşturdukları bir topluluk şeklinde algılanmıştır. Cemiyet teriminin böyle bir negatif anlamla özdeşleşmesinde bağımsızlık amacıyla kurulan gizli örgütlere cemiyet adı verilmesinden kaynaklanmıştır denilebilir. Cemiyetler 1860'lardan itibaren fiili bir olgu olarak göze çarpmaya başlamıştır. Bilindiği gibi bu dönem Osmanlı toplumunda farklı fikir akımlarının aydınlar arasında ilgi gördüğü basın yoluyla kamuoyu oluşturma ve siyasal muhalefet olgularının da kendini açığa vurduğu bir periyot olarak karşımıza çıkar. Artık bu tarihten itibaren açık yasal temeli olmasa da padişahtan alınan izinle cemiyetlerin kurulmasına izin verilmeye başlamıştır. Üyeliğin kural olarak kişinin kendi iradesine bağlı olduğu dernekler aynı zamanda sarayın takdirine bağlı olarak faaliyet yürütebilecek konumdaydı. Nitekim II. Abdülhamit cemiyetleri birkaç kez yasaklama yoluna gitmiştir.99

Modernleşme konusunda izlenecek yöntem Osmanlı aydınları arasında tartışmalıydı. Batı üstünlüğü karşısında devleti güçlendirmek için izlenmesi gereken tavır ve tutum konusunda ortaya çıkan bu tartışmalarda, modernleşme taraftarları ile onların karşısındaki mücadelenin iki ilginç yönü bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, bilim ve teknolojinin lüzumu tartışılmayan bir itici güç olarak benimsenmiş olmasıdır. Söz konusu tartışmaların diğer ilginç tarafı ise bu mücadelenin kitleleri, ilerleme taraftarları ve karşıtları şeklinde iki gruba bölmüş olmasıdır.100

Her iki grup arasındaki mücadelede taraflardan her biri kendisini gelişme taraftarı ve dolayısıyla karşı kampta yer alanları ilerlemeyi engelleyen güç odakları olarak değerlendirme eğilimi ağırlık kazanmıştır. Bu nedenle, ilerleme ve gelişme eğer toplumun daha iyiye ve güzele doğru bir değişimini ifade ediyorsa, toplumun yönelmesi gerektiği iyinin ne olması gerektiği de ancak kendi gruplarınca belirlenebilecek bir olgudur. Dolayısıyla, toplumsal sorunların çözümleri de, iyiyi bilenlerin idaresi altında gerçekleştirilmelidir101 denilmekteydi. Böylece toplumu biçimlendirecek yönetme yetkisine sahip olma iddiası kendi tezlerinin haklılığına gerekçe olarak kullanılmaktaydı.

Tanzimat sonrasında, merkezi yönetimin toplumu bütün yönleriyle denetleyebildiği otokratik ve önceki döneme oranla daha da merkezileşmiş bir sistem ortaya çıkmıştı. Bu yeni sistem, zorunlu olarak bürokrasinin güçlenmesini de beraberinde getirmiştir. Bu yeni dönem toplumu modernleştirmeyi görev edinen bir seçkinler zümresi doğurmuştur. Bu zümrenin kaynağı orta kesimdir. Devlet yönetiminde etkin rol alan, Jön Türk adı verilen bu yeni elit grup, esas olarak, köken itibariyle Tanzimat döneminin orta halli ailelerinden gelen, Tanzimat döneminde teşekkül eden yeni ordudan yetişen ve modern okullarda eğitim görenlerden meydana geliyordu. Bunlar kendilerinin ve ailelerinin eski düzene bağlı çıkarlarının azlığı yüzünden, önceki döneme göre köklü reformlar gerçekleştirmeye çok daha istekli görünüyorlardı. 102

Tanzimat'ın siyasal ve toplumsal tarihimiz açısından anlamı sadece hukuk, siyasal sistemimiz ile hak ve özgürlüklerin teminat altına alınmaya başlaması değildir. Tanzimatla beraber geleneksel siyasal sistemde ciddi reformlar yanında ticaret ve kent yaşamında bir canlılık başlamıştır. Yaygınlık kazanan gazeteler Osmanlı toplumunda özellikle İstanbul'da bir kamuoyunun oluştuğu, bir kamusal alanın doğduğu gözlemlenmektedir. Tanzimat sonrası modern anlamda ilk sivil toplum kuruluşu 1856'da kurulan "Cemiyet-i Tıbbiye-i Şahane"dir. Masonlardan oluşan söz konusu dernek giriştiği etkinlikler, derneğin ilkelerinin bir tüzükte yer alması nedeniyle modern anlamda bir sivil toplum kurumu olarak nitelenmiştir. Tanzimat sonrası ortaya çıkan sivil toplum kurumlarının ortaya çıkmasına aydınlar ve yüksek bürokratlar öncülük etmişlerdir.103

Tanzimat sonrası kentlerde ticaret gelişmeye başlamış böylece yabancı ve gayrimüslim tüccarlar örgütlenmeye girişmişlerdir.104 1860'lardan itibaren özellikle İstanbul'da azınlıkların kurdukları eğitim ve yardımlaşma dernekleri ortaya çıkmıştır. Yine ilk kadın dernekleri de azınlıklarca bu dönemde kurulmaya başlamıştır.105

Osmanlı toplumunda Tanzimat sonrası basındaki yenilikler bir kamuoyunun doğmasına zemin hazırlamıştır. Artık süreli yayınlar toplumun gözü önünde ve yüksek sesle düşünmeyi ve böylece toplumda belli bir kanaatin oluşumuna hizmet etmekteydi. Kuşkusuz basın alanındaki canlanma aydınlarca geliştirilen siyasal muhalefetin görüşlerini topluma taşımıştır.106 Böylece Osmanlı toplumu Batıya özgü fikirlerden, anayasal rejim, hak ve özgürlükler gibi konulardan sürekli olarak bilgilendirilmeye başlanmıştır.

II. Abdülhamit döneminde meclisin kapatılmasıyla beraber örgütlenme ve bir araya gelmeye kuşku ile bakılmıştır. Bunun da ötesinde sivil toplum örgütleri kapatılmıştır. Çünkü bu tür gruplaşmalar ülke bütünlüğüne karşı tehdit olarak algılanmaktaydı.107 İzlenen bu yönteme toplumdaki aydınların tepkisi yer altında örgütlenme şeklinde olmuştur. Bu yer altı "cemiyetleri" siyasal nitelikliydi ve amacı Kanun-i Esasi'nin yeniden yürürlüğe konmasıydı. Gizli örgütlenmenin beslendiği kaynak modernleşme amacıyla kurulan yeni okullardaki öğrencilerdi.

IX. Birinci Meşrutiyet Döneminde Toplumsal Örgütlenme

Sosyo-politik yaşamda meydana gelen tüm bu gelişmeler, Osmanlı toplumunda, modern anlamda sivil toplumun oluşumunu ve gelişmesini hazırlayan temelin 19. yüzyılın ortalarında atılmaya başladığını göstermektedir. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu'nda sivil toplumun gelişme trendi tekdüze bir seyir izlememiştir. 1876 Anayasasının boşluklarından yararlanan ve onun kendisine verdiği yetkileri kullanan II. Abdülhamit, henüz gelişme safhasında olan sivil toplumu denetim altında tutarak, kişisel, geleneksel ve keyfi saltanat geleneğini yeniden hayata geçirmeye muvaffak olmuştur.108

1876 tarihinden itibaren başlayan I. Meşrutiyet dönemi, kitlesel siyasetin, temsili hükümetin, bireysel siyasal girişimlerin, gönüllü bireysel davranışlara dayanan toplumsal olgu ve kurumların gelişip serpilmesinin yavaşladığı ve hatta bu tür gelişmelerin şüphe ile karşılanarak, olabildiğince engellenmeye çalışıldığı bir dönem olmuştur denilebilir.

II. Abdülhamit'in yönetimde bulunduğu 1876-1908 yılları arasındaki Kanun-i Esasi rafa kalktıktan sonraki dönemde, cemaat ağırlıklı bir toplumsal örgütlenme modelinin İslami kalıplar kullanılarak yeniden hayata geçirilmek istendiği, kamu bürokrasisinin resmi kurum ve organlara itibar edilmeyerek Saray'da oluşturulan özel komisyonlar aracılığı ile siyasal kararların alındığı ve siyasal yaşamda gönüllü bireysel girişimlerin tehdit olarak algılandığı otuz yılı aşkın bir sürede, devletin faaliyet ve etki alanının, sivil toplum aleyhine, güçlenmesine tanık olunmaktadır.109 Bu dönemde oluşturulan yaygın istihbarat ağı sivil toplumun her alanda kontrol altında tutulmasını sağlamıştır.

Osmanlı toplumunda Müslümanlarca kurulan ilk dernekler yardım amaçlıdır. Bunlardan bugün Kızılay adını almış bulunan Hilal-i Ahmer Cemiyeti 1877 Osmanlı-Rus savaşının neden olduğu göçmenlere yardım amacıyla kurulmuştur.110

Osmanlı toplumu sivil nitelikli toplumsal akımlarla I. Meşrutiyetle beraber tanışmıştır. İstanbul'da "talebe-i ulûm" çeşitli gösteri ve yürüyüşler düzenleyerek Meşrutiyetin ilan edilmesini talep etmişlerdi. Fakat II. Abdülhamit meclisi kapatarak anayasayı askıya aldığında ülkenin siyasette olduğu gibi kültürde de başkenti olan İstanbul dahil ülkenin hiçbir yanında toplumsal bir tepki gösterilmemiştir.111 Böyle bir tarihsel gerçek Osmanlı toplumunda sivil toplumun ne kadar cılız olduğu konusunda fikir vermektedir.

Devletin varlığını sürdürebilmesi ve İmparatorluğun toprak bütünlüğünün korunması amacıyla yetkiler merkezi hükümette toplandı. Bu amaçla siyasal sadakat esasına göre oluşan yönetim ilişkilerine dayalı olarak çalışan sistem, şahsi ve keyfi karar almak suretiyle gerçekleştirilebileceğine inanılan amaçlara yönelmeyi sağlayan bir siyasal yapı ve uygulama ortaya koymuştur.112

Yukarıda değinilen siyasal yapı, görüntü itibariyle yasal olarak çalışan "modern" bir izlenim vermektedir. Anayasa, yasalar, kamu bürokrasisi ve bağlı kurumlar mevcuttur ve düzenli olarak faaliyette bulunmaktadır. Ancak, yasaların fikir yürütülerek, her vatandaşa eşit olarak uygulanması söz konusu değildir. Siyasal iktidar için, liyakat, eşitlik ve etkinlik yerine, "siyasal otoriteye sadakat" öne çıkmaktadır. Yasalara uygun davranmak, konusunun veya mesleğinin uzmanı olmak gibi liyakate, bilgi ve beceriye dayalı ölçüler, özellikle üst düzey kamu çalışanları ve bürokratlarında aranan öncelikli nitelikler değildir.113

Tanzimat'la birlikte oluşmaya başlayan modern yapılar içerisinde patrimonyal bir sistemin geleneksel meşruluk kalıplarına göre şekillenen bir yönetim biçimi, II. Abdülhamit rejiminin temel esaslarını belirlemiştir. Buna karşı, dernekleşme ve bireysel gönüllü girişim artık bir "yeraltı" faaliyeti halini almak zorunda kalmıştır. Devletin gücünü dengelemek, denetlemek ve dolayısıyla sınırlandırmak, "gayri meşru" veya yasal olmayan faaliyetler haline dönüşmüştür. Bu durumda, sivil toplumun gelişiminin ciddi biçimde zarar gördüğünü kabul etmek gerekir.114 Bu dönemde daha çok dini azınlıklar örgütlenmişlerdir. Bu grupların izledikleri amaç ve yöntemlere bakıldığında örgütlenme girişimlerinin Osmanlı siyasal sistemi içerisinde yaşamak amacına yönelik olmadığı kolayca gözlemlenmektedir. Bu çalışma bir tarih araştırması olmadığından bu konudaki kanıtlara yer vermeye gerek yoktur.

Osmanlı toplumu içinde azınlıkların örgütlenmelerinin ayrılıkçılığı birlikte yaşama seçeneğine tercih etmelerinin ardında, giderek yükselen ulusçuluk düşüncesi ve özellikle batılı devletlerin, Osmanlı Devleti'nin sınırlarını meşru kabul etmemelerinin katkısı yadsınamaz. Çünkü ayrılıkçı akımlar Avrupa'nın güçlü devletlerince sömürgeci amaçlarla kışkırtılmıştır. Bu devletlerin hala petrol kaynaklarının bulunduğu Orta Doğu'ya müdahalede bulunmaları bu konuda ciddi bir dayanak olarak kabul edilebilir.

Avrupa devletlerinin azınlıkları açık veya gizli olarak kışkırtmaları Osmanlı aydınlarının ve özellikle üst bürokrasinin sivil alanda örgütlenme çabalarına şüphe ile bakmalarına neden olmuştur. Bu nedenle I. Meşrutiyet döneminde toplumsal örgütlenme arayışları devleti zayıflatacak ve ona zarar verecek bir potansiyel tehlike olarak değerlendirilmişitr.

X. İkinci Meşrutiyet Döneminde Sivil Örgütlenme

A. Özgürlükler ve Siyasal Muhalefete Bakış Açısı

II. Meşrutiyet'i biçimlendiren felsefi bir birikimden söz etmek gerekiyorsa bu birikimin Jön Türk düşüncesi olacağı muhakkaktır. Siyasal ve toplumsal örgütlenme konusunda, Jön Türklerin düşüncelerine egemen olan unsurlar arasında ilk sırada pozitivist bir akılcılık gelmektedir. Onu anayasal meşruiyet ve halkçılık izlemektedir. Toplumu ilerletmek ve devleti kurtarmak için Batı bilim ve teknolojisini örnek alan, Batı bilim ve teknolojisinin oluşumunda temel teşkil eden akılcı ilkelere göre belirlenmiş yeni bir düzenleme yapılması, bu düzenleme içerisine anayasal ve parlamenter bir siyasal örgütlenmenin yerleştirilmesi, iyi ve doğrunun ne olduğunu bilen eğitimli elitin toplumu aydınlatması öngörülmektedir.115

Modernleşme yönündeki gelişmeler, Müslüman ve gayrimüslim gruplar arasında bir gelir farklılığı ortaya çıkarmıştır. Fakat kapitalizm ve sanayileşme ile sonuçlanmamıştır. Ticaretle geçinen ve Müslüman olmayan bir zümre yüksek sayılabilecek bir hayat standardı yakalamıştır. Buna karşılık özellikle Müslüman köylü çoğunluğu giderek ağırlaşan toplumsal ve ekonomik koşullara mahkum olmuştur.

Jön Türk hareketinin, parlamenter bir siyasal rejimi hayata geçirmeye çalışması, özgürlüklerin gerçekleştirilmesinde bir araç olmaktan daha çok farklı milliyetçi akımların mücadelesi sonucunda devletin parçalanmasını önlemek üzere ortaya atılmıştı. Kısacası, parlamentonun yerleşmesini talep etmek, özgürlüklerin gerçekleştirilmesini istemek değil aksine devletin bekasını teminat altına almak ve onun güçlenmesine yardımcı olmaktı. Sistemin çöküşünü önlemek için düşünülen argümanlardan bir diğeri ise, bir Osmanlı vatandaşı yaratmaktı. Modernleşme taraftarları, ancak anayasa çerçevesinde böyle bir vatandaş tipinin yaratılabileceğini ve dolayısıyla olumsuz gidişin önlenebileceğini düşünüyorlardı.116

Jön Türklerin halkçılık ideolojisi de, demokratik ve özgürlükçü bir nitelik taşımaktan çok, eğitilmiş seçkinlerin toplumu aydınlatmaları ve yönlendirmeleri, diğer bir ifadeyle seçkinlerin kendi doğrularını halka benimsetmeye çalışmaları gibi bir görünüm ortaya koymaktadır. Halkçılığın, II. Meşrutiyet döneminde milliyetçilikle örtüşmesi, bir yönüyle, yeni bir Osmanlı vatandaşı tipi yaratarak devleti kurtarmanın mümkün olmadığının görülmesi ve İttihat ve Terakkinin medeniyetçiliğine bağlanabileceği gibi, diğer açıdan da, milliyetçiliğin Tanzimat'ın güçlendirdiği bürokratik seçkinlerin kendi doğrularını topluma empoze ederek ilerlemeyi sağlama ve bu yolla sistem içerisindeki kendi statülerini pekiştirme amacına uygun bir araç olarak benimsenmesinde gözlemlenebilir.117

Anayasanın yeniden yürürlüğe girmesiyle ilk kez siyasal partiler toplumsal ve siyasal alanda yerlerini almıştır. Bu dönemde 12 siyasal parti kurulmuştur. II. Meşrutiyet dönemi İttihat ve Terakki Partisi baskıcı politikalar uygulamaya başlayıncaya kadar derneklerin sayısında sürekli bir artış göze çarpar.118 Ancak bu durumun çok uzun sürmediğini vurgulamak gerekir. 1911 seçimlerinde Damat Ferit'in de içinde yer aldığı Hürriyet ve İtilaf Fırkası İstanbul'da İttihat ve Terakki Fırkası karşısında başarı elde etmiştir. Fakat 1912'de İttihat ve Terakki'nin baskısı altında geçen seçimde muhalefetin varlık göstermesine izin verilmedi.119

Türk siyasi hayatının tipik özelliklerinden olan muhalefette savunulan ilkeler ile iktidardaki uygulamalar arasındaki farklılıklara ilk örnek olarak İttihat Terakki dönemi verilebilir. İttihat ve Terakki Cemiyeti Osmanlı devletinin devamını sağlama işini temel misyon olarak yüklendiği için cemiyete karşı gelmeyi vatan hainliği ile eş değer sayan bir anlayışa sahipti. Bu tip uygulamaları daha sonraki Türk siyasal hayatında görmek mümkündür. Muhalefeti susturan ve ortadan kaldıran İttihat ve Terakki, muhalefet olgusunu demokrasinin bir gereği saymamıştır. İttihat ve Terakki yasama, yürütme ve yargı dışında otoriter yönetim anlayışlarını uygulamada sıkıyönetimi dördüncü kuvvet olarak kullanmıştır. Ordu her zaman siyasete etki eden bir faktör olmuştur. Ordunun müdahalesi ile gerçekleştirilen II. Meşrutiyet'in toplumsal bir tabanının olduğu ve halka mal olmuş bir siyasal hareket olduğu söylenemez. Bunun tipik bir örneği Kanun-i Esasi'nin yürürlüğe girişinin İstanbul'da bir gün sonra fark edilmesi ve coşku ile kutlanmasıdır. Bu ve benzeri olaylar Türkiye'de bu dönemde demokrasi yolunda atılan adımların halkın talebi olmaktan çok yukarıdan uygulamaya konulduğu ve geliştirildiğini düşündürmektedir.120

II. Meşrutiyetle başlayan özgürlükçü ortam, beş yıl gibi kısa bir süre içerisinde, önce tek parti rejiminin baskıcı ortamı, ardından I. Dünya Savaşı'nın sıkıyönetim rejimiyle birlikte yerini, muhalefetin hareket alanının daraltıldığı, zaman zaman susturulduğu, dolayısıyla gönüllü siyasal girişimin köreltildiği; devletin ekonomik, toplumsal ve siyasal yaşantıya tüm ağırlığı ile egemen olmaya çalıştığı bir ortama bırakmıştır.121

Osmanlı modernleşmesinin, otokrasi ve merkezileşmeye yol açan ve dolayısıyla yeni bir yönetici elit grup meydana getirerek güçlü bir bürokrasi ortaya çıkarmasının en önemli yan ürünlerinden biri olan Jön Türk ideolojisinin öğeleri, Cumhuriyet rejimiyle birlikte devralınan büyük mirasın düşünce yapısını şekillendirmiştir. Jön Türklerin, devleti kurtarma misyonu ve bürokrasinin muhafazakar bir özellik gösteren düşünce yapısı Cumhuriyet döneminde de büyük ölçüde değişmeden varlığını sürdürecektir.

Temsili hükümet fikrinin kabul edilerek, hem yerel, hem de İmparatorluk genelinde çeşitli danışma ve yasama organlarının hayata geçirilmesi, II. Meşrutiyetin ilanı ile siyasal partilerin kurulması, 19. yüzyılın sonlarına doğru, özellikle yeraltı örgütleri olarak ortaya çıkan ve gelişen siyasal derneklerle birlikte, gönüllü bireysel siyasal davranışların sonucu olarak siyasal gruplaşmaların ortaya çıkması Tanzimat'la birlikte meydana gelen değişmelerin temel sonuçları arasında sayılabilir. 122

B. İkinci Meşrutiyet Döneminde Sivil Örgütleme

II. Meşrutiyet dönemi başlangıcındaki kısa süren özgürlükçü atmosfer sivil toplum kuruluşları konusunda da sonuç vermiştir. Bu dönemde işçi kesimi ve diğer kesimlerde örgütlenmelere rastlanmaktadır. Daha çok İstanbul'da kurulan bu derneklere iktidar partisi İttihat ve Terakki de ilgi duymuştur. Kısa süren örgütlenme dönemi bu başlık altında incelenmektedir.

Tanzimat sonrası Osmanlı toplumunda işçi kesiminden söz edilmeye başlanması 1870'lerde belirginleşmeye başlamıştır. Ancak basit bazı olaylar bir yana bırakılırsa bu dönemde "grev"e rastlanmaz. İşçilere hitap eden bir dernek olan Ameleperver Cemiyyeti 1871'de kurulmuştur. Fakat bu dernek hayır amaçlı bir dernektir. İşçilere yönelik ilk düzenleme II. Meşrutiyet Dönemi'nde çıkarılmıştır. Ancak bu düzenlemelerde sendika kurma hakkı son derece kısıtlayıcı kurallar çerçevesinde mümkündür. Yapılan düzenlemeler 1936'ya kadar yürürlükte kalmıştır. Bu düzenlemelerde kamu hizmeti gören kurumlarda sendika kurmak yasaklanmıştır. Grev hakkı oldukça sınırlı hallerde mümkündür. Konuya ilişkin olarak II. Meşrutiyet Dönemi'ndeki yasal düzenlemelerle kamu hizmeti söz konusu ise işçiler gibi işverenlere de sendika yasağı söz konusu olmuştur.123

Dernek kurma hakkının anayasal bir metinde yer alması 1909 Kanun-i Esasi değişiklikleriyle gerçekleşmiştir. Söz konusu değişiklik Osmanlı vatandaşlarının toplanma ve dernek kurma özgürlüğünü 120. maddede düzenlemiştir. Ancak bu hükümde dernek kurma özgürlüğü olumsuz bir bakış açısıyla formüle edilmiştir. Daha doğrusu dernek kurma hakkından söz eden bu hüküm ne tür derneklerin yasak olduğunu açıklamakla yetinmiştir. Bu hüküm metni incelendiğinde cemiyetler hakkındaki olumsuz algılama açıkça kendini belli etmektedir.124

1909'da Cemiyetler Kanunu çıkarılmıştır. Bu yasada önceden izin alma koşulu yoktur. Fakat yine de derneklere üye olmaya kuşku ile yaklaşılmıştır. 1912'de İttihat ve Terakki yönetimi bütün kamu görevlilerine siyasal partilere üye olmak yasaklanmıştır. Söz konusu parti ihtiyaçları döneminde parti ve devlet görevlileri aracılığıyla dernekleşme kontrol altında tutulmuştur.125

II. Meşrutiyet'in kısa süren 1908-1912 yılları arası nispeten özgürlükçü ortamında tekrar vücut bulan çok sayıda dernek, gönüllü kuruluş ve siyasal teşekkülün ortaya çıkmasına kadar, sivil toplumun, daha çok yabancıların ve azınlıkların etkin olduğu ekonomik yaşam dışında, arzu edilen derecede gelişemediği ifade edilebilir. 126

II. Meşrutiyet'le birlikte, nispeten daha özgür bir ortamda açıklanabilme olanağı elde etmiş olan düşünceler, yenileşme hareketlerinin toplumsal düzende yarattığı batılı ve batılı olmayan kurumlar arasındaki ikiliğin aşılması yönünde birtakım yeni öneriler getirmektedir. Bir tarafta, geleneksel Osmanlı kurumları ile modern Batı kurumlarını bir arada ve uyum içerisinde tutmaya yönelik bağdaştırmacı görüş yer alırken, diğer tarafta ise Osmanlı Devleti'nin geleneksel kurumlarını reforme ederek yeniden canlandırılmasını savunan düşünceler bulunuyordu.127

II. Meşrutiyet döneminde devletin, sivil toplum kuruluşları aracılığıyla sivil topluma egemen olmaya yöneldiği görülür. Bu amaçla derneklere devlet yardımı başlatılmıştır. Bu durum doğal olarak siyasal iktidarın sivil toplum kuruluşlarını özellikle dernekleri denetim altına almakta işe yarayan bir araçtı. İttihat ve Terakki yönetimi sivil toplum kuruluşlarının önemini kendisi açısından yeterince kavramıştı. Bundan dolayı kendisine bağlı gençliğe dönük "Osmanlı Genç Dernekleri" "Güç Dernekleri" adı altında paramiliter örgütlenmeleri organize etmiştir. Bu dönemde sivil toplum kuruluşlarına katılımda aydın ve bürokratlar ağırlıklı iken esnaf ve işçi örgütlerinin son derece cılız olduğu dikkati çekmektedir. Siyasal iktidar bu dönemde kendi etkinliğini sınırlayacak veya izlediği politikalara engel olabilecek sivil toplum kurumlarının faaliyetlerini engellemiştir.128

II. Meşrutiyet döneminde Müslüman kadınlar da çeşitli dernekler kurmuşlardır. Bunlar yardım, eğitim, kültür, siyasal konular ve yurt savunmasına katkı amacına yönelikti. İttihat ve Terakki Fırkası kadın derneklerini desteklemiş ve bunlardan yararlanmıştır.129

İttihat ve Terakki Fırkası Müslüman Türkleri örgütlenme yönünde teşvik etmişlerdir. Böyle bir teşvikle hem milliyetçilik ideolojisini ticaret ve üretimle uğraşan toplum kesiminde yaygınlaştırmayı hem de ulusal ekonomi ve burjuvaziyi oluşturma biçimini yerleştirmeyi amaçlıyordu.130

İttihat ve Terakki Fırkası'nın sivil toplum örgütleri karşısındaki tutumu iktidarı ele geçirdikten sonra ciddi bir değişikliğe uğramıştır. 1913'ten itibaren yeni derneklere bazı istisnai durumlarda izin verilmiştir. Söz konusu parti bu tarihten sonra geliştirdiği paramiliter derneklerle bir "parti/devlet" haline gelmiştir. Bunun yanında 1913-1918 yılları arasında hiçbir siyasal partinin kurulmasına izin verilmemiştir.131

Bu çalışmada Osmanlı toplumunun klasik dönem denilen 18. yüzyıl ya da en azından 17. yüzyıl ortalarına kadar süren zaman içindeki yapısı ve Tanzimat'tan Cumhuriyet'e gelinceye kadar oluşan değişimler incelenmeye çalışıldı. Klasik dönemde merkezi otoritenin çevreyi sıkı kontrol altında tutmaya özen göstermesi devlete karşı özerk, kendiliğinden oluşmuş ve iç düzenini kendiliğinden sağlayan sosyal yapılardan oluşan bir sivil toplumun doğuşuna izin vermemiştir. Bunun yanında Batı toplumu ile Osmanlı toplumunun izlediği farklı süreçler görmezlikten gelinemez.

Medreselerin toplumsal değişimi sağlayabilecek yeni fikirler üretmekten uzaklığı, ekonomide özerk özel alan talep edebilecek bir sosyal sınıfın yokluğu, devlet dışında kendi kendine organize olma yeteneğine sahip bir sivil toplumun doğmasının önündeki en önemli engeller olarak değerlendirilmesi gerekir.

Tanzimat sonrası Osmanlı toplumsal yapısı hem merkezi otoritenin güçlenmesine hem de sivil örgütlenmelerin doğuşuna tanıklık etmiştir. Hak ve özgürlüklerin yazılı olarak 1876 Kanun-i Esaside ve 1909 değişikliklerinde yer alması hukukun üstünlüğü yönünde ilerleme sayılabilecek gelişmelerdi. Dernek gibi sivil örgütlenmeye zemin hazırlayıcı haklara 1909 Anayasa değişiklikleri ile yer verilmiştir. Ancak bu dönemin olağandışı koşulları ve sivil örgütlenmeyi sahiplenecek bir burjuvazi kesiminin yokluğu sivil toplum örgütlenmelerini cılız kalmaya mahkum etmiştir.

Cumhuriyet Dönemi'nde sivil toplumun izlediği gelişim sürecini doğru değerlendirebilmek için buraya kadar ortaya konmaya çalışılan Osmanlı toplumsal yapısının temel dinamiklerini doğru bir konuma oturtmak gerekir. Şüphesiz tarihsel arakplanın aydınlığa kavuşması bugünü anlamayı ve isabetli çözümler bulmaya ışık tutacaktır.



1 Orhan Silier (Editör) Sivil Toplum Kuruluşları (Üç Sempozyum), İstanbul 1998, Tarih Vakfı Yayını, s. 54.
2 Mehmet Genç, "Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri", içinde: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Dergisi, (3. Dizi, 1. sayı), 1988-1989, İstanbul Üniveritesi Edebiyat Fakültesi Basımevi, 1989, s. 175; Mehmet Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, Ötüken, İstanbul, 2000 s. 43.
3 Halil İnalcık, "Tarihsel Bağlamda Sivil Toplum ve Tarikatlar", içinde: Küreselleşme, Sivil Toplum ve İslam, Vadi Yayınları, 1998, s. 78; Şerif Mardin, Siyasal ve Sosyal Bilimler, İstanbul 1990 İletişim Yayınları, s. 140-141.
4 Halil İnalcık, "Tarihsel Bağlamda Sivil Toplum...", s. 78; Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, s. 50-52, 59-67, 87-96.
5 İnalcık, "Tarihsel Bağlamda Sivil Toplum ve Tarikatlar", s. 79.
6 Mehmet Ö. Alkan, "Sivil Toplum Kurumlarının Hukuksal Çerçevesi 1839-1945", s. 47, içinde: Tanzimattan Günümüze İstanbul'da STK'lar, A. N. Yücekök, İ. Turan, M. Ö. Alkan, İstanbul
1998, Tarih Vakfı Yay.
7 Kethüda: Büyük devlet adamlarıyla zenginlerin işlerini gören kişi hakkında kullanılan bir tabirdir. Bakınız; Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, (M. E. B., İstanbul, 1993), "Kethüda" maddesi, c. II, s. 369.
8 İnalcık, "Tarihsel Bağlamda Sivil Toplum ve Tarikatlar", s. 79.
9 İnalcık, "Tarihsel Bağlamda Sivil Toplum ve Tarikatlar", s. 79.
10 İnalcık, "Tarihsel Bağlamda Sivil Toplum ve Tarikatlar", s. 80.
11 Alkan, "Sivil Toplum Kurumlarının Hukuksal Çerçevesi 1839-1945", s. 49.
12 İnalcık, "Tarihsel Bağlamda Sivil Toplum ve Tarikatlar", s. 80.
13 İnalcık, "Tarihsel Bağlamda Sivil Toplum ve Tarikatlar", s. 81.
14 İnalcık, "Tarihsel Bağlamda Sivil Toplum ve Tarikatlar", s. 82.
15 İnalcık, "Tarihsel Bağlamda Sivil Toplum ve Tarikatlar", s. 84-85.
16 İnalcık, "Tarihsel Bağlamda Sivil Toplum ve Tarikatlar", s. 85.
17 Genç, "Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri", s. 177.
18 Genç, "Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri", s. 178; Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, s. 46.
19 Geniş bilgi için bakınız, Ö. L. Barkan, "Türk Toprak Hukuku Tarihinde Tanzimat ve 1274/1858 tarihli Arazi Kanunu", içinde: Tanzimat I, İstanbul, 1999, s. 321-421; Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu, Eren Yayınları, 1996, s. 115; Mehmet Genç, "Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri", s. 178; Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, s. 46.
20 Yücekök, "Türkiye'de Sivil Toplum Örgütleri Gelişiminin Toplumsal Aşamaları ve Süreci", içinde:: Tanzimattan Günümüze İstanbul'da STK'lar, A. N. Yücekök, İ. Turan, M. Ö. Alkan, İstanbul 1998, Tarih Vakfı Yay. s. 14.
21 Mehmet Ali Kılıçbay, Doğu'nun Devleti Batı'nın Cumhuriyeti, Ankara 1992, Gece Yayınları, s. 27.
22 Klasik Osmanlı sisteminde kaza, merkezinde 300 ila 20. 000 arasında bir nüfus kitlesini barındıran şehir veya kasaba ile etrafındaki köylerden oluşan 40-60 km. Çapındaki bir alanı kapsamaktaydı. Bkz. Genç, "Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri", s. 179.
23 Genç, "Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri", s. 177-180; Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, s. 46-47.
24 Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, s. 47; Mehmet Genç, "Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri", s. 177-180.
25 Genç, "Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri", s. 179-180; Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, s. 47.
26 Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, s. 47-48; Genç, "Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri", s. 180.
27 Genç, "Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri", s. 180-182; Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, s. 48.
28 Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, s. 48; Genç, "Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri", s. 180-182.
29 Emre Kongar, Türkiye'nin Toplumsal Yapısı, İstanbul 1985, 5. Basım, Remzi Kitabevi, Cilt- 1, s. 58.

30 Genç, "Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri", s. 180-182; Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, s. 48.
31 Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, s. 48-49; Genç, "Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri", s. 180-182.
32 Genç, "Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri", s. 180-182; Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, s. 49.
33 Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, s. 49-50; Genç, "Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri", s. 180-182.
34 Genç, "Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri", s. 182-185; Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, s. 50.
35 Genç, "Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri", s. 182-185; Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, s. 52.
36 Genç, "Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri", s. 182-185; Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, s. 52-53.
37 Alkan, "Sivil Toplum Kurumlarının Hukuksal Çerçevesi 1839-1945", s. 62-63.
38 Ahmet Yaşar Ocak, Zındıklar ve Mülhidler, İstanbul 1998, Tarih Vakfı Yayınları, s. 104­105.

39 Yücekök, "Türkiye'de Sivil Toplum Örgütleri Gelişiminin Toplumsal Aşamaları ve Süreci", s. 15, 17.
40 Kılıçbay, s. 31-32.
41 Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, M. E. B., İstanbul, 1993, Lonca maddesi, C. II, s. 369.
42 Pakalın, s. 370.
43 "Esnaf Teşkilatı", İktisat ve Ticaret Ansiklopedisi, C. IV, İstanbul, 1949, s. 226.
44 Kılıçbay, s. 16.
45 "Esnaf Teşkilatı", İktisat ve Ticaret Ansiklopedisi, C. IV, s. 227.
46 Yücekök, "Türkiye'de Sivil Toplum...", s. 16.
47 Alkan, "Sivil Toplum Kurumlarının Hukuksal Çerçevesi 1839-1945", s. 63.
48 Alkan, "Sivil Toplum Kurumlarının Hukuksal Çerçevesi 1839-1945", s. 63.
49 Kılıçbay, s. 23-24.
50 Toktamış Ateş, Osmanlı Toplumunun Siyasal Yapısı, İkinci Baskı, İstanbul 1991 Filiz Kitabevi, s. 150.
51 Ateş, Osmanlı Toplumunun Siyasal Yapısı, 150-151.
52 Ateş, Osmanlı Toplumunun Siyasal Yapısı, 151.
53 Şerif Mardin, "Türk Toplumunu İnceleme Aracı Olarak Sivil Toplum", Defter, Sayı: 2, (Aralık-Ocak 1987), s. 12-13.
54 İnalcık, "Tarihsel Bağlamda Sivil Toplum ve Tarikatlar", s. 80.
55 İslam Ansiklopedisi, "Mevlevilik Maddesi", C. VIII, s. 165-166.
56 İnalcık, "Tarihsel Bağlamda Sivil Toplum ve Tarikatlar", s. 82.
57 İnalcık, "Tarihsel Bağlamda Sivil Toplum ve Tarikatlar", s. 83.
58 İnalcık, "Tarihsel Bağlamda Sivil Toplum ve Tarikatlar", s. 86.
59 M. E. B. İslam Ansiklopedisi, "Hacı Bektaş Veli" maddesi, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1979, C. II, s. 461-466.

60 İslam Ansiklopedisi, "Hacı Bektaş Veli" maddesi, C. II, s. 461.
61 Reha Çamuroğlu, Babailer, İstanbul 1992, Metis Yayınları, 2. Baskı, s. 153-159.
62 Ateş, Osmanlı Toplumunun Siyasal Yapısı, İkinci Baskı, Filiz Kitabevi, İstanbul, 1991, s. 165-166.
63 Mardin, "Türk Toplumunu İnceleme Aracı Olarak Sivil Toplum", Defter, Sayı: 2, (Aralık- Ocak 1987), s. 11.
64 Şeyhülislâmların toplum ve devlet otoritesi arasındaki konumuna bir eserde yer alan bir pasaj aydınlatıcı olabilir. Abdülaziz'in tahttan indirilmesi için kendisinin ifadesiyle "çarşaf kadar fetva" vermeyi önceden taahhüt eden Fetva Emini Halil Efendi halkın içinde yer alacağı bir meclisin kurulup kurulmamasına ilişkin bir özel toplantıda devlet büyüklerine şöyle hitap etmektedir: "siz devlet adamlarısınız. Cümleniz akıllı ve umurdidesiniz. Anadolu'nun, Rumeli'nin birtakım cahil insanlarını toplayıp da onlardan rey veya tedbir mi alacaksınız? Her işi âdilâne görünüz. Şayet bir meselede şüpheniz olursa Fetvayı Şerife müracaat ediniz". Aktaran: Cemil Oktay, Siyaset Yazıları, İstanbul 1998, Der Yayınları s. 31.
65 Mardin, "Türk Toplumunu İnceleme Aracı Olarak Sivil Toplum", s. 11-12.
66 Ahmet Cihan, Reform Çağında Osmanlı Uleması: 1789-1876, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1994, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), s. 15.
67 Cihan, Reform Çağında Osmanlı Uleması, s. 15-16.
68 Cihan, Reform Çağında Osmanlı Uleması, s. 16-17.
69 Mardin, "Türk Toplumunu İnceleme Aracı Olarak Sivil Toplum", s. 12.
70 Ahmet Cihan, "XVIII. Yüzyıl Sonlarında Osmanlı Medreseleri", içinde: Yeni Türkiye Osmanlı Özel sayısı II, Ekonomi ve Toplum, (Mart-Nisan 2000), Yıl 6, sayı 32, s. 698;.
71 Cihan, "XVIII. Yüzyıl Sonlarında Osmanlı Medreseleri", s. 698.
72 Cihan, "XVIII. Yüzyıl Sonlarında Osmanlı Medreseleri", s. 698.
73 Ahmet Cihan, "Osmanlı Medreselerinde Sosyal Hayat", içinde: Osmanlı Cilt V, Ankara
1999, Yeni Türkiye Yayınları, s. 176.
74 Cihan, "Osmanlı Medreselerinde Sosyal Hayat", s. 183.
75 Cihan, "Osmanlı Medreselerinde Sosyal Hayat", s. 183; karşılaştırma için bkz. M. Hulusi Lekesiz, Osmanlı İlmi Zihniyetinde Değişme, Teşekkül, Gelişme ve Çözülme: XVXVII. Yüzyıllar, (Hacettepe Üniversitesi. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 1989) s, 169-171.

76 Cihan, "Osmanlı Medreselerinde Sosyal Hayat", s. 182.
77 Cihan, "Osmanlı Medreselerinde Sosyal Hayat", s. 182.
78 Cihan, "Osmanlı Medreselerinde Sosyal Hayat", s. 182.
79 Mardin, Türkiye'de Toplum ve Siyaset, s. 17.
80 Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, s. 49; Mardin, Türkiye'de Toplum ve Siyaset, s. 17.
81 Mardin, Türkiye'de Toplum ve Siyaset, s. 18.
82 Mardin, "Türk Toplumunu İnceleme Aracı Olarak Sivil Toplum", s. 12.
83 Mardin, "Türk Toplumunu İnceleme Aracı Olarak Sivil Toplum", s. 13.
84 Kılıçbay, s. 30-32.
85 Mardin, "Türk Toplumunu İnceleme Aracı Olarak Sivil Toplum", s. 13.
86 Yücekök, "Türkiye'de Sivil Toplum Örgütleri Gelişiminin Toplumsal Aşamaları ve Süreci", s. 13, 15.
87 Alkan, "İstanbul'da Sivil Toplum Kurumları", s. 85.
88 Mardin, Türkiye'de Toplum ve Siyaset, s. 18.
89 Baydur, Mithat Baydur, "Demokrasi ve Modernleşme sürecinde, Devletin Sivil Topluma Baskın Gelmesi ve Kemalizm", içinde: Yeni Türkiye Dergisi, Sivil Toplum Özel Sayısı, (Kasım-Aralık
1997), sayı 18, s. 195.
90 Levent Köker, Modernleşme Kemalizm ve Demokrasi, İstanbul 1993, İletişim, 2. Baskı, s. 125-126; Mithat Baydur, "Demokrasi ve Modernleşme sürecinde, Devletin Sivil Topluma Baskın Gelmesi ve Kemalizm", s. 195.
91 Köker, Modernleşme Kemalizm ve Demokrasi, s. 127-129.
92 Ersin Kalaycıoğlu, "Sivil Toplum ve Neopatrimonyal Siyaset", içinde: Küreselleşme, Sivil Toplum ve İslam, Vadi Yayınları, Şubat 1998, s. 111.
93 Ahmet N. Yücekök, "Türkiye'de Sivil Toplum Örgütleri Gelişiminin Toplumsal Aşamaları ve Süreci, içinde: Tanzimattan Günümüze İstanbul'da STK'lar, A. N. Yücekök, İ. Turan, M. Ö. Alkan, İstanbul 1998, Tarih Vakfı Yay. S. 13; aynı eser içinde Mehmet Ö. Alkan, "Sivil Toplum Kurumlarının Hukuksal Çerçevesi 1839-1945", s. 45.

94 Ersin Kalaycıoğlu, a.g.m., s. 114.
95 Kalaycıoğlu, a.g.m., s. 114.
96 Yücekök, "Türkiye'de Sivil Toplum Örgütleri...", s. 21.
97 Kalaycıoğlu, a.g.m., s. 116.
98 Kalaycıoğlu, a.g.m., s. 116.
99 Alkan, "Sivil Toplum Kurumlarının Hukuksal Çerçevesi 1839-1945", s. 49-51.
100 Baydur, "Devletin Sivil Topluma Baskın Gelmesi ve Kemalizm", s. 196.
101 Baydur, "Devletin Sivil Topluma Baskın Gelmesi ve Kemalizm", s. 196.
102 Baydur, "Devletin Sivil Topluma Baskın Gelmesi ve Kemalizm", s. 196.
103 Alkan, "İstanbul'da Sivil Toplum Kurumları", s. 85.
104 Alkan, "İstanbul'da Sivil Toplum Kurumları", s. 85.
105 Alkan, "İstanbul'da Sivil Toplum Kurumları", s. 87-88.
106 Alkan, "İstanbul'da Sivil Toplum Kurumları", s. 89.
107 Alkan, "İstanbul'da Sivil Toplum Kurumları", s. 94-95.
108 Kalaycıoğlu, a.g.m., s. 115.
109 Kalaycıoğlu, a.g.m., s. 115.
110 Alkan, "İstanbul'da Sivil Toplum Kurumları", s. 92.
111 Alkan, "İstanbul'da Sivil Toplum Kurumları", s. 93.
112 Kalaycıoğlu, a.g.m., s. 115-116.
113 Kalaycıoğlu, a.g.m., s. 116.
114 Kalaycıoğlu, a.g.m., s. 116-117.
115 Baydur, "Devletin Sivil Topluma Baskın Gelmesi ve Kemalizm", s. 197.

116 Baydur, "Devletin Sivil Topluma Baskın Gelmesi ve Kemalizm", s. 195.
117 Baydur, "Devletin Sivil Topluma Baskın Gelmesi ve Kemalizm", s. 198.
118 Alkan, "İstanbul'da Sivil Toplum Kurumları", s. 105-107.
119 Mete Tunçay, Cemil Koçak, Hikmet Özdemir ve diğerleri, Çağdaş Türkiye (1908-1980), İstanbul 1989, Cem Vakfı Yayınlar, s. 33.
120 Mustafa Yılmaz, "Sened-i İttifak'tan Demokrat Partiye Demokrasi İçin Atılan Adımlar", Kök Araştırmalar, Cilt I, Sayı 1 (1999), s. 44.
121 Kalaycıoğlu, a.g.m., s. 117.
122 Kalaycıoğlu, a.g.m., s. 115.
123 Alkan, "Sivil Toplum Kurumlarının Hukuksal Çerçevesi 1839-1945", s. 59-60.
124 1876 Kanun-i Esasi ve 1909'da yapılan değişiklik metinleri için bkz. Rona Aybay, Karşılaştırmalı 1961 Anayasası-Metin Kitabı-İstanbul 1963.
125 Alkan, "Sivil Toplum Kurumlarının Hukuksal Çerçevesi 1839-1945", s. 52-54.
126 Kalaycıoğlu, a.g.m., s. 117.
127 Ahmet Cihan, " Osmanlı'da Modernleşme ve İlmiye Zümresi", içinde: Yeni Türkiye Osmanlı Özel sayısı III, Düşünce ve Bilim, (Mayıs-Haziran 2000), Yıl 6, sayı 33, s. 168-179.
128 Alkan, "İstanbul'da Sivil Toplum Kurumları", s. 108-109.
129 Çaha, "Sivil Kadın" Türkiye'de Sivil Toplum ve Kadın, Vadi yay. İstanbul 1996, s. 99.
130 Alkan, "İstanbul'da Sivil Toplum Kurumları", s. 111.
131 Alkan, "İstanbul'da Sivil Toplum Kurumları", s. 113-114.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
5913 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın