• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
Klasik Dönem Osmanlı Toplumuna Genel Bir Bakış / Prof. Dr. Bahaeddin Yediyıldız

Osmanlı Devleti, XIII. yüzyıl sonlarında, Selçuklu Sultanlığı ile Bizans İmparatorluğu arasındaki sınır bölgesinde, Söğüt ve civarında, küçük bir uc aşireti tarafından kuruldu. Oğuzların Kayı boyuna mensup olan bu aşiret, genelde gaza düşüncesiyle hareket eden Müslüman Türklerden oluşuyordu. Bilindiği üzere, Fuad Köprülü, Osmanlı Devleti'nin kuruluşu konusundaki klasikleşmiş eserinde, XIV. yüzyıl başında Küçük Asya'nın batı ucunda bu yeni siyasî oluşumun doğuşuna imkan sağlayan siyasî, askerî, idarî, etnik ve dinî arkaplanı derinliğine tahlil etmiş; Osmanlı Devleti'ni kuran uc aşiretinin, Anadolu Gâzileri (Alp-erenleri), Ahileri, Bacıları ve Abdalları gibi askerî, dinî ve meslekî zümrelerden oluştuğunu ve bunların özelliklerini ana hatlarıyla göstermişti.1 Yeni bir devletin temelini atan bu insanlar, yeni bir toplumun oluşumuna da vesile oluyor, yeni bir kültür yaratıyorlardı. Devlet büyüdükçe onu yaratan toplum da yeniden biçimlenecekti.2

***

Tarihin, diğer bir ifâdeyle kültürün yaratıcı öznesi olan insanlar, yeni toplum yapıları oluşturarak, ya da farklı yapılara dönüşerek bizzat kendileri de bir kültür unsuru olabilmektedirler. Şüphesiz, insan bir yanıyla tabiî bir varlıktır ama, diğer yanıyla da kültürel bir varlık. İnsan ferdîlikten kurtulup toplumsallaşmaya, diğer bir ifâdeyle toplum hâlinde yaşamaya başladığı andan itibaren artık kültürün bir unsuru olmuş demektir.

Toplumu kuran, oluşturan fertlerdir ama, toplum o fertlerin hususiyetleri ve potansiyelleri toplamından çok daha farklı bir varlıktır. İşte, özellikle bu varlık, yani toplum, bir kültür unsurudur. Zira her hangi bir toplumun oluşması, insanların düşünce, tasarım ve eylemlerinden kaynaklanır ve bu düşünce ve davranışlar sonucunda farklı farklı toplum biçimleri ortaya çıkar. Bu konu ilk çağlardan günümüze kadar tartışılagelen konulardan biridir. Meselâ bir Osmanlı düşünürü olan Kınalızâde Ali Çelebi, XVI. yüzyılda, bu konuda, "eğer şahısların biraraya toplanması, hayırlı işler, iyilikler yapılması ve rezillikler ile kötülüklerden kaçınılması ilkeleri üzerine kurulmuşsa, bu topluluk erdemli bir topluluktur"3 diyerek toplumun bir kültür unsuru olduğu görüşünü ifâde ediyordu.

Osmanlı toplumunun en önemli özelliklerinden birisi, böyle bir felsefeye sahip olmasıydı. Bu felsefeyi, daha onbirinci yüzyılın ilk yarısında, Medînetü'l-Fâdıla yani Erdemli Site adını taşıyan kitabında Türk filozofu Farabî sistemleştirmişti.4 İleride Osmanlı şehir halkı anlatılırken bu konuya tekrar dönülecektir.

Aynı kökten gelen, ortak bir tarihleri, kültürleri, gelenekleri olan, aynı dili konuşan ve aynı dini yaşayan bu aşiret topluluğu, yeni edindikleri küçük ülkelerini bir taraftan yeni fetihlerle Balkanlar'a doğru, diğer taraftan da öteki Türk Beyliklerini ilhak ederek Küçük Asya'ya doğru genişleterek dünyanın en güçlü ve uzun ömürlü imparatorluklardan birini oluşturmuştu. Ülkenin sınırları, XVI. yüzyıl içinde en geniş boyutlarına ulaşmıştı. Kanûnî Sultan Süleyman'ın ölümü sırasında, bugün dünya haritası üzerinde yer alan Türkiye, Kırım, Ukrayna, Moldavya, Romanya, Macaristan, Sırbistan, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Slovenya, Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail, Suudi Arabistan, Yemen, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, kısaca Basra'dan Viyana'ya, Kafkasya'dan Fas'a ve Kırım'dan Yemen'e kadar uzanan bütün ülkeler, Osmanlı coğrafyası içindeydi.

XVI. yüzyılda doğrudan doğruya Türk unsuru tarafından kurulan bu devletin, XV. yüzyılın ilk yarısından sonra yukarıda sayılan ülkelerin üzerinde oturduğu coğrafyayı kendi ülkesine katmak suretiyle büyümesine paralel olarak, bu coğrafya üzerinde yaşayan Türk ya da başka, Müslüman ya da gayrimüslim diğer birçok halk da Osmanlı toplumuna katıldı. Bu ülkelerden, Türkiye Selçukluları Devleti'nin yıkılışıyla ortaya çıkmış olan Türk beyliklerine ait bölgelerin halklarını çoğunlukla Türkler oluşturuyordu. Çünkü, Anadolu'nun daha 1071 yılındaki Malazgirt Savaşı'yla Türklere açılışını takip eden sekiz on yıl içinde ülkenin her tarafı Oğuz kümeleri ile dolmuştu, bunlar yeni göç dalgalarıyla sürekli olarak beslenmişti. İkinci yoğun bir göç dalgası ise, XIII. yüzyılın ilk yarısında, 1200 yılından itibaren, Moğol saldırılarının önünden kaçan Türkmen kümelerinin, Türkistan, Horasan ve Azerbaycan'dan kalkarak Anadolu'ya gelmeleriyle başlamıştı. XI ve XIV. yüzyıllar arasında bir birini takip eden yoğun göçler sayesinde bir Türkmen (Oğuz) ülkesi niteliğini kazanan Anadolu, Türkiye olmuştu.5 İşte Osmanlılıların diğer Anadolu Türk beyliklerinden devraldığı halkın büyük bölümü, bu Türkmen gruplarından başkası değildi. Bu Türk göçü Osmanlı fetihlerine paralel olarak Balkanlar'a doğru da devam etmekle birlikte, yeni fethedilen topraklarda yaşayan değişik boy ve dinden insanların katılmasıyla, devletin kuruluş dönemlerinde daha çok Müslüman Türklerden oluşan toplum, zaman içinde insan unsuru bakımından daha karmaşık bir yapı kazandı. Farklı ırkî kökenlerden gelen ve muhtelif dinlerin farklı anlayış ve yorumlarını yaşayan insanlardan oluşan bir toplumdu bu. Farklı kültürlere mensup bu insanlar, Müslüman Türklerin yönetiminde, elbette tabiî kültür etkileşimlerine maruz kalarak, fakat kendi iradeleri dışında değişim ve dönüşümlere uğramaksızın, yüzyıllar boyunca barış içinde yaşamasını bilmişlerdir. Burada, Osmanlı toplumunun klasik dönemde kazanmış olduğu bu yapının muhtelif açılardan umumi bir tablosu çizilmeye çalışılacaktır.

I. Osmanlılarda İnsan veToplum Anlayışı

Osmanlı toplumunda, bir yandan bazı yeni sosyal grupların oluşması, diğer yandan devletin hâkimiyet sınırlarının genişlemesi sonucunda topluma dahil olan insanlara belli statüler kazandırılarak toplum içindeki yerlerinin belirlenmesi, Osmanlı insan-toplum anlayışı ve yönetim felsefesine göre gerçekleşmişti. Konuyla ilgili Osmanlı literatürü incelendiği zaman, şöyle bir anlayışla karşılaşıyoruz: İnsan yaratıkların en şereflisidir. O, yaratılışı gereği medenîdir. O halde insan geçimini temin edebilmek ve hayatını sürdürebilmek için diğer insanlara muhtaçtır. İşte bu ihtiyaç toplumların ve milletlerin oluşmasına yol açmıştır. Çünkü, toplum hayatını sürdürebilmek ancak dayanışma ve yardımlaşmayla mümkündür. Toplum üyeleri arasındaki uyumun devamı, her ferdin toplum içinde yaratılıştan sahip olduğu yeteneğinin gerektirdiği mevkide bulunmasına ve bu yerini korumasına bağlıdır. Böyle bir iş bölümü, ister istemez toplumda bir farklılaşmayı ve tabakalaşmayı zorunlu kılmaktadır.6

Osmanlı toplum düzeninin felsefî temelini oluşturan bu bakış açısı, bazı Kur'an âyetlerine dayandırılmaktadır: "Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların yaşama biçimlerini (maîşet) aralarında taksim eden, karşılıklı hizmette bulunmaları için mertebelenmede kimini diğerinin üzerine çıkaran Biz'iz. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır."7 Bu hükmün Osmanlı yorumu şöyledir: Toplum hayatının oluşması ve sağlıklı işleyebilmesi için Tanrı insanları farklı kabiliyetlerde yaratmıştır. Her toplum üyesinin, kendi kabiliyeti ve bilgi birikimine göre iş yapması ve emeğine uygun bir gelire sahip olması gerekir. Toplum hayatının uyumlu bir biçimde işleyebilmesi ancak bu yolla sağlanabilir. Diğer bir ifadeyle, toplumun tabakalaşması zorunludur.8 İnsanlar, farklı mizaç ve tutumlara sahiptirler. Toplum hayatı için bunlar arasında meydana gelebilecek haksızlıkların önüne geçmek, emniyeti sağlamak, adâlete dayalı bir toplum nizamı kurmak ve bunu sürdürmekle görevli bir yönetici güce, devlet gücüne, dolayısıyla bir hükümdara her zaman ihtiyaç duyulmuştur.9

Osmanlı toplum düzeninin ve yönetim felsefesinin temelini oluşturan bu fikirler, dâire-i adliye yani adâlet dâiresi veya hakkâniyet çemberi adı verilen bir formülle açıklanmıştır. Sâsânîlere kadar çıkan, Kutadgu Bilig'de, 10 Nizamü'l-Mülk11 ve Gazzâlî'nin eserlerinde açıklığa kavuşturulmuş olan bu kavram, Kınalızâde Ali Efendi'nin Ahlâk-ı Alâî'si,12 Naîma'nın Tarih'i13 gibi birçok eserde tekrar ele alınmış ve yorumlanmıştır. Bu anlayışa göre: Dünya barışı adaletle sağlanabilir; dünya, duvarı devlet olan bir bahçedir; devletin düzenleyicisi şeriattır; şeriatın koruyucusu mülk (hükümranlık) tür; mülke, yani ülke ve halkı bütünleştirerek devlet kuracak iktidara sahip olmak, diğer bir ifadeyle hâkimiyeti elde bulundurmak, sağlam bir orduyu gerektirir; ordunun beslenmesi için büyük servete ihtiyaç vardır; bu serveti sağlayabilmek için bolluk ve huzur içinde yaşayan bir halka (raiyyet) sahip olunması icap eder; halkın bolluk ve huzur içinde yaşaması, adâletle yönetilmesine bağlıdır.

Osmanlı anlayışına göre, bu hakkâniyet çemberinin halkalarını oluşturan adâlet, devlet, şeriat (kanun), hükümranlık, ordu, servet, halk toplum yapısının temel dayanaklarını teşkil eder. Bu halkalardan biri yok olursa, devlet de toplum da çökmeye mahkûmdur.

***

Osmanlı yöneticilerinin dünya görüşünü belirleyen ve toplumun biçimlenmesinde önemli bir rol oynayan faktörlerden birisi şer'î hukuk sistemiydi. Bu hukuk sisteminde acaba insan ve toplum nasıl tanımlanıyor ve değerlendiriliyordu? Bilindiği üzere, Osmanlıların yarı resmî hukuk külliyatından birisi, İbrahim el-Halebî (öl.1549)'nin Mülteka'l-ebhur adlı eseriydi.14 Hanefî fıkhının temel metinlerine dayanan ve birçok defa basılmış olan15 bu eser, Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. Kadı ve müftülerin başvuru kaynaklarından biri olmuş ve üzerine elliden fazla şerh yazılmıştır.16 XVIII. yüzyılda, bütün yönleriyle Osmanlı İmparatorluğu'nun tablosunu çizmeye çalışan D'Ohsson, Osmanlı hukuk ve toplum düzeniyle ilgili açıklamalarını, toplum üzerindeki yaygın etkisini gözlediği ve "İmparatorlukta nazarı dikkate alınan tek hukuk kitabı" olarak değerlendirdiği17 bu esere dayandırmıştır.18

Bu Kanun'a göre, bütün milletler, müslim ve kâfir adı altında, iki büyük siyasî bünyeye ayrılıyordu.19 Müslim ya da Müslüman, sapkın düşüncelere ya da farklı görüşlere mensup hiçbir mezhep ve tarikat ayırımı yapmaksızın, İslâm imanını ikrar eden bütün halkların en kapsayıcı adıydı. Tanrı'ya teslim olmuş, boyun eğmiş anlamına gelen bu müslim adından başka, onlar, ümmet-i Hz. Muhammed yani Hz. Muhammed'e mensup insanlar, mü'minîn yani bağlılar, iman edenler, hakîkî inananlar, ve birliğe tapıcılar anlamına gelen muvahhidîn adlarıyla da anılıyorlardı.

Bunun karşıtı olan Kâfir20 adı altında ise, dünyada Hz. Muhammed'in ilâhî misyonunu kabul etmeyen bütün halklar toplanıyordu. Bu kelimeden, yanlış olarak Gevur kelimesi türetilmişti ki, bu kelimeyle imansız, inkâr eden, karanlıklar içinde, gözlerini ışığa ve ilahî lutfa kapamış olan kişi anlaşılıyordu. Bunlara, çok tanrılılar anlamına gelen müşrikîn adı da veriliyordu. Osmanlılar nazarında, inanmayanların tamamı tek bir halk oluşturmaktaydı.21 Bu anlayış, bütün dünyanın, İslam'ın Evi ya da İslâm ülkesi anlamına gelen Dârü'l-islâm ve harp evi ya da düşman ülkesi anlamına gelen Dârü'l-Harb diye iki büyük kısma ayrılmasına yol açmıştı.

Siyasî nitelik taşıyan diğer bir tasnife göre, Osmanlılar, dünyanın bütün insanlarını Müslümanlar, Zimmîler, Müste'minler ve Harbîler diye dört sınıfa ayırıyorlardı. Müslümanlar, yukarıda da belirtildiği gibi, Hz. Muhammed'in imanını taşıyan bütün halklardı. Zimmîler, İslam hâkimiyeti altındaki Hırıstiyan, Yahudi ya da Putperest bütün uyruklardı. Bunlar, cizye ya da haraç ödemekle mükelleftiler.

Müste'minler, antlaşmalar ya da devletler hukuku uyarınca, ister geçici gelip gidenler ya da yolcular, ister yerli sakinler ya da yerleştirilmiş olanlar olsun, İmparatorlukta bulunan yabancılardan oluşuyordu. Müste'min kelimesi, aman dileyen, iyilik isteyen, sığınan insanlar anlamına geliyor. Dolayısıyla bu kelimeyle, ya Müslüman bir güce boyun eğerek barış elde etmiş olan devletlerin uyrukları, ya da, dost olmayan bir milletten olmasına rağmen, sınırlarda elde edilmiş olduğu kabul edilen hemşehrilik hakkıyla Müslüman ülkelere giren kişiler belirtiliyordu. İdarî ve hukukî bütün Osmanlı belgelerinde, hangi milletten olursa olsun bütün yabancılar, bu Müste'min kelimesiyle belirlenmişti. Bu kelime, yabancı ülkelerde gezgin ya da oturan Müslümanlar için de kullanılıyordu.22

Harb (şavaş) kelimesinden türetilmiş olan Harbîler, Müslümanların düşmanlarını, ya da daha ziyade dostluk antlaşmaları yapılarak kendileriyle bağlantı kurulmamış milletleri ifade ediyordu.23

Kanun bütün halkları, dinî durumlarına göre, yedi gruba ayırıyordu, bunlardan ilk ikisini Müslümanlar ve diğerlerini Müslüman olmayanlar teşkil ediyorlardı. Bunlar şunlardı:

1. Sünnîler, dört sünnî mezhebe (Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbelî) mensup Müslümanların tamamını kapsıyordu. Bunlara, ehl-i sünnet ya da ehl-i hak da deniliyordu. Sünnî adı doktrin açısından olduğu kadar en temel dinî uygulamalarda da aynı yolda, Peygamber'in yolunda, yürüyenler anlamına geliyor.

2. Şiîler, bir yandan, ilk üç Halîfe'nin meşrûluğunu tanımayan Ali taraftarlarını belirliyor ve diğer yandan da İslâmiyet bünyesinde doğmuş bütün heterodoksları kucaklıyordu. Bunlar, nefsine düşkün, yoldan çıkmış, sapık anlamına gelmek üzere, sâhib-i hevâ, ehlü'l-ehvâ, ehl-i bid'at, ehl-i dalâlet, râfizî, mülhid gibi adlarla da adlandırılıyorlardı.24

3. Kitabîler ya da Ehl-i Kitab, Hz. Muhammed'den önce, kutsal kitaplar, yani, Tevrat, Zebur ve İncil sayesinde, vahiy lutfuyla lutuflandırılmış Yahudiler (Musevî) ve Hıristiyanlar (İsevî, Nasrânî)'dı. Kanun bunları birçok hükmünde putperestlerden ayırıyordu. Meselâ, putperestler Müslümanlarla evlenemediği hâlde, kitâbîler bu hakka sâhipti. Ancak bu da sınırlıydı. Sadece erkek Müslümanlar Hıristiyan ya da Musevî kadınlarla evlenebiliyordu, tersi mümkün değildi.

4. Mecûsîler, ateşperestler ya da Zerdüşt (Zoroastre) taraftarlarıydı ki, bunlar medenî ve cezaî kanunların bazı maddelerinin uygulanmasında farklı muâmele görüyorlardı.

5. Arap putperestlere Abede-i Evsân-ı Arab, diğer milletlerin putperestlerine ise, 6. Abede-i Evsân-ı Acem deniliyordu.

6. Dinî ayırımın son grubunu, Mürtedler teşkil ediyordu. Bunlar İslam imanından vazgeçen dönmelerdi. Dönmelik büyük suçtu. Zimmî statüsüyle vergiye bağlanmaları bile bağışlanmaları için yeterli değildi. Teorik olarak canlarını ancak tekrar islâmiyete dönmekle kurtarabilirlerdi.25

İnsanlar, tabiî, medenî ve ahlakî açılardan da tasnif edilmişti. İnsanlar etnik ya da dinî durumuna bakılmaksızın, hür veya köle olabiliyorlardı. Medenî açıdan devletin bütün sosyal ve siyasî bünyesi dört sınıfa ayrılmıştı.

Birinci sınıf, Hz. Muhammed'in soyundan gelen Şerifler ya da Emirler ile kanunname hükümlerine göre İmparatorlukta birinci sırayı işgal etmesi gereken kanun adamları olan Fukahâ'dan ibaretti.

İkinci sınıf, devlet teşkilatının muhtelif yerlerinde sorumluluk üstlenmiş vezirler, yüksek makam sâhipleri ve bütün devlet görevlileri yâni Ruesâ idi.

Üçüncüsü, Evsât-ı Sûkiye (çarşı ortaları) diye adlandırılan, burjuvalar, vatandaşlar ve hiçbir kamu görevine sahip olmayan, kendi üretimiyle ve servetiyle yaşayan bütün Müslümanlardı.

Dördüncü sınıf ise, Hisâs (hasîsin çoğulu) denilen aşağı halkı, kölelik şartları içindeki insanları, Zimmîleri, genelde kamu görevi ve makamından dışlanmış reâyâyı ihtiva ediyordu. Şer'î hukukdaki bu ayırımın fiilî duruma yansımasını ileride Osmanlı toplumunu işlevlerine göre tanımlayıp tasvir ederken daha ayrıntılı bir biçimde göreceğiz.

Ahlakî açıdan Osmanlı vatandaşları iki sınıfa ayrılıyordu. Hukukî tanıklık durumunda Şuhûdü'l-'udûl yani doğrudan ayrılmayanlar sıfatıyla, güvene layık tanıklar olarak belirlenmiş olan Sâlihler, faziletli insanlar, birinci grubu teşkil ediyorlardı. Kötü huylu ve dinsizler, yani Fâsıklar, ikinci grubu oluşturuyorlardı. Kanun onlara medenî işlerden bazılarını yasaklıyor, ve onların tanıklıkları sadece bazı durumlarda kabul ediliyordu.

İşte Osmanlı Devleti'nde yarı resmî hukuk sistemine göre, muhtelif kıstaslar açısından toplumda insanlar yukarıda belirtildiği biçimde gruplara ayrılıyor ve ona göre değerlendiriliyordu.26

II. Nüfus Dağılımı

Yukarıdaki teorik çerçeveden anlaşıldığı üzere, klasik dönem Osmanlı Toplumunda insanlar arasında yapılan en önemli sınıflandırmalardan biri dinî açıdan sınıflandırma, yani Müslüman ve Müslüman olmayanlar sınıflandırması idi. Acaba fiilen bu dönemde İmparatorlukta ne kadar insan yaşıyordu ve bunların etnik ve dinî açıdan dağılımı nasıldı? Şüphesiz yeni çağlarda bu günkü anlamda nüfus sayımları yapılmıyordu. Bununla birlikte, Osmanlı Devleti'nde XV ve XVI. yüzyıllarda, fert fert değil fakat vergi mükellefi olan erkek nüfus esas alınmak suretiyle, otuz kırk yılda bir, bazan daha sık aralıklarla nüfus ve vergi sayımları yapılmıştı. Bu işleme tahrir deniliyor; tahrir sonucu elde edilen verilerin toplandığı defterlere tahrir defteri adı veriliyordu.27 Gayrimüslimler için ise Cizye Defterleri tutulmuştu.28

1488-1491 yılları arasında Osmanlı ülkesinin Rumeli'deki sınırları, kuzey Bosna ve Hırvatistan ile Dalmaçya hariç, kuzeyde Tuna ve Sava nehirlerine kadar uzanıyordu. Barkan ve İnalcık'ın Cizye Defterleri'nden hareketle yaptıkları hesaplara göre, 1490'lı yıllarda Balkanlar'da, yani Osmanlı Avrupası'nda, 674.000 hanehalkı yani yaklaşık dört milyon civarında gayrimüslim nüfus yaşıyordu.29

1490 yılında Osmanlı Devleti'nin Anadolu'daki sınırını Trabzon'dan Antalya körfezine uzanan bir hat belirliyordu. Bilindiği üzere Trabzon ve çevresi 1461 yılında fethedilmişti. Dolayısıyla bu yörede toplu halde yaşayan yoğun bir Hıristiyan nüfus yaşıyordu (27.131 hanehalkı). Halbuki, XIV. yüzyılın başında fethedilen batı Anadolu'da gayrimüslimlerin sayısı, sadece 2.605 hanehalkından ve Anadolu'nun diğer kesimlerinde ise 2.856 hanehalkından ibaretti (Toplam 5461). Demek ki 1490'da Anadolu'da Hıristiyan hanehalkının toplamı 32.000 civarındaydı. Bunların büyük kısmını Rum ve Ermeniler oluşturuyordu. Şehirlerde küçük Yahudi cemaatleri vardı. 1530-1535 yıllarında sözkonusu bölgedeki gayrimüslim nüfus 63.300 hanehalkına ulaşmıştı. Aynı yıllarda Anadolu'da Müslüman nüfus 832.395 hanehalkından ibaretti. Tabii genellikle şehirlerde oturan askerî sınıf mensupları bunlara dahil değildi.

Barkan'ın yaptığı hesaplamaya göre, 1520-35 yılları arasında, Osmanlıların Asya'da yer alan beş beylerbeyliğinin (Anadolu, Karaman,30 Zülkadriye,31 Diyarbekir32 ve Rum33), yöneticiler (askerî sınıf) de dahil, toplam nüfusu 1.067.355 Müslim, 78.783 Hıristiyan, 559 Yahudi (toplam: 1.146.697) hanehalkından; Rumeli'ninki ise (İstanbul'un nüfusu ve yöneticiler de dahil)
291.593 Müslim, 888.002 Hıristiyan, 12.593 Yahudi (Toplam: 1.191.799) hanehalkından oluşuyordu. Her hanede beş kişi hesabına göre, bu tarihlerde, Osmanlı Anadolusu'nun nüfusu 5.733.485, Rumeli'ninki ise 5.958.995 kişi olarak değerlendirilmektedir ki, toplam olarak 11.692.480 kişilik bir nüfus tahmin edilmektedir. Barkan bu nüfusun, defterlere kayıtlı olmayanları da dahil edilince, 12-12,5 milyon civarında olabileceğini düşünmektedir.34 Bu nüfusun %58.12'si Müslüman, %41.34'ü Hıristiyan, %0,54'ü ise Yahudi idi.35

F. Braudel ise Akdeniz ülkelerinin XVI. yüzyılın sonlarındaki nüfusunu 60 milyon olarak tahmin ediyor. Ona göre, bunun 38 milyonu İspanya (8 milyon), Portekiz (1 milyon), İtalya (13 milyon) ve Fransa (16 milyon) 'da, geriye kalan 20-22 milyonu ise Osmanlı ülkesindeydi (Avrupa Türkiyesi'nde 8, Asya Türkiyesi'nde 8, Mısır'da 2-3, Kuzey Afrika'da 2-3 milyon).36

Barkan 1520-1580 yılları arasında Osmanlı Devleti'nin de, Hıristiyan batı Akdeniz ülkelerinde görülen nüfus artışını yaşadığını, bu nüfus artışı oranının %59.9 civarında gerçekleşmiş olabileceğini düşünüyor. Braudel de bu tahmine katılıyor. Barkan, %60'lık bu doğal büyümenin yanında, ayrıca Osmanlıların Avrupa'da Sirem, Hırvatistan, Macaristan ve Slovakya, Asya ve Afrika'da Hicaz, Yemen, Lahsa, kuzey Habeşistan ve kuzey Afrika kıyıları gibi 1535'ten sonra ele geçirdiği bölgelerin nüfusunu da eklemek suretiyle Osmanlı Devleti'nin XVI. asır sonlarındaki nüfusunun 30-35 milyon kadar olabileceğini tahmin ediyor.37 İnalcık bunu biraz abartılı bulmaktadır.38 Muhtemelen üç büyük dinî grubun birbirlerine nispetlerinin, 1520-35 dönemindeki duruma benzediği düşünülebilir. Nitekim, XIX. yüzyıl ortalarında bile oranlar hemen hemen aynıydı.39 Bununla birlikte oranlar bölgeden bölgeye değişebilmekteydi. Elbette burada her bölgenin nüfusunu ayrıntılı bir biçimde ve derinliğine analiz etme ve gösterme imkanına sâhip değiliz. Ancak Osmanlı beşerî coğrafyasının, biri Balkanlarda diğeri Küçük Asya'da, iki hücresi mesabesinde olan iki noktası üzerine mercek tutabilir; bu hücrelerin yapısını daha yakından görebiliriz. Bunlar birbirinden farklı iki kazadır:

Biri Bulgaristan'da Selvi, diğeri orta Karadeniz bölgesinde Ordu kazası. Her iki kaza aynı dönemlerde, Selvi Osmanlılar tarafından, Ordu ise diğer bir Türk Beyliği tarafından fedhedilmişlerdir. Ordu'yu Osmanlılar 1427'de ilhak etmişlerdir. Demografik gelişmeler birbirinden çok farklıdır. Fethi takibeden yüzyıl içinde Selvi'de Müslüman Türk nüfusu yüzde yedi iken Ordu'da yüzde doksan üç oranındadır. Selvi'de yavaş fakat tedrîcî bir islamlaşma yaşanmıştır. Ordu'da ise on sekizinci yüzyıldan itibaren Hıristiyanların sayısı artmaya başlamıştır. Şimdi bu iki ayrı yapıyı biraz daha yakından görelim.

***

Bilindiği üzere bugünkü Bulgaristan toprakları, I. Murad tarafından XIV. yüzyılın ikinci yarısında fethediliyor. Bölgenin demografik yapısı tedrîcen değişiyor. M. Kiel'in yaptığı bir araştırma, bu değişimi bir kaza ölçeğinde irdeliyor. Bu araştırmaya göre, Bulgaristan'ın merkez bölgelerinden Selvi/Hutaliç (bugünki Sevlievo) kazasında 1479'da Müslüman ailelerin oranı yüzde yedi idi. Kazanın yirmi altı köyünden yirmi dördünün adı Bulgarca idi ve genellikle Hıristiyanlarla meskundu; buralarda oturan Türklerin sayısı çok azdı. Adı Türkçe olan iki köyde40 sadece Müslümanlar oturuyordu. Muhtemelen Hutaliç bölgenin eski merkeziydi. Fetih'ten sonra Hisarbey adıyla önceleri oturulmayan bir mezrea haline dönüşmüş, daha sonra da Türkler tarafından iskan edilmişti. 1479'dan sonra bölgede büyük dönüşümlerin yaşandığı anlaşılıyor. 1516'da köy sayısı otuz dörde çıkıyor. Bunların yirmi dördünün adı Bulgarcadır ve çoğunlukla Hıristiyanlar oturmaktadır. Adı Türkçe olan on köyde ise sadece Müslümanlar yaşamaktadır. Bu otuz altı yıllık sürede Müslüman ailelerin sayısı, otuz altıdan ikiyüz sekize yükselmiş, Müslümanların oranı yüzde yirmi ikiye çıkmıştır. Demek ki, Müslümanların yıllık nüfus artışı yüzde beş civarındadır.

Bölgenin o dönemdeki normal nüfus artış hızı ise binde beş ilâ yüzde bir kadardır. Dolayısıyla buradaki nüfus artışının asıl sebebi Türk kolonizasyonudur. Aynı dönemde, 929 aileden 1022'ye yükselen Hıristiyan nüfusun artış hızı ise genel artışın altına düşmüştür (%0.26).

Tamamen Hıristiyanlarla meskûn olan köylerin sayısı giderek azalmıştır (1479'da 13, 1516'da 8, 1545'te ise 5).

1516-1545 arasında, yirmi dokuz yıllık dönemde, nüfus fazla artmıyor. Müslüman nüfus oranı sadece yüzde yirmi ikiden yüzde yirmi altıya yükseliyor. Ancak dikkat çekici bazı gelişmelere de rastlanıyor. Akıncılar tarafından Akıncılar köyü kuruluyor. Derbendci statüsünde Hıristiyan köyler ortaya çıkıyor. Osmanlı Devleti, tehlikeli bölgelere yerleşmiş Hıristiyanlara derbendci statüsü altında silahlanma izni veriyor. Bulgaristan'da bu kazanın Osmanlı hâkimiyetinin sonuna kadar tamamen Hıristiyan kalan sekiz köyünden üçü 1516 ya da 1545'ten itibaren derbend statüsüne sahipti, bir diğerinde ise Osmanlı Ordusu'nun yardımcı askerleri olan Voynuklar oturuyordu.

Takip eden otuz beş sene içinde (1545-1580), yıllık yüzde bir buçuk civarında, o bölge ve o dönem için pek de normal olmayan bir nüfus artışı gözleniyor (hane sayısı 1310'dan 2260'a çıkıyor). Türk adı taşıyan köylerde Müslümanların artış oranı yüzde iki buçuk olarak gerçekleşiyor. Adı Türkçe olan dört yeni köy kuruluyor.41 Bu durum dışarıdan kolonizasyon olayını açıkça gösteriyor. Eski Bulgar köylerindeki Müslümanların önemli bir bölümü din değiştirmiş yerlilerdi; halbuki Türk kökenli köyler aralarına pek yabancı almıyorlardı. Müslümanların toplam nüfus içindeki oranı zaman içinde daha da artmış; 1580'de yüzde otuz yedi, 1642'de yüzde altmış bir, 1751'de ise yüzde yetmiş bir olmuştu. 1580'lerde, bölgenin Müslüman halkının üçte ikisinden daha fazlası, Türklerin kurdukları köylerde oturuyorlardı; eski Bulgar köylerinde yaşayan üçte biri ise, karışık kökenlilerden, Türk göçmenlerden ve yerli din değiştirenlerden ibaretti. Eski Bulgar köylerinde özellikle XVII ve XVIII. yüzyılda yavaş fakat istikrarlı bir biçimde İslamlaşma devam etti. Bu din değiştirenler, zaman içinde Türkçe'yi de öğrendiler. XIX. yüzyıla gelindiğinde bu yeni Müslümanlar, bölgenin Hıristiyanları tarafından olduğu kadar bizzat kendileri tarafından da Türk olarak tanımlanıyordu. Nitekim, 1877'den sonra hep Türklerle birlikte hareket etmişlerdi. Bu oluşum dikkatle değerlendirildiği zaman, Bulgar tarihçilerinin, bu bölgelerde yerli halkın Türkler tarafından hızlı, yoğun ve zorla Müslümanlaştırıldıkları tezinin42 doğru olamayacağı açıkça gözüküyor. Bölgenin Müslümanlaşmasında asıl rolü dışarıdan gelip buralara yerleşen Türk nüfus oynamış, yerli halkın bir bölümünün İslamlaşması ise kendiliğinden, çok yavaş ve tedrîcî bir biçimde gerçekleşmiştir.

***

Ordu kazası örneği ise daha ilgi çekici gözüküyor. Bu bölgenin fethinin ve iskânının, Selçuklularla başlayan ve Osmanlılarla devam eden, Anadolu'nun ve Rumeli'nin büyük bölümlerinin fethinin ve iskânının anlaşılmasına ve açıklanmasına son derece çarpıcı bir örnek teşkil ettiğini düşünüyorum. Aşağı yukarı küçük farklılıklarla bugünkü Ordu İli sınırları içinde yer alan Orta Karadeniz bölgesi, 1380'lerde Hacıemiroğulları Beyliği'ni kuran oymaklar tarafından seksen yüz yıllık bir mücadele sonucunda fethedilmişti. Bu oymaklar Hacı Emiroğulları Beyliği adında küçük bir Türk Devleti kurmuşlar, ve başkentlerini de Orta Asya geleneğine uyarak Ordu diye adlandırmışlardı. Bu beyliği 1427'de Osmanlı Devleti ilhak etti.

Öyle anlaşılıyor ki, Giresun'un doğu kesimlerinin fethiyle noktalanan yüz yıllık mücâdele sonunda Türkler bölgeye bütün varlıklarıyla, çoluk ve çocuklarıyla, aileleriyle birlikte yerleşmişler, toplu bir iskân politikası uygulayarak kendi düzenlerini kurmuşlardı.43 Fetih tamamlandığında, genelde, bölgenin büyük bir kesiminde yerli halktan kimse kalmamıştı. Yerli olarak bölgede sadece, ya muhtemelen Seçuklular veya Danişmendliler tarafından fethedilmiş olan İskefsir (Reşâdiye) ve Milas (Mesudiye) bölgelerinde Türklerle iç içe yaşamaya alışmış olan Hıristiyanlar ya da 1390'lardaki son fetih harekâtı sırasında Habsamana (Gölköy), Bolaman, Vona ve Öksün gibi kalelere sığınarak bölgede varlıklarını koruyabilen ve fetih sonrasında zımmî statüsünde Lozan'a kadar Türklerle birlikte burada hayatlarını sürdürmeye devam eden çok az sayıdaki Hıristiyan halk kalmıştı.

Türkler bölgeye yirmi bölük hâlinde yerleşmiş ve her bölüğün yerleştiği alan bir idarî birim (önceleri nahiye, daha sonra kaza) olarak örgütlendirilmişti.

Bu bölükler, askerî birlikler tarzında örgütlenerek bölgeyi feth ettikten sonra buralara yerleşen boy ve oymaklardı. Her bölük'ün yerleştiği kısım, bir idârî birim olmuştu. Fetih sırasında başlarında bulunan kişinin adı da bu idarî birime ad olarak verilmişti. Meselâ, Bucak,44 Bedir (lü),45 Seydi Ali Kethüdâ, Davud Kethüdâ, Ebülhayr Kethüdâ, Alibeğece, Fidâverende, Satılmış-ı Bayram, Çamaş, İhtiyar, Şayiblü, Sevdeşlü (Ulubeğlü), Mustafa Kethüdâ, Şemseddin Kethüdâ ve Pir Kadem Kethüdâ veled-i Çakır gibi şahsiyetler, ya bizzat kendileri ya da babaları, bölüklerinin başında bizzat fetihte aktif rol oynamışlar ve bölükleriyle birlikte fethettikleri bölgelere yerleşerek bu sefer de o bölgenin yöneticiliği görevini üstlenmişlerdi. Böylece bölge orayı fetheden kişinin şahsiyetiyle şahsiyetlenmiş ve yeni bir kimlik kazanmıştı. İdâri birim adları arasında, şahıs adları dışında altı ad vardı: Bunlardan biri, Ordu bi-ismi 'Alevî' idi. Bu, Hacıemiroğulları ailesinin mensup olduğu cema'atın adıydı. Bu isimlendirme, Türklerin devlet merkezini Ordu diye adlandırması geleneğinden geliyordu.46 Diğer iki birim ise yine Türk geleneğine dayalı olarak, tabiatın durumunu bildiren Elmalu ve Kıruk-ili adlarıyla tesmiye edilmişti. Sadece üç birim adı ise, yerli halkların daha önce verdiği adlardan gelmekteydi: Milas, Hafsamana ve Bolaman.

Yer adlarının fâtihlerin adıyla adlandırılması sadece nahiye veya bölük adlarıyla sınırlı kalmamış, bölük'ün muhtelif alt grupları değişik yerlerde köyler kurarak, kendi adlarını önce yönetimlerinde bulunan birkaç aileden oluşan zümreye, sonra da bunların yerleştiği köye veya ekip biçtikleri mezra'aya ad olarak vermişlerdi. 1455 Tarihli Tahrir Defteri 'de bu köy adlarıyla şahıs adlarının özdeşleştiği yüzlerce örnek görmek mümkündür.47

1455'te yaşayan şahısların veya babalarının adlarının köy adlarıyla özdeşleşmesi olgusu, bu köylerin en fazla bir nesil önce adı geçen kişiler tarafından kurulduğunu ve iskan edildiğini göstermektedir. Hemen hemen fetihten altmış beş ila yetmiş yıl sonra yazılan bu Tahrir Defteri 'ne kaydedilmiş bulunan aile reislerinden hareketle yapılan hesaplamalara göre, o günkü Ordu Vilâyeti'nin nüfusu 6651 Müslüman Türk ve 526 Hıristiyan Rum ailesinden ibâretti. Hıristiyanlardan 360 aile, Selçuklular zamanında fethedilmiş olduğunu sandığım Milas'ta (Mesûdiye) yaşıyorlardı. Burası Canik dağlarının güney yakasında önemli bir kale idi. Türklere teslim olarak, zimmî statüsüne girmiş olmaları muhtemeldi. Canik yaylalarından sâhile ve Fatsa'dan Giresun'a uzanan sahada, yâni Orta Karadeniz'in kuzey yakasında ise, sâdece altı yerde, Bolaman, Vona, Öksün, Bendehor ve Habsamana kalelerinde Hıristiyan halka rastlanmakta idi. Bunların toplamı 166 hâneden ibâretti. Öyle zannediyorum ki, bunlar da fetih sırasında adı geçen kalelere sığınmışlar, fakat dört bir yandan kuşatılmış vaziyette olduklarından ve kurtuluş ümitleri de kalmadığından daha sonra teslim olarak zımmî statüsünde Türk hâkimiyetini benimsemişlerdi. Bunların, bölgeye fetihle birlikte yerleşen Türk nüfusuna göre nispetleri son derece düşük olup, sâdece yüzde sekiz civarındaydı. Türk öncesi yerli halkın geriye kalanı, yukarıda sözkonusu edilen yüz yıllık mücâdele sürecinde ve özellikle de son fetih sırasında ya kaçmış ya da savaş meydanlarında yok olmuştu. Türk hâkimiyetine giren Hıristiyanlardan ihtidâ ederek Müslüman olanlar yok denecek kadar azdı. Zâten, fetih sırasında ve sonrasında teslim olan ve zımmî statüsüne geçen Hıristiyanlar, varlıklarını Millî Mücâdele dönemine kadar devam ettirmişler ve Yunanistan'daki Türklerle mübâdele edilmişlerdi.

Semerkand'a giderken 1402'de Ordu bölgesinden geçen İtalyan seyyah Clavijo, bu bölgenin "Erzamir" (Hacıemir) adında bir Türk beyinin elinde olduğunu ve kumandası altında onbin kişiden oluşan bir süvari ordusu bulunduğunu belirtmektedir. Bu rakam, Fatih döneminde Ordu yöresinde yaşayan Müslüman Türklerin aile sayısını gösteren 6651 rakamıyla karşılaştırılırsa, buradan ilgi çekici bir sonuç çıkarılabilir: Öyle ki, Clavijo'nun asker olarak bahsettiği kişilerin, normal aile reislerinden başkaları olmadıkları söylenebilir. Çünkü bu iki rakam birbirine yakın gözükmektedir. Aradaki fark, öyle zannediyorum ki, Fâtih döneminde Ordu'ya bağlı olan ve İskefsir diye adlandırılan Reşadiye'nin nüfusunun, defterin bu bölümünün eksik olması yüzünden bu nüfusa dahil edilememesinden ve Hacıemiroğulları Beyliğinin Fatsa-Ünye arasında da yerleri olmasından kaynaklanmaktadır. Bu yörelerin nüfusu da dâhil edildiğinde, hemen hemen Hacıemiroğulları nüfusunun 10.000 aileden oluştuğu söylenebilir.

Görüldüğü gibi bölgenin fethi ve iskanı, Türk boy ve oymaklarının, sadece asker nitelikli üyeleri tarafından değil, bütün aile fertlerinin katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Zaten her aile reisinin asker olarak değerlendirildiği görülmektedir. Dolayısıyle Ordu yöresinin fethi, profesyonel orduların bir bölgeyi veya ülkeyi fethetmesine benzememektedir. Bu sebeple bu türlü fethe, iskan yoluyla vatan edinmek üzere toptan fetih hareketi adı verilebilir. Ve öyle zannediyorum ki, yukarıda tarihî belgelere dayanarak açık seçik göstermeye çalıştığımız fetih ve iskan biçimi, Selçuklular döneminde, Anadolu'nun büyük bir bölümünde uygulanmış olan ve bu ülkedeki nüfus ve kültür yapısının temelini oluşturan fetih ve iskan biçimidir. Bu hareket Osmanlılar tarafından Batı Anadolu'ya ve Balkanlar'a doğru devam ettirilmiştir.

Fetih sonrasında bölgede 526 hâne (%7,9) yerli Hıristiyan halk kalmış ve bunların yanına 6651 hânelik Müslüman Türk nüfus yerleşmiştir. Hıristiyanların nüfusu, 1485'te %5,5'e düşmüştür. Gerçi bu dönemde Türklerin nüfusunda da azalma vardır. Çünkü 1461'de Fatih Sultan Mehmed tarafından Trabzon İmparatorluğu ortadan kaldırılmış ve bölgenin nüfusu doğuya doğru kaymıştır. Ancak bundan sonra Türk nüfus büyük ölçüde arttığı hâlde, gayrimüslim nüfus önce azalma trendine girmiş, daha sonra çok yavaş bir artışla, 1613'lerde, ancak 594 haneye yükselebilmiştir. Bunun da 593 hânesi Mesudiye'dedir. Bir Hıristiyan hâne de Şemseddin nâhiyesinde yaşamaktadır. Bunun dışında bölgede hiç Hıristiyan nüfus kalmamıştır. Türklerin nüfusu ise, 20.970 haneye yükselmiştir. Toplam nüfus içinde Hıristiyanların oranı sadece, %2.8'dir.48 Daha açık bir ifâdeyle diyebiliriz ki, XVII. yüzyıl başında, batıdan doğuya Fatsa-Giresun ve kuzeyden güneye Karadeniz ile Mesudiye-Reşadiye arasında kalan bölgede, Müslüman Türkler dışında hiçbir etnik zümre yoktur.49

Hâne olarak değil kişi olarak bir değerlendirme yapacak olursak, Ordu yöresinin yukarıda belirttiğimiz sınırları içinde, genel nüfus 1455 yılında 36.855 iken bu rakam 1613'te 72.689 olmuştur. Nüfus bu dönemde artmıştır ama bölge için önemli bir yoğunluk ifâde etmez.

Zira bugün aynı bölgenin bazı ilçe merkezlerinin her birinde yaşayan nüfus, neredeyse bu rakamlar civarındadır. Sözkonusu nüfusun diğer bir özelliği de dinamik ve genç bir nüfus oluşudur. Evlilik çağına gelmiş fakat henüz evlenmemiş genç erkeklerin toplam nüfus içindeki oranı, 1455'te %9 iken, 1613'te %40'a çıkmıştır.50

Osmanlı beşerî coğrafyasının farklı kıtalarda yer alan bu iki hücresi üzerindeki bu gözlemler, farklı bölgelerde yaşayan toplulukların husûsiyetleri hakkında bir fikir vermektedir. Son zamanlarda bu tür bölge çalışmalarının sayısı bir hayli artmıştır. Dolayısıyle, burada başka örnekler de verilebilirdi.51 Ancak bizim amacımız, Osmanlı coğrafyasının, değişik bölgelerine ayrı ayrı bakmak değildir. Bundan sonra bölgelerle ilgili doneler, ilişkili veri tabanlarına yüklendikçe, karşılaştırmalı sorgulamalar yapılabilecek ve Osmanlı toplumunun daha birçok boyutu yanında dinî ve etnik manzarası da bütün özellikleriyle sergilenebilecektir.52 Ancak muhtelif etnik ve dini grupların bir arada barış içinde yaşamasına imkan sağlayan millet sistemi'nden burada kısaca bahsetmemiz yerinde olacaktır.

III. Millet Sistemi

Daha önce de belirtildiği gibi, Osmanlı toplumu, muhtelif din, mezhep ve ırklara mensup topluluklardan müteşekkildi. Ancak toplum ırk esasına göre değil, düşünce ve inanç temeline göre teşkilâtlanmıştı. Devlet yönetiminde hâkim unsur olan Türklerden başka, Osmanlı toplumunu oluşturan unsurlar arasında Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Romenler, Slavlar ve Araplar da vardı. Şüphesiz toplumun bu karmaşık yapısı, yukarıda da belirtildiği gibi, devletin hâkim olduğu coğrafyanın demografik özelliğinden kaynaklanıyordu. Ancak Osmanlıların yönetim, siyaset ve insan anlayışı da bunda önemli bir rol oynuyordu. Çünkü, devlet, her inanç topluluğunu kendi içinde serbest bırakarak onlara belirli bir özerklik tanımış, hiçbirini asimilasyona tâbi tutmamıştı.

İslâm hukukunun bazı prensiplerinden hareketle Osmanlı Devleti'nin, ülkesinde yaşayan toplulukları din ya da mezhep esasına göre teşkilâtlandırmak suretiyle yönetme biçimine millet sistemi deniliyordu. Sistem Müslümanların hâkimiyeti üzerine kurulduğundan, Müslümanlara millet-i hâkime yani hâkim millet, diğer din mensuplarına ise millet-i mahkûme yani hükmedilen, hâkimiyet altında yaşayan millet adı veriliyordu.53

Osmanlı Devleti, büyüme ve gelişme niteliği taşıyan klasik döneminde, İslam hukukuna dayalı bir çerçeve geliştirerek, hakimiyeti altındaki etnik ve dinî cemaatleri yeniden örgütledi.54 Cemaat kavramı, etnik yapı, dinî kimlik ve dayanışma üçlüsünün somut bir şekilde örgütlenmesini ifade ediyordu. Bu tür bir örgütlenme, o gün için gerçekçi ve çağdaş bir yaklaşımdı. Söz konusu örgütlenmeyi K. H. Karpat şöyle anlatıyor: "Osmanlı yöneticileri, Orta Doğu toplumlarında yaşamakta olan cemaat ve inanca dayalı grup kimliği ve dayanışma duygularına karışmak yerine, dinsel cemaatlere önceleri varolmayan bir örgütlenme ve topluluğun siyasal ifadesine imkan verecek bir çıkış yolu sağlayarak bu gevşek sistemi olduğu gibi koruyup desteklediler. Etnik ve dinsel kimlikle cemaat ilkelerini siyasal örgütlenmenin temeli haline getiren Osmanlı sultanları, bu ilkeleri uygulamada güçlü merkezî bürokrasiyi kullandılar. Var olan toplumsal-dinsel yapının, bir devletin siyasal sisteminin anayasal temelleri olarak bilinçli bir şekilde kullanılması çok özgündü".55

Osmanlıların tevarüs ettiği Orta Asya'dan Anadolu'ya uzanan kültür geleneğinde, ulus üstü ya da kabile ötesi devlet anlayışı vardı. Öncelikle Türk aşiretleri İslam sayesinde bütünleşmişti. Aşiretlerin etnik duyguları geriye itilmiş, dinî kimlik ön plana çıkmıştı. Bu sebeple, Türklerin toplum örgütlenmesinin temelini dinî nitelikli cemaat oluşturuyordu.56 Osmanlı toplumunda Müslüman çoğunluğu teşkil eden gruplar arasında, Türkler, Araplar, Acemler, Boşnaklar ve Arnavutlar vardı. Osmanlı yöneticilerine dıştan bakınca mensubu bulundukları dinin yayılması için çalışıyor gibi görünmelerine rağmen, aslında, onlar dinden laik siyasî amaçlarını gerçekleştirme yolundaki uygulamalarını meşrulaştırmak amacıyla yararlanıyorlardı. Bununla birlikte bir imparatorluk geleneği olarak, dinin kan ve akrabalık bağlarından daha güçlü bir dayanışma duygusu yaratabileceğinin farkındaydılar. Aslında mensubu bulundukları dinin öğretisinde de bu husus açıkça vurgulanıyordu. İşte bu sebeple, dinî-etnik cemaatler siyasî-idarî örgütlenmenin temelini teşkil etti. Elbette bu birden bire olmadı. İmparatorluk coğrafyası genişledikçe ve Osmanlı yönetimi altındaki Türk ve gayrimüslim diğer büyük grupların sayısı arttıkça, idârî örgütlenmede, dinî cemaatler belirginleşmeye ve ön plana çıkmaya başladı ve buradan millet sistemi doğdu. Rum Ortodoks Patrikhanesi idaresinde Hıristiyan Ortodoks Milleti, Ortodoks olmayan bütün doğu Hıristiyanlarını kapsayan Ermeni Milleti, ve Hahambaşı'nın yönetimine verilen Musevî Mileti teşekkül etti ve bu sistem XV. yüzyılın ikinci yarısında gelişti.

Aslında, bu oluşum, mevcut dinî cemaatlerin statülerinin resmîleşmesinden başka bir şey değildi.57 Osmanlılar böylece gerçekçi bir davranış sergiliyorlardı. Kaldı ki, yukarıda da bahsettiğimiz gibi, bizzat İslâmiyet, Kitap sahibi (ehl-i kitab) olan Hıristiyanlara (İsevî, Nasranî) ve Yahudilere (Musevî) ayrı bir yer veriyordu. İslam Hukuku'nda bunlar zımmî58 diye adlandırılıyordu. Zimmî, İslam hâkimiyetini kabul etmek şartı ile, Müslüman toplumun ya da yönetimin, kendilerine konukseverlik gösterdikleri ve koruma altına aldıkları semavî din mensubu olan kişiler, yani Hıristiyanlar ve Yahudiler idi. Bu yükümlülük Müslümanların dinî bir göreviydi. Bizzat Osmanlı Şer'î Hukuku'nun bazı ilkeleri, Hıristiyanlara farklı etnik-dinî cemaatler halinde ve dinî-kültürel özerklik içinde kendilerini yönetme hakkı veriyordu. Osmanlı Devleti tebaası olan gayrimüslimler, bu haktan yararlanıyorlar, resmen kendi patrikleri ve kilise meclisleri tarafından yönetiliyorlardı. Bu hakka dayalı olarak ortaya çıkan Millet sistemi, Osmanlılar tarafından büyük bir maharetle uygulandı. Muhtelif dinlere mensup alt grupların kimliklerinin kaybolmamasına, her birinin kendi inanç, ibadet ve kültürlerini yaşamalarına imkan sağlandı ve bu husus özellikle gözlendi. İstanbul'un fethinden hemen sonra, II. Mehmed tarafından Fener Rum Patrikliği'ne59 tayin edilen Yenadios ve ondan sonra gelen patrikler, devlet yönetiminin saygıdeğer birer uzvu olarak telakkî edilmişlerdi. Öyle ki bazı araştırıcılar, Osmanlı millet sistemi'nde Hıristiyanlığın hamle yaptığını, Patriğin Adriyatik'ten Basra Körfezi'ne kadar İmparatorluğun bütün Ortodoksları üzerinde dünyevî ve manevî otoritesini hissettirdiğini belirtmektedirler.60

Osmanlı millet sistemi içinde yer alan en kalabalık grup Ortodoks milleti idi. Dinî ve idarî merkezleri Fener Patrikhanesi'ydi. Ortodoksların büyük kesimi Rum olduğu için bu patrikhaneye Rum Patrikhanesi de denirdi. Eflak-Boğdan halkı, Karadağlılar, Sırplar ve Bulgarlar bu kiliseye bağlıydılar. Bununla birlikte, İmparatorluk, dinî alt grupların asimile edilmesini engelleyecek tedbirleri de alıyordu. Meselâ, Balkanlar'da, Rum Kilisesi'nin Ortodoksların tamamı üzerindeki tekeli, eski Bulgar Kilisesi'nin devamı olarak, XVI. yüzyılda Ohri Arşövekliği'ne nisbî otonomi tanınarak sınırlandırılmıştı. Ayrıca, sadrazam Sokollu Mehmed Paşa'nın girişimiyle, 1557 yılında, Peç'de Sırp Patrikliği kurulmuştu. Bu sayede, Kitap Ehli gayrimüslimler hangi mezhebe mensup olurlarsa olsunlar, mabedlerini muhafaza edebiliyor ve inançlarını yaşayabiliyorlardı. G. Veinstein'in ifadesiyle, "Osmanlı yetkililerinin bu davranışı, Katolik iktidarların Yahudi ya da Ortodoks halklar üzerindeki hoşgörüsüzlükleriyle tezat teşkil ediyordu".61

Osmanlı toplumu içinde ayrı bir statüsü olan diğer bir Hıristiyan millet de Ermeni milleti idi. Ermeniler ne Ortodoks'tu ne de Katolik. İsâ'nın tek bir tabiatı olduğunu savunan ve monofizit denilen bir öğretiye sahiptiler. Bu sebeple Ortodokslar tarafından dinsizlikle suçlanıyorlardı. Erivan yöresi Ermenileri Eçmiyadzin, Van bölgesi Ermenileri Akdamar, Kozan ile Maraş ve Halep yörelerinin Ermenileri ise Sis Katogikoslarına (başpatrik) bağlıydılar. İstanbul'da da çok Ermeni vardı. İstanbul'un fethi sırasında Ermenilerin en önemli ruhanî merkezi Eçmiyadzin idi. Fâtih, fetihten sonra, Bursa'daki başpiskoposu İstanbul'a getirterek onu Ermeni kilisesi patriği olarak tayin etti ve kendisini Rum patriğinin ve hahambaşının yetkileriyle donattı. Ancak bunlar da ruhanî bakımdan yine Eçmiyadzin'e bağlıydı. Patrik bir piskopos olup, patriklik sıfatı resmî bir memuriyet niteliğinde idi. Devlet Ermeni toplumu ile olan ilişkilerini İstanbul patriği vasıtasıyla yürütür ve onu en yüksek makam kabul ederdi. Katogikoslar en büyük ruhanî liderler olmakla birlikte devlet nazarında resmî bir sıfatları yoktu. Ermeni Kilisesi'ne bağlı olarak gözüken Gürcü ve Süryanî cemaatleri kendi özelliklerini koruyorlardı; liderleri kendi cemaatleri üzerinde otorite sahibiydiler. Bu tür bir örgütlenme, İslam dininin yayılmasını sınırlandırmış, etnik-dinî cemaatlerin kimliklerini korumalarına önemli ölçüde katkıda bulunmuştu.62 Bunlardan başka, Osmanlı toplumunda sayıları az olmakla birlikte, Süryânî, Yâkubî, Nestûrî, Mârûnî gibi Hıristiyan kiliseleri de vardı.63

Osmanlı toplumunda yer alan dinî gruplardan bir diğeri de Mûsevîler, diğer adıyla Yahudiler'di. Yahudiler daha çok İstanbul, İzmir ve Selânik gibi liman şehirlerinde ve Bağdat ve Halep gibi nüfusu kalabalık olan şehirlerde oturuyorlardı. Musevîlerde, Hıristiyanlardan farklı olarak, etnik yapı, din ve cemaat birbiriyle örtüşüyordu. Romaniot, Aşkenazi, Sefardik ve Karayim adları altındaki bölümlenmeler, etnik yapıdan ya da dinî anlayıştan değil, yaşadıkları bölgelerin kültürel etkilerinden kaynaklanıyordu. Romaniotlar, Osmanlıların fethettikleri bölgelerde yaşayan, dolayısıyla yerli sayılabilecek Yahudilerdi. Bunlar Rumca konuşuyorlardı. İkinci grubu, Almanya'dan hattâ Fransa'dan XV. yüzyıl başlarında, hattâ daha önceleri Osmanlı ülkesine göç etmiş olan Aşkenaziler oluşturuyordu. Fakat Osmanlı Yahudileri denince daha çok 1492'de İspanyol ve 1496'da Portekiz Yahudilerine karşı alınan sürgün kararından sonra, XV. yüzyılın sonlarından itibaren güney Avrupa'da gördükleri zulümden kaçarak kitleler halinde göç eden Sefaratlar akla geliyordu. Sefaatlar genellikle İstanbul, Selanik, İzmir ve Edirne başta olmak üzere Anadolu'nun ve Balkanlar'ın önemli şehirlerine, Osmanlı belgelerinin ifadesiyle, cemaatler (İbranice kehillot) halinde yerleşmişlerdi. Sonraki yüzyıllarda, Osmanlı yönetimi Yahudilerden bazılarını yeni fethedilen yerlere ya ikna ederek ya da sürgün yoluyla iskân etti. Millet sistemi ilkelerine göre, İmparatorluğun bütün Yahudilerinin İstanbul'daki Hahambaşı'nın adlî ve idarî otoritesine tabi olacak biçimde örgütlenmesinin tarihi konusunda şüpheler var ise de, Yahudi topluluklarının Osmanlı İmparatorluğu'nda cemaat (kehillot) halinde örgütlendikleri, her cemaatin kendi mahallesinde yaşadığı, kendi havraları etrafında toplandıkları, kendi haham ya da rabbilerine bağlı oldukları ve bunun Osmanlı şehir örgütlenmesinin genel örüntüsüne uygun olduğu bilinmektedir.64 "Osmanlı kentinin etkin birimini, kentin kendisi değil, mahalle adı verilen dinsel olarak tanımlanmış ve kendi ibadet yerinin, caminin, kilisenin ya da havranın etrafında ve imamının, papazının veya hahamının önderliği altında örgütlenmiş toplulukların oluşturduğu semtler meydana getirmekteydi".65 Dolayısıyla, Osmanlı Yahudileri üzerinde çok sayıda eyalet hahamının var olduğu anlaşılıyor. Osmanlı Yahudilerinin Avrupa'daki dindaşlarını hararetle Türkiye'ye davet etmeleri ve Avrupalı gezginlerin Türkiye'deki Yahudiler hakkındaki olumlu görüşleri Yahudi cemaatlerinin uyumlu ve huzurlu bir hayat sürdüklerinin göstergeleri olarak değerlendirilmesi hiç de yanlış olmayacaktır.66 Netice itibariyle farklı etnik ve dinî gruplarının barış ve huzur içinde yaşamalarını sağlayan Osmanlı nizâm-ı âlem'inin ya da Pax Ottomana'nın gerçekleşmesine millet sistemi biçiminde örgütlenmenin önemli katkıları olduğu söylenebilir.

IV. Yönetim ve İşlev Açısından Osmanlı Toplumu

Osmanlı Devleti'nde toplum, işlev açısından, toplum barışının ve düzeninin temeli olarak görülen ve sosyal hayatın sağlıklı bir biçimde sürdürülebilmesi için gerekli olduğuna inanılan iki büyük sınıfa ayrılmıştı. Bunlardan biri, saltanat beratı ile padişahın kendilerine dinî ya da idarî yetki tanıdığı kimselerden oluşan yönetenler (askerî-idârî) sınıfı; diğeri ise, idareye hiçbir şekilde katılmayan muhtelif din ve soylara mensup zümrelerden oluşan yönetilenler (reâyâ) sınıfı idi. Reâyânın, görevi hangi din veya soya mensup olurlarsa olsunlar, üretim yapmak ve vergi vermek suretiyle askerî sınıfı desteklemekti. Padişah başta olmak üzere askerî sınıfın görevi ise, İslâm şeriatı ve örften oluşan Osmanlı hukukunu uygulayarak ülkede adâletin hüküm sürmesini ve halkın refahını sağlamaktı.67 Bu sistemin ekonomik faaliyetlerinde gaye, kâr değil, insanların refâhını temin etmekti.68

Klasik dönem Osmanlı toplumunda yönetenler (askerî-idârî) sınıfı'nı Padişah ve Saray Halkı, Kılıç Ehli (Seyfiye), Kalem Ehli (Kalemiye) ve İlim Ehli (İlmiye) olmak üzere dört alt gruba ayırmak mümkündür.

Aslında Padişah ve Osmanlı Sarayı halkını ayrı bir grup olarak değerlendirmek gerekir. Kılıç Ehli, Timar ve Kul sistemlerine dahil olan yöneticileri kapsar. Kalem Ehli bürokratlardan müteşekkildi. Bunlar Müslümandı. Sipahiler ve merkezî hükümet seçkinleri arasında bazı gayrimüslimler de vardı. İslamı kabul eden gayrimüslimler de orduda ve bürokraside çalışıyorlardı.

İlim Ehli arasında, eğitim, yargı, fetva ve din alanında görev yapan medrese menşe'li din ve bilim adamları, düşünürler, şairler, tarihçiler gibi ulemâ; alt düzey din görevlileri, sûfî önderleri yer alıyordu.; Hıristiyanlar arasından da patrikleri, Hahambaşı'yı ve yakın çevrelerini; Kutsal Kilise meclisi üyelerini, Hıristiyan düşünürleri, şâirleri, doktorları ve alt düzey rahipleri bu kategoride değerlendirmek mümkündür.

Yönetilenler (reâyâ) sınıfı da, işlevleri açısından tüccar ve zanaatkârlar ile köylüler olmak üzere ikiye ayrılabilir.

Tüccar ve zanaatkârlar arasında, toptan ve perâkende alış veriş yapanlar; sarraflar; muhtelif mal imâlatçıları; loncalar hâlinde örgütlenmiş zanâatkarlar; genellikle lonca üyesi ya da hanlarda veya eski şehrin kalesi etrafında gelişmekte olan mahallelerde yaşayan usta işçiler sayılabilir. Bunlar Müslüman olabileceği gibi az çok aynı niteliklere sâhip gayrimüslimler de olabilir.

Köylülere gelince, onlar genellikle timar ve vakıf arâzîler üzerindeki tasarruf sâhipleri veya küçük şahsî çiftlik sâhipleridirler. Topraksız olup ortakçılık yapan köylüler de vardır. Dağlarda hayvancılık ve odunculukla yaşayan göçebeleri de bu gurup da saymak gerekir. Burada da Müslüman gayrimüslim ayırımı yoktur. Tabii gayrimüslimlerden bir kısmı Kilise arazilerine de tasarruf etmektedirler.69

Osmanlı toplumunun özelliklerini anlayabilmek için, yöneten-yönetilenler ilişkisi ve toplumsal ve ekonomik işlevler açısından ortaya çıkan bu tablonun üyelerini biraz daha yakından tanımak herhâlde uygun olacaktır.

1. Askerî-idârî Sınıf

A. Padişah ve Osmanlı Sarayı

Yöneticiler sınıfının başında, hiç şüphesiz Osmanlı Devleti'nin idaresinde en yüksek otoriteyi temsil eden hükümdar bulunuyordu. Osmanlı belgelerinde padişahlar, Tanrı'nın insanlık üzerindeki gölgesi, müminlerin emîri, Müslümanların imamı, İslâm'ın koruyucusu, şeriatın yardımcısı, Türklerin, Arapların ve diğerlerinin (acemlerinin) padişahı, bütün kralların sultanı, hayrat sahibi, ilim adamlarının sığınağı, Harameyn'in, yani İslâm'ın kutsal iki şehri olan Mekke ve Medine'nin hizmetkârı, vs. gibi sıfatlarla tanımlanıyorlardı. İslâm toplumlarında, dolayısıyla Osmanlılarda mutlak güç halifeye atfedilmiş olmakla birlikte, teorisyenler söz konusu gücün sırf şeriatı tatbik etmenin bir vasıtası olduğunu belirtmektedirler.

Osmanlı padişahları, Bursa ve Edirne'deki saraylardan sonra, üç buçuk asır boyunca, Fâtih'in yaptırdığı Topkapı Saray'ında oturmuşlardı. Topkapı Sarayı, bir yandan padişahların meskeni olduğu gibi diğer yandan da padişahlarla halkın ilişkilerinin kurulduğu, devlet görevlilerinden bazılarının çalıştığı, yabancı devlet temsilcileriyle görüşmelerin yapıldığı, siyasî ve idarî bazı merasimlerin cereyan ettiği bir kurumdu; dolayısıyla kendine özgü bir yapıya sahipti. Bu sebeple saray halkını diğer askerî sınıf üyelerinden ayrı olarak ele almak daha uygundur.

Topkapı Sarayı üç bölümden oluşuyordu: Harem, Enderun ve Bîrûn. Bu üç bölümde yaşayan veya çalışan insanların statüleri ve görevleri de farklıydı. Şüphesiz padişaha yakınlıkları sebebiyle daha imtiyazlı durumdaydılar. Bu sebeple, saray dışındaki halk nazarında daha büyük bir prestije sahiptiler.

Harem kelimesi "herkesin girmesine izin verilmeyen mukaddes yer" anlamına gelir. Topkapı Sarayı'nın Harem Dairesi, bizzat padişahların ikametine tahsis edilmişti. Padişahtan başka bu bölümde ayrıca, padişahın annesi (vâlide sultan), kızları ve Şehzadeler; padişah dairesine mensup gözde, ikbal veya odalık denilen diğer kadınlar, koruma göreviyle ve diğer hizmetlerle yükümlü kişiler yaşıyordu. Şehzadeler dışında sadece kadınların bulunduğu Harem'de kızlar ağasının (dârüssaâde ağası) yönetimindeki akhadımlar (akağalar) görev yapıyordu. Kapıağası hem Harem'in hem de Enderun'un yetkilisi idi. 1587 yılına kadar sadrazam dışarıda ne ise saray içinde de kapı ağası o idi. Ancak, XVII. yüzyıldan itibaren etkileri artan dârüssaâde ağaları, kapı ağalarını gölgede bırakmışlardı.

Kapı ağası XVI. yüzyılda doksan akçe gündelik alır, ayrıca kendisine yıllık üç bin akçe kuşak bedeli ve onsekiz akçe de nakit para verilirdi. Padişahların anneleri, kız kardeşleri, kızları ve kadınları, "paşmaklık" adı altında kendilerine tahsis edilen dirliklere sahiptiler; gelirlerini bu haslardan elde ediyorlardı.70

Topkapı Sarayı'nın Akağalar Kapısı'ndan sonra başlayan ve Arz Odası'nın bulunduğu üçüncü yer ile bunun arkasında köşklerin ve bahçelerin bulunduğu dördüncü yer, Enderun diye adlandırılıyordu. Burada görev yapan iç oğlanlarına Enderun ağaları veya kısaca Enderunlular da denirdi. İç kelimesiyle padişahın oturduğu saray ifade ediliyordu.

Enderun'a alınacak devşirmeler, Edirne Sarayı, İbrâhim Paşa Sarayı ve Galata Sarayı'ndaki iç oğlanları arasından seçilirdi. Bu seçimi, bazan bizzat padişah yapardı. Yeni ergenlik çağına gelmiş bu yetenekli acemiler, sırasıyla Enderun'daki Büyük ve Küçük Oda, Doğancı Koğuşu, Seferli Koğuşu, Kiler Koğuşu, Hazine Odası ve Has Oda'da eğitim ve öğretimden geçiriliyorlar; aynı zamanda her bölümün gerektirdiği hizmetleri yerine getiriyorlardı. Başarı durumuna göre bir üst koğuş veya odaya geçebiliyorlardı. Ancak, Büyük ve Küçük odalardaki yüz altmış kişiden kırk kadarı bütün merhaleleri aşarak Has Oda'ya kadar çıkabiliyordu. İlk dört oda veya koğuş mensuplarından terfi edemeyenler kapıkulu süvari bölüklerine gönderilir, Hazineli Koğuşu'ndan Has Oda'ya geçemeyenler ise dışarıda muhtelif görevlere atanırdı. Hazinedarbaşı terfi ederse kapıağası olurdu. Enderun'da görev yapanların sayısı XVI. yüzyılda üç yüz elli civarındaydı; daha sonraki dönemlerde bu sayı iki misline kadar çıkmıştı.

Has odalılar padişahın şahsî hizmetlerini yapar ve mukaddes emanetlerin bulunduğu Hırka-i Saâdet Dairesi'nin bakımıyla ilgilenirlerdi. Has Oda'da görev yapan silâhtar, çuhadar, rikâbdar, tülbent ağası ve anahtar ağası da büyük devlet memurluklarına terfi edebilen önemli şahsiyetlerdi. Bunlardan ilk dördü, padişahın huzuruna çıkarak bizzat mâruzatta bulunabildikleri için kendilerine arz ağaları da denirdi.

Enderun'da bir Has Oda görevlisi yirmi akçe, padişahın özel aşçısı (çaşnigir) kırk akçe, has odabaşı ise altmış akçe gündelik alırdı.

Uzun zaman devlet adamı yetiştiren bir okul görevi gören Enderun'dan ayrıca birçok hattat, nakkaş, mûsikişinas, ilim adamı, şair ve sanatkâr yetişmişti. Enderunlular içeride olduğu kadar dış görevlere geçtikleri zaman da birbirlerini korumuşlar, kendi grupları arasında dayanışına içinde bulunmuşlardı.71

Topkapı Sarayı'nın Orta Kapı'sı ile Akağalar Kapısı arasında kalan kısma Bîrun adı veriliyordu. Bîrûn farsça "dış" demekti. Bu sebeple, burada yaşayan veya görev yapanlara da Bîrun halkı veya Dış halkı deniliyordu. Bîrun halkı genellikle altı gruba ayrılmaktaydı.

Bîrun halkının birinci grubunu, ulemâ sınıfından gelen, padişah hocası, hekimler, göz doktorları (kehhâl), müneccimler ve hünkâr imamı oluşturuyordu.

Şehzadelerin eğitim ve öğretimiyle meşgul olan hocalar, şehzade padişah olduktan sonra hünkâr hocalığına tayin edilir ve kendilerine yüksek ilmiye rütbesi verilirdi. Hünkâr hocalığı nüfuzunu kullanarak devlet işlerine karışan ve etkili olan kişiler çıkmıştı. 1703 isyanı sonucu, padişah hocalarından Feyzullah Efendi'nin katledilmesinden sonra bunların nüfuzu kırılmış ve önemleri azalmıştı.

Asıl görevleri, şehzadelerin sünnetleri ve saraya alınacak hadım ağalarının muayeneleri olan cerrahlar ve bunların reisi olan cerrahbaşı, göz hekimleri ve bunların reisi olan kehhâlbaşı, saraydaki ve saray dışındaki bütün hekimler ve diğer sağlık personeli, hekimbaşıya bağlıydı. Bunları denetleme, atama ve görevden alma yetkisi ona aitti, hatta imtihanlarını da bizzat kendisi yapardı. Hekimbaşının gelir durumu ve itibarı oldukça yüksekti. Beşyüz akçe gündelik alıyordu, ayrıca Gelibolu'da kendilerine yıllık belli bir gelir sağlayan arpalıkları vardı.

Müneccimler, uğurlu gün ve saatlerin belirlenmesi ve takvim düzenleme işiyle meşgul oluyorlardı. Hünkâr imamı ise, saray mescidinde padişaha namaz kıldırıyordu. Padişahın gittiği camilerde cuma ve bayram namazlarını da hünkâr imamı kıldırırdı. Bilgili, güzel sesli ve mûsikiden anlayan kişiler arasından seçilen hünkâr imamına en az müderrislik pâyesi verilirdi.

Ulemâ sınıfına mensup Bîrun halkı, gündüz Saray'da görevleri başında bulunur, geceleri evlerine giderlerdi.

Bîrun halkının ikinci grubu eminlerdi. Emin, "kendisine güvenilen kimse" anlamına geliyor. İşte bu güvene dayanılarak, hânedana ait eski ve yeni sarayların bakım ve onarımı ve bu saraylarda çalışanların ihtiyaçlarının temini ile Harem'in maaş ve masraflarının karşılanması görevleri şehremini ile emrindeki memur ve kâtiplere; XVI. yüzyılda dört beş bin iken on sekizinci yüzyılda on iki bin civarına çıkan saray halkına yemek hazırlama işi Matbah-ı Âmire emini ile emrindeki hizmetkâr ve ahçılara; para basımı işi Darphâne emini ve emrindeki görevlilere; nihayet saray ahırlarındaki hayvanların otunun ve arpasının ve öteki ihtiyaçlarının temin edilmesi işi arpa emini ve emrindeki çalışanlara verilmişti.

XVI. yüzyılın ikinci yarısında sırf mutfakta görev yapanların sayısı ikiyüz altmışa ulaşıyordu. Bunların ikiyüzü hizmetkâr, altmışı ise aşçı idi.

Bîrun halkının üçüncü grubunu rikâb ağaları ve bunların emrinde bulunan kişiler oluşturuyordu. Rikâb "üzengi" anlamına geliyor. Bu sebeple rikâb ağalarına "üzengi ağaları" da denir. Padişahın atının yanında yürümeye izin verildiği için bu adı almışlardı. Sancaktarlar ve mehterhâne bölükleri, sayıları ikibini aşan kapıcı bölükleri, divanın çalışmalarına yardımcı olan ve buradan çıkan kararların uygulanmasını sağlayan çavuşlar, padişahın av işlerini yürüten kuşçular, padişah için hazırlanan yemeklerin denetimini yapan ve sofra hizmetlerini gören çaşnigirler, üzengi ağalarının idaresinde çalışıyorlardı. Bu yöneticilerin unvanı sırasıyla mîr-i alem, kapıcılar kethüdâsı, kapıcıbaşılar, çavuşbaşı, şikâr (av) ağaları ve çaşnigîrbaşı idi. Yeniçeri ağası, kapıkulu süvarisini oluşturan altı bölük ağaları, cebecibaşı, topçubaşı ve top arabacıbaşı da üzengi ağalarından sayılıyorlardı. Ancak bunlar aslında seyfiye kadrosuna dahildiler. Bu sebeple bunlar seyfiye zümresi anlatılırken ele alınacaklardır.

Bîrun halkının dördüncü grubu olarak müteferrikaları ve baltacıları sayabiliriz. Müteferrikalar muhtelif işlerde çalışan hademe durumundaydılar. Sayıları zaman içinde kırk ila altıyüz arasında değişmişti. Maaş alanları olduğu gibi, ücretleri karşılığında dirlik sahibi olanları da vardı. Padişah sefere çıkınca Enderun Hazinesi'ni bunlar korurdu. Teberdârân da denilen baltacılar ise, seferlerde yol açmak, yük kaldırıp indirmek, çadır kurmak gibi işlerde kullanılırlar, Harem'de ölenlerin cenazesinin taşınması, bayramlarda Akağalar Kapısı önüne padişahın tahtının kurulup kaldırılması gibi saray hizmetlerinde çalıştırılırlardı.

Topkapı Sarayı Bîrun halkının diğer bir grubunu, çok farklı alanlarda çalışan hizmet bölükleri oluşturuyordu. Postacılık görevi yapan peykler, çamaşırcılar, terziler, ehl-i hiref denen hattat, mücellit, mürekkep ustası, nakkaş, kuyumcu, saatçi, oymacı, okçu, yaycı, bıçakçı, çilingir, dülger, kandilci gibi sanatkârlar, söz konusu hizmet bölükleri arasındaydılar.

Bîrun halkının son grubu olarak bostancılar zikredilebilir. Saraya âit bahçe ve bostanlar ile saray hizmetindeki kayıklarda görev yapanların oluşturduğu ocağa Bostancı Ocağı adı verilmişti. Saray içindeki bahçelere bakan bostancılara has bahçe efradı, saray dışındaki bahçe ve bostanlarda çalışanlara ise hassa bostanları efradı denirdi. Saray içindeki bostancıların toplamı, her biri ondokuz ila kırkdokuz kişiden oluşan yirmi bölükten ibaretti. Saray dışındakiler ise onbeş ila yüz kişilik bir cemaat oluşturuyor, her cemaatin başında bir usta bulunuyordu. Has bahçe bostancılarının sayısı altıyüz kırk bir iken, dışarıdaki bostancıların sayısı dokuzyüz yetmiş bir kişi idi. Bostancılara ücretleri maaş olarak verilirdi. Bostancılar dokuz dereceli bir sınıf oluştururlardı. Söz konusu bahçe ve bostanlarda çiçek ve sebze yetiştirilir ve bunlar satılarak gelir temin edilirdi. 1814 yılı geliri 1.390.900 akçe idi.

Bostancılar arasındaki kayıkçı bölükleri, padişah, vâlide sultan ve sultanların bindikleri kayıklarda kürek çekerlerdi. Bostancıların en büyük yetkilisi olan bostancıbaşı, ayrıca İstanbul'un çevresinin, Marmara, Haliç ve Karadeniz sahillerinin korunması ve güvenliğinin sağlanmasından da sorumluydu. Onun izni olmadan sahillere yalı yapılamazdı. Padişah kayıkla gezi yaparken ve bahçelerde dolaşırken bostancıbaşı yanında bulunurdu. Padişaha yakınlığından dolayı herkes ondan çekinirdi. Bostancıbaşılar terfi edince, kapıcıbaşı, sancak beyi ve hatta vezir olabilirlerdi.

Edirne'de de bir Bostancı Ocağı vardı. Padişahlar zaman zaman daha önceki devlet merkezi olan bu şehre gidip kaldıklarından Edirne Sarayı önemini korumuştu. Buradaki bostancılar İstanbul'dakilerden bağımsızdı. Edirne'nin güvenliği de bunlardan sorulurdu. Sayıları beşyüz ila yediyüz civarında idi.

Saraya ait hayvanların yetiştirilmesi ve bakımıyla görevli hizmetliler de Bîrun halkına dahildi. Memur ve kâtipler, at oğlanları denilen seyisler, serâhur denilen ve binicilikte usta olan hademeler, eyer ve koşum takımları yapan saraçlar, hayvanları nallayan ve iğdiş eden nalbantlar, katırcı ve deveciler, hassa davarlarını güden, ağıllarını yapan yund oğlanları, çayır ve koruları muhafaza eden korucular ve tay yetiştiren taycılardan oluşan bu hizmetlilerin en büyük âmiri emîr-i âhur idi. Kendisi bu kelimelerin bozulmuş şekliyle imrahor veya mîrâhur diye de adlandırılıyordu. Mîrâhur terfi ederse sancak beyliği ile taşra hizmetine çıkardı. Aralarında beylerbeyi ve vezir olanlar da vardı.72

Görüldüğü üzere, Osmanlı sarayı sosyal açıdan oldukça karmaşık bir yapıya sahipti. Kapıcı, aşçı, bostancı gibi bugün devletin üst yönetimi açısından pek önemli olmayan ünvanlar ve bu unvanların temsil ettiği mevkiler, Osmanlı Sarayı'nda büyük bir önem taşıyordu; çünkü saray uygulamalı eğitim yapan, Osmanlı kültürünü ve âdâbını öğreterek devlete en üst seviyede yönetici yetiştiren bir okul durumundaydı. Sarayda çalıştıkları için yönetenler arasında sayılan bu saray halkı dışında, asıl askerî sınıf, kılıç ehli (seyfiye), kalem ehli (kalemiye) ve ilim ehli (ilmiye) olmak üzere üç zümreye ayrılıyordu.

B. Kılıç Ehli (Seyfiye)

Arapça seyf kelimesinin Türkçesi kılıçtır. Seyfiye, sıfat olarak kullanıldığı zaman kılıçla, dolayısıyla askerle ilgili anlamına gelir, isim olarak kullanıldığında ise Osmanlı toplumundaki askerî zümreyi ifade eder. Bu zümreye ehl-i seyf veya ehl-i örf adı da verilir. Ehl-i seyf kılıç sahibi, kılıç kullanmakta becerikli, usta kişiler anlamındadır. Ehl-i örf deyimiyle de, bu zümrenin dinî yapıdan değil, toplumun töresinden kaynaklandığı belirtilmek istenmektedir.

Asıl işi askerlik olmakla birlikte yürütme görevleri de bulunan seyfiye zümresi, iki bölüme ayrılabilir: Timar sistemine dahil olanlar, kul sistemine dahil olanlar.

Timarlı sipahiler

Askeriyenin en önemli unsurlarından biri timarlı sipahiler idi. Sipahi, atlı asker anlamına gelir. Karmaşık bir yapıya sahip olan timar sistemine göre, devlet reâyâdan alacağı vergiyi kendi toplamaz, onu dirlik denilen birimlere ayırarak askerî hizmet karşılığı timarlı sipahiye tahsis ederdi. Timar tahsisleri merkezî yönetim tarafından denetlenir ve mahallî tapu kayıtlarına dayandı rılırdı.

Timar sistemine göre, her sancak köy köy dolaşılır ve bütün gelir kaynakları tespit edilirdi. Bu işleme tahrir denirdi. Bir tür kadastro çalışması olan bu tahrirler (yazımlar) sırasında il yazıcısı denilen görevli memurlar toprağı işleyen yetişkin erkekleri, hâne sayısını, orada yetiştirilen ürünleri, bunlardan alınan vergi miktarlarını, vergiden muaf olanlar varsa bunların kimler olduğunu mufassal adı verilen defterlere kaydediyordu. Bu deftere hem reâyânın hem de yöneticilerin hak ve yükümlülüklerini belirleyen bir de Kanunnâme eklenirdi. Böylece ülkenin her tarafındaki vergi yükümlüleri ve onların gelir kaynakları belgelenmiş olurdu. Sonra bu gelirler, dirlik denen belli dilimlere ayrılırdı. Bin ila yirmi bin akçe arasındaki gelir dilimlerine timar, yirmi bin ila yüzbin akçe arasındakilere zeâmet. daha yüksek gelir dilimlerine ise has denirdi.

Timar, savaşta sivrilmiş ve timar beyi olma vasfını kazanmış olan sipahilere; zeâmet, savaşta üstün yetenek ve kahramanlık gösteren timar sahipleri ile devlet merkezinde divan çavuşları ve müteferrikaları ile kâtipleri gibi görevlilere, has ise padişah ve ailesi ile vezîriâzam, vezirler, beylerbeyi, vb. üst seviyedeki görevlilere tahsis edilebilirdi.

Timarlı sipahi, askerî denilen sınıfın tabanını oluşturuyordu. Dirlik sahipleri, timarın her üç bin akçesi, zeâmet ve hasların her beş bin akçesi için cebelü denilen tam teçhizatlı ve atlı bir asker yetiştirmek ve gerektiğinde bunlarla birlikte savaşa katılmak zorundaydı.

Timarın ilk üçbin, zeâmetin ise ilk yirmibin akçesi dirlik sahibinin kendi geçimi için ayrılıyordu. Bu ilk dilimlere kılıç denilirdi. Bu duruma göre bir timar beyinin günlük ücreti ortalama sekiz akçeye, zeâmet sahiplerininki ise elli altı akçeye gelirdi. Mesleklerindeki başarılar ve kahramanlıklar sayesinde terfi eden timar ve zeâmet sahiplerinin dirlikleri büyütülür, bu da onların daha çok cebelü çıkarmasını sağlardı. Bu şekilde timarın zeâmet, zeâmetin de has seviyesine çıktığı olurdu.

Sancaklarda oluşturulan biner kişilik her on bölük bir alaybeyinin komutasında teşkilâtlanarak sancak beylerinin, onlar da eyalet valisi olan beylerbeylerinin emrinde toplanarak sefere çıkarlardı. Bu sistem sayesinde merkezî bütçeden herhangi bir nakit harcanmaksızın büyük bir askerî güç oluşturuluyordu.73

Kanûnî Sultan Süleyman'ın tahta çıkışından hemen sonra 1527 yılında Osmanlı Devleti'nde otuzyedi bin beşyüz yirmibir timar sahibi vardı. Bunlardan yirmiyedi bin sekizyüz altmış sekizi cebelüleri ile birlikte yetmiş ila seksen bin kişilik bir atlı kuvvet oluşturan sipahiler idi. Kapıkulu askerinin sayısı ise ancak yirmiyedi bin dokuzyüz idi. Bunlardan başka kale garnizonlarında hizmet gören dokuz bin altı yüz elli üç timar sahibi daha vardı (Avrupa'da altı bin altı yüz yirmi, Anadolu'da iki bin altı yüz on dört, Arap dünyasında dörtyüz on dokuz). Bu dönemde timar sahipleri toplam toprak vergisi gelirlerinin Rumeli'de yüzde kırk altısını, Anadolu'da yüzde elli altısını, Arap dünyasında ise yüzde otuz sekizini elde ederlerdi. Ayn Ali Efendi 1607 yılında yüz beş bin üç yüz otuz dokuz atlı asker çıkartan kırk dört bin dört yüz dört timar bulunduğunu bildiriyor. Böylece Osmanlı askerî üstünlüğünün, yenilgiye uğrayan Avrupalı düşmanları tarafından sık sık iddia edildiği gibi, sayıca çokluğa dayanmadığı açıkça görülüyor. Bu konuda asıl rolü, Osmanlı ordusunun komuta kalitesi, disiplini, eğitimi ve taktikteki üstünlüğü oynuyordu.74

Atı dışında savaş donanımı olarak her timarlı sipahinin kılıcı, kargısı, kalkanı, okları vardı. Başlarına miğfer takar, üstlerine de zırh giyinirlerdi. Çadır, sahra mutfağı gibi diğer malzemeler de sipahi birliklerinin donanımı arasında yer alıyordu.

Kanûnî'nin son zamanlarına kadar, devletin en disiplinli ve en güçlü askerî birliklerinden birini oluşturan timarlı sipahi ordusu, daha sonra sözkonusu dirliklerin hak sahipleri ve yetenekli kişiler yerine uygun olmayanlara dağıtılması, XVII. yüzyıldan itibaren de bu birliklerin kaldırılan hizmet bölüklerinin yerine geri hizmetlerde kullanılmaya başlanması yüzünden zayıflamıştır. Dirlikler timar sahiplerinin şahsî mülkü değildi. Dolayısıyla miras yoluyla babadan oğula geçmezdi. Yeni bir beratla başka birine tevcih edilinceye kadar boşalan dirliğe el konulurdu. Ancak ölen sipahinin yerine eğer varsa öncelikle oğlu tayin edilirdi. Çünkü timar sahiplerinin çocukları da askerî sınıfa mensup sayılıyor, tercih onlar lehine yapılıyordu. Bununla birlikte, bu dirlik devri işleminin genellikle babadan oğula değil yabancılar arasında cereyan ettiği gözlenmektedir. Üstelik bu sipahiler ülkenin çok değişik bölgelerinden olabilmekteydi. Meselâ Diyarbakır'daki timar beyleri arasında Ankaralı, Bosnalı, Sofyalı ve Trabzonlulara rastlanabilmekteydi. Bu durum, sipahilerin yerli bir asâlet sınıfı oluşturmadığını açıkça göstermektedir. Gerçekten dirlikler şahsa değil göreve bağlıydı. Sipahiler sıkı bir denetim altında bulundurulur, orduya katılmazsa açığa çıkarılırdı.

Kapıkulu askerleri

Osmanlı Devleti'nin dâimî ordusu olan kapıkulu askerleri altı ocak halinde teşkilâtlânmışlardı: Acemi Ocağı, Yeniçeri Ocağı, Cebeci Ocağı, Topçu Ocağı, Top Arabacıları Ocağı, Kapıkulu Süvarileri. Bunlardan ilk beşi yaya birliklerdi.75

Kapıkulu askerlerinin temeli, ilk dönemlerde harp esirlerinin beşte birinin, asker olarak yetiştirilmesi usulüne, daha sonra ise buradan hareketle geliştirilen devşirme sistemine dayanıyordu.76 İhtiyaca göre her üç veya beş yılda bir, icabında daha uzun zaman aralıklarıyla, kırk hâneden bir kişi olmak üzere, 8-20 yaşındaki Hıristiyan çocukları arasından sağlam ve kabiliyetli olanları toplanıyordu.

Bunların en gözde ve yeteneklileri, daha önce de belirtildiği gibi, saray için ayrıldıktan sonra, geriye kalanlar Anadolu'daki Türk köylülerinin yanına gönderiliyordu. Burada yedi sekiz yıl Müslüman âdeti ve geleneklerini öğreniyorlar, bu yeni hayat tarzına alıştıktan sonra Acemi Oğlanları Ocağı'na yazılıyorlardı. Evliler, Türkçe bilenler, İstanbul'a gelip gittikleri için o günün deyimi ile yırtık sayılanlar devşirilmezdi. Hatta köy papazları liste hazırlayarak görevlilere verirlerdi. Çünkü çocukları böylece devletin en önemli idarî ve siyasî makamlarına yükselebilmenin ilk adımını atmış oluyorlardı. Devşirme işi, yeniçeri ağasının sorumluluğu altında, mahallî görevlilerin yardımıyla, özel devşirme görevlileri tarafından gerçekleştirilirdi.

Bu acemi oğlanlar askerliğin gerektirdiği eğitim öğretim faaliyetleri ve diğer askerlik hizmetleri yanında, bazı alanlarda işçilik de yaparlardı. Meselâ Süleymaniye Camii'nin yapımında 2.678.506 iş gününün yüzde kırk beşi acemi oğlanlar tarafından doldurulmuştu.

Acemi oğlanların sayısı kuruluş yıllarında dört beş yüz iken, ikiyüz yıl sonra Kanûnî'nin ölümünde yedi bin yedi yüz kırk beşe çıkmıştı. Acemiler bir ile iki buçuk akçe yevmiye alıyorlardı ki, bunların ücretine ulûfe denilirdi. Ayrıca kendilerine her sene papuç akçesi, iki kat elbise, kaputluk, yağmurluk ve şalvarlık çuha ve iki gömlek verilirdi.

Acemi Ocağı'ndaki eğitim öğretim ve hizmet, genellikle sekiz yıl sürerdi. Bu süreyi tamamlayanlardan bir kısmı, saray halkını oluşturan Bostancı Ocağı'na ayrıldıktan sonra diğerleri Yeniçeri Ocağı'na kaydediliyordu. Bu olaya, çıkma veya kapıya çıkma deniliyordu.

Yeniçeri Ocağı, kapıkulu ocakları arasında zamanla ayrı bir önem kazanarak bütün sistemin temel taşı olmuş, ötekiler ise yardımcı güç haline dönüşmüşlerdi.

Yeniçeri Ocağı, yüz doksan altı bölükten ibaretti. Orta diye de adlandırılan ve altmış kişiden oluşan her bölük, kendi başına özerk bir birim olarak yaşıyordu. Orta içinde iş bölümüne dayalı hiyerarşik bir düzen vardı. Bazı ortalar belli işlerde uzmanlaşmıştı. Bu uzmanlaşma, yeniçerilere yükselme imkânı sağlayan bir hiyerarşik yapıya sahipti.

Önceleri sadece ocak içinde terfi edebilen yeniçeriler, daha sonra timara çıkma imkânı da elde ettiler. Bu uygulama, yeniçerilerin evlenme izni aldıkları on altıncı yüzyılın ikinci yarısına rastlar.

Ocağa yeni giren bir yeniçeri günde iki akçe alırdı. Rütbesiz yeniçerilerin yevmiyesi ancak beş akçeye kadar yükseltilebilirdi. Bu duruma gelen bir yeniçeri, ya dokuz ila on iki akçelik gündelikle sorumlu bir görev üstlenebilir veya yıllık geliri dokuz bin akçe olan bir timara "çıkabilir", ya da Kapıkulu Süvari Ocağı'na geçebilirdi. Daha önce belirtildiği gibi timar beyi yıllık gelirinin ancak üç bin akçesini kendi masrafları için harcayabilirdi. Günlük dokuz akçe alan bir yeniçerinin yıllık ücreti de, ay yılı (üç yüz elli dört gün) hesabına göre üç bin yüz seksen altı akçe tutmaktaydı. Bu durum gelir seviyesi bakımından timar beyi ve yeniçeri arasında bir denge olduğunu gösteriyor.

Bu safhadan sonra, herhangi bir ortanın kumandanlığı olan ortabaşılığa yükselmek mümkündü. Ortabaşılıkların, ortanın görevine göre özel adları vardı. Meselâ, beşinci orta başçavuş, altmış sekizinci orta turnacıbaşı, yetmiş birinci orta saksoncubaşı, altmış dördüncü orta zağarcıbaşı, altmış beşinci orta sekbanbaşı komutasındaydı. Terfiler de bu sıraya göre olurdu. Yeniçeri ağası Yeniçeri Ocağı'nın en büyük komutanı idi. En yakın yardımcısı kethüdâ bey idi.

Sıradan bir ortabaşının ücreti günlük yirmi dört akçeydi; isterse yıllık geliri yirmi beş bin akçelik bir timara "çıkabilirdi". Odabaşıların en kıdemlisi olan sekbanbaşı ise günde yetmiş ila seksen akçelik ulûfe alıyor ve yıllık yirmi bin akçelik bir zeâmete sahip bulunuyordu. Dışarıda görev aldığı takdirde, doğrudan sancak beyi rütbesiyle "çıkıyordu". Bu seviyede timarlı sipahilerle yeniçerilerin terfi sistemlerinde bir çakışma oluyor ve sistem kapıkulu lehine işliyordu.

Sekbanbaşı, ocak içinde terfi ederse, yeniçeri ağası olurdu. Ocağın en yetkili komutanı olan yeniçeri ağası, aynı zamanda en etkili devlet görevlilerinden biriydi. Günlük 450 akçelik ulûfe alırdı. Ayrıca yıllık 50.000 akçelik zeâmet gelirine sahipti.Genellikle sancak beyi rütbesinde olan yeniçeri ağası, yükselirse sırasıyla beylerbeyi veya kaptan-ı deryâ, nihayet vezir olabilirdi. Yeniçeriler sefere çıkmadıkları zaman stratejik yerlerde, meselâ Dîvân-ı Hümâyun çevresinde, İstanbul'un genelinde, ülkedeki muhtelif şehir ve kale kapılarında ve karakollarda güvenliği sağlamakla da görevlendirilirlerdi.

XV. ve XVI. yüzyıllarda on iki bin civarında olan yeniçeri mevcudu, XVII. yüzyıl başlarında otuz yedi bine, asrın sonlarına doğru yetmiş bine, XVIII. yüzyıl başlarında ise yüz bine ulaşmıştı.77 Buna rağmen iç politikaya karışarak sürekli problem yarattıkları için Yeniçeri Ocağı, 1826'da kaldırılmıştır.

Tıpkı Yeniçeri Ocağı gibi Acemi Ocağı'ndan gelenlerle beslenen ve yardımcı güç niteliğinde olan dört piyade ocağı daha vardı. Levâzım işiyle görevli olan cebeciler, yeniçerilerin savaş aletlerini temin eder, bunların bakımlarını yapar ve taşırlardı. Sayıları on altıncı yüzyılın sonuna kadar beş yüz ila sekiz yüz civarında olan cebeciler günlük sekiz akçe yevmiye alıyorlardı. Cebecibaşının yevmiyesi ise doksan beş akçeydi.

XVI. yüzyılda bin ila bin iki yüz kişiden oluşan Topçu Ocağı'nın görevi top ve top mermisi yapımı ve bu silâhların kullanılmasıydı. Topçular altı ila sekiz akçe, topçubaşı ise altmış akçe günlük ulûfe alırlardı. Top Arabacıları Ocağı, arabacıbaşının komutasında bulunan dört yüz kişiden oluşuyordu; günde dört ila altı akçelik ücret alıyorlar, top arabaları yapıyorlar ve harp zamanı topçuların silâh ve malzemelerini taşıyorlardı.

Kapıkulu askerlerinin son ocağını teşkil eden Kapıkulu Süvarileri, altı bölükten ibaretti. Bunlara altı bölük halkı da denirdi. Bu bölüklere, Galata Sarayı, İbrâhim Paşa Sarayı ve Enderun'da terfi edemeyip dış hizmete çıkanlar, eski saray oğlanları ve harplerde yararlık gösteren yeniçeriler, ayrıca bizzat kapıkulu süvarilerinin çocukları alınırdı. Onun için imtiyazlı bir ocaktı. Yevmiyeleri yeniçerilerden daha yüksekti.

İlk girenin ulûfesi ondört akçeden başlar, yukarı bölüklere terfi edenlerinki seksen ila doksan akçeye kadar çıkardı. Bölük ağaları hariç, diğer kapıkulu süvarileri kethüdâyeri denilen zâbitlerin kontrolünde İstanbul dışında otlakları bol yerlerde otururlardı. Sayıları on beşinci yüzyılda sekiz bin kadardı; ancak on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda yirmi bine kadar çıktığı zamanlar olmuştur.
Kapıkulu Süvarileri, savaşlarda padişahın çadırını, saltanat sancaklarını, ordunun ağırlıklarını ve hazineyi korurlar, "sancak tepesi" adı verilen tepeler tespit ederek ordunun geçeceği güzergâhı belirlerler ve siper kazdırırlar idi. Diğer zamanlarda, bazı vergileri, özellikle cizye toplamada son derece becerikli idiler.

Osmanlı deniz kuvvetlerini oluşturan kişileri de bu gurup içinde değerlendirmemiz gerekir. Deniz kuvvetlerinin başında kaptanpaşa veya kaptan-ı deryâ denilen bir görevli bulunuyordu. Fâtih zamanında donanma henüz gelişmediği için, kaptan-ı deryâ sancak beyi rütbesinde idi. Barbaros Hayreddin Paşa bu göreve tayin edildikten sonra, donanma reisi beylerbeyi rütbe ve mevkiini elde etmişti. Kaptanpaşaların vezirlik rütbesi elde ettikleri de olurdu. Bu durumda divana katılma hakları doğardı. Denizle ilgili bütün işler kaptanpaşanın sorumluluğu altındaydı.

Kaptanpaşa, XVII. yüzyılda senelik 888.500 akçe gelir getiren bir hassa sahipti. Bu gelire ayrıca iltizama verilen adaların gelirinden 220.000 kuruş daha ekleniyordu. Ancak masrafları da çoktu. Zaten hassına karşılık seferlere tam teçhizatlı bin asker götürmek mecburiyetindeydi.

Tersâne-i Âmire'de kaptanpaşadan başka, tersâne emini, kethüdâsı, ağası, reisi ve kâtipleri gibi birçok görevli daha vardı. Ayrıca başmimarın emrinde bulunan on mimar ve dört yüz marangoz da burada çalışıyordu.

Donanmanın kaptanpaşadan sonra büyük amiralleri, kapudâne, patrona ve riyâle idi. Kapudâne beylerbeyi ve patrona ise sancak beyi rütbesindeydi.

XVIII. yüzyılda donanmanın bu üst seviyedeki üç reisi sırasıyla dört bin beş yüz, üç bin beş yüz ve üç bin kuruş yıllık ücret alırlardı. Bunlardan sonra donanmada rütbe itibariyle süvari kaptanlar ve yardımcıları olan mülâzımlar gelirdi.

Gemilerde er olarak azeb deniz piyadelerinden başka, içlerinde Türkler, Rumlar, Arnavutlar ve Dalmaçyalılar'ın da bulunduğu, yakın kıyılardan toplanmış insanlar çalışıyor ve savaşıyordu. Bunlara levend deniliyordu. Bunlardan bir kısmı, kaptanpaşa hassıyla tedarik edilenler, diğerleri ise tersâne hazinesinden ödenen aylıklar karşılığı hizmete alınanlar idi. Bunlardan başka savaş esirleri ve işledikleri suçların cezasını çekmek üzere küreğe mahkûm edilmiş kürekçiler, ve seferler için parayla tutulmuş denizciler bulunurdu. Bunlara on altıncı yüzyılda aylakçılar ve daha sonra da kalyoncular denilmiştir. Gemilerde, meslekleriyle ilgili olarak onarım işlerini yürüten marangoz, demirci, kalafatçı ve halatçı gibi sanatçılar da görev yapmaktaydı.

Yardımcı Birlikler

Kalelerin, derbendlerin ve sınır boylarının korunması ve savaşlarda öncülük ve keşif görevi ile yükümlü özel kuvvetler, seyfiyenin diğer bir grubunu oluşturuyordu ki bunlar ordunun yardımcı birlikleri olarak değerlendirilebilir.

Osmanlılar'ın ilk düzenli ordusunu teşkil eden yaya ve müsellemler,78 yeniçeri teşkilâtının kurulmasından sonra on beşinci yüzyıl ortalarına doğru nakliyat, maden işletmeleri, kale inşaatı, yol yapımı gibi geri hizmetlerde kullanılmaya başlanmıştır.

Yayalar piyade, müsellemler ise süvari idi. Seferde ikişer akçe yevmiye ile görev yaparlar, diğer zamanlar memleketlerinde tarımla uğraşırlardı. Bunlar vergiden muaftılar. Müsellem kelimesi de bunu ifade etmekteydi. Rumeli'de yayalara yörük deniliyordu. 1590'larda bin iki yüz doksan dört yaya ocağı ve bin ondokuz müsellem ocağı vardı. Her ocak yirmişer kişiydi. Demek ki yaklaşık elli bin kişilik bir grup oluşturuyorlardı. Bunlardan sefere gidenlere eşkinci, kalanlara yamak denirdi. Yamaklar eşkincilere sefer başına elli akçe öderlerdi.

Yaya ve müsellemlerin derbend ve kale muhafızı olarak görev yaptıkları da oluyordu. Kalelerde merkezden gönderilen kapıkulu askerleri de nöbetle değiştirilmek suretiyle görev yaparlardı. Kalelerin dâimî muhafızları arasında azebler vardı. Azeb henüz evlenmemiş bekâr demektir. Anadolu'daki genç Türkmenler arasından seçildiği için kendilerine bu ad verilmiştir. İlk zamanlar yeniçerilerin önünde harbeden hafif piyade birliği olarak kurulmuştu. Daha sonra kale ve deniz azebleri diye iki sınıf daha oluşturuldu. On altıncı yüzyıl ortalarında on on beş bin civarında azeb askeri vardı.

Akıncı, deli, gönüllü ve beşli denilen birlikler ise öncü kuvvetlerini oluşturuyordu. Bunlar genellikle atlı idiler. Ordunun gideceği arazide keşif yapma, yol emniyetini sağlama, haber toplama gibi beşinci kol göreviyle yükümlüydüler, on altıncı yüzyıl ortalarında elli bin civarında akıncı, on bin kadar da deli vardı.

C. Kalem Ehli (Kalemiye)

Büro veya daire anlamına gelen devlet kalemlerinde çalışan her seviyedeki idarî memurların oluşturduğu zümreye ehl-i kalem, yani kalem ehli ya da kalemiye deniliyordu. Kalem ehli, bugünkü ifadeyle Osmanlı Devleti'nin bürokratları idi.

Kalemiye divanın, maliye ile ilgili olanları dışında, fermanların, nizamnâmelerin ve siyasî işler ve dış temaslarla ilgili belgelerin hazırlandığı ve dağıtıldığı Beylik Kalemi ile devletin vezirlik, kadılık, beylerbeyliği, sancakbeyliği gibi bütün makamlarına yapılan tayinler ve nakillerle ilgili yazıların hazırlandığı Tahvil ve Ruûs kalemlerinde çalışırlardı.

Maiyetlerinde oldukça kalabalık memurlar ve kâtipler çalıştıran bu üç kalemin şefleri olan beylikçi, tahvil kesedarı ve ruûs kesedarı, bu kalemlerin hepsinin âmiri olan reîsülküttâba bağlıydılar. Reîsülküttâb, "kâtiplerin reisi, başkanı" demekti.

On yedinci yüzyıl sonlarından itibaren reîsülküttâbların dış işleriyle ilgili meşguliyetleri yoğunlaşmış olduğundan makamları ondokuzuncu yüzyılda Hariciye Nezâreti'ne dönüştürülmüştü.

Dîvân-ı Hümâyun kalemleri dışında Defterhâne'de de bir kalem vardı. Osmanlı Devleti'nin bütün malî işlerini, burada çalışan kalem ehli yürütürdü. Âmirlerine defter emini veya defterhâne emini denirdi.

Devşirmenin aksine genelde menşeleri Müslüman ailelere inen kalemiye mensupları, çalıştıkları bürolarda, usta-çırak ilişkisi içinde yetiştirilirlerdi. Mülâzım denilen adaylar arasından seçilen şâkirdlere (çırak) değişik işler için kullanılan yazı çeşitleri, yazışma biçimleri ve kâtiplik mesleğinin diğer unsurları öğretilirdi. Çıraklar sabahları söz konusu kalemlerde meslekî eğitimlerini görür, öğleden sonra İslâmî bilgilerini ve genel kültürlerini artırmak için medreselerde veya büyük camilerde bazı hocaların derslerine devam ederlerdi.

Çıraklık, eğitimini tamamlayan kâtipler, kalem şefinin emrinde bulunurdu. Bunlar yetenek ve başarı durumlarına göre kalfalığa ve üstadlığa (ustalığa) yükseltilirlerdi. Bu sistem sayesinde kalemiyeden son derece kültürlü insanlar yetişmiş, bunlar arasından bir hayli şair, yazar ve düşünür çıkmıştır. Devletin gizlilik derecesindeki işleri de bu kalemlerde görüldüğü için kalemiye adayları son derece dikkatle seçilir, çoğu zaman dürüstlüğü ile tanınan kâtiplerin çocukları tercih edilirdi. Kalemiyenin üst dereceli halkasını oluşturan kalem şeflerine hâcegân denirdi. Hâcegân, hocalar demekti ve aynı zamanda Osmanlı bürokrasisinde bir rütbeyi ifade ediyordu.79

Kalemiyenin terfi edebileceği en yüksek makamlar, defter eminliği, reîsülküttâblık ve Rumeli defterdarlığı ile muhtelif derecelerdeki diğer defterdarlıklar ve nişancılıktı.

Defterdar, malî işlerin en büyük âmiri; devlet hazinelerinin koruyucusu ve sorumlusuydu. Ücret olarak kendisine ya 600 bin akçelik has tevcih edilir veya hazineden 240.000 akçeye kadar maaş ödenirdi.

Kanunları iyi bilmek mecburiyetinde olan nişancı, mektupların, beratların müsveddelerini hazırlamak ve fermanlara tuğra çekmekle görevliydi. Padişahın imzası niteliğinde olan tuğra belgeye resmiyet kazandırıyordu. Bu sebeple nişancılık son derece sorumlu ve hassas bir görevdi. Nişancılar rütbesiz ise sancak beyi pâyesinde addolunur, Divan'da defterdarla eşit sayılırlardı.

Osmanlı Devleti'nin en yüksek yönetim ve son karar organı olan Dîvân-ı Hümâyun'da, seyfiyeyi kubbealtı vezirleri ile yeniçeri ağası ve kaptanpaşa, ilmiyeyi Rumeli ve Anadolu kazaskerleri, kalemiyeyi de defterdar ve nişancı temsil ediyorlardı. İlk zamanlar padişahın başkanlık ettiği bu kurul, on beşinci yüzyıldan sonra vezîriâzamın başkanlığında toplanmaya başlamıştı. Vezîriâzam padişahın temsilcisi sıfatıyla bütün devlet organlarının başı ve sorumlusu durumundaydı. XVI. yüzyılda diplomatik ilişkilerde Alman imparatorlarına eşit sayılırdı.

Vezîriâzamlar yılda bir milyon iki yüz bin akçe gelir getiren hassa sahiptiler. Emekliye ayrılanlara ise on beşinci yüzyılda yüz elli bin, on altıncı yüzyıl da ise iki yüz ila üç yüz bin akçelik has veriliyordu.80

Osmanlılarda ister ilmiyeyi yetiştiren medresede, ister seyfiyeyi yetiştiren Enderun'da, ister kalemiyenin yetiştiği kuruluşlarda olsun meslekî öğretim ve uygulama ile genel eğitim birlikte sürdürülüyordu. Bu türlü bir eğitim-öğretimin amacı, İslâmî toplum ve yönetim anlayışı içinde, devlet çarkını o günkü imkânlara göre en etkili bir biçimde işletebilecek yöneticiler ve uzmanlar yetiştirmekti. Bu sistem, işinin ehli pek çok devlet adamı, hukukçu ve komutanın yanı sıra, tıp ve mimarî gibi uygulamalı alanlarda da başarılı kişiler yetiştirmişti. Bu insanların "kültürlü ve ölçülü kişiler oldukları da bilinmelidir. Hepsi Farsça ve Arapça bilirlerdi. İslâm kültürünün klasik edebiyatını iyi tanıyan, kendi zamanlarının edebî faaliyetlerine katılan ve yakından izleyen kişilerdi. Resmî eğitimleri yanı sıra, padişah da dahil olmak üzere, hemen tüm Osmanlıların bir sûfî tarikatıyla ilişkisi vardı. Tasavvuf bilgi ve tecrübeleri onların geniş görüşlü, dinî içtenliğe sahip, kendilerine hâkim, ılımlı, öz denetimli kişiler olmasını sağlar, yani âdâb-ı Osmânî açısından gerekli sayılan erdemleri özümlemelerine yardım ederdi".81

D. İlim Ehli (İlmiye)

Askerî-idarî sınıfın üçüncü zümresi, ilmiye veya ehl-i şer' diye adlandırılıyordu. İlmiye ilimle meşgul olanlar topluluğu demekti. Ehl-i şer' ise İslâm dininin esaslarını ve emrettiği dünya nizamını bilen ve onun uygulanması göreviyle yükümlü bulunanlar anlamına geliyordu. Bu zümre, esas itibariyle toplumun din, yargı ve eğitim öğretim sektörlerinden sorumluydu. İlmiye zümresi, hâkimlik, noterlik ve mahallî yönetim işlerini yürüten kadılardan, tıp ve müneccimlik yani astronomi ve astroloji alanındaki uzmanlar ile her seviyedeki eğitim ve öğretim elemanlarından oluşuyordu. Ayrıca camilerde görev yapan imam, müezzin gibi din görevlileriyle dini tasavvufî bir bakış açısıyla yorumlayan ve değişik yorumları halkla birlikte yaşayan tarikat şeyhleri ve Hz. Hz. Muhammed'in soyundan geldiği kabul edilen seyyid ve şerifler82 de ilmiye zümresine dahildi. Ulemâ medresede yetişiyordu. Medreseler, müderrislerin günlük ücretlerine göre derecelere ayrılmıştı. Bu derecelenme, basitten karmaşığa doğru gidilerek okutulan derslere ve buraların asıl öğretim elemanı olan müderrislerin aldıkları ücret miktarına göre belirlenirdi.

Mektep ve medreseler vakıf kuruluşlar olduğu için eğitim öğretim parasızdı. Ayrıca öğrenciler yurt diyebileceğimiz medrese hücrelerinde karşılıksız barınma imkânı bulur ve yemeklerini de imâretlerde bedava yerlerdi. Cep harçlığı olarak genellikle iki akçelik yevmiye de alırlardı.

Fâtih Sultan Mehmed'in yaptırdığı Sahn-ı Semân ve Kanûnî'nin kurduğu Sahn-ı Süleymâniye medreseleri Osmanlı Devleti'nde en yüksek seviyede eğitim öğretim yapan medreselerdi. Alt seviyelerdeki medrese öğrencilerine sûhte deniliyordu. Farsça "yanmış, tutuşmuş" anlamına gelen sûhte adı, talebelere onların ilim aşkıyla yanmış, tutuşmuş olduklarını göstermek için verilmişti.
Kelime bozularak daha sonra softa şeklini almıştır. Sahn öğrencilerine ise, bilgili anlamına gelen dânişmend deniliyordu. Medrese eğitimini tamamlayarak icâzet alanları, müderrislik veya kadılık için başvurabilirlerdi.

Müderrislikten kadılığa her zaman için geçmek mümkündü. Ancak göreve talip olanlar için mülâzemet denen bir bekleme devresi vardı. Görev bekleyenlerin, isimlerini Anadolu ve Rumeli kazaskerlik dâirelerinde bulunan ve matlab denilen defterlere yazdırmaları ve haftada bir defa buralarda yapılan "içtimalara" (toplantılara) katılarak defteri imzalamaları gerekiyordu. Bütün kademeler için bu şarttı. Bekleme süresi biten dânişmend, önce yirmi akçelik yevmiye ile en alt seviyedeki medreselere müderris olarak atanıyordu. Her kademe müderrisler, kazaskerlik kapısındaki bekleme sürelerinden geçerek, müderrisine günlük otuz, kırk veya elli akçe ödenen medreselere, ondan sonra da Sahn-ı Semân ve Sahn-ı Süleymâniye gibi altmış akçe yevmiyeli medreselere terfi ederek tayin olunuyorlardı. Bu medreseler yirmili, kırklı, altmışlı diye de adlandırılıyordu. En alt kademede, yirmilik bir medresede görev yapan müderrisin, yıllığı yedi bin akçeye, en üst seviyedeki altmışlık bir medresede çalışan müderrisin yıllığı ise yirmi bir bin akçeye geliyordu ki, bu durum, ilk dört seviyedeki müderrislerin, timar beyleri kadar, altmışlık medrese müderrisinin ise en alt seviyedeki bir zeâmet sahibi kadar ücret aldığını göstermektedir. Timar beyleri üçbin akçeden sonrası için cebelü beslemek zorunda olduğu için, müderrislerin durumunun onlardan daha iyi olduğu söylenebilir.

Altmışlı medrese müderrisinin gelir seviyesi ise zâiminkiyle aynıydı. Görüldüğü gibi müderrislerin ücretleri pek yüksek olmasa da itibarları büyüktü ve müderrislik başka görevlere geçişi kolaylaştırıyordu. Meselâ, ellili medrese müderrisi üçyüz akçelik kadılığa geçebiliyor, bir eyalete nişancı veya defterdar olabiliyordu. Zaten medreseliler ilmiyenin bütün kadrolarını besleyen ana kaynaktı.

Dânişmendler fırsat çıktıkça ilmiyedeki boş kadroları dolduruyor, kalemiyeye geçtikleri de oluyordu. Altmışlı medrese müderrisi ise, günde beş yüz akçe alınabilen Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Halep, Kahire, Edirne ve Bursa gibi büyük şehirlerin kadılıklarına geçebiliyordu. Süleymaniye Külliyesi medreselerinde çalışan müderrisler, İstanbul kadılığı veya Anadolu ve Rumeli kazaskerliklerine aday olabilirlerdi. Bu şehirlerin kadıları, rütbe itibariyle sancak beyinin üstünde sayılıyordu. Bu sebeple, özellikle de ulemâ ve kapıkulları arasındaki mücadele göz önünde bulundurularak, günlük geliri yüz elli akçeyi aşan kadılıklara tayin hakkı, on altıncı yüzyıl ortalarında kazaskerlerden alınıp vezîriâzama verilmişti.83

İlmiyenin hocası durumunda olan müderrislerden sonra bu zümrenin en önemli diğer iki unsuru da yasaları uygulayan kadılar ve yeni problemlere göre dinî hükümleri yorumlayan müftülerdi.

Osmanlı Devleti kaza denilen adlî birimlere ayrılmıştı. Kaza, bir kadının yargı alanına giren bölge anlamına geliyordu. Her kazada bir mahkeme vardı ve burada kadı ve yardımcıları görev yapıyordu.84

Medrese öğrenimini tamamlayan dânişmendler kadılık için de müracaat edebilirlerdi. Adaylar bir seçimle beşer kişi olmak üzere stajyer olarak mevleviyet denen eyalet kadılıklarına gönderilir, üç beş yıllık stajdan sonra İstanbul'a dönerlerdi.

Eğer aday, Rumeli yakasında görev istiyorsa Rumeli Kazaskerliği, Anadolu yakasında görev istiyorsa Anadolu Kazaskerliği dairelerine başvurur, tayin sırası için adı rûznâme (matlab) denilen deftere yazılırdı. Bir sene mülâzemetten (adaylık) sonra alt kademelerdeki kazalardan birinin kadılığına atanabilirdi. Bu tayin padişah beratıyla yapılırdı.

H em adlî hem de idarî görevi olan her kadı şer'î ve örfî kanunları uygulamakla yükümlüydü. Herkesin hakkını rahatça arayabilmesine, davaların adâletle ve süratli bir şekilde sonuçlandırılmasına, kendilerini savunamayacak durumda olanların haklarının da korunmasına dikkat ederdi.

Mahallî halkla fazla yakınlık kurmamaları için kadıların görev süresi kısa tutulmuştu. Genellikle mevleviyet pâyeli kadıların aynı yerdeki görev süresi bir yıl, kaza kadılarınınki ise yirmi aydı. Hizmet süresini tamamlayan kadı İstanbul'a döner; yeniden sıraya yazılır ve tayin oluncaya kadar kazaskerlik içtimalarına katılırdı.

Herhangi bir sebeple makamı olmayan diğer askerî sınıf üyeleri gibi bir görev sonrası tekrar sıraya giren kadılar da "işsizlik tazminatı" gibi düşünülebilecek olan ve arpalık denilen bir para alırlardı. Yaşlılık veya hastalık sebebiyle işinden tamamen ayrılanlara da arpalık verilirdi.

Kanuna göre kadı mülkî âmir olarak doğrudan merkeze bağlı idi. 'Merkezî yönetimin emirlerini yürütme sorumluluğunu taşıyordu. Bunun yanı sıra belediye başkanlığı ve noterlik görevlerini de yapıyordu. Mülkî âmirlerle kadının ilişkisi yardımlaşma ve müşavere esasına dayanıyordu. Biri diğerinin astı veya üstü değildi. Bu uygulama merkeziyetçi Osmanlı yönetiminin taşrada görev yapan ehl-i örf ve ilmiye mensupları arasında denge kurma ve birini diğerine kontrol ettirme düşüncesinden kaynaklanıyordu.

Yargılama yapan ve kanunu uygulayan bir hukuk adamı ve şer'î hâkim olarak kadı, bağımsızdı; hükümdarın mutlak yetkiye sahip vekiliydi. Kazaskerlik ve şeyhülislâmlık, hukukî yolsuzlukları ve yanlışlıkları önleyen temyiz makamları gibiydi.

Kadılar devletten maaş almazlardı. Geçimlerini gördükleri dava ve yaptıkları diğer işlemler üzerinden aldıkları harçlarla sağlarlardı. Bu harçlar bazı işlemlerde yüzde hesabıyla bazan da maktû olarak belirlenirdi. Kadılar miras davalarından miras bedellerinin yüzde yirmisini, temlik işleminden otuz iki akçe, nüfus örneğinden on iki akçe, yeni evlenenlerin nikâh işleminden otuz altı akçe ve kütük kaydından yedi akçe harç alırlardı.

Kadılıklar gelir durumuna göre belli bir hiyerarşik sıraya konulmuştu. Bu gelir, yüz hâne başına günde on akçe üzerinden hesaplanıyordu. Günlük geliri kırk ila yüz elli akçe arasında olan kazalar, kadılık hiyerarşisinin alt tabanını oluşturuyordu. Bunlar da kendi aralarında belli bir sıralamaya tâbi idi. Hiyerarşide bundan sonra günlük geliri üçyüz ila beş yüz akçe arasında değişen eyalet ve sancak merkezlerindeki kadılıklar geliyordu.85 Hiyerarşinin zirvesinde sırasıyla Bursa, Edirne ve İstanbul kadıları yer alıyordu. İstanbul kadısı, terfi edince kazasker olurdu.

Kazaskerin hazineden aldığı maaş günlük beş yüz akçe idi.86 Ancak ayrıca yaptıkları işlemlerden de belli bir yüzde alırlardı. Bu harçlardan Rumeli kazaskerine günde sekiz bin, Anadolu kazaskerine ise günde on beş bin akçe gelir geliyordu. Emekli olunca kendilerine arpalık verilirdi. Hiyerarşide Rumeli kazaskeri Anadolu kazaskerinden önde gelirdi ve yükselirse şeyhülislâm olurdu.
Yürütme ve karar yetkisi olmayan fakat bütün hukuk literatürünü inceleyerek ortaya çıkan meseleler hakkında görüş bildiren müftüler de ilmiyedendi. Müftüler, belirli davalarda durumlarını sağlamlaştırmak için hukuk otoritelerine gerek duyan kadılar, memurlar veya özel kişilerin sorularına cevap olarak görüş hazırlarlardı ki, bu görüşe fetva denirdi. Zaten müftü de fetva veren demekti.

Kadılar resmen tayin edildiği halde, gerekli niteliklere sahip bir ilmiye mensubu, çevresi tarafından müftü olarak tanınırsa, bu mesleği sürdürebilirdi. Kanûnî döneminde müftüler de kadılar gibi teşkilâtlandırılmaya çalışılmıştı. Şeyhülislâmlık makamı bu teşkilâtlanma sonucunda ortaya çıkmış, İstanbul müftüsü Osmanlı Devleti'nin baş müftüsü yani şeyhülislâm olmuştu.

Ulemâ hiyerarşisinin en yüksek derecesi şeyhülislâmlık idi. Şeyhülislâm, dinî hükümleri resmî açıdan yorumlama hususunda en yetkili kişi olduğu gibi, bütün devlet adamlarının karar ve davranışlarının şer'îliği konusunda da görüş (fetva) verebilecek tek kişiydi. Osmanlı Devleti'nde her önemli iş için şeyhülislâmdan fetva alınmıştır. Padişaha görevden el çektirilmesi için de fetva mecburi idi.

Şeyhülislâm divan üyesi değildi. Protokoldeki sırası vezîriâzamla aynıydı. İlk dönemlerde 100 akçe yevmiye alan şeyhülislâmların ücreti, II. Bayezid devrinde gündelik 150'ye, Kanûnî zamanında ise önce 500'e, daha sonra da 600'e çıkarılmıştı.87

Üst kadrolarını gördüğümüz ilmiye zümresinin alt tabakaları da binlerce kişiden oluşuyordu. Genellikle ücretlerini vakıflardan alan ve muhtelif kuruluşlarda çalışan bu zümrenin sayısı ve aldıkları ücretler hakkında bir fikir edinmek için bazı rakamlar zikredebiliriz:88

XVI. yüzyılın ikinci yarısında kırk üç mescid ve camide bin iki yüz doksan sekiz kişi görev yapıyordu. İmamlar iki ila on beş akçe, müezzinler iki ila yedi akçe, hatipler iki ila otuz akçe arasında yevmiye alıyorlardı. Hâkimiyet alâmeti olmak üzere cuma günü hutbede hükümdarın adını zikretmesi açısından toplum içinde hatibin fonksiyonu önemliydi.

Her mektepte bir muallim görev yapar ve günde üç ila on akçe arasında ücret alırdı. Kalfa veya halife denilen yardımcısının yevmiyesi ise iki ila üç akçe arasında değişiyordu.

Nakşîlik, Bektaşîlik, Kadirîlik, Mevlevîlik gibi muhtelif tarikatlara ait olan ve devrin birer kültür evi niteliğini taşıyan tekke, zâviye veya hânikahlarda, büyük İslâm mutasavvıflarının düşünce ve inanış yollarını kendilerine mahsus usul ve uygulamalarla dervişlerine öğreten şeyhlere ise genellikle sekiz ila otuz akçe arasında yevmiye ödenirdi.89

Dârüşşifâlarda görev yapan tabiplerin ücreti ise günlük on beş ila otuz akçe arasında idi.

Diğer ulemâ sınıfı üyeleri günlük bir ila beş akçelik ücretle küçük çaplı dinî görevler üstlenirler, türbe ve mezarlıklara bakarlar, ölüler için dua okurlardı.

***

2. Yönetilenler Sınıfı: Reâyâ

Osmanlı Devleti'nde, askerî sınıf dışında kalan, dolayısıyla yönetime katılmayan, geçimini tarım ve sanayi alanında üretim yapmak ve ticaretle uğraşmak suretiyle temin eden ve devlete vergi veren kesim, toplumun ikinci sınıfını oluşturuyordu. Bu sınıfa raiyyet sınıfı veya reâyâ deniliyordu. Raiyyet bir hükümdarın gözetimi ve sorumluluğu altında bulunan halk anlamına geliyordu. Reâyâ ise raiyyet kelimesinin çoğulu olup yönetilenler anlamında kullanılıyordu.

Reâyâyı, daha önce de belirttiğimiz gibi, tâcirler (tüccâr) ve esnaf ile köylüler ve göçebeler şeklinde alt gruplara ayırmak mümkündür. Bunlar yerleşim yerlerine göre de tasnif edilebilir. Tüccâr ve esnâf genelde şehirlerde oturuyor, köylüler köylerinde çalışıyor, göçebeler ise yaylak ve kışlaklar arasında hayvancılık ile meşgul oluyorlardı. Bu bölümlenme, sosyal yapılanma yanında aynı zamanda ekonomik iş bölümünü de ifade ediyordu. Köylüler ve göçebeler, kırlarda ve köylerde tarım üretiminde bulunuyor, Esnaf ve tüccar ise kasaba ve şehirlerde toplumun ihtiyacı olan malları üretiyor ve bunların dağıtımıyla uğraşıyorlardı. Bu faaliyetleri sonucunda, kendi geçimlerini sağlıyor ve devletin işlevlerini yerine getirebilmesi ve kamu hizmetlerinin görülebilmesi için gerekli artı geliri elde ediyorlardı. Kasabalar ve şehirler genellikle hayrat sistemi sayesinde gerçekleştirilen imaret siteleri'nin yanyana gelmesiyle teşekkül etmiş; esnaf ve tüccar lonca sistemi'ne göre, köylüler ise çifthâne sistemi'ne göre örgütlendirilmişti.

A. Tüccâr ve Esnâf

Yönetici kadro dışında şehir halkını oluşturan reâyânın en önemli gruplarından birini, tâcirler (tüccar) teşkil ediyordu. Mahallî üretim ve ticaret esnaf tarafından yapıldığı halde, şehirler arası, bölgeler arası ve ülkeler arası ticaret tâcirlerin elindeydi.

Türk ve İslâm gelenekleri toplumda tüccara özel bir yer veriyordu. Devletin kontrolü açısından tarımla uğraşanlara ve zanaatkârlara nazaran daha serbesttiler. Küçük ticaret erbabı ve esnaftan farklı olan bu büyük iş adamları, bölgeler arası geniş çaplı ticaretten ve dışarıdan ithal edilen malların satışından kâr sağlardı. Toplumda, tüccâr sayesinde ülkede refahın arttığına, ucuzluğun yayıldığına, padişahın ününün bütün dünyaya yayıldığına ve ülkenin zenginleştiğine inanılıyordu.

Başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerin ihtiyacını yakın çevrelerinden karşılamak mümkün olmadığı için büyük tâcir ve toptancılar bu alanda önemli bir role sahiptiler; zorunlu tüketim maddelerinin alım, taşıma ve depolama işlerinin yüzde seksen veya doksanını ellerinde tutuyorlardı.

İstanbul'un et ve buğday ihtiyacının karşılanması, zaman zaman yasak maddeler arasına giren kahve ticareti, ham ve işlenmiş deri ithali, Venedik, Fransa veya İngiltere yünlülerinin, Çin ipeklilerinin, Hint veya Çin kokularının, Rusya kürklerinin, Doğu halılarının, değerli taşların alım satımı, bu alanlarda uzmanlaşmış büyük tâcirler tarafından bedestenlerde yapılıyordu.

Evliya Çelebi'ye göre, sırf İstanbul'daki büyük tüccar ve toptancılar grubu bütün çalışanlarıyla birlikte 15.160 kişiden oluşuyordu ve bunların 3.188 dükkânı, mağazası ve ambarı vardı.90

Uzak deniz ticareti daha çok yabancı gemiler tarafından gerçekleştirilirdi. Karadeniz ve Doğu Akdeniz ticareti ise Türklerin, Rumların, Yahudilerin ve hatta Ermenilerin elindeydi. Bunlar arasında Avrupalı tüccar da vardı. Müslüman tüccarın önemli bir kesimi kuzey İtalya'nın büyük ticaret merkezlerinde kendi ticaret örgütlerini kurmuşlardı.

Edirne'nin kumaş tüccarı, Avrupa ile ticarî ilişki içinde olup, Anadolu'da ve Dubrovnik'te dokunan kumaşları Avrupa'ya pazarlıyor, karşılığında oradan kumaş ithal ediyordu. Anadolu, Mısır, Yemen ve Uzakdoğu'dan aldıkları pamuğu Avrupa'nın her yerine satan tâcirler de vardı.

İstanbul tüccarı arasında askerî sınıf üyelerine de rastlanıyordu. Bunlar özellikle dış ticaretten önemli ölçüde kâr elde ediyorlardı. Bu kârın çok küçük bir dilimi vergi olarak devlet hazinesine giriyordu. Bu kârlarla tüccar küçük atölyelerde çalışan dokumacılara ham madde temin ediyor, dokunan kumaşları, Batı Avrupa ve Rusya'ya satıyorlardı. Tüccarın şu veya bu şekilde desteklediği yöneticiler, kendilerini destekleyenlere bazı önemli maddelerde tekel olma imkânı yaratıyorlar, loncaların kısa sürede üretemeyecekleri yünlü dokuma ve silâh işini bunlara havale ediyorlardı.91

Osmanlı şehir halkının bir diğer grubu da esnaftı. Esnaf sınıflar veya iş kolları demekti. Satılmakta olan malların devlet tarafından fiyatlarının tespit edildiği 1640 tarihli bir narh defterine göre ikiyüz yirmi beş adet değişik meslek sahibi, yani esnaf vardı: Kâğıtçı, ciltçi, terzi, kürkçü, kalaycı, telci, kılıççı, kalkancı, çadırcı, bıçakçı, iğneci, berber, vs.92 Küçük ticaret erbabından ve zanaatkârlardan oluşan esnaf, hem iş kollarıyla ilgili ham maddeyi işleyerek üretim yapıyor, hem de bunların satışıyla meşgul oluyorlardı. Askerî sınıf üyeleri ve yabancılar hariç, şehir halkının, tamamının sınıf sınıf loncalar halinde teşkilâtlanmış oldukları söylenebilir. Genelde bir loncanın üyeleri aynı dine mensup idiler, fakat Müslüman veya gayrimüslim üyeleri olan loncalar da vardı. Loncalar hiyerarşik bir yapıya sahipti. Mertebelenmenin aşağı derecelerinde çıraklar, kalfalar ve ustalar, daha üst seviyelerde ise şeyh, nakib, duâcı, çavuş, yiğitbaşı ve kethüdâ yer alıyordu.

Kethüdâ dışarıda loncayı temsil ediyor, hükümetle ilişkileri yürütüyordu. Kethüdânın yardımcısı olan yiğitbaşı genelde pazardan ham madde alarak ustalar arasında eşit biçimde dağıtmak, işlenen malın loncanın belirlediği ölçülere uyup uymadığını denetlemek ve bunları öbür loncalara ve dükkânlara dağıtmak gibi işlerden sorumluydu. Güçlü bir din duygusu içinde ahlâklılık, namusluluk, el açıklığı, özveri ve yardımlaşma ruhunu yaşatma temeli üzerine kurulmuş fütüvvet93 ve ahîlik94 geleneklerini devam ettiren bu lonca teşkilâtlarında şeyh daha çok ahlâkî ve dinî bir otorite idi. Çıraklık ve ustalık törenlerini yönetir, cezaların uygulanmasını sağlardı. Her loncada ayrıca mesleğin sırlarını çok iyi bilen, malların niteliği hakkında görüş bildiren, fiyatların tespitinde yardımcı olan ve anlaşmazlıkları çözümleyen bir veya iki uzman (ehl-i hibre) bulunuyordu. Üst seviyedeki bütün bu görevliler en tecrübeli ustalar arasından seçilir, bu seçim sonuçlarını kadılar sicillere geçirirlerdi. Ahlâkî yönden olduğu kadar meslekî açıdan da en ince noktalarına kadar belirlenmiş bir kaideler bütünlüğü içinde çalışan esnaf, XV ve XVI. yüzyıllarda bazı Avrupalı seyyahların da belirttiği gibi, mesleklerini dünya standartları ölçüsünde, üst seviyede icra ediyorlardı.95

Evliya Çelebi, XVII. yüzyılda İstanbul'da kırk bin üçyüz altmış beş dükkan, atölye ve imalathânede yüzyirmi altı bin dört yüz usta ve işçinin çalıştığını bildirmektedir ki, bu duruma göre her iş yerine üç dört kişi düşmekteydi.96 Ekonomik açıdan geçimlerini temin etmekten öte bir gayeleri olmayan esnafın bu şekilde örgütlenmesi hem kendi haklarının korunmasına hem de kalite ve fiyat kontrolü sayesinde tüketicinin korunmasına ve böylece toplum düzeninin istikrarlı bir şekilde devamına yardımcı oluyordu.

Osmanlı şehirlerinde, askerî sınıf mensupları ile tüccar ve esnaftan başka, ülke dışından gelen ve kendilerine aman verilen yani kendilerine memleketin sınırları dahilinde korunacaklarına dair taahhütte bulunulan resmî temsilciler, yabancı tâcirler veya gezginler,97 pek müsamaha gösterilmemesine rağmen köyden şehre göçen işsizler, nereden geldikleri pek belli olmayan ve esnaf örgütü içinde de yer almayan seyyar satıcılar, ulemâdan sayılmayan, fakat kendilerine irsî soyluluk tanınan seyyidler vardı.

Acaba bu zümre hangi seviye bir gelire sahipti? Ölenlerin miraslarının tespit edildiği ve bölüştürüldüğü Tereke Defterleri'ndeki verilere göre yapılan bir sınıflamaya göre Bursa şehri halkından yüzde seksen dördünün, 1467-1468 yıllarında, yıllık geliri onbin akçenin altındaydı. Geliri on bin ila yüz bin akçe arasında olanların oranı yüzde ondört civarındaydı. Yüz bin akçeden daha fazla gelire sahip olanlar ise, halkın ancak yüzde birinden biraz fazlasını teşkil ediyorlardı.98

Yirmi yıl sonra 1487-88 tarihli Tereke Defterleri'nden hareketle yapılan bir değerlendirmeye göre ise, dörtyüz iki kişiden üçyüz elli dokuzunun yani yaklaşık yüzde seksen sekizinin gelirinin on bin akçenin altında, yirmi yedi kişinin (%7) gelirinin onbin ile otuzbin arasında, beş kişininkinin (%1.2) ise otuz bin ile elli bin arasında, nihayet onbir kişinin (%3) gelirinin de elli binden daha yüksek olduğu anlaşılmaktadır. Yirmi yıl öncesine göre, halkın gelir seviyesi düşmüştür. Bu rakamlar bize ayrıca, askerî sınıf üyelerinin gelirlerine oranla şehirli reâyânın servetinin de, pek büyük olmadığını göstermektedir.99

B. Köylüler

Osmanlı ekonomisinin temeli tarıma dayalıydı, dolayısıyla nüfusun büyük bir bölümü köylerde yaşıyordu. Tımar beyleri; tapu sistemine göre tam, yarım veya daha az yer tasarruf eden çiftçi aileleri; mukataa ya da kesim denilen işletme biçimiyle yer işleyenler; mülk sahipleri; müsellemler, muaflar diye gruplandırabileceğimiz köylerde oturuyorlardı.

Osmanlı hukuku, temelde İslâm'a dayandığı için taşınır ve taşınmaz mallar üzerinde herkesin özel mülk sahibi olmasını kabul ediyordu. Bununla birlikte taşınır bütün mallar ile ev, dükkân, bağ ve bahçeler, Osmanlı öncesinde Anadolu'da mevcut Türk beylerinden ve diğer eski Müslüman devletlerden devralınmış mülk topraklar dışındaki bütün taşınmazların, özellikle tahıl tarımı yapılan bütün arazilerin çıplak mülkiyeti devlete ait sayılmış ve çiftlik denen birimlere ayrılarak köylü ailelerine dağıtılmıştı.

Belli kamu görevleri üstlenen ya da cebelü beslemek zorunda olan timar beyleri, genellikle gelirleri kendilerine dirlik olarak tahsis edilmiş köylerde oturuyorlardı. Bunlar arasında, dizdar, mülâzım, hizmetkâr gibi kale görevlilerine; şeyh, halife, fakih, baba, pîr unvanı taşıyan din görevlilerine; subaşı, divanbaşı, kethüdâ, serasker, çeribaşı, korucu gibi mahallî idarecilere rastlanmaktaydı.

Bu tür hizmet erbabı olan timar sahiplerinin yıllık geliri, beş bin akçenin altındaydı, genellikle bin ile dört bin akçe arasındaydı. Bazılarının kendi işledikleri çiftlikleri de vardı. Timar beyleri askeriyeden sayılan devlet görevlisi statüsüne sahip kişilerdi, bununla birlikte yaşayışlarının diğer köylülerden farklı olduğu sanılmamalıdır.100

Aslında "köylü, köylü babadan olup, resmî tahrirde deftere bu şekilde yazılan ve fiilen de köyde oturan kişi demekti".101 Asıl köylü grubunu, H. İnalcık'ın çifthâne sistemi diye adlandırdığı bir üretim sistemi içinde yer alan ve devletin kendilerine tahsis ettiği raiyyet çiftliklerini işleten köylü hânehalkları oluşturuyordu. Belli bir tapu rejimine göre, köylü aile birliklerine tahsis edilen bu çiftlikler, satılamaz, hibe ve vakfedilemez, fakat babadan oğula bir işletme olarak geçerdi. Köylü, kendi öküzü, sabanı ve tohumuyla bağımsız bir işletme ünitesi olarak toprağı kendisi işlerdi. Kanunların belirlediği yükümlülükler dışında hiçbir kimse kendisine hiçbir iş yaptırtamazdı. Bu bakımdan köylü hür ve bağımsızdı. Devlet onların bu haklarını garanti altına alıyordu. Aksi taktirde çiftlik işletilemez, dolayısıyla sipahi dirliği de gerçekleşemezdi. 102

H. İnalcık'ın "aile emeğine dayalı köylü çiftliği sistemi" diye de adlandırdığı çifthâne sistemine göre örgütlenmiş olan köy toplumunu, bu sistemin kurulmasında ve işletilmesinde önemli rol oynayan Osmanlı Tahrir Defterleri'ndeki veriler sayesinde tanıma ve tasvir etme imkanına sahip bulunuyoruz. Çifthâne sisteminin temelini, bir çift öküzle işlenebilecek bir toprak birimine tasarruf eden evli bir köylü aile (hâne) teşkil ediyordu. Tasarruf edilen bu toprak birimine çift ya da çiftlik deniliyordu. Roma ve Bizansta'da benzerleri bulunan103 Osmanlı çifthâne sistemi, hânehalkının emeği, bir çift öküzün gücü ve bu emek ve güçle işlenebilecek boyutlardaki tarım üretimi yapılan tarlalar üçlüsü arasındaki ilişkiler bütünlüğüne dayanıyordu. Küçük Asya ve Balkanlar'daki kuru tarım alanları mirî, yani çıplak mülkiyeti devlete âit topraklardı. Toprağın çıplak mülkiyetini elinde bulundurması devlete, tarım maliyesinin temelini oluşturan çifthâne birimlerinin parçalanmadan devam ettirilebilmesi ve toprağın kolayca denetlenmesi imkanı veriyordu. Çünkü, bu sistemde, köylü devletin toprakları üzerinde sürekli bir kiracı durumundaydı.104 Çiftçi ölünce çiftliğin tasarruf hakkı oğluna geçiyordu. Çiftliğin parçalanmaması için ölen kişinin oğulları babalarının toprağını ortak işleyip, vergilerini de ortak veriyorlardı. Erkek çocuk kalmamışsa, dul eşi (bîve), kızı, kardeşi, kısaca yakın hısımları toprağı işlemede öncelik hakkına sahipti. Sıra sonra ortak tasarrufta bulunan diğer kişilere, nihayet köydeki topraksız köylülere gelirdi.

Bulunduğu yöreye ve toprağın verimlilik durumuna göre, yüz ölçümü 70-150 dönümlük tam bir çiftlik işleten köylü, çift resmi ya da kulluk akçesi denen bir vergi ödüyordu.105 Yarım çiftlik işletenler çift resmi'nin yarısını, daha az yere tasarruf edenler ise medenî hallerine ve emek potansiyellerine göre vergilendirilirlerdi. Aslında, "gerek Bizanslılar gerekse Osmanlılar, bir ailenin tasarruf edebileceği en küçük toprak biriminin, zeugarion'un ya da çift'in yarısı olduğunu kabul ediyor ve buna voidion (boidion) veya nîm-çift diyorlardı.106 Yarım çiftlikten daha az toprak tasarruf eden köylüler fakir (Yunanca pezoz) ya da yoksul (Yunanca aktemones) sayılıyordu. Bir çiftlikten daha fazla yer tasarruf edenler de vardı ama, bunlar istisnâ idi; Osmanlı köylülerinin çoğunluğu, normal bir çiftlik yere tasarruf ediyorlardı.

Aslında Osmanlılarda köy toplumu tasarruf ettiği toprağın miktarına ve dolayısıyla ödediği vergiye göre gruplandırılıyordu: çift, nîm-çift, ekinli bennak, caba bennak ve mücerred. Çift statüsündekiler, tam çiftliğe tasarruf eden ve çift resmi ödeyebilenler; nîm-çift, yarım çiftliğe tasarruf eden ve yarım çift resmi ödeyebilenler; ekinli bennâk, yarım çiftlikten az olmakla birlikte bir ekinliğe tasarruf eden ve ekinli bennâk resmi ödeyebilen evli köylüler; caba bennâk, topraksız evli köylü resmi ödeyebilecek olanlar; mücerred, aileyle birlikte oturan ve bekar köylü resmi ödeyebilecek olan köylülerden ibaretti. Birim olarak çift resmi bir altın karşılığı olan yirmi iki gümüş akçe idi. Nîm-çift bunun yarısını öderdi.

Bennakler dokuz akçe, mücerredler ile toprak sahibi dul kadınlar ise altı akçe öderlerdi. Bu vergiler, köylünün toprak sahibine karşı yükümlü sayıldığı işgücü hizmetlerinin karşılığı olarak alınıyordu. Köylünün toprak sahibine karşı işgücü yükümlülüğü Roma ve Bizans İmparatorluklarında mevcuttu. Ancak köylü bu tür işleri angarya sayıyor ve tepki gösteriyorlardı. Osmanlılar bu tepkilerin ve suistimallerin önlenebilmesi için mümkün mertebe bu hizmetleri çift resmi sistemi çerçevesinde maktu vergilere dönüştürmeye çalışmıştı.107

Köylü, bu çift resmi dışında, ürettiği her türlü hububat, sebze, meyve, bal, hayvan. vb. her şeyden, bölgelerine göre kanunlarda belirlenmiş miktarlarda devlete vergi ödüyordu. Çiftliğinin bir kısmını üç seneye kadar uzayabilen dinlendirme süreleri dışında boş bırakıp işlemezse çift-bozan resmi ödemek zorundaydı.108

Tapulu arazi dışında, Osmanlı köyünde, bir de, mukataa veya kesim denilen bir usulle devletten yer kiralayan ve işleten bir grup vardı. Bunlar, bir sözleşme ile bir toprak parçasının ya da bir maden ocağının işletilmesini, veya köy ya da kasaba içindeki bir arsanın tasarruf hakkını, önceden belirlenen senelik bir ücret karşılığında kiralamakta ve istediği gibi ekip biçmekteydi; kiralanan bir vakıf arazisi ise kiracılar bu arazi üzerinde kendi özel mülkü olmak kaydıyla binalar inşa edebilmekte, hatta orayı ağaçlandırabilmekteydi. Bu ağaçlar da kiracının mülkü oluyordu. Ancak bu tür mukataalı yerler zamanla köylünün tam yerleştiği tapulu arazi haline gelmiştir. Nitekim Osmanlı öncesi eski rejimlerin kalıntısı olan mâlikâne-divanî sisteme göre bazı bölgelerde toprağın bazı haklarını mülk olarak elinde bulunduran mülk sahipleri de zaman içinde bu toprakların vakıflaşması veya timara dönüştürülmesi sonucunda, XV. yüzyıl sonlarıyla XVI. yüzyılın ilk yarısında ortadan kalkmışlardır.

Köyde yaşayan ve asıl işi çiftçilik olan bu halk, ulaşım imkânlarının kıt olduğu ve belli merkezler dışında şehirleşmenin pek görülmediği onbeş ilâ XVIII. yüzyıllarda toplum hayatını sürdürebilmeleri için birtakım ek işlerle de meşgul oluyorlardı. Gerçekten bunlar arasında, imam, şeyh, fakih ve kethüdâ gibi dinî ve idarî liderler dışında, terzi, çul dokuyucu, bakırcı, demirci, semerci, hallac gibi meslek sahipleri de yer alıyordu.

İlk ve orta çağlarda köylülük, sadece tarım üreticisi olarak değil, ekonomik açıdan potansiyel bir emek gücü olarak değerlendiriliyordu. Meselâ Osmanlılarda köle kökenli ortakçı kullar, tarımla uğraşmasalar bile kırkbeş ilâ altmış akçe vergi ödemek zorundaydılar. XV. yüzyıl sonlarında bu bir altına, ya da yetişkin bir erkeğin yıllık emek gücü karşılığı kazanabileceği gelirin yaklaşık yüzde onuna eşitti. Çift-hâne sistemi dışında kalanlar, yılda elli akçe şahsî vergi ödüyor, bu sebeple kendilerine ellici'ler, ya da "bir altın verenler" anlamına filorici'ler deniyordu.109

Onbeş ve XVI. yüzyıllarda, Osmanlı köylüleri arasında yer alan bir zümre de vergiden muaf olanlardı. Tahrir defterlerine muâfiye genel adıyla veya mesleklerini belirleyen isimlerle yazılmışlardı. Bunlar arasında, daha önce Seyfiyeyi anlatırken zikrettiğimiz yaya ve müsellemler dışında, kaleleri korumakla yükümlü olan ve kısmen tarımla da uğraşan hisarerleri, bunların yardımcılığını yapan kale mülâzımları, yine kalelerde görev yapan kürekçi, demirci, marangoz gibi ustalar, sayyâdân denilen kuşçular, küreci denilen madenciler, devlet adına pirinç eken çeltükçüler, geçitleri bekleyen derbendciler, köprücüler vardı. Bunlardan başka, zâviyedârlar, düşmüş (emekli) sipahiler; tek bir camide on kişilik gruplar halinde görev yapan cami mülâzımları, yani hatip, imam, hâfız ve şeyhler, cemâat-ı ulemâ yani ilim adamları kümesi denilen insanlar, özellikle şeyhler ve şeyhzâde denen şeyhoğulları ile sipahizâde denen beyoğulları da muaflar arasındaydı. Bunlar ya hiç vergi ödemiyor veya sadece bazı vergilerden muaf tutuluyorlardı.

C. Göçebeler (Konargöçerler)

Şehir ve köy toplumlarından farklı bir yapıya sahip olan göçebeler, Osmanlı kaynaklarında rastlanan daha doğru bir ifadeyle konar-göçerler veya yörükler merkezî hükümetin kontrolünden mümkün olduğu kadar bağımsız olmakla birlikte, yine de kendileri için düzenlenmiş kanunlar çerçevesinde bir hayat sürdürüyorlardı. Toplu gruplar hâlinde yaşayanları idârî ve mâlî açıdan teşkilatlandırılmış, kendileri için kaza ve sancak teşkilatları kurulmuştu110 Zaten Selçuklu ve Osmanlı fetih hareketlerine paralel olarak bu konar göçer aşiretlerin büyük bir kısmının yeni ülkelere iskân edildiğini ve böylece bu yörelerin Türkleştirildiğini biliyoruz. Anadolu ve Rumeli'de bugün hâlâ kurucuları olan aşiret ve boyların adlarını taşıyan köylerin varlığı bu durumu belgelemektedir.111

Konargöçerler, il ya da ulus adı altında topluluklar oluşturuyorlardı. Bunlar da aralarında boy veya aşiret, oymak veya cemaat, oba veya mahallelere ayrılıyorlardı. Türkler'de bey, Araplarda ise şeyh denilen boy beyi ve yardımcısı olan kethüdâlar, boyun devletle olan ilişkilerini düzenlerlerdi. Beyler, yetenekli kişiler arasından seçilir, devlet tarafından tasdik edildikten sonra kendilerine beylik beratı verilirdi.112 Bunlar genelde aynı ailelere mensuptular, dolayısıyla konargöçer teşekküllerin yöneticileri aristokrat bir grup oluşturuyorlardı113

Tahrir Defterlerine göre XV ilâ XVII. yüzyıllarda konar-göçer belli başlı ulusların coğrafî yayılış tablosunu çizmek mümkündür: Kara-ulus, Van gölünün güneyinde; Boz-ulus, Diyarbakır bölgesinde; Dulkadırlı ve Yeni İ1, Maraş ve Sivas arasında; Bozok, Kızılırmak ağzında; Uç Oklu114 ve Ramazanlı Toroslar'da yaşıyorlardı. Bunlar çok geniş alanlar üzerinde konar ve göçerlerdi. Meselâ toplam kırk bin kişilik bir grup oluşturan ve aşağı yukarı iki milyon küçük baş hayvan besleyen Boz-ulus Türkmenleri Mardin'in güneyinde kışlıyor ve bazan Gürcistan ve Irak'a kadar giderek Diyarbakır ve Erzurum bölgelerinde Anadolu platosu üzerinde yazlıyorlardı. Ancak XVII. yüzyıldan itibaren devletin aşiretleri iskân politikası sonucunda, uluslar parçalanmış ve çok daha geniş alanlara dağılarak yerleşmek zorunda kalmışlardı. Boz-ulus bu konuda da güzel bir örnek oluşturuyor. Boz-ulus'a bağlı boy ve oymakların 1600'den itibaren XIX. yüzyılın ortalarına kadar, Karaman, Akşehir, Kütahya,

Saruhan, Aydın, Kuşadası, hatta Rodos ve İstanköy'e kadar yayılarak yerleştikleri biliniyor. 115

Konargöçerlerin asıl işlevi hayvancılıktı. Şehirlerin et, yağ, yoğurt, tereyağ ve peynir ihtiyaçlarının çoğunu bunlar karşılardı. Kanunnâmeler çerçevesinde, genellikle devlete her iki koyun için bir akçe, üçyüz koyundan oluşan her bir sürü için beş akçe ağıl resmi öderlerdi. Ayrıca otlakların kullanılmasına karşılık kendilerinden kışlak ve yaylak resimleri de alınırdı. Kışları avcılık yapıyorlardı. Çok az miktarda tarımla da uğraşıyorlardı. Sefer yolları üzerinde bulunanlardan geçici askerî hizmete alınanlar olur, nakliye işlerinde kullanılırlardı.116 Bazı oymaklar da devlet için ok ve yay imal ederler ve vergilerini bu şekilde ödemiş olurlardı. Aşiretlerden ayrıca, yol ve kavşakların ve dağ geçitlerinin korunmasında, yol yapımı ve onarımında, köprü, kale ve liman yapımlarında ve kervanların korunmasında yararlanılırdı. Şehir ve deniz yakınlarında yaşayanlar donanma için malzeme sağlamak ve gemi yapımına yardım etmek zorundaydılar.117

Osmanlı yönetimi, konargöçerlerin yerleşmelerini sağlayacak tedbirler alıyorlardı. Zaten fethedilen ya da ilhak edilen bölgelerde konargöçerler, barışın sağlanmasından sonra, ya devlet zoruyla ya da bazan ekonomik baskı sonucu kendiliğinden, terkedilmiş köylere yerleşebiliyorlardı. Aynı konargöçer konfederasyonunun bazısı yerleşik hayata geçtiği halde diğerleri eski hayatlarına devam edebiliyorlardı. Meselâ Yeni-il yörükleri, Dulkadırlı, Bayındır, Avşar ve Harbendel aşiretlerini kapsıyordu. Bunların yaşadığı Yeni-il kazasında, yetmişbeş köy, yüzyirmi beş mezrea, yetmiş beş yaylak ve yurt ve doksan tane de konargöçer cemaat mevcuttu. Köylerde sürekli iskan vardı. Mezrealar ekilip biçiliyor, fakat oturulmuyordu, ya da henüz örgütsüz tek tük yerleşmeler sözkonusuydu. Yaylak ve yurtlar ise mevsimlik yerlerdi. Zamanla mezrealara iskan artmış ve buralar da köy haline gelmişti. Buna rağmen konargöçerlik olgusu Osmanlı ülkesinin bazı bölgelerinde yüzyıllar boyu geniş çapta devam etmiştir; öyle ki, meselâ İç Anadolu'da bugün mevcut köylerin en az üçte ikisi, tarım alanlarının da onda dokusu 1860'tan sonra kurulmuştur. Bunda devletin tapu dağıtarak tasarruf haklarını sağlama bağlaması rol oynamıştır.118

V. Osmanlı Toplumunda

Sosyal Hareketlilik

Bir toplumda sınıflararası geçişlere ve yeni statüler elde edilebilmesine, sosyal hareketlilik denir. Osmanlı dönemi dahil Türk toplumunda hiçbir zaman doğuştan ve birbirine geçişi kabul etmeyen bir sınıflar sistemi görülmemiştir. Türk toplumunda, Hindistan'daki kast sistemi de Ortaçağ Avrupası'ndaki sertler, asiller ve ruhban sınıfı ayrımı da hiçbir zaman mevcut olmamıştır.

Osmanlı yöneticileri genelde ayrı fonksiyonlara sahip zümrelerin bulundukları görevlerden ayrılmamalarını arzu ediyorlardı. Bununla birlikte, bu toplumda yönetilenler (reâyâ) ve yönetenler (askerî sınıf) ya da bunları oluşturan farklı zümreler arasında aşılmaz engeller yoktu. Raiyyet statüsünden askerîlik statüsüne geçmenin, ya da bulunduğu mevkide daha üst kademelere doğru yükselmenin üç şartı vardı: Bunlar devlete ve dine hizmet etmek ve Osmanlı âdâbını bilmekti. Devlete hizmet demek kişinin üstlenmiş olduğu devlet görevini en iyi şekilde yapması ve padişaha tam bir sadakatle bağlı olması demekti. Dine hizmet, Müslüman olmayı ve İslâmiyet'in yüksek ülkülerine sahip çıkmayı gerektiriyordu. Osmanlı âdâbını bilmek ise İslâm kültür geleneğini en iyi şekilde öğrenmek ve yaşamak, Osmanlı Türkçe'sinin inceliklerini kavramak, Osmanlı töre ve geleneklerine uygun bir hayat sürdürmekten ibaretti.119

Demek ki, yönetenler sınıfına geçebilmek veya mesleğinde yükselebilmek, eğitim-öğretim yoluyla mümkündü. Bunun da yolları vardı: Devşirilerek kul sistemi içine dahil olmak, Türk aileler yanında, acemi oğlanlar ocağında ve Enderun'da eğitim öğretimden geçmek suretiyle askerî sınıfa girilebilir ve genellikle seyfiye içinde en yüksek mevkilere gelinebilirdi. 1453-1566 yılları arasında görev yapan yirmi dört veziriâzamdan, ulemâ menşeli olan dördü hariç diğer yirmisi bu sistem içinde yetişmişlerdi,120 yani bunlar Hıristiyan reâyâ çocukları iken devşirilerek belli bir eğitim ve öğretimden geçirilmişler ve devletin en yüksek mevkiine kadar yükselmişlerdi.

Medrese sistemi içinde eğitim öğretim görmek suretiyle de askerî sınıfa geçilebilir ve toplumda en yüksek mevkilere yükselme imkânları elde edilebilirdi. İyi bir medrese öğrenimi görmüş, kabiliyetli ve liyâkat sahibi bir kişi, şansı da yâver giderse, adâlet, eğitim ve din teşkilâtları ile sivil bürokraside en üst makamlara gelebilirdi. Örnek olmak üzere, XVI. yüzyılda Osmanlıların en yüksek eğitim kurumlarından biri olan Fâtih Medresesi müderrisliğine yükselenlerin sosyal tabanına baktığımızda, bunların yüzde kırkyedisinin reâyâ kökenli olduğunu, yüzde otuz dokuzunun ulemâ ailelerinden, yüzde ondördünün ise diğer askerî zümrelerden geldiğini görüyoruz.

Seferlerde başarı göstererek timar sahibi olmak, ya da kalemiye sınıfının çalıştığı bir büroya kâtip olarak girmek de yükselmenin ilk basamaklarını teşkil ediyordu.

Avusturya elçisi O.G. de Busbecq'in 1555 yılında Kanûnî Sultan Süleyman'ın huzurundaki kalabalığı tasvir eden şu satırları Osmanlı toplumundaki sosyal hareketliliği açık bir tarzda sergilemektedir: "Biz huzurda iken büyük bir kalabalık vardı. Vilâyet beylerbeyilerinden birçoğu hediyelerle gelmişlerdi. Bütün hassa alayı, süvariler, sipahiler, gurebâlar, ulûfeciler, yeniçeriler burada idiler. Bu koca mecliste tek bir kişi yoktu ki hâiz olduğu mevkii ve rütbeyi kendi liyâkat ve cesaretine borçlu bulunmasın. Hiç kimse filânın neslinden, filân, falânın soyundan gelmiş olmak dolayısıyla, diğerlerinden yüksek bir mevkie çıkamaz. Herkesin vazife ve memuriyeti ne ise ona göre itibar edilir. Bundan dolayı, Türkler arasında merasimle üstünlük kavgası yoktur. Herkesin ifa ettiği vazifeye göre tayin edilmiş bir mevkii vardır. Herkese sultan bizzat memuriyet ve vazifesini tevcih eder. Bunu yaparken ne zenginliğe, ne anadan doğma, babadan gelme asâlete bakar, ne de boş ricalara, istirhamlara, ne tavsiyelere... Bir namzedin hâiz olabileceği nüfuz ve şöhreti hiç nazarı itibara almaz.

Yalnız liyâkatla dirayete bakar, seciye arar, fikrî kabiliyet, ve istidadı düşünür. İşte herkes istidat, kabiliyet ve bilgi, ahlâk ve seciyesine göre bir işe tayin edilir. Türkiye'de herkes kendi mevki ve istikbalinin bânisidir. En yüksek mevkilere çıkmış olanlar çoğu zaman çobanlıktan yetişmişlerdir. Bunlar böyle küçük yerlerden, aşağılardan gelmiş olmaktan utanmak şöyle dursun, bilakis bununla iftihar ederler. Ben ne idim. Çalışkanlığım, doğruluğum sayesinde ne oldum!. derler. Bugünkü mevki ve ikballerini ecdatlarına ne kadar az borçlu iseler, iftihar etmekte kendilerini o kadar haklı görürler. Türkler insanlarda meziyetin babadan oğula irs yoluyla intikal ettiğine, bir miras gibi elde edildiğine inanmazlar. Bunu kısmen Allah'ın bir ihsanı, kısmen de çalışmanın, zahmetin, gayretin bir mükâfatı telakki ederler. İşte bu suretle Osmanlı İmparatorluğunda şevket ve makam, idarî mevkiler, liyâkat ve maharetin mükâfatıdır. Namussuz, tembel, âtıl, bilgisiz olanlar hiçbir zaman yüksek mevkilere tırmanamazlar: Hakir ve zelil bir halde kalırlar. Osmanlıların neye teşebbüs ederlerse muvaffak olmalarının bütün dünyada hâkim bir ırk haline gelebilmelerinin, imparatorluğun hudutlarını boyuna genişletmelerinin sebebi hikmeti budur".121

VI. Hayrât Sistemi ve İmâret Siteleri

Ortçağ İslâm toplumlarında, özellikle de Müslüman Türk toplumlarında bugünkü modern devletlerin topluma sunmak zorunda olduğu hizmetlerin neredeyse tamamının vakıf kurumu yoluyla gerçekleştirildiği bilinmektedir. Vakıf, herhangi bir kişinin mülkiyetine sâhip olduğu menkûl ve gayrimenkûl mallarından bir kısmını, Allah'ın rızâsını kazanma niyetiyle, halkın her hangi bir ihtiyacını gidermek üzere dînî, hayrî ve içtimâî bir gâyeye müebbeden tahsîs etmesi eylemiyle ortaya çıkar. Bu eylemin arkasında her hangi bir mecbûriyet veya zorlama değil, fakat insanlığa karşı ferdî sorumluluk hissi, vicdânî bir hizmet duygusu, diğer bir ifâdeyle iyilik, şefkat, yardımlaşma, dayanışma, öteki'ni yâni başka bir insanı veya başka bir canlıyı maddî ve mânevî açıdan huzura kavuşturma yolunda haz duyma ve benzeri kültür değerleri ve bu değerleri kendisine ilke edinmiş kişinin hür irâdesi yatar.

Vakıflar konusunda şimdiye kadar hem Türkiye'de hem de başka ülkelerde birçok araştırma yapılmıştır.122 Klasik Osmanlı dönemi ile ilgili vakıf araştırmalarının genel bir değerlendirmesi yapıldığı zaman, bu dönem Türk kültürüne, bir bakıma vakıf kültürü adı verilebilir. Osmanlılarda menkul ve gayrimenkul malvarlıklarının üçte biri vakıftı. Vakıf, eğitim-öğretimden sanata, sosyal dayanışmadan şehirciliğe, ulaşımdan ilmî çalışmalara kadar toplumun ve kültürün bütün alanlarına damgasını vurmuştu. Vakıf kurumu, bu gücünü hayrat sistemi'nden alıyordu. Vakıf kurumu hakkında şimdiye kadar birçok araştırma yapılmış olmasına rağmen, kurumun kuruluş ve gelişme dinamiğini teşkil eden bu hayrat sistemi ancak son zamanlarda dikkat çekmiştir.123 Türkiye'de, sosyal bilimlerin diğer alanlarında olduğu gibi, vakıf konusunda da, ilk metodolojik yaklaşım tarzlarını ortaya koyan bilim adamı, merhum Fuad Köprülü olmuştur. O, daha 1938 yılında, vakıf müessesesinin sadece hukukî cephesi incelenerek anlaşılamayacağını, dolayısıyla onun küllî tarih anlayışıyla tarihî bir perspektif içinde incelenmesi gerektiğini, vakıfla ilgili belgeler bu nazarla sorgulanıp değerlendirildiğinde toplum ve kültür tarihinin birçok yönünün de açıklığa kavuşturulabiliceğini örnekleriyle göstermişti.124 Aynı dönemlerde Ö. L. Barkan, diğer araştırmaları yanında vakıf konusuna da eğilmiş, vakıflar tarihiyle ilgili kaynaklar üzerinde durmuş ve vakıf müessesesini-özellikle iktisat tarihi ve şehircilik tarihi açısından-inceleyerek yeni ufuklar açıcı örnek olabilecek araştırmalar yayınlamıştı.125 Onun şehirlerin oluşumu ve gelişmesinde rol oynadığını göstermeye çalıştığı vakıf imaret siteleri diğer adıyla külliyeler hakkında yazdığı makale, vakfın asıl mahiyetini anlamak açısından çok önemlidir.126

Şehirlerin kuruluş ve gelişmesinde olduğu kadar ülkenin sosyal ve ekonomik hayatında da, önemli rol oynayan bu imaret siteleri, genellikle bir cami etrafında kümelenmiş yapılar bütünlüğünden oluşuyordu. Bunlar arasında, mektep ve medrese gibi eğitim öğretim kurumları, sitede kamu görevi görenlerin, talebelerin, fakirlerin ve yolcuların karşılıksız yemek yediği aşevi, misafir yurdu (tâbhane), hastahâne (tîmarhâne, dârüşşifa), hamam ve kârvansaray... gibi din, kültür ve sosyal yardım kurumları; bu sitenin kalabalık memur ve hizmetlilerinin barınacağı ikametgâhlar, su yolu, kanalizasyon... gibi medenî (beledî) kuruluşlar vardı. Ayrıca bu imaret sitesine devamlı bir gelir sağlamak maksadıyla inşa edilmiş ve her biri bir sınıf san'at ve ticaret erbabına tahsis edilmiş olan han ve çarşı, îmalâthane ve ticarethâne gibi işyerleri ile kuşatılmıştı. Bu şekilde teşekkül eden imaret sitesi, genellikle yeni kurulacak olan bir şehrin veya eski bir şehrin yeni bir semtinin çekirdeğini teşkil ediyordu.127

Bu araştırmasında Barkan, özellikle vakıf imaret siteleri konusunda vakıf olgusunun özünü yakalamış ve vakıf yoluyla gerçekleştirilen bu şehirleşme ve kamu hizmetleri mekanizmasının "imaret sistemi" adı altında incelenebileceğini belirtmiştir. Gerçekten vakıflar yoluyla ve külliyeler etrafında teşekkül eden bu yapılanmanın, imaret sistemi adı altında incelenebileceği düşünülebilir. Bununla birlikte, vakıf olgusunu bütüncü bir yaklaşımla çözmeye çalışırsak; bu çok kapsamlı ve karmaşık olgunun imaret sistemi ile açıklanmasının mümkün olamayacağı da açıkça görülür. Gerçekten vakfın en görkemli bir biçimde tezahür ettiği alanlardan birisi imaret siteleridir. Amma, bu sitelerin dışında ve ötesinde vakıflar yoluyla ilk anda insanın aklına gelmeyecek cinsten maddî ve manevî hizmetler sunulabilmiş olduğunu da herkes bilir ve zaten Barkan'ın diğer çalışmalarında da bu husus görülebilmektedir. Öyleyse, vakıf olgusunu bütünlüğü içinde anlamlandırabilecek başka bir sistem aramamız gerekir ki, kanaatime göre bu sistem, hayrât sistemi olabilir. Osmanlı dönemine âit vakıflarla ilgili vesika koleksiyonlarında ve başta tarih literatürü olmak üzere diğer eserlerde, Türklerin hayrât kavramını bilinçli bir şekilde kullandıkları ve bunu devletin ve toplumun bir sistem olarak işlettikleri rahatça gözlenebilmektedir. Hattâ, hayrât ruhunun Osmanlı ülkesinde toplumsal bir ruh hâline gelmiş olduğu bile söylenebilir. Türk vakıflarının, özellikle İslâmî dönem Türk vakıflarının tamamının, hem dinî ve felsefî temelini ve hem de uygulama biçimini açıklayabilecek olan bu sistemin, Türk halkının bazı davranışları üzerindeki yansımalarını bugün bile görmek mümkündür.

Hayrât sistemi, iyi anlaşıldığında, verilen örneklerin ışığında, ülkenin ve toplumun bütünü tahayyül edildiği zaman, vakıf müessesesinin Osmanlı Devleti'nde uygulanışının geneli hakkında da genel bir fikir sahibi olunabilir. Hayrat sistemi, Türk medeniyetinin mayasını oluşturur. Söz konusu sistemin felsefî temellerini, Türk filozofu Farabî'nin daha onuncu yüzyılın kırklı yıllarında yazmış olduğu Medînetü'l-fâdıla (erdemli, ideal toplum) adlı meşhur eserinde bulmak mümkündür.128

Farabî'ye göre, insan tek başına kendini sürdüremez ve mükemmelleşemez. Yaratılışın gayesi olan mükemmelliğe "ancak birbiriyle yardımlaşan birçok insanın bir araya gelmesiyle" ulaşılabilir. Gerçek mutluluk vasıtası olan hususlarda yardımlaşmayı amaçlayan bir şehir, erdemli, mükemmel bir şehir'dir (madîna fâdıla), mutluluğu elde etmek için üyeleri birbirlerine yardım eden toplum erdemli, mükemmel bir toplum'dur. Ülkenin mutluluğu gayesiyle şehirleri birbirlerine yardım eden bir millet, erdemli, mükemmel bir millet'dir. Aynı şekilde erdemli, mükemmel, evrensel devlet de, ancak içinde bulundurduğu bütün milletleri mutluluğa eriştirmek için birbirlerine yardım ettikleri zaman ortaya çıkar.129

XVI. yüzyıl Osmanlı düşünürü Kınalızâde Ali Çelebi, Farâbî'nin tasarladığı bu erdemli ve mutlu site'nin Kanunî Sultan Süleyman zamanında gerçekleştirildiğini ifâde ediyor.130 Bunlar, Barkan'ın imaret siteleri diye adlandırdığı sitelerdir. Gerçekten söz konusu dönemde, böyle bir mutlu sitede yaşama hedefine yaklaşıldığı söylenebilir... Bunun arkasında yatan faktör de, o dönemin üçüncü sektörü diye tanımlayabileceğimiz vakıflar'dır; daha doğrusu vakfın arkasında yatan hayrât sistemidir.

İşte, bugün dünyanın yakalamaya çalıştığı bu irâdeyi İslamî dönem Türk tarihinde harekete geçiren kıymet hükmü, "herkesin ve (her milletin) yöneldiği bir yönü ve yöntemi vardır. Siz hayrât (sosyal ve hayrî işler, iyilikler) yapmaya koşun, bu hususta birbirinizle yarış edin..." âyeti131 idi. Hayrât, Türk kültüründe, insanı dayanışma ruhu içinde iki dünya saadetine kavuşturan her türlü davranış ve eser olarak yorumlanmıştı. Bu bir sevgi işiydi. Sadece maddî destekler değil, güzel bir söz, hattâ güler yüz bile iyilikler kategorisinde sayılmıştı. Yalnız insanı değil her canlıyı sevmenin, bu tür davranışlarla gönül almaya, insanları mutlu kılmaya çalışmanın ibâdet olduğuna inanılıyodu. Kutadgu Bilig'de Yusuf Has Hâcib, "...Sen herkesten iyi ol ve hep iyilik yapmaya çalış" diyordu.132

Öyleyse İslâm vakfını, Müslüman toplumlarda, İslâm'ın kültür sistemi unsurlarından birinin, bu toplumlara mensup bir kişiyi harekete geçirerek, onun şahsî mallarından bir kısmını kamu hizmeti görecek kuruluşlara dönüştürmesi eylemi olarak tanımlamamız mümkündür. Bu eylemin, diğer bir ifâdeyle değerlerin somutlaşarak kurumsallaşması olgusunun bir ürünü olan vakıf, İslâm toplumlarının bazı dönemlerinde, ekonomik, sosyal ve kültürel hayatın her cephesinde kendisini hissettiren bir yapıya kavuşmuştur.

İslâm vakfının iki önemli unsuru vardır: Doğrudan hizmet sunan vakıf binâ ve kuruluşlara hayrât; bu kuruluşların ebedî olarak yaşaması ve topluma hizmet sunabilmesi için vakfedilen gelir kaynaklarına ise akarât denilir. Vakfın bu iki unsurunu tasvir eden ve gelir kaynaklarının nasıl işletileceğine ve hedeflenen hizmetlerin nasıl gerçekleştirileceğine dâir ilkelerin belirlendiği vakfiye denen belgelerde, Türk vakıf kurucularının insan ve dünya anlayışlarını, ve vakıf kurma gerekçelerini açıklamamıza yarayacak son derece zengin veriler bulunmaktadır.

Bu veriler bize vakıf müessesesine hayat veren kültür sistemi unsurlarını tespit imkanı sağlamaktadır. Türk vakıflarının vakfiyeleri'nde genellikle, Kur'an'ın "hakikaten insan için kendi çalıştığından başkası yoktur"133 âyetine ve İslâm Peygamberi'nin "bir kimse ölü araziyi ihyâ ederse ona mâlik olur" hadîsine atıfta bulunulmakta, vakfedilen mal varlığının vakıf kurucularının kendi
emekleri mahsûlü hâlis malları olduğu ısrarla beyan edilmekte; böylece insanın ferdî sorumluluğunun, emeğinin ve çalışmasının önemi ve değeri vurgulanmaktadır.

Ondan sonra da alın teriyle kazanılan bu mal varlığından bir kısmının veya tamamının diğer insanların ihtiyaçlarını gidermek üzere vakfedilmiş olması olgusu, genellikle yardımlaşmayı ve sosyal dayanışmayı teşvik eden âyetlerde ifâdesini bulan bazı kavramlara atıfta bulunularak açıklanmaya çalışılmaktadır.

Bunlar arasında hayrât134 kavramı son derece önemlidir. Kökeni arapça olan hayır ve onun çoğulu hayrât kelimeleri, Osmanlı literatüründe en çok kullanılan kelimelerden biridir. İyilik, in'am, ihsan, menfaat, uğur, saadet mânâlarına gelen hayır kelimesi Türkçe'de çok geniş bir kullanım alanına sâhiptir. Deyimlere ve atasözlerine geçmiştir. Sabah ve akşam vakti karşılaşılan insana "hayırlı sabahlar" veya "hayırlı akşamlar" dilenir. Yeni bir şeye sâhip olan kişiye, onu iyi günlerde kullanması dileğini ifâde etmek için "hayrını gör" denir. Görülen bir rüya veya beklenmedik bir olay "hayra yorulur". Din ve insanlık açısından övünülecek bir davranışta bulunursanız, "hayır işlemiş" olursunuz.135 Diğer taraftan, "hayır dile komşuna hayır gele başına"136 ilkesi, Türk toplumunda sosyal ilişkileri yönlendiren Türk insanseverlik anlayışının atasözü hâline gelmiş en önemli düsturlarından birisidir.

Gerçekten, Türkler kendilerini, genellikle kurmuş oldukların vakıfların vakfiyelerinde zikrettikleri "... bir topluluk vardır (ki), onlar Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, Hayrât'ta, yâni hayrî ve sosyal işlerde birbirleriyle yarış yaparlar, işte onlar kurtuluşa erenlerdir"137 âyetinde tarif edilen topluluk olarak görmüşler ve yine Türk vakfiyelerinde sıkça zikredilen "Herkesin ve (her milletin) yöneldiği bir yönü ve yöntemi vardır. Siz hayrât yapmaya koşun, bu hususta birbirinizle yarış edin..."138 meâlindeki Kur'an âyetini kendilerine ortak bir davranış modeli hâline getirmişler ve bu sayede yeni bir kültür hareketine girişmişlerdir.

Yapılan hesaplara göre, sancak denilen üçyüz idarî biriminden her birisinde takriben bine yakın vakıf bulunan Osmanlı Devleti'nde vakıfların genel bütçesi, devlet bütçesinin üçte birine ulaşmaktaydı. Demek oluyor ki, yukarıda belirttiğimiz kıymet hükümlerini benimseyen kişiler, hiçbir zorlama karşısında kalmaksızın kendi istekleriyle, kendi öz mallarından, devlet bütçesinin üçte biri kadar bir geliri kamu hizmetlerine aktarabilmekteydiler.

Gerçekten bu müessese sayesinde, Türk dünyasının her yöresinde, binlerce şahsiyet kendi öz mallarını cemiyetin diğer fertleri yararına hizmet sunacak hayrât kurmak sûretiyle şefkat prensibini müşahhaslaştırmışlardı. Meşru yollarla, çalışarak mülk edinmiş, fakat ihtiyaçlarından fazlasını kamu hizmetlerine aktararak sosyal adâleti gerçekleştirmişlerdi. Böylece, kardeşlik ve dayanışma prensipleri uygulama alanına girebilmişti. Üstelik, dil, din ve ırk ayırımı gözetmeksizin herkese hizmet sunan vakıf müessesesi, böylece hoşgörünün de timsâli olabilmişti.

Toplumun her kesiminde, diğer bir ifâdeyle kültürün her kademesinde müessir olduğunu gördüğümüz vakıf müessesesi sayesinde, şahsî servetler, sayısız Türk köy ve şehrinde Müslümanların dînî, sosyal, kültürel ve hattâ siyâsî merkezleri olarak tezâhür eden câmiler hâline gelmişti.

Bu servetler, bâzı câmilerin çevresinde, yukarıda da belirttiğimiz gibi, medrese, imâret, çeşme, sebil, kütüphâne, hastahâne ve bunun gibi diğer kuruluşlara dönüşmüş, böylece imâret siteleri (külliyeler) oluşmuştu. Binâlar ve hizmetler kompleksi, sosyal teşkilâtlar bütünlüğü olarak külliyeler... Semerkant'da Uluğ Bey'in Registan Külliyesi'nden139 Edirne'deki Selimiye Külliyesi'ne ve oradan Bosna-Hersek'te Saraybosna'daki Gazi Hüsrev Bey Külliyesi'ne140 kadar Türk Dünyası'nın her tarafına yayılmış yüzlerce eser... Kaşgar'da Yakub Han, Bursa'da Yeşil, İstanbul'da Fâtih veya Süleymâniye oluvermişti. Bu, Türk dünyasını kuşatan bir medeniyet hareketiydi.

Bu davranış modelini, daha işin başında Osmanlı Devleti'nin kurucuları, kendi şahıslarında yaşamış ve uygulamaya koymuşlardı. İlk Osmanlı tarihçilerinden Aşıkpaşazâde'ye göre, Osmanlı Devleti'nin kurucuları ve yöneticileri "...yoksul doyurucu sofra sâhipleri" idi. "Dünya halkına nimetler yedirirler" idi".141 Yine ona göre, devlet yöneticisinin vazifesi, elde ettiği birikimleri toplumun hizmetine sunmak; böylece halkını karnı tok, adâlet, güvenlik ve huzur içinde yaşatmaktı. O, servetin anlamını ve değerini "mal odur ki hayra sarfoluna"142 diye anlatıyordu. Diğer bir ilk dönem Osmanlı tarihçisi Tursun Bey'e göre de, "üstün bir izzet ve şerefe mazhar " kılınan143 insan, tabiatı gereği içtimaî bir varlıktı. Toplu hâlde yaşamak zorundadır. Tursun Bey insanların toplu hâlde yaşaması olgusunu, kendi ifâdesiyle, bu olguya "temeddün dirler ki, örfümüzce ana şehr ve köy ve oba dinilür"144 diye tanımlamaktadır. O'na göre, insan toplu hâlde yaşamayı yaratılışı gereği ister, "nasıl istemeye ki yardımlaşmak içün biribirine muhtâcdur". Ve bu yardımlaşma işi ancak bir araya toplanmakla olur.145 Tursun Bey, siyaseti, toplumda her insanın yardımlaşma konusunda hangi işi yapmakla mükellef ise onunla meşgul olmasını sağlayacak tedbirlerin alınması olarak tanımlamaktadır.146

Ahmedî'nin ifadesine göre, Orhan Gazi "Mescid ü mihrâb bünyad" eylemiş, "bunca dâr-ı hayr âbâd" eylemiştir,147 yani hayır evi kurmuştur. Ona göre I. Murad da darülhayr (hayır evi) kurucusudur.148

Şükrullah'ın tespitleri de aynıdır: Çelebi Mehmed, "...Bursa başkentine gelip, ataları dedeleri gibi darülhayır yapılmasını buyurdu. Yaptılar. Hem cami, hem hankah, hem de yoksullar evidir. Daha güzeli ve daha tatlısı olmıyan türlü yemekleri büyüğe küçüğe eriştirirlerdi. Darülhayır'ın karşısında medrese buyurdu, yaptılar. Din bilgilerinden ve gayrı bilgilerden hiçbiri yoktur ki öğrenciler ol medresede öğrenmesinler. Müderris, muid, öğrenci ve daha başka hizmetçiler için yetecek kadar (akça) tayin buyurdu. İki darülhayırın arasında bir kubbe yapılmasını buyurdu: Kendileri dinlenmek için".149

Şükrullah'a göre, insanlar Sultan I. Murad'ın "ülkeler bezeyen kutlu çadırının gölgesinde rahatlık ve korkusuzluk buldular. Bu dindar padişahın uğurlu çağında yapılan hayrât; savaşlar; kafir ellerinin alınması; dinsizlerden kalelerin ele geçirilmesi; medreselerin, mescitlerin, hankâhların, câmilerin, minberlerin, taştan köprülerin, kervansarayların ve başka hayır yerlerinin yapılması; bilginlerin uluğlanıp yetiştirilmesi... hiçbir çağda görülmemiştir". 150

Âşıkpaşazâde Osmanlı padişahlarının hasletlerini anlatırken, yine onların hayrât kuruculuğu üzeinde ısrarla durmaktadır.151 İşte temeli bu hayrât ile atılan Osmanlı şehirlerinin gelişmesi de yine hayrât sayesinde gerçekleşmiştir. Bu şehirlerin gelişmesinde Farabî'nin ve Tursun Bey'in ifâde ettiği felsefenin uygulanışı gözlenmekteydi. Bütün Osmanlı şehirleri bu felsefeyle inşa olunuyordu.152 Gerçekten bu dönemde, hayrât, Tanrı ve insan sevgisinden kaynaklanan, insanı dayanışma ruhu içinde iki dünya saadetine kavuşturan her türlü davranış ve eser olarak algılanmış ve uygulanmıştı. Bu eserlerin en gelişmiş biçimini, yukarıda belirttiğim hayrât hizmetlerinin tamamını bünyesinde bütünleştiren ve klasik Osmanlı döneminde zirvesine ulaşan imâret siteleri (külliyeler) teşkil etmekteydi.

Klasik Osmanlı dönemi Türk toplumunun sosyal psikolojisi tahlil edildiğinde, bu toplumu oluşturan insanların Külliye'yi, iman, düşünce ve eylem dengesi üzerine kurulmuş bir kültür ürünü olarak algıladıklarını görüyoruz. Zira onlara göre, her şeyin temeli, ferdin şahsî sorumluluğuna ve hür irâdesine dayanıyordu. Her insan bütün insanlığın meselelerini kendi meselesi gibi hissetmeli, bunun için gücü nispetinde çalışıp üretmeli ve kendi ihtiyacından fazlasını kendi hür irâdesiyle diğer insanların ihtiyaçlarını gidermek, sıkıntılarını çözmek için harcamalıydı. Bunun en iyi yolu da Müslüman Türk şehrinin hücresini oluşturan bir imaret sitesi (külliye) inşâ etmekti. Öyleyse, klasik Osmanlı dönemi Türk şehrini, dolayısıyla Türk kültürünü çözümlemek ve anlamak, şehrin dokusunun hücresini oluşturan ve vakıf sistemine dayanan imaret sitesi (külliyye) 'nin çözümlenmesine ve anlaşılmasına bağlı demektir.

Bu sebeple ben şimdi burada, bir örnek sunmak üzere, hayrât düşüncesi ve uygulamasıyla, Türk fethi sonrasında İstanbul'un nasıl îmâr ve ihyâ edilerek o çağlarda Fârâbî'nin tasarladığı medîne-i Fâdıla örneğinde kurulan imâret siteleri'nin oluşturulmasıyla, Türk toplumunun sosyo-kültürel açıdan bütünleşmesinin sağlandığı bir huzur şehrine dönüştürüldüğünü açıklamayı deneyeceğim. Bunun için de daha önce çizmiş olduğum bir tipolojiyi kullanacağım.153

Fetih'ten sonra kurmaylarıyla görüşen Fâtih Sultan Mehmed, İstanbul'un îmâr edilmesini; hangi ırk ve dinden olursa olsun şehirden kaçanların geri getirilmesini, hattâ ülkenin diğer bölgelerinden de buraya nüfus aktarılmasını ve bunlar için bir takım teşvik tedbirleri alınmasını kararlaştırıyor. Bu insanların önemli bir takım ihtiyaçlarının bir an önce karşılanabilmesi gayesiyle altyapı çalışmalarına hız veriyor ve bu çerçevede kendi vakfı, diğer bir ifâdeyle hayrâtı olan Fâtih İmaret Sitesi (Fâtih Külliyesi)'nin inşâsına başlıyor.

Bu sitenin hukûkî belgesini teşkil eden vakfiyesinde Fâtih, İstanbul'un îmârı ile ilgili düşüncesini şöyle dile getiriyor: "Hüner bir şehir bünyâd itmekdür/Reâyâ kalbin âbâd itmekdür". Bu beyit, mârifet, asıl iş, beceriklilik, bir şehrin temelini atmak, bir şehir kurmak; böylece de halkın kalbini şenlendirerek hoşnut etmek ve ebedî kılmaktır anlamına gelmektedir. İlk hücresini oluşturan Fâtih Külliyesi154 ile temeli atılan yeni İstanbul'da bundan böyle imaret siteleri birbirini takip edecek ve şehir günden güne mükemmelleşecektir.

Bir bütünü tanımak için, onu oluşturan benzer hücrelerden birini tahlil etmek her hâlde yerinde bir hareket olur. Öyleyse, Müslüman Türk şehri için öncelikle imaret sitesini (külliyeyi) tanımak gerekir. Sosyal teşkilâtlar bütünlüğü olarak tanımlayabileceğimiz Osmanlı imaret siteleri üç ana bölümden oluşmaktaydı.

İlk bölüm mâbet ve her seviyede eğitim öğretim kurumu ile sağlık kuruluşlarından, misâfirhanelerden, çeşme, sebil ve şadırvanlardan, bahçeler, türbeler ve mezarlıklardan, imâret (aşevi) ve benzeri hizmet yapılarından müteşekkildi. Bu birimlerin hepsine birden, yukarıda da belirttiğimiz gibi, hayrât deniliyordu.

Külliyenin ikinci bölümü, dükkân, han, hamam, çarşı ve bedesten gibi iş yerlerinden meydana gelmişti. Bu tür ticârethaneler ve îmâlâthaneler birinci bölümdeki hizmet kuruluşlarına gelir temin ettikleri için akarât diye adlandırılıyorlardı. İmaret sitesi'nin üçüncü bölümünü ise öncekilerin dış çevresinde yer alan meskenler teşkil ediyordu.

A.Toynbee, Tarihte Şehirler adlı kitabında, "bütün şehirler, ya da daha doğrusu makinanın hükmettiği modern devir öncesi bütün şehirler, az çok mukaddes şehirler idi. Bana öyle geliyor ki din, insan tabiatında yer alan ayırıcı bir unsurdur, ve hiç şüphe yoktur ki, XVIII. yüzyıl sonuna kadar her şehir diğer cepheleriyle birleşen dinî bir cepheye sahipti. Sanayî Devrimi'nden önce, hiçbir yerde, hiçbir şehir, münhasıran siyâsî bir şehir, ya da askerî bir şehir, veya dinî bir şehir olmamıştır. Şehirler birbirlerinden ayrılıyorlardı, çünkü bu faaliyetlerden bir çoğu, bunun için diğerlerini saf dışı bırakmaksızın oraya hükmediyorlardı" 155 diyor.

Müslüman Türk şehri de bu değerlendirmenin dışında değildi. İmaret Sitesi (Külliye), özellikle klasik Osmanlı asırlarında, Müslüman Türklerin inancına göre, daha öncede belirttiğim gibi iman, düşünce ve eylem dengesi üzerine kurulmuş bir kültür ürünüydü. Bu insanlara göre, her şeyin temeli, ferdin şahsî sorumluluğuna ve hür irâdesine dayanıyordu. Her insan bütün insanlığın meselelerini kendi meselesi gibi hissetmeli, bunun için gücü nispetinde çalışıp üretmeli ve kendi ihtiyacından fazlasını kendi hür irâdesiyle diğer insanların ihtiyaçlarını gidermek, sıkıntılarını çözmek için harcamalıydı. Müslüman Türk şehrinin hücresini oluşturan bir imaret sitesi (külliye) inşâ etmek, böyle bir düşünce ve eylemi gerektiriyordu.

İnsanların yaratıcılarıyla diyaloga girebilmeleri ve îmanları gereği ibâdetlerini yapabilmeleri için imaret siteleri'nin merkezine câmi konulmuştu. İnsanın kendini aşarak mükemmelleşmesinin yolu buradan geçiyordu. Câmiler aynı zamanda mânevî etkileşim ve bilgi iletişim merkezleriydi. Halka açılan konferans salonları işlevini icrâ ediyorlardı. İnsanların davranışlarına yön veren değerler herkese burada öğretiliyordu.

Bu değer ve bilgilerin ilk kaynağı, şüphesiz vahiy ve sünnetti. Âncak bunların yorumlanarak güncelleştirilmesi, gözlem ve akla dayanıyordu. İşte bu yolla değerlerin ve bilginin kazanılması ve öğrenilmesi, câmiin etrafına yerleştirilmiş mektep, medrese, dârülhadis, dârülkurrâ ve zâviyelerde gerçekleştiriliyordu.

Eğitim öğretim parasızdı. Mektebin muallimleri müşfik ve halîm olmak, tâlim ve terbiye usûllerini bilmek zorundaydılar. Medreseler, öğretim elemanı olan müderrisin kıdemine ve bilgi birikimine göre mertebelendirilmişti. Her aşamada daha üst seviyede dersler okutuluyordu. Bu müesseselerde sınıf değil ders geçme sistemi vardı. Müderrisler taşradaki medreselerde tecrübe kazandıktan ve olgunlaştıktan sonra İstanbul medreselerinde görev alabiliyorlardı. Zaten hepsinin, vakfiyelere göre, faziletli, ilim ve irfanla ma'ruf, aklî fenlerde ve naklî ilimlerde seçkin, aslî ve fer'î ilimlerde akranlarından üstün ve sevimli olmaları gerekiyordu.

Zâviyelerdeki eğitim öğretim ise tasavvuf ağırlıklı idi. Her zâviyenin başında bir şeyh bulunuyor ve müritlerin terbiyesiyle meşgul oluyorlardı. Âyrıca zâviyelere yakın camilerde cuma günleri vaaz etmek de onların vazifeleri arasındaydı. Vakfiyelerde zâviyelere tâyin edilecek şeyhlerin sâlih, muttakî, açık kalpli, temiz, mütedeyyin, az şeye kanaat eden, Rabbin takdir ve taksimine râzı olan, yüksek seciyeli, herkes hakkında iyilik düşünen, herkesi doğru yola götüren, ilim ve ameli nefsinde mezcetmiş, nasihat ve irşad kabiliyetine sahip kişiler olması isteniyordu. Zâviyelerdeki şeyh ve müritler, duâ, ibâdet, zikir ve raks gibi son derece disiplinli dinî ve kültürel faaliyetleri yanında, sosyal yardımlaşmayı ve insanlara hizmeti zevk edinmiş kişiler olarak, gelen gideni ağırlıyorlar ve bizzat kendileri örnek olmak şartıyla, temas kurdukları kişilerin ruhî eğitimleriyle de meşgul oluyorlar, onları irfan sahibi olgun insan (insan-ı kâmil) olarak yetiştirmeye çalışıyorlardı.156

Külliye hayrâtının diğer bir unsuru olan imâretler (aşevleri) genellikle mutfak, yemekhâne, kiler, ambar, ahır, tuvalet ve odunluk ile misâfirlerin yatacakları tabhâne odalarından müteşekkildi. Şüphesiz bu imâretler gerekli eşya ile donatılmış olup, mevsimine göre gerekli erzak da satın alınıyordu. İmâretlerin fonksiyonu, içinde bulunduğu külliyenin personeline, yörenin fakirlerine ve ister zengin ister fakir olsun bütün misafirlere yemek vermekti. Âyrıca misâfirler imâretin tabhâne odalarında konaklayabilmekteydiler. İmâret yöneticilerine de şeyh deniliyordu.

Vakfiyelere göre imâret şeyhlerinin "güler yüzlü ve hoş huylu", "doğru, dindar, halîm, mütevâz", kanaatkâr, yumuşak sözlü, uysal, kalp kırmaktan çekinen, asabî değil geniş kalpli" olması gerekiyordu. İstanbul külliyelerine bağlı imâretlerden her birinde günde ortalama 500-1000 kişi karşılıksız yemek yiyordu. D'Ohsson, bunların sırf İstanbul'da toplam sayılarının XVIII. yüzyılda otuz binden daha fazla olduğunu belirtmektedir. 157

Külliyelerin şimdiye kadar anlattığımız birimleri, sağlıklı insanların, ruhî, zihnî, fikrî ve bedenî ihtiyaçlarını karşılamak, onları her bakımdan mutlu kılmak için tesis edilmişlerdi. Sağlıklı insanlar bu derece düşünülünce, hastaları unutmak elbette mümkün değildi.

İşte onlar için de dârüşşifâlar, yani şifâ evleri inşâ edilmişti. Darüşşifânın geniş hizmetli kadrosu içinde tabiplerin seçimine ayrı bir önem veriliyordu. Vakfiyelerdeki tasvirlere göre, onların, tıp ilminde yetkili, teşrihte (açma, otopsi, anatomi) mahâretli, kendisine saygı duyulan, bilgilerini tecrübe ve ameliyat ile sağlamlaştırmış, sanatının kaidelerini tecrübe süzgecinden geçirmiş, tabâbet ve hikmetin bütün inceliklerine vakıf, psikolojik durumları çok iyi anlayan, ilaç verirken tatlılıkla ve yumuşaklıkla hareket eden, ilaç îmâlinde tecrübeli, hangi ilacın hangi hastalığa iyi geleceğini hem nazarî hem de uygulama açısından iyi bilen, âcizlik ve tembelliği kendilerine revâ görmeyen, hastaların tedâvisinde en güzel tedbirleri alan, hastalara yumuşak davranıp, onlara yakını gibi nezaket gösteren, onları sık sık yoklayıp hallerini soran, gerektiği zaman derhal hastasının başına koşan kişiler olmalıydı.

Görüldüğü gibi, onbeş ve XVI. yüzyıllar Osmanlı külliyelerindeki tabiplerde aranan bu husûsiyetler, çağımız tıp ve insanlık anlayışından farksızdı.

Külliyenin daha inşaatı başlamadan önce inşaat alanına su getirmek üzere su yolları şebekesi inşâ ediliyor, diğer bütün birimlerden önce çeşmeler ve hamam yapılıyordu. Gaye işçilerin banyo ihtiyaçlarını gidererek rahat çalışmalarını temin etmekti. Külliyenin esas bölümlerinin inşâsından sonra ise vakıf kurucusunun türbesinin yapımı, diğer insanların ebedî istirahatgâhları için mezarlık ve bahçeler tesisiyle çevre düzenlemesi tamamlanıyor ve böylece külliyenin tabiatla uyumu sağlanıyordu.

Elbette bunlarla iş bitmiyordu. Çok fonksiyonlu bu kompleksin sağlıklı ve ebedî olarak işletilebilmesi sürekli gelir kaynaklarına sahip olmasına bağlıydı. Çünkü buralarda yüzlerce insan görev yapıyordu. Meselâ, on altıncı yüzyılda Mimar Koca Sinan'ın muhtelif vakıf kurucuları adına inşa ettiği on dört imaret sitesinde (külliye) toplam 2529 kişinin çalıştığını biliyoruz.158 İşte bu sitelerin bakım ve onarımını yapmak, personelin ücretini ödemek için, bu hizmet kuruluşlarına sürekli gelir temini gayesiyle, külliye sahipleri, ayrıca muhtelif iş yerleri de yaptırtmışlardı.

Şehrin fizikî yapısının ve ekonomisinin gelişmesine önemli katkı sağlayan bu yapılaşmaya bir örnek vermek gerekirse, Fatih Külliyesi'nin akarı olarak, İstanbul ve Galata semtlerinde, dörtbin ikiyüz elli dükkan, üç iş hanı, dörthamam, yedi burgaz (köşk), dokuz bahçe ve çevresiyle birlikte bir bütün oluşturan bezzazistan (bedesten, esnaf çarşısı) ve nihâyet bin yüz otuz ev yaptırılmıştı.159

Tabiî burada söz konusu evler de diğer binâlar gibi vakfın kiralama yoluyla işletilen mal varlığını oluşturuyordu. Bunların yanında veya çevresinde yer alan mülk meskenlerle külliye etrafında oluşan mahalle, semt veya site tamamlanmış oluyordu. Tabiî birinin bittiği yerde diğer imaret sitelerinin (külliyelerin) birimleri başlıyor, böylece büyük bir şehrin dokusu oluşuyordu. Her site, çevreyle uyum içinde, şehrin "ilerideki siluetini ve karakterini" belirleyecek biçimde tasarlanmıştı. Meselâ, Süleymaniye, yakın ve uzak çevresiyle öyle bir bütünleşmişti ki, "ana kubbeden başlayarak yan kubbelere, revaklara kadar uyum içinde inen, yakın yapılara atlayıp uzak çevreye kadar yayılan, sonra tekrar aynı uyum içinde başka bir anıtın ana kubbesine doğru yükselen bir dalgalanmanın parçası olmuştu". "...Sinan'ın Süleymaniye sırtlarında başlatıp kendinden sonraki ustaların ve halkın Marmara kıyılarına indirdikleri bu mîmarî, 20. yüzyılın açık eser kavramının özgün bir örneği" idi. 160

Elbette mükemmel şehir, ideal site için şehrin mîmârî açıdan tabiatla uyumu yetmezdi. Bütün bu yapılaşmanın insanlarla da uyum içinde olması gerekirdi. Araştırmalar klasik Osmanlı dönemi Türk şehrinde bunun sağladığını gösteriyor.

Yukarıda fizikî açıdan ve içinde çalışan bazı görevliler açısından tipolojisini çizmeye çalıştığımız imaret siteleri (külliyeler), sosyal bütünleşmenin gerçekleştiği yerlerdi.

Medresenin hoca ve talebeleri, yemek saatlerinde imârette, külliyenin diğer görevlileri, çevrenin fakirleri ve başka yerlerden oraya gelen yolcularla; yukarıda zikredilenlerden başka şehir halkının mühim bir kesimiyle de günde beş vakit câmide bir arada ve içiçe bulunmaktaydılar. Külliyenin merkezinde yeralan câmi ile şehrin diğer câmi ve mescidleri, yukarıda da belirtildiği üzere Osmanlıların üniversitesi durumunda olan medresenin halka açılan kapıları, konferans salonları idi. Medresede elde edilen ve üretilen bilgiler, medresenin hocaları ve talebeleri tarafından bu salonlar sâyesinde halka aktarılabilmekteydi.

Ülkenin çeşitli yörelerinde bulunan diğer câmiler de aynı fonksiyonu îfâ etmekteydiler. Bilindiği gibi, medresede öğretime her sene üç ay ara verilmekte, talebeler ülkenin muhtelif bölgelerine dağılmakta ve sözkonusu câmiler vasıtasıyla medresedeki bilgiyi memleketin en ücrâ köşelerine kadar yaymaktaydılar. Böylece herkes örgün öğretime gitme imkânı bulamamasına rağmen, imaret sitelerinde gerçekleştirilen sürekli eğitim-öğretim sâyesinde ülkenin her yanında ortak bir kültür oluşmaktaydı. Bu vakıf imaret siteleri sâyesinde, aynı kültür değerlerini ve aynı davranış normlarını benimseyen halk, ortak kimliğine kavuşuyor ve böylece sosyal bütünleşme yaygınlaşıyordu.161

Tipolojisini çizmeye çalıştığımız bu sosyo-kültürel yapılanma sadece İstanbul'da değil, oturanlarının iktisadî imkanları ölçüsünde, Osmanlı ülkesinin bütün şehirlerinde gerçekleştirilmeye çalışılmıştı. Böylece vakıf külliyeler etrafında gelişip şekillenen şehirler, vakıf köprüler ve yollarla birbirine bağlanmıştı.

Bu yol şebekelerinin her menzilinde yer alan vakıf kervansaraylar, dünyanın şimdiye kadar gerçekleştirdiği en medenî ve insânî müesseseleriydi. Selçuklu veziri Celâleddin Karatay'ın on üçüncü yüzyılda Kayseri yakınlarında vakıf olarak kurduğu, Osmanlı döneminde de işlevlerini sürdürmüş olan ve hâlâ muhteşem bir sanat âbidesi olarak ayakta duran kervansarayı bunlardan biridir.

Anadolu'nun ulaşım şebekesini ve ticâret yollarını canlı bir şekilde ayakta tutan kervansaraylar zinciri içinde yer alan bu kervansarayda, seyyâhların anlattıklarına göre, "yazlık köşkler ve kışlık mekânlar vardı". Burada her mevsimde her şeyi bulmak mümkündü. Kervansarayın aşhânesi yemek takımlarıyla, hastahâne ise yatak takımlarıyla donatılmıştı. Hastahânede, aranan her ilaç bulunabiliyordu. Hamam her zaman hizmete açıktı. Yolcuların hayvanlarının barınacağı yerler de mevcuttu.

Kervansaray'da maaşlarını vakıftan alan birçok görevli çalışmaktaydı. Kervansaraya gelen (Müslüman, kâfir, hür ve köle) her yolcuya eşit olarak yemek ikram ediliyordu. Gerektiğinde yolcuların ayakkabıları tâmir ediliyor, ayakkabısı olmayanlara yenisi veriliyordu. Hayvanların nallanması dâhil her türlü bakımları da bedâvaydı. Hasta hayvanların tedâvisi için bir baytar görevlendirilmişti.

Hastalanan yolcular muâyene edildikten sonra, kendilerine gerekli ilâçlar veriliyor ve tedâvileri yapılıyordu. Sıhhatine kavuşmaksızın kimse dışarı bırakılmıyordu. Ölüm vâki olursa yine vakfın imkânlarıyla cenâzeler ebediyete uğurlanıyordu.162

Karahanlılardan Osmanlılara klasik dönem bütün Türk Dünyası, Celaleddin Karatay gibi, çok çalışarak çok kazandığı hâlde, dünyanın geçiciliğine inandığı için maddenin ve servetin esâretine düşmeyen, servetlerini insanlığın sosyo-ekonomik ve kültürel hizmetlerine sunarak ebedîleştiren insanların kurmuş oldukları bu tür vakıf müesseseleriyle, hayrât ile donatılmıştı.

Ulaşım şebekesi üzerinde kervansarayı bulunmayan menzillerde, belli ölçüde aynı fonksiyonu icrâ eden zâviye, tekke veya misafirhâneler vardı. l64l-l642 yıllarında, üç arkadaşıyla birlikte, Mısır'dan İstanbul'a kadar 67 günlük bir yolculuk yapan Samuel ben David Yemşel, yolları boyunca her gece bir han veya kervansaray bulduklarını, hanı ve kervansarayı olmayan iki küçük kasabada yolculara tahsis edilmiş misâfir odalarında ağırlandıklarını yazmaktadır. 163

Sadece insanı değil, her canlıyı koruma altına alan Türk Hayrât ruhu, on beşinci yüzyıldan itibaren kuşlar için de köşkler yapmaya başlanmasına vesile olmuştur. "Kuş sarayı" da denilen bu vakıf "kuş evleri"nin bazıları, minâreleri, yüksek kenarlı kubbeleri, hilâl biçimindeki alemleriyle birer selâtin câmiini andırmakta ve olağanüstü işçilikleriyle dikkati çekmektedir. Bu kuş evlerini büyük bir ilgiyle gözleyen Avusturya Sefiri Busbeck, l550'lerde şöyle yazmaktadır. "Türkiye'de herşey insanîleşmiş, her katı yumuşamıştır. Hayvanlar bile".164

Bu yumuşamanın, bu sevginin temelinde yatan bir inanç sistemi vardı. Klasik dönem Türk dünyasında vakıf kuran hayrât sâhibi insanlar, bu dünyanın gelip geçici bir misafirhâne olduğuna; fakat Tanrı'ya döndürüldüğünde ebedî hayatın mutluluğunu elde edebilmek için, bu dünyada iken çok çalışmak ve elde edilen kazancı, insanları daha bu dünyada iken mutlu kılabilmek için harcamak gerektiğine inanıyorlardı.

Dünyanın geçiciliğine inanmak, İslâm dünyasının geri kalış sebeplerinden biri olduğu sanılan "dünyadan el-etek çekme, miskinleşme ve kör bir tevekküle boyun eğme" anlamına gelmiyordu. Bu, "aşk ahlâkı" içinde, insanca çalışarak kazanmak ve kazandığını insanlığın mutluluğu için harcayarak ebediyete ulaşmak anlamına geliyordu. Bu, maddenin esâretinden kurtulmakla mümkündü. Sevgi işiydi.

XIII. yüzyılın büyük Türk şâiri Yunus Emre, "Ne varlığa sevinürem/Ne yokluğa yerinürem/Işkunıla avunuram/Bana seni gerek seni" mısralarıyla, insanın maddeye ve dünyaya karşı hürriyetini dile getiriyordu. Varlık sahipleri de ellerinde mevcut mal varlıklarını diğer insanların mutluluğu için vakfederek, bu hürriyeti bizzat yaşıyorlardı.

Yunus'un "Ben gelmedim da'viyüçün/Benim işim seviyüçün/Dostun evi gönüllerdir/Gönüller yapmaya geldim" şeklinde ifâde ettiği sevgiyle hareket eden insanlar, kurdukları vakıflarla gönüller yapmaya çalışıyorlardı. Çalışarak kazanmanın ve kazancı insanın mutluluğu için harcamanın gayesi bu idi. Vakıflar bu gayenin gerçekleştirilmesi için en iyi yol olarak görülüyordu. Ülkeyi mâmur ve insanları mutlu kılan her vakıf ya da hayrât Yunus Emre'nin dile getirdiği sevginin meyveleriydi.165

Her türlü dengenin bozulduğu günümüz dünyasının yukarıda açıklamaya çalıştığımız hayrât ruhuna ihtiyacı vardır. Bu ruhun iyi anlaşılması ve çağın ihtiyaçlarına göre uygulama alanına konulabilmesi, yeni medeniyetlerin yaratılmasına yol açabilir.



1 Fuad Köprülü, Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu, TTK Yayını, 3. bs., Ankara, 1988.
2 Osmanlı Devleti'nin kuruluşu hakkında ileri sürülen görüşler için bu konudaki makaleleri biraraya toplayan şu kitaba bakılabilir: Söğütten İstanbul'a-Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu Üzerine Tartışmalar-(Derleyen: Oktay Özel, Mehmet Öz), İmge, Ankara, 2000.
3 "Pes medine-i fadıla evvel oldur ki, eşhâsın ictimâ'ı esas-ı iktisâb-ı hayrât-ı umûr ve ictinâb-ı rezâyil ve şürûr üzere müesses olmuş ola. ", Kınalızâde Ali Çelebi, Ahlâk-ı Alâî, İstanbul, 1248 H., s. 104-106.
4 Fârâbî (öl. 950)'nin onbeşten fazla baskı yapan bu eseri Ahmet Aslan tarafından Türkçeye çevrilmiştir (Ankara, 1990).
5 F. Sümer, Oğuzlar (Türkmenler). 3. bs., Ara Yayınları, İstanbul. 1980, s. 92-199; O. Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi. 3. bs., Nakışlar Yayınevi, İstanbul. 1979, s. 247-463.
6 Meselâ bk. Tursun Bey, Târîh-i Ebü'I-Feth (Hz. Mertol Tulum), Baha Matbaası. İstanbul 1977, s. 10 vd. İslam toplumlarında sosyal örgütlenme ve tabakalaşma konuları genelikle, âdâb kitapları, nasihatnâmeler ve siyasetnâmelerde ele alınmıştır. Mesleklere göre gruplara (tabaka) bölünmüş toplum kavramı dokuzuncu asırdan itibaren el-Kindî, Farabî (öl. 950), İbni Sina (öl. 1037) ve Gazalî (öl. 1111) gibi düşünürler tarafından ele alınmış; Nasıreddin el-Tusî (1201-1274) 'de en güzel anlatımını bulmuş, Celaleddin Devvânî tarafından herkesin anlayacağı biçime sokulmuştur. Bu gelenek Osmanlılarda, Tursun Bey, Akhisarî, Katip Çelebi, Kınalızade Ali tarafından geliştirilerek devam ettirilmiştir. Bkz. Kemal H. Karpat, Ortadoğu Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk (çev. Recep Boztemur), İmge, Ankara 2001, s. 12 vd.
7 Kur'an, XLIII/32.
8 Dâmâd İbrahim Paşa Vakfiyesi, Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi, Kasa no: 173, s. 11-13.
9 Tursun Beğ, a.g.e., s. 12.
10 Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, II, (çev. R. R. Arat), s. 36, 43, 155, 393-398.
11 Siyâsetnâme (haz. M. A. Köymen), Kültür Bakanlığı yayınları, İstanbul, 1990.
12 Bulak, 1833, s. 47.

13 Zeki Arslantürk, Nâimâ'ya Göre Osmanlı Devleti'nin Çöküş Sebepleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1989, s. 44 vd.
14 Osmanlıların yarı resmî hukuk külliyatından bir diğerini de Molla Hüsrev (öl. 1480) 'in Gurerü'l-Ahkâm adlı eseri ve bu esere kendisinin yazdığı Dürerü'l-hükkâm fî şerhi Gureri'l-Ahkâm adlı şerhi teşkil ediyordu. Bu eserlerde yazarın Osmanlı tecrübesinden kaynaklanan görüşleri de vardır. Dürer ve Gurer defalarca şerhedilmiş ve birçok kez basılmıştır (İstanbul, 1257-1329 arasında ondört defa, ve ayrıca 1967, 1978).
15 Meselâ İstanbul, 1252, 1258, 1264, 1288; Bulak, 1263; Bombay, 1278.
16 İbrahim el-Halebî ve eserleri için bkz. Şükrü Selim Has, "Halebî, İbrahim b. Hz. Muhammed", Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 15, İstanbul 1997, s. 231-232.
17 M. D'Ohsson, Tableau General de l'Empire Ottoman, c. I, Paris, 1788, s. 22 vd.
18 M. D'Ohsson, a.g.e., c. I, s. 35 vd.
19 Bu iki grup arasındaki ayırım son derece açık ve aşılmaz idi. Bu konuda B. Lewis şöyle yazıyor: "...kardeşi yabancıdan ayıran öncelikle ve özellikle din idi. Müslüman için, ülkesi, ırkı ya da dili ne olursa olsun her dindaş bir kardeş idi: Hırıstiyan komşusu, inanmayan kendi ataları yabancılardı" (Islam et laıcite, Paris, Fayard, s. 288).
20 Çoğulu Küffâr ya da Kefere 'dir.
21 Arapçası El-Küfrü milletün vâhideh biçimindedir.

22 M. D'Ohsson, a.g.e., c. I, s. 43-44.
23 M. D'Ohsson, a.g.e., c. I, s. 45.
24 M. D'Ohsson, a.g.e., c. I, s. 46-47. Zındıklar ve mülhidler hakkında bir analiz için bkz. A. Y. Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler (15. -17. yüzyıllar), Tarih Vakfı, İstanbul, 1998.
25 İmme's-seyf ve imme'l-İslam. M. D'Ohsson, a.g.e., c. I, s. 47-48.
26 M. D'Ohsson, a.g.e., c. I, s. 35-52.
27 Osmanlı ssyal ve ekonomik tarihinin önemli kaynakları olan bu Tahrirler için bkz. H. İnalcık, Osmanlı İmparatorluğunun ekonomik ve sosyal tarihi, Eren, İstanbul, 2000, s. 174 vd.
28 Ö. L. Barkan, "894 (1488/1489) Yılı Cizye Tahsilâtına Ait Muhasebe Bilançoları", Belgeler, TTK, Ankara, 1964, I, 1-117.
29 H. İnalcık, Osmanlı İmparatorluğunun ekonomik ve sosyal tarihi, s. 61-62.
30 Karaman eyaleti, Konya, Beyşehri, Akşehir, Aksaray, Niğde, Kayseri ve İçel sancaklarından oluşuyordu.
31 Zülkadriye eyaleti, Maraş livası ile Bozok ve Kırşehir kazalarından müteşekkildi.
32 Diyarbekir eyaleti, Âmid, Mardin, Musul, Sincar, Arapgir, Ergani, Çermük, Siverek, Kiği, Çemişkezek, Harput, Ruha (Urfa), Ana, Deyr ve Rahbe livaları ile Hısnı Keyfa kazasından oluşuyordu.
33 Kadîm ve Hâdis Rum eyaleti, Amasya, Çorumlu, Tokat, Şarkîkarahisar, Canik, Trabzon, Malatya, Divriği, Lârende, Kemah ve Bayburt livalarından müteşekkildi.
34 Ö. L. Barkan, "Essai sur les donnees statistiques des registres de Recensement dans l'Empire ottoman aux XVe et XVIe siecles", Journal of the Economic and Social History of the Orient, I. 1957. s. 19-23.
35 Ö. L. Barkan. "Essai sur les donnees statistiques... , s. 20-23.
36 F. Braudel, La Meditterranee et le Monde meditterrrineen â l'epoque de Philippe II, Paris, 1949, s. 137.
37 Barkan, "Research on the Ottoman fiscal surveys", (der. ), M. A. Cook, Studies, 1970, 169'dan naklen İnalcık, H. İnalcık, Osmanlı İmparatorluğunun ekonomik... , s. 64-65.
38 H. İnalcık, Osmanlı İmparatorluğunun ekonomik... , s. 65.

39 1844 genel nüfus sayımına göre Osmanlı Devleti'nin toplam nüfusu, 35. 350. 000'dir. Müslümanlar, genel nüfus içinde %58. 13'lük bir orana sahiptiler. Ortodoks (%38. 84) ve Katolik (%2. 55) Hıristiyanların genel nüfus içindeki oranı %41. 39, Yahudiler'inki ise %048 idi. XVI. yüzyıl başındaki oranlarla XIX. yüzyıl ortalarındaki bu oranların neredeyse aynı ölçüler içinde kalması son derece ilgi çekicidir. Ancak bundan sonra büyük toprak kayıpları ve kaybedilen ülkelerden gelen Müslüman göçler nüfus oranlarını tamamen değiştirecektir. Meselâ 1897'de Müslümanların genel nüfus içindeki oranı %74'e yükselmişti. Bunu sırasıyla Rumlar (%13. 49), Ermeniler (%5. 47) ve Bulgarlar (%4. 36) takip etmekteydi. Bkz. Bahaeddin Yediyıldız, "Osmanlı Toplumu", Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi (Editör: E. İhsanoğlu), İstanbul, 1994, s. 468-470.
40 Kurucusunun adını taşıyan Alifakihler ve çadırları olan yörüklerin oturduğu köy anlamına gelen Çadırlı.
41 Hadımlar, Manendler, Mumcılar ve Nakışlı.
42 Meselâ bkz. C. Gandev, "Islam and the islamisation policy of the Ottoman Government", in Istorija na Balgarija, Sofia, l983, IV, s. 54-63.
43 Buradaki değerlendirmeler, bölgeyle ilgili olan ve dördü Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde, diğeri Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü Kuyûd-i Kadîme Arşivi'nde bulunan, sırasıyla 1455, 1485, 1522, 1547 ve 1613 tarihli Tahrir Defterleri'nin analizinden elde edilen verilere dayanmaktadır. Bkz. B. Yediyıldız, Ordu Kazası Sosyal Tarihi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayını, Ankara, 1985.
44 Bucak, köşe ya da günümüzde doğrudan idarî bir birim adı olarak kullanıldığı gibi, özel şahıs adı olarak da kullanılmaktadır. Bkz. Aydil Erol, Şarkılarla, Şiirlerle, Türkülerle ve Tarihî Örneklerle Adlarımız, Ankara 1989, s. 48.
45 Bedir'e mensup kişilerden oluşan bölük, yani askerî birlik, sosyal grup ya da idarî birim. Lü, lu eki alanlar hep aynı mânâyı taşımaktadırlar.
46 Ayrıca özellikle bkz. B. Yediyıldız, Ordu Kazası... , s. 52 vd.
47 B. Yediyıldız ve Üs. Üstün, Ordu Yöresi Tarihinin Kaynaları-1455 Tarihli Tahsisk Defteri-, TTK Yayanı, Ankara, 1992. Ayrıca bkz. B. Yediyıldız, Ordu Kazası..., s. 52 vd.
48 Bkz. B. Yediyıldız, Ordu Kazası, s. 99.
49 Bununla birlikte, XVIII. yüzyıldan itibaren, özellikle ondokuzuncu yüzyılda bölgeye yeni bir hrıstiyan nüfus akışı başlamıştır. Bunlar genellikle şehirlere ya da o zamana kadar boş olan güzlelere yerleşmişlerdir. Siyasî amaçla yerleştikleri sezilmektedir. Osmanlı Devleti'nin merkezî otoritesi zayıfladıkça bunlar, Türklere karşı harekete geçmeye başlamışlar, bölgede kargaşa çıkartmışlar; bu uygunsuz hareketleri ise onların Millî Mücadele'den sonra Lozan Antlaşmasıyla ülkeden çıkartılmalarına sebep olmuştur.

50 Bahaedin Yediyıldız, Ordu Kazası..., s. 97-104.
51 Meselâ bkz. F. M. Emecen, XVI. Asırda Manisa Kazası, TTK Yayını, Ankara 1989; Mehmet Ali Ünal, XVI. yüzyılda Harput Sancağı, TTK Yayını, Ankara, 1989; Zeki Arıkan, XV-XVI. yüzyıllarda Hamit Sancağı, E. Ü. Edebiyat Fakültesi Yayını, İzmir, 1988. Benzeri diğer çalışmalar için bkz. Adnan Gürbüz, XV. -XVI. yüzyıl Osmanlı Sancak Çalışmaları-Değerlendirme ve Bibliyografik Bir Deneme-, Dergah Yayınları, İstanbul, 2001.
52 Türk Tarih Kurumu'nun yürütmekte olduğu Türkiye'nin Sosyal ve Kültürel Tarihi Projesi çerçevesinde "Sondaj Metoduyla Türkiye'nin Sosyal ve Ekonomik Tarihini Araştırma Grubu"nun çalışmaları bu amaca yöneliktir.
53 Bu konuda geniş bilgi için hk. Bilâl Eryılmaz, Osmanlı Devleti'nde Millet Sistemi, İstanbul 1992; Bilâl Eryılmaz, Osmanlı Devletinde Gayrimüslim Tebe'anın Yönetimi, İstanbul 1990.
54 Bu dönem için bkz. B. Braude ve B. Lewis (Editör), Cristians and Jews in the Ottoman Empire: The Functioning of a Plural Society, Holmes et Metier, New York, 1982.
55 Kemal H. Karpat, Ortadoğu'da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk (çev. Recep Boztemur), İmge, Ankara, 2001, s. 51-52.
56 David Urquhart, Turkey and Its Resources: Its Municipal Organization and Free Trade, Sanders & Otley, Londra, 1833'den naklen Kemal H. Karpat, Ortadoğu'da Osmanlı Mirası., s. 55.
57 Kemal H. Karpat, Ortadoğu'da Osmanlı Mirası, s. 56-57.
58 Zimmî, Arapça zimme kökünden gelir. Zimme, bozulması, hoş karşılanmayan söz ve aman (ahd); kendileri ile sözleşilmiş ve yemin edilmiş kavim ve topluluk; sözleşme anlamlarına gelmekedir. Bkz. Cl. Cahen, "Zimme", İslam Ansiklopedisi, c. 13, s. 566-571.
59 Fener Patrikhanesi için bkz. M. Süreyya Şahin, Fener Patrikhanesi ve Türkiye, Ötüken, İstanbul, 1980; Yorgo Benlisoy ve Elçin Macar, Fener Patrikhanesi, Ayraç, Ankara, 1996.

60 Youssef Courbage ve Philippe Fargues, Chretiens et Juifs dans l'Islam Arabe et Turc, Fayard, Paris, 1992, s. 205.
61 Gilles Veinstein, "Les provinces balkaniques", in Histoire de l'Empire Ottoman (sous la direction de Robert Mantran), Fayard, Paris, 1989, s. 299.
62 Kemal H. Karpat, Ortadoğu'da Osmanlı Mirası, s. 59-60.

63 Osmanlı ülkesindeki muhtelif diller ve dinler için bk. Graf Marsilli, Osmanlı İmparatorluğu'nun Zuhur ve Terakkisinden İnhitatı Zamanına Kadar Askerî Vaziyeti (çev. Kaymakam Nazmi), Ankara 1934, s. 22-33.
64 Bernard Lewis, İslam Dünyasında Yahudiler (Çev. B. S. Şener), İmge, Ankara, 1996, s. 140-146.
65 Bernard Lewis, İslam Dünyasında Yahudiler, s. 146-147.
66 Bernard Lewis, İslam Dünyasında Yahudiler, s. 156 vd.
67 Halil İnalcık. "Osmanlı Toplum Yapısının Evrimi" (çev. M. Özden. F. Unan). Türkiye Günlüğü. (sayı 11. Yaz 1990). s. 31.
68 Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, I. cilt 1300-1600, Eren Yayıncılık, İstanbul 2000, s. 84-86.
69 Krş. Kemal H. Karpat, Ortadoğuda Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge, Ankara, 2001, s. 95.
70 Resimli Haritalı Mufassal Osmanlı Tarihi (Bir heyet tarafından hazırlanmıştır). İskit Yayınevi, c. 111, s. 1430-1434; Cengiz Köseoğlu, Harem, İstanbul, 1979, s. 4-24; Şadiye Osmanoğlu, Hayatımın Acı ve Tatlı Günleri, İstanbul 1951; M. Çağatay Uluçay, Haremden Mektuplar II, Ankara, 1971; Leslie P. Peirce, Harem-i Hümayun-Osmanlı İmparatorluğu'nda Hükümranlık ve Kadınlar-, (çev. Ayşe Berktay), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1996.
71 Enderun halkı için bk. İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Saray Teşkilâtı, 2. bs. Ankara, 1984, s. 297-357: Mufassal Osmanlı Tarihi, c. 111, s. 1427-1430.
72 Bîrûn halkı için bk. İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Saray Teşkilâtı, 2. bs. Ankara, 1984, s. 297­357: Mufassal Osmanlı Tarihi, c. III, s. 1417-1427.
73 Timar sistemi için bk. Nikoara Beldiceanu, XIV. yüzyıldan XVI. yüzyıla Osmanlı Devleti'nde Timar (çev. M. A. Kılıçbay), Ankara 1985.
74 Stanford Shaw. Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, c. 1. İstanbul. 1982. s. 184.
75 Kapıkulu Ocakları hakkında geniş bilgi için bk. İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilâtından Kapıkulu Ocakları. 2 cilt. 2. bs., Ankara 1984: S. Yerasimos, a.g.e., s. 169-177.
76 Resimli Haritalı Mufassal Osmanlı Tarihi. c. III, İstanbul 1959, s. 1416 1428.
77 Yeniçerilerin farklı dönemlerdeki sayıları için bk. Mücteba İlgürel, "Yeniçeriler", İA. c. XIII. s. 389.

78 Yaya ve müsellemler hakkında geniş bilgi için bk. Halime Doğru. Osmanlı İmparatorluğu'nda Yaya-Müsellem Taycı Teşkilâtı, İstanbul 1990. s. 1-54.
79 Norman Itzkowitz, Osmanlı İmparatorluğu ve İslâmî Gelenek (çev. İsmet Özel), İstanbul 1989, s. 87-89. Shaw, a.g.e., I, 173-175.
80 S. Yerasimos, Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye, İstanbul, 1980, s. 177-178. Bir veziriazam biyografisi için bkz. Radovan Samarcic, Dünyayı Avuçlarında Tutan Adam Sokollu Mehmed Paşa (çev. Meral Gaspıralı), Sabah Kitapları, İstanbul, 1995.
81 Engin Akarlı, "Osmanlılarda Devlet, Toplum ve Hukuk Anlayışı", XVI. yüzyıldan XVIII. yüzyıla Çağdaş Kültürün Oluşumu, İstanbul 1986, s. 23. Kalemiyenin mülkiyeye dönüşüm süreci için bkz. Carter V. Findley, Kalemiyeden Mülkiyeye-Osmanlı Memurlarının Toplumsal Tarihi-(Çev. Gül Çağalı Güven), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1996.
82 Bu gruplar hakkında bkz. Rüya Kılıç, Osmanlı Devleti'nde Seyyidler Ve Şerifler: XIV-XVI. yüzyıllar, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış doktora tezi, Ankara, 2000.
83 Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti'nin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 1965: A. Shaw, a.g.e., I. 190-193.
84 İ. Ortaylı. "Osmanlı Kadısının Taşra Yönetimindeki Rolü Üzerine", Amme İdaresi Dergisi. câ IX, sayı: 1, (Ankara 1976. s. 95-107): İ. Ortaylı, "Osmanlı Kadısı", A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi, XXX/=1-4 (Ankara 1977). s. 117-128.
85 S. Yerasimos, a.g.e., s. 180.
86 S. Yerasimos, a.g.e., s. 181.
87 S. Yerasimos, a.g.e., s. 181.
88 B. Yediyıldız. "Sinan'ın Yaptığı Eserlerin Sosyal ve Kültürel Açıdan Tahlili", Vl. Vakıf Haftası Kitabı, İstanbul, 1989, s. 103-128.
89 İslam dünyasındaki tarikatlar hakkında genel bir tablo için bkz. Les Voies d'Allah-Les ordres mystiques dans I'Islam des origines â Aujourd'hui-(Alexandre Popovic ve Gilles Veinstein yönetiminde ortak eser), Fayard, Paris, 1996.
90 Robert Mantran, 17. yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul-Kurumsal, İktisadî, Toplumsal Tarih Denemesi-(çev. M. A. Kılıçbay, Enver Özcan), c. II, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1990, s. 41.
91 S. Shaw, a.g.e., I, 223-225.
92 Mübahat S. Kütükoğlu, Osmânlılarda Narh Müessesesi ve 1640 Tarihli Narh Defteri, İstanbul 1983.
93 S. Uludağ ve A. Y. Ocak, ""Fütüvvet", TDV İslam Ansiklopedisi, c. XIII, s. 259-263.

94 Z. Kazıcı, "Ahilik", TDV İslam Ansiklopedisi, c. XIII, s. 54:-542.
95 Histoire de l'Empire ottoman, (haz. R. Mantran). s. 216-220.
96 Robert Mantran, 17. yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul, c. I, s. 332. Burada esnaf hakkında geniş bilgi vardır, bkz. s. 327-367.
97 Bu gruplar için bkz. R. Mantran, 17. yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul, c. II, s. 111 vd....
98 S. Yerasimos, a.g.e., s. 196.
99 S. Yerasimos, a.g.e., s. 181-199.
100 B. Yediyıldız. Ordu Kazası Sosyal Tarihi, Ankara 1985, s. 59 vd. Krş. Mehmet Öz, XV. -XVI. yüzyıllarda Canik Sancağı, TTK Yayını, Ankara, 1999, s. 135 vd.
101 Halil İnalcık, Osmanıl İmparaorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, c. I, s. 223.
102 H. İnalcık, "Köy, Köylü ve İmparatorluk", V. Milletlerarası Türkiye Sosyal ve İktisat Tarihi Kongresi, Ankara 1990, s. 1-11.
103 Bu sistem, Roma'daki iugum-caput ve Bizans'taki stasis veya zugokefalai'ye benzetiliyor, bkz. Halil İnalcık, Osmanıl İmparaorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, c. I, 1300-1600 (çev. H. Berktay), Eren, İstanbul, 2000, s. 190-191.
104 Halil İnalcık, Osmanıl İmparaorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, c. I, s. 188-189.
105 Çiftliklerin büyüklüğü, toprağın yüksek kaliteli (âlâ), orta kaliteli (evsat) ve düşük kaliteli (ednâ) oluşuna göre Sancak Kanunnâmelerinde belirtilmişti. Mesela yukarıdaki sıraya göre, Hüdavendigâr'da bir raiyyet çiftliği, 70-80, 100, 130-150 dönüm (bir dönüm 920 metrekare), Konya'da 60, 80, 100-120 dönüm, Diyarbekir'de 80, 100, 150 dönüm, Sirem'de 70-80, 100-110, 120-130 dönüm idi. Sözkonusu kanunnâmelerin metinleri için bkz., Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunları ve Hukukî Tahlilleri, c. I-VIII, İstanbul 1990-1994.
106 Halil İnalcık, Osmanıl İmparaorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, c. I, s. 193.
107 Bu resimler aslında köylünün toprak sahibine karşı yükümlü sayıldığı hizmetlerin karşılığı olarak telâkkî ediliyordu. Tam çift resmi olan yirmi iki akçenin hizmet karşılığı şöyle belirlenmişti: üç günlük şahsî hizmek yükümlülüğüne karşılık üç akçe, bir araba yükü kuru ota karşılık yedi akçe, yarım araba yükü samana karşılık yedi akçe, bir araba yükü yakacak oduna karşılık üç akçe, köylünün arabasıyla verdiği taşıma hizmetine karşılık iki akçe. Aynı sistem Bizanslılarda da vardı. Bkz. Halil İnalcık, Osmanılı İmparaorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, c. I, s. 195, 220 vd.
108 Ö. L. Barkan, XV ve XVI. Asırlarda Osmanlı İmparatorluğu'nda Ziraî Ekonominin Hukukî ve Malî Esasları, I. Kanunlar, İstanbul 1943.
109 Bkz. Halil İnalcık, Osmanılı İmparaorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, c. I, s. 197.
110 Faruk Sümer, "XVI. Asırda Anadolu, Suriye ve Irak'da Yaşayan Türk Aşiretlerine Umumî Bir Bakış", İ. Ü. İktisat Fakültesi Mecmuası, c. IX (1952), s. 509-523.
111 Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşunda aşiretlerin rolü ile ilgili yorumlar için bkz. Rudi Paul Lindner, Ortaçağ Anadolu'sunda Göçebeler ve Osmanlılar (Çev. Müfit Günay), İmge, Ankara, 2000.
112 Yusuf Halaçoğlu, XVIII. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun İskân Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, Ankara, 1991, s. 17.
113 Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğu'nda Aşiretlerin İskânı, İstanbul 1987, s. 12.
114 Faruk Sümer, "Osmanlı devrinde Anadolu'da yaşayan bazı Üçoklu Oğuz boylarına mensup teşekküller", İ. Ü, İktisat Fakültesi Mecmuası, XI/1-4 (1952).
115 Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğu'nda Aşiretlerin İskânı, s. 14. vd.
116 İlhan Şahin, "1638 Bağdad Seferinde Zahire Nakline Memur Edilen Yeni-İl ve Halep Türkmenleri", İ. Ü. E. F. Tarih Dergisi, c. XXXIII (1982), s. 227-236.

117 Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğu'nda Derbend Teşkilâtı, İstanbul 1990.
118 Halil İnalcık, Osmanılı İmparaorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, c. I, s. 205-207.
119 E. Akarlı, a.g.m., s. 21.
120 S. Yerasimos, a.g.e., s. 175.
121 G. de Busbecq, Kanûnî Devrinde Bir Sefirin Hâtıratı (Türk mektupları), Ankara 1953, s. 40-41.
122 Son yüzyılda Türkiye'de yapılan vakıf çalışmaları için bkz. B. Yediyıldız, "Turkish Wakf, or Turkish System of Charities in The Ottoman Era", The Great Ottoman-Turkish Civilisation (Ed. Kemal Çiçek), Yeni Türkiye Yayınları, c. III, Ankara, 2000, s. 763-789; XX. yüzyılda yapılan vakıf araştırmalarının genel bir değerlendirilmesi için bkz. Miriam Hoexter, "Waqf studies twentieth century. the state of the art", Journal of the ecomic and social history of the Orient, Koninklije Brill NV Leiden 1998, s. 474-495.
123 Bahaeddin Yediyıldız, "Hayrât kavramı üzerinde bazı düşünceler", Türk Kültürü Araştırmaları Dergisi (Prof. Dr. İsmail Ercüment Kuran'a Armağan, XXVII/1-2), Ankara, 1989, s. 277­284. Bu makale, 3. Sektör (TÜSEV Yayın Organı, Nisan 1996, s. 58-61) 'de iktibas edilerek yeniden basılmıştır; Bahaeddin Yediyıldız, "Osmanlılar Döneminde Türk Vakıfları ya da Türk Hayrât Sistemi", Osmanlı, Editör: Güler Eren, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, c. V, s. 17-33.
124 M. Fuat Köprülü, "Vakıf Müessesesi ve Vakıf Vesikalarının Tarihi Ehemmiyeti". Vakıflar Dergisi, I, 1-2 (1938), 1-6; Köprülü (M. Fuat). "Vakıf Müessesesinin Hukuki Mahiyeti ve Tarihi Tekamülü". Vakıflar Dergisi, II (1942), 1-36. Köprülü'nün vakıflarla ilgili makaleleri toplanarak kitap halinde tekrar yayınlanmıştır: Köprülü (M. Fuat). İslam ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi. -İstanbul: Ötüken Yayınları, 1983.
125 Barkan'ın vakıf çalışmaları için bkz. Yediyıldız, "Turkish Wakf, or Turkish System of Charities... " Bibliyografya kısmı.
126 Ö. L. Barkan, "Şehirlerin Teşekkül ve İnkişaf Tarihi Bakımından: Osmanlı İmparatorluğunda İmaret Sitelerinin Kuruluş ve İşleyiş Tarzına Ait Araştırmalar", İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, 23, 1-2 (1962-1963), s. 239.
127 Bazı istatistikler için bkz. Ö. L. Barkan, "Şehirlerin Teşekkül ve İnkişaf Tarihi Bakımından: Osmanlı İmparatorluğunda İmaret Siteleri..., s. 240-243.
128 Kitap ilk defa F. Dieterici tarafından yayımlanmış olup (Leiden l895) günümüze kadar on beşten fazla baskısı yapılmıştır. İlmî neşrini ise Albir Nasri Nadir gerçekleştirmiştir (Beyrut l968). Ayrıca, Almanca, Fransızca, İspanyolca ve Türkçe tercümeleri vardır.
129 Farabi, El-Medinetü'l-Fadıla (çev. Ahmet Arslan), Kültür Bakanlığı, Bin Temel Eser, Ankara, l990, s. 69-70. Vurgular tarafımızdan eklenmiştir. Farabî gibi mutlu bir site hayâl eden başka düşünürler de vardır: Devlet (Politeia)'inde Platon, Taanrı Sitesi (De Civitate Dei) 'nde Saint Augustin, Rönesans döneminin meşhur eseri Utopia'da T. Morus, nihâyet 17. yüzyılda Güneş Ülkesi (Civitas Solis)'nde İtalyalı keşiş Campanella da Farâbî gibi insanların mutlu bir hayat sürdürebileceği ortamların hayâlini terennüm etmişlerdir. Bu düşünürleri sırf birer "utopiste" olarak değil, "sosyal adâletçiliğin gerçek öncüleri", eserlerini ise "daha bu dünyada bir kardeşlik toplumunun refahı için bir kâideler sistemi kurma denemesi" olarak değerlendirenler vardır. Bkz. M. A. Lahbabî, Kapalıdan Açığa-Millî Kültürler ve İnsanî Medeniyet Üzerine 20 Deneme-(çev. B. Yediyıldız), TDV Yayınları, Ankara, 1996, s. 25-28.
130 Farâbî'nin adı geçen eserinin Türkçe tercümesine A. Arslan tarafından yazılan önsöze bakınız, s. XXIII.
131 Kur'an, II/148.
132 Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig, 3. bs., Ankara, 1985, s. 28 (236).
133 Kur'an, LIII/39. Çalışma ve hayrât arasındaki ilişki için bkz. B. Yediyıldız, "Hacı Bayram Velî döneminden günümüze kadar gelen kültür eserleri" I. Hacı Bayram-ı Velî Sempozyumu Bildirileri, Ankara Valiliği İl Kültür Müdürlüğü Yayını, Ankara 1990, s. 133-143.

134 Hayrat kavramı için bkz. B. Yediyıldız, "Hayrât kavramı...", s. 40-47.
135 Aksoy (Ö. Asım), Atasözü ve Deyimler Sözlüğü, 4. bs., Ankara, 1984, c. II, s. 716-717.
136 Aksoy (Ömer Asım), a.g.e., c. I, s. 254.
137 Kur'an, III/113-114.
138 Kur'an, II/148. Bu tür âyetlerin vakfiyelerde geçen yerleri için bkz. B. Yediyıldız, Institution du vaqf au XVIII e siecle en Turquie-etude socio-historique-, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1990.
139 Y. Yavuz, "Semerkand-Registan Külliyesi ve Onarımı", X. Vakıf Haftası Kitabı, VGM Yayını, Ankara 1993, s. 85-100.
140 M. İbrahim, "Gazi Hüsrev Bey Külliyesi ve Bosna Hersek'teki Son Durum", X. Vakıf Haftası Kitabı, VGM Yayını, Ankara 1993, s. 181-206.
141 Aşıkpaşazâde, Ayıkpaşaoğlu Tarihi, Yayına Hz., Nihal Atsız, İstanbul 1992, b8.
142 Aşıkpaşazâde, a.g.e., b157.
143 Kur'an, XVII/70.
144 Tursun Bey, Tarih-i Ebü'l-Feth, Hz. Mertol Tulum, Fetih Cemiyeti Yayını, İstanbul, 1977, s. 12. Vurgular tarafımızdan yapılmıştır.
145 Tursun Bey, a.g.e., s. 12.
146 Tursun Bey, a.g.e., s. 12.
147 Ahmedî, Dâstân ve Tevârîh-i Âl-Osman, in Nihal Atsız, Osmanlı Tarihleri I, Türkiye yayınevi, İstanbul, 1949, s. 10.
148 Yapdı dârülhayr ü câmi', türbe hem;/==Bâri ölmekden ana dahı ne gam?/=='Ükbayiçün dünyede yapdı makam, /=Ki-anda âsûde olurlar hâs ü 'âm. /Diriyiken halka erdi râhati, /==Öldi hem gerü erişür ni'meti. Bkz. Ahmedî, Aynı ese, s. 19-20.
149 Şükrullah, Behcetüttevârîh, in Nihal Atsız, Osmanlı Tarihleri I, Türkiye yayınevi, İstanbul, 1949, s. 60-61.
150 Şükrullah, Behcetüttevârîh, in Nihal Atsız, Osmanlı Tarihleri I, Türkiye yayınevi, İstanbul, 1949, s. 63.
151 Âşıkpaşaoğlu Ahmed Âşıkî, Tevârîh-i Âl-i Osman, in Nihal Atsız, Osmanlı Tarihleri I, Türkiye yayınevi, İstanbul, 1949, s. 230-233.
152 Meselâ Bursa'nın teşekkülü için bkz. Halil İnalcık, "Bursa", Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. VI, s. 446-447. Edirne'nin oluşumu için bkz. Semavi Eyice, « Edirne. Mimarî », Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 10, s. 431.
153 Krş. Bahaeddin Yediyıldız "Türk Dünyasının Sosyo-Kültürel Entegrasyonunda Vakıfların Rolü". Yeni Türkiye, 15 (1997), 327-337; Bahaeddin Yediyıldız, "Türk Kültür Sisteminde Vakfın Yeri". Türk Vakıfları. Editör: Zekai Baloğlu (İstanbul, Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı, 1996), 40-47.
154 Fatih külliyesi hakkında yapılan bir araştırma için bkz. F. Unan, Fatih Külliyesi, TTK Yayınları arasında neşredilmek üzere baskıda bulunmaktadır.
155 A. Toynbee, Les villes dans l'histoire, Payot, Paris, 1972, s. 173.
156 Bu zaviyelerdeki hayat için bkz. B. Yediyıldız, "Niksarlı Ahi Pehlivan'ın Darü's-sulehâ'sı", Türk Tarihinde ve Kültüründe Tokat, Ankara l988, s. 281-290; B. Yediyıldız, "Sinan'ın yaptığı eserlerin sosyal ve kültürel açıdan tahlili", VI. Vakıf Haftası Kitabı, İstanbul l989, s. 109-110.
157 Tableau general de l'Empire Ottoman, Paris, 1787-l828, c. II, s. 46l.
158 B. Yediyıldız, "Sinan'ın yaptığı...", s. 104-105.
159 Ö. L. Barkan, "Fatih imareti l489-90 yılları muhasebe bilançoları", İktisat Fakültesi Mecmuası, c. XXI11/1-2, İstanbul l963, s. 290-300.
160 U. Erkan, "Sinan yapılarında yakın ve uzak çevre ilişkileri üzerine düşünceler", Mimarbaşı Koca Sinan Yaşadığı Çağ ve Eserleri, VGM Yayını, İstanbul l988, c. I, s. 625-630.
161 Bu konuda daha geniş bir tahlil için bkz. B. Yediyıldız, "Sosyal teşkilatlar bütünlüğü olarak Osmanlı vakıf külliyeleri", Türk Kültürü, (Mart-Nisan, 1981, Sayı: 219), s. 262-271.
162 Osman Turan, "Selçuklu devri vakfiyeleri III. Celâleddin Karatay vakfiyesi ve vakıfları", Belleten, C. XII/45, Ankara, 1948, s. 53-59.
163 B. Lewis, "1641-1642'de bir Karayit'in Türkiye seyâhatnâmesi", Vakıflar Dergisi, C. III, s. 97-106.
164 B. Yediyıldız, "Vakıf", Yeni Türk Ansiklopedisi, C. XI, İstanbul, 1985, s. 4573.
165 B. Yediyıldız, "Yunus Emre Dönemi Türk Vakıfları", VIII. Vakıf Haftası Kitabı, VGM Yayını, Ankara 1991, s. 23-28.

  
6083 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın