• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
60.000'lik Tarihi Fotoğraf Arşivi
Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermeniler / Prof. Dr. Nejat Göyünç

Türk Ermeni ilişkilerinin başlangıcını IX. yüzyıl başlarına kadar götürmek mümkündür. Bilindiği gibi Emeviler zamanında Doğu Anadolu'nun büyük bir kısmı İslam kuvvetleri tarafından ele geçirilmiş, fakat kesin İslam hakimiyeti ancak IX. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmiştir. Abbasi ordusundaki Türk kumandanlardan Boğa el-Kebir et-Türki1 851-852'de Doğu Anadolu'yu tamamen itaat altına almıştır. Bu olayı belki de ilk Türk-Ermeni ilişkisi başlangıcı olarak almak gerekir. Bölgeye Araplar Ermeniyye adını vermişlerdir. Bu vilayet valilerinden Ali bin Yahya Ermenilerin isyanlarına mani olmak, onların Bizanslılara meylini önlemek üzere, bölgedeki en nüfuzlu bir Ermeni reisi (naharar veya işhan) olan Bagrat sülalesinden Aşot bin Smbatı emirü'1 -ümera (işhanlar işhanı) tayin etti. Bu zat Arap çıkarlarına evvelce hizmette bulunduğundan seçilmişti. Aştot'a yirmi beş sene sonra 882'de Kral unvanı verildi. 890'a vefatı üzerine yerine geçen oğlu I. Smbat (890-914) devrinde Azerbaycan Valisi Afşin ve kardeşi, aynı zamanda valilikte halefi Yusuf da Türk asıllı idiler. Yusuf diğer bir Ermeni hanedanı Ardzruni'lerden Vaspurakan Prensi Gagik'i de Kral yaptı (909). Böylelikle X. yüzyılda Gürcistan'ın İberya bölgesinde Bagratlar, Van yöresinde Ardzruni'ler bulunmakta idi. III. Aşot (952­977) devrinde Bagrat Ermeni Krallığı'nın merkezi bugün Kars'ın Arpaçayı ırmağı kenarında bir mevki olan Ani'ya nakl olundu.2

Böylelikle, XI. yüzyılın ilk çeyreğinde Selçuklular Doğu Anadolu'da göründüklerinde bölgenin siyasi durumu şöyle idi: Anı Kalesi'nde Bagrat soyundan I. Gagik bulunmaktadır, şahanşah unvanına maliktir.3 Kars'ta aynı aileden Abbas vardır. Tiflis ve çevresinde III. Bagrat, Oltu, İspir, Bayburt civarında da bir başka Bagrat kolu, Van yöresinde ise Ardzruni soyundan gelme Ermeni beyler hakimdir.

I. Orta Anadolu'ya ve Çukurova'ya Ermeni Göçü

Van civarına Çağrı Bey yönetiminde Selçuklu Türklerinin ilk akınları 1018 senesinde vuku bulur. Daha önce de Türkler Abbasi orduları ile birlikte Anadolu'ya gelmişler, sugur veya avasım denilen Malatya-Tarsus arasındaki kısma yerleştirilmişlerdir.

1021'de Van'da (Vaspurakan) Ardzruni soyundan sonuncu Ermeni Prensi Senekerim, Türk akınlarından korkarak, ülkesini Bizanslılara devr eder, Sivas ve havalisine iskan olunur. Pek çok Ermeni de kendisini takip ederler. Böylece Van yöresi tamamen Bizans hakimiyetine intikal eder.4

Orta Anadolu'ya XI. yüzyılda ikinci bir Ermeni göçü de 1045'te Bizans İmparatoru IX. Konstantin Anı şehrini zapt ederek, burada Bagrat hakimiyetine son verince oldu. O tarihte yirmi yaşında bulunan Ermeni Kralı II. Gagik, Kayseri yöresine gönderilerek orada kendisine arazi verildi. Rum rahiplerden bazıları Anı ve çevresindeki zengin manastırları, kiliseleri yağma ettiler, onların gelirlerine el koydular. Streck, Ortodoks din adamlarının Anı Ermenilerine karşı bu tutumunun onların Selçuklu hakimiyetine daha sıcak bakmalarına ve kabullenmelerine sebep olduğu görüşündedir.5

Bu dehşet verici olaylar Ermeni asıllı bir Amerikalı tarihçi tarafından "imposed terrible suffering on the population" (halka müthiş elem ve ıstırap verdiler" şeklinde belirtilir.6

1064'te Sultan Alparslan Ani'yi Bizanslıların biri Ermeni, diğeri Gürcü asıllı çifte valisinden aldıktan sonra, Kars Kralı Gagik önce Selçuklu hükümdarına bağlılığını bildirdi, sonra da korkarak ülkesini Bizanslılara terk ederek, karşılığında Zamantı (Pınarbaşı) taraflarına çekildi, orada yerleşti.7 Sultan Alparslan'ın bu zaferini "They burned and sacked villages and massacred men, women and children" (kasabaları yaktılar, yağma ettiler, erkek, kadın ve çocukları katl ettiler) şeklinde kaleme alan Amerikalı Ermeni asıllı tarihçinin, yirmi sene aralıklı iki işgali, birincisinde yapılanları hafifleterek, ikincisinde hislere hitap ederek vermesi, sanırız, tarafsızlık değildir.8

Malazgirt Zaferi'nden sonra Türklerin Orta ve Batı Anadolu'ya yayılmaları, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Ermenilere serbestlik sağladı. Bizans kaynaklarında Philaretos adı ile anılan Ermeni asıllı Bizans Generali Vahram İmparator Romanos Diogenes tarafından Maraş valiliğine tayin olunmuştu. Bu zat Çukurova'daki Tarsus, Anavarza, Andırın, Göksun, Elbistan gibi şehir ve kasabaları, 1071 Ağustosu'ndan sonraki çözülme devresinde ele geçirmiş, Behisni, Kahta, Samsat ve Adıyaman'a da hakim olmuş, 1077'de altı aylık bir kuşatmadan sonra Urfa'yı zaptetmiş, ertesi sene de Antakya'yı almıştı.9 Neticede Ermenilere bu sahalara yayılma imkânı doğmuş oldu.

Vahram bir yandan Bizanslılara bağlı görünürken, Selçuklu Sultanı Melikşah'a da itaatini sunmuş, hatta Müslüman olmuş, yine Maraş Emiri tayin edilmişti.10 Lakin onun kurduğu devlet kısa ömürlü oldu, 1090 tarihinde ölümünden önce dağıldı.11

Göksun'da Kogh (Haydut) Vasil küçük bir Ermeni Prensliği kurmuş, Çukurova'da Gülek Boğazı batısındaki dağlık kesimi, karargahı Lampron'da (Namrun) bulunan, Hethum oğlu Oşin hakimiyetine almıştı. Bu zat Türklerin Haçlılarla mücadelesinden faydalanarak 1097'de Adana şehrinin bir kısmını da eline geçirmişti. Diğer yandan vaktiyle Philaretos'un vasalı olan Ruben'in oğlu Konstantin Sis'in (Kozan) kuzeybatısında Partzerpert kalesinde oturmakta olup, babasının ölümünden sonra hakimiyet sahasını Feke ve doğusuna kadar genişletmişti.12 Bu beylik 1196'da Krallık haline geldi.13 Haçlılar 1096'da Çukurova havalisine geldiklerinde Ermeniler bazan onlara yardım ettiler, bazan da yanılttılar.

Merkezi Sis (Kozan) olan Çukurova Ermeni Krallığı'nın XII. yüzyıl sonlarına doğru kurulduğu kabul edilir. Bu kasaba 1114'te zelzele sonucu harap olmuştur. 1177'de burada ne kilise, ne de metropolit vardır. İlk defa II. Leo (1187-1219) merkezini Anavarza'dan Sis'e nakl etmiştir.14

Çukurova Ermeni Krallığı ile Anadolu Selçuklu Devleti arasındaki ilişkiler daima Türklerin kudretli olup olmadıkları durumuna göre farklılaşmıştır. I. İzzettin Keykavus (1210-1217) ve I. Alaeddin Keykubad (1220-1237) zamanlarında vergiye bağlanmışlar, devletin zayıf dönemlerinde Ermeni Krallığı arazisini genişletmeye çalışmıştır. I. Gıyaseddin Keyhusrev (1192-1196, 1204-1210), 1196'da ağabeyisi lehine tahttan feragat edip, Sis'e (Kozan) gittiğinde, Ermeni kralı kendisine büyük itibar göstermiş, fakat 1243 Kösedağ bozgunundan sonra Halep'e kaçan Anadolu zenginlerine tecavüz edilmiştir. Kendisine sığınan II. Gıyaseddin'in (1237-1246) annesi de Ermeni Kralı tarafından ihbar edilerek Moğollara teslim olunmuştur.15 Devamlı Moğolların tarafını tutan bu krallığa 1375'te Türkmenlerin desteği ile Mısır Memlûk Devleti son vermiştir.

Osmanlı Tahrir Defterlerinde XVI. yüzyılda Çukurova yöresinde bir kısım köylerde ve kalelerde Ermeni nüfusa tesadüf edilmesi bu tarihi göç ve yerleşmelerin neticesidir. Bu defterler Çukurova'da yoğun Türkmen yerleşmesi sonucunda, XVI. yüzyılda Ermeni nüfusun ne kadar ufak bir azınlık teşkil ettiğini, Osmanlı yönetiminde Doğu Anadolu şehirlerindeki Hıristiyan veya Ermeni nüfusun kısa sürede büyük miktarda arttığını da göstermektedir. Bunun nedeni ilk sayımların verilerinin noksan olduğu veya köylerdeki sanatkar ve ticaret erbabının şehirlere akın etmesi şeklinde izah edilebilir. Bu hususta "Anadolu'da XVI. yüzyılda Ermeni nüfusu" bahsinde bilgi verilecektir.

II. Fatih Sultan Mehmet ve Ermeniler

Ermeni Tarihçisi Mike'yel Ç'amç'ean'in (1738-1823) önce 1786'da Venedik'te Ermenice metni üç cilt halinde basılan, daha sonra da Calcutta'da 1827'de iki ciltlik İngilizce çevirisi yayınlanan Ermeni Tarihi adlı eserinin Fatih Sultan Mehmet ve İstanbul'daki Ermeni Patrikliği ile ilgili verdiği malumat birçok araştırıcının dikkatini çekmiştir. Bu yazara göre Osmanlı hükümdarı Bursa'da bulunurken, oradaki Ermeniler ile dostluk kurmuş, onların dini reisleri Yovakim'e "Eğer bir gün İstanbul'u feth edersem, seni İstanbul'a getirtip bütün Ermenilerin başına dini lider, yani Patrik yaparım" diye vaadde bulunmuştur. 1461'de de bu sözünü tutmuş, Ermeni ileri gelenlerinden altı aile ile birlikte Yovakim'i İstanbul'a getirmiş, ayrıca Anadolu'da Karaman'dan, Galatya'dan (Kayseri, Ankara, Sakarya yöresi) da bazı Ermeni ailelerini yeni başkentine nakletmiş, Samatya civarına yerleştirmiştir. Sonucunda da Yovakim'i Anadolu'daki ve Yunanistan'daki Ermenilere Patrik tayin etmiştir.16

Hrant Andreasyan da aynı kaynağı kullanarak bize tamamlayıcı bilgiler verir. Gelenler şehrin altı semtine yerleştirildiklerinden kendilerine altı cemaat denilir. Kiliseleri, yani en büyük ruhani önderlerinin oturduğu ibadethane, 1641'de Kumkapı'ya taşınıncaya kadar, Samatya'daki Sulu Manastır olmuştur.17

Franz Babinger bir makalesinde Maghak'la Ormanian'a dayanarak, Fatih Sultan Mehmed'in 1461'de İstanbul'da bir Ermeni Patriklik makamı ihdas ettiğini yazar. Aynı tarihte Sis'deki (Kozan) Ermeni Patrikliği de Eçmiazin'e nakl olunmuştur.18 Hans Lewenklaw (1542-1594) 1584/85'te İstanbul'a geldiğinde Sulu Manastır'da Ermenileri görmüştür.19 Ondan birkaç sene önce İstanbul'da bulunan Salomon Schweigger de bu manastırı ve içerisindeki Ermeni Patriğini ve beraberindeki birkaç rahibi görmüştür. O bu yapının eski bir Rum manastırı ve kilisesi olan büyük ve güzel bir bina olduğunu da belirtir.20

Babinger ayrıca Cemaziyûlevvel 862 (17 Mart-15 Nisan 862 arası) tarihli bir fermanı da tanıtır. İstanbul'da kitapçılık yapan Jan Jak Palamutoğlu'nun gösterdiği bu ferman XVI. yüzyıldan kalma bir surettir ve tuğrası kopuktur. Sulu Manastır civarında evvelden beri, bu dini müesseseye tabi evler ve yerler Akkirman'dan gelen göçmenlere verildiği için bu "manastırda sakin Ermeniler marhasası Kirkor" şikayet etmekte ve önlenmesini istemektedir, İstanbul kadısına da gereği emr olunmaktadır.21

Kevork B. Bardakjian "The Rise of the Armenian Patriarchate of Constantinople" adlı makalesinde Hayk Berberian'ın bu müessese ile ilgili yayınladığı bir dizi çalışmasından faydalanarak Ç'amç'ean'ın iddialarını eleştirir, onları başka kaynaklar ışığında sorgular.22 Berberian önce Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u almadan Bursa'ya gitmediğine, Ermeni dini liderlerine ancak XVI. yüzyılın ilk yarısında rastlandığına, Yovakin'in 1461-1478 arasında Patrik olmadığı gibi, onun takipçilerinin de bu unvanı kullanmadıklarına dikkati çekmiştir. Grigor (1526-1537) ve halefi olan Astuacatur (1538­1543) daha nüfuzlu Ermeni din adamları olmuşlardır. Bunlardan birincisi merhasa unvanını taşımış, ikincisi kendisini Ermeni Patriği ilan etmiştir.

1479'da Fatih Sultan Mehmet'in Karaman'dan İstanbul'a sürgün ettiği Ermeniler arasında bulunan Mardiros adlı bir rahip de, Osmanlı başşehrinde Sivaslı rahip Mateos ile Trabzonlu meslektaşı Abraham'ın yanına götürüldüğünden, Osmanlı hükümdarının onları bu şehre patrik yapmak istediğinden, fakat her ikisinin de münzevi ve sade bir hayatı dünyevi şereflere, yani bir rahip olarak kalmayı kilisede daha yüksek rütbelere erişmeye tercih ettiklerini, neticede patrim olmayı kabul etmediklerini nakletmektedir.23 Bundan Berberian'ın da bahs ettiğini Bardakjian haber vermektedir.24

Bardakjian 1438'e ait bir Ermeni kolofonundaki "İstanbul Başpiskoposu Yovakim" ibaresine dikkati çeker, doğal olarak bu Bizans İstanbulu'dur, nüfuz sahası çok sınırlıdır. İkinci bir kolofon 1447 tarihlidir, "Bizim, bugün İstanbul ve Bursa piskoposumuz (bishop) cesur rehberimiz (çoban) Aziz Yovakim" cümlesi ilginçtir. 1441'de Ankara Ermenileri Sis Başrahip'ini (Metropolit) tanımaktadırlar. Yovakim 1447'den sonra, fakat 1459'dan önce İstanbul'da başrahip olarak bulunmuş, 1459'da Bursa'ya yollanmıştır. Ermeni asıllı Amerikah araştırmacı XV. yûzyılda 1462-1487 arasında Ankara, Amasya, Sivas, Trabzon ve Kefe'de yazılan kolofonlarda, bir başka Ermenice kaynak kullanarak, İstanbul Patrikliği denen yüksek dini makam olarak hiç bahsolunmadığını da vurgulamaktadır.25

Şehabeddin Tekindağ Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi'ndeki bir defterden bahseder. Muhasebe-i haneha-i Müslümanan ve Nasraniyan ve Yahudiyan ve Ermeniyan ve gayrihim başlıklı bu defter (D. 9524) H. 882 Zilhicce ayı başlarında (Mart 1478 başlangıcı) İstanbul Kadısı Mevlana Muhiddin ve İstanbul zaimi Mahmud tarafından düzenlenmiştir. İstanbul'da 9218 Müslüman, 3151 Rum, 372 Ermeni, 384 Karamanlı Ermeni ve 31 Çingene hanesi bulunduğunu, Galata'da da 1647 Yahudi ve 332 Frenk ailenin oturduğunu nakletmektedir.26

Bununla beraber, Halil İnalcık 1455'te Galata'da Ermenilerin Rumlar ve Latinlerden (Franklar) sonra üçüncü kalabalık yerleşik topluluğu teşkil ettiklerini, 1391'de Kefe'den gelen Ermeniler tarafından burada 1436'da en eski Ermeni Kilisesi'nin inşa ettirildiğini (Aya Horhors veya Surp Lussavoriç), buradaki Ermeni sakinlerinden Nurbeg Kosta ve İskinoplok mahallelerinde oturanların isimlerinin çoğunluğunun Şirin, Cevher Hatun, Taci Hatun, Sürme Hatun, Melek Hatun, Orhan, Murad, Tanrıvermiş, Yunus, Pul Beg, Eyne Beg, Şadi Beg ve Çolpan gibi kadın ve erkek adları olduğunu haber vermektedir.27

Fatih Sultan Mehmed'in Rumlardan sonra Yahudileri de dini bir rehberin yönetimine bıraktığı, Ermenilere de bir kilise vererek bir de ruhani lider tayin etmiş olduğu anlaşılmaktadır. Muhtemelen Ermeni dini liderlerinin Patrik unvanını almaları, Fatih zamanında değil, Kanuni devrinde olmuş olmalıdır.

III. İstanbul'da ve Anadolu'da Ermeni Nüfus (XVI. ve XIX.-XX.Yüzyıllar)

Osmanlı Devleti zamanına ait nüfus tahminleri XV. ve XVI. yüzyıllar için Tahrir Defterlerindeki verilere, 1830'dan sonra nüfus sayımlarına, bazan da resmi veya gayrı resmi istatistik? bilgilere dayanır. Zaman zaman Osmanlı yönetimindeki şehirleri dolaşan Avrupalı seyyahların verdikleri tahmini nüfus miktarları varsa da, bunlara I767'de Anadolu'dan geçen C. Niebuhr'un da belirttiği gibi inanmak pek caiz değildir. Çünkü kendisine böyle bir soru yöneltilen mübalağalı rakamlar verir.28

Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'un fethinden sonra, şehrin nüfusunu arttırmak için Anadolu'nun muhtelif kesimlerinden, Ege adalarından, Kefe'den birçok aileleri getirterek buraya yerleştirdiği bilinmektedir. Gelen Müslüman cemaatlerden başka Grek, Ermeni ve Yahudi kökenli olanları da vardır. 1477'de İstanbul nüfusunun 14.893 hane (aile) olduğu, bunun %60'ının Müslüman, %21.5'inin Grek Ortodoks, %11'inin Yahudi, %2.6'sının İstanbul Ermenileri, %2.7'sinin de Karaman'dan gelen Hıristiyan halk olduğu belirtilmektedir. Galata'da sakin 1521 hanenin %35'i Müslüman, %39'u Grek Ortodoks, %22'si Avrupalı, %4'ü Ermenidir.29

Osmanlı Tahrir Defterleri üzerinde çalışanlar, Tahrir Eminlerinin veya kâtiplerinin cemaatleri dini bağlılıklarına göre düzenlediklerini fark ederler. Bazan hiçbir kitabî dine inanmadıkları halde, bir kiliseye kayıtlı olanlar vardır. XVI ve XVII. yüzyıllarda Mardin ve Diyarbakır şehirlerinde veya havalisinde oturan Şemsiler bu konuda bir örnek teşkil ederler. Polonyalı bir seyyaha göre, bunlar putperesttirler, Ermenice konuşurlar. Diyarbekir Beylerbeyilerinden birisi, bunların namazları olmadığını, Ermeni, Yahudi ve Rum mezheplerinden hiç birisine mensup bulunmadıklarını söylemeleri üzerine, Ermeni kilisesine bağlanmalarını istemiş, aksi takdirde kılıçtan geçirmekle tehdid etmiştir.30 Bir rivayete göre, IV. Murad bunların hiçbir din kitabına inanmadıklarını öğrenince, yok edilmelerini istemiş, Süryani Kilisesi bunlara sahip çıktığından, bağışlanmışlardır.31 Horatio Southgate bunların İslam, Hıristiyan veya Musevi dinlerinden birisini seçmeye zorlandıklarını kayd eder.32

Hısn-ı keyfa (Hasankeyf) kazasında "Yahudiler", "Aramine" cemaati arasında gösterilirler.33 Mardin şehrinde oturan Hıristiyanlar da Aramine başlığı altında kayd olunmuşlardır, Yahudiler de kendi kimlikleri ile ifade olunmuşlardır. Redhouse gibi lugatlarda eramine deyimi Ermeninin çoğulu olmakla beraber, Mardin, Midyat, Hasankeyf ve havalisinde tarihi devirlerde, hatta 1950'li yıllarda Süryanilerin oturdukları bir vakıadır. Bu itibarla aramine veya eramine deyimleri arami yani süryani karşılığı olmalıdır. Nitekim Tahrir Defterlerinde ermeninin çoğulu olarak ermeniyan kullanılmaktadır: mahalle-i Ermeniyan-ı Kütahya gibi.34 Bu deyim karmaşasını tamamen çözmek -şimdilik tarafımızdan mümkün olmadığından- defterlerdeki kayıtlara sadık kalarak Ermeniyan ve Eramine olarak gösterilenler ayrı kolonlarda sunulacaklardır.

Osmanlı Tahrir Defterlerinden mufassal olanlarında her mahallede veya karye'de (köy) oturan vergi mükellefleri ismen, bazan baba adları ile birlikte yazılmaktadır. Bu itibarla isimlerden bazan mükellefîn etnik kimliği de anlaşılabilmektedir. Bununla beraber, defterlerde en önemli sorun hane deyimi ile ifade olunan bir vergi mükellefi ailesinin kaç kişi olduğunun tesbitidir. Türkiye'de İktisat Tarihi araştırmalarının öncüsü ve büyük alimi Ömer Lütfi Barkan Hoca, muhtemelen bir aileyi ana-baba ve üç çocuklu düşündüğünden hane katsayısı olarak 5 rakamını benimsemiş, bu daha sonraki pekçok araştırıcı tarafından da benimsenmiştir.35 Bununla beraber, değişik kanaatte olanlar da vardır. Michael Cook 4,5, Bruce Mc.Govan Macaristan'da farklı yöreler için 3.57 ile 6 arasında bazı katsayıları uygun bulmaktadır. Halil İnalcık bazan 3-4 (İstanbul), bazan da 9 (Bursa), Faruk Sümer 7, Bernard Lewis 5-8 katsayılarını öngörmektedir. Osmanlı Tereke Defterleri üzerinde çalışanlar da Osmanlı ailesinde çocuk sayısının hiç de sanıldığı gibi fazla olmadığını, XVI. yüzyılda Bursa'da ailelerden %29'unun çocuksuz, %20'sinin tek, %18'inin iki çocuklu olduğunu, XVIII. yüzyılda Ankara'da da buna yakın rakamlar elde edildiğini ortaya koymuşlardır. XIX. yüzyılda Balkanlar'dan ve Kafkasya'dan Anadolu'ya göçenlere ait listelerde de hane katsayısı ortalama 4,11 ile 4,17 arasında değişmektedir.36 Kırsal kesimlerde ailelerin şehirlerdekilere nazaran daha fazla çocuklu olmaları, böylece hane'nin daha kalabalık olması düşünülebilir ise de, köylerde çocuk ölümlerinin fazlalığını ve çocukların daha erken yaşlarda evlendirildiklerini, böylelikle onların da birer hane sayılmalarını hesaba katmak gerekir.

A. XVI. Yüzyılda Anadolu'daki Ermeniler, Yerleşim Birimleri,Nüfusu

Aşağıda yaklaşık 1530, bazan daha sonraki tarihlere ait Osmanlı Tahrir Defterleri verilerine göre,37 Anadolu'daki muhtelif yerleşim birimlerindeki Ermeni nüfus kayıtları hane (kısaltma: h), mücerred (bekar, kısaltma: m) ve pir-i fani'ler (ihtiyar) ile ama, topal gibi bedenen özürlüler ile yaptıkları bir hizmetten dolayı vergiden muaf olanlar (kısaltma: vm) gösterilecekler, bir mukayese yapılabilmesi için her yerleşim birimindeki Müslümanlar da aynı şekilde gösterileceklerdir. Yalnız bu defa vergiden muaf olanlar arasında imam, müezzin, sipahi-zade, seyyid, ehl-i berat vs. ile bir dergahın yakınında veya civarında oturanlar da vergiden muaf olduklarından bunların adedi biraz kabarık olacaktır. Bu verilere göre tahmini nüfus miktarlarının hesaplanması okuyucunun kendi eğilimine bırakılacaktır. Gaye Anadolu'da XVI. yüzyılda belirli bir ölçüde ne kadar Ermeni nüfüs olduğunu, bunların nerelerde yerleşmiş olduklarını gösterebilmektir. Böylece bir kısım abartılı spekülasyonların cevaplandırılmasına çalışılacaktır. Bu münasebetle bir noktayı da belirtmekte fayda görülmektedir. Dünyanın her ülkesinde ve kıt'asında XVI. yüzyıldaki nüfus ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bazan göçmenlerin istim ettikleri ülkelerde yerli halkı, hatta bir ırkı ve onun medeniyetini tamamına yakın bir şekilde yok ettikleri görülür, Amerika kıt'asında Kızılderililerin başına geldiği gibi. Bazan da yine göçlerle insanlar başka ülkelerde veya kıt'alarda yeni oluşumlar meydana getirirler, bunun da örnekleri yine Amerika'da, Avustralya'da görülür. Daha erken yüzyıllarda da Türkler Orta Asya'dan Anadolu'ya gelip burasını ikinci vatan edinmişlerdir, XIV. yüzyıldan sonra çoğunluğu Anadolu'dan, XVIII. yüzyılda da Kırım'dan göçenlerin Balkanlar'da muhtelif şehirlere yerleşmeleri, XIX. yüzyıl ve sonrasında da Kırım'dan, Kafkaslar'dan, hatta tekrar Balkanlar'dan Anadolu'ya gelip yerleşen Türk ve İslam toplulukları yakın devirler için kitlesel muhaceretler olarak hatırlanmalıdır.

Birim adı Müslim Eramine Ermeniyan Gebran
Adana38 303h-66m _ _ 80h-5m
Amasya39 a. 1042h-471m 53h 198-
rum b. 48 vm.-5
kale 3387h-1748m 95h-59m 73
Yahudi Amid40 a.1220h-170m a,1065h-127m -(Diyarbakır) b.1299h-361m b.2033h-473m -
Ankara41 2073m-684m 14h-4m 188h-29m 164 vm Arapkir42
a. Şehir 121h-124m 188h-153m b. Kaza 3591h-1839m 173h-156m
Ayas43 216h-110m 20h-12m-7m (Yumurtalık) Ayıntab44 1802h-486m- 28h-6m 100vmBayburd45 2023vm 410h-224m a. şehir
b. kaza
c. sancak
Behisni (Besni)46 301h-7m-42vm 49h Berriyecik47 1885h-265m 164h-76m Beypazarı48 99h-95m-3vm 14h Bilecik49 121h-16m 14h-lm

1522-1530 arasında Ankara'da Ermeni ve Yahudi topluluğu dışında bir miktar "rum" halk da vardı. Ahi Çelebi mahallesinde oturmakta idiler. Defter kayıtlarındaki Manol, Yorgi, Yani gibi isimler bu varsayımı kanıtlamaktadır

Çemişkezek50 94h-16m 235h-68m

a. şehir b. sancak 6284h-1071m 346h-101m Çermık51 147h-23m 125h-27m 272h-50m-21vm 67h-5m 3159h-639m 135h-27m Cüngüş52 a.şehir 27h-5m 116h-13m

b. nahiye 399h-57m 149h-18m Darende53 a.şehir 359h-85m 45h-lm
373h-85m-86vm Divrigi54 a.şehir 446h-40m-49vtn 220h-39m-lvm b. kaza 2157h-197m-66vm 739h-39m Ebu Tahir55 1376h-312m-31vm Eğin 56 (Kemaliye) 108h-7m 92h-70m Ergani 57

a. şehir 104h-26m-23vm 133h-42m 40mus-42az
b. sancak 1530h-472m 371h-133m 120vm Erzincan58 326h-22 3m-157vm 388h-171m-2vm Erzurum59 21h Gerger60 a. 257h-31m-35vm 166h-48m-2vm b. 14 kale görevlisi 104h-4m 2090h-194m Gürün61 47h-12m-lvm 190h

Harput62 a. 463h-88m 495h-165m b. 2783h-866m 2550h-939m Hısn-ıKeyfa63 a. 494h-178m 807h-262m(Hasankeyf) b. 2732h-737m 3512h-933m 253 vm.

Hısn-ı Mansur64 Adıyaman) a. b. (l87h-60m-7vm> 70h-10m-9biveJİ (8lh-34m-17vm 3170h-1107m Ispir65 a. 60h-61m122h­ 1641h-853m-

b. 92m-vm 247h-101m-vm.

Kahta66 a. 274h-14m 2388h­ 45h-10m 50h 232m

b. < 32m Karacadağ'da 61h-58m


Akçaşehir 67 Karacaşehir68 81h-18vm 30h

Karahisar-ı979h-126m-

sahib (Afyon) 69 a. 369vm b. 3864h 73h-lm-6vm

Karaisalı70 1844h-663m­ 162h 113vm

El-Nahşa kalesi 45h Belvan kalesi 23h-7m

Gülek kalesi Parsbit kalesi 44h

Kayseri71 a. Kemah 1254vm Kiğı 36 kale muhafız

Kulb74 Kütahya75 Rum: 1 papas 1 papas 12 Yahudi

Malatya76 a. -yürük: Maraş. 1021vm çadır keşiş cethuda Mardin kale
Merzifon Nığde Niksar Nusaybin Ruha 83 a. (Urfa)kale Samsun Savur
883h-191m92vm 309h-250m Seferihisar86 421h-238m 110h-54m (Sivrihisar) Siirt87 a. 406h-58m-llvm 217h-74m 44-1-1 kale

b. 1060h-209m 344h-81m 58vm Sıs88 a. 146h-69m 172h-43m
b. 3120h-1120m İ72h-43m (Kozan) 409vm 299h-131m Anavarza kalesi 28h-14m Feke kalesi 123h-54m Küpdere kalesi 59h-8m Lamberd kalesi 89h-55m

Sivas 89 a. 218h-207m-22vm 750h-89m 4924h-1200m
b 218vm 978h-247m Siverek90 a. 82h-14m-9vm 254h-3m-3vm 3292h-454m 254h-3m 112vm

Tarsus 91 a. 351h-140m-92vm 12h-2m 3610h-1252m 267vm

Tercaneyn92 854h-220m 921h-381m 322vm Tercil 93 171h-58m

5842 2059 Tokat94 a. 760h-240m 701h-147m 52vm-46-l-lkale
b 5550h-2235m 1437h-547m 223vm Trabzon95 a. 179h-22vm 151h-8m-38bive î 132kale 1094h- 12632h Van96 ? ? Zeytun97 737h-15keşiş 

B.  Gayrimüslim Nüfusla İlgili Bazı Tespitler

Osmanlı Tahrir Defterlerinden mufassal olanlarında vergi mükellefleri -yukarıda da belirtildiği gibi- isimleri, hatta baba adları ile kayıtlıdır. Anadolu'daki birçok şehirlerde oturan Ermeni veya Rum diye nitelenen gayrı Müslim (gebran veya zimmi) nüfus arasında isimleri tamimiyle Türkçe olanları vardır. Bu husus daha önce de bazı araştırıcıların dikkatinden kaçmamıştır98

Ankara Kalesi'ndeki 6 mahalleden Hıristiyanların oturduğu tek mahallede Vartan, Serkis, Bedros, Kirkor gibi Ermeni isimlerini taşıyanların dışında bir kısım zimminin de isimleri şöyledir: Melikşah, Gökçe, Aydın, Kutlu, Arslan, Emirşah, Murad.99

Kayseri Ermenileri arasında Uğurlu, Sefer, Yakup, Hudaverdi, Aslan, Yahşi, Su, Arslanşah, Bali, Eymür Dede, Budak, aynı şehirdeki Rumlardan Karyağdı, Su, Tanrıverdi, Karlu, Yağmur, Kaya, Karaca, Sultanşah, Amasya'da Hıristiyanlar için Bağçe, Bali, Kaplan, Sultan, Huradşah gibi Türkçe isimliler bulunmaktadır.100

Hamit Sancağı'nda (İsparta yöresi) Hıristiyanlardan İvaz, Nasreddin, Arslan, Türkeri, Selim adlılar bulunduğu, bu yöredeki bir kısım Hıristiyanların kendi dillerini unutup Türkçe konuştukları belirtilmektedir. 101

Sis (bugünkü Kozan) çevresindeki Ermen Krallığı'nın merkezi idi. Bu nedenle bu kasabada Ermeni nüfus Müslümanlardan fazladır. Lakin Sis Ermenileri arasında Köşk mahallesinde 8 tane Hudaverdi, 1 tane Sultanşah adlı vergi mükellefi kayıtlıdır.102 Yine Sis yakınlarındaki Feke Kalesi'nde "taife-i zimmiyan" içerisinde Hudaverdi, Alagöz, Çavdar, Toğmuş, Korkmaz, Tanrıverdi isimlilerin yanında Ermeni adlılar da çoğunluğu teşkil ederler.103

Aynı yüzyılda Ruha (Urfa) şehrindeki Ermeni cemaati arasında Hudaverdi, Gökçe, Siverek Ermenileri içerisinde Yağmur, Budak, Kutluşah, Eynebey, Tatar, Çermik'te Görmüş, Bahtiyar, Hudaverdi, Kutluşah, Derviş, Ergani'de Hudaverdi,104 Divriği'de Kemal, Cihanşah, Orhan, Hızırşah, Yakup, Murad, Nureddin, Abdi,105 Gakta'da da Kefe'den gelen Ermenilerin bazılarının Türkçe isimlere sahip olduklarından da bahs olunmuştu.106

Türkçe isimler taşıyan bu Hıristiyanlar hakkında bazı varsayımlar vardır. Ronald C. Jennings bu hususta üç ihtimal ileri sürer:

a. Türk kökenli Hıristiyan halk,
b. Çok eski devirlerde Türkleşmiş Hıristiyan ahali,
c. Hıristiyan Türkler ile Türk dostu Rum veya Ermenilerin evlenmelerinden doğanlar olabilirler, der; lakin kesin bir kanaat izhar etmez.107

XVI. yüzyılda Anadolu'da Rum Ortodoks Kilisesi'ne bağlı Rumca bilmeyen, yalnız Türkçe konuşan bir topluluk olduğu bilinir. 1553-1555 tarihlerinde İstanbul'a gelen Hans Dernschwam İstanbul'da Yedikule civarında böyle bir toplulukla karşılaşır. Karaman Beylerbeyiliği'ne bağlı kasabalardan geldiklerinden onlara-Türkçe konuşan Ortodoks halk anlamında-Caramanos adını takar.108 Bu topluluk kendisine verilen Karamanlı adını kullanmaz, yayınlarında "Anadolu Hıristiyanları", "Anadolu Ortodoks Hıristiyanları", "Grekçeyi bilmeyen Anadolu Hıristiyanları" veya "Anadolulular" deyimlerini benimserler.109

IV. Türk-Ermeni Kültür İlişkileri

Uzun yıllar aynı ülkede tek idare altında veya komşu ülkelerde yaşayan milletler birbirlerinin kültürlerinden etkilenirler. Topluluklar arasındaki kültür alışverişi bazen uzak ülkelerde oturanlar arasında da olur. Farkında olmadan eski tarihi devirlerde yaşamış kavimlerden kültürümüze miras kalmış kelimeler, giyim kuşam unsurları, adetler ve benzeri şeyler de vardır. Meselâ Fırat nehri, Erzurum Ovası'nın kuzeyindeki Dumlu Dağlarından çıkan Karasu'nun, Murat suyu ile birleştikten sonra Suriye ve İrak topraklarından geçerek Basra Körfezi'ne dökülen 2.330 km. uzunluğundaki akarsudur. Sümerler buna "hızlı akan su" anlamındaki "Bu-ra-nu-nu" ismini verir. Bu ad Asurcada "Puratu", İbranicede ve Süryanicede "Perath", Yunancada "Euphrates", Eski Farsça'da "Ufratu", Orta Farsçada "Frat", Arapçada "el-Furat", nihayet Türkçede de "Fırat" şeklini alır. İsmin yüzyıllar içerisindeki bu değişimi tarihî devirlerden günümüze kalan eski kültür mirasının tipik bir örneğidir. 110

İstanbul Patriği Nestorius'un (428-431) Efes Konsili'nde (431) savunduğu "Hz. İsa'nın iki kişiliği vardır: İnsanî ve ilâhî. Bunun sonucu olarak da Meryem İsa'nın annesidir, Allah'ın değil" tarzındaki fikirlerini benimseyen misyonerler ve tüccarlar (Nesturiler) İran'a, Orta Asya'ya, hattâ Çin'e kadar kendi düşüncelerini yaymaya çalışmışlar, bu arada kendi akîdeleri ile birlikte Süryani alfabesini oralara kadar götürmüş, benimsetmişlerdir.

M.Ö. VIII. ve VII. yüzyıllarda Greklerin Mısır, Fenike, Asur ve Hitit kültürlerinden yararlandıkları, sanatlarında bunlara ilâveten Urartu tesiri de görüldüğü, yine aynı yüzyıllarda yaşayan Grek şair Hesiodos'un Tanrıların meydana gelişi hakkındaki kitabı Theogonie'nin Hitit kaynaklarından esinlendiği vurgulanır.111

Türkler ile Ermeniler yaklaşık bin yılı aşkın bir süredir bazen komşu olarak, bazen aynı devlet çatısı altında bir arada hayat sürmüşlerdir. Ermenilerin Türklerle ilk karşılaşmaları muhtemelen Abbasi Halifesi Mütevekkil'in Ermeniyye Vilâyeti'nde112 çıkan bir isyanı bastırmaya Türk kumandanı Boğa el-Kebir'i memur etmesi ile vuku bulmuştur (851-852).113 Abbasi Halifesi Mu'tasım zamanında (833­842) İslâm ordusundaki Anadolu gazasına memur edilen emirlerin Türk bey ve reislerinden seçildiği, bunlardan en meşhurlarının Boga el-Kebir dışında, Afşin, Ferganeli Ömer vs. olduğu belirtilmektedir.114 Selçukluların XI. yüzyılda önce Van Gölü çevresine gelmeleri (1015-1021), Malazgirt Savaşı ve Zaferi (1071) sonrasında kısa sürede Anadolu'ya hakim olmaları ile iki millet arasındaki ilişkiler artar. Anadolu Selçuklu Devleti ile merkezi Sis (bugün: Kozan) olan Çukurova Ermeni Krallığı arasında siyasi münasebetler vardır. Selçuklu Devleti'nin kuvvetli olduğu devirlerde Ermeni Krallığı vergiye bağlanır, birincisinin zayıf dönemlerinde de Ermeniler hasmane tavır alır veya onların rakipleri Moğollarla işbirliği yapar. Osmanlı Devleti zamanında ise Ermeniler millet-i sâdıka (sadık millet) olarak tanımlanmışlar, özellikle XVIII. yüzyıldan itibaren çok önemli görevlerde de bulunmuşlardır. Bütün bu siyasi, idari ilişkiler kültürel sonuçlar da doğurmuş, iki topluluk birbirini etkilemişlerdir.

Bu bağlamda 1835'te Türkiye'ye gelen Alman Yzb. Helmuth von Moltke'nin anıları ilginçtir. 9 Şubat 1836 tarihli bir mektubunda İstanbul'da Serasker Mehmet Hüsrev Paşa'nın baştercümanı Mardiraki'nin evinde misafir edilmiştir. Bu zat, yani Küçük Martin, Arnavutköy'de oturan zengin bir Ermeni'dir. Moltke "Bu Ermenilere aslında Hıristiyan Türkler demek mümkündür. Hakim milletin âdetlerinden, hattâ lisanından çok şey almışlardır. Hıristiyan olduklarından dinleri onların bir kadın almalarına müsaade ediyor. Fakat bu kadın hemen hemen Türk kadınları gibi gözden ırak kalıyor. Ermeni kadınları sokağa çıktıkları zaman onların da ancak gözleri ile burunlarının üst tarafı görülüyor" demektedir.115 İki hafta misafir kaldığı bu Ermeni ailesinin hayatı hakkında da bilgi verirken şunları yazıyor: "Yemekler tamamıyla Türk tarzında, koyun eti ve pilâv yemeğin temelini teşkil ediyor. Gelen birçok yemeklerin ikisinden biri mutlaka tatlıdır".116

Böylelikle, Türkler ile Ermeniler arasındaki kültür bağları lisan alanında, çeşitli sanat dallarında, bir kısım âdetlerde, günlük yaşamda görülebilmektedir. Bu bakımdan, bunları bazı örnekleri ile okuyucuya sunmak, dikkatlerini çekmek gereklidir.

A. Lisan Alanında Türk-Ermeni Alış-Verişi, Etkileşim

Tanınmış Türkolog Andreas Tietze "ilk Türkçe roman" olarak tanıttığı Vartan Paşa'nın Akabi Hikayesi adlı eserini yayınlarken onun Önsöz'ünde İstanbul'da yaşayan Ermenilerin günlük hayatlarında Türkçeyi kullandıklarından, Arap harflerini güçlükle sökebildiklerinden, okullarında kendilerine okutulan metinlerin eski bir lisanla yazılmış olduklarından, o dille kendi zamanlarının hayatını ifade etmelerinin zorluğundan bahseder. "Konuştukları Türkçe onlara bu maksat için daha uygun, daha kolay geliyordu" der.117 Tietze, sunuşuna şu satırları da eklemektedir: "(Vartan Paşa) o zamanın kilise kitaplarında kullanılan arkaik Ermenice ile yazsa, onu kimse rahat rahat okuyamaz ve kendisi dahi onu yazmaktan tad alamaz. Vaziyet böyle olunca kitabını Türkçe yazmaya karar verir. Arap harfleri de az okumuş milletdaşlarına zor geldiği için İstanbul ve Anadolu'daki Ermeniler tarafından Türkçe yazmak için uzun zamandan beri kullanılagelen Ermeni elifbasını alır ve onu Türkçeye daha iyi uyacak şekilde ikmal ederek eserini onunla kâğıda döker. Bu şekilde Osmanlı Ermenilerinin kolayca ve rahatça okuyabildikleri bir kitap meydana getirir".118

Bununla beraber, Kıpçak Türkçesi ile kaleme alınmış, fakat Ermeni harfleri ile yazılmış bir İlmihâl kitabının da bulunduğunu unutmamak lâzımdır. Bu eseri yazan onu Latinceden "kendi özge lisanına" çevirdiğini belirtir. 119 Edmond Schütz de bir dua kitabı yayınlamıştır. Eser 1618'de Lvov'da yazılmıştır, Kıpçak Türkçesi ile fakat Ermeni harflidir.120 Aynı türden pek çok dinî, edebî ve tarihî eserin de bulunduğu görülmektedir.

Kıpçak Ermenileri adı verilen topluluk Omeljan Pritsak'a121 göre, XI. yüzyıl ortalarında Selçuk hücumları sonunda Kuzeydoğu Anadolu'daki Ermeni Bagrat Devleti yıkılınca, büyük kitleler halinde göçerek Kırım'a yerleşen Ermenilerdir. XIII. ve XIV. yüzyıllarda buraya Armenia Magna (Büyük Ermenistan) ve Armenia Maritima (Deniz Ermenistanı) adlarını vermişlerdir. Başlıca şehirleri Kefe (bugün Feodosia), Solhat ve çok önemli bir ticaret merkezi olan Sudak'tır. Kıpçak Türkleri ile sıkı ve devamlı münasebetlerde bulunmuşlar, neticede Kıpçak Türkçesini yönetim ve kilise dili olarak benimsemişler, ancak dinlerini, alfabelerini ve çok sayıda Ermenice deyimleri muhafaza edebilmişlerdir. Bunlardan bir kısmı Batı Ukrayna'daki Galiçya ve Lodomerya Kralı I. Leo'nun daveti üzerine 1280'de tekrar göçmüşler, sonraları Polonya Ermenilerini meydana getirmişlerdir. 1496'dan beri başlıca merkezleri Kamenez-Podolsk şehridir.

Edmond Schütz Ermenilerin Kırım'a yerleşmeleri tarihi hakkındaki varsayımlar üzerinde durur. Moskova'daki Lazarev Enstitüsü okutmanlarından Kuçuk Loannesow 1895-1896 yıllarında Kırım'da 150 Ermeni mezartaşı keşfetmiş, bunlardan en erken ikisini 1027 ve 1047 olarak tarihlemiştir. Schütz bu okunuşun yanlış olduğuna, 1357 ve 1557 olmaları lâzım geldiğine işaret eder. Belgelere göre, Ermeniler Kırım'a, 1280-1290 tarihleri arasında yerleşmişlerdir. Bunda da Ceneviz ve Ermeni tüccarların ticari menfaatları âmil olmuştur. Ermeni işadamları Trabzon üzerinden İran ve doğusu ile, güneyde de Mısır'la sıkı iktisadi bağlar kurmuşlardır.122

Fatih Sultan Mehmed'in Kırım'ı aldığında (1475) 40.000 kişiyi İstanbul'a sürdüğü, bunlardan çoğunun Ermeni olduğu belirtilir. Bir kısım Ermeniler de Polonya'ya ve Moldavya'ya hicret etmişlerdir. Buna rağmen Chardin 1673'te Kırım'da bir kısmı Grek asıllı, bazıları da Ermeni 800 Hıristiyan aileden bahseder. Ermeniler tüccar, zanaatkâr veya bahçıvandırlar. 1774'teki Küçük Kaynarca Andlaşması'nı takip eden yıllarda Ruslar Kırım'da hakimiyet kurduktan sonra buradaki Grek halk Çarlık rejimi tarafından Ekaterinoslav'a, Ermeniler de Don Nehri kenarındaki Rostov yakınlarındaki Nor Nahcevan'a ve civarındaki sekiz köye muhacerete zorlanmışlardır.123

Kıpçak Ermenileri adı verilen bu grup -eğer bizim düşündüğümüz gibi Türk asıllı Gregoriyen kilisesi mensupları değillerse- Türk kültürünün çok derin tesiri altında kalmışlar ve Omeljan Pritsak'ın belirttiği gibi,124 dinini, alfabesini ve Ermenice bazı deyimleri muhafaza eden, lâkin anadilini unutan bir topluluk halini almışlardır. Bunlardan Polonya'ya göçen ve yerleşenler katolikleşmişlerdir.
Edmond Schütz bir başka makalesinde İstanbul'da 1840'tan itibaren yayınlanan 100 Ermeni mecmuasından yaklaşık 40 tanesinin Ermeni harfli, Türkçe metinli olduğunu G. Stepanian'ın 1963'te Erivan'da neşr olunan bir kitabından faydalanarak belirtmektedir. Bunlar arasında Xavier de Montepin'in, Alexander Dumas'ın romanları da vardır. Simeon'un eserinde de Türkçeden alınma 800'den fazla kelime olduğunu aynı yazar kaydetmektedir.125

Türkçede de Ermeniceden alınma 806 ana kelime bulunduğu tesbit olunmuştur. Bu araştırmayı yapan Robert Dankoff'un ana kaynaklarından birisi Türkiye'de Halk Ağzından Söz Derleme Dergisi'dir.126

B. Türk Edebiyatı'nın Ermeni Edebiyatı Üzerindeki Tesirleri

H (ayk). Berberian bir makalesinde127 Anadolu'da uzun yüzyıllar Türklerle bir arada yaşayan ve Türkçe konuşan Ermenileri "turcophone" olarak tanımlar, aynı şekilde başka kavimlerle birlikte oturanların da kendi dillerini bırakıp onlarınkini konuştuklarına, bunun bir sosyolojik olay (phenomene) olduğuna değinir. Türkçe konuşan Ermenilerin bir edebiyatı da vardır, der. Bunu beş sınıfa ayırır:

1- Şair Aşug'ların (Âşık) Eserleri. XVII. yüzyıldan XIX. yüzyılın kırklı yıllarına kadar 400'den fazla Ermeni saz-şairinin düzenledikleri eserler vardır. Bir saz refakatinde çalıp söylenen bu eserlerin çoğunluğu Ermenice ve Türkçe, bir kısmı da yalnız Türkçedir: Köroğlu, Âşık Garip, Kerem ile Aslı, Şah İsmail ile Gülizar, Melikşah ile Güllü Hanım, Hurşid ile Mihri vs. Berberian, Ermeni saz-şairlerini İran, Türk ve Gürcü Mektebi olmak üzere üç grupta topladıktan sonra, bunlara örnekler de verir. Onun Fuad Köprülü, Ahmet Rasim, İhsan Hınçer gibi araştırıcılara ve bazı Ermeni yazarlara dayanarak sadece isimlerini verebildiği Ermeni asıllı âşıklardan bazılarını daha yakından tanıyabilmek, Türk Âşık Edebiyatı'nın Ermeniler üzerinde ne denli etkili olduğunu belirtebilmek için lüzumludur.

Mesihi: XVI. yüzyılda yaşamış Diyarbakırlı bir Ermenidir. Âşık Çelebi Tezkiresi'ne göre,128 iyi talik yazan, Farsça şiirler söyleyen bu zat ticaret maksadı ile İstanbul'a, Edirne'ye ve nihayet Venedik'e gider.

Mirzacan: Raci Damacı129 onun Karabağ'ın Çanakçı köyünde dünyaya geldiğini, XIX. yüzyıl başlarında yaşadığını, anadili olan Ermeniceden başka Rusça, Türkçe ve Farsçayı çok iyi bildiğini, her mecliste Türklüğü ve Türkleri övdüğünü, bu sebepten de kendi dindaşlarının ve kavminin iftiraları yüzünden haps olunduğunu kaydeder ve zindanda yazdığı bir şiirini nakleder:
"Ne bir hem-dert, ne bir dost var bükane (?)

Temam aşinalar oldu bîgâne.
Saldın âhir felek beni zindâne,
Koymadm gusseden can azâd olsun."

Fuat Köprülü bu zatın tasavvuf tarihine ait menkibeleri de bildiğini yazmaktadır.130

Sarkis Zeki: 1842'de Sungurlu'da doğmuş, ilk öğrenimini Ermeni okulunda tamamlamış, daha sonra bir medreseye devam etmiştir. Çeşitli resmi hizmetlerde bulunan Serkis Zeki 1891'de vefat etmiştir. Fuat Köprülü bu zatın samimi bir Bektaşi-Hurufi dervişi olduğuna da inandığını belirtmektedir.131

Ahmet Rasim de saz şairlerinden bahs ederken bunlar arasında Ermenilerin de bulunduğunu söyler, pek çoğunun isimlerini verir: Derviş Hampar, Meydanî, Lenkiya, Bidadî, Harabat Haçik, Âşık Şirinî, Mihrî ve Püryanî'yi XIX. yüzyılın son saz şairleri olarak niteler. Sevda'î, Salikî, Sabriya, Enverî, Nutkiya, Resmî, Ahterî, Namiya da hem çalan, hem söyleyen meşhurlardandır.132

Fikret Türkmen Ermeniler arasında yayılan Türk halk hikâyeleri hakkında Azerî araştırıcıların eserlerine dayanarak bilgi verir.133 Bir makalesinde de Ermeni Âşık Edebiyatı'na değinir. 1882'de vefat eden Ermeni Aşug Emir'in aşağıdaki dörtlüğü çok anlamlıdır:

Din ayrı, möhkem gardaşıg-Senin bahtına benzerik,
Gol bir, el bir eliyek, birlikte dağık-Ayrılıgda, nazik bir goluk.134

Aşug Emir bu dizelerde Türkler ve Ermenilerin kardeşliğinden, bir kol, bir el olurlarsa (eliyek), yani dostane ilişkiler içinde bulunurlarsa, yardımlaşırlarsa, birlikte dağ, ayrılırlarsa çıt kırıldım (nazik) bir kul olunacağından bahsetmektedir. İki farklı dine mensup milletin birbirine destek olmak şartı ile her ikisinin de yüceleceğini, refah içerisinde bulunacaklarını bu dizeler ne kadar güzel ifade etmektedir.

Fuat Köprülü "Ermeni Aşug (Âşık) Edebiyatı" hakkındaki Arşak Çobanian'ın Les trouveres armeniens (1906) adlı eserini metheder. Yazar bu ufak kitabında Türk Edebiyatı'nın Ermeni Edebiyatı üzerindeki derin ve kuvvetli tesirlerine işaret etmektedir. Ortaçağlarda Fransa'da aristokrat sınıfa hitap eden troubadoure'lar olduğu bilinir. Bunlar bir saz refakatinde lirik şiirler söylerler. Doğu'da da saz şairleri bağlama veya saz eşliğinde panayırlarda, düğünlerde, tekkelerde, kahvehanelerde, askeri alaylarda şiirler okurlar.135 Çobanyan ve ondan naklen Ermeni Aşuglar hakkında bilgi verenlerin, bunların ekseriyetle doğuştan kör olduklarını, düğünlerde, ziyafetlerde, bayramlarda veya vefat törenlerinde sanatlarını icra ettiklerini söylediklerini Fuad Köprülü bize anlatmaktadır.136

2- Edebî Eserler. Berberian bunlardan Diyarbekir'e bağlı Tel-Göran Köyü'nde (bugün Mardin ilinin Derik kazasına bağlı) doğmuş ve XIV-XV. yüzyıllar arasında yaşamış olan Hohannes'ten, daha sonraki devirlerde Kırım'da ve İstanbul'da bulunan Türkçe şiirler yazan Ermeni şairlerden bahseder. Meselâ, Pagdasar Dpir'in, (1683-1768) Berberian'ın naklettiği, aşağıdaki şiiri ilginçtir:

"Sağ olsun sevenler beni, sağ olsun, Şimdilik dostlarım unutsun beni, Cümlesinin her dem yüzi ag olsun, Bir zaman dostlarım unutsun beni".137

Ermeni harfli Türkçe metinli eserler arasında yukarıda bahs olunan ve A. Tietze'nin Eren Kitabevi tarafından yayınlanan Vartan Paşa'nın138 Akabi Hikyayesi, Tanburi Arutin'in Tahmaskulu Hanm Tevarihi139 gibi edebî ve tarihî metinler de vardır. Kevork Pamukciyan Tarih ve Edebiyat, Hayat Tarih Mecmuası, Türk Folkloru, Belleten, Müteferrika, Folklor ve Etnografya Araştırmaları, Tarih ve Toplum gibi dergilerde Ermeni harfli, fakat Türkçe metinli kitaplara dair makaleler yayınlamıştır.140

3- Ermenilerin Yaptıkları Çeviriler. Bunlar Ermeni alfabesi ile yazılan veya basılan Türkçe metinlerdir. Esope'un Les Fables, Cervantes'in Don Ouichotte ve Daniel Defoe'nin Robinson Crusoe adlı eserleri bunlar arasındadır. Friedrich Kraelitz-Greifenhorst, Enno Littmann, Otto Spies ve Eugeniusz Sluszkiewicz de aynı türden edebî eserler ve yayınlar üzerinde durmuşlardır.141 Jean Deny ve Edward Tryjarski'nin "La litterature armeno-kiptchak" adlı ufak makalesinde142 Polonya ve Ukrayna'da yaşayan ve Kıpçak Ermenileri denilen, Ermeni harfleri ile Türkçe eserler veren topluluğun yazılı ürünleri bahis konusu edilmektedir. Fikret Türkmen da yukarıda bahs olunanlar dışındaki bazı çalışmalarında da Türk-Ermeni kültür ilişkileri, özellikle uzun yüzyıllar bir arada veya komşu olarak yaşayan bu iki topluluğun Halk ve Âşık Edebiyatlarındaki tesirler üzerinde durmakta, birincilerin sonrakileri ne denli biçimlendirdiğini ortaya koymaktadır.143Ermeni aşuglarının ekserisinin, birkaçı hariç, hep XIX. yüzyılda yaşadıkları belirtildiğine göre, Fuad Köprülü'nün XIII. yüzyılda Anadolu'da halk tabakası ve göçebe aşiretler arasında, ellerinde çöğür adı verilen musiki âletleri ile gezen, bu sebepten kendilerine de çöğürcü denilen şair-çalgıcılar hakkında verdiği bilgiler, Türk âşıkların Ermenilerinkinden önce varlığına, bu edebî türün onlarınkine örnek teşkil ve tesir ettiği şüphe götürmez. Köprülü IV. Murad (1623-1640) devrinden itibaren âşıkların çoğaldığına, meşhurlarının şiirlerinin Bağdat serhadlerine, Tuna ve Özi boylarına kadar yayılıp söylendiğine işaret eder. XVII. yüzyıl Osmanlı âşıkları için bir altın devri olmuştur. Yavuz Selim'in İran ve Mısır seferlerine iştirak eden Bahşi, Kul Mehmed (ölümü: 1606), Öksüz Dede vs. XVI. yüzyıla ait bilinen Osmanlı âşıklarıdır.144

4- Gazeteler ve Süreli Yayınlar. H. Berberian Ermeniler tarafından yayınlanan bu tür matbuanın da bir listesini verir, bunların yayıncılarını, hangi tarihler arasında neşr olunduklarını da kaydeder. Aralarında İstanbul'dakiler dışında, Amasya'da (Amasia, 1911-1914), Bursa'da (Hüdavendigâr, 1869), Erzurum'da (Envar-ı Şarkiyye, 1867-1877), Kayseri'de (Rehber, 1912-1913), Ayıntap'ta (Mendor, 1884) ve daha başka şehirlerde çıkanlar da vardır.145

H. Berberian'ın bahsetmediği bir Ermeni edebî türü daha vardır: Ermeni mizah edebiyatı. Bu alandaki yayınlar Tanzimat dönemi (1852-1876), Jön Türk dönemi (1908-1914) ve sonrası olmak üzere üç safhaya ayrılmaktadır. Tanzimat dönemindeki basında harfler Ermeni alfabesi ile metinler Türkçedir. Bu da İstanbul Ermenilerinden büyük çoğunluğunun Türkçeyi ana dili olarak benimsediklerinin kanıtıdır.

Bu hususta kendisinden faydalandığımız Anahide Ter-Minassian'a146 göre, İstanbul'da 1908­1914 arasında 18 Ermenice mizahî gazete vardır. Gavroş bunlardan birisidir. 1908-1914 arasında bu isimle, daha sonra kısa bir süre başka adlarla yayınlanmıştır. Sahibi Yervant Toloyan İstanbullu bir Ermeni'dir. Babası da gazeteciydi. Yervant Ermeni okullarında ve Saint-Benoit'ta okumuş, gazetesini 1925-1935 yılları arasında Paris'te yayınlamıştır.

Gavroş'ta sadece Osmanlı toplumunu ve idarecilerini değil, Ermeni kilisesini, onun her kademedeki görevlilerini, müdâvimlerini, İhtilâlci Ermeni örgütleri Taşnak ve Hınçak'ı da eleştirmekten geri kalmamıştır. 1936'da Sovyet Ermenistanı'na göç etmiş, fakat birkaç ay sonra tutuklanmış, 1937'den sonra da kendinden haber alınamamıştır. Bu olay bazı Ermenilerin Türkiye'deki yaşamları ile kendilerini Türk Devleti'ne karşı tahrik eden ülkelere gittiklerinde başlarına neler geldiğini göstermesi bakımından ibret vericidir.

5- Mezartaşları. H. Berberian kısaca bunlara da değinir. Kayseri'de, Bursa'da, Ankara'da, İstanbul'da Beşiktaş'ta Yeni-Mahalle'de Ermeni harfli, Türkçe metinli (armeno-turc) mezartaşları ile ilgili yayınlara işaret etmektedir.147

C. Musiki Alanında Türk-Ermeni İlişkileri

Sadun Aksüt148 Türk Musikisi'ni sistem bakımından iki kısma ayırır: 1. "Türk sistemine dayalı, yani Türk dizisi üzerinde Türk usul ve makamlarıyla bestelenip Türk sazlarıyla veya Türk sesleriyle vermeye elverişli âletlerle icra edilen Türk Musikisi, 2. Batı sistemine dayalı, yani Batı'nın tampere dizisi üzerinde Batı sistemindeki unsurlarla bestelenen ve Batı âletleriyle icra edilen Türk Müziği". Yazarımız bu iki musikiyi birbirinden ayırmak için, birincisini "Geleneksel Türk Musikisi" olarak adlandırmaktadır. Bu musikinin İran, Arap, Yunan veya Bizans kökenli olduğunu iddia edenler vardır. Hüseyin Sadettin Arel (1880-1955) bu musikinin Türk Musikisi Kimindir149 adlı eserinde yabancı asıllı olmayıp aksine adı geçen milletlerin bu musikinin tesirinde kaldıklarını, kendi eski musiki sistemlerini terk ettiklerini kanıtları ile ispat etmiştir. Ercümend Berker de (doğumu: 1920) "Türk Musikisi sistemi, Türklerin Orta Asya'dan getirdikleri ve Yakın Doğu'da geliştirdikleri bir sistemdir. Araplardan, İranlılardan, Yunanlılardan alınmış değildir", "bu musiki kentte, sarayda, konakta, kâr, beste, semai, şarkı, camide ezan, dua, selâ, tekbir, tekkede naat, münacaat, âyin, durak, ilahi şuği, nefes, köyde türkü, bozlak, uzun hava, zeybek, oyun havası, sınır boylarında serhad türküsü, kışlada mehter musikisi olarak karşımıza çıkmaktadır" der.150 Bestekârlar arasında da hükümdarlar, devlet adamları, tekke şeyhleri, saray görevlileri, Yeniçeri Ocağı mensupları, zengin ve toprak sahibi olanlar, Ermeni, Rum veya Yahudi asıllılar da bulunur.

"Sevdi gönlüm ey melek sima seni,
Ben kadar var mı seven cana seni,
İsterim bir lâhzacık tenha seni,
Kaç gün oldu görmedim zira seni".

Bu mısralarla başlayan Acemkürdî makamındaki şarkı II. Mahmud devrinin ünlü bir devlet adamı ve şairi Mehmed Sait Pertev Paşa'nın (1785-1837)151 bir şiirinden alınmadır. Bestekârı Nikoğos Ağa (1836-1885) İstanbul'da Hasköy'de doğan bir Ermeni vatandaşımızdır. Hammamizâde İsmail Dede Efendi (1778-1846) ve öğrencisi Dellâl-zâde İsmail Efendi'den (1797-1869) ders almıştır. Yılmaz Öztuna152 Kevork Pamukcıyan ile bazı Ermeni yazarların Ermenice kaynaklardan derleyip kendisine verdikleri bilgilere dayanarak, "Ermeni kilise musikisi aynen Türk musikisi makam ve usullerini kullandığı için" Nikoğos Ağa'nın Türk musikisini de öğrenmiş olduğunu belirtmektedir. Mevlevihanelere de devam eden, oralarda da şarkı okuyan bu bestekârın zamanımıza 63 şarkısı kaldığı, Öztuna'nın makalesinde makamları ve ilk mısraları ile verilmektedir.

Tanburi Nikoğos Ağa'nın Hicazkâr makamındaki bir şarkısının güftesi Ziya Paşa'nındır:

"Akşam olur güneş gider şimdi buradan
Garip garip kaval çalar çoban dereden
Pek körpesin esirgesin seni yaratan
Gir sürüye kurt kapmasın, gel kuzucağım
Sonra yardan ayrılırsın gel yavrucağım". 153

Bazı şarkılarının güftelerini de kendisinin yazdığı anlaşılmaktadır:

"Güzellerin şahısın sen
Kapında bir kulunum ben
Kuzum beni bırakma elden
Efendim, şahım, sultanım,
Sana feda olsun canım".154

Ermeni asıllı Türk musikisi bestekârlarından pek ünlülerinden birisi de radyolarımızda veya bazı televizyon programlarında şarkılarını zevkle sık sık dinlediğimiz Bimen Şen'dir (1872-1943). Bu zat Bursa doğumludur, asıl soyadı Dergazaryan'dır. Bir rahibin dördüncü oğludur. Babası, annesi ve kardeşleri saz çalabilen Bimen, kendi ifadesine göre, eline tek musiki âleti almadığı gibi, nota da bilmez. Şarkılarını düm-tek usulü ile besteler, sonra notacısına yazdırırdı. Sekiz yaşında kilisede ilahi okumaya başlamıştır. Güzel sesini dinlemek üzere âyinlere imamlar, hafızlar, dervişler de katılmaya başlamıştır. 1884'te Hacı Arif Bey onu dinlemek üzere Bursa'ya gider, tavsiye üzerine Bimen on-dört yaşlarında -ailesinin muhalefetine rağmen- İstanbul'un yolunu tutar. Maddî sıkıntı çeker, bir kilisede okuduğu bir ilahi iş bulmasını sağlar. 600'den fazla eseri olduğunu kendisi beyan etmektedir.155 Meşhur şarkılarından bazıları:

"Bilirim, daha sen pek küçüceksin,

Gönlüm seni sevdi, ne diyeceksin?
Nice bir istigna (çekinme), ne naz edeceksin
Gönlüm seni sevdi, ah ne diyeceksin".156
***
"Sükûnda geçer ömrüm seyri gibi enhârın (nehirlerin akışı gibi)
Esiridir gönül eski bir yar-ı sehhârın (çok büyüleyici bir sevgili)
Bigâneyim ben devranına leyl ü nehârın (gece ve gündüzün değişimine kayıtsızım)
Esiridir gönül eski bir yar-ı sehhârın".157
***
"Durmadan aylar geçer, yıllar geçer, gelmez sesin Hasretin gönlümde, lâkin kim bilir, sen nerdesin? Sızlayan kalbim benim, ister misin, her dem desin Hasretin gönlümde, lâkin kim bilir, sen nerdesin".158

Bimen Şen Atatürk'ün huzurunda da şarkı söylemek mutluluğuna erişmiştir. Soyadı da onun en meşhur şarkılarından birisinden kaynaklanır:

"Yüzüm şen, hatıram şen, meclisim şen, mevkiim gülşen (gül bahçesi)
Dilim şen, hem-revim (yoldaş) şen, hemşehrim şen, hemdemim (dost) şen
Nasıl şen olmasın gönlüm, bu bezm-i ıyş ü işrette (içki âleminde)
İçen şen, söyleyen şen, dinleyen şen, yar ü agyar (dost ve diğerleri) şen".159

Bimen Şen'in üç de marş bestelediği kaydolunmaktadır. Tam metinlerini elde edemediğimiz bu marşlardan birisi ilk mısrası "Müttefikler, hepiniz bunu böyle bilesiz" olan Çanakkale Marşı (1915), ikincisi "Yine düşman kurmuş yurduma pusu" diye başlayan bir marş, üçüncüsü de Harb-i Umumi (Birinci Dünya Harbi) marşıdır: "Ana harb ilân oldu, gazilere gün doğdu".160 Bu mısralar Bimen Şen'in bir Ermeni vatandaşımız olmakla beraber, Türk kültürünü ne kadar çok benimsediğinin bir kanıtıdır.

Bimen Şen Yedi Gün Mecmııası'nın muharriri Naci Sadullah'a bir de hatırasmı anlatmıştır. "Bir rakı meclisinde Süleyman Nazif şu beyti kartına yazub verdi:

Ebedi nazımıdır san'at-ı feryadımızm
Öperiz ağzını hep Bimen üstadımızm".161

Vatansever şair Süleyman Nazif'in (1870-1927)162 Bimen Şen'i "şarkı sanatımızın163 ebedi düzenleyicisi ve üstadı" olarak tanımlaması ve ağzından öpecek kadar onu yüceltmesinde Bimen Şen'in şarkı ve bestelerinin güzelliği kadar, onun marşlarında yer verdiği içten ve vatansever duygularının da payı olmalıdır.

Ermeni bestekârlardan kemânî Tatyos'u (1858-1913),164 Levon Hancıyan'ı (1857-1947)165 ve Artaki Candan'ı (1885-1948)166 da anmak lâzımdır. Bu bestekârlar arasında eserlerinin güftesini Nikoğos Ağa gibi Pertev Paşa ve Ziya Paşa'dan, Bimen Şen gibi Faik Ali Ozansoy'dan167 (1875­1950), Süleyman Nazif'ten168 ve Orhan Seyfi Orhon'dan169 (1890-1972) seçenlerin bulunması, onların Türk Musikisi ile birlikte Türk Edebiyatı ile de meşgul olduklarının ve yoğrulduklarının birer delilidir.

Baba tarafından Harputlu olup İstanbul'da doğan Hamparsum Limonciyan (1768-1839) küçük yaştan Ermeni bir kuyumcu ailesi olan Düzyanlar170 tarafından himaye edilir. Düzyanların Kuruçeşme'deki yalılarındaki musiki âlemlerine katılır, bir yandan da Beşiktaş Mevlevihanesi'ne devam eder. En büyük Türk bestekârlarından birisi olan Hammamizâde İsmail Dede'nin (1778-1846) dikkatini çeker. Bazı özel işaretlerle musiki nağmelerini kaydetmektedir. Hamparsum'un işaretleri evvelce bilinenlerden daha elverişlidir. Üçüncü Selim'in huzuruna da kabul edilmiş, onun teşvikiyle kendi adını taşıyan notayı icad etmiştir. 171

D. Sahne Sanatları Alanındaki İlişkiler, Tesirler

XIX. yüzyıl Türk Edebiyatı'ndan bahs ederken Ahmet Hamdi Tanpınar "Abdülmecid'in garptan gelen her şeye karşı olan merak ve sevgisi, 1840'tan sonra küçük bir Saray Tiyatrosu'nun inşasını mümkün kılar. Burada bazı piyeslerle, bazı opera ve operetler oynanır" der.172 Aslında Osmanlı Devleti topraklarında ilk opera XVIII. yüzyılda, İtalya'daki ilk oyunlardan yaklaşık olarak otuz sene kadar sonra, Eflâk Sarayı'nda Ermeniler tarafından oynanmıştır.173 İkinci Mahmud, tiyatroya ilgi duymuş, 1836'da Saray Kitaplığı'na 500 kadar tiyatro metni getirtmiş, 1838'de İstanbul'da inşa olunan iki amfiteatr, fiyatlarının yüksek olmasına rağmen, seyircilerle dolup boşalmış, bu faaliyetler sarayca desteklenmiş, 1843'te de Valde Sultan Sarayı'nda bir mahal tiyatro salonuna dönüştürülmüş, burada Donizetti'nin Belisario operası temsil edilmiştir. 174

İstanbul Ermenileri 1810'dan itibaren tiyatro çalışmalarına başlamış, bazan zengin Ermeni evlerinde, bazan okullarında temsiller vermişler, İstanbul'daki ilk tiyatro (Şark Tiyatrosu, Beyoğlu) ancak 1861'de faaliyete geçmiştir. Aynı tarihlerde İzmir'de de bir tiyatro binası yaptırılmıştır. Oyunlar ilkin Ermenice veya yabancı bir dildeyken, zamanla daha fazla müşteri toplayan Türkçe eserler ağırlık kazanmıştır.175

Şark Tiyatrosu 1867'de kapatılınca ünlü sanatkârı Agop Vartoviyan (Güllü Agop,176 1840-1902) bir süre başka kumpanyalarda çalışmış, Gedikpaşa'da, Bağlarbaşı'nda, Beyoğlu'nda ve Tophane'de tiyatro açmak ve buralarda Türkçe eserler oynamak iznini almıştır.177 Bu zat sonradan sarayda görevlendirilmiş, kendiliğinden Müslüman olarak Yakup Efendi olmuştur. Türk Tiyatro tarihinde bir ilke imza atmıştır.

Böylelikle, başlangıçta yazarları ve oyuncuları Ermeni olan bu sanatçılar, ileriki yıllarda kurulup gelişen Türk Tiyatrosu'nun öncüleri olmuşlardır.

E. Mimarlık Alanındaki İlişkiler

Osmanlı Devleti'nde XV. ve XVI. yüzyıllarda Ayas Ağa (ö. 1487),178 Davud Ağa (ö. 1598?),179 Mimar Sinan (ö. 1588),180 Kasım Ağa (ö. 1660)181 gibi mimarbaşıların birer devşirme oldukları, hassa mimarlar arasında Hıristiyanlar da bulunmakla birlikte çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu anlaşılmaktadır.182 Mimar Sinan'ın da Kayseri yakınlarında Ağrınas köyü halkından biri olduğu bilinmekle birlikte, bu köy halkı arasında tamamen Türkçe isimler taşıyanların bulunuşu, kendi akrabaları arasındakilerin de aynı şekilde adlandırılmalarından dolayı "Karamanlı", diğer bir deyimle "Hıristiyan Türk" olabileceği ileri sürülmüştür. 183

XIX. yüzyılda Balyan ailesinden gelen bir dizi Ermeni mimarbaşı İstanbul'da pek çok yapıya imza atmıştır. Ailenin en eskisi Bali Balyan'ın Karaman'ın Balen köyünden olduğu, Ermeni bir saray mimarının damadı iken vefatı üzerine yerine tayin olunduğu, onun da ölümü üzerine yerine oğlu Magar'ın geçtiği, bu zatın Birinci Mahmud (1730-1754) zamanında Bayburt'a sürgün edildiği nakl olunmaktadır. Magar'ın oğlu Krikor (1764-1831), onun da oğlu Garabet Balyan'dır. (1800-1866) Serkis (1835-1899), Agop (1838-1875) ve Nikoğos (1826-1858) onun çocuklarıdır. Dolmabahçe Sarayı (1842-1856) baba-oğul Garabet ve Nikoğos'un, Beylerbeyi Sarayı (1861-1865) Serkis Balyan'ın eserlerinin en ünlü ve en muhteşem olanıdır. Bu ailenin mimarı oldukları daha pek çok saray, köşk, cami vs. yapı bulunmaktadır.184

F. Avrupa'ya Türk Kültürü Taşıyıcısı Olarak Ermeniler

Ermeni tüccarların XIX. yüzyılda İzmir'de İran mallarında, özellikle ipekli ticaretinde bir tekel oluşturdukları, Erzurum-Tokat-Sivas-Ankara üzerinden gelen kervanları denetledikleri, başlıca rakiplerinin de Türk tacirler olduğu belirtilmektedir. 185 Kültürler ticaret yoluyla veya seyahatler sonucu birbiriyle kaynaşmaktadır.

Türk kahvesinin Viyana'ya Ermeniler tarafından tanıtılması da ticaret yolu ile kültür alış-verişinin tipik bir örneğidir, 1665'te Kara Mehmet Paşa Osmanlı Elçisi olarak Viyana'ya gönderilir. Hayli kalabalık (298 kişi) olan bu heyette Evliya Çelebi'nin de bulunduğu tahmin olunmaktadır. Sefaret mensupları Leopoldsstadt adlı semtteki bazı misafirhanelere yerleşir, kendilerini ziyarete gelenlere de kahve, şerbet vs. ikram ederler. 1683'te de Kara Mustafa Paşa'nın Viyana önlerinde yenilgisinden sonra ganimet olarak torbalar içerisinde ele geçen çiğ kahve taneleri hayvan yemi sanılır. Çünkü o tarihlerde Viyanalılar henüz kahveyi tanımazlar, lezzetini almamışlardır. 1697'de Osmanlı vatandaşı bir Ermeni olan Sahak Lucasian (Isaak de Luca diye meşhur olmuştur) Viyana'da bir kahve içilen dükkân açar. Böylece, Viyana'da Türk kahvesi tanınır.186

Sonuç

Dilde, edebiyatta, musikide, sanatın hemen her dalında Türkler ve Ermeniler yakın ilişki içerisinde bulunmuşlar, bazan devlet hizmetlerinde, matbaacılıkta, basın-yayın alanında Ermeniler Türk toplumuna faydalı olmuşlardır. Türk Devleti hizmetinde Ermeniler adlı eserin yazarı Y. G. Çark'ın kitabına koyduğu ithaf çok anlamlıdır:

"Vatan uğruna/Bakmıyan göz nuruna/Yavrularına bir veda/Vatanına bin feda/Destan dillere/

Destan ellere/Türk vatanı yiğitlerine/Çanakkale şehitlerine/İçlerinde bulunan aziz pederime."

Türk-Ermeni yakınlığını ve sevgisini, diğer bir deyimle karşılıklı kültürel etkileşimi, babasını Çanakkale muharebelerinde kaybeden Çark'ın yukarıdaki İthaf'ından daha açık ifade edebilecek söz var mıdır? Çanakkale muharebelerinde Şehid Listesi'ne bir Rum doktorun adını bile yazmaktan kaçınmayan187 bir milletin soykırımla suçlanmadan önce birçok gerçeklerin dikkate alınması gereklidir. Bu gerçeklerin içinde Birinci Dünya Harbi'nde Osmanlı ordusunda hizmet eden Ermeni subay ve doktorlar arasında devlet aleyhine faaliyette bulunanların çıktığı da vardır.188

1 915 Nisanı'nda İstanbul'daki ve Anadolu'da harp sahalarına yakın veya civar bölgelerde oturan Ermeniler bir kısım devlet karşıtı eylemlere giriştiklerinden dolayı o zamanki Osmanlı sınırları içerisinde daha güvenilir yerlere sürgün edilmişler, bu sırada da elbette tatsız bazı olaylar da olmuş, bunların faillerinden de 1.397 kişi cezalandırılmışlardır.189Bugün bu hadiseleri vesile ederek Türkiye'ye karşı girişilen kısmen asılsız, kısmen çok abartmalı, ama tek yanlı ithamların, gayretlerin sahiplerine, aynı dönemlerde Ermenilerin Türklere karşı yaptıklarını hatırlatmak bir vecibe, bir zorunluluk olmuştur. 30 Ekim 1918 Mondros Silah Bırakışması'ndan sonra Fransız üniformaları giyerek Adana ve Saimbeyli'ye (Haçin) giren Ermeni lejyonunun yaptıkları ünlü Fransız yazarı Pierre Loti'yi bile isyan ettirmiş, Ermeni soykırımı iddialarını şöyle tanımlamıştır: "La verite vraie sur les derniers massacres d'Armenie inventes par les anglais" (İngilizler tarafından uydurulan son Ermeni katliamları ile ilgili asıl gerçek).190 1906-1922 tarihleri arasında Kafkaslar'da ve Anadolu'da Ermenilerin yüzbinlerce Türk ve İslâm halkını nasıl, nerede öldürdüklerine ait arşiv belgeleri de İngilizce ve Türkçe olarak yayınlanmıştır.191

Ermenilerin Anadolu'da yaptıkları barbarlık ve insanlık dışı cinayet ve eylemler Türk halk destanlarına, ağıtlarına bile girmiştir. 192 1920 senesinde Kozan yakınlarındaki Doğanbeyli köyüne ve Hacın'a gelen Fransız Lejyonu mensubu Ermeniler her iki iskân yerini yakmışlar, Müslüman Türk halkı da feci şekilde işkencelerle öldürmüşlerdir. Şüphesiz Ermeni katliamları, zaman zaman mukabelesiz kalmamıştır. Bu da doğaldır. Her musibet bin felâket doğurur misali, Ermeniler yaptıkları mezalimin bedelini de bazan ödemişlerdir. Bu tür iki taraflı olayları, tek yanlı olarak vurgulamak bir kısım siyaset düşkünlerinin ekmeğine yağ sürmekten başka neye yarar?

İki millet arasında derin kültürel bağlar varken, bunları tamamen göz ardı ederek düşmanlıkları ve kinleri körüklemek, kültürel bağlar ve etkileşim üzerinde durmayarak "Türkler tarafından Ermenilere karşı bir soykırım siyaseti güdüldüğü" gibi asılsız iddialarda bulunmak, iki toplum arasında geçen bazı şiddet olaylarım tek taraflı olarak abartmak neye hizmet eder? Bilimde tek taraflı kaynak kullanmanın yeri yoktur.

1 Hakkı Dursun Yıldız, "Abbasiler Devrinde Türk Kumandanları, I. Boga el-Kebir et-Türki", Tûrk Kültürü Araştırmaları, II (1965), s. 195-203.
2 Streck-Mükrimin Halil Yınanç, "Ermeniye" maddesi. İA, IV. 319-320.
3 W. Barthold, "Anı" maddesi. İA, I, s. 435.
4 İbrahim Kafesoğlu, "Doğu Anadolu'ya İlk Selçuklu Akını ve Tarihi Ehemmiyeti", Fuad Köprülü Armağanı, İstanbul 1953, s. 272. Göçen nüfus kadın ve çocuklar hariç 14 kişi olarak gösterilmektedir.
5 Streck-M. H. Yınanç. a.g.e., S. 321.
6 Louise Nalbandian, a.g.e, s. 14.
7 M. Halil Yınanç, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri, I, Anadolu'nun Fethi, İstanbul 1944, s. 59.
8 L. Nalbandian, a.g.e, s. 14.
9 Steven Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, Türkçe çeviri Fikret Işıltan, Ankara 1986. 1. s. 57.
10 M. H. Yınanç, a.g.e, s. 121-122.
11 S. Runciman, a.g.e, I., s. 150.
12 S. Runciman, a.g.e., s. 151.
13 L. Nalbandian, a.g.e, s. 15.
14 V. F. Büchner-Besim Darkot. "Sis", İA, X, s. 709.
15 Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1971, s. 274, 312-316, 342-347,
16 Benjamin Braude, "Foundation Myths of the Millet System", Christians and Jews in tehe Ottoman Empire (kısaltma: Christians and Jews), yay. B. Braude-B. Lewis, NewYork, London, 1982, I, s. 81.
17 Eremya Çelebi Kömürcüyan, İstanbul Tarihi, XVII. Asırda İstanbul, Türkçe çeviri ve notlar: H. Andreasyan, İstanbul 1952, s. 80.
18 F. Babinger, "Ein Besitzstreit um Sulu Manastır", Charisteria Orientalia. Festschrift für Jan Rypka zum 70. Geburtstag. Prague 1956, s. 29-37; aynı makale, Aufsaetze und Abhandlungen zur Geschichte/Sûdosteuropas und der Levante' (München l962, I, s. 109-116)'da da yayınlanmıştır. M. Ormanian XX. yüzyıl başlarında İstanbul Ermeni Patriki olup üç ciltlik Ermenice Ermeni Tarihi İstanbul'da ve Kudüs'te 1913-1927 arasında basılmıştır (Braude, a.g.m., Christians and, Jews, I, s. 81, not 72.
19 F. Babinger, a.g.m., I, s. 110.
20 Salomon Schweigger, Ein newe Reyssbeschreibung auss Teutschland nach Constantinopel und Jerusalem, Nürnberg 1608, s. 121 -122. Sulu Manastır Kilisesi 1782'de tamamen yanmış, yenisi 1877'de yapılmıştır (F. Babinger, a.g.m., I, s. 110, not 3).

21 F. Babinger, a.g.m., I, s. 110-111. Bu belgede Kirkor'un unvanı olan m-r-kh-s-h harfleri ile yazılan deyimin okunuşu F. Babinger'in de ilgisini çekmiş, bu hususu ünlü Türkçe gramercisi Jean Deny'ye sormuştur. Kelime murahhasa şeklinde de okunabilmekle beraber, aslının Redhouse'da verildiği gibi merhasa "an Armenian bishop". Deny bu deyimin menşeinin Süryanicedeki mar-kassa veya mar-kasisa belirtir (F. Babinger, age., s. 112-113'te J. Deny'nin açıklamaları).
22 Christians and Jews, I, s. 89-100.
23 H. Andreasyan, "XIV. ve XV. yüzyıl Türk Tarihi'ne ait ufak kronolojiler ve kolofonlar", Tarih Enstitüsü Dergisi, sayı 3, Ekim 1972, s. 148.
24 Christians and Jews, I, s. 90.
25 Haç'ikayan, L. S. (yayınlayan), XV. Yüzyıla Ait Ermeni Yazma Kolafonları, (Ermenice) Erevan 1967, III. kısım, s. 409-410'dan naklen K. B. Bardakjian, a.g.m., 1, 92.
26 M. C. Şehabeddin Tekindağ. İstanbul maddesi, İA, V/2, s. 1207.
27 H. İnalcık, "Ottoman Galata, 1453-1553", Essays in Ottoman History, Eren Yayıncılık, İstanbul 1998, s. 299-300.
28 C. Niebuhr.
29 Halil Inalcık, "İstanbul", EI2, IV, s. 238-239.
30 Hrand D. Andreasyan, Polonyalı Simeon'un Seyahatnamesi (1608-1619), İstanbul 1964, s. 100.
31 P. L. İncicyan, Dört Kıta Coğrafyası, Kısım I, Asya Coğrafyası, Venedik 1806, s. 352-354 (Ermenice metin H. D. Andreasyan tarafından Türkçeye çevrilerek istifadeye sunulmuştur. Hatırasını saygı ile anmak bir borçtur.).
32 H. Southgate, Narrative of a Tour through Armenia, Kurdistan, Persia and Mesopotamia, London 1840, II, s. 284.
33 998 numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Diyar-i Bekr ve 'Arab ve Zü'l-Kadiriyye Defteri, Ankara 1998, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşiv Daire Başkanlığı, yayın no. 39, I,
250. (Kısaltma: TD 998).
34 438 numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Anadolu Defteri (937/1530), Ankara 1993, 1, s. 16.
35 S. Faroqhi, Osmanlı Kültürü ve Gündelik Yaşam, İstanbul 1997, s. 49; Göyünç, Miroğlu, Emecen, Varlık gibi.
36 N. Göyünç, "Hane" maddesi, DVİA, XV, s. 552-553; N. Göyünç ve W. Hütteroth, Land an der. Grenze, Osmanische Verwaltung im heutigen Türkisch-Syrisch-Irakischen Grenzgebiet im 16. Jahrhundert, Eren Yayınevi, İstanbul 1997'de katsayı olarak 4, 5 kabul edilmiştir.
37 Bu defterlerden dördü Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı tarafından yayınlanmıştır. Bunların hepsi İcmal Defteri'dir: 438 numaralı Muhasebe-i Vilâyet-i Anadolu Defteri, I (Kütahya, Kara-hisar-i Sahib, Sultan-önü, Hamid, Ankara), II. (Bolu, Kastamonu, Kengırı, Koca-ili livaları), Ankara 1993-1994; 166 numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Anadolu Defteri, (Hudavendigar, Biga, Karesi, Saruhan, Aydın, Menteşe, Teke, Alaiye livaları), Ankara 1995; 387 numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Karaman ve Rum Defteri, I (Konya, Bey-şehri, Ak-şehir, Larende, Ak-saray, Niğde, Kayseriyye, İç-il), II (Amasya, Çorumlu, Sivas-Tokat, Sonisa-Niksar, Kara-hisar-i Şarki, Canik, Trabzon, Kemah, Bayburd, Malatya, Gerger-Kahta, Divriği-Darende livaları), Ankara 1996-1997 ve 998 numaralı defter, I (Amid, Mardin, Sincar, Musul, Arabkir, Ergani, Çirmük, Siverek, Kiğı, Çemişkezek, Harpurt, Ruha, Ana-Hit, Deyr-Rahbe livaları ile Hısn-i Keyf ve Si'ird kazaları), II (Şam, Gazze, Safed, Sall-Aclun, Haleb, Hama-Humus, Trablus, Ayntab, Birecik, Adana, Üzeyr, Tarsus, Sis, Maraş ve Bozok livaları), Aııkara 1998-1999. Bu yayınlardan ileride TD 167, TD 387, TD 438, TD 998 diye bahs olunacaktır. Bu defterlere dayanarak yapılan çalışmalara da doğal olarak işaret olunacaktır.
38 TD 998, s. 304. Yusuf Halaçoğlu ("Adana" maddesi, DVİA, I, 350-351) bu şehrin XVI. yüzyıldaki nüfusu hakkında daha tamamlayıcı bilgiler vermekte, XVII. yüzyılda Evliya Çelebi'den ve şehrin daha sonraki yıllara ait nüfusundan bahs etmektedir. C. Niebuhr 1766 Kasım ayı sonlarında geldiği Adana'da, kendisinin 'şehirde ne kadar ev vardır' sorusuna 9.000 cevabı verilmiştir. Bunun 1. 400'ünün Ermeni, 100 kadarının da Rum evi olduğunu kaydetmektedir (II, s. 105). Burada şehrin bir de krokisi vardır.
39 TD387, s. 354'te şehir (a), s. 380-385'te Amasya Sancağı'na bağlı Argoma nahiyesindeki iki köye ait Ermeni nüfus ile Amasya ve Ladik kazalarının Müslüman nüfus verileri sunulmaktadır (b). Amasya kalesindeki 57 mustahfız ile 1 dizdar ve 1 kethüda yine a kolonunda gösterilmiştir.
40 a. BOA, TD64, s. l-202'deki verilerdir, Defter 1518 tarihlidir. b. BOA, TD200, s. 17-56'daki verilerdir. Bu defter 1540 tarihlidir. Ayrıca bk. N. Göyünç, "XVI. yüzyılda Doğu Anadolu'nun ekonomik durumu", Türk İktisat Tarihi Semineri, s. 73.
41 TD438, s. 337-339. 1530 tahririne ait bu defterde Ankara şehrinde bir tek Ermeni mahallesi görülmektedir: "mahalle-i Mehriyar". Burada 11 hane 4 mücerred kayıtlıdır. 1522 senesine ait bir mufassal defterde bu mahalle yine 11 hane, 5 mücerred olarak görünmektedir (BOA, TDl 17. s. 37). Mehriyar bu mahalle sakinlerinden birisinin adıdır. Her iki defterde de müslim, gayr-ı müslim karışık mahalleler vardır. Bunların dışında Kali'de de 1522'de 69 h, 13 mnüfuslu bir hristiyan cemaat vardır: "cemaat-i gebran". Bunların isimleri arasında Melikşah, Gökçe, Aydın gibi tamamen Türkçe isimleri olanlar olduğu gibi, Vartan. Serkiz, Bedros, Kirkor gibi Ermenice adlılar da bulunmaktadır. Bunların hepsi kaleye hizmet ettiklerinden ellerinde avarız-ı divaniyye ve tekalif-i örfıyye'den muaf olduklarına dair hükm-i humayun bulunduğu kayıtlıdır (TDl 17, s. 45-46). Ankara'da 1530'da 28 hane ve 5 mücerred'den müteşekkil bir de Yahudi mahallesi mevcuttu (TD 438, s. 339).
42 BOA. TD998, s. 82 ve 101. Ayrıca bk. Yusuf Halaçoğlu, "Arapkir" maddesi. DVlA, III, s. 328-329.
43 TD998, s. 334 (cemaat-i gebran-ı Ermeniyan).
44 BOA, TD186, s. 9-27 ve TD373, s. 8-45. Bu iki defter de aynı tarihlidir, H. 943/M. 1536. Aynı tarihte şehrin 28'i Müslüman, 1'i Ermeni 29 mahallesi vardı. TD161, s. 5-22, 982/1575 tarihlidir, Ankara'da Tapu ve Kadastro Arşivi, Kuyud-u kadime bölümündedir. Hüseyin Özdeğer (Onaltıncı Asırda Ayıntab/jvasz, Istanbul 1966, s. 124-125 ve "Gaziantep" maddesi, DVİA, XIII, s. 468) bu Ermeni nüfustan ve mahallesinden bahs etmemektedir. Aynca bk. N. Göyünç, a.g.m., s78.
45 TD387, s. 826; ayrıca bk. İsmet Miroğlu, XVI. Yüzyılda Bayburt sancağı, İstanbul 1975, s. 121-125, "Bayburt" maddesi, DVİA, V, s. 225-228. Rakamlar 1520 senesine aittir. Bu tarihte Bayburd sancağı'nın 6 kazası vardı: Bayburd, Kelkit, Kovans, Ispir, Tercaneyn ve Şogayn. Bu son beş kazaya ait rakamlar ilgili maddelerde verilecektir.
46 TD998, s. 936-937. Ayrıcabk. Mehmet Taşdemir, XVI. Yüzyılda Adıyaman (Behisni, Hısn-ı Mansur, Gerger, Kahta). Sosyal ve İktisadi Tarih, Ankara 1999, s. 27-45, agy, "Besni" maddesi, DVİA, V, s. 540-543. XVI, yüzyılda Behisni'de bir Ermeni mahallesi bulunmaktadır. Bunlar başlangıçta kale hizmetlerinde bulunduklarmdan ispençe ve avarız-ı divaniye'den muaf imişler. Kazaya bağlı köylerde hiç gayr-ı müslim bulunmamaktadır M. Taşdemir, a.g.e., s. 28 ve 34.
47 TD998; s. 58 Burası 1530'da Mardin Sancağı'na bağlı bir kazadır. Bugünkü Derik ve Viranşehir kazaları arasındaki kesime XVI. yüzyılda Berriyecik denilmektedir, Bazan Birecik ile karıştırılmaktadır (Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri, İstanbul 1991, III, s. 218.
48 TD166, s. 104. Beypazarı, o tarihte Hüdavendigar sancagı'nırKAiıâr kazası ıdt Halen Ankara'ya bağlıdır.
49 TD438, s. 220. Sultanönü sancağı'nda bir kaza merkezi idi, Halime Doğru, XVI. Yüzyılda Eskişehir ve Sultanönü Sancağı, İstanbul 1992, s. 120-123. bk. Feridun Emecen, "Bilecik" maddesi, DVİA, VI, s. 154-156.
50 TD998; s. 115-124. a. Çermük, b. Hasaran maa Çermük, c. kaza-i Berdenc, Hasaran, Ebu Tahir verilerine aittir. Ayrıca Mehmet Ali Ünal, XVI. yüzyılda Çemişkezek Sancağı, Ankara 1999, s. 60-69. Vergi mükellefi eramine arasında "Ahmed, Yusuf, Mehmed, Selçuk. Kutlu Şah. Devlet Şah gibi Türkçe isimler taşıyanlar olduğuna M. A. Ünal işaret ediyor (s. 56).
51 TD998; s. l 15-124. a. Çermük, b. Çermük ve Hasaran, c. Berdenc, Hasaran ve Ebu Tahir kazasma ait nüfus verileridir.
52 Veriler 1518 tarihine aittir (Mehmet Salih Erpolat, XVI. Yüzyılın Başında Çermik Sancağı, Cüngüş ve Hasaran Nahiyeleri, Konya 1994, s. 51, basılmamıştır). Basri Karadeniz, 1523 Cüngüş'ün şehir içinde gayr-ı müslim nüfusun %75.22'lik bir üstünlüğe sahip olmasma karşın kırsal kesimde halkın ancak %22.60'ını teşkil ettığini hesaplamıştır, bk. "XVI. yüzyılın başlarmda Ergani sancağı'nda nüfus ve yerleşme", Türk Dünyası Araştırmaları (kısaltma: TDA), sayı 93, Aralık 1994), s. 56. B. Karadeniz (s. 52). Hasaran bazan Cüngüş, bazan Ergani Sancağı'na bağlanmıştır.
53 TD387; s. 965. Bu şehirdeki 11 mahalleden yalnız birisi "Ermeniyan" olarak belirlenmiştir.
54 TD387, s. 964-965. Vergiden muaf olanlar arasında kale dizdarı ve 29 kale eri "merdan-ı kale" de hesaplanmıştır. Ayrıca bk. Zeki Arıkan, "XVI. yüzyılda Divriği", X. Türk Tarih Kongresi, Bildiriler, Ankara 1994, s. 2399-2423, aynı yazar, "Divriği kazasının ilk sayımı", Osmar, XI (1991), 49­71.
55 TD998, s. 114-123. Bu nahiye "liva-i Çermük ve Ebu Tahir" şeklinde verilmekle ve kanunnamesi de bulunmakta (s. 114-115) ve aynı sancağın bir nahiyesi olarak zikredilmekle birlikte, nedense "der nahiye-i Ebu Tahir tabi-i Harburt diye de tanımlanmıştır (s. 122).
56 TD998, s. 93. Bu tarihte Arapkir Sancağı'na bağlı bir köy idi.
57 TD998, s. 93-113; M. S. Erpolat, XVI. Yüzyılda Ergani Sancağı, Konya 1993, basılmamış yüksek lisans tezi; Basri Karadeniz, a.g.m., TDA, sayı: 93, s. 45-77.
58 İsmet Miroğlu, Kemah Sancağı ve Erzincan Kazası (1520-1566), Ankara 1990, s. 145­147.
59 1523'te Erzurum boş ve harap bir şehirdir. Ancak 1592'de bu şehirdeki 20 mahalleden 8'erinde Müslümanlar ve Hıristiyanlar ayrı ayrı oturmakta olup 4'ü de muhtelittir. Hristiyan halkın Ermeni oldukları isimlerinden anlaşılmaktadır. Bununla beraber aralarında Türkçe adı olanlar da bulunmaktadır, bk. R. G. Jennings, am., s. 43; Dündar Aydın, "Erzurum Şehrinin Osmanlı Fethini Müteakip Yeniden İmarı, İskanı ve İlk Sakinleri", Edebiyat Fakültesi Araştırma Dergisi, Erzurum. I, s. 101-114.
60 Zeki Arıkan, "XVI. Yüzyılda Gerger", Prof. Dr. Şerafettin Turan Armağanı, Elazığ 1996, s. 33-44. Mehmet Taşdemir, a.g.e., s. 77-91. a. şehir, b. kaza verileridir.
61 TD387, s. 968. 1530'da Gürün, Darende kazasınm bir köyü idi. Defterde aynı kazaya bağlı Gürün nahıyesi de vardır. Bugün Sivas'ın bir kaza merkezidir.
62 Mehmet Ali Ünal, XVI. Yüzyılda Harput Sancağı, 1518-1566, Ankara 1989, s. 58. Bu şehirde kalenin doğu yamacındaki Norsis mahallesi halkının çoğunun Süryani olduğuna ve bir de kiliseleri bulunduğuna M. A. Ünal işaret etmektedir (s. 203). Polonyalı Simeon da Ermenilerile Süryanilerin biribirlerinden kız alıp verdiklerine değinmektedir (H. Andreasyan, a.g.e. s. 90).
63 TD998 s. 250-268. Bu sancağa bağlı Tur Nahiyesi'nin halkının Süryani olduğu, Midyadın da merkezi olduğu bilinmektedir (N. Göyünç-W. Dieter Hütteroth, Land an der Grenze. Osmanische Vervahung im heutigen Türkisch-Syrisch-Irakischen Grenzgebiet im loJahrhundert, Istanbul 1997, ıt-). Buna rağmen defterimizde buradaki Hıristiyanlar "gebran" (s. 252-253) olarak kayıtlıdırlar. Bu sancağın bir diğer nahiyesinde, Behmerd'de ise. Eramine ve gebran deyimlerinin her ikisi de kanşık olarak kullanılmaktadır. Bu da defterlerin tutuluşunda katiplerin dikkatsizliğine atfolunmalıdır.
64 Mehmet Taşdemir. a.g.e, s. 4654. Hısn-ı Mansur'un biri Müslüman, diğeri Ermeni halkın oturduğu iki mahallede de hane ve mücerred ve "bive" (dul kadın) olarak kayıtlılar dışında bir kısım sanatkarlar (palancı, demirci, boyacı vs.) ve çevre kasabalardan gelenler (Malatyalı, Gergerli gibi) belirtilmişlerdir. Bunlardan Müslümanların adedi 30'u, Ermeni mahallesinde oturanlar da 19'u bulmaktadır. Bunlar, medeni durumları belirlenemediğinden, yukarıdaki toplama dahil olunmadılar.
65 TD387, s. 849. İspir kazasında Müslim ve Ermeni sayılan hayli kabarık avarızdan muaf olanlar vardır, bunlar "b" kolonunun altına yazıldı. Ayrıca bu kazada üç dizdar, 2 kethüda, 158 kale muhafızı (merdan-ı kal'a), 1 zaim, 1 miralay, 112 sipahi. 98 sipahi-zade, 3'de Müslüman diğer görevliler vardı, krş. İsmet Miroğlu, Bayburt Sancağı. s. 114.
66 TD387, s. 922-936. Kahta kasabasında 5 mahalleden birisi Ermeniler ile meskundur. Kazada yukarıdaki nüfus rakamları dışında 1 kale, 1 dizdar, 11 kale muhafızı er, 86 sipahi-zade, 38 yürük hanesi, 11 Dulkadirli hanesi (ailesi), 46 pir-i fani ve fakir, 3 muaf, 38 imam, 1 müezzin, 21 sadat kayd olunmuştur. Krş. M. Taşdemir, a.g.e., s. 57-76.
67 TD387, s. 152. Konya'nın Ereğli Kazası'nın Karacadağ Nahiyesi'nde kayıtlı bir Ermeni cemaatidir.
68 TD438; s. 226. Karaca şehir Eskişehir'in güneybatısında XVI. yüzyılda büyükçe bir kasaba idi. Bu şehir ve konumu hakkındaki varsayımlar için bk. Necdet Tunçdilek, "Eskişehir ve şehrin tekamülü", İstanbul Üniversitesi Coğrafya Enstitüsü Dergisi, IV/8, 35-47 ve aynı yazar, Eskişehir bölgesinde yerleşme tarihine toplu bir bakış", İktisat Fakültesi Mecmuası, XV, s. 1 -20. Beni her iki yayından da haberdar eden Prof. Dr. Metin Tuncel'e sonsuz şükran borçluyum. Ayrıca krş. Halime Doğru, a.g.e, s. 125-127.
69 TD438, s. 156-173. Şehirde ayrıca 15 Yahudi aile (hane) vardır.
70 TD998, s. 328-334'te Karaisalu kazası Adana Sancağı'na bağlı idi. Burada 110 mezra ve 73 cemaat, 3 kale vardır: El-Nahşa (Ennahşa okunur), Belvan ve Parsbit kaleleri. Karaisalu cemaati: 12 hane, 7 mücerreddir (s. 331). Kale halkı Ermeni'dir, bunun dışındakiler Türk ve İslam'dır. Ermeniler "zikr olan kıla'da sakin olub hıfz etdükleri sebebden rüsumdan ve gayrıdan muaflardır", diye defterde açıklama vardır. El-Nahşa, Hansgerd Hellenkemper, Burgen der Kreuzritterzeit in der Grafschaft Edessa und im Königreich Kleinarmenien, Bonn 1976, s. 224-225'te bu kalenin bir planını vermektedir. Bugün Çakıt Kalesi adını taşıyan bu mahalli Ali Rıza Yarkın "İlmi bir gezi ve Annahşa kalesi" adlı makalesinde (Görüşler, 18 Mayıs 1939, s. 18-22) bahis konusu etmekte imiş (Hellenkemper, a.g.e, s. 225). Bu eseri temin etmeme vesile olan aziz dost ve meslektaşım, gerçekten çok kıymetli Tarihçi ve Sanat Tarihçisi Prof. Dr. Semavi Eyice'ye müteşekkirim. Parsbit de Partzerpert olmalıdır (Hellenkemper, a.g.e, s. 225).
71 TD387, s. 199-200 ve 224. Kayseri şehrindeki Ermenilerin bir kısmı başka yerlerden gelip yerleşenlerdir. Nitekim, "cemaat-i Ermeniyan-ı şarkiyan" (46h-1m), "cemaat-i Ermeniyan ve Sisiyan" (146h) kayıtları Doğudan ve Sis'den (bugünkü Kozan) gelen Ermenilere delalet etmelidir. "gebran" kolonundaki 64h Kayseri'deki Rumiyan cemaatidir. Onun altındaki 1985n Hıristiyanların toplamıdır, defterde öyle verildiğinden ayırt edilmesi mümkün olamamaktadır. "n" da "nefer"anlamına gelmektedir, hane ve mücerred bir arada gösterilmektedir. Bunun da tefriki imkan dahilinde değildir. Ronald GJennings (a.g.m., s. 32) göçmen Ermenilere işaret etmiştir. Ayrıca bk. M. Tayyib Gökbilgin "XVI. Asır Başlarında Kayseri Şehri ve Livası", 60. Doğum Yılı Münasebetiyle Zeki Velidi Togan'a Armağan, İstanbul 1950-1955, s. 93-108.

72 TD387, 784-786. İsmet Miroğlu, Kemah Sancağı, s. 131-132, Yukarıdaki 1254 kişi vergiden muaf olanlar içerisinde 5 dizdar, 5 kethüda, 110 mustahfız ile bir kısım sanatkarlar, bedenen özürlüler, din görevlileri vs. vardır.
73 TD998, s. 148-161. Kiğı'nın 1518'deki tahririne dayanan durumu için bk. Behset Karaca, "1518 (H. 924) tarihli Tahrir Defterine Göre Kiğı sancağı" Prof. Dr. Bayram Kodaman'a Armağan, Samsun 1993, s. 137-169.
74 Veriler 1564 (H. 972) tarihine aittir, Kulb bir sancaktır. Merkez Kulp kalesinde Sancakbeyi Alican Beğ'in akrabası ile birlikte oturduğu kayıtljdır Bu nedenle a. (Kulp kalesi) boş bırakılmıştır. Sancak beş nahiyelidir: Kulb. Ciska, Ahiha, Rabat, Boşat. b. buAieş nahiyenin hane ve mücerred rakamlarıdır. Defterde "gebran" olarak kayd olunmakla birlikte hristiyan halkin sonraki yıllarda da Ermeni olduğu gözönünde bulundurularak, öyle sunulmaktadır, bk. Alpay Bizbirlik, "16. Yüzyılda Kulb Sancağı Hakkmda Sosyal ve Ekonomik Bir Araştırma", OsmAr, XIII (1993), s. 151-154.
75 TD438, s. 16. Şehirde 30 Müslüman mahallesi dışında 1 Ermeni, 1 Rum, 1 Yahudi mahallesi var. Bu son üçünün nüfus verileri altlarında yazılı olmakla birlikte, toplam olarak gösterildiğinde hepsi "gebran" olarak nitelenmektedir.
76 TD387, s. 886-911. Defterimizde "Ermeniyan" olarak kayıtlılar ile yalnız "zimmi" olarak gösterilenler ayrı ayrı kolonlarda sunulmaktadırlar. Kırsal kesimde yalnız 3 Ermeni köyü (karye) görünmektedir.
77 TD998, s. 418-463. 1530 tarihlerinde Maraş şehrinde hristiyan bulunmamaktadır. Kaza nüfusu içerisinde zimmi diye kayıtlı hane ve mücerredler, keşişler, kethudalar, Müslüman halk içerisinde Yürükler bulunmaktadır. 812 çadır halkı 202 imam, 112 kethüda hariç, 23, 307 hane, 2. 338 mücerred olarak kayıtlıdır. Bunlarm dışında da sipahi ve sipahi-zade (1. 377), kürekçi (1. 303), didebanlar (214), madenciler (183), dervişler (49), imamlar (42) vs. vardır. Maraş kazası'na bağh iki kale önemlidir. Firnus ve Zeytun kaleleri. Firnus'ta 270 hane, 16 keşiş, 14 de diğer din görevlileri vardır. Zeytun aşağıda alfabetik sırada gelecektir.
78 Nejat Göyünç, XVI. Yüzyılda Mardin Sancağı, s. 83. Mardin şehrinde aynı tarihte yahudiler de vardır: 131h-103m. Mardin Kalesi'nde aynı tarihte 139 mustahfız, 108 azab bulunmakta idi. Bunların dizdarı, kethudası vs. olması da tabiidir, age., s. 94-95.
79 TD387, s. 386-389.
80 TD387, s. 159-177. Niğde kalesinde 77 mustahfız, 1 dizdarve 1 kethüda bulunmakta idi (s. 171). Şehirde 1 Ermeni ve 1 Rum mahallesi vardı (mahalle-i gebran-t mmiyan). Niğde kazası'ndaki Hıristiyanların etnik ayrımı yapılmıştır.
81 TD387, s. 547-560. Niksar kalesi'nde 1 dizdar, 1 kethüda, 1 bewab, 1 neccar vardır (s.
82 N. Göyünç, a.g.e., s. 83. b. nahiyeye ait verilerdir.
83 TD998; s 198-226. Ayrıca bk. Ahmet Nezihi Turan, XVI. Asırda Ruha (Urfa) Sancağı, basılmamış doktora tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı 1993.
84 TD387, 658-666. Samsun Kalesi'nde 1 dizdar, 1 kethüda, 1 bewab, 3 mehter ve 14 er vardı. Ayrıca bk. Mehmet Öz, XV-XVI. Yüzyıllarda Canik Sancağı, Türk Tarih Kurumu yayını, Ankara 1999.

85 N. Göyünç, a.g.e, s. 83. Savur bugün Mardin'in bir kazasıdır. XVI. yüzyılda Diyarbekir Beylerbeyiliği'ne bağlı bir kaza idi.
86 TD166, s. 123-129. Ayrıca bk. Halime Doğru, XV ve XVI. Yüzyıllarda Sivrihisar Nahiyesi, Ankara 1997, s. 30-33. Sivrihisar nahiye değil, kazadır. Defterlerde Seferihisar şeklinde yazılmaktadır. Şehir dışında gayrı müslim nüfus da yoktur.
87 TD998, s. 270-277. Siirt 1530'de bir kazadır, Diyarbekir Beylerbeyiliği'ne bağlıdır. Kalesinde 44 mustahfız, 1 dizdar ve 1 kethüda vardır.
88 TD998, s 391-405. Sis bir sancak olup aynı adı taşıyan şehirde 4 Ermeni mahallesi vardı. Anavarza (bugün Dilekkaya), Feke kalesi bugünkü Feke kasabasının 10 km. kadar kuzey-doğusunda bulunuyordu. XI. yüzyıl sonlarında Vahga adı ile tanınıyordu (H. Hellenkemper, a.g.e, s. 217-223). Defterimizdeki hesaplamalarda bu dört kaledeki Ermeniler sayıya dahil edilmediklerinden onların mevcudu toplanarak "+" işaretinden sonra ayrıca verilmektedir. Daha ayrıntılı bilgiler için bk. Yusuf Halaçoğlu "Tapu-Tahrir Defterlerine göre XVI. yüzyılın ilk yansında Sis sancağı", Tarih Dergisi, sayı
32, 1979, s. 825-834.
89 TD387, s. 495-522.
90 TD998, s. 130-145. Siverek merkezi dışında eramine yoktur.
91 TD998, s. 354-375.
92 Tercaneyn, Bayburt Sancağı'nın Tercan-ı ulya ve süfla nahiyelerinden meydana gelen bir kaza idi. Burada yalnız köyler bulunmaktadır, şehir yoktur, krş. İ. Miroğlu, a.g.e. s. 96-109 ve 114.
93 Tercil bugün Hazro'nun bulunduğu yerde idi. Diyarbekir Beylerbeyiliği'nin bir sancağıdır. Sancak ile ilgili nüfus veri ve tahminleri için bk. Alpay Bizbirlik, "16. yy. 'da Tercil Sancağı Üzerine Notlar", OsmAr, XVI, 1996.
94 TD387, s. 430-455. Defterimizde Tokat şehrindeki ve kazasındaki Hıristiyanlar "gebran" başlığı altında verildiğinden, bunların ne kadarının Ermeni, ne kadarının başka etnik kimliğe sahip olduğu tesbit olunamamıştır.
95 TD387, s. 716-730. Trabzon şehrinde Efrenciyan, kazasında "gebran" olarak verilenlerin etnik kökenlerini tespit mümkün olmadı. Ayrıca bk. Heath W. Lowry, Trabzon şehrinin İslamlaşması ve Türkleşmesi, 1461-1583, İstanbul 1998.

96 Van'da XVI. yüzyılda şehirde ve çevresinde Ermenilerin ve Türk-İslam halkının oturduğu bilinmekte ise de, elimizde Tahrir Defteri olmadığından bunların hane, mücerred ve vergiden muaf (hane-i gayr-ı avarız) miktarlarını da bilememekteyiz. Şehirde, çeşitli tarihlerde Diyarbekir veya Van Beylerbeyi olarak bilinen İskender, Rüstem, Husrev Paşalara ait camiler, han ve hamamların varlığı Müslüman nüfusa delaet eder. Kale surları da adı geçen paşalar tarafından tamir edilmişlerdir. 1566'da Van beylerbeyi Hüseyin Paşa'nın Divan-ı Humayun'a bir arz'ından Van'da bin kadar Hıristiyanın üç gün toplantdıkları ve anarşik eylemlerde bulundukları öğrenilmektedir. (BOA, Mühimme Defteri, V, s. 23). Ayrıca bk. Orhan Kılıç, XVI. ve XVII. Yüzyıllarda Van (1548-1648), Van 1997.
97 TD998, s. 442.
98 Cami (Baykut), Osmanlı Ülkesinde Hıristiyan Türkler ve Bizans İmparatorluğu'na Dahil Olan Turanı Akvam, İstanbul 1338 (1922); Gyula Moravcisk, Byzantina Turcia, Hıristiyanlaşan Türkler, Ankara 1983; Ronald C. ennings, a.g.m..
99 N. Göyünç, Onatıncı Yüzyılda Ankara, s. 73.
100 Ronald C. Jennings, a.g.m., s. 31-38.
101 Zeki Arıkan, XV-XVI. Yüzyıllarda Hamit Sancağı, s. 78-79.
102 TD150, v. 13b-14a.
103 TD150, v. 35a-b, 36a.
104 TD64, 394-396 (Ruha), 461-462 (Siverek), 508-510 (Çermik), 535-537 (Ergani). Defter 1518 (H. 924) tarihlidir.
105 Zeki Arıkan, "XVI. Yüzyılda Divriği", X. Türk Tarih Kongresi, Bildiriler, Ankara 1994, s. 2399 vd.
106 bk. s. 23-24.
107 R. C. Jennings, a.g.e, s. 34.
108 Hans Dernschwam, Yaşar Önen, İstanbul ve Anadolu'ya Seyahat Günlüğü, Türkçe çeviri: Yaşar Önen, İstanbul 1985.
109 Janos Eckmann, "Die karamanische Literatur", Philologiae Turcica Fundamenta, yay. L. Bazin, A. Bombaci, J. Deny, T. Gökbilgin, F. îz, H. Schael, P. N. Boratav, Wiesbaden II, 1965, s. 820.
110 İslâm Ansiklopedisi ve Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'ndeki "Fırat" maddeleri. Türkçedeki Yunanca, Slavca, Arapça Farsça kökenli ödünç kelimeler için bk. Andreas Tietze, Wörterbuch der Griechischen, Slavischen, ArabischenUndpersischen Lehnwörter im Anatolischen Türkisch, İstanbul, Simurg Yayınevi, 1999.
111 Ekrem Akurgal, Hatti ve Hitit Uygarlıkları, İzmir, Tükelmat Yayınları, 1995, s. 105-106; aynı yazar, Türkiye'nin Kültür Sorunları, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınevi, 1998, s. 68'deki dipnottaki konferans metni.
112 Bu vilayet ismini Arap tarihçilerinin sugur adını verdikleri üç bölgeden birisi olan Arminiyeden alır. Başlıca şehirleri Erzurum (Kalikala), Bitlis, Malazgirt, Ahlat. Erciş, Kemah idi. (Mükrimin Halil Yınanç, Türkiye Tarihi, Selçuklular Devri, I. Anadolu'nun Fethi, İstanbul, İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınevi, 1944, s. 26).
113 Hakkı Dursun Yıldız, "Abbasiler Devri'nde Türk Kumandanları: I. Boga el-kebir et-Tiirki", Türk Kültürü Araştırmaları, Ankara, 1965, II, s. 195-203.
114 Yınanç, a.g.e., s. 20. .
115 Helmuth von Moltke. Moltke'nin Türkiye Mektupları, çev. Hayrullah Örs. İstanbul, Varlık Yayınları 1969, s. 35.
116 Moltke, a.g.e., s. 40.

117 Vartan Paşa, Akabi Hikayesi, İlk Türkçe Roman (1851), Haz., A. Tietze, İstanbul, Eren yayınevi, 1991, s. ix.
118 Aynı yazar, a.g.e., s. X.
119 Marian Lewicki ve Renata Kohnowa, "La Version Turque-kiptchak du Code dcs lois des Armcnicns Polonais", Rocznik Orientalistyczny, Kent, XXI (1957), s. 153-300.
120 Edmond Schütz, "Armeno-Kipchak Texts from Lvov (A. D. 1618)", Armeno-Turcic: Selected Studies. Bloomington, Indiana University Press, 1998, IV. makale.
121 "Armenisch-Kiplschakisch", Philologiae Turcicae Fundamenta, yayınlayanlar: Jean Deny. Kaare Gronbech, Helmuth Scheel, Zeki Velidi Togan, Wiesbaden, 1959, I, s. 81.
122 Edmond Schütz, "The Stages of Armenian Settlements in the Crimea", a.g.e., s. 119.
123 Schütz, aynı makale, a.g.e., s. 132-136.
124 O. Pritsak, "Armenisch-Kiptschakisch", a.g.e., I, s. 81.
125 E. Schütz, "Tlıe Turkish Loanwords in Simeon Lehaci's Travel Accounts", Armeno-Turcica, IX. makale, s. 307, not. 2, s. 310. Bahis konusu olan Seyahatname'nin Türkçe çevirisi H. D. Andreasyan tarafından yapılmıştır: Polonyalı Simeon'un Seyahatnamesi, 1608-1619. İstanbul 1964.
126 Robert Dankoff, Armenian Loanwords in Turkish, Wiesbaden, İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Yayını. Harrassowitz Verlag, 1995, s. 8-10.
127 "La Literature Armeno-Turque", Philologiae Turcicae Fundamenta, II, s. 809-819.
128 Fuad Köprülü, "Türk Edebiyatı'nın Ermeni Edebiyatı üzerindeki tesiratı", Darülfunun Edebiyat Fakültesi Mecmuası, 1 (1922), s. 23-24.
129 "Mirzacan Bey. General Valeryan Grigoroviç Medetof", Türk Folklor Araştırmaları, 1/13. (1950). s. 202.
130 Köprülü, a.g.e., s. 25.
131 Aynı yazar, a. g. m., s. 27. Ayrıca bak. İzzet Ulvi, "Halk şairi Zeki", Türk Yurdu, II, 31, s. 121-123, Tulibay yayınlarından, Ankara 1999.
132 Ahmet Rasim. Muharrir Bu Ya, İstanbul, 1927, s. 255.

133 Fikret Türkmen, "Ermeniler Arasında Türk Halk Hikâyeleri", Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Araştırma Dergisi, Erzurum, 7, s. 17-23.
134 Fikret Türkmen, "Türk-Ermeni Âşık Edebiyatı İlişkileri", Osmanlı Araştırmaları, III (1982), s. 20.
135 Fuad Köprülü, Türk Saz Şairleri, 2. baskı, Ankara, Milli Kültür Yayınları, 1962, 1, s. 55 vd.
136 Köprülü, "Türk Edebiyatı'nın Ermeni Edebiyatı Üzerindeki Te'siratı". a.g.e., s. 3.
137 Berberian, a.g.e., s. 814.
138 Vartan Paşa (asıl adı: Hovsep Vartanian) 1815-1879 arasında yaşamış, Viyana'da öğrenim görmüş, Saray tersanesinde ve Bahriye'de tercüman ve baştercüman olarak görev yapmış, Napolyon'un Hayatı, Risale-i Telgraf adlı kitapların yazarı, Manzume-i Efkâr (1866-1896) ve Tercüman-ı Efkâr (1878-1884) adlı süreli yayınlarda bir süre başmuharrir olarak bulunmuş bir Osmanlı aydınıdır. (Y. G. Çark, Osmanlı Devleti Hizmetinde Ermeniler, 1453-1953, İstanbul, 1953, s. 173, H. Berberian, a.g.e., s. 817.

139 Venedik'te 1800'de basılan bu eserin Lâtin alfabeli metni Türk Tarih Kurumu tarafmdaıı yayınlanmıştır: Ankara, 1942.
140 "Kevork Pamukciyan Bibliyografyası, 1956-1996: Tarih ve Toplum dışındaki makaleler", Tarih ve Toplum, 153, (Eylül 1996), s. 46-47.
141 Berberan, a.g.e., s. 818.
142 Philologiae Turcicae Fundamenta, II, s. 801-808.
143 Türk Halk Edebiyatının Ermeni Kültürüne Tesiri, İzmir, Akademi Kitabevi, 1992. Bu eserde yazarının "Tarih boyunca Türk-Ermeni İlişkileri, Türk-Ermeni Halk ve Âşık Edebiyatı Münasebetleri, Türkçe Söyleyen Ermeni Aşugları, Ermeni ve Gürcü Yazılı Kaynaklarında Köroğlu'na Ait şiirler, Ermeniler Arasında Türk Halk Hikâyeleri, Ermeni Harfleri ile Basılmış Bir Meddah Hikâyesi: Kapucubaşı, Köroğlu'nun Özbek ve Ermeni Varyantları" adlı makaleler vardır. "Meddah Hikâyesi", Türk Folklor Araştırmaları Yıllığı'nda da 1976, s 277-293. yayınlanmıştır.
144 Fuad Köprülü, "Türk Edebiyatı'nda Âşık Tarzı'nın Menşe'i ve Tekamülü", Milli Tetebbular Mecmuası, I. İstanbul 1331/1915, s. 16-22. Ayrıca bak: Fuad Köprülü, Türk Saz Şairleri, l-II. Aynı
yazar, "Türkler (Türk Edebiyatı)", İA, XII/2, s. 533, 562-565.
145 Berberian., a.g.e., s. 816-817.
146 Anahide Ter-Minassian, "Ermeni dergisi Gavroş'ta karikatür ve hiciv (1908-1920)", Doğu'da Mizah, Haz. Irene Fenoglio ve François Georgeon, Çev. Ali Berktay. İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2000, s. 115-135.
147 Berberian, a.g.e., s. 818.
148 Türk Musikisi, İstanbul, Kervan Yayınları, 1983, 1, 7.
149 İstanbul, 1969, Önsöz: Dr. Nevzad Atlığ, Bu eser önce H. S. Arel'in çıkardığı Türklük Mecmuası'nda (Nisan 1939-Kasım 1940) 14 makale, ilkin 1969'da İstanbul'da (Önsöz: Dr. Nevzad Atlığ), 1988'de Ankara'da ikinci defa (Önsöz: Yılmaz Öztuna) kitap halinde yayınlanmıştır.
150 Aksüt, a.g.e., s. 8-9.
151 Şerafettin Turan, "Pertev Paşa" maddesi, İA, IX, s. 554-556.
152 Türk Musikisi Ansiklopedisi, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, 1974, II. s. 82-84.

153 Etem Ruhi Üngör, Türk Musikisi Güfteler Ansiklopedisi, İstanbul, Eren Yayınevi 1981 I s. 337 Aksüt a.g.e., I, s. 335.
154 Üngör, a.g.e., s. 494.
155 İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Hoş Seda: Son Asır Türk Musikişinasları, İstanbul, Türkiye İş Bankası 1958, s. 106-108. Bana bu eseri tanıtan ve faydalanmamı sağlayan Güzin Güres Hanımefendi'ye çok müteşekkirim.
156 Üngör, a.g.e., I, s. 463; Aksüt, a.g.e., I, s. 435.
157 Üngör, a.g.e., I, s. 449; Aksüt, a.g.e., I, s. 424.
158 Üngör, a.g.e., I, s. 387; Aksüt, a.g.e., I, s. 370. Bu şarkının güftesi şair Fazıl Ahmet Aykaç'a aittir. İbnülemin Mahmut Kemal İnal bu şarkıyı pek sevdiğini, bir gece tiyatroda Bimen Şen konser verirken, sanatkârın oturduğu locaya gelerek "Hangi şarkıyı isterse, onu okumak istediğini söylediğini, İnal'ın arzusu üzerine çoktandır okumamış olduğu bu şarkıyı çok güzel icra ettiğini" hatıralarında yazar. İnal. a.g.e., s. 108.
159 Üngör, a.g.e., I, s. 576;. S. Aksüt, a.g.e., 1. s. 588.
160 Öztuna, a.g.e., s. 278: E. R. Üngör, Türk Marşları, Ankara, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1966, s. 62.
161 İnal, a.g.e., s. 107.
162 İbrahim Alaettin, Süleyman Nazif: Hayatı, Kitapları, Mektupları, Fıkraları ve Nükteleri, İstanbul, 1933.
163 Aslında "san'at-ı feryad" feryad sanatı, yüksek sesle söyleme sanatı demektir. Şarkılar da yüksek sesle okunduğundan Süleyman Nazif in bu deyimini "şarkı sanatı" şeklinde anlamak gerektiği düşünülmüştür.
164 İnal, a.g.e., s. 280-282; Öztuna, a.g.e., 11/2, s. 308-310.
165 İnal, a.g.e., s. 215 (Leon); Öztuna, a.g.e., I, s. 249.
166 İnal, a.g.e., s. 75; Öztuna, a.g.e., I, s. 121.
167 Üngör, a.g.e., I, s. 221: "Gel harab-ı hasretim bilmez misin hicran nedir?-Bilmeyenler bilmez elbet hasret-i canan nedir?", Hicaz şarkı.
168 Süleyman Nazifin "Derdimi ummana döktüm, asumana inledim" mısrası ile başlayan şiiri Bimen Şen tarafından Bestenigâr makamında bestelenmiştir. Şerif İçli'nin Hicaz bestesi daha meşhurdur, Üngör, Güfteler Antolojisi, I, s. 178.
169 Bu şairin de "Acaba şen misin, kederin var mı-Ne kadar dertliyim haberin var mı?" dizeleri ile başlayan bir şiirini yine Bimen Şen Hicaz makamında bestelemiştir. Üngör, a.g.e., 1, s. 207.
170 Düzyan ailesi için: Çark, s. 51-64.
171 A.g.e., s. 188-189; Öztuna, a.g.e., 1, s. 248.
172 Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, 2. baskı, İstanbul, İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1956, s. 118.

173 Andreas Tietze. "Nuovi dati sui primordi dell'opera in Turchia", II Veltro, XXIII-XXIV, s. 363-369.
174 Metin And, Tanzimat ve İstibdat Döneminde Türk Tiyatrosu, 1839-1908, Ankara, Türkiye İş Bankası, 1972, s. 24. İş Bankası Kültür Yayınlarından, s. 24-25.
175 And, a.g.e., s. 50-52, 113-152.
176 Mustafa Nihat Özön, Baha Dürder, Türk Tiyatrosu Ansiklopedisi, İstanbul, Remzi Kitabevi 1967, s. 200.
177 And, a.g.e., s. 238-239.
178 Zeki Sönmez, "Ayas Ağa", DVİA, IV, s. 201.
179 Semavi Eyice, "Davud Ağa", DVİA, IX, s. 24-26.
180 Oktay Aslanapa. "Sinan", İA, X, s. 655-661.
181 İsmet Parmaksızoğlu, "Kasım Ağa", İA, VI, s. 379-80.
182 Şerafettin Turan, "Osmanlı Teşkilâtında Hassa Mimarları", Tarih Araştırmaları Dergisi, Ankara, A. Ü. DTCF Yayını, I (1963), s. 157-202.
183 Nejat Göyünç, "Mimar Sinan'ın Aslı Hakkında", Tarih ve Toplum, İstanbul, IV/19 (1985), s. 38-40.
184 Çark, a.g.e., s. 70-75. Pars Tuğlacı, Osmanlı Mimarlığında Batılılaşma Dönemi ve Balyan Ailesi, İstanbul, İnkılâp ve Aka Kitabevleri, 1981.
185 François Georgeon-Paul Dumont, Osmanlı İmparatorluğu'nda Yaşamak, Maide Selen, İstanbul, İletişim Yayınlan, 1997, s. 228-229.
186 Karl Teply, Die Einführung des Kaffees in Wien (Forschungcn und Beitraege zur Wicner Stadtgeschichte, no. 6), Wien, 1980.

187 Ekrem Boz, Adım Adım Çanakkale Savaş Alanları. 5. baskı, Çanakkale, 1998, s. 70'te 57. Alayın şehit subayları listesinde "Alay Tabibi Yzb. Dimitriyoti-İstanbul" bulunmaktadır.
188 Ufuk Gülsoy, Osmanlı Gayri-müslimlerinin Askerlik Serüveni, İstanbul, Simurg yayınevi,
2000, s. 169.
189 Nejat Göyünç. Osmanlı İdaresinde Ermeniler. İstanbul, Gültepe Yayınevi, 1983, s. 20.
190 Pierre Loti, Lettres pour la Turquie. Türkiye İçin Mektuplar, Ankara, Kültür Bakanlığı, 2000, s. 170, Mektup 5. Mart 1920 tarihlidir.
191 Arşiv Belgelerine Göre Kafkaslar'da ve Anadolu'da Ermeni Mezalimi, Ankara, 1995-1998,4 cilt.
192 Ali Rıza Yalman (Yalkın), Haz. Sabahat Emir, Cenupta Türkmen Oymakları, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1977, II, s. 259-260.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
4472 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın