• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Yazarlar
Evliya Çelebi Seyahatnâmesi Işığında Osmanlı Toplum Hayatı / Prof. Dr. Robert Dankoff

Evliya Çelebi (1611-1685) İstanbullu bir Türk'tü. Ailesinin Osmanlı sarayıyla yakın bağları vardı. Büyüyüp olgunlaşırken, sonsuz mesabesinde bir merakla başkentin (İstanbul'un) bütün yönlerini araştırdı ve aynı zamanda Kanuni Sultan Süleyman'ın çok uzaklara kadar yayılmış fetihlerinin hikayelerini ve rivayetlerini adeta içti. Evliya Çelebi, İslam ve Osmanlı bilimleri ve sanatları, özellikle de Kur'an okuma ve müzik konusunda da eksiksiz bir eğitim aldı. Genç bir delikanlıyken güzel sesi ve eğlendirici tarzıyla Sultan'ın dikkatini çekti. Daha sonra, eyaletleri yönetmek üzere başkent dışına gönderilen paşalarla bağlantı kurdu ve onların musahip ve nedimi olarak öykü anlatıcısı, Kur'an okuyucusu ve müezzini, kuryesi, vergi toplayıcısı ya da temsilcisi olarak hizmet gördü ve kendi mesleğini seyyahlık olarak belirledi. Kendisine "Dünya Gezgini ve İnsanoğlunun Ahbabı" (seyyah-ı alem ve nedim-i beni-adem) lakabını uygun gördü. Sonunda da kısa notlarını Seyahatname başlığı altında toplamaya karar verdi.

Bu kitap, İslam edebiyatının -belki de Dünya edebiyatının- en uzun ve en ayrıntılı seyahat kitabıdır. Çalışmanın devasa boyutu, araştırmacıları, onun temel içeriğini sadece listelemenin ötesinde, yapısını analiz etmekten alıkoymuştur. Araştırmacılar, ayırıcı bir özellik olarak, birbiriyle bağlantısı olmayan çok sayıda pasajdan oluşması nedeniyle Seyahatname'ye büyük bir maden olarak yaklaştılar. Evliya Çelebi'nin, İznik ya da Arnavutluk, Bektaşi türbeleri ya da Karagöz eğlenceleri, Kafkasya dilleri ya da Sarı Saltık efsaneleri hakkında neler söylediğini araştıran bilim adamları, kitabın metnini şöyle bir gözden geçirdiler, aradıkları maden damarını buldular, istedikleri maden cevherini çıkardılar ve geri kalanını bir kenara attılar.

Böyle bir yaklaşım, Seyahatname belli bir araştırma programında kaynak olarak kullanıldığı sürece haklı gösterilebilir. Fakat (kolayca kontrol edilebilir çalışmaların ilk önce genel olarak ele alınmasını öngören) başka bir yaklaşım da bulunmaktadır: Her şeyden önce onu bir kaynak olarak değil, fakat bir metin olarak; yani yazarın düşüncesinin bir yansıması olarak görmek, bu yaklaşımın temel dayanak noktasıdır.

Bu, kolay bir iş değildir. En başta metin çok büyüktür. Bundan başka metnin çoğu düzgün bir şekilde yayınlanmamıştır ve günümüze kadar gelen el yazmaları birçok dilbilimsel ve metinsel sorunlar ortaya koymaktadır. Üçüncü bir engel de Evliya Çelebi'nin daldan dala atlayarak ve konu dışına çıkarak anlattığı, kırk yıl boyunca gerçekleştirdiği bir dizi seyahati içeren kitabın metninin düzensizliğidir.

Gerçekte ise Evliya Çelebi anlattıklarına bir şekil verme girişiminde bulunmuştur, bu yüzden çalışmanın yapısını analiz etme yönündeki bir teşebbüs, onun bu yöndeki çabalarını ele alarak başlamak zorundadır. Biz de Seyahatname'nin 10 kitabının şematik bir taslağını vererek işe başlayalım.

Seyahatname'nin Şematik Taslağı

I. Rüya: 10 Muharrem 1040 (Ağustos 1630; yani onun 20. yaş günü). İstanbul'un tarihi ve coğrafi tetkiki. Baştan aşağı Haliç ve Boğaziçi. Dükkanlar; esnaf loncalarının törenleri.

II. Rüya (mukarrer). Seyahatlerin başlaması: 5 Muharrem 1050

(Nisan 1640; yani 30. yaş gününden biraz önce). Bursa; geri döner ve babasının dualarını alır. Trabzon; Kafkasya ve Kırım'daki gazalar: Hanya seferi. Erzurum; Azerbaycan. Celaliler; Varvar Ali Paşa. İstanbul 1058: Sultan İbrahim'in tahttan indirilmesi ve Yeniçeri isyanı. Kara Haydaroğlu destanı.

III. Suriye. İstanbul 1060: Melek Ahmed Paşa'nın sadrazamlığı. Rumeli. İstanbul 1063­65: İbşir Paşa'nın vezirliği ve Melek Paşa'nın Van'a sürülmesi, Evliya Çelebi'nin kaçışı.

IV. Van ve Bitlis. Azerbaycan, Kürdistan, Mezopotamya. /E Musul.

V. Van'a dönüş; Bitlis'ten kaçış. İstanbul 1066. Özü. İstanbul 1068: Kaya Sultan'ın ölümü. Köprülü'yle Celalilere karşı. Eflak, Boğdan ve Erdel seferleri. Bosna. Seydi Ahmed Paşa destanı.

VI. İstanbul 1072: Melek Paşa'nın ölümü. Macaristan. Yenikale'nin terk edilmesi.

VII. Raab (St. Gotthard) Savaşı. Kara Mehmed Paşa'yla Viyana'ya. Kırım, Çerkezistan, Kalmukya. / Azak.

VIII. İstanbul 1077. Yunanistan. Girit: Kandiye seferi. Arnavutluk. İstanbul 1081.

IX. Ege ve Akdeniz sahilleri. Kutsal Topraklar. Hac./ Kahire.

X. Kahire 1083: tarihi ve coğrafi tetkikler. Dükkanlar ve esnaf loncaları. Aşağı doğru Nil: Delta. Yukarı doğru Nil: Sudan ve Habeşistan. Kahire.

Bu taslakta birkaç nokta ön plana çıkmaktadır:

(1) Çalışma boyunca iki örgütleme ilkesi birbiriyle çatışma halindedir: Bir tarafta mekansal ya da coğrafi, diğer tarafta da zamansal ya da kronolojik.

Evliya Çelebi'nin ilk amacı, Osmanlı İmparatorluğu'nun ve onun iç bölgesinin tam bir tasvirini sunmaktı. Bu amacı gerçekleştirmede mekansal ve topografik tetkik daha uygun tarz olarak ortaya çıkmaktadır. Kasaba tasvirleri (evsafı) eserin en karakteristik edebi türleridir. Genellikle aynı şablona uymaktadırlar. Kasabaların tarihi ve idari örgütlenmesi, değişik dillerdeki adları ve etimolojileri ve coğrafi konumları ile başlarlar. İstihkamlara özel önem vererek kasabanın topografyasını tasvire devam ederler. Evlerin, camilerin, medreselerin, okulların, hanların ve çeşmelerin anlatımlarını içerirler. Kasaba mahalleleri ve dini münasebetler; iklim; halkın kılık-kıyafet, davranış ve gelenekleri; özel isimler ve konuşma alışkanlıkları; alimler, şairler, hekimler ve diğer ileri gelenler; pazarlar, dükkanlar, ürünler ve gıda maddeleri; parklar, bahçeler ve piknik yerleri de dahildir. Ve ölenlerin biyografisi ve kıssalarıyla birlikte mezarlar ve türbelerin anlatımıyla sona ererler.

Evliye Çelebi'nin ikinci amacı da seyahatlerinin tam bir arşivini sunmaktı. Bu amacı gerçekleştirmede de seyahatlerinin ve maceralarının ilk elden anlatımı ön plana çıkmaktadır.

Birinci tarz, Müslüman coğrafyacıların mesalik ve memalik geleneğindeki kaynaklara sahip olduğu için kapsamı açısından imparatorluğa hastır. Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi insan coğrafyası, tarih, gelenekler, folklor ve daha başka birçok şeyi ihata etmektedir; fakat bütün bunların hepsi, daha önceden oluşturulmuş formüllere ve koordinatlara uygun düşmeye yatkındır. İkinci tarz, Müslüman seyyahların rahle geleneğindeki kaynaklara sahip olarak kişisel ya da otobiyografiktir. Evliya Çelebi'nin gezileri ve maceraları, belirgin anlatımsal modelleri takip etmektedir, fakat hiciv ya da hayallere doğru kayarak, fıkra tarzında ve tesadüfi olmaya meyillidir. Belli noktalarda, Evliya Çelebi farklı bir kronolojik sıra benimser ki bu, Müslüman analistlerin tarih geleneğine dayanan tarih sırasına göre ard arda olayları sıralamaktır.

(2) Evliya Çelebi'nin seyahatlerinin -hayatının- yörüngesi, imparatorluğun iki büyük metropolü arasında bir yol takip eder: Doğum yeri ve memleketi İstanbul ile hayatının son on yılını geçirdiği ve şaheserinin son düzeltmelerini yaptığı Kahire. Nitekim, I. ve X. kitaplar bu iki şehre ayrılmıştır. Evliya Çelebi'nin İstanbul tasviri şüphesiz şimdiye kadar bu şehir için yazılanlar arasında en iyi rehberdir. Eğer Evliya Çelebi, bize Sultanın önünde geçit töreni yapan İstanbullu ustaların ve tüccarların kapsamlı bir panoramasını anlattığı I. kitabın 270. bölümü dışında hiçbir şey bırakmamış olsaydı dahi, yine de en büyük Osmanlı yazarlarından biri olarak tanınmaya devam edecekti. Aynı konuyu işleyen, on beşinci yüzyılda el-Mekrizi ile on dokuzuncu yüzyılda Ali Mübarek'in dönemi arasında yazılmış bulunan ve Kahire hakkındaki en detaylı ve eksiksiz inceleme olan X. kitap da aynı derecede etkileyicidir (Evliya Çelebi, kendisininkine model olarak seçtiği el-Mekrizi'nin tasvirlerine oldukça aşinaydı.).

I. kitabın 15. bölümünde başlayan, imparatorluk camileri hakkındaki kısım, -aşağı yukarı- 25. bölümde Kanuni Sultan Süleyman ve sonrası saltanatı anlatan kısımla kesilmiştir (bölüm numaraları kesin değildir); bu, kişisel değil fakat tarihsel olan ikinci tür kronolojik düzenlemeye denk düşmektedir. Sadece 195. bölümde şehirdeki anıtlarla ilgili araştırmaya yeniden dönülmüştür. Bu noktada tasvir (evsaf) şablonu kendisini açığa vurmaktadır: Bu şablonda camiler, okullar ve benzerleri hakkında birbirini takip eden bölümler, mezarlarla sona erer. İstanbul'un daha önemli diğer üç bölgesine (Eyüp, Galata ve Üsküdar'a) ayrılan kısımla bir ara verildikten sonra (235-266. bölümler), genellikle İstanbul dışında uzanan imparatorluk bahçeleri ve mesire yerlerinin tasviri ile (evsaf) tasvir şablonuna geri döner. Tüccarları, zanaatkarları, dükkanları ve benzerlerini sona bırakmak, I. kitabın en göze çarpan ayırıcı özelliğidir.

X. kitapta da iki ilke arasında bir çatışma söz konusudur: anıtların mekan içindeki konumunun ele alınmasını da içeren mahalli ya da coğrafi ilke ile eğlence alayı ve hazine kurumlarını içeren Kahire'ye mahsus diğer ilke. Bu ikisi yine, her zaman kesin hatlarla birbirinden ayrılmamıştır. Evliya Çelebi, tipik bir yıl içindeki önemli kutlamaları aklında tutar görünmektedir; ve birden fazla yerde belirttiği gibi; daha ağırbaşlı İstanbullulardan farklı olarak, Kahire halkı kutlama yapmak için her fırsatı değerlendirmekteydi (X 186b9, 213b2).

Bu iki kitap, daha geniş bir çalışmanın çerçevesi görevini görürlerken, aynı zamanda çeşitli açılardan birbirleri için model olarak kullanıldıkları görüntüsünü verirler. Örneğin, Kahire'deki dükkanların ve loncaların tasviri (Kitap X, bölüm 49), buna denk düşen İstanbul hakkındaki bölümlerin (Kitap I, bölüm 270) kısaltılmış ve daha doğrudan bir ifade ile anlatılmış versiyonudur. Boğaziçi ile Haliç boyunca yer alan köyler ve semtlerin ele alınış şekli (Kitap I, bölüm 235-266), Evliya Çelebi'nin Nil'in aşağı ve yukarılarına yaptığı gezilerde (Kitap X, bölüm 65-74) kendi benzerini bulmaktadır; fakat X. kitaptaki anlatımlar kronolojilerle ve bir bütün olarak çalışmanın tamamındaki gezilerle bağlantılıdır.

(3) Tatmin edici şekilde gerçekleştirilmese de (bu en azından birinci kitap için söylenebilir), sadece I. ve X. kitaplar bölümler halinde düzenlenmiştir. Peki 11-IX. kitaplar hakkında ne söylenebilir? Bu kitaplar çerçeve kitaplarda mevcut olan sıkı yapıya sahip olmasalar da, Evliya Çelebi'nin her bir kitaba belli bir şekil verme niyetinde olduğu açıkça ortadadır. On kitabın hepsi de aşağı yukarı aynı boyutta olduğu halde başlayış ve bitiş noktaları gelişigüzel seçilmemiştir. II. kitap, I. kitabın giriş bölümünde çok daha ayrıntılı bir şekilde anlatılan rüyanın tekrar anlatımı ile başlar. Bu, seyahatlerinin ve seyahatlerinin kendisi tarafından anlatımının aynı ortak güdüye dayanması ve ortak amaçları paylaşması dolayısıyla, Evliya Çelebi'nin, Seyahatname'yi bir tek birim olarak tasarladığını açıkça göstermektedir. Bu amaçlar, geleneksel üçlüyü içermektedir: seyahat ("gezip, görme" yani turizm, merakı tatmin etme), ticaret (gelir elde etmek, servet oluşturmak) ve ziyaret (türbe ziyareti ve hac yani dini vecibeleri yerine getirmek) (bkz. II 369b16, VII 72b29, 131b8, IX 3a24, X Q350b5). Bu amaçlar arasında Osmanlı Devleti'ne hizmet etmek, patronlarına ve dostlarına övgüler düzmek, kendi zamanındakilere - ve sonraki nesillere - bilgi ve eğlence sağlamak da sayılabilir. Evliya Çelebi'nin İstanbul dışına ilk kaçışını eski başkent Bursa'ya gerçekleştirmesi ve Kahire'ye yerleşmeden önceki son yolculuğunda Hac için Mekke'ye gitmesi oldukça anlamlıdır; yine Hac yolculuğuyla ilgili anlattıkları vade mecum'dur (yani başucu kitabı niteliğindedir). İstanbul'dan hac için yola çıktığı sırada (IX. kitabın başı), uzun yıllar önce ölen babası ile eski hocası Evliya Efendi'nin kendisine görünerek bir an evvel gitmesini tavsiye ettikleri, diğerine göre çok daha kısa olan bir rüya gördü (IX 2a27). Bu rüya, II. kitap başlarken anlatılan rüyanın mukarrerine paralel olacak şekilde düzenlenmiştir.

Kırk yılı aşkın süre devam eden seyahatlerinde tekrarlar ve kesişmeler olsa da, onun bu seyahatleri anlatımı, tutarlı ve birbiriyle ilişkili olacak şekildedir. VI. kitabı "Macaristan", VII. kitabı "Almanya", VIII. kitabı "Yunanistan", IX. kitabı "Hac" başlıklarıyla nitelendirmek yanlış bir hareket olmayacaktır. Genelinde coğrafi ve tanımlayıcı ögelerle gölgelenmiş olsa da, insan unsuru ön plana çıkmıştır. Kitapların destanlarla sona ermesi rastgele yapılan bir şey değildir: II. kitapta Celali isyancısı ve eşkiya Kara Haydaroğlu ile V. kitapta cesur ve trajik komutan Seydi Ahmet Paşa'nın sıra dışı yaşam ve ölümleri; ya da III. kitapta Evliya Çelebi'nin tehlikeli baş vezir İbşir Paşa tarafından tehdit edilmesinden sonra kendisinin İstanbul'dan maceralı kaçışı bunun örnekleridir. Kısaca Seyahatname'nin 10 kitaba bölünmüş olması basit mekanik bir bölümlendirmeyi temsil etmez.

* * *

Eğer İstanbul, Evliya Çelebi'ye olduğundan çok daha büyük ve önemli görünüyor idiyse, bu sadece Osmanlı başşehri olmasından kaynaklanmıyordu. İstanbul, aynı zamanda onun kişiliğinin şekillendiği yılların ortamını oluşturmaktaydı, bu yüzden de coğrafi açıdan olduğu kadar kronolojik açıdan da ön planda yer almayı hak etmekteydi. Seyahatname bir dereceye kadar otobiyografik bir nitelik taşısa da, Evliya Çelebi'nin doğumuyla başlamamaktadır, fakat başlangıç olarak onun bir seyahatçi olarak doğumunu almaktadır: başlangıç yirminci doğum gününde gördüğü rüyadır ki, o rüyada Evliya Çelebi Peygamber'den şefaat isteyeceğine dil sürçmesiyle seyahat istemiştir; Peygamber de ona her ikisini ve artı olarak ziyareti, yani "dervişlerin ve Peygamberlerin türbelerini" ziyaret etmesi imkanını bağışlamıştır (I 7b6-7). Kitabın 55. bölümüne kadar onun doğum tarihini öğrenme imkanımız bulunmamaktadır; burada açıklanan onun doğum tarihi 10 Muharrem 1020, yani 25 Mart 1611'dir. Diğer kitaplarda olduğu gibi I. kitabın başka yerlerinde de seyahat arzusu onu kuşatmadan önce başkentteki hayatı konusunda çok şey öğrenebilmekteyiz.

Ailesinin evi babasının kuyumcu dükkanının bulunduğu bölgenin yakınındaydı. Evliya Çelebi'nin anlattıklarından, onun ilk eğitiminin, Unkapanı Çarşısı'nda bulunan babasının dükkanında ve bu dükkanın çevresinde gerçekleştiği izlenimi edinmekteyiz. O şöyle demektedir:

Dükkanımızdaki kuyumculardan birisi Simyon adındaki bir kafirdi. O Yanvan tarihini yüksek sesle okur ve ben onun anlattıklarını dinler ve hafızama kaydederdim. Çocukluğumdan itibaren onun etrafında dolanırdım, yaşıma göre çok zeki olduğum için de akıcı bir şekilde Yunanca ve Latince öğrendim. Ben ona Şahidi lügati konusunda ders verdim, o da bana Amalikalar ve Nuh'un oğlu Şem'e kadar Roma imparatorlarının atalarıyla ilgili bilgi içeren Büyük İskender tarihi konusunda ders verdi (I 23a15).

Evliya Çelebi, arada çocukluğu ve ilk eğitimiyle ilgili hafızasında kalmış kırıntı niteliğinde bilgiler vermektedir. Bu bilgiler şunları içermektedir:

⦁ (İstanbul bölgesi içindeki) Karaman'da bulunan Sadizade Efendi'nin Kur'an okulunda 11 yıl eğitim gördüm, orada İbn-i Kesir'in Yedi'sini ve Şatibiyye'yi bitirdim (I 107b2).

⦁ (Sultan Selim haziresi içinde bulunan Mustafa Efendi Türbesi'yle ilgili olarak) her sabah okul yolunda yanından geçerken ruhuna Fatiha okudum (I 109a3).

⦁ (Tire'deki Ferişteoğlu Türbesi'yle ilgili olarak) Çocukken Ferişte'nin lügatini çalıştım. "Hubz ekmektir, kubl öpücüktür," tarifleriyle başladığı için ekmeğin nasıl yendiğini ve insanların nasıl öpüldüğünü bu kitaptan öğrendim. Bu yüzden onun için dua ediyorum (IX 84b29).

⦁ Her Cuma, Çarşamba Pazarı'ndaki Tavasi Mehmed Ağa Camii'nde Yahya Efendi tarafından Peygamber'in ruhu için okunan mukabelelere katılırdım. Yahya Efendi o caminin baş müezziniydi, devir ve na't okurdu (I 74a6).

⦁ (Şeyhülislam Hamid Efendi ile ilgili olarak) İstanbul'da Fil Yokuşu'nda bir camisi ve medresesi bulunmaktaydı. Ben de bu medresede öğrencilik yaptım ve Dersiam Ahfeş Efendi'den yedi yıl boyunca değişik bilim dersleri aldım (I 121b21).

⦁ (Cinci Hoca'yla ilgili olarak) Safranbolu kasabasında Şeyhzade olarak isimlendirilen bir din bilimi öğrencisiydi (suhte). Başşehre geldi ve Unkapanı'nda Fil Yokuşu'nda Hamid Efendi Medresesi'nde eğitim gördü. Ben Ahfeş Efendi ile Molla Cami'yi okurken ve İbn-i Hacib'in Kafiye'sini incelerken, o da benim öğretmenim Ahfeş Efendi'yle Kitab-ı Izzi'yi okuyordu (I 78a27; II 370a12).

⦁ (Katibzade Zeynelabidin'in Vefa Camii'ne vakıf olarak bıraktığı kitaplarla ilgili olarak) Mülteka ile Kohistani'yi kütüphaneciden aldım ve okudum (I 108b2).

⦁ (Seyyid Mahmud Efendi = Hüdayi ile ilgili olarak) onunla sohbet etme şerefine nail oldum, o beni bu-reşidi hırkasının eteğiyle örttü. O aynı zamanda beni manevi oğlu ilan etti. Onun sayısız bilgi dolu hutbelerini dinledim ve tavsiyelerine muhatap oldum, onun mübarek elini öpmüş olmaktan dolayı gurur duyuyorum (I 144a. sayfa kenarı).

Okuldaki dersleriyle meşgul olmadığı zamanlarda Evliya Çelebi başka zanaatçıları gözlemlemek ve büyük imparatorluk camilerini öğrenmek için başşehrin değişik kısımlarında maceralı gezilere çıkardı. Babasının mesleğinin en önemli olaylarından bir tanesi, Kanuni Sultan Süleyman'ın Kanun'una göre her 20 yılda bir kere düzenlenen kuyumcu esnaf loncalarının 10 gün süren şenliğiydi. Kağıthane'nin eğlence yerlerinde düzenlenirdi. Evliya Çelebi kuyumcubaşızade olarak bu şenliğe üç kere katıldığını ve Sultan IV. Murad'ın sultanlığı zamanında padişahın elini ilk olarak kendisinin öptüğünü iddia etmektedir (I 186a17).

Evliya Çelebi açısından özel önem taşıyan kişilerden biri, ona Kur'an okumasını öğreten Evliya Mehmed Efendi'ydi. Genel olarak Evliya Çelebi'nin, hocası Evliya Mehmed Efendi'den dolayı "Evliya" ismini aldığı varsayılmaktadır. Fakat bu sadece bir tahmindir; Evliya Çelebi yazılarının hiçbir yerinde başka bir ismi olduğu konusunda en küçük bir imada bile bulunmamaktadır. Onun tam ifadesine bakılırsa, kendisi Evliya Mehmed Efendi'nin manevi evladıdır (VI 47a32). Başka bir pasajda, aynı ilişki Sultan Ahmed'in diğer dini konulardaki danışmanı Üsküdari Mahmud Efendi için öne sürülmektedir (V172a23).

Evliya Çelebi bazı zamanlar saraya babasıyla birlikte giderdi. 27 Şevval 1041'de (17 Mayıs 1632'de), Sultan Murad'ın saraydaki gözdesi Musa Çelebi'yi öldüren kanun kaçaklarına ve eşkıyalara yardakçılık yapmaktan dolayı eski Sadrazam Recep Paşa idam edilirken Evliya Çelebi hazır bulunmuştu (I 67b6). 1634'te babası Revan seferine katılma emri aldığında da Evliya Çelebi sarayda hazır bulunmuştu (I 67b19).

Ramazan'ın Kadir Gecesi'ne denk gelen günlerinde üç gece boyunca Aya Sofya'da özel törenler düzenlenirdi. 1045 (1636) yılındaydık. Evliya Efendi nezaretinde Kur'an hıfzını bitirmiştim ve Şatibi'nin kitabına göre yedi kıraate iyice hakim olmuş, on kıraate de başlamıştım. O yılın Kadir Gecesi günüydü. Rahmetli babam Derviş Mehmed Ağa'nın teşvikiyle Teravih namazından sonra Kur'an'ı baştan sona okumaya başlamıştım. Aya Sofya'da müezzin mahfilinde Habeşli Bilal'ın makamında oturuyordum ve Kozbekçi Mehmed Ağa ile silahtar Melek Ahmed Ağa odaya girdiklerinde Enam suresini yeni tamamlamıştım. Bu büyük meclisin tam ortasında başımın üstünde bir altın Yusufi taç duruyordu.

"Gel" dediler, "Saadetli padişahımız seni görmek istiyor."

Elimden tuttular ve beni Gazi Murad Han'ın huzuruna çıktığım ve onun güzel simasına müşerref olduğum saray odasına götürdüler. Yeri öptüm ve karşılıklı selamlaştık. Çok belli olacak şekilde gülümsedi ve "kaç saatte Kur'an'ın tamamını okuyabilirsin? "

"Padişahım," dedim, "eğer acele edersem yedi saatte bitirebilirim, fakat herhangi bir hata yapmamak için daha yavaş şekilde okursam Allah'ın izniyle sekiz saatte bitirebilirim."

"Allah'ın izniyle," diye tekrarladı Sultan, "daha yeni vefat eden Musa Çelebi'nin yerine gözdem (musahibim) olacaksın ve kendini ispatlama şansı bulacaksın." Elimi 623 tam Lira eden altınlarla doldurdu.

O zaman 20 yaşında acemi ve sıska bir delikanlıydım. Fakat iyi eğitim görmüştüm ve kendilerine onda biri mesabesindeki Kur'an parçaları (aşr) ve Peygamber'e methiyeler (na't) okuduğum bazı vezirlere, vekillere ve şeyhülislamlara arkadaşlık yaptığım için sarayda nasıl davranıldığının tecrübesini kazanmıştım.

Murad Han Aya Sofya'daki cemaatten meşaleler ve fenerler eşliğinde ayrıldı. Ben de bir ata binmiş olarak Selvi Kapısı'ndan saray alanına girdim. Sultan hasodasına giderken hükümdarlık esvap odasından bir kaftanla taltif edilmek üzere beni hasodabaşına teslim etti. Kendisi de harem bölümüne doğru yürüdü. Ertesi sabah esvapçıbaşı Hadım Sefid Ali Ağa'ya götürüldüm ve hükümdarlık esvap odasının önünde bulunan ağalar için ayrılan dairede bana bir oda verildi.

Turşucu Ahmed Ağa lalam, İbrikçi Mehmed Efendi hat ustam, padişahın gözdesi manevi babam Derviş Ömer Gülşeni müzik öğretmenim, Dersiam Kiçi Mehmed Efendi Kafiye kitabını okumada gramer eğitmenim ve eski hocam Evliya Efendi de Kur'an okumada hocam olarak tayin edildi; Evliya Efendi beni bütün kalbiyle tebrik etti. Hükümdarlık hamamının yanında bulunan yazı odası adı verilen yerde sürekli şarkı söyleyerek gece gündüz müzik icra ettik.

Bazen beni samur kalpaklar içindeki iç oğlanları gibi giydirirlerdi. Ben genellikle anne tarafından akraba olduğum için hükümdarlığın kılıç taşıyıcısı Melek Ahmed Ağa ile sohbet ederdim. O beni kanatlarının altına aldı ve benimle her açıdan ilgilendi. Takvimci İbrahim Efendi ve hattat Hasan Paşa'yla birlikte sarayın haremine girmemi sağlayan da Ahmed Ağa'ydı (I 68b31 - 69a24).

Evliya Çelebi, Sultan'ı nasıl eğlendirdiğini ve onun iltimasını nasıl kazandığını şöyle anlatmaktadır:

Bu uzun dönem boyunca sık sık Sultan'ın huzuruna kabul edildim. O kadar Sultan'la tanışık hale gelmiştik ki, Sultan ne zaman biraz hüzünlense bütün gözdeleri hemen beni çağırır ve bir şekilde beni onun huzuruna çıkarmayı başarırlardı. Beni görür görmez gülümser ve "bakın" derdi "keder defedicisi geldi!" Allah bana hazır cevap bir dil ve konuşma yeteneği bahşetmişti. İrticalen hiç takılmadan konuşur ve hiç dur durak bilmeksizin fıkralar patlatırdım. Sultan istemediği sürece de bir fıkrayı asla tekrar etmezdim. Benim Karahisari tarzındaki hat çalışmalarıma da çok rağbet ederdi; şu an bile onlardan birkaç tanesi haremde asılı bulunmaktadır. Gerçekten bütün bilimlerde yetenekliydim ve her zaman da Padişah'ın iltifatlarını ve hediyelerini keyifle kabul ederdim... (I 71a20-27).

1638'deki Bağdat Seferi'nden hemen önce onun hayır duasını aldım ve haremden, günde 40 akçe aldığım sipahi ocaklarına terfi ettim (I 73a22).

O yıl içinde IV. Murad, Bağdat seferi için yapılan hazırlık çerçevesinde İstanbul'un bütün loncalarının kendi huzurunda düzenlenen geçit törenine katılmalarını ve şehrin bütün binalarının ve dükkanlarının envanterinin çıkartılmasını emretmişti. Bağdat'ın fethinden ve Sultan'ın zafer içinde geri dönüşünden sonra bu envanter Melek Ahmed Paşa'nın eline geçti. Evliya Çelebi ondan bu envanteri ödünç aldı ve Seyahatname'nin I. kitabının esas kısmı niteliğindeki 270. bölümde İstanbul loncalarını uzun uzun anlatırken bu envanteri temel olarak kullandı (I 151b-215b).

* * *

II. kitabın başında Evliya Çelebi her zaman seyahat etmek ve Hacca gitmek istediğini, fakat aile sorumluluklarından kaçamadığını söylemektedir (II 220b14). I. kitaptaki rüyaya da atıfta bulunmaktadır. Nihayet 27 Nisan 1640'ta (30. yaş gününün arifesinde) Evliya Çelebi ailesine haber vermeksizin İstanbul'dan ayrıldı ve bir arkadaşıyla birlikte Bursa'ya gitti. Geri döndüğünde yine Peygamber'i rüyasında görmesine atıfta bulunarak bu defa İzmit için yola düşmeden önce babasının hayır duasını almayı ihmal etmedi (II 242a5).

Bu kısa gezintiler onun sadece iştahını kabarttı. Ağustos 1640'ta Ketenci Ömer Paşa, babasının himayesinde Trabzon valisi olarak atandı, Evliya Çelebi de onun maiyetinde bu vilayete hareket etti (II 244b35). Bir kere Trabzon'a vardıktan sonra Evliya Çelebi Kafkasya'yı baştan başa kat ederek Kırım'a giden bir askeri birliğe katıldı. Karadeniz'de bindiği geminin fırtınaya yakalanıp batması da dahil olmak üzere birçok macera yaşadıktan sonra 1642 yılında İstanbul'a geri döndü. Gemisinin batmasının onun seyahatlerini olumsuz etkilediği anlaşılmaktadır; bir daha Karadeniz'de asla gemiye binmeme yemini etti (II 268a34) ve gümrük müfettişlerine imamlık yaparak birkaç yıl boyunca memleketinde kaldı (1645'te Hanya Seferi'ne şahit olmak için Girit'e gittiğini iddia etmektedir, fakat bu çok şüpheli görünmektedir.). Ağustos 1646'da vilayet görevine çıkacak başka bir akraba buldu -Erzurum valiliğine atanan Defterdarzade Mehmed Paşa- ve gümrük katibi, baş müezzin ve musahip sıfatlarıyla onun maiyetine katıldı (II 276a7). Bir kere Erzurum'a vardıktan sonra da Paşa onu Tebriz'in Safevi valisine elçi olarak gönderdi, bu sıfatıyla Evliya Çelebi Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan'ı dolaştı.

Kasım 1647'de Defterdarzade, görevinden alındığını ve kendisine Kars'a gitme emri verildiğini öğrendi. Yaklaşık aynı zamanda -başka kaynaklarda Vardar Ali Paşa olarak anılan- Varvar Ali Paşa (Sivas vilayetinin görevden alınmış valisi), Sultan Deli İbrahim'in aşırılıklarından ve Sultan'ın dalkavuğu Sadrazam Hezarpare Ahmed Paşa'nın aşırı taleplerinden iğrendiği için devlete isyan etmişti ("Celali" isyanı). Şimdi Varvar, Defterdarzade'ye kendisiyle güçlerini birleştirmesini teklif ediyordu. Bunun üzerine Defterdarzade, Kars'a gitme yerine özel bir ordu kurdu ve İstanbul'a doğru yürüyüşe geçti.

Evliya Çelebi, Celalilerle ilgili olarak oldukça sempatik görüşler ortaya koymakta ve kendisinin onların faaliyetlerine katıldığını gizlememektedir. Kendisi haberci olarak hizmet görmüş ve hatta kendi hisabına bakılırsa düzensiz ordu birlikleri bile toplamıştı. Çorum ve Ankara'da, Defterdarzade ve maiyetindekilerin üç gün kalmalarına izin veren kasaba ileri gelenleriyle (ayanla) görüşmeler yapılmasına yardımcı oldu. Nihayet Defterdarzade ile Varvar Ankara dışında güçlerini birleştirdiler. Fakat orduları, Bab-ı Ali tarafından isyanı bastırmak üzere gönderilen İbşir Paşa'nın güçlü ordusunun sürpriz saldırısı sonucunda yenilgiye uğradı. Anlaşıldığına göre İbşir Paşa da Evliya Çelebi'nin akrabasıydı ve onun gözdelerinden biriydi. İbşir Paşa, Varvar'ı öldürttü, fakat Evliya Çelebi'nin aile ilişkilerine dikkat çekmesinden sonra Defterdarzade'yle uzlaşma yoluna gitti. Kendisine gelince, Evliya Çelebi sadece seyahat hatırı için isyancılarla iyi geçindiğini söyleyerek aman diledi (II 366a27).

Babasının ölüm haberini alınca Evliya Çelebi Temmuz 1648'de işlerini düzene koymak üzere İstanbul'a döndü ve burada İbrahim'in tahttan indirilmesine ve yerine IV. Mehmed'in geçişine şahit oldu. Eylül ayında da özel imamı ve başmüezzini olarak Vali Silahdar Murtaza Paşa ile Şam yoluna düştü (II 372b3, III 4b8). Bir yıl sonra Murtaza Paşa Sivas'a atandı, Evliya Çelebi de onunla oraya gitti, fakat Mayıs 1650'de Paşa görevden alındı. Evliya Çelebi Temmuz ayında İstanbul'a döndü ve yenice Bağdat valiliğine yeniden atanmış olan diğer akrabası Melek Ahmed Paşa'ya intisap etti. Ancak başkentten ayrılmalarından önce Melek Paşa sadrazamlığa atandı ve bu yüzden Evliya Çelebi, Melek Paşa görevinden uzaklaştırılıncaya ve Özi'ye atanıncaya kadar bir yıl boyunca İstanbul'da kaldı (III 104b18).

Bundan sonra 12 yıl boyunca Evliya Çelebi neredeyse sürekli olarak Melek Paşa'nın hizmetinde bulundu; onunla birlikte Özi, Silistre, ve Sofya'ya gitti ve 1653 yılında İstanbul'a geri döndü. Burada Melek Paşa, İbşir Paşa Halep'ten dönünceye kadar sadrazam vekili olarak vazife gördü. 1655 yılında (IV. kitabın başı) Evliya Çelebi yine Melek Paşa'nın yanında yer alarak onun yeni görev yeri Van'a gitti; Melek Paşa'nın Bitlis'teki isyancı Abdal Han'a karşı düzenlediği sefere katıldı ve yine elçi olarak Tebriz'in Safevi valisine gönderildi. Bundan sonra Evliya Çelebi Bağdat'a seyahat etme ve Van'a Mayıs 1656'da dönecek şekilde Mezopotamya ile Kürdistan'da kapsamlı bir gezintiye çıkma fırsatı buldu (V. kitabın başı). Bitlis'te birikmiş borçları toplamak için bulunan Evliya Çelebi, Melek Paşa'nın görevden alındığını haber alan kızgın Abdal Han sürgünden geri dönünce dramatik bir kaçış gerçekleştirmek zorunda kaldı. Melek Paşa yeniden Özi'ye atandı; Evliya Çelebi de onun kafilesiyle birlikte Mayıs 1657'de Transilvanya'nın Rakozi Prensi II. George'a karşı düzenlenen Polonya seferine katıldı ve bu yılın daha sonraki aylarında Azak'ın Kazaklar tarafından kuşatılmasının püskürtülmesine yardım etti. 1658'de İstanbul'a geri döndüklerinde Melek Paşa, sevgili karısı Sultan IV. Murad'ın kızı Kaya Sultan'ın ölümüyle derin bir sarsıntı geçirdi.

Melek Paşa Mart 1659'da Bosna valiliğine atandı, fakat Evliya Çelebi'nin Paşa'nın başka hizmetlileriyle arası bozulmuştu, bu yüzden o da Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa'nın hizmetine girdi. Köprülü ve Sultan IV. Mehmed'le birlikte Batı Anadolu'daki Celali isyanlarına karşı düzenlenen seferlere katıldı ve Sultan için av hayvanları toplamak üzere Bozcaada/Tenedos'a gönderildi. Ekim 1659'da Edirne'deki saraya döndü (V 100a15). Bundan sonra da 1660 yazında Saraybosna'da Melek Paşa'ya tekrar katılmadan önce Moldavya ve Eflak seferlerine ve Transilvanya'da Varat'ın kuşatılmasına katıldı. Melek Paşa onu, Venediklilerin elinden bir Türk esirini fidye karşılığında kurtarmak üzere Split'e ve yine Hersek Valisi Miklos Zrınyi'nin elinden başka bir Türk esirini fidye karşılığında kurtarmak üzere Hırvat sınırına gönderdi. Ocak 1661'de Evliya Çelebi Melek Paşa'yla birlikte onun vali olarak atandığı Sofya'ya gitti, fakat Melek Paşa kısa zaman sonra Transilvanya seferine katılması yönünde emir aldı, bu da Evliya Çelebi'yi Macaristan'a getirdi (VI. Kitabın başı). Melek Paşa Şubat 1662'de sadrazam vekili olmak ve Sultan I. Ahmed'in yaşlanmakta olan kızı Fatma Sultan'la evlenmek üzere Şubat 1662'de Transilvanya seferinden geri çağrıldı. İstanbul'a dönmeden önce Evliya Çelebi Paşa'nın bazı borçlarını toplamak üzere Arnavutluk'a gönderildi. Melek Paşa'nın Fatma Sultan'la uygunsuz evliliği fazla sürmedi ve paşanın o yıl içinde ölümüyle sona ermiş oldu.

Patronsuz kalmış olsa da, Evliya Çelebi akraba bağlantılarının olmamasından sevinç duydu (VI 49a24). Bir sonraki yıl Almanya seferine katıldı. Macaristan'daki Uyvar'ın başarılı bir şekilde kuşatılmasından sonra, Evliya Çelebi, 40.000 Tatarla birlikte Batı Avrupa'ya doğru yürüdüklerini ve bütün bu olaylar 1663 yılının 12 ile 22 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek şekilde Amsterdam'a kadar vardıklarını iddia etmektedir (VI 125b-130a)! Daha gerçekçi olmak gerekirse Evliya, Macaristan'daki diğer birkaç sefere katıldı ve bir misyon çerçevesinde Dubrovnik'e gitti.

1664 yılının yazında Evliya Çelebi Raab ya da St. Gotthard Savaşı'nda Osmanlı ordusunun yenilmesine şahit oldu (VII. kitabın başı). Bir sonraki yılın Nisan ayında Evliya Çelebi, Kara Mehmed Paşa'nın Viyana elçiliğine gönderilmesinde ona refakat etti. Bundan sonra Haziran ayında bir kere daha Batı Avrupa'ya gittiğini iddia etmektedir (VII 73a31), fakat bu da bir uydurmadır. Gerçeğe daha uygun olan ise şudur: Polonya ve Rusya saldırılarında Mehmed Giray Han'ın Tatarlarına katılmadan ve dönüşte Kırım'a uğramadan önce Transilvanya ve Macaristan'daki kaleleri teftiş etmekle görevlendirildi. Kışı Bahçesaray'da geçirdikten sonra Han'ın beraberinde 1666 ilkbaharında Dağıstan yollarına düştü, yazı da güney Rusya'daki Çerkezistan'da ve Kalmukların topraklarında geçirdikten sonra Ocak 1667'de Azak'a döndü.

Geriye dönüşte karadan seyahat ederek Sadrazam Mustafa Paşa'ya rapor vermek üzere Edirne sarayına uğradı ve nihayet Mayıs 1667'de İstanbul'a geri döndü (VIII. kitabın başı). Bir hafta içinde kölelerinden altı tanesinin salgın hastalıktan öldüğünden ve Rusya'da şiddetli soğuktan dolayı göz problemlerine maruz kaldığından şikayet etmektedir. O yılın sonuna gelindiğinde yine İstanbul'dan bıkmıştı, Girit seferine katılmaya karar verdi. Çerkezistan'da ele geçirdiği bazı atmaca kuşlarını Sultan IV. Mehmed'e sunmak üzere yine Edirne'ye uğradıktan sonra Yunanistan'ı dolaşmak üzere yola çıktı. Oradan da Kandiye kuşatmasına ve Eylül 1669'da Girit'in sonunda Osmanlılar tarafından fethedilmesine katılmak üzere Korint'ten Hanya'ya geçti. Bir sonraki yıl Mora'daki Manya'nın ele geçirilmesinden sonra Osmanlı komutanı Ali Paşa, Evliya Çelebi'yi bir görevle Arnavutluk'a gönderdi. Evliya Aralık 1670'te memleketine döndü.

"Altı ay İstanbul'da kaldım, bir hapishane gibiydi" (IX. kitabın başı). Mekke'ye Hac ziyaretinde bulunma niyetini gerçekleştirmek için rüyasında rahmetli babasından ve hocası Evliya Efendi'den izin aldıktan sonra, Mayıs 1671'de oldukça büyük bir maiyetle yola çıktı. Batı ve Güney Anadolu'dan fazla acele etmeden sakin bir şekilde geçti. Sakız, İstanköy ve Rodos adalarına uğradı, fakat Kıbrıs'a geçme teşebbüsü kafir kalyonları tarafından engellendi, o da karadan yoluna devam ederek Ocak ayında Kudüs'e, Şubat ayında da Şam'a ulaşarak orada bir kervana katıldı. O seneki Hac mevsimi -Zilhicce 1082 H.- Nisan 1672 tarihine rast gelmekteydi. Evliya Çelebi'nin seyahatle ilgili anlattıkları oldukça kapsamlıdır. Hac törenlerinden sonra Evliya Çelebi'nin 25 Nisan'da Mekke'den ayrılan Mısır hacılarına katılmasına izin verildi. Evliya Çelebi, tam zıddı olacak yerde, Suriye kervanıyla Mekke'ye hızlı bir şekilde, Mısır kervanıyla Mısır'a ise yine hızlı bir şekilde seyahat etmiş olmaktan dolayı üzgündü (IX 375b23). 3 Haziran'da Kahire'ye vardı, orada Osmanlı valisi İbrahim Paşa kendisine kiralık bir oda ve resmi bir görev verdi (IX 387a4, X 2b9).

Kahire'yi oldukça geniş bir şekilde tasvir ettikten sonra, -ki bu, birçok bakımdan I. kitapta İstanbul'u tasvir etmesiyle paralellikler taşımaktadır- Evliya Çelebi, Nil nehri boyunca, önce aşağı doğru İskenderiye'ye ve sahile kadar, daha sonra da yukarı doğru Habeşistan, Suakin, Kızıldeniz ve Fayyum'a düzenlenen yan gezilerle birlikte, Sudan'daki Func Krallığı'na kadar gerçekleştirdiği ziyaretleri anlatmaktadır. Bu ziyaretlerden başka, hayatının son yıllarını Kahire'de geçirdi; buradaki olayları 1683 yılına kadar anlatmakta ve sonunda 51 yıllık seyahat döneminden sonra köşeye çekildiğini açıklamaktadır (X 450b26).

* * *

Yukarıda anlatılanların ortaya koyduğu gibi, Evliya Çelebi'ye teşvik, iş ve koruma sağlayan -Sultan, saray görevlileri, babası gibi zanaatçılar, askeri liderler, dayısı Melek Ahmed Paşa gibi devlet adamları ve diğer yöneticiler, din adamları (ulema) ve edipler de dahil olmak üzere- Osmanlı elitiydi. Ne zaman bir seyahatten dönse, maceralarını anlatacak bu elite mensup bir kişi bulabilmekteydi. Bu çerçevede Mayıs 1656'da Kürdistan, Irak ve İran'ı içeren sekiz aylık bir seyahatten Melek Paşa'nın maiyetine döndüğünde şunları anlatmaktadır:

Gece gündüz bir an bile olsa devletlim Melek Paşa'nın yanından ayrılmıyordum. Sekiz aylık seyahatim konusunda, gördüğüm büyük kaleler ve eski şehirler hakkında, acaib ve garaibler, her bölgenin durumu, gelişip gelişmedikleri, harap olup olmadıkları ve buralarda adaletin nasıl sağlandığı, bütün bu konularda bana sorular sordu. Ona yarenlik, yoldaşlık (nedimlik edüp) yaptım; geceler gündüzlerden daha az eğlenceli değildi (V 5a26).

Özi'ye ve batı Karadeniz bölgesine Ekim 1659'da gerçekleştirdiği seyahatinden İstanbul'a dönerken, o zamanda başşehir olan Edirne'ye uğramıştı:

Bütün devlet adamlarıyla ve asillerle oturdum ve o kış dönemi boyunca efendi ve devletlilerimle beraber oda sohbetlerine katıldım. Geçtiğim kasaba ve köyleri, gezdiğim kaleleri anlatarak onlara hoşça vakit geçirttim; gece gündüz samimi bir şekilde sohbet ettik (V 100a19).

Sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa'nın komuta ettiği Macaristan'daki Almanya seferi sırasında Evliya Çelebi seyahatlere çıktı ve dönüşünde hikayelerini oradakilere anlattı. Böylece Ekim 1663'te Tatarlarla Batı Avrupa saldırılarından döndükten sonra (ancak bu büyük oranda uydurmadır) Evliya Çelebi ilk olarak hüzünlendi, çünkü Sadrazam Tatar reislerine ve bazı Osmanlı görevlilerine hilat verirken ona "bir yılan derisi bile" vermemişti. Sonra Sadrazam onu tanıdı:

"Hey, bu Evliya değil mi?"

"Evet devletlim, gerçekten odur," diye yanıt geldi.

"O da sefere çıktı mı? Bakın nasıl da Tatarlaşmış! Doğrusu o hikayecilerin anasıdır (ümmülahbar). Haydi Lokmanın hikmetlerini araştıralım. Çağırın onu buraya!"

Bana altın işlemeli hilatı giydirdi, 50 altın verdi ve sarığıma sorguç taktı. Ben de buna karşı onun asil elini öptüm ve ona dualar yağdırdım...

"Şimdi git," dedi, "çok yorgunsun. Akşam geri gel ve bu şanlı gazaların hikayesini bize anlat."

"Elbette devletlim," diyerek çadırdan çıktım (VI 130a18).

Haziran 1664'teki Yenikale / Zerinvar Kuşatması sırasında bir saldırı seferinden döndükten sonra da Evliya maceralarından bazısını Sadrazam'a anlattı (VI 187a22). Bir sonraki yıl Batı Avrupa seyahatinden (büyük oranda uydurmadır) sonra da Osmanlı toprağına adımını attığı andan itibaren kendisini dinleyenlere hoşça vakitler geçirtti (VII 77a6).

Birkaç yıl sonra bu defa Evliya Çelebi'yi dinleyen kişi Sultan'ın kendisiydi. Sultan IV. Mehmed, av merakını tatmin etmek ve aynı zamanda İstanbul'u kırıp geçiren salgın hastalıktan kaçmak için Edirne'de kendisine saray yaptırmıştı. 1667 yılının Mayıs ayında, Evliya Çelebi Kırım ve Kafkasya'ya gerçekleştirdiği gezisinden dönerken, Sultan'ın vekili Kara Mustafa Paşa'ya rapor vermek üzere önce Edirne'ye uğradı ve O'na, Sultan'a sunulmak üzere Çerkezistan'da yakaladığı şahinleri getireceğine dair söz verdi (VIII 203a8-15). Ondan sonra İstanbul'a evine döndü, ki orada bir hafta içinde salgından dolayı kölelerinden altı tanesinin öldüğünü belirtmektedir. Aralık ayının sonunda Girit'e doğru yola çıkarken tekrar Edirne'ye uğradı.

Sultan'ın vekili Kara Mustafa Paşa'ya gittim ve ona daha önceki görüşmemizde benden istediği şahinleri verdim. Bunun üzerine telhisçiye en muhteşem kuşlardan iki tanesini saadetli Padişah'a götürmesini emretti. Bütün kuşçubaşları ve saray avcıları kuşların büyüklüğüne ve güzelliğine o kadar hayran kaldılar ki, böylelerini hiç görmediklerini söylediler. "Bunları kim getirdiyse ona daha fazla getirmesini söyle" diye haykırdı Padişah. Sultan'ın vekili bu yüce buyruktan beni haber ettiğinde, daha fazla olmadığına dair yeminler ettim, fakat bu durumdan kolayca kurtulamadım. Sonunda Sultan'ın vekiline Çerkezistan'da ölmüş olan kuşların kanatlarını ve kuyruklarını gösterdim. Onlarla birlikte beni saraya götürdü, ben de saygılı bir şekilde onları Padişah'a sundum ve kuşların Çerkezistan'da donduğunu ve başka hiç kuşumun olmadığını anlattım. Bu yolda bir de yemin ettim.

Allah selamet versin, Vani Efendi söze başlayarak şöyle dedi: "Sultanım, Erzurum'daki günlerimizden ve onun Melek Ahmed Paşa'ya hizmet verdiği günlerden beri ben bu Evliya Çelebi'yi tanımaktayım. O, özü sözü doğru, dünya seyyahı ve insanlığın dostu olan sizin sadık bendelerinizden biridir. Eğer elinde başka şahin olsaydı, kesinlikle Padişahımızdan esirgemezdi."

"Evet, onu ben de biliyorum" diye cevapladı Sultan. "Ben çocukken Kaya Sultan'ın hanesinde o bize büyük hizmetler sunmuştu."

Padişahın önünde yeri iki defa öptüm, ona Tatar diliyle (!) dualar yağdırdım ve Rusya, Dağıstan ve Çerkezistan'da, Kıpçak steplerinde, Kalmukların ve Başkurtların topraklarında bu kuşları yakalarken yaşadığım maceraları anlatarak ona hoşça vakit geçirttim... Geçen üç yılda -Polonya, Çekistan, İsveç, Almanya, Hollanda, Macaristan ve Hırvatistan'a- yaptığım seyahatler konusunda ve özellikle Viyana ve Yanık / Yenikale konusunda saadetli Padişahımız tam yedi gün boyunca bana sorular sordu. Sekizinci günde şahinlerden dolayı bana cömert hediyeler bahşetti, bundan sonra Sultan'ın vekiline geri döndüm (VIII 204b12 = 71).

1672 yılında seyahatlerinin sonuna doğru Evliya Çelebi, Mısır Valisi Kethüda İbrahim Paşa'da yeni bir koruyucu buldu kendisine. Paşa ona Kahire kalesinde yedi yıl boyunca oturacağı bir daire bile sağlamıştı (X 76b19, 79b3). Kendisini koruyucusu olarak nitelendirdiği İbrahim Paşa'dan başka (X 76b16 bu hakir Mısır valisi Kethüda İbrahim Paşa'ya intisabımız sebebiyle), Evliya Çelebi, bu dönemde Kahire'deki din adamlarının (X ch. 60, 247a14) ve "kendilerine vefa borcu olduğum, bana iyilikte bulunan beyler ve asiller" olarak nitelendirdiği kişilerin uzun bir listesini vermektedir (X ch. 61, 250b5 Mısırda hukukun kesb etdigimiz veliyyünniam efendilerimiz mir-miranları ve hanedan sahibi ayanları beyan eder). Birinci listedeki kişilerin birkaçı Arapken, ikincisinde hiç Arap bulunmamaktadır. İkinci listede ilk olarak zikredilmesi gereken kişi, "1671 -72 Hac yolculuğu sırasında Evliya Çelebi'nin kendisiyle dostluk kurduğu ve 1670'lerde Mısır'ın Emir ül-Hac'cı olan Özbek Beg'dir".2 Seyahatname'nin el yazması nüshasının (bize kadar gelen kitaplar I-VIII'in), Evliya Çelebi'nin 1684 sularında ölümünden kitabın 1742'de İstanbul'a getirilişine kadarki sürede Özbek Beg'in özel koleksiyonunda yer aldığı yolunda Pierre MacKay'in spekülasyonda bulunması haklı görülebilir. Ancak her halukarda eserinin son halini tamamladığı o dönemde Evliya Çelebi'nin hamisiz ve desteksiz kalmadığı açıktır.

* * *

Kur'an "kesinliğin bilgisinden" (hakkalyakin, 65: 95, 69: 51) bahsetmekte ve "onu kesinlik bilgisiyle bilecekseiniz (ilmelyakin)... Onu kesinlik gözüyle görerek bileceksiniz ('aynelyakin)," (102: 5,7) demektedir. Evliya Çelebi bu Kur'ani deyimleri sürekli olarak olmasa da sık sık kullanmaktadır. Bazı zamanlar aynelyakin'in şahit olmak anlamı, başka kaynaklardan bilgi elde etme anlamına gelen diğer iki kavrama zıt düşmektedir; bazı zamanlar ise bu kavramı şahit olmayı ortaya koyması için diğer kavramların her ikisiyle ya da ikisinden biri ile bir araya getirilmektedir. Bazı örnekler şu şekildedir:

⦁ IV 295b18 (sayfa kenarı) Urmiye Gölü: "Yalnızca işitmek yoluyla elde ettiğim bilgiyi kayda geçirmemeyi, bunun yerine sadece kendim şahit olduğum bilgiyi kitabıma almayı prensip haline getirdim" (bu hakirin de'bi budur kim ilmülyakin ve hakkulyakin hasıl etdigim tahrir etmeyüp aynülyakin hasıl etdigim tahrir etmegi elzem-i ma-la-yelzem etmişim).

⦁ V 19a33 Anadolu, Tokat yakınları: "Seyahatlerimin beni götürdüğü yerlerde sayısız dağları tasvir ettim, fakat bu Yıldız Dağını anlatmadım, çünkü yalnızca işitmek yoluyla elde ettiğim bilgiyi kayda geçirmemeyi, fakat bunun yerine sadece kendim şahit olduğum bilgiyi kitabıma almayı prensip haline getirdim" (de'bimiz oldur kim ilmülyakin hasıl etdigimiz tahrir etmeyüp aynülyakin hasıl etdigimiz tahrir etmegi üzerimize iltizam-ı ma-la-yelzem etmişiz).

⦁ X 24a6: "Tarih kitaplarında yazılan şeyleri kitabıma alsaydım çok uzun olacaktı. Şahit olmadığım şeyleri yazmak benim adetim değil; fakat gerekli olduğu yerde bunu yaparım" (hakir ilmülyakin ve aynülyakin hasıl eylemediğim şey' tahrir etmek mu'tadım değildir amma iktiza hasebiyle tahrir olundu).

⦁ X 139a28 Kahire'deki Sultan Tavil Camii: "Tek bir katı ve minaresi bulunmaktadır. Fakat içine girip de incelemedim. Allah'a hamdolsun, sadece içine girdiğim ve ibadet ettiğim, böylece kendim şahit olduğum için bildiğim binaları tasvir etmeyi bir prensip haline getirdim" (dahil olup içinde ibadet edüp ilmülyakin aynülyakin hasıl etdigimiz imaretleri tahrir etmegi iltizam etmişizdir).

Temel vazife edindiği tasvir işine gelince, kendi güvenilirliğini ispat etmek, Evliya Çelebi'nin önemli gördüğü bir husustu. Bunun ötesinde, tedkik etmekle de samimi olarak ilgilenmiş görünmektedir. O sık sık kalelerin ve diğer yapıların ölçümleriyle ilgili bilgiler sunmaktadır. Örneğin:

⦁ IV 401b Musul istihkamları: "Allah'ın izniyle verdiğim ölçüler doğrudur, çünkü ben ve erkek kölelerim duvarların hem içinde hem de dışında birkaç defa kaleleri adımladık. Her birini kendi yerinde yazmayı kendim için prensip haline getirdim" [inşa'llah teala hilaf değildir, zira bir kaç kerre bu kal'elerin enderun (u) birunından hakir ve gulamlarım adımlamışlardır ve her biri mahallerinde tahrir olunmagı üzerime iltizam-ma-la-yelzem etmişizdir].

⦁ V 99b30 Ergene'deki büyük köprü: "kesin olarak bilebilmek için" köprüyü adımlamıştır (hakkulyakin hasıl etmek içün).

Bu adımlama eyleminde geniş adım için kullanılan özel bir kavram -germe- bulunmaktadır. Bu şekilde ölçebilmek için boş zamanı bulunduğunda, Evliya Çelebi ölçümü adım yerine ayak ile yapmayı yararlı bulmuştur (Lipova'daki Ortahisar bu şekilde ölçülmüştür V 120b20). Bu ve diğer ölçüm çeşitleri bazen bir saplantıya dönüşmüştür. Macaristan'daki Kakule'de bir şölenden sonra masa örtüsünü ölçmüştür (VI 18b15); Çerkezistan'daki Ademi'de de kutsal bir ağacı ölçmüştür (II 153a-ortası).

Evliya Çelebi yerel bilgileri nakletmeyi çok sevmektedir, fakat elde ettiği bilgi ikinci elden ise bunu ortaya koymuştur. Bu nedenle Bağdat yakınındaki Maruf el-Karhi Türbesi'ni aslanların ziyaret ettiği, hatta bir aslanın türbenin bekçisiyle birlikte her zaman nöbet tuttuğu söylentileri üzerinde yorum yaparken şu tespiti yapmıştır: "Türbeyi birkaç kere ziyaret ettim, fakat hiç aslan görmedim" (V 1b19). Hırvatistan'da Dirniş'teki şehir duvarıyla ilgili olarak şu ifadeleri kullanmıştır: "Çok büyük değil; fakat yalan söylemek haramdır: adımlayarak ölçmedim" (V 147b2). Macaristan'daki Balaton Gölü'yle ilgili olarak: "50 kulaç derinlikte olduğu söylendi bana; fakat ben ölçmedim, yalan söylemek haramdır" (VII 10b12).

Görmeye dayalı kanıtlardan başka Evliya Çelebi sözlü ve yazılı bilgilere de dayanmıştır. 1660 yılında Zadra hakkında bilgi elde etmek için Venedikli bir esiri sorguladı (V 140b11). Bir sonraki yıl Fogaras'ta kendisine ait olan Macar esirlerine içinden geçtikleri bir ovanın adını sordu, fakat onlar ovanın adını bilmiyorlardı, bu yüzden bu bilgiyi yazamadı (VI 28b28, bilmediklerinden tahrir olunmadı). Söylenti, eğer babasına ya da onun Evliya Çelebi'nin çocukken bildiği yakın dostlarına atfediliyorsa kitabın yazılmasında önemli bir yere sahip olmuştur. Bu şekilde Kanuni Sultan Süleyman'ın silahtarı olarak hizmet görmüş Kuzu Ali Ağa, Evliya Çelebi'nin 1526'daki Mohaç Savaşı'nı anlatırken kullandığı temel kaynak olmuş, (VI 65a23) yine Evliya'nın 40 yıl sonra gidip kendisinin gördüğü Mekke'deki Kabe'nin tunç sütunlarıyla ilgili bilgiyi de sağlamıştır (IX 344b20, 345a12). Başka bir yaşlı gazi onu Rodos cephaneliğine götürmüştür; Evliya Çelebi Sultan Süleyman adayı işgal ettiğinde bu adamın 20 yaşında olduğunu iddia etmektedir, bu olay 1522 yılında gerçekleştiği için, bu durumda Evliya Çelebi 1671'de Rodos'u gezdiğinde bu adamın 170 yaşında olması gerekiyordu (IX123b2)!

Özellikle yaşayan -Evliya Çelebi'nin kendisi de Mısır'dayken bu konumdaydı- ya da ölü Osmanlı yönetiminin görevlileri bilgilerini resmi kayıtlara geçirmişlerse, sağladıkları kanıtlar oldukça güçlü bir kaynak oluşturmaktaydı. Evliya Çelebi, Afyon-Karahisar'da evlerin sayısını tespit etmek için "mahkeme kayıtlarına, lonca şeyhlerine, askeri görevlilere, Pazar denetçilerine ve köy muhtarlarına" başvurmuştur (IX 15b21). Benzer şekilde Edirne'yi tam olarak tasvir ettiği bölümün altında şu bilgiler yer almıştır:

Eğer biri sorsaydı, "ey Evliya, doğru, sen bir Dünya seyyahı ve insanlığın ahbabısın; fakat nasıl oluyor da her şehirle ilgili olarak bu kadar çok şey biliyorsun?" şöyle yanıtlardım: "Sizin fakir hizmetçiniz olan ben, ta çocukluğumdan beri seyahate meraklıyım. Bir rüyada Allah'ın Elçisi tarafından bana şeyhleri ve Peygamberleri ziyaret etme izni verildi. Böylece geçmiş 40 yıl boyunca bütün iyi korunan krallıkların içinden geçerken, bu devletlerin resmi görevlileriyle, onların yaşlı ve bilgili insanlarıyla görüştüm, onlara her şehirle ilgili sorular sordum. Birçok mahkeme kayıtlarını ve evkaf dokümanlarını inceledim, bütün vakıfları tarihleriyle birlikte kaydettim. Bu benim bırakamadığım alışkanlığımdır, bana avuntu sağlamıştır" (III 166a25).

Resmi kayıtlar ve dokümanlar dışında Evliya Çelebi yazılı kaynaklar arasında sık sık coğrafi ve tarihi çalışmalara da başvurmuştur. Evliya Çelebi'nin I. kitapta kullandığı kaynakları dikkatlice incelendiğinde,3 onun bunları bazen kaynağının ismini zikretmeksizin ismiyle verdiği ve bazen de onlardan alıntı yaptığı ya da onları başka sözcüklerle yeniden yazdığı görülür. Arapça ve Türkçe birçok eser yanında o, Yanvan'ın Yunan tarihini -tercümesini- (yani Agapios'in kaleme aldığı Kitab ül-Unvan), Mığdisi'nin Ermeni tarihini, Erşek'in Macaristan tarihini (yani Kardinal Verancsics)4 -bu eser ona Macar bir tutsak tarafından sözlü olarak aktarılmıştı- de çok iyi bilmekteydi (VII 100a-ortası). Evliya Çelebi Girit'in tarihiyle ilgili olarak Yunan dilinde yazılmış "Ayanta'nın dünya tarihini" zikretmektedir (VIII 318a24). Ayrıca Rodos'la ilgili olarak, Arap ve Türk dilindeki bütün tarih kitaplarının eski dünya konusundaki bilgilerini Kıpti ve Yunan tarihlerinden, özellikle de Yanvan'ın Yunan tarihinden aldığını ifade etmiştir (IX 118a8). Evliya, Sofya'nın tarihi için Latin, Yunan ve Sırp vakayinamelerini karşılaştırdığını (III 137a35) ve Zadra'nın tarihi için de Latince yazılmış Venedik vakayinamelerine başvurduğunu iddia etmektedir (V 140a12).

Evliya Çelebi'nin bu kaynakları ne derece güvenilir ve ne derece eleştirel kullandığı her örnek durum için ayrı ayrı ele alınmalıdır. Burada sadece şuna dikkat çekmeliyiz ki, Evliya bazen verdikleri bilgileri çürütmek için bu kaynakları kullanmıştır. Bu çerçevede Tuhfe Tarihi'ndeki Kafkasya konusundaki bir iddianın yanlış olduğunu kanıtlamış (II 316a24) ve Miyafarkin konusunda Yunan tarihlerindeki bir coğrafi hatayı düzeltmiştir (IV 218a27). Bu son örnekte Evliya Çelebi şu ifadeleri kullanarak kendinin otorite olmasına destek vermektedir: "On yıldır bu bölgeden geçmekteyim, bu bilime kendimi hasrettiği için karış karış her yerini bilmekteyim" (hakir bu mahalde on sene mikdarı tek ü pum vardır kim selikam bu fenne düşmek ile kırat-be-kırat dakikiyle malumumdur).

Diğer yazılı kanıtlardan biri de kitabelerdir. Seyahatname camilerden, çeşmelerden ve benzeri binalardan alınmış kitabelerle doludur.5 Evliya Çelebi bu metinleri kayıtlarına geçirmede bıkmak usanmak bilmeyen bir azim göstermiştir, hatta onları deşifre etmede zorluk çektiğinde küçük dürbün bile kullanmıştır (örneğin, IX 182a6). Onun ilgisi sadece Osmanlı ya da İslami metinlere yönelik değildi. 1671'de kutsal topraklara yolculuğunda Kilikya'dan geçerken boş Takyenos kalesi içinde Hicret'ten 630 yıl öncesine ait olduğu anlaşılan bazı eski Yunan mezar kitabelerinin olduğunu fark etti. Anlattığına göre onların izini sürdü ve Kudüs'e geldiğinde onları rahiplere okuttu. Sonunda anlaşıldı ki, bu mezarlar İsa Peygamber'in zamanında yaşamış Hıristiyanlara aitti (IX 146a17). Benzer kitabelere 1673 yılında Yukarı Mısır'da Behisa'da rast geldi, fakat orada onları okuyabilecek Yunanlılar yoktu, bu yüzden onları kayıtlarına geçiremedi (X Q345b9). Kırım, Dağıstan ve Astrahan'da gördüğü izlenimi verdiği "Çağatay" mezar kitabeleri özel bir kategori oluşturmaktadır.6

Son olarak şu hususa da değinmeliyiz ki, Evliya Çelebi ara sıra kendini ilkel düzeydeki paleontolojiye ve arkeolojiye de kaptırmıştır. Kıpçak bozkırlarında bir Tatar ordusuyla kamp kurduklarında ve kuyu kazmaya başladıklarında yengeç, karides, midye, istiridye ve benzer deniz canlılarının artıkları çıkmıştır. Buradan Evliya Çelebi, kendisinin Karadeniz'in bir zamanlar bu gün olduğundan çok daha büyük olduğu yolundaki teorisine kanıt çıkarmıştır. Buna göre, Büyük İskender, Akdeniz ve İstanbul arasındaki boğazları açmış, böylece Karadeniz'in mevcut sınırlarına gerileyecek şekilde daralmasına neden olmuştu (I 9a31). Bu Kırım kazıları, farklı bir bağlamda, Buda yakınındaki Salanta ovasında gerçekleştirilen kazılardan bahsederken de Evliya Çelebi tarafından delil olarak gösterilmiştir. Bu kalıntıların da deniz kabuğu olduğu ortaya çıkmıştı, böylece bunlar da Büyük İskender'den önce güney Rusya steplerinden Macaristan ovalarına kadar uzanan bölgenin su altında olduğu ve Karadeniz'in bir parçası olduğu yolundaki yerel vakayinameleri nakleden "Pravadi'deki yaşlı Latin kafirinin" yazdıklarını doğrulamıştır (III 109b34). Evliya Çelebi'nin anlattıklarına bakılırsa, balık kılçıkları ve kabuklu deniz hayvanlarının artıkları Hicaz'da Vadi'l-kura'nın çöl topraklarında da ortaya çıkmış ve bu, bölgenin de bir zamanlar deniz olduğunu ortaya koymuştur. Burada Evliya Çelebi, "Yunan tarihlerinde" gördüğü bir pasaja atıfta bulunmaktadır; buna göre, Büyük İskender Akdeniz Atlantik okyanusuna akabilsin diye Cebel-i Tarık Boğazı'nı açmıştır (IX 271b3). Bütün bu kuşkulu tarih bilgilerinin ortak noktası, Evliya Çelebi'nin Karadeniz'in bütün dünya denizlerinin başı ve kaynağı olduğu yolundaki tezini desteklemesidir (II 268a10, III 114b36-sayfa kenarı, VI 51a18). İstanbul'da Aya Sofya yakınında kazı yapanlar demirden yapılmış eski bir tütün çubuğu ortaya çıkardılar, tütün kokusu yeni kazılmış yerde hala hissedilmekteydi; Evliya Çelebi'ye göre, bu arkeolojik keşif, tütün içmenin çok eskilere dayandığını ispatlamıştır (I 105a7).

* * *

Gözde bir kategori de "acayip ve garip şeylerdir" (acayib u garayib) - rasyonel açıklamalara aykırı düşen olgulardır. Evliya Çelebi bu tür olayları aktarmada tereddüt göstermemiştir ve Seyahatname bu olaylarla doludur. Ancak o, özellikle kaynaklarının Müslüman değil Hıristiyan olması durumunda bu tür olayların doğruluğunu bazen sorgulamıştır da.

Evliya Çelebi, 1647 yılında büyük Ermeni manastır kompleksi olan Üç Kilise'deyken, kilisenin kubbelerinin birinin altında havada sallanan bir demir çubuk gördü. Keşişler bu olguyu St. Peter'in bir mucizesi olarak açıkladılar (Şem'un-ı Safa). "Aptal Müslümanlar da onu gördüklerinde hayrete düşmekte ve inanmaktalar" ifadelerini kullanmıştır Evliya Çelebi. Onun kendi açıklaması ise şöyleydi: Kilise inşa edildiğinde biri kubbenin üstüne, diğeri zeminin altına olmak üzere iki güçlü mıknatıs yerleştirildi, böylece demir çubuk ikisi arasında asılı kaldı. Ulaştığı sonuç da şuydu: "Bu hatalarla dolu fakir, hatalı aklıyla (akl-ı kasır), bunun böyle olduğunu gözlemledi; Allah'ın izniyle benim gözlemimde (mülahaza) hiçbir hata bulunmamaktadır" (II 325b4-9).

Kudüs'teki Kutsal Kabir'in içinde bir zincirle asılı duran ve "onların hatalı iddialarına göre mucizevi bir şekilde yanan" camdan bir lamba bulunmaktaydı (IX 222b21, zu'm-ı batıllarınca kudretden yanar derler). Evliya Çelebi, lambanın kubbenin tepesinde gizlenmiş bulunan bir yağ kavanozuyla -zeytin yağının ve neft yağının bir karışımı- beslendiğini açıklamaktadır. Evliya, Paskalya yortusu sırasında rahiplerin insanları dramatik bir şekilde etkileyebilmek için bu lambayla ilgili ne gibi hilelere başvurduklarını da ortaya koymaya çalışmıştır.

Evliya Çelebi'nin bu davranışını, Kudüs'te Aksa Camii'nin avlusunda kaya yarıklarına sokulmuş ve bağlanmış olan bazı hurma ağacı liflerinden yapılmış ipler karşısındaki tepkisiyle karşılaştırmalıyız. Rehberlik edenler ona bu iplerin Süleyman Peygamber'in zamanından kaldığını ve Süleyman Peygamber'in onları şeytanları bağlamak için kullandığını söylediler. Evliya Çelebi ilk başta bu bilgilerden oldukça şüphe duydu:

İnanılması çok güç (akla muhalif) ama Onun mucizevi gücüyle bu iplerle şeytanları bağladığını farz edelim. Yine de Muhammed ibn İshak'ın tarihine göre, Süleyman peygamberin zamanı Hz. Muhammed'in doğumundan on altı yüzyıl geride bulunmaktadır. Bu hesaplamayla, iki alemin peygamberinin (yani Hz. Muhammed'in) doğumundan benim şu anki haccıma kadar iki bin kırk üç yıl (!) geçmiştir; bu Hac 1081 (1671) yılında gerçekleştiğine ve Hz. Muhammed altmış üç yıl yaşadığına göre, Süleyman peygamber zamanından 1081 yılına kadar üç bin altı yüz kırk üç yıl geçmiştir (!). Bana bütün bu zaman boyunca şeytanları bağlamak için kullanılan hurma lifinden yapılma iplerin çürümediğini anlatmaya mı çalışıyorsunuz? (IX 217a9).

Kudüs uleması, buna karşı, Süleyman Peygamberin, insanlar ile cinleri ve kuşlar ile canavarları yönetse de hayatını hurma liflerinden sepetler örerek kazandığı ve bu iplerin onun kendi el işi olduğu argümanını ortaya koydular; bu yüzden bu iplerin çürümediğini söylediler. Evliya Çelebi bu argüman karşısında ikna olduğunu belirtmektedir (IX 217a19, itimad etdim).

Müslüman velilerin ve evliyanın mucizevi fiilleri genellikle aynı dikkatli incelemeye tabi tutulmamıştır. Seyahatname bu tür menkıbeler açısından oldukça zengin bir kaynaktır. Bu konuda Evliya Çelebi yazılı kaynaklara seyrek bir şekilde başvurmuş, fakat yerel bilgileri sıkça kayıtlarına geçirmiştir. Tasvirlerinin (Evsaf) sonuna doğru, ölmüş zatların biyografileriyle (ya da ermiş insanların hayatlarıyla) birlikte kabirler ve türbeler konusunda bir bölüm eklemiştir. Evliyanın (Allah'ın dostlarının ve Müslüman ermişlerin) türbelerini ziyaret, başlangıçtaki rüyasında Peygamber tarafından da izin verilen temel seyahat motivasyonlarından biridir.

Bu menkıbelerde ortak olan bir motif, çürümemiş olan naaşlardır. Evliya Çelebi 1660 yılında Bosna'nın Akhisar beldesindeyken, kendisine, belli sene önce öl
müş yerel evliyadan birinin, Şeyh Kafi'nin, medrese ve tekkeye bitişik türbe içinde hâlâ seccadesinin üzerinde yattığı ve vücudunun henüz bozulmamış olduğu söylendi. Evliya Çelebi hemen aceleyle türbeyi ziyaret etti ve bilginin doğru olduğuna kendisi şahit oldu. Bundan sonra konuyla ilgili olarak, yaşadığı zamanda şeyhe arkadaşlık yapmış olan bazı yaşlı adamların bilgisine başvurdu. Onlar şunları söylediler:

Rahmetli şeyh simya ilimi uzmanıydı. Ne yemek yer ne de su içerdi, fakat her 24 saat içinde nohut tanesi büyüklüğünde simyacıların altınından yapılmış 10 tablet yutardı. Bu sıkı perhizden dolayı öldüğünde vücudu çürümedi (V 133b32).

Bu, Evliya Çelebi'nin evliyanın kerameti olarak nitelendirilen bir olayda (yarı-) rasyonel açıklama getirdiği ender örneklerden biridir.

Osmanlı'nın Girit'i fethetmesini sağlayan uzun Kandiye kuşatmasını destanvari bir şekilde anlatırken, Evliya Çelebi bozulmamış cesetler de dahil olmak üzere bazı doğa üstü unsurları da yazdıkları arasına almıştır. Müslüman takvimine göre 1078 yılının Şaban'ın 14'ünü 15'ine bağlayan gece olan Berat Gecesi'nde, yani 30 Ocak 1668 gününün gecesinde, sahilden 10 mil uzakta suyun üstünde bir ateş görüldü. Ateş sahile doğru dalgalarla sürüklenirken ve karanlık gökyüzünü aydınlatırken Osmanlı askerleri hayretle olanları seyrettiler. Bir düşman hilesinden korktukları için toplarla ve tüfeklerle ateşe doğru ateş ettiler, "bir tencere suda bulgur kaynıyormuş gibi" denizi kurşunlarla bulandırdılar (VIII 292b26), fakat ateş yaklaşmaya devam etti. Sahile ulaştığında gördükleri ne olabilirdi acaba?

Sahile vuran, kese büyüklüğünde bir torbanın içinde gizlenmiş cinsel organı hariç, bütün vücudu çıplak olan bir cesetti. (Sağ) elinden çıkan alevlere aldırış etmeyen bazı cesur askerler torbayı yırttılar ve cinsel organına baktılar. Peygamber'in sünnetine göre sünnet edilmiş olduğunu görünce bunun Müslüman bir şehit olduğunu anladılar.7 Ölü adam sol elini kaldırdı ve cinsel organını kapattı, bunun üzerine bazıları "Sübhanallah" derken, bazıları da bunun Müslüman ölünün vücuduna büyü yapmış olan kafirlerin bir hilesi olabileceği yolunda uyarıda bulundular.

Homurdanmalar ve karşı görüşler arasında kutsanmış cesedi sahile taşıdılar. Şimdi gördükleri şey, sağ elinin tamamen yeşil olduğuydu, elinin ayasındaki bir delikten yeşil, mavi ve kırmızı alevler akıyordu. Kristal kadar saf ve kendisine atılmış sayısız kurşun ve gülleden hiç yara almamış olan deriden ışık saçılmaktaydı. Elinin ayasından çıkan ateş de bütün gökyüzünü aydınlatan bir ışığa dönüştü. Müslüman gaziler bunu da gördüklerinde bu kişinin gerçekten hür bir şehit olduğunu iyice anladılar.

Sadrazamın vekili Mahmud Ağa ile diğer komutanlar ordunun büyük müftüsünden fetvalar aldılar. Vezirin buyruğuyla bu günahkar fakiri olaydan haberdar ettiler. Dolunay kadar parlak olan yüzünü pelerinimle örttüm ve saf vücudunu da bir ihramla (kefen olarak kullanılan hacıların dikişsiz beyaz elbisesiyle) sardım. Sabah olduğunda kolundaki çok renkli ışıklar kaybolmuştu; yalnızca ayasının ortasında soluk bir ışık, ateş gibi parlıyordu (VIII 292b29-293a6).

Evliya Çelebi cesedi yıkadı ve gömdü, ona "Yeşil Kollu Sultan" unvanını verdi ve mezar taşının üstüne şehitlerin sembolü olan tahtadan yapılmış yeşil bir bayrak yerleştirdi. "Çok meşhur bir ziyaret yeri haline geldi" diye son vermektedir Evliya Çelebi.

Bu tür "büyülü gerçekçilik" örnekleri -Evliya Çelebi'nin ilk elden anlatma geleneğine aykırı düşen doğa üstü anlatımları- seyrek değildir. Yeşil Kollu Sultan örneğinde, bilinmeyen bir Müslüman askerinin cesedinin kıyıya vurduğu ve onun defnedilmesinden sonra Osmanlı ordusunda sağ elinden ışık saçıldığı yolunda bir efsanenin yaygınlık kazandığı şeklinde spekülasyonda bulunabiliriz. Bu tür efsaneler, bezdirici bir kuşatmaya dini hüviyet vererek askerlerin ruhsal durumunu canlandırabilirdi. Alternatif bir açıklama olarak, Evliya Çelebi, kuşatmayla ilgili olarak anlattıklarına İslami evliya menkıbelerinden ya da popüler Türk edebiyatından bir motifi dahil etmiştir. Kandiye kuşatması olayında bir de karşımıza Evliya Çelebi'nin kendisinden Osmanlı'nın zafer kazanacağı tahminini aldığı yerel bir ermiş olan Söylemez Ali Dede kişiliği çıkmaktadır. Zaferden sonra Ali Dede öldüğünde Evliya Çelebi onun cenazesini yıkadı. Bu sırada etrafa tatlı kokular yayıldı ve göğsünde kırmızı harflerle yazılmış şu yazı ortaya çıktı: "yıkandı, Allah'ın rahmeti altına alındı ve affedildi" (VIII 299a-300b, 304a).

Evliya Çelebi'nin sihirbazların ve oyuncuların hilelerine karşı gösterdiği tavır, acayip ve garip olaylara karşı gösterdiği tavırla aşağı yukarı aynıdır. O bunlardan zevk almaktaydı, ne kadar saçmaysalar o kadar iyiydi, bunları itiraz etmeden kitabına almıştır. En ayrıntılı anlattığı ustalıklar Bitlis'te Molla Mehmed'in yaptıklarıydı (IV 221b-222a, 231a-232b, V 11a-b), fakat Viyana'da (VII 68b­ 69a), Balkanlar'da Doyran fuarında (VIII 376a), Mısır'da Tanta'da Şeyh Ahmed el-Bedevi için düzenlenen şölen sırasında (X 291a-293b), Sudan'da Abu Şoka'da (X 419a-422b) da benzer gösterilere şahit olmuştur. Sadece bir kere bir sihirbaz hilesi konusunda rasyonel açıklama ortaya koymayı denemiştir. 1672 yılında Tanta'da Faslı bir sihirbaz, seyircilerden para toplarken bir topu havada kendi başına asılı tuttu, kalabalık hep birlikte alkış tutunca ve bağırınca top yere düştü.

Benim hatalı aklıma (akl-ı kasır) göre, topun, sıcaklığa maruz kaldığında havaya dönüşme özelliği olan şebnemlerle dolu olduğunu gözlemledim (mülahaza), topu havaya fırlattığında o günkü sıcaklık çok aşırıydı. O gürültü patırtısını bitirinceye ve paraları toplayıncaya kadar bütün çiğ tanecikleri yok olup gitmişti, bu yüzden top yere düştü. Aksi takdirde benim değersiz aklımla (akl-ı cüz'i) onu anlayamazdım, fakat "kesinlik bilgisi" yoluyla (ilmülyakin - yani görsel kanıta göre değil çıkarsamada bulunarak) bu sonuca ulaştım. 74 yılında (yani 1074 / 1663) Uyvar'ın fethinden sonra Almanya'da (boşluk) şehrinde bu şekilde topu havada tutan bir sihirbaz gördüm. Bu kişi çok büyük bir sihirbazdı, onun hileleri ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır (X 292b19).

Buradaki ifade tarzı Üç Kilise'deki hileleri ortaya çıkarırken kullanılan ifade tarzına benzemektedir. Bu isteksizce yapılan Faslı sihirbazın balonunu patlatma girişimi, Evliya'nın bu tür gösterileri seyrederken hissettiği hazla ve onları anlatırken ortaya koyduğu coşkuyla zıtlık oluşturmaktadır.

Son olarak tılsımlar ve uğurlar konusunda da Evliya Çelebi'nin kitabında çok şey bulmaktayız. Şu örnek bunun en tipik misalidir. Temaşvar/Timişoara'yı anlatırken cadde kaldırımları ve giyim tarzları konusundaki bilgiler arasına sıkıştırılmış Der beyan-ı mutalsem başlığını taşıyan bir bölüm bulunmaktadır:
Bu şehirde hiç sivrisinek bulunmaz. Bunun nedeni, kalenin temellerinin altına gömülmüş bronzdan yapılma bir sivrisinek heykelinin bulunmasıdır. Başka bir husus da bu şehirdeki insanların, cinler tarafından hiç rahatsız edilmemeleri ve cinlere 'tutarak' tutmamalarıdır (V 119a31).

Başka bir kaynaktan destekleyici bilgi elde etmeden, bu şeyleri Evliya Çelebi'nin uydurup uydurmadığı ya da kasabayı dolaşırken rehberlerinden işitip işitmediği konusunda bir sonuca ulaşmak çok zordur. Ancak açık olan şey şudur ki, bu tür doğa üstü koruma, yerlerin tasvirinde bulunması beklenen bir özelliktir ve bu o kadar yaygındır ki, kendi başına bir kategori olarak ele alınmayı hak etmiştir. İstanbul'la ilgili olan cilt, bu konuya ayrılmış tam bir bölüm içermektedir, burada Evliya Çelebi "366" tılsımdan 17'si üzerinde durmuş (I 17b36) ve ardından "denizle ilgili tılsımlar" başlığını taşıyan bir bölüm eklemiştir (I 18a1). Bunların, Atmeydanı'nda bulunan iki dikili taş ve Evliya'nın yerel söylentilerden ya da tarihi kaynaklardan bildiği diğer sütunlar ya da görüntüler gibi bilinen anıtlar olduğu anlaşılmaktadır. Peygamber'in doğum gününde meydana gelen büyük bir deprem bunları ya yok etti ya da mucizevi güçlerini ortadan kaldırdı (I 18a16); bu, tasvirlerde sık sık tekrarlanan bir motiftir (karşılaştır IV 308a4, V 130a8, vb.).

* * *

Evliya Çelebi şakalardan çok hoşlanırdı. Bir şaka kitabı "Şaka-name" yazdığını iddia etmektedir (I 114b). Başka yerlerde bu çalışmadan herhangi bir iz bulunmasa da,8 onun Seyahatname'si espri ve nüktelerle doludur. Fakat ne zaman şaka yapmış ve ne zaman yapmamıştır? Görünüşe bakılırsa, Evliya Çelebi Osmanlı okuyucusunun ortaya konan mizahı fark edeceğini ve ondan hoşlanacağını farz etmiştir. Bizim açımızdan bu, bazı çabalar gerektirebilir. Aynı zamanda bu kadar fazla mizah, Evliya'yı değişik konularda kaynak olarak kullanmak isteyen ciddi araştırmacılar için rahatsız edici olabilmektedir.

Genel olarak bakıldığında, abartmalı tarzına belli bir müsamaha gösterdikten sonra, temel vazife olarak seçtiği tasvir işini yaparken Evliya'nın düşündüğü şeyi söylediğini varsayabiliriz. Macaristan'daki Balaton Gölünden bahsedereken şu ifadeleri kullanmıştır: "50 kulaç derinlikte olduğu söylendi bana; fakat ben ölçmedim, yalan söylemek haramdır (VII 10b12) umku elli kulaçdır dediler, emma ölçmedim, yalan haramdır." Kendi tecrübelerini anlatırken Evliya bir şekilde daha az titiz davranmaktadır. Nerede iki yüzlülükle karşılaşırsak arkasında mutlaka bir dürtü var demektir. Burada geleneksel edeb amacıyla alakalı iki farklı dürtü arasındaki farkı ayırt edebiliriz: öğretme ve eğlendirme.

- Evliya, bir şey öyleymiş gibi davranmaktadır, çünkü onun tam ya da tutarlı olmasını istemektedir veyahut da bilgisizliğini itiraf etmek istememektedir. Bu çerçevede belli önemli olaylarda ya da kendisi için önemli yerlerde bulunduğunu göstermek için yolculuk programında küçük bir düzeltme yapmış olabilir;9 bir boşluğu doldurmak için başka bir yerde kullanılan listeyi ödünç olarak kullanabilir; bir edebi eserden bilgi alabilir ve bu bilgiyi birinci elden tecrübeye dayanıyormuş gibi sunabilir. Batı Avrupa'ya gerçekleştirilen hayali yolculuklar bu kategoride sayılabilir. 26 yıllık iktidarsızlığına neden olarak gösterdiği hastalık muhtemelen uydurmadır, fakat bu mahcup edici zor durumu için makul bir neden ortaya koymaktadır. Zor olan soru, okuyucuları ne derece aldatmak istediğidir.

- Evliya, bir şey öyleymiş gibi davranmaktadır, çünkü eğlence adına ya da edebi serbestlik adına monotonluktan kurtulmak istemektedir. Virane haline gelmiş şehirlerin tasvirleri, Çağatay mezar kitabeleri ve X. kitaptaki Kaffah'la ilgili anlatılanlar bu kategoriye konabilir. Diğer örnekler, Bitlis'teki Molla Mehmed'in sihirbazlık ustalıkları - göz bağıcılığının en iyi örnekleri -, Evliya'nın birinci elden anlattıklarına zıt düşen değişik doğa üstü şeyler ve uydurup yapılmış rüya silsileleridir. Seyahatname'deki çoğu uydurma materyal -ister kısa ve anekdot biçiminde olsun, isterse uzatılmış ve hiciv şeklinde olsun- bu yapıda görülebilir. Burada kesin olarak aldatma niyeti bulunmamaktadır.

Van valisi olarak elde edilmesi muhtemel geliri abartmasından dolayı Ibşir Paşa'yı azarlarken Melek Ahmed Paşa, "yalan söylemek bütün dinlerde yasaklanmıştır" demiştir (III 183a17). Melek Paşa'nın yalandan hoşlanmaması, Evliya Çelebi'nin efendisinin takdir ettiği özelliklerinden birisidir.

* * *

Evliya Çelebi'nin özellikle gurur duyduğu belli Osmanlı kurumları bulunmaktadır. Bu kurumlar imparatorluğun büyüklüğünü yansıtmaktaydı ve Evliya'nın kimliği de onlarla bağlantılıydı.

⦁ İstanbul'da silah dökümhanesi: Tophane (I 130a32).10

⦁ Istanbul'daki ve başka şehirlerdeki darphaneler: "Eğer bunu görmediyseniz hiçbir şey görmemişsiniz demektir çünkü bu Osmanlıların onurudur" (I 176b19); "imparatorluk onuru" (X 61b4). Evliya Çelebi'nin kendisini para uzmanı olarak göstermesi (I 177a4, V 94a33, 144b19, VII 72b7, 102b6, X 79b12) Osmanlı parasından duyduğu gururla alakalıdır.

⦁ Mutfak: özellikle Iranlılarınkiyle (IV 290b21) ve Avusturyalılarınkiyle (VII 63b22), karşılaştırıldığında Osmanlı mutfağı en iyi olandır.

⦁ Duvarla çevrilmiş şehirler ve kaleler.

Bir kasabanın kalesi (istihkamı) anlatılırken belli soruların cevaplandırılması gerekmektedir. Bölgenin topografyasına göre nasıl konuşlandırılmıştır, özellikle yakınında düşmanın avantaj kazanmasına neden olacak tepeler ya da yüksek noktalar (havale) bulunmakta mıdır? Duvarların, mazgallı siperlerin ve hisar hendeklerinin büyüklüğü ve durumu nasıldır ve kapıların düzeni ve sayısı ne durumdadır? Kalenin içinde hangi tür binalar -camiler, hamamlar, evler- ve su kaynakları bulunmaktadır? Topların, mühimmat stoklarının ve silah depolarının (cebehane) niteliği nedir? Kale kumandanı (dizdar) kimdir ve askerlerin (kul) sayısı ve durumları hangi düzeydedir?

Kale inşa etmede Avrupalıların üstünlüğünü kabul ederken (IV 288a33, kale bina etmek... Fireng-i bed-renge kalmışdır), Evliya Çelebi -o zaman için yaygın bir kanı olan- Osmanlıların kale inşa etmede kötü oldukları iddiasını sık sık sorgulamaktadır (IV 309a16, V 37b13, VIII 361a28). Fethedilen şehirlerin korunması ve elde tutulması için kaynakların bulunmadığı imparatorluğun ilk yıllarında bu şehirlerin kalelerini yıkmanın yaygın bir uygulama olduğunu kabul etmektedir. "Tatarlar gibi Osmanlılar da muhtemelen duvarla çevrilmiş şehirlerden hoşlanmamaktaydılar, bu yüzden onları yıkıp yollarına devam ettiler" (heman Al-i Osman Tatar gibi kaleleri sevmeyüp berbad edüp geçerlermiş, VIII 381a2). Istanbul'un çevresindeki kasabaların çoğunun duvarlarının harabe halinde olmasının nedeni buydu. Bundan başka, ülkenin iç kısımlarında (iç el) yer alan -yani Osmanlı sınırlarının çok içinde yer alan- kalelerin birçoğu, ilgisizlik yüzünden harabe haline gelmişti. Gerçekten Evliya Çelebi, kalelerin ya da kale askerlerinin düşük kalitesini açıklama ya da bunları haklı göstermeye çalışma dışında (serhad kavramının zıddı olan) iç el kavramından çok az bahsetmektedir.

Seyahatname Osmanlı yöneticilerinin hep yanlarında taşıdıkları kaçınılmaz bir eser olduğu için, Evliya Çelebi yalnızca var olanları tanımlama değil, fakat aynı zamanda durumun düzeltilmesi için tavsiyelerde bulunma sorumluluğunu da yüklenmişti. O bunu kalelerle ilgili olarak sık sık yapmıştır, fakat onun daha görkemli projeleri de bulunmaktaydı. Elbette Evliya Çelebi, 1568-69'daki başarısızlığa uğrayan Don-Volga kanalı projesinden haberdardı (VII 174b29), bu onun başka gerçekçi olmayan önerileri için bir model teşkil etmiş olabilir. Bu projeler şunlardı:

⦁ Sakarya Nehri'ni Sapanca Gölü'ne ve İzmit Körfezi'ne bağlama (II 242b20, 277b6).

⦁ Akabe Körfezi boyunca bir toprak kıstağı yapma (IX 378a25).

⦁ Süveyş kanalı inşa etme (IX 385a23).

Şablon açıkça ortadadır. Her bir örnekte, proje bir önceki sultan tarafından başlatılmış ya da düşünülmüştür, fakat korkaklık ya da kısa görüşlülükten dolayı gerçekleştirilmemiştir. Geniş kapsamlı bir çaba -tercihen çalışmaların başında Evliya'nın kendisinin bulunmasıyla- ve kaynakların yatırıma yöneltilmesi Osmanlı İmparatorluğu için faydalı sonuçlar doğurabilecekti.

Daha küçük çapta, Evliya Çelebi, kendisini kamu hizmeti gerçekleştiren ya da başkalarını kamu hizmeti gerçekleştirmeye sevk eden biri olarak göstermekten hoşlanmaktaydı. 1660 yılında Sultan I. Murad'ın kabrini ziyaret etmek için Kosova'ya uğradığında ve mezarın üzüntü verici, harap halini gördüğünde, Evliya Çelebi Melek Paşa'yı buranın restorasyonu için kaynak ayırmaya ikna etmiştir (V 168b8-19). 1671 yılında Kızıl Deniz kenarındaki Kusayra limanında halkın su azlığından şikayetiyle karşılaşınca, Mısır valisi İbrahim Paşa'nın kuyu kazmak üzere işçiler göndermesini sağlamıştır (X 381a21).

1655 yılında Tebriz'in Safevi valisi Kaytmaz Han'la sohbetinde (IV 302b25; Azerbaycan dilinde), Han, Evliya Çelebi'ye casuslarından bir tanesinin Van'ın Osmanlı valisi Melek Ahmed Paşa'nın askeri sefere hazırlandığını Van'dan kendisine bildirdiğini söyledi. Casusu seferin nereye düzenleneceğini tespit edememişti, fakat İran'a karşı yapılacağından şüphelenen Han, Osmanlı'nın, bir taraftan elçiler gönderirken aynı zamanda ateşkesi bozmak için hazırlık yapma yoluna giderek iki yüzlülük yaptığını söyleyip Evliya'yı azarladı. Evliya, Melek Paşa'nın ve Safevi sınırındaki diğer eyaletlerin Osmanlı valilerinin, sınır aşiretleriyle, özellikle de İran'ın Urmiye ve Tebriz şehirleriyle ateşkesi koruma ve iyi ilişkileri sürdürme konusunda çok istekli oldukları yolunda Han'a güvence verdi; ona göre sefer Bitlis'in isyancı Kürt Han'ına, yani Abdal Han'a karşı hazırlanıyor olmalıydı. Konuşmada hazır bulunan casus, Van Gölü'ndeki rıhtımda 20 teknenin hazırlandığını gördüğünü ve bunun Evliya'nın tahminini doğrulayan bir kanıt oluşturduğunu söyledi. Fakat Kaytmaz Han ikna olmamıştı. "Bu, tavşan uykusu olarak bilinen şeydir" -yani düşmanı uyuşukluğa düşürme hilesidir- dedi. Hatta bir atasözüne atıfta bulundu: "Osmanlı tavşanı araba ile avlar" (IV 303a11) (gözlerini bağlama, aldatma anlamında).

Han'ın iftiralarına karşı, Evliya Çelebi, bunun tam tersine Osmanlıların açık sözlü ve dobra insanlar olduklarını, hile ve dalavere nedir bilmediklerini söyleyerek cevap verdi (IV 303a16 Al-i Osman oğuz tayfa ve mankaladır... hile ve hud'a nedir bilmez). Büyük ve güçlü ordularından dolayı casus kullanmaya, düşmanlarını hilelerle uyutmaya ve İki Kutsal Şehrin Hizmetçisi görevleriyle bağdaşmayacak başka herhangi bir yola başvurmaya ihtiyaçları yoktu. Bunun da ötesinde Osmanlılar hiçbir zaman anlaşma bozmamışlar ve düşmanlarına sürpriz saldırıda bulunmamışlardı. Onların takip ettikleri metot, önce mektuplar ve elçiler yoluyla suçlu tarafı uyarmak, ondan sonra bir anlaşmayı bozan düşmanı cezalandırmak için ezici kuvvet kullanmaktı.

Söz konusu olayda ikinci bir casus ortaya çıktı ve Evliya Çelebi'nin tahminini doğruladı. Resmi bir görevle oraya gittiği ve Osmanlı Devleti'ni temsil ettiği için Evliya'nın Osmanlıları savunması bu bağlamda doğal bir durumdur. Tebriz Han'ına söyledikleri, İranlıların hilekarlığı ile Türklerin açık sözlüğünün bir göstergesi olarak da alınabilir.

Osmanlı hanedanının muhatap olduğu özel muamele, hatta kutsallık, Evliya Çelebi'nin anlatmaktan zevk aldığı birçok kehanet ve tahminde açık bir şekilde görülebilir. Sultan I. Ahmed'in saltanatı döneminde, genç Osmanlı prenslerinin, daha sonraki kariyerlerini gölgede bırakacak şekilde neşeli ya da kavgacı bir şekilde birbirleriyle uğraştıkları bir sırada saray bahçesinde ortaya çıkan manzaranın uzun bir hikayesini babası Evliya'ya anlatmıştı (II 273b20-275b36). Hikayeyi anlattıktan sonra Evliya'nın babası olayın bütüncül bir yorumunu da yaptı; hikayedeki her bir unsurun Osmanlı hanedanının hayatında ortaya çıkacak gelecekteki bir olaya nasıl tekabül ettiğine işaret etti. Evliya, bu kehanetlere "ilahi sırlar" olarak atıfta bulunmaktadır (II 274b24. sayfa kenarı, esrar-ı hafiyye-i ilahi); saray bahçesindeki manzara, Sultan'ın gözdelerinin, prenslerin davranışlarının ve konuşmalarının muammalı ve geleceğe dönük niteliği üzerinde yorum yapmalarıyla sık sık kesintiye uğramaktadır (örneğin II 275a6-7 esrar-ı hafiler aşikar oldu... bir aceb rümuz u künuz kuş dili tekellüm olundu).

Evliya Çelebi'nin Osmanlı sırlarıyla ilgili başka bir bilgi kaynağı, akrabası ve efendisi Melek Ahmed Paşa'ydı; rüyalar yoluyla ve Cifr-i cami (Kapsamlı Şifreler) başlığı altında ortalıkta dolaşan Arapça yazılmış tuhaf kehanetler yoluyla bu zatın Osmanlı sırlarıyla bağlantısı vardı. Bu sırlar, Köprülü vezirlerinin Osmanlı Devleti'nin talihini yeniden düzeltmeyi başaracağı şeklinde yorumlanmaktaydı (V 32a13).

Evliya Çelebi 1665 yılında Viyana'ya elçi gönderilmesi sırasında Kara Mehmed Paşa'ya eşlik etti. Şehri tasvir etmeye başlarken Evliya, Şem'un-i Safa ya da St. Peter -Hz. İsa gibi bir Dünya seyyahı- kehanetinden bahsetmektedir; buna göre, Viyana Müslümanlar tarafından iki defa kuşatılacaktır. Birinci defa Kanuni Sultan Süleyman tarafından kuşatma gerçekleştirildiğinde, halk endişelenmek durumunda kalmayacaktır, fakat sadece kalelerini güçlendirmelidirler. İkinci defasında kuşatma Sultan Yusuf Mehmed tarafından gerçekleştirilecektir, Viyanalılar bu kez büyük tehlike içinde olacaklardır, Müslümanlarla barış yapmalıdırlar. Evliya Çelebi, bu kehanetlerin (rümuz u künuzlar... elfaz-ı cifr-i cami'ler) duvarla çevrilmiş şehir içinde St. Stephen katedralinde saklandığını söylemektedir. Bütün Macar, Alman, Latin ve Yunan vakayinamelerinin, St. Peter'in açık bir şekilde ifade ettiği, Osmanlıların her iki "Altın Elmayı", hem Viyana'yı (Beç Kızıl Elmasını) hem de Roma'yı (İrim Papa Kızıl Elmasını) fethedeceği kehanetlerini içerdiğini de belirtmektedir (VII 55a28-34).

İki yıl sonra, Evliya Çelebi Sultan IV. Mehmed'e saygılarını sunmak için Edirne'ye uğradığında, Sadrazam vekili Mustafa Paşa ona seyahat ettiği başka yerlerle birlikte Viyana hakkında sorular sordu. Soruları cevaplarken Evliya Viyana'nın fethedilmesiyle ilgili olarak kendi planını anlattı (VIII 203a27). Evliya Çelebi, Seyahatname'ye nihai şeklini son yıllarında Mısır'da yaşarken vermiştir. Görünen o ki, Osmanlı'nın 1683 yılında Viyana'da yenilmesinden kısa süre önce ya da belki de yenilgiden sonra Evliya Çelebi Viyana'nın tasviriyle ilgili son fırça darbelerini atıyordu. Osmanlı heyetinin Mayıs 1665'teki Viyana'ya muhteşem girişinden hemen önce şehrin duvarları dışındaki Kanuni Sultan Süleyman parkına gerçekleştirdiği geziyi anlatırken, Evliya Çelebi, Allah'ın bir gün Viyana'yı İslam'ın eline vermesi arzusunu dile getirdiğini ifade etmektedir. Fakat Osmanlı heyeti içindeki bir deli derviş hemen atılmıştır: "94 yılında (yani 1094 = 1683) inşallah Allah bu parkı ve duvarla çevrilmiş Viyana şehrini İslam'ın eline vermez, çünkü onlar bütün bu binaları yerle bir edeceklerdir" (VII

53a22). Evliya Çelebi, Allah'ın İslam ordusunun bu şehre yürümesini nasip etmesi arzusunu yineleyerek bu bölümü sona erdirmektedir. X. kitabın sonunda 1094/1683 yılından bahsetmesiyle bir araya getirildiğinde (Q358a17 = 1049) bu pasaj, Evliya Çelebi'nin bu yıl içinde ya da bundan kısa süre sonra ölmüş olduğu kanısına neden olmaktadır.

* * *

Evliya Çelebi, Sultan hakkında en azından direkt olarak çok nadir şekilde olumsuz şeyler söylemiştir. 1655 yılında Urmiye'nin Safevi valisi Genç Ali Han'la yaptığı görüşmelerin birinde Osmanlı sultanlarının, Kara Mustafa Paşa, Hezarpare Ahmed Paşa, Yusuf Paşa, Salih Paşa, ve İbşir Paşa gibi en iyi vezirlerini neden öldürttüklerini sorgulamıştır (IV 293a10).

1648 yılında Evliya Çelebi Celali isyanlarının ortasında kaldığında, isyancılara karşı oldukça olumlu duygular beslemiş ve İstanbul'daki yöneticileri eleştirmekten kaçınmamıştır. Çorum ile Ankara arasında Bardaklı Baba Türbesi bulunmaktaydı, 1648 Kışı'nda Defterdarzade Mehmed Paşa (Evliya'nın Celali efendisi) askerlerini bir gece burada konaklatmıştı. Türbe kompleksinde kalanlar onların nefretlerinden şikayet ettiklerinde ve Paşa'yı lanetlediklerinde, Evliya Çelebi ayağa kalktı ve onlara uzun bir nutuk çekti. Onlara lanetlerini, kış ortasında hiçbir neden yokken bir eyalet valisini görevden alan ve o suçsuz valiyi askerlerini oraya yerleştirmek zorunda bırakan Sadrazam Hezarpare Ahmed Paşa'ya yöneltmeleri gerektiğini söyledi (II 352a4-25).

1659 İlkbaharı'nda Evliya Çelebi, Batı Anadolu'daki Celali isyanlarına karşı sefere çıkan Sultan IV. Mehmed'in ve Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa'nın maiyetinde yer aldı (V 80a1). Bu askeri sefer, kanlı bir temizlik operasyonunu içermekteydi, Sultan eyaletlerdeki komutanları için getirmeleri gereken kafalar konusunda kotalar belirlemişti, tek bir defada yüzlerce isyancının kafası koparılmıştı. Evliya Çelebi iki kafa yapısına sahipmiş gibi görünmektedir. Bir tarafta o yılın başında Yanova seferinde Köprülü'ye katılmayı reddeden Abaza Hasan Paşa ve onun yandaşları gibi isyancılar, Osmanlı güçlerinin enerjilerini dağıtmışlar ve aksi takdirde yeniden ele alınması mümkün olacak Transilvanya ve Macaristan'daki birçok kalenin elden çıkmasına neden olmuşlardı (V 75a9). Bu nedenle bunlara karşı alınan sert tedbirler haklı görülmüştür. Diğer tarafta acele gerçekleştirilen infazlar bir dereceye kadar zulüm olarak ortaya çıkmaktadır. Öyle bir noktaya ulaşılmıştır ki, Üsküdar'da idam edilmek üzere olan bir mahkum çılgına dönmüş, cellatlara şuursuzca saldırmış ve elleri kelepçeli olduğu halde denize atlamıştır, orada da üzerine saldırılmış ve öldürülmüştür. Evliya burada anlattıklarına ara vermekte ve adamı denizden çıkarmayı ve düzgün bir şekilde gömmeyi kendi üzerine aldığını söylemektedir (V 80b14).

Hemen ardından gelen ve IV. Mehmed'in Üsküdar'dan İzmit'e ve İzmit'ten Bursa'ya yürüyüşünü anlatan pasajlar, Osmanlı "adaletine" yönelik diğer iğnelemeleri içermektedir. Sultan'ın günlük getirilecek kafa kotası konusunda ısrarı; suçluların arasına suçsuzların da sokulması (mazlum ve gayri-mazlum adamlar, 80b20); Sultan'ın gözdeleriyle birlikte idamları izlemek üzere "adalet köşkü" üzerine oturması (kasr-ı adalet üzre calis ve nedimler ile hem-enis, 80b22). Pendik'te tutsaklardan biri serbest kalmış ve şöyle bağırmıştı: "Ey Padişahım, ben suçsuzum! Lüften benim eyaletimde araştırmalar yaptırtın!" Fakat çırpınması boş yereydi: cellatlardan biri onu yakaladı ve işini bitirdi. İzmit'te "kana susamış Sultan" (hünkar-ı hunhar, 82a29) halk tarafından ona kurban edilen koyundan tatmin olmamıştı, insanların kurban edilmesi için ısrar etmekteydi. Topyeri'nde insan kurbanlarının azlığından sıkılan Padişah, dağa çıkmış, üç tane geyik avlamış ve imparatorluk çadırının önünde bu üç geyiği "dağ Celalileri" olarak kurban etmişti (82b9). Bu arada Padişahın kampında ağlayıp sızlayan bir çocuk ortaya çıktı, Sultan'a bazı adamların elinden bir sepet kirazı aldığını ve zararının ödenmesini istediğinde kendisini dövdüklerini söyledi. Konu araştırıldı ve suçluların padişahın cellatlarından iki tanesi olduğu ortaya çıktı, hemen idam edildiler. Evliya Çelebi, bize "adil Sultanın" (padişah-ı adilin) her zaman suçlular idam edilmeden önce şeriat hükümlerini okutturduğunu bildirmektedir (82b18).

Başka yerlerde de Evliya Çelebi -her zaman Osmanlı İmparatorluğu'nun içine düştüğü duruma üzülerek ve reform yapılması görüşünü ortaya koyarak- değişik eleştiriler dile getirmiştir. Bu çerçevede, Ahlat gibi eski şehirlerin sahip olduğu ileri refah düzeyini abartılı bir şekilde anlatırken, o kadar çok şehrin harap olmasına neden olan Osmanlı yöneticilerinin gerçekleştirdiği zulmü yermiştir (IV 240b26). Anadolu'daki zulüm koşulları Tokat, Sivas, Amasya ve başka şehirlerden dışarıya bir göç akını yaşanmasına neden olmuştu; birçok kişi Kırım'a kaçmıştı ve sonuç olarak oradaki Cherson gibi şehirler gelişmeye başlamıştı (VII 134a17)!

Onun çok sevdiği ve övdüğü akıl hocası Melek Ahmed Paşa bile Evliya Çelebi'nin eleştirisinden kurtulamamıştır. Melek Paşa'nın 1651'de sadrazamlıktan düşüşünü hızlandıran iki olayda, Evliya Çelebi, Dasnik Mirza'nın ayaklanmasından ve ardından idam edilmesinden Melek Paşa'yı sorumlu tutmamıştır. Fakat Melek Paşa'yı, açgözlülükleriyle bir kamu hizmetçisini devletten soğutan ve vahşetleriyle onun isyancı ya da Celali olmasına neden olan vekillerinin kedi pençesi olarak tanımlamıştır. Pazar ayaklanmasını ele alırken, Evliya Çelebi Melek Paşa'yı yine şartların tamamen suçsuz mağduru olarak nitelendirmiş ve suçu Paşa'nın görevlilerine, özellikle de Kudde isimli dalavereci vekiline yüklemiştir. Melek'e yönelik tek imalı eleştirisi, astlarına karşı çıkmada çok zayıf kaldığı ve heyet adalet istediğinde çok acele hareket ettiği iddiasıydı. Efendisini suçsuz çıkarırken, Evliya Çelebi yine de iki olayın haksızlık örnekleri olduğu konusunda oldukça açık tavır almıştır (zulm, III 101a31, 102a7; na-haq, 101b22, 102a31).

Evliya Çelebi, Melek Paşa'yı -devlete sadık, cömert, yoldan çıkarılamaz, kendini ikinci planda tutan ve sert- bir eyalet valisi ve ordu komutanı olarak görmüştür. 1655 yılında Van'a girdiğinde Melek Paşa, kale muhafızını törende çok fazla barut harcamasından dolayı azarlamıştır (IV 248a28). Van'daki süresinin sonuna geldiğinde -özellikle isyancı Bitlis Han'ına karşı başarılı bir sefer gerçekleştirmesinden dolayı- Melek Ahmed Paşa için "Van vilayeti tam anlamıyla Mısır vilayeti haline dönüşmüştü" (IV 284a6).

1662 yılında, ölümünden kısa süre önce, evlenmek zorunda bırakıldığı yaşlı prenses Fatma Sultan, kendisinden aşırı isteklerde bulununca, şu şekilde yanıt verdi:

Transilvanya seferinden şimdi döndüm. Ben cihat yapan bir vezirim. Bu seferde beslemek zorunda olduğum yedi bin askerim vardı. 170 bin altın ve 600 kese harcadım. Hatta epeyce mühimmat, silah, zırh ve miğfer satmak ve yeniçeri ocağından borç almak zorunda bile kaldım. Senin aşırı isteklerini yerine getirebilmek için atandığım görevi haksız yere kullanarak para toplayacak zorba bir hükümdar değilim ben... (VI 44a15).

Melek Paşa'yı överken, Evliya Çelebi onun rüşvet kabul etmezliği üzerinde özel olarak durmaktadır (VI 49a9). Başka bir kısımda onun yalan ve dalkavukluktan hoşlanmamasına dikkat çekmektedir:

Birisi onun huzurunda yalan söylerse, o kişiden tiksinti duyardı. Elbette nükteli bir konuşmaysa söz konusu olan, şakalardan zevk alırdı. (Bu konuda) dalkavukluğa ve itaatkarlığa önem veren zamanın asillerinden, vezirlerinden ve şehzadelerinden farklıydı. Bu üst düzey görevliler tarafsız ve ılımlı kişilerden saray dışındaki işler konusunda bilgi almadıkları içindir ki, Osmanlı devleti'nde her yerde yasa ihlalleri yaygınlaşmıştır. Allah sonsuza kadar devletimizi korusun, amin (III 53a17)!

Birçok başka Osmanlı gibi, Evliya Çelebi de kendi zamanının kaotik şartlarıyla Kanuni Sultan Süleyman'ın zamanındaki imparatorluğun gücünü ve iyi düzenini karşılaştırmaya oldukça düşkünlük göstermiştir. Örneğin 1664 yılında Yenikale/Zerinvar kuşatması sırasında, babasının Kanuni'nin askerlerine gösterdiği sevgiyle ilgili anlattıklarına atıfta bulunmuştur; kendisinin şahit olduğu seferde ise çok sayıda asker kaybedilirken Osmanlı askerlerine şefkat gösterilmemişti (VI 184b1). 27 yıllık Girit Savaşı sırasında toplam 900 bin Osmanlı askerinin hayatını kaybettiğini hesap etmiştir (VIII 308b21).11

Birçok savaşa şahit olan ve katılan bir kişi olarak, Evliya Çelebi, tutsakların ve esirlerin kana susamış komutanlar tarafından öldürülmesi (V 124a33, VI 7a) ve Osmanlı ile Tatar askerlerinin yağmaları ve zulümleri konusunda görüşlerini ortaya koymuştur: yağma askerlerinin, 1659'da Eflak'ta (V 103b1); 1661'de Macaristan'da (VI 23b7); Tatar askerlerinin 1665'te Nogay yerleşim alanları üzerinde; "bunlar Hulagu'nun Bağdat'taki ya da Nebukednezar'ın Kudüs'teki yağmalarından daha kötüydü" (VII 105b); Segban ve Sarıca birliklerinin 1668 Yunan kırsalında (VIII 282a17) gerçekleştirdiği zulümler. Elbette şahit olduğu mezalimin bir kısmı Avrupalılar tarafından gerçekleştirilmişti (VII 8b18). Bazı zamanlar alaycı mizah anlayışı, 1661'de Ferdenvar'da karşılaştığı tecavüz ve yağmacılık olaylarını anlatmasında olduğu gibi duyduğu nefret hissiyle tamamen ayrı kutupta yer almaktadır:

Her köşe bucakta o kadar seksüel faaliyet vardı ki, dokuz ay içinde bu seferden arta kalan 10 bin kadın çocuk doğurdu; hamile kalmayan kadınlara gelince, onların hangi hizmetleri vermek zorunda kaldıklarını yalnızca Lût kavmi bilebilir (VI 23b28).

Barış zamanında da Evliya Çelebi yetkililerin görevlerini yerine getireceğinden o kadar emin değildi. 1671 yılında Ayasuluk'ta (Efes'te) dar bir dağ geçidinde bazı tüccarlarla karşılaşan kafilesi, bazı eşkıyaları yakaladı ve onları mahkemelere teslim etmektense oracıkta idam etmeye karar verdiler (IX 66a).

Mısır hükümet yöneticileri, Evliya Çelebi'nin eleştirilerine özellikle hedef olanlar arasında bulunmaktaydı. Onların zenginliği, fazla vergilendirmeye, yani "fakirin ahına" dayanmaktaydı (ah-ı fukara, X 63b7). Evliya, yeniçerilerin Fustat'ın yani Eski Kahire'nin camilerinden birinde cemaatten para toplayışını, Firavunların eski dönemlerdeki diktatörlükleriyle karşılaştırmıştır (X 142b18). 1676 yılındaki yeniçeri ayaklanmasının nedenini açgözlülüğe bağlamıştır: vezirler İstanbul'daki o kadar çok görevliye ödeme yapabilmek için zorbalık tedbirlerine başvurmak durumunda kalmışlardı (X Q353a). Mısır paşaları Hamsin döneminde çok mutlu oluyorlardı, çünkü çok sayıda insan ölüyor ve çok sayıda köylünün mirası mahlulen hükümete kalıyordu (X 135b23, 242a6). Evliya Çelebi, Mısırlı alimleri de rüşvet yiyiciliğinden dolayı eleştirmiştir: Ezher şeyhleri bile iki üç bakır lira karşılığında birisinin lehinde fetva verebiliyordu (X 68b26).

Genel olarak, Evliya Çelebi, Hıristiyan dünyayla (Kafiristan) karşılaştırıldığında Müslüman bölgelerin (İslam diyarı) berbat durumundan üzüntü duymaktaydı. 1660'ta Split'te dolaşan Venedik altın dukalarıyla ilgili olarak şu ifadeleri kullanmıştır:

Sultan I. Ahmed döneminde (1603-17), bunlardan birçoğunu babamda gördüm. Fakat bu günlerde onları hiç görmüyoruz - vezirlerde bile bu paradan bulunmuyor. On tanesi bir dirhem gelen kuruşlarla ve bakır paralarla geçinmeye çalışıyoruz. Allah'ım bize acı! İslam gayretimize ne oldu bizim? Paramızı düzene koymak zorundayız! (V 150a19).

1671 yılında Sakız adasında kiliselerin gittikçe serpilen, iyileşen koşullarını yalnızca Müslümanlara ikaz olsun diye anlattığını söylemektedir ve özellikle vakıfların yok olup gitmesinden alimleri sorumlu tutmaktadır (IX 60b27, 123). Birden daha fazla yerde olmak üzere, acı duygular içinde, Hıristiyanların kendi kiliseleri ve diğer kurumları için gösterdikleri bakım ve ihtimamla Osmanlıların yönetiminde karşı karşıya kaldıkları ihmal ve yıkımı karşılaştırmaktadır. Bu çerçevede 1665'te ziyaret ettiği Viyana'daki St. Stephan katedralindeki kitaplara gösterilen ihtimam karşısında, 1672'de ziyaret ettiği İskenderiye'deki Attaran Camii'ndeki kitapların uğradığı ihmalden şikayet etmektedir (VII 59b17). Beytü'l-lahim'de Evliya Çelebi, Peygamber'in türbesinde bulunan mücevherlerin Hıristiyanlar tarafından korunmasını takdirle karşılamakta ve yine Müslümanların kendi vakıfları konusunda o kadar umursamaz olmalarını eleştirmektedir (IX 226b26). Sina dağındaki St. Catherine manastırı hakkında da şunları söylemektedir: "Manastır Hıristiyanların elinde kalmıştır. Eğer İslam olanların elinde kalmış olsaydı virane haline dönerdi" (IX 380b27).

* * *

Osmanlılarda nezaket zevkine ve edebi hünere sahip olan insanlar çelebi ya da beyefendi lakabını alırlardı. Bu, aynı zamanda seçkinler kesimi içinde yer alan, fakat mesleği o vakitler herkesçe tanınan meslekler (dini, askeri ya da bürokratik) içine tam olarak girmeyen kişiler için oldukça kullanışlı bir isimlendirmeydi. Osmanlı sisteminde, asker olma seçeneği en azından prensipte yerli Türklere açık değildi, bu yüzden Türkler din adamı (ulema) olarak ya da mali yönetimde bürokratlar (efendi) olarak kariyer peşinde koşma eğilimi içindeydiler. Türk kökenli olmasına rağmen, Evliya Çelebi genç bir delikanlı (gulam) olarak saray hizmetine alındı, fakat subay statüsüyle (ağa, paşa) eğitimini bitirmedi ve resmi görev almaktan kaçındı. Müezzin ve Kur'an okuyucusu (kari) olarak Evliya Çelebi'nin alt düzey alim sınıfında yer aldığı söylenebilir; efendi unvanıyla anıldığı da olmuştur. Fakat çelebi unvanı, padişah gözdesi, müzisyen ve edebiyatçı olmasından dolayı ona daha fazla yakışan bir unvandır.

Bu unvanı kendisi için tercih etmiş olmasına rağmen, bazen bu kavramı züppeliğe işaret edecek şekilde alaycı bir tarzla kullandığı da olmuştur (III 31a26, 28). Üst düzey din görevlerinin iyi ailelerden gelen ahmak çelebilere verildiği yolunda şikayette bulunmuştur (VII 161b25).

Sakalını bıyığını iyi tıraş etmesi dışında kişisel görünümüyle ilgili herhangi bir bilgiye sahip bulunmamaktayız (bakınız III 103a31, 184b18; VII 84a22).

Başkaları onu çelebi ve efendi unvanlarıyla çağırırken, o kendisini mücerred (evlenmemiş, aile bağlarından kurtulmuş), derviş ve fakir ile bi-riya (riyasız, ikiyüzlü olmayan) biri olarak nitelendirmiştir. Bazen kendisinin ışık olarak selamlandığı da olmuştur, bu kavram da "derviş" anlamına gelmekteydi (II 366a35). Bir yerde kitapta konuşanlardan biri onu şu şekilde nitelendirmiştir:

Evliya Çelebi gezip dolaşan bir derviş (garibüddiyar) ve bir Dünya seyyahıdır. Her kimin arabasına binerse onun türküsünü okur ve kendisine bakan her zatın övülmesini üstüne alır. Başını nereye koyarsa, orada yer, içer ve eğlenir (V 9b29).

Kendisinden bazen hezar-aşina "bin tane tanıdığı olan III 142b33); ve çok daha sık olarak da alüfte ve aşüfte (uysal, müsamahakar ve yüzsüz) olarak da bahsetmektedir (I 130a21, 208b28, vb.; V 12a20).

Bütün bu kavramlar bir Sufi tipi ortaya çıkarmaktadır; dünyayla bağları olmayan, başkalarının iş vermesine ya da iyilik yapmasına bağımlı durumda bulunmayan, bu yüzden de dalkavukluk etmeye ve başkalarını kandırmaya ihtiyaç duymayan birisi. Eğer ortaya koyduğu şekliyle kabul edersek, bu kişilik karakteri, tam zıddı olarak gözüken özelliklerle birlikte bulunmaktadır; çünkü Evliya Çelebi'nin sık sık dalkavukluk ettiğini, çıkar peşinde koştuğunu ve kişisel mallarının hesabını yaptığını görmekteyiz.

Evliya Çelebi birkaç defa aşık olduğundan bahsetmektedir. Muhtemelen gençliğinde bir Cumartesi akşamı (Cuma gecesi) aşka düşmüş bir halde (hakirin alem-i aşkda olduğu mahalde) Hasköy'deki Yahudi mezarlığına gitmiş ve çaresizlik içinde şöyle haykırmıştı: "Ey talih! Artık ne olursa olsun!" Aniden bir gulyabani ortaya çıkmış, Evliya Çelebi korkudan yakındaki Ayna Ayazma'ya (Yunan ortodoks inancının kutsal kaynağına) sığınmış ve titreyerek geceyi orada geçirmişti (I 124a34). Müzik aletlerine ne kadar aşina olduğunu açıklarken, Evliya Çelebi, aşk denizinde boğulduğu bir zamanda (bir zaman derya-yı aşka gavvas olduğumuz mahalde) şarkıcılarla ve müzisyenlerle, palyaçolarla ve diğer hokkabazlarla düşüp kalktığını söylemektedir (I 208b27). Bazı zamanlar da güzel bir kadın görmüş olmaktan dolayı huzursuz bir ruh haletine sahip olduğuna değinmektedir (VI 17a29, 53b17).

Peki seks konusunda neler demektedir acaba? Evliya Çelebi, sık sık sevecen ya da en azından sahip oluculuğunu vurgulayan bir tavırla köle oğlanlardan bahsetmektedir. Kendisine verilen hediyeler arasında bazen köle kızlar da bulunmaktaydı. Benim tahminim şu ki, kendisinin cariyeleri vardı ve onlarla seks yapmaktaydı ki, bu o zamanın sıradan olaylarındandı. Bitlis Hanı ona evlenmesi için kızını teklif etmiştir, ancak o teklifi kabul etmede hiç acele etmemiştir (V 10b28). Kalmukya'da cömert ev sahibi Moyinçak Şah, ona geceyi birlikte geçirmesi için "Kadınlar Yurdundan" bir kadın teklif etmiştir. Fakat Evliya Çelebi, "Allah saklasın, bizim için gerekli değildir" (haşa lazım degildir) diye geri çevirmiştir (VII 179a30).

Belli yıllar arasında erkekliğini kaybettiğini söylemektedir. I. kitapta bahsedilen (77b33-78a3) ve X. kitapta ayrıntısıyla anlatılan (123b18-124b21) bu olay, kronolojik açıdan kuşkulu görünmektedir, çünkü söylediğine göre 1646 yılında Bosna'da gerçekleşmiştir, o dönemde ise kendisi gerçekte Anadolu'da bulunmaktaydı. 1672 yılında Mısır'a vardıktan bir süre sonra burada yılan çorbası (tiryak-ı faruk) tedavisi gördükten sonra bu hastalığı iyileşmiştir. Eğer bu doğruysa, 35 ile 61 yaşları arasında iktidarsız olduğu ortaya çıkmaktadır. Diğer taraftan, belli bir ilacın ya da tedavinin erkeklik gücünü yeniden dirilttiği iddiası basmakalıp bir sözdür, çünkü 1673 yılında Habeşistan'da Zeyla'da bir aylık dinlenmesinin görme gücünü ve erkekliğini yeniden dirilttiğini söylemektedir (X Q338a35), aynı zamanda da 1646 yılında Amasya yakınındaki Koyun Baba Bektaşî türbesinde görme gücüne yeniden kavuştuğunu iddia etmektedir (II 279b29).

Evliya Çelebi'nin Sufilere ve Sufizme samimi bağlılığı bazı kısımlarda ortaya konmaktadır. Fakat o gerçekten bir Sufi miydi? Bir kereden daha fazla olmak üzere seyahatleri sırasında gizemli yolda kendisine rehberlik edecek birini (mürşid-i kamil) aradığını belirtmiştir (I 150b25, IX 1b26). Bu da böyle birini bulmadığını göstermektedir. Sufi sohbetlerine katılıyordu (III 175a), fakat o Sufi gruplarından ya da tarikatlardan birine bağlanmış mıydı? 1664 yılında Uzice'de bir Halveti zikrine katılmıştır (VI 141a6); 1670 yılında Zarnata'da vakıf olarak bir Halveti tekkesi ile üç tane dükkan yaptırmıştır (VIII 334a3); Kahire'de kaldığı süre içinde bir yıl süreyle Nizamiyye Halveti tekkesinin kalfası olarak hizmet gördüğünü belirtmiştir (X 110b28); bu nedenlerle Halveti tekkesiyle bağlantısı olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Bir yerde de kendisinden bahsederken Evliyâ-yı Gülşeni ismini kullanmıştır (X 410b23) -günümüze kadar gelen duvar yazılarından birinde olanla aynı unvan; onun Kahire'deki Gülşeni tekkesini uzun uzun tasvir etmesi kesin olarak kendisinin birinci elden şahitliğine dayanmaktadır (X 111a17-112b11). Gülşeniyye, Halvetiyye'nin kollarından bir tanesiydi.

Dervişçe ortaya koyduğu davranışlarından bahsetse de Evliya Çelebi servetinin yoğun bir şekilde bilincindeydi ve malı mülküyle oldukça yakından ilgiliydi. Aldığı hediye ve lütufların ayrıntılı bir kaydını tutmakta ve malını mülkünü korumak için dikkatli önlemler almaktaydı.

1648 yılında Anadolu'da seyahat ederken, Evliya Çelebi, babasının öldüğünü bildiren, onun bütün mülkünün mühürlendiği ve üvey annnesi, kız kardeşleri ile mirası dağıtan kişinin (kassam) eline kaldığını hatırlatan ve bu nedenle onun bir an önce İstanbul'a geri dönmesini tavsiye eden mektuplar aldı (II 367b17). Evliya Çelebi'nin aceleyle dönüşü gerçekten göze çarpacak nitelikteydi ve göründüğü kadarıyla bu acele, vicdani dürtülerden dolayı değil, daha çok kendisinin miras dışında kalacağı korkusundan kaynaklanmıştı. Babasını ziyaret ettikten sonra neler yaptığını şöyle anlatmıştır: "Eve döndükten sonra babamın bıraktığı parayı aldım ve bu temiz paradan 2000 altını mukaddes hac için
ayırdım (II 369b20)."

Efendisi ve akrabası Melek Ahmed Paşa 1662 yılında öldüğünde de şu duygular içindeydi:

Bu mütevazi derviş (garib) yetim kaldı ve efendisiz kalmanın sancılarından dolayı da çılgına döndüm. İstanbul yurdu (dârı), darağacına (dâr) döndü. Talihin bir cilvesi olarak tam aynı zamanda benim evim ve dükkanlarım yandı; fakat Allah'ın yardımıyla 3000 riyal guruş harcadıktan, birçok acı ve sancılar çektikten sonra altı ay içinde iki ev ve dört dükkan yaptırmaya muvaffak oldum ve akrabalarımla hizmetçilerimi bu evlere yerleştirdim (VI 49a22).

Evliya Çelebi, ardından evlenmemişliği yücelten İranlılara ait özdeyişler ve Peygamberin hadislerini zikretmektedir. Eş ve çocuklarla bağlanmamış olmasından dolayı seyahatlerine devam edebildiğini mutlulukla ifade etmektedir.

Unkapanı'ndaki gayri menkulünden başka Evliya Çelebi Kadıköy'deki bağlarından (I 141b3), Bursa, Kütahya ve Manisa'daki evlerinden ve Bergama yakınında bulunan Sandıklı'daki çiftliğinden söz etmektedir (IX 39b11).

Hediye alıp verme Osmanlı üst sınıfı arasında oldukça yaygın olan bir uygulamaydı. Evliya Çelebi'nin saatlere, yüzüklere ve bu tür kişisel değeri olan mallara düşkünlüğü vardı. 1648 yılında, halk arasında kötü ün kazanmış haydut Kara Haydaroğlu'nu, idam edilmeden önce teselli etmek maksadıyla ziyaret ettiğinde, Kara Haydaroğlu Evliya Çelebi'ye babası haydut Kara Haydar'ın 20 yıl önce yine Evliya'dan çalmış olduğu bir saati verdi, ki bu saat, Evliya'ya Kaya Sultan'dan bir hediyeydi. Kara Haydar ölmeden önce bu saati oğluna vermiş ve onun Evliya Çelebi'nin malı olduğunu söylemişti; Kara Haydaroğlu da bu bilgiyi hiç unutmamıştı, şimdi malı asıl sahibine geri veriyordu.

Evliya'ya söylediği gibi, bu saat, "kendi bağının üzümlerinden yapılmış bir tatlıydı" (kendi bağın koruğu helvasıdır, II 374a30).

Evliya Çelebi'nin kölelerinin hukukuna da çok riayet ettiği görülmektedir. Ziyaret ettiği bir kişiden aldığı hediyeleri kaydederken kölelerine bağışlanmış olanları da ayrıca listeye eklemiştir. İnsani kaygıları ön plana çıktığında da paragöz yönü tamamen ortadan kalkmamaktadır. Bir kölenin kaçması, özellikle beraberinde altın da alıp götürmüşse Evliya açısından mal kaybı anlamına gelmekteydi. Bir kölenin ölümü ise birden fazla açıdan kayıp olarak ortaya çıkmaktaydı. 1656 yılında İstanbul'a çok kısa bir ziyaret gerçekleştirdikten sonra Evliya Çelebi Van'a Melek Ahmed Paşa'nın yanına geri döndüğünde Kâzım ismindeki gulamının öldüğünü öğrenmiş; Melek Paşa da bu kaybından dolayı onu teselli etmek amacıyla kendisine iki tane Gürcü gulam vermiştir (V 8a24).

Seyahat tam olarak bir meslek oluşturmamaktadır. Evliya Çelebi, onu amatör bir meşgale olarak seçmiş ve kendisine "Dünya Seyyahı" lakabını uygun görmüştür. Kendisi için kullandığı diğer unvanlar -derviş (gördüğümüz gibi), Kur'an okuyan (hafız), namaz kıldıran (imam), namaza çağıran (müezzin) ve padişah gözdeliği (musahib, nedim) gibi- seyyah kimliğine uygun düşmekteydi. Özellikle Osmanlı hiyerarşisinde resmi bir görev (mansıb) almayı kesin olarak reddetmiş ve sadece tercihli olarak kendi akrabaları olan vilayet valileri nezdinde kısa süreli görevler almayı tercih etmiştir. Bu şekilde o kişilerle ahbaplık yapabilir, onlara değişik hizmetler sunabilir ve böylece kendi turizm işini kolaylaştırabilirdi.

Özellikle Melek Ahmed Paşa'nın hizmetinde olduğu dönemlerde, Evliya Çelebi, seyahatle ilgili olmaları durumunda daha gönüllü bir şekilde olmak üzere, dışarıya özel görevle gönderilme ya da İstanbul'a mesaj taşımak gibi değişik idari görevleri isteyerek gerçekleştirmiştir. Bazı görevler bir dereceye kadar tehlike de içermekteydi. Melek Paşa yenice Bosna valiliğinden Rumeli (Sofya) valiliğine atandıktan sonra 1661 yılının Ocak ayında Transilvanya seferine katılma emri alınca, Evliya Çelebi'yi hububat tahsislerini (zahire-beha) toplamak üzere Manastır ve Gölikesri bölgelerine göndermişti. Fakat bazı Yörük köyleri isteneni vermeyi reddetmişler ve çatışmaya girme yolunu tercih etmişlerdir:

Cesur gençlerimizden biri öldürüldü ve onların adamlarından 10 kişi yaralandı. Adamlarından beş tanesini de tutuklayıp şehidimizle birlikte kadının mahkemesine götürdük. Üç köylü kan parası olarak 3000 guruş ödemeye mahkum oldu, ayrıca hububat tahsislerinden üç yük miktarınca akçe aldık (yük=500.000) (V 179b15).

1656 yılında Melek Paşa'nın kuryesi (ulak) olarak görev yaparken, İstanbul'dan Van'a dönüşünde Bolu yakınındaki dağlardan geçerken başına bir olay gelmiştir:

Yedi tane soyguncuya rast geldik. Birkaç laf ettikten sonra kılıçlarını bize doğrulttular ve soyunmamızı söylediler. Üç hizmetçimle birlikte atımdan indim ve heybemizdeki emirnameleri ve mektupları onlara gösterdim.

"Biz bunları ne yapacağız? " diye bağırdı içlerinden biri. "Yanınızda altın ve mücevher var mı? "

"Hayır yok. Allah'a yemin ederim, sadece bunlar ve heybedeki diğer gömleklerimiz ve iç çamaşırlarımız var yanımızda."

"Allah sizden razı olsun. Biz dağ adamlarıyız. Gömleklere ihtiyacımız var" dedi ve içinde gömlekler olan heybeyi aldı.

Kılıcımı elime alabileceğimi düşünerek bir tarafa doğru eğildim, fakat yedi adamın hepsi birden ellerindeki tüfeklerle birlikte üstüme çullandılar.

"Gaziler!" diye bağırdım, "kendisi ve atı tükeninceye kadar at süren bir kuryeye saldırmak hamile bir kadına saldırmak gibidir. Bilmez misiniz ki, iman ehli arasında yabancılar olmaz? Sizin yaptığınızı bu dağlarda Köroğlu bile yapmadı. Eğer Allah'a inanıyorsanız bırakın bizi gidelim."

Bu şekilde konuşmaya ve aman dilemeye devam ettim, sonunda onlardan biri belinden kılıcını çözdü ve "Yiğit" dedi "bu çok iyi bir kılıçtır. Bunu benden bir hatıra olarak sakla. Sen de belindeki gümüşle süslenmiş kılıcı bana ver. Ben de onu senden bir hatıra olarak taşıyacağım."

"Elbette," dedim ve kılıcımı ona verdim. Sonra hepimiz birbirimizi öptük ve kardeşler olduk. Allah'a şükür başka hiçbir şeye dokunmadılar (V 8a6-16).

Seyahat etmediği dönemlerde Evliya Çelebi, nerede olursa olsun kendisine yapılacak bir şeyler sağlayan dini yeteneklerine başvurma yoluna giderdi. 1646 yılında Erzurum valisi olan Defterdarzade Mehmed Paşa'nın oğluna din öğretmenliği (hocalık) yaptı (II 285a19). 1653 yılında Sadrazam Derviş Mehmed Paşa ölürken, efendisi Melek Ahmed Paşa ona sadrazamın acılarını hafifletmesi için dualar ve büyüler okuttu (III 173a23). 1659 yılında Eflak seferi sırasında zengin bir genç delikanlı ailesi ve hizmetçileriyle birlikte Osmanlı tarafına geçti. Evliya Çelebi onların İslama geçiş törenini yönetmek üzere oradaydı ve bundan dolayı da elde edilen ganimetlerden epeyce yüklü bir miktar kendisine verilecekti (V 104a3).

Aldığı dini eğitim sayesinde yapabileceği uygun görevlerden bir tanesi de mütevelli, yani vakıfların denetçisi olmaktı. Bu, bazı bilânço denetleme tekniklerini de gerektirmekteydi, özellikle Mısır'daki son yıllarında hesapları kontrol etmesi için sık sık kendisine başvuruldu. Onun eğitimi her ne kadar medresede ve sarayda gerçekleştirilmiş olsa da genelde bürokrasiyle alakalı olan bazı muhasebe yeteneklerine de sahipti.

Muhtemelen kişiliğinin gücünden ve eğlendirici olarak yeteneklerinden dolayı bu dini görevleri, hiçbir zaman bir kuryenin, özel temsilcinin ya da gözdenin neşeli talepleriyle uyuşmaz görülmemiştir. Evliya Çelebi, sık sık kendisinin -ve Ahmed Yesevi'ye kadar uzanan atalarının- hiçbir zaman şarap ya da diğer alkollü içkiler içmediğini, hiç tütün ya da uyuşturucu ilaç kullanmadığını, hatta kahve ve çay bile içmediğini ısrarla belirtmiştir. Tebriz'in Safevi valisi Kelp Ali Han kendisine şarap teklif ettiğinde, bu teklifi geri çevirmiş ve vali de onu mutaassıb olmakla suçlamıştır (II 301b26). Evliya Çelebi bu tür bir suçlamayı reddetmiş ve kendisinin sadece iyi bir Hanefi Müslüman olduğunu söylemiştir. Vali, kölelerini öptürterek onu havaya sokmaya çalışmış, Evliya Çelebi bu öpmelere karşı koymamış, fakat şarap içmeye katılmama konusundaki ısrarını sürdürmüştür; onun yerine müzik icra ederek topluluğu eğlendirme yoluna gitmiştir.

Benzer şekilde Melek Paşa'nın temsilcisi olarak bulunduğu Bitlis'te 1656 yılında kaçmadan önce Han'ın fiilen rehinesi olarak alıkonmuştu, bu konuda şu ifadeleri kullanmaktadır:

Gece gündüz ibadet ederek, Kur'an okuyarak, Hadis kitapları ve Deylemi'nin Kur'an yorumunu okuyarak ve yapabildiğim kadarıyla Kürt ulemasıyla şeriat meselelerini tartışarak kendimi meşgul ettim. Aynı zamanda onların mizah yeteneğinden mahrum bir mutaassıb olduğumu düşünmelerini istemedim. Bu yüzden Han'ın huzurundayken ya da onun oğulları Bedir ile Nureddehir'in yanındayken veyahut da diğer aşiret reisleriyle birlikte bulunurken, şaklabanlıklar yapıyor, fıkralar anlatıyor, espirilerde bulunuyor ve kâr, nakış, savt, zikir, zecel, amel, tasnifat, ve hüzünlü kavıllar gibi şarkılar söylüyor ve müzik parçaları icra ediyordum. Bu sebeple de beni kendi maiyetlerinden biri olarak kabul etmişlerdi (V 12a16).

Sultan IV. Murad'la ilk görüşmesinde o kadar hünerli bir şekilde ortaya koyduğu müzik yeteneklerini nereden elde ettiğinden bahsetmemektedir; fakat bir kere saraya girdikten sonra, müzik hocası Tokatlı Ömer Gülşeni olmuştur (I 206a2). Şarkı söylemekten başka kendisinin müzik aletleri konusunda uzman olduğu izlenimini vermektedir (I 208b21), ancak şarkı icra etme sırasında kullandığı teften başka bir aleti kullandığını gösteren herhangi bir kanıt bulunmamaktadır (örneğin, III 50b8). Bu arada Avrupa orglarıyla ilgili birinci elden bilgisi bulunmaktaydı (I 203a4-; VI 131a5; VII 60a- b).

Çarpıcı bir şekilde onu iyi bir şarkıcı ve müzisyen yapan aynı yetenek, iyi bir Kur'an okuyucusu ve müezzin olmasını da sağlamıştır. Çocukken 11 yıl boyunca Sa'di-zade Efendi gözetiminde Kur'an hafızlığı yaptığını söylemektedir (I 107b2). Bu yeteneğinden dolayıdır ki, Sultanın ilgisini çekebilmiş ve saraya girmeyi başarmıştı. İlm-i tecvid, Kur'an okuma ilmi, almış olması mutlaka onun dilleri öğrenmesini kolaylaştırmış olmalıdır (bakınız IV 394a36). Diğer taraftan 1647 yılında Seydi Ahmed Paşa'nın cirit oyunu sırasında neşeyle şakalaşırlarken cirit atması sonucunda dört tane dişini kaybetmesi, onun telaffuzunu olumsuz yönde etkilemiştir (II 335b28).

Dini görevleri onun savaşlar ve kuşatmalar sırasında önemli -fakat tehlikesiz- roller üstlenmesini sağlamıştır. Kur'an okumaktan başka diğer önemli askeri rolü, zafer ezanını okumaktı. Bundan oldukça gurur duymuş ve Kafkasya'dan Macaristan ve Girit'teki savaşlarda bu rolü oynadığından bahsetmiştir (II 329b30, V 125b15, VI 6a19, 133a17, 187b21, VIII 303a26, 333b15). Kitabın bir yerinde de ilk ezanı okuduğu bütün zaferlerin bir listesini çıkarmıştır (VI 134b30).

Kur'an okumaya gelince, Evliya Çelebi'nin bunu sürekli olarak yaptığı ve hatm-i şerif yani Kur'an'ın hepsinin okunması çerçevesinde dindarlığını gösterir davranışlarda bulunduğu izlenimi edinilmektedir. Kendi anlattıklarına bakılırsa her yıl 48 hatim gerçekleştirmiştir ki, bu ibadet ona ilahi koruma sağlamıştır (X 394a11). Kur'an okumayı insan hayatlarının kurtarılması için pazarlık aracı olarak kullandığı Bitlis destanında ortaya konan manzaralarda görüldüğü gibi, bazen bu yeteneğini bir tür sadaka olarak kullanma yoluna da gitmiştir (IV 272a10). Bu konuda Evliya Çelebi kendisini bir şekilde yanlış tarafta yer almış sıradan askerlere acıyan ve onlar için fidye ödeme amelini gerçekleştiren biri olarak sunmaktadır. Aynı zamanda kapsamlı bir idam emri çıkaran Sultanı (ya da diğer Osmanlı yetkililerini) eleştirdiği izlenimi vermektedir. Osmanlı sisteminin çark dişlilerinden biri olan Melek Paşa'nın, bu tür sert emirlere karşı koyma gücü bulunmamaktaydı, fakat Evliya Çelebi, onun yapabilmesi durumunda emri yumuşatmak için arzulu olmanın ötesine geçtiğini belirtmektedir.

Evliya Çelebi'nin merhamet duygularını harekete geçiren başka bir grup kafir toprağında esir duruma düşmüş Müslümanlardı. 1660 yılında Melek Ahmed Paşa onu bir ticaret sözleşmesi yenilemek ve daha önce düşmanın eline geçmiş olan ve oradaki zindanda tutulan kendisinin maiyetinde olanlardan bazılarını kurtarmak üzere Venedik toprağında yer alan Split'e gönderdi. Evliya Çelebi Split'in Venedikli generali tarafından iyi karşılandı, general Paşa'nın isteğini kolayca yerine getirdi. Bundan sonra kendi inisiyatifiyle (kendi karihamdan, V 149a22) Evliya Çelebi, durumlarını kasabadaki tüccarlardan öğrendiği 10 tane başka esirin serbest bırakılması isteğinde bulundu, bu istek de yerine getirildi. Osmanlı toprağında bulunan Livno'ya döndüğünde Melek Paşa kendisinin hiç haberinin olmadığı 10 genci görünce çok şaşırdı. "Allah'a çok şükür" dediler, "sizin yüce onay ve duanız sayesinde Evliya Çelebi gerçekten evliyaca bir davranışta bulundu (evliyalık edüp) ve bizi kafirlerin elinde esir olmaktan kurtardı." Melek Paşa o kadar memnun olmuştu ki, makamından kalktı, Evliya Çelebi'yi alnından öptü ve ona dualar yağdırdı (V 150b20-25).

Evliya Çelebi 1672 yılında Mısır'da Abukir'de denetleme turundayken, iki Hıristiyan kalyonu Müslümanlarla dolu bir şaykayı basmış ve ele geçirmiş, ardından barış bayrağı çekip gemiyi limana yanaştırmış ve esirleri satmaya başlamıştı. Evliya Çelebi kale muhafızını bu olayla ilgili bir şey yapmaması durumunda valiye şikayet etmekle tehdit etti. Bunun üzerine muhafız harekete geçti, kalyonları bombaladı, birini havaya uçurdu, diğerine hasar verdirdi ve 145 Müslüman esirini serbest bıraktırdı, esirler Evliya'ya hayır duası ediyorlardı. Muhafız bu davranışından dolayı hilat aldı, buna karşı o da Evliya Çelebi'yi 100 kuruşla ve 100 balya odunla ödüllendirdi (X 330b7).

Kitabı okuyan, Evliya Çelebi'de bazen ince alay hissiyle samimiyeti arasında bir çatışma ortaya çıktığını hissetmektedir. Alayın daha baskın göründüğü yerlerde onun samimi olduğu - ya da iki yüzlü (bi-riya) olmadığı yönündeki iddiası o kadar boş görünmemektedir. 1669 yılında Kandiye Kuşatması sırasındaki faaliyetlerini anlatan bir pasaj bu noktayı şu şekilde ortaya koymaktadır:

Bu günahkar garip, bu büyük savaşlara şahit olmaktan dolayı bir derece cesaret kazandı. Gece gündüz belime kuşağımı sardım (büyük bir işe hazırlandım) ve ezan okudum ya da kanlı elleriyle ve kanlı kılıçlarıyla, yanıp kavrulan kalpleriyle ve çıplak göğüsleriyle, ve de dillerinde mübarek Kur'an'dan ayetler olduğu halde savaş keşmekeşine dalmış olan gazilerle ilgilendim. Allah'a hamdolsun, ne zaman Allah onları bir mayından, taştan, bombadan ya da bir top veyahut tüfek mermisinden koruduysa silahlarımla ve abdestimle orada hazır bulundum. İçlerinde valiler ve komutanlar da olmak üzere birkaç yüz şehidi gömdüm ve yaralanan birkaç yüz kişiyi de kendileriyle ilgilenilmesi için cerrahlara getirdim. Gerçekten bütün samimiyetimle söyleyebilirim ki (riya olmaya), bu fakir ve garip adam bazen yaralılara ekmek ve çorba taşıdı. Ben ve hizmetçilerim bazı sefillerin elbiselerini kaynattık ve yıkadık, onları yeniden giydirdik ve onların yaralı kalplerini yatıştırmaya, acılı gözyaşlarına merhamet göstermeye çalıştık. Sakalları, bıyıkları ve kulakları bitlerle dolmuş askerlerin saçlarını kesmek için kendi makaslarımı kullandım ve böylece onları "dört dörtlük" Kalender dervişler haline dönüştürdüm, gerçekten bit hastalığından epeyce askeri kurtardım. Ortalığın cehenneme döndüğü, babanın oğlu, oğlun babayı unuttuğu zamanlar oluyordu. Bu durumda bile küçük deriden yapılma su kabımı hayat suyuyla doldurur, eski siperlerde kendi başına kalmış, hareket mecali kalmamış hasta ve yaralılara su dağıtırdım. Böylece Kerbela Ovası'ndaki şehitlerin ruhunu şad ettim, yaralıların acılı kalplerine sevinçler serptim. İnşallah Allah bunları riya olarak yazmaz, inşallah bunları yüce divanında kabul buyurur (VIII 292b8).

Evliya Çelebi, sık sık kendini arabulucu rolüne soyunmuş biri olarak tasvir etmektedir, hem 1648 yılında Celali olayları sırasında (II 366a24), hem de 1653 yılında sadrazamlığa atandığı sırada (III 177a7) İbşir Paşa'yla yaptığı görüşmeler bu çerçevede sayılabilir. Diğer taraftan Avrupalılarla barış görüşmelerinde hazır bulunduğu zaman kendisinin görevli olan Osmanlı diplomatından daha sert tutum takındığını ifade etmektedir. Bu çerçevede 1664 yılında Uyvar'da Szekelyhid kalesinin yıkılmasına beyhude bir şekilde karşı çıktığını kaydetmektedir (VII 29b20). 1669 yılında Kandiye'nin teslim olmasından sonra Venedikli komutanlarla yapılan görüşmelerde Evliya Çelebi, anlaşmaya bir madde olarak eklenilmek üzere Klis'in Osmanlılara geri döndürülmesi için çalışmış, fakat Osmanlı görüşmecilerinin başı bu öneriyi küçümsemiştir (VIII 303a9).

Şu ana kadar Evliya Çelebi'nin bir Osmanlı görevlisi olarak savaş zamanında ve resmi görevlerinde kendini nasıl sunmaya çalıştığını gördük. Barış döneminde ve kendi inisiyatifi çerçevesinde Evliya Çelebi basitçe bir gezgin ya da Dünya seyyahıydı (seyyah-ı alem). Bu, kendisini tanımlamak istediği kimliktir. I. kitabının başında Peygamber'in Evliya Çelebi'ye şefaati yanında seyahate izni verdiği ve dualarını sunduğu rüyanın önemi buradan kaynaklanmaktadır. Fakat o nasıl bir seyyahtı?

Temel kimliği "seyyahlık" olan biri olarak Evliya Çelebi tuhaf bir şekilde deniz seyahatinden hoşlanmamaktadır. Karadeniz'de fırtınaya yakalanarak gemisinin batması olayını yaşaması onun seyyahlık kariyerinde acı bir olay olmuştur; bu olayı dokunaklı bir şekilde anlatmıştır (II 264b31). Uzun bir iyileşme döneminin ardından memleketine dönüşünde bir daha gemiyle Karadeniz'e açılmayacağına dair yemin etmiştir (II 268a34). Anlaşıldığı kadarıyla, bu su kütlesinin tüm çevresinde seyahatler gerçekleştirmiş olmasına rağmen bu yeminine sadık kalmıştır. 1666 yılında Hazar Denizi'ndeki bir seyahatinden bahsederken deniz seyahatinden hiç hoşlanmadığını, Mağrip ve Hindistan'a seyahat etmemesinin temel nedeninin de bu husus olduğunu belirtmektedir (VII 166b25). Elbette, Girit'e ve İstanköy adası ile Rodos da dahil olmak üzere Türk sahilleri yakınındaki diğer adalara gitmiştir. Fakat 1671'de Kıbrıs'a doğru yola çıkmak üzere bir firkateyne bindiğinde gemisi düşman kalyonlarının saldırısına uğradı, o da limana geri dönmek zorunda kaldı; Evliya Çelebi 1650 yılında gittiğinde -başka hiçbir yerde bahsetmediği seyahat sırasında- Kıbrıs'ı yeteri kadar görmüş olduğu yolunda kendisine teselli vererek karaya geri döndü (IX 149a28).

Evliya Çelebi çok nadir olarak yalnız seyahat etmiştir. Resmi bir heyete başkanlık etmediği ya da bir Osmanlı valisi yahut komutanına eşlik etmediği zamanlarda bile genel olarak arkadaşları, hizmetçiler ve tufeyliler takımı ya da yollar güvenli olmadığında da muhafızlar eşliğinde seyahat etmiştir. Bazı zamanlar da yanında özel düşkünlüğü bulunan atlar (VIII 195a8) ve köpekler (VII 181b) de vardı. Örneğin, 1671'de hacca gitmek niyetiyle İstanbul'dan yola çıktığında -sonradan bunun son seyahati olduğu ortaya çıkmıştır-, maiyetinde üç seyahat arkadaşı, sekiz köle ve 15 Arap atı bulunmaktaydı (IX 3b23). Yolculuğu kaçan bir kölenin peşine düşmekten dolayı birden fazla kesintiye uğramıştır (VIII 206b28, 210b16, IX 25a14, X Q352a25).

1672 yılında Sudan'da seyahat ederken, Evliya Çelebi iki Bektaşi dervişiyle karşılaştı. Biri gergedana diğeri de vahşi katıra binmişti (X 411a). Onun kafilesine katıldılar ve Kızıl Deniz sahilindeki Suakin'e kadar bütün yol boyunca ona yol arkadaşlığı yaptılar. Gergedan ölünce, vahşi katır da kaçınca Evliya Çelebi onlara binek olarak deve verdi (X Q339b2, Q340a28). Hepsi olmasa da bunlardan bazısının uydurma olduğuna şüphe yoktur; fakat Çelebi seyahat arkadaşlarına sahip olmaktan gerçekten hoşlanmaktaydı.

Birçok seyyah gibi Evliya Çelebi de gittiği her yerde kendi izini bırakmaktan büyük mutluluk duymuştur. Aşağıda ismi yazılan yerlerde vasat mısralarla yazılmış kitabeler bırakmıştır (bu liste muhtemelen tam değildir):

 II 280a5  Amasya yakınındaki Koyun Baba Türbesi, 1646. 282b18 Amasya'daki Pir İlyas Türbesi, 1646

303b19 Tebriz yakınındaki Şeyh Taki Türbesi, 1647.

352b19 Çorum ile Ankara arasındaki Koçi Baba Türbesi, 1648.

353a3 Çorum ile Ankara arasındaki Şeyh Şami Türbesi, 1648.

355b34 Ankara yakınındaki Hüseyin Gazi Türbesi, 1648.

III 56b17 Urfa'daki su değirmeni, 1649.

123a17 Balçık yakınındaki Akyazılı Sultan Türbesi, 1652.

128b15 Babadağı'ndaki Sarı Saltuk Türbesi, 1652.

IV 192a13 Sivas yakınındaki Şeyh Halil Türbesi, 1655.

208b19 Diyarbakır'daki Halid bin Velid Türbesi, 1655.

209b3 Diyarbakır'daki Şeyh-i Rumi Türbesi, 1655.

220b27 Bitlis yakınındaki Sultan Veys (Veysel Karani) Türbesi, 1655.

1b. sayfa kenarı Ahlat'taki mezarlık, 1655.

300a16 Selmas yakınındaki İmam Rıza Türbesi, 1655.

VI 86a22 Budapeşte'deki Gül Baba Türbesi, 1663

89b7 Budapeşte'deki Gürz İlyas Türbesi, 1663.

VIII 207a10 Megri yakınındaki Nefes Sultan Türbesi, 1668.

234a28 Alasonya yakınındaki Mimi Baba Sultan Türbesi, 1668.


332a7 Mistra'daki Gerçek Er Sultan Türbesi, 1670.

IX 78a11 Güzelhisar'daki (Aydın) harap olmuş Mevlevi-hane, 1671.

129b5 Finike yakınındaki Abdal Musa Baba Türbesi, 1671.

Bazen kendi adıyla ve muhtemelen bir resimle birlikte duvar kitabeleri bırakmıştır:

IV 257a19 Van'daki bir saray, 1655 - bazı tekne resimleri.

V 17a14 Erzurum'daki bir saray, 1646 - "çok hoş bir tablo ve mavi altın rengi hat"; kendisini seyyah-ı alem ve Melek Ahmed Paşa'nın kulu olarak tanımlamıştır.

VI 131a14 Uyvar'daki bir kilise, 1663.

VII 4b17 Kanije yakınındaki Korokondar'da bir ağaç, 1664 - buradaki yazının kendisi Almanya'da olduğu için Almanca yazıldığını belirtmiştir.

VIII 365b6 Elbasan'daki Sinan Paşa Camii, 1670 - kendisini seyyah-ı alem olarak tanımlamıştır.

379b8 Edirne yakınındaki Osman Baba Türbesi, 1670 - kendisini seyyah-ı alem ve Melek Ahmed Paşa'nın kulu olarak tanımlamıştır.

IX 106a21 İstanköy'deki bir ağaç, 1671 - kendisini seyyah-ı alem olarak tanımlamıştır.

X 406b8 Dongola'nın aşağı kısmında dev bir dişi İfrit'in bronz heykeli, 1672.

Bunlardan başka, 1660 yılında Küstendil'deki bir camide, 1664 yılında Foça'daki iki farklı camide ve 1671 yılında Adana'daki bir camide bıraktığı gerçek kitabeler bulunmaktadır.12 Bu kitabelerde de kendisini üç defa müezzin olarak, iki defa Melek Ahmed Paşa'nın kulu olarak, bir kere seyyah-ı alem, bir kere de Gülşeni olarak tanımlamıştır.

Evliya Çelebi hattat olarak kendisinden gururla bahsetmiş ve aşağıdaki yerlerde "Karahisari tarzında" güzel hat örnekleri bırakmıştır:

III 8a4 Seyyid Battal Gazi Türbesi, 1648. 

IX 352a28 Mekke'deki Peygamber'in evi, 1672.

Aynı zamanda sık sık ebcet hesabıyla tarihler de düşmüştür, şu örnekte olduğu gibi bazıları oldukça ayrıntılı olarak düzenlenmiştir:

X 113b16 Kahire'deki bir kale, 1671 - Kethüda İbrahim Paşa için 40 pano üzerine deniz mavisiyle yazılmış.

Van'daki tekne resimlerinden, Anaboli kasabasının planından (VIII 279b20) ve Seyahatname'deki bir resim örneğinden - İnebahtı'nın kaba bir planından - (VIII 338a14) başka onun resim yapabildiğini gösteren başka bir kanıt yoktur. Ustası Nakkaş Hükmizade Ali Beg tarzında haritalar yaptığını ya da topografik krokiler hazırladığını iddia etmektedir (X 392a22). Aynı pasajda atıfta bulunduğu Nil haritasının, hâlâ Vatikan kütüphanesinde mevcut olduğu anlaşılmaktadır.13

Evliya Çelebi'nin temel amacı, Osmanlı İmparatorluğu'nun tam bir tasvirini ve seyahatlerinin tam bir dökümünü ortaya koymaktı. Onun -dini hizmetler sunma, saray eğlendiriciliği, Osmanlı görevlilerine kahyalık gibi- gerçekleştirdiği diğer faaliyetler, onun seyahat planlarıyla seyrek şekilde çatışmış, daha çok ise bu planlarla uyuşmuştur. Bu faaliyetler nihai olarak seyahat etmenin ve bu seyahatlerin kaydını tutmanın arkasında ikincil derecede kalmışlardır. Evliya Çelebi'ye motivasyon sağlayan dürtülerden kişisel olanlarla devletle ilgili olanları birbirinden ayırmak ne derece zorsa, seyahat eylemini de onu anlatma eyleminden ayırmak o derece zordur. Seyahatname, bir bütün olarak ele alındığında, anıt bir eserdir ve yazarının kişiliğine tanıklık eder. Kitabına dokunan yazarına da dokunmuş olur.


1 Kitaplar I-VIII'e yapılan göndermeler aşağıdaki el yazması nüshalara yapılmıştır: Bağdat 304 Kitaplar I ve II Bağdat 305 Kitaplar III ve IV Bağdat 307 Kitap V Revan 1457 Kitap VI Bağdat 308 Kitaplar VII ve VIII Kitap IX'a yapılan gönderme Bağdat 306'ya ya da P (= Pertev Paşa 462'ye) yapılmıştır. Kitap X'a yapılan gönderme İÜTY 5973'e ya da Q'ya (= Beşir Ağa 452'ye) yapılmıştır.
2 Pierre A. MacKay, "The Manuscripts of the Seyahatname of Evliya Çelebi, Part I: the Archetype," Der Islam 52 (1975), 278-98, s. 279.
3 Meşkûre Eren, Evliya Çelebi Seyahatnâmesi Birinci Cildinin Kaynakları Üzerinde bir Araştırma (İstanbul, 1960).
4 Stefanos Yerasimos, Kostantiniye ve Ayasofya Efsaneleri (İstanbul, 1993), 66; Robert Dankoff, " 'MIGDISI': An Armenian Source for the Seyahatname", Wiener Zietschrift für die Kunde des Morgenlandes 76 (1986 = Festschrift Andreas Tietze), 73-79; Gustav Bayerle, "Hungarian History According to Evliya Çelebi", Journal of Turkish Studies 8 (1984 = Festschrift Tibor Halasi-Kun), 21-24.
5 Kitap I için bkz. Yüksel Yoldaş, İstanbul Mimarisi için Kaynak Olarak Evliya Çelebi Seyahatnamesi (İstanbul, 1977).
6 Bkz. Robert Dankoff, "Turkic Languages and Turkish Dialects according to Evliya Çelebi", içinde: Altaica Osloensia: Proceedings from the 32nd Meeting of the Permanent International Altaistic Conference, (der.) Bernt Brendemoen (Oslo, 1990), 89-102, s. 96.
7 Evliya "şehid" kavramını savaşta ölen her Osmanlı askeri için kullanmaktadır.
8 Evliya Çelebi aynı "Tahtabitinden Feryadname" (X 80b11 = 174) ve "Risale-i Menakıb-ı Ahmed Paşa" (VI 48a7) yazdığını iddia etmektedir. Bu tür bütün iddialar gerçek anlamından çok potansiyel anlamında alınmalıdır.
9 Hans-Jürgen Kornrumpf, "War Evliya Çelebi in Bergama?..." Materialia Turcica 7 / 8 (1981 / 82), 259-62.
10 Jean-Louis Bacque-Grammont, "La fonderie de canons d'Istanbul et le quartier de Tophane. Texte et images commentes, I. La description de Tophane par Evliyâ Çelebi", Anatolia Moderna 8, 3-42.
11 Karşılaştır Faruk Bilici, La Guerre des Turcs: Recits de batailles (extraits du "Livre de voyages") (Paris: Sindbad, 2000), 45-46.
12 Bkz. M. Cavid Baysun, "Evliya Çelebi'ye dâir Notlar", Türkiyât Mecmuası 12 (1955), 257- 64; Petâr Mijatev, "Les monuments osmanlis en Bulgarie", Rocznik Orientalistyczny 23 (1959), 7-56; Paul Wittek, "Eine weitere İnschrift' des Evliya Çelebi", Türkiyat Mecmuası 14 (1965), 270-72 + 275; R. F. Kreutel, "Neues zur Evliya-Çelebi-Forschung", Der Islam 48 (1971), 269-79; Erich Prokosch, "Die Gedenkinschriften des Evliya Çelebi", Jahrbuch des Österreichischen St. Georgskollgs Istanbul (1988-89), 320-336.
13 Bkz. Ettore Rossi, "A Turkish Map of the Nile River, about 1685", Imago Mundi 6 (1927), 73-75. 

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
5245 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın