• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Yazarlar
İslâm Hukukunun Osmanlı Devleti'nde Tatbiki: Şer'iye Mahkemeleri ve Şer'iye Sicilleri / Prof. Dr. Ahmed Akgündüz

I. Şer'iye Mahkemeleri ve Kadılar

Kuruluş yılından itibaren Şer'î kaza usulünü benimseyen Osmanlı Devleti'nin birinci padişahı Sultan Osman'ın ilk tayin ettiği iki memurdan birisi kadı olmuştur. Kadıları yetiştirecek bir kaynak henüz mevcut olmadığından, ilk Osmanlı kadıları Anadolu, İran, Suriye ve Mısır gibi yerlerden getirilmiştir. I. Murad'ın Molla Fahreddin Acemî'yi 130 akçe maaş ile ilk defa fetva görevine tayin ettiği bilinmektedir. Daha sonra fethedilen her idare merkezine bir kadı tayin edilmiş ve biraz sonra zikredeceğimiz adlî teşkilât ortaya çıkmıştır. Tek kadının görev yaptığı bu usule Şeri'ye Mahkemeleri adı verilmektedir. Şer'îye Mahkemelerinin belli bir makam binası yoktur. Ancak bu Şer'î meclis adıyla yargılamanın yapıldığı belirli bir yerin olmadığı manasına alınmamalıdır. Kadıların yargı işlerini yürütebilecekleri ve tarafların kendilerini her an bulabilecekleri muayyen bir yerleri vardır. Bu, kadının evi, cami, mescid veya medreselerin belli odaları olabilir. Bayram ve cuma günleri dışında yargı görevini ifa ederler.1

Genel olarak adlî teşkilatı özetleyecek olursak şöyle bir özet ortaya çıkar:
A. Şeyhülislamlar

Devletin ilk ve son dönemlerindeki bazı dalgalanmalar bir tarafa bırakılırsa, Osmanlı Devleti'nde ilmiye sınıfının ve dolayısıyla kazâ teşkilâtının da bir bakıma başı ve mercii Şeyhülislâmdır. Bilindiği gibi kadılar, hukukî meselelerde Hanefi mezhebinin mu'teber görüşlerini esas alarak karar vereceklerdir. Karar verirken Hanefi hukukçularının ittifak ettikleri hususlarda aynen, ihtilâf ettikleri konularda ise gerekli araştırmayı yaptıktan sonra en doğru görüşle amel edeceklerdir. İşte bu noktada kadıların müftülere ihtiyacı vardır. Osmanlı Devleti'nde müftüler iki kısımdır. Birincisi; bütün ilmiye sınıfının başı olan merkez müftüsü yani şeyhülislâmdır. ikincisi, diğer müftülerdir ki, bunlara kenar müftüleri de denir.2

1241/1826 yılına kadar şeyhülislâmların belli bir makamı yoktu. II. Mahmut, Yeniçeri ocağını kaldırınca, Ağa Kapısı'nı Şeyhülislâmlık haline getirdi. Artık burası Bâb-ı Vâlây-ı Fetvâ diye meşhur olmuştu. Sonraları Fetvâhane-i Ali adıyla teşkil olunan ve başına Fetva Emini ismiyle dâire âmiri tayin edilen şeyhülislâmlığa ait bir daire, zamanla hem Avrupa devletlerinin hem de İslâm âleminin bazı müşkil hukukî meseleler için müracaat ettiği akademik bir merkez haline gelmiştir.3

B. Kazaskerler

Osmanlı Devleti'nde, yargı teşkilâtının asıl başı ve ilmiye sınıfının da ikinci reisi kazaskerlerdir. Kadıaskerlik de denen bu makam, Selçuklulardaki Kadi-leşkerin fonksiyonlarını da ifa etmekle beraber, bütün Müslüman Türk devletlerindeki Kâdil Kudatlık makamının karşılığı haline gelmiştir. Osmanlı Devleti'nde yargı gücü adına Divan-ı Hümâyun'a katılan, özellikle askerî sınıfın Şer'î ve hukukî işlerine bakan ve önemli yekûn teşkil eden kazâ ve sancak kadılarının tayin mercii olan makama kazasker denmiştir.4

Kazaskerlerin yetki ve görevlerine gelince bu konuyu şöyle özetleyebiliriz:

a) 1574 yılına kadar kazasker, bütün müderris ve kadı adaylarını seçip tayin edebilmek üzere sadrazama arz etmeye yetkiliydi. Bu tarihten sonra yetkileri şeyhülislâm lehine daraltılmıştır. Buna göre Kazasker, kendi bölgelerindeki kazâ kadılarını, askerî kassamları, alt rütbeli bazı müderrisler (20 ila 40 akçe yevmiyeli) ile meslekleriyle ilgili bazı görevlileri tayin yetkisine sahiptirler. Tayinleri kazasker buyrulduları ile yaparlar.5

b) Kazaskerler Divan-ı Hümâyun'un aslî üyesidir. Divan günlerinde Divan'a mutlaka katılırlar. Divan'da bazı davalar, dinlenmek üzere Rumeli Kazaskerine havale edilir. Anadolu Kazaskeri, özel yetki verilmedikçe, dava dinleme yetkisine sahip değildir. Divan'da müzâkere edilen konuların Şer'î sorumluluğu Kazaskerlere aittir.6

c) Kazaskerler, cuma günleri Sadrazam konağında huzur mürâfaası denilen yargılamaların yapıldığı Cuma Divanı'na da katılırlar. Sadrazamla beraber Divan'a arz edilen davaları görürler. Ayrıca salı ve çarşamba günleri dışında da kendi konaklarında dava dinleme yetkisine sahiptirler.7 Kazaskerler, Divan'da veya başka bir yerde yapılan yargılama sonucu verilen hükümleri, padişah tuğrası ile tuğralamaya ve kazasker buyruldusu adı altında yetkililere duyurmaya da yetkilidirler.8

Kazaskerlik müessesesinin bu yapısı ve ifa ettiği fonksiyonlar, Tanzimattan sonra azalmış ve Osmanlı Devleti'nin son zamanlarına doğru, kazaskerlerin yetkileri tamamen ellerinden alınmıştır. XVIII. yüzyıl ortalarında teşekkül eden heyet-i vükelâya şeyhülislâm dahil edilmiş, kazaskerler ise alınmamıştır. Tanzimat'tan sonra gelirleri de ilga edilen kazaskerler, yine kadı tayinine yetkili kılınmışlarsa da; ancak 1271/1854 tarihli Tevcihât-ı Menâsıb-ı Kazâ Nizamnâmesi ile tayinleri şeyhülislâma arz mecburiyeti getirilmiştir. 1331/1913 tarihli bir Kanun-u Muvakkat ile kazaskerlik müessesesi kaldırılarak yerine Rumeli ve Anadolu Kazaskerlik Mahkemeleri ihdas edilmiş ve 1332/1914 tarihli bir diğer Kanun-ı Muvakkat ile de bu mahkemelerin sayısı bire indirilmiştir.9

C. Kadılar

Osmanlı Devleti'nde çok geniş kapsamlı yetkileri bulunan ve Şer'îye Mahkemelerinde yargı görevini ifa eden şahıslara kadı denmektedir. Bilindiği gibi kesmek ve ayırmak gibi sözlük manaları bulunan kazâ, terim olarak hüküm ve hâkimlik manalarını ifade eder. Osmanlı hukukçuları, kadıyı, insanlar arasında meydana gelen dava ve anlaşmazlıkları Şer'î hükümlere göre karara bağlamak için devletin en yüksek icra makamı (sultanlar veya yetkili kıldığı şahıslar) tarafından tayin edilen şahıs diye tarif etmektedir. Kadılara hâkim veya hakim'üş-şer de denilir. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti idarî taksimat olarak önce eyâletlere, eyâletler livâlara, livâlar kazalara, kazalar nahiyelere ve nahiyeler de köylere ayrılıyordu. Nahiye ve köyler dışında kalan diğer idarî merkezler aynı zamanda birer yargı merkeziydi. Her yargı merkezinde birer kadı bulunurdu. Osmanlı adlî teşkilâtının temel taşı olan kadılar, bulundukları yerin hem hâkimi, hem belediye başkanı, hem emniyet âmiri, bazen hem mülkî âmiri ve hem de halkın her konuda müracaat edebileceği sosyal güvenlik makamıydı.10 İstisnaî sayılabilecek bazı suiistimaller bir tarafa bırakılırsa, Osmanlı Devleti'nde kadıların ne gibi vazifeler ifa ettikleri, şu anda elimizde mevcut olan 20.000 adet ve 500.000 küsur sayfalık Şer'îye Sicillerinden (eski mahkeme kararlarından) daha iyi anlaşılır.11 Biz kanunnâmelerdeki ifadeleri esas alarak kadıların önemli görev ve yetkilerini şöylece özetleyebiliriz;

Şer'î hükümleri icrâ; Hanefi mezhebinin tartışmalı olan görüşlerinden en muteber olanı araştırıp uygulama; Şer'iye Sicillerinin (kararların) yazımı; veli veya vasisi olmayan küçükleri evlendirme; yetimlerin ve gaiblerin mallarını muhafaza; vasi ve vekilleri tayin yahut azl; vakıfları ve muhasebelerini kontrol; evlenme akdini icrâ; vasiyetleri tenfiz ve kısaca bütün hukukî işleri takip, kadıların görev ve yetkileri arasındadır. Kadılar, devletin siyasî ve idarî meselelerine karışmazlar ve bu konuları ilgili mülkî âmirlere terk ederler.12 Ayrıca merkezden gelen emir ve talimatları icra da kadıların görevleri arasında yer almaktadır.

D. Tanzimat Sonrası Gelişmeler

Tanzimat Dönemi ve daha doğrusu II. Mahmut ve onu takip eden dönem, yargı organları açısından da yeniden düzenlemelere sahne olan bir devredir. Tanzimat'tan önce Osmanlı ülkesindeki yargı gücünü tek başına denecek kadar müstakil olarak kullanan Şer'iye Mahkemelerinin, daha doğrusu kadıların bu yetkileri ve düzeni, II. Mahmut'tan itibaren azalmaya ve yeni düzenlemelere maruz kalmıştır. 1235/1837 yılında İstanbul Kadısının makamı, Bâb-ı Meşihat'taki boş odalara taşınarak ilk kez resmî bir mahkeme binasında yargı görevini ifaya başlamışlarsa da, 1254/1838 tarihinde kadıların yetkilerini kötüye kullanmalarını önlemek ve mevcut usulsüzlükleri ortadan kaldırmak amacıyla Tarik-i ilmîye dair Ceza Kanunnâme-i Hümâyunu yürürlüğe konmuştur.13 İlk yıllardan beri kadılar kazaskerlere ve kazaskerler de padişahın mutlak vekili olan sadrazamlara bağlı ve onların namına Şer'î hükümleri icra edegeldikleri halde, kazaskerler Tanzimat'ın başında Şeyhülislâmlığa bağlanmış ve şeyhülislâmlar Meclis-i Vükelâ'ya alınmıştır. 1253/1837 tarihinde kazaskerlikler birer mahkeme olarak Bâb-ı Meşihat'a nakledilmiş ve bütün kadılar şeyhülislâma bağlanmıştır. Bu arada kadıların idarî mahallî idare yetkileri de kaldırılmıştır.14

1255/1839 tarihli Tanzimat Fermanı, her konuda hukukî düzenlemelerin yapılmasını âmirdi.15 Buna göre Şer'iye Mahkemeleri de düzenleme altına alınmıştır.

1284/1867 tarihinde Şeri'ye Mahkemeleri dışında bir takım idarî ve adlî mahkemeler kuruldu ve bunların görevleri belli alanlara inhisar ettirildi. 1284/1867 tarihli Divan-ı Ahkâm-ı Adliye Nizamnâmesi ile aile, miras, vakıf, şahsa karşı işlenen suçlar ve cezaları gibi hukuk-u şahsiye davaları dışındaki hususlar, Şeri'ye Mahkemelerinin yetki alanından çıkarıldı ve aynı tarihli Şûray-ı Devlet Nizamnâmesi ile de Şeri'ye Mahkemelerinin idarî yargı yetkileri tamamen ellerinden alındı.16 Biraz sonra ayrıntılarıyla bahsedeceğimiz Nizâmiye Mahkemeleri, 1286/1870 tarihli bir nizamnâme ile kurulunca, Osmanlı adliyesinde dualizm başladı ve iki adlî mahkeme ayrı ayrı sahalarda yargı görevini yürütmekle görevlendirildi.17 1287/1876 tarihli Nizamnâmelerle kurulan havale ve icra cemiyetleri de kendi sahaları ile ilgili yetkileri Şeri'ye Mahkemelerinin elinden almışlardır.18 1288/1871 tarihli Nizamnâme ile Nizamiye Mahkemeleri yurt çapında teşkilâtlandırılınca, Şer'iye denilen konular dışındaki bütün yargı yetkileri bunlara devredildi ve hatta taşralarda kısmen vazifesiz kalmış olan kadılara Nizamiye Mahkemelerinin reisliği tevcih edilmeye başlandı.19

1290/1873 yılında Şeri'ye Mahkemelerinin bir üst mahkemesi mahiyetinde bulunan ve yüksek bir Şer'î mahkeme olan Meclis-i Tetkikat-ı Şer'iye kuruldu. Bu meclis, fetvâhâneden kendisine havale edilecek olan dava ve meseleleri bir temyiz mahkemesi olarak inceleyecekti. Şer'î mahkeme kararlarının Şer'î hükümlere aykırılığı söz konusu ise, durumu gerekçeleriyle beraber Şeyhülislâma arz edecekti.20 Bu arada bu meclisin bir altında ve Şeri'ye Mahkemelerinin üstünde bulunan Fetvâhane-i Ali de, Şeri'ye Mahkemelerinin kararları hususunda temyiz ve istinaf yetkilerine sahip yüksek bir mahkeme olarak 1292/1875 tarihinde kurulmuştu. Zaten burada halledilemeyen davalar, Meclis-i Tetkikat'a havale edilecekti.21

1331/1913 tarihli Kanun-u Muvakkat ile Şeri'ye Mahkemelerinin teşkilât ve görevleri yeniden düzenlendi. Bu düzenleme önemli yenilikleri ihtiva ediyordu. Mülâzemet usulü ve sınırlı süreli kadılık düzeni tamamen kaldırıldı. Kadılık için en az 25 yaşını doldurma şartı getirildi ve 1302/1885'de Mektebi Nüvvâb, 1326/1908'de Mekteb-i Kuzât ve 1327/1909'da ise Medreset'ül Kuzât adını alan hukuk fakültesinden mezun olmayanların hâkim olamayacağı hükme bağlandı.22 Bu arada 1332/1914'te Islâhı Medâris Nizamnâmesi ile Dar'ül-Hilâfet'il-Aliye adıyla yüksek bir dini okul açıldığını da kaydedelim.23 Ve nihayet 1335/1916 tarihinde kazaskerlik ve evkaf mahkemeleri de dahil olmak üzere bütün Şeri'ye Mahkemeleri, Adliye Nezâreti'ne bağlamış ve Temyiz Mahkemesi'nde Şer'iye adıyla yeni bir daire teşkil olunmuştur.24

Mütârekeden sonra 1338/1919 tarihli Kararname ile tekrar Şeyhülislâmlığ'a bağlanan Şeri'ye Mahkemeleri, 1336/1917 tarihli Usul-i Muhakeme-i Şer'iye Kararnâmesi ile sıhhatli bir yapıya kavuşturulmuştur. TBMM'nin teşkilinden sonra 4 sene daha aynı kararname uygulanmış ise de, 1342/1924 tarihli Mahâkim-i Şer'îye'nin ilgasına ve Mahâkimin Teşkilatı'na ait Ahkâmı Muaddil Kanun ile bu mahkemelere son verilmiştir.25

II. Şer'iye Sicillerine Göre Osmanlı Devleti'nin Şeri'atı Tatbiki

Osmanlı hukuk nizâmı hakkında mevcut olan çelişkili görüşler arasından doğruyu tesbit etmemize yarayacak en önemli delil, Şer'îye mahkemelerince tutulan ve bize kadar intikal eden Şer'iye Sicilleridir. Bunların mahiyeti ve çeşitleri üzerinde ayrıntılı bilgiyi biraz sonra vereceğiz. Ancak tetkik ettiğimiz on binin üzerindeki sicil örneğini esas alarak bir genel değerlendirmeyi önceden yapmak istiyoruz:

Bu sicillerin tetkikiyle Osmanlı hukukunun kaynakları, şer'i şerif dedikleri İslâm hukukunu ne dereceye kadar uyguladıkları, padişahların ve ülü'l-emr denilen devlet yetkililerinin sınırlı yasama yetkilerini, Kur'ân ve sünnette kesin bir şekilde zikredilmeyen ve içtihât ile zamanın ülü'l-emrinin sınırlı yasama yetkisine terk edilen örfî hukukun uygulanma alanları yani Kanunnâmelerin tanzim ettiği hususlar bütün açıklığıyla ortaya çıkacaktır. Bunlar incelenmeden Osmanlı hukuku hakkında verilen hükümler, peşin ve gayr-i ilmîlik vasfından pek kurtulamayacaktır. Bu sebeple Şer'iye sicillerindeki kararlar da hukukun hangi dallarını, Şer'i şerif tarafından tanzim edildiğini daha yakından görelim.26

A) Özel hukukun dallarından olan şahsın hukuku ile alakalı sicil örneklerinden, Osmanlı hukukunda gerçek ve hükmî şahısların bilindiğini, ehliyet, gâiblik, şahsî haklar ve benzeri konulara dâir Şer'î hükümlerin aynen uygulandığını görüyoruz. Bu konuda temel kaynak fıkıh kitaplarındaki Şer'î hükümlerdir.26 Aile hukukuna ait sicil örneklerinden Müslüman aile yapısını, nişanlanma, evlenme ve benzeri müesseselerin şer'î hükümlere göre şekil aldığını, tamamen erkeğe ait gibi zannedilen boşanma hakkının kadın tarafından da kullanıldığını, neseb, velâyet ve nafaka konularının da fıkıh kitaplarındaki şekliyle sonuçlandırıldığını müşâhede ediyoruz.28 Miras hukukuna ait kayıtların çoğunluğunu, miras sözleşmeleri (tehârüc), devletin mirasçılığı, tereke taksimleri ve vasiyet örnekleri teşkil etmekte; bu konuda da tamamen ferâiz ilminin esaslarına riâyet edilmiş bulunmaktadır. Tek istisnâsı, mirî arazinin tasarruf hakkının intikali meselesidir ki, bu konu kanunnâmelere terkedilmiştir.29 Şer'îye Sicillerinde eşya, borçlar ve ticâret hukuku ile ilgili kararlar iç içedir ve fıkıh kitaplarındaki "muâmelât" hükümleri aynen tatbik edilmiştir. Bu konuda da tek istisna, mirî arazinin tasarruf şeklidir ki, kanunnâmelerle tanzim olunduğu bilinmektedir. Devletler hususi hukuku alanındaki Şer'î hükümlerin uygulandığını, ahvâl-i şahsiye ve ibâdet mevzuları dışında zimmîlere de kendi rızalarıyla şer'i şerifin ahkâmının tatbik edildiğini, konuyla ilgili sicil örneklerinden öğrenmekteyiz.30

B) Osmanlı hukuku ile ilgili tartışmalar, daha ziyâde kamu hukuku üzerinde yoğunlaştığından, Şer'iye sicilleri açısından konuyu tafsilatlı olarak incelemekte yarar vardır. Ceza hukuku alanındaki Şer'iye sicillerinden, Osmanlı Devleti'nin bu konuda Şer'i şerifin hükümlerini tatbik ettiğini, ancak konunun kendi özelliği içinde iyi değerlendirilmesi gerektiğini anlıyoruz. Bilindiği gibi, İslâm hukukunda suç ve cezalar üç ana guruba ayrılmaktadır:

a) Kur'ân ve hadis'de açıkça miktar ve unsurları tayin edilen had suç ve cezalarıdır. Bunlar, iffete iftirâ (hadd-i kazf), hırsızlık (hadd-i sirkat), yol kesme (kat'-ı tarik), zina (hadd-i zina), içki içme (hadd-i şirb) ve devlete isyân (hadd-i bağy, hırâbe) suç ve cezalarıdır. Unsurları bulunduğu takdirde, Osmanlı Devleti'nin bu suçlara ait Şer'î cezaları aynen uyguladığını, Şer'iye Sicilleri göstermektedir.

b) Şahsa karşı işlenen cürümlerdir: Bunlar hakkında Şer'î hükümlerin öngördüğü kısas, diyet ve diğer Şer'î cezaların 500 senelik zaman dilimi içinde hiç aksatılmadan aynen uygulandığını Şer'îye Sicillerinden öğreniyoruz. Hatta konuyla ilgili olarak Ömer Hilmi Efendi'nin Mi'yâr-ı Adâlet isimli eser, Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında yarı resmî ceza kodu olarak benimsenmiştir.

c) Yukarda zikredilenlerin dışında kalan suçlar ve cezalardır. İslâm ve Osmanlı hukukunda bunlara ta'zir, siyâset-i şer'îye veya siyâset cezaları denmektedir. Bunların miktarları ve tatbik şekli, ülü'l-emre terkedilmiş bulunmaktadır. İşte Fâtih, II. Bâyezid, Yavuz ve Kanunî'ye ait umumî kanunnâmelerin ilk bab yahut fasıllarında sevk edilen hükümler, bu çeşit suç ve cezaları düzenleyen hükümlerdir. Şer'îye Sicillerinde bu tür cezalar için, "kanun üzere ta'zir cezası" tabiri kullanılmaktadır.31 Usul hukuku ile alâkalı Şer'îye Sicilleri, Osmanlı Devleti'nin bu konuda da Şer'î hükümleri uyguladığını, ancak resm-i kısmet ve benzeri istisnâî konularda örf-âdete, zamanın sosyal ve iktisâdî şartlarına riâyet, edildiğini göstermektedir. Bunun en bâriz misâli, deliller konusudur. Mesele çok açık olduğundan ayrıntıya girmiyoruz.

İcrâ ve İflâs hükümleri de Şer'î esaslara göre düzenlenmiştir. Şer'îye Sicilleri arasında malî hukukla ilgili kayıtlar da yer almaktadır ve bu kayıtlardan birçok malî hukuk probleminin Şer'î esaslara göre çözümlendiği anlaşılmaktadır.

İdâre ve anayasa hukuku ile alakalı olarak ise İslam hukukunun ülü'l-emre tanıdığı sınırlı yasama yetkisi çerçevesinde düzenlenen ba'zı ferman, yasaknâme, adâletnâme ve buyurulduların yer aldığını görüyoruz.

III. Şer'iyye Sicillerinin Ta'rifi,İhtiva Ettiği Belge Çeşitleri ve Hukukî Değeri

A. Sicil, Mahdar ve Sakk Kavramları

Şer'iyye Sicilleriyle ilgili olarak üç temel mefhumun bilinmesi şarttır. Bunlardan birincisi mahdar kavramıdır. Mahdar sözlük anlamı itibarıyla huzur ve hazır olmak demektir. Terim olarak iki manası mevcuttur. Birincisi; hukukî bir dava ile ilgili kayıtlar; tarafların iddialarını ve delillerini ihtiva eden, ancak hakimin kararına esas teşkil etmeyen yazılı beyanlardır. Kadı, taraflarla ilgili bilgiyi hatırlamak ve müzakere etmek üzere yazılı hale getirir, fakat vereceği karara bu yazılı kayıtları ihtiva eden dava dosyasındaki bilgiler esas teşkil etmez. Fıkıh kitaplarında mahdar kelimesinin bu manada kullanıldığını görüyoruz.32 Yine bu eserlerde "Kitabül-Mehadır Ve's-Sicillât'' adı altında mahdar ve Sicillere ait her konuda örnekler zikredildiğini, bazen mahdar kelimesinin Sicille eş anlamlı olarak kullanıldığını müşahede ediyoruz.33 İkincisi: Herhangi bir mesele hakkında düzenlenen yazılı belgenin muhtevasının doğruluğunu i'lam için, belgenin altında, mecliste hazır bulunan ve meseleye vakıf olan başta subaşı, çavuş ve muhzır gibi şahısların yazılı olarak takrir ettikleri şahadet beyanlarına ve imzalarına da mahdar denir bazen bu yazılı şahitlik beyanlarını ihtiva eden belgeye de mahdar adı verilir ve bu durumda hüccet ile eş anlamlı olur Şer'iyye Sicillerinde bu ikinci manada mahdarlar çokça bulunduğu gibi, söz konusu tabirin Sicillerde sık sık kullanıldığı da görülmektedir. Bu manadaki mahdarlar, bir çeşit emniyet veya adli soruşturma zabıtları mahiyetindedir.34

İkinci temel kavramımız Sicil tabiridir. Sözlükte okumak, kaydetmek ve karar vermek demek olan bu kelimenin terim olarak ifade ettiği mana şudur: "İnsanlarla ilgili bütün hukukî olayları, kadıların verdikleri karar suretlerini, hüccetleri ve yargıyı ilgilendiren çeşitli yazılı kayıtları ihtiva eden defterlere Şer'iyye Sicilleri (sicillât-ı şer'iyye), kadı defterleri, mahkeme defterleri, Zabt-ı Vakâyi sicilleri veya Sicillât defteri denmektedir. Şerî mahkemeler tarafından verilen her çeşit ilam, hüccet ve Şer'î evrak, istisnasız asıllarına uygun olarak bu defterlere kaydedilmektedir. Hakim mahkemede mutlaka bir Sicillât defteri bulunduracak ve vereceği ilam ve hüccetleri, tahriften korunacak şekilde muntazam olarak söz konusu deftere kaydedecektir.35 Bu defterler belli bir usule göre uzun boylu, dar ve enli olurlardı. Mesela, 40 cm. boyunda olan bir Sicillât defterinin 16-17 cm eni olurdu. Ancak bütün Sicil defterlerinin aynı ölçülerde olduğu söylenemez. Mahkemelere, bazen de hakimlere göre defterlerin ebatları da değişmiştir. Yazıları çok zaman ta'lik kırması denilen yazı şeklidir, kağıt çok sağlam, parlak ve mürekkepleri de bugün bile parlaklığını muhafaza edecek kadar sabittir. Çoğunlukla defterlerin üzerlerinde kadıların isimleri mevcuttur. Şer'iyye Sicillerinin tetkikinden, bir kadının göreve başlar başlamaz ilk 'işi, adını, sanını ve vazifeye, başladığı tarihi bu defterin ilk sayfasına yazmak olduğu ve vazifesi sona erince de söz konusu defteri bizzat kendisi veya emini vasıtasıyla halefi olan hakime devir ve teslim ettiği anlaşılmaktadır. Kendiliğinden teslim etmezse, bir sonraki kadı, söz konusu Sicil defterlerini selefinden talep eyler. Bu defterlerin, devlet malı, kadının kendi parası veya ilgililerden alınan harçlarla temin edilmesi, devir ve teslim mecburiyetini ortadan kaldırmaz.36

Şer'iyye Sicillerine ait defterlere kadılar tarafından geçirilen kayıtlar, acaba belli bir usule göre mi, yoksa her hakime göre değişen bir üslup ve stille mi yazılmaktadır? Şer'î Sicillerin, konuyla ilgili fıkıh kitaplarındaki bölümlerin ve de münhasıran bu konuda telif edilmiş bulunan eserlerin tetkikinden, birinci şıkkın doğru olduğu anlaşılmaktadır. Yani Şer'î Sicillerdeki her çeşit yazılı kayıtlar belli bir usule göre düzenlenmekte ve sicile kaydedilmektedir ki bu usule sakk-ı şer'i usulü denir. Sakk kavramı, Farsça çek kelimesinin Arapçalaştırılmış şeklidir ve sözlükte berat, hüccet, temessük, tapu tezkeresi ve kısaca yazılı belge manalarını ifade eder. Terim olarak ise, Şer'î Mahkemelerin sicile kaydettiği veya yazılı olarak tarafların eline verdiği her çeşit belgenin düzenlenmesinde ve yazılmasında takip edilen yazım usûlüne veya bu çeşit yazılı belgelere Sakk-ı Şer'î denmektedir. Başta ilam ve hüccetler olmak üzere bütün kayıtların tanzim ve tahrir şekillerini açıklayan numuneler yazılarak sakk kitapları te'lif edilmiş ve Şer'iyye Sicillerindeki kayıtların tanzimi meselesi düzenli ve sağlam bir kaideye oturtulmuştur. Her kadının Şer'î şartlara uygun sakk düzenleyemeyeceği göz önüne alınarak, kadıların işlerini kolaylaştırmak için bazı değerli alim kadılar tarafından değişik Şer'î muamelelerin ne suretle yazılması icap edeceğine dair aynı mevzuun muhtelif şekillerine ait numunelik sakklar kaleme alınmıştır. Şer'iyye Sicillerindeki kayıtlar söz konusu numunelere genellikle ve pek az farklılıklarla uymaktadır.37

İslam hukukunda yazılı muamelelerde takip edilecek usul, fıkıh kitaplarında "eş-Şurût", ''Kitabü'l-Mahadır Ve's-Sicillat'' başlıkları altında izah edilmiş ve bu usulü Türkçeleştiren Osmanlı Şer'iyye Mahkemeleri, yazılı muameleleri daha standart bir hale getirmişlerdir. Yazı dili ilk dönemlerde Arapça ve Türkçe karışıktır. Ancak XVII. yüzyılın sonlarından sonra ve özellikle örnek sakk kitapları telif edilince dil tamamen Türkçeleşmiş ve Şer'iyye Sicillerinde kullanılacak kelimelere varıncaya kadar bir üslup birliği sağlanmıştır.38 Örnek sakk kitaplarına nümune olarak bir kaç tanesini zikredelim:

1098/1687'de vefat eden Kazasker Bosnalı Beyazîzâde Ahmed Efendi'nin konuyla ilgili eseri; Debbağzade Numan Efendi'nin (v.1224/1809) Câmi'ü's-Sakk veya Tuhfetü's-Sakk adlı ve beş baba ayrılmış olan değerli te'lifi; Dürrîzâde Mehmed Arif Efendi'nin iki ciltlik Dürrü's-Sukûk adlı eseri.39

B. Şer'iye Sicillerinin Genel Özellikleri ve Tanzimat'tan Sonraki Gelişmeler

Sakk usulünün esaslarını Şer'iyye Sicillerindeki belgelerin çeşitleri bahsine havale ederek, burada Şer'iiyye Sicillerindeki genel özelliklere ve gelişmelere kısaca işaret edelim.

Şer'î mahkemelerde yapılan yazılı muamelelerin hepsi sicile kaydedilmemiştir. Kaydedilmesi gereken Şer'iiyye Sicilleri de bugünkü mahkeme zabıtlarına pek benzememektedir. Eski tarihli Sicil defterlerinde vakıf tescili (vakfiye) dışındaki bütün kayıtların genellikle bir sayfanın yarısını geçmediği, hatta çoğu zaman bir sayfaya beş, altı, bazen yedi, sekiz hukukî muamelenin kaydedildiği müşahede olunmaktadır. Eski defterler, kadının cübbesinin cebine girecek ölçüde küçük, dar ve uzuncadır. Mesela, 1076 hicrî yılına ait ilam ve hüccetleri ihtiva eden Bab Mahkemesi 2/1 numaralı Sicil defteri, 41x15 ebadında, 146 varaktır. Yazı ta'lik, kağıt aharlı, su yolu fligranlı ve ebrû ile kaplanmış karton ciltlidir. 944-949 Hicrî yılları arasındaki vakıf1arla ilgili şerî kayıtları ihtiva eden Evkafı Hümayun Müfettişliği Mahkemesi 4/2 numaralı sicili ise, 32x11 ebadında, yazısı değişik türlerde ve çoğu ta'lik, kayıtların çoğu Arapça, kağıdı normal kalınlıkta, beyaz, aharlı, su yolu fligranlı, 264 sayfa, ebru ile kaplanmış karton ciltli, sırtı ve kenarları meşindir. İlk dönemlere ait Şer'iiyye Sicil Defterleri genelde pek az farklarla aynı özellikleri haizdirler. Ancak Tanzimat'tan sonraki Şer'iyye Mahkemelerine ait sicil defterlerinde, şahitleri tezkiye eden şahısların isim ve adresleri de yazıldığı ve verilen kararların gerekçeleri daha geniş tutulduğu için ilam ve hüccetler daha çok yer kaplamış ve dolayısıyla bu dönemdeki Şer'iiyye Sicil Defterleri de eskilerinden daha büyük ve hacimli olmuştur.40

Bütün sicil defterlerinin başında genellikle dili Arapça olan dibace yani bir giriş kısmı vardır. Burada şerî hükümlere ve bunları vaz'eden Allah ve Peygamberine saygı arz edilmekte, daha sonra sicili tutan hakimin ismi ve vazife unvanı kaydedilmektedir. Çoğu kere sicili tutan kadının tayin berat veya buyrultusu da defterin başına yazılmaktadır. Her kadı değişikliğinde bu dibacenin de değiştiğini, ancak dibacelerde de muayyen bir üslubun kullanıldığını görmekteyiz. Mesela 1150 hicrî yılına ait Isparta E27 numaralı Şer'iiyye Sicilinde Isparta Kadısı Kadı Ömer Efendi'nin dibacesi zikredildikten sonra, çoğu sicillerin başında yer alan "Ya Fettah'' ifadesi dört defa zikredilmiş ve sonra da şu beyte yer verilmiştir.

Hezaran böyle cild olsa mücelled
Tükenmez haşre dek bu şer'-i Ahmed
Biz nümune olarak söz konusu dibacenin orijinalini zikredelim

Daha sonra Kadının mührü ve Anadolu Kazaskeri Abdurrahman Efendi'nin tayin emirleri yer almaktadır. Bütün Şer'î sicillerde kadıların kullandığı imza ve mühürlerin de bir birlik arz ettiğini ve sakk kitaplarında atı1acak imza ve kullanılacak mühürler hakkında da numuneler zikredildiğini hatırlatmak icab eder.41

Şunu da ifade edelim ki, Şer'iiyye Sicillerinin Mahkemece tutulup muhafaza edilmesi hukukî bir ihtiyaçtan doğmuştur. Kadı, ilam ve hüccetlerin bir nüshasını hak sahiplerine vereceğinden, evrak üzerinde sahtekarlık yapılması ihtimali ortaya çıkar. Halbuki ilam ve hüccetleri ve bunlarla ilgili resmi yazıları, kendi korunması altında olan defterlere kaydettiği takdirde, ihtiyaç halinde onlara müracaat, edilebilecektir. Şer'iyye Sicillerinin korunmasına dikkat edilmiş olmakla beraber zamanla bunların önemli bir kısmının kaybolduğu ve bugün ülkemizde koruma altında bulunan Şer'iiyye Sicillerinin esas mevcut yekılna göre çok az sayıda olduğu acı bir gerçektir.42

Her ne kadar bazı hukukçular, Sicillerdeki resmî kayıtların konu esas alınarak tasnife gidilmesi gerektiğini belirtmişlerse de, uygulamada konu veya belge çeşidi esasına göre bir tasnif yolunun pek benimsenmediğini görüyoruz. Mesela bir hukukçu şöyle bir teklifte bulunmaktadır. Şer'iyye Sicilleri defterlerinin dört kısma ayrılması gerekir. Birincisi; vasi tayinine ilişkin kayıtlar, ikincisi; vakıflar için mütevelli tayinine ilişkin kayıtlar, üçüncüsü; nafaka takdirine ait kayıtlar, dördüncüsü; kararı ihtiva eden ilamlar. Bu veya benzeri bir tasnife göre defterlerin tutulması elbette ki müracaat kolaylığı sağlaması açısından çok yararlıdır. Böyle bir tasnife İstanbul Sicillerinde kısmen gidilmişse de bütün Osmanlı ülkesinde karışık metot uygulanmıştır ve kronolojik sıra esas alınmıştır.43

Tanzimattan sonra her sahada meydana gelen değişikliklerden Şer'iiyye Mahkemeleri ve dolayısıyla Şer'iiyye Sicilleri de nasibini almıştır. 13 Safer 1276/1859 tarihli Bilumum Mahakim-i Şer'iyye hakkındaki Nizamname'de Şer'î Sicillere dolaylı olarak değinilmiş ve sadece alınacak harçlar tesbit edilmiştir. Şer'iyye Sicilleriyle ilgili asıl hukukî 15 Zilhicce 1290/1874 tarihli Sicillât-ı Şer'iyye Ve Zabt-ı Deâvî Cerideleri Hakkında Talimat'la yapılmıştır. Bu talimata göre, İstanbul'da ve taşralarda bulunan bütün Şer'î Mahkemelerde mevcud olan Sicillerin ilk sayfasından başlanarak son sayfasına kadar sayfa numaraları konacaktır (md. 1). Şer'î Mahkemeler tarafından verilen her çeşit yazılı belgenin aslı mutlaka sicile kaydedilecek ve kaydedildiğine dair kaydedenin (mukayyid efendi) özel mühürü basılacaktır (md. 2). İhtiyaç duyulduğunda Sicillere müracaat edileceğinden yazılar okunaklı olacaktır. Sicil defterlerinde silinti ve kazıntı bulunmayacak ve satır aralarına hiçbir şey ilave edilmeyecektir; edilirse kadı tasdik edip mühürleyecektir (md. 3-4). Kayıtlar arasındaki aralık fazla olmayacak ve şahıslara verilen asılları ile Sicildeki kayıtlar mutlaka mukabele edilecektir. Sonradan yapılan müracaat ve mukayeselerde, asılda veya Sicilde eksiklik yahut fazlalık söz konusu olursa, suçlular cezalandırılacaktır. Çürümüş olan Siciller tamir ettirilecektir. Bütün Şer'î Mahkemelerde Sicillerin korunması için hususî bir sandık bulundurulacak ve her akşam bu sandığa bırakıldıktan sonra sandık mukayyid efendi tarafından mühürlenecektir. Kadıların görev süreleri sona erince, Sicil hususi mührüyle tasdik edilecek ve durum tesbit olunacaktır.44

4 Cemaziyelûla 1296/1879 tarihinde ise, Mahkemelerde kesin delil olacak şekilde Şer'iiyye Mahkemeleri tarafından ilam ve hüccetlerin nasıl düzenleneceğine dair Bila-Beyyine Mazmûnuyla Amel ve Hüküm caiz olabilecek Surette Senedât-ı Şer'iyyenin Tanzimine Dair Ta'limat neşredilmiştir. Talimatın ihtiva ettiği Şer'î Sicillere ait bilgileri, ilam ve hüccetler bahsinde ayrıntılı olarak göreceğiz.45

Şimdi de Şer'iyye Sicil Defterlerinin ihtiva ettiği belge

çeşitlerini inceleyelim.

C. Şer'iye Sicillerindeki Adlî Belge Çeşitleri

Şer'iyye Sicil Defterlerinde mevcut olan yazılı kayıtları önce iki ana gruba ayırabiliriz. Birincisi; kadılar tarafından inşa edilerek yazılan kayıtlardır. Bunlar da kendi aralarında hüccetler, ilamlar, ma'rûzlar mürâseleler ve diğer kayıtlar diye beşe ayrılır. İkincisi; kadıların kendilerinin inşa etmedikleri, belki kendilerine hitaben gönderildiği için sicile kaydedilen fermanlar, tayin beratları, buyrultular ve diğer hüküm çeşitleridir. Biz bu iki ana gruba giren ve Şer'iiyye Sicillerinde, kaydı bulunan belge çeşitlerini ayrı ayrı ve misaller zikrederek tanıtmaya çalışacağız.

1. Kadı Tarafından Kaleme Alınan Belgeler

Sakk-ı Şer'î kitaplarında genellikle bu guruba giren belgeler tanıtılır ve tasnif edilir, Şer'iyye Sicillerindeki kayıtların da % 90'ını bu gruba giren belgeler teşkil etmektedir. Bu sebeple konuyla ilgili belge çeşitlerini daha yakından tanımak ve fonksiyonlarını bilmek gerekir. Aksi takdirde Şer'iiyye Sicillerindeki kayıtların mana ve maksadı da tam olarak anlaşılamaz. Cumhuriyet döneminde yapılan araştırmaların çoğunda bu belgelerin bir birine karıştırıldığı da göz önüne alınırsa konunun önemi daha iyi anlaşılır.46

A. Hüccetler (Senedât-ı Şer'iye) ve Özellikleri

aa. Genel Olarak Tarifi ve Özellikleri

Sözlükte delil ve bir fiilin sabit olduğuna vesile olan şey demektir. Osmanlı hukuk terminolojisinde ise hüccetin iki manası mevcuttur. Birincisi; şahitlik, ikrar, yemin veya yeminden nükûl gibi bir davayı ispat eden hukukî delillere denir. Bu manada beyyinenin müradifidir. Bu mananın konumuzla ilgisi direkt değildir. İkincisi; Şer'iiyye Sicillerindeki manasıdır. Kadının hükmünü (kararını) ihtiva etmeyen, taraflardan birinin ikrarını ve diğerinin bu ikrarı tasdikini havi bulunan ve üst tarafında bunu düzenleyen kadının mühür ve imzasını taşıyan yazılı belgeye hüccet denir Tanzimat'tan sonraki Osmanlı mevzuatında hüccet tabiri yerine senet mefhumu da kullanılmıştır. Şer'î hüccetlere senedat-ı Şer'iiyye denmiştir.47 Ancak bu ma'na hüccetin hukuk terimi olarak zikredilen manasıdır. Halkın dilinde, hükmü ihtiva etsin etmesin üst tarafında hakimin imza ve mührünü taşıyan her belgeye hüccet denegelmiştir. Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ndeki kayıtlar, bu son manaya göredir.

Şer'iyye Sicillerindeki yazılı kayıtların çoğunluğunu hüccetler teşkil etmektedir. Bu sebeple kısaca özellikleri ve çeşitleri üzerinde duracağız.

Hüccetlerin genel özelliklerinden önce şu hususun bilinmesinde zaruret vardır: İslam hukukunda maddi müeyyidenin yanında bir de manevi müeyyide vardır. Bu sebeple, Şer'î açıdan kesin delille (beyyine=hüccet ile) sabit olan bir hukukî durum, niza' (çekişme) konusu pek olmayacağından Mahkemeye de intikal etmez. İntikal eden vak'alar çok nadirdir. İşte bir mahkemenin hüccet tanzim edip ilgilinin eline vermesi ve bir suretini de Sicil defterine kaydetmesi demek, o konuda, bazı istisnai durumların dışında hukukî çekişmenin vaki olmayacağı ve olsa da Mahkemenin hücceti elinde bulunduranın lehinde karar vereceği manasını taşır. Şer'î Mahkemelerde verilen hüccet, hüccet konusu hukuki meselede, karşı taraf aleyhine verilmiş bir karar gibidir. Mesela bir evin satın alındığın gösteren hüccet, o evin alıcısı aleyhine açılacak davalarda kullanılabilecek kesin delil anlamına gelir. Hüccete rağmen karşı tarafın itirazı ve tecavüzü üzerine yargılama konusu olmuş olaylar, Sicillerde yok değildir, ancak azınlıktadır. Bu gerçek anlaşılırsa, Şer'iiyye Sicillerindeki kayıtların çoğunluğunu neden hüccetlerin teşkil ettiği daha iyi anlaşılır. Zaten tarifini yaptığımız yazılı belgeye hüccet denilmesinin sebebi de budur.48 Ayrıca hüccetlerin ileride anlatacağımız ilamlardan farkı, hâkimin hüccetlerde herhangi, bir kararın bulunmaması ve sadece Şer'î Mahkemenin günümüzdeki noterler gibi, hukukî durumu olduğu gibi zabt ve rabt altına almalarıdır. Ancak bizzat hüccetlerin hüküm sayılabilecek şekilde düzenlendiğini de görüyoruz Taraflara yerilen hüccetlerin bir örneği de Sicil defterlerine kaydedilir. O halde bir konuda iki hüccet metni vardır. Birisi, ilgililere verilen hüccet metnidir. İkincisi, sicile kaydedilen suretidir. Hüccet metinlerinin ortak özellikleri şunlardır:

a) Taraflara verilen hüccetlerin üst tarafında hücceti veren kadının imzası ve mührü mutlaka bulunur. Halbuki Sicil defterlerindeki hüccetlerin başında bulunmaz. Bunlarda kadıların imza ve mühürleri; sadece sicilin baş tarafında veya kadının başladığı tarih baş kısmında kaydedilir. Göreve başlama tarihi de yazılır. Bazen sicile kaydedilen hüccet suretlerinin başında da kadının imzasının yer aldığını görüyoruz.

b) Tarafların adı ve adresleri her çeşit şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde açıklanır.

c) Hüccetin konusunu teşkil eden mal veya hak, bütün tafsilatıyla tanıtılır.

d) Hukukî muamelenin şekli, şartlan ve varsa teslim ve tesellüm işlemleri beyan edilir.

e) İkrarda bulunan tarafın karşı tarafı ibra ettiği ve konunun dava ve çekişme konusu yapılmayacağı te'yiden belirtilir. Lehine ikrar yapılan taraf da ikrar beyanını tasdik edince, talep üzerine durumun sicile kaydedildiği zikredilir.

f) Her muamelede olduğu gibi hüccetlerin sonunda da tarih yıl, ay, gün ve bazen de günün belli bir dilimi halinde mutlaka zikredilir.

g) Ve hüccetin altına mutlaka "Şuhudü'l-hal=durumun şahitleri'' veya "şuhûd-ı muhzır'' başlığı ile hukukî muameleye şahit olanların isimleri ve unvanları kaydedilir, Mesela, hüccetin konusu bir satım akdi ise, hüccette satıcı ve alıcının isimleri, mebiin özellikleri, icab ve kabul beyanları, semen ve vasıfları, mebiin teslim ve tesellüm işlemleri ve benzeri kayıtlar zikredilir.49

Hüccetlerin başında genellikle şu ifadeler yer alır: Ya hüccetin düzenlendiği Mahkemenin bulunduğu şehir ismi zikredilerek başlanır. Mahkemenin bulunduğu şehir "mahrûse'', "mahmiye'' veya "medine'' kelimelerinden biriyle tavsif edilir. Mesela bu şekildeki bazı başlangıç ifadeleri şunlardır "'Mahrûse-i Galata muzafatından Kasaba-i Beşiktaş'a tabi.'', "Mahmiye-i İstanbul'da Bekir Paşa Mahallesinde.'', "Medine-i Erzurum'da.'', veya daha ziyade keşif ve muayene hüccetlerinde olduğu gibi ''Zikri âtî hususu mahallinde muayene ve tahrir için.'' veya "Husus-ı ati'l-beyanın mahallinde keşf ve tahriri iltimas olunmağın.'' şek1inde başlar, Yahut da "Budur ki.'', "01dur ki.'', Sebeb-i tahrir-i kitab oldur ki .'', "Sebeb-i tahrir-i hurûf'' ve benzeri giriş cümleleri veya benzeri ifadeler ile başlar.50

Aşağıda ilamlar bahsinde göreceğimiz gibi, hem 1276/1859 tarihli Mahakim-i Şer'iyye Nizamnamesi'nde hem 1290/1874 tarihli Sicillat-ı Şer'iyye Ve Zabt-ı Deavi Cerideleri talimatında ve hem de 1296/1879 tarihli Senedat-ı Şer'iyye Talimatı'nda, hüccetlerin tanzimi daha sağlam esaslara bağlanmıştır.51

Belgenin orijinali Galata Mahkemesi tarafından düzenlenmiş bir satım akdi (bey'-i kat'i) hüccetidir.52

''Galata nahiyelerinden Beşiktaş Kasabasına bağlı Kuruçeşme Köyü'nde oturan Ömer oğlu Mehmed Emin adlı şahıs, yüce Şer'î mecliste, işbu yazılı belge sahibi İsmail oğlu Çavuşzade Mehmed Emin isimli gencin huzurunda hukukî açıdan bütün unsurları tam olan şu ikrar beyanında bulundu; "aşağıda zikredilecek satım akdinin kurulmasına kadar mülkiyetimde bulunan ve zilyedi olduğum adı geçer 1 köyde bulunan ve bir tarafdan pilavcı Ali Beşe'nin mirasçılarına ait ev, iki tarafdan vadi, bir taraftan da umumi yol ile sınırlı mülk arsam üzerine yeni inşa ettiğim iki katlı, üst katında iki oda, bir sofa, bir mutfak ve alt katında bir mutfak, bir tuvalet ve iki parça bahçe ile bir de sokak kapısı mevcud olan mülk evimi, bütün irtifak hakları ve mütemmim cüzleriyle birlikte, taraflardan sadır olan akdi batıl kılıcı şartlardan arı, icab ve kabul beyanı ile kurulan, kesin, bağlayıcı ve geçerli bir satım akdi ile Mehmed Emin Ağa'ya sattım. Bedeli olan 600 kuruş karşılığında söz konusu mebıi teslim ve temlik eyledim. O da aynı şartlarla tesellüm eyledi ve verdiği 600 kuruşluk bedeli de tam olarak elinden aldım. Artık bundan sonra zikredilen ev, mezkur alıcının mülkiyetine geçmiştir. Kendi mülkünde dilediği şekilde tasarruf edebilir. Yapılan bu ikrar beyanlar Mahkeme tarafından tasdik edildikten sonra, durum, talep üzerine sicile kaydedildi. 21 Şevval 1169/1756.

Şahitler:

Köyün Ustası Mehmed oğlu İsmail Usta, İmam Mehmed Efendi oğlu Seyyid Hüseyin Efendi, Hammami Odabaşı Hüseyin, Mehmed oğlu Hacı Mustafa, Muhzır Abdullah Çelebi, Müezzin Ali oğlu Mustafa Efendi, Ahmed oğlu Derviş Mehmed, Ali oğlu Bölük Mehmed Bey, Hammami Ali Beşe (Mustafa oğlu), Musa oğlu Ali Ağa ve diğerleri.''

bb. Hüccetlerin Konuları ve Bazı Çeşitleri (Vakfiyeler)

Mahiyetleri ve düzenleniş tarzları aynı olmakla beraber, hüccetlerin de konularına veya bazı farklı özelliklerine göre çeşitleri mevcuttur. Bunları etraflıca tanıtmak, Şer'iye Sicillerindeki bütün hüccetlerin daha yakından tanınmasına vesile olacaktır. En önemlilerini gözden geçirelim:

aaa) Konularına göre hüccetlerin çok çeşitleri mevcuttur. Ana konular ve bazı önemli hüccet çeşitleri şunlardır. Evlenme akdine ilişkin hüccetler (nikâh hüccetleri), küçüğün anası, babası veya kadı tarafından velayeten evlendirilmesi, karının vekil tarafından evlenme akdinin icrası evlenme akdinin sübutu ile ilgili hüccetler gibi; boşama ile ilgili hüccetler (talak hüccetleri) ayırıcı boşama (talak-ı bâin), boşamanın tefvizi, taliki ve benzeri konularla ilgili hüccetler, karı-kocanın şiddetli geçimsizlik sebebiyle karşılıklı rıza ile ayrılmalarına dair hüccetler (muhalaa hüccetleri), evlenmenin feshine ilişkin (fesh-i nikâh) hüccetler, mehir hüccetleri, nafaka hüccetleri, terbiye velayeti (hidâne) hüccetleri, kadının vasi tayinine dair hüccetler, köle azadı ile ilgili (ıtk, tedbir, mükâtebe) hüccetler, izin ve yetki verilmesine dair hüccetler, satım akdi hüccetler, ferağ hüccetleri, geri alım hakkı ile satım (bey'-i vefâ) hüccetleri, şüfa hüccetleri, bağışlama, vedia, rehin, istihkak (zabt), ikrar, havale, şahadet, kefaet, şirket, vekaet, kısas, diyet, sulh, ibra ve iflas gibi hüccetler, Kethüda, subaşı ve benzeri görevlilerin tayini ile ilgili hüccetler de mevcuttur.53

bbb) Hüccetler içinde nev'i şahsına münhasır bir hüccet çeşidi de vakfiyelerdir. Vakfiyeler hem üslupları ve hem de muhtevaları itibarıyla diğer hüccetlerden ayrılırlar. Vakfiye, vakıf hükmi şahsiyetinin tüzüğü mesabesinde olan ve farazi bir dava sonucu Şer'i Mahkeme tarafından tasdik edilen yazılı belgelere denir. Muhtevası ve bir tüzük mahiyetinde olması hasebiyle şekil açısından da diğer hüccetlerden ayrılır. Hüccetlere ait genel özellikler dışında, başında mutlaka bir dibace-başlangıç bölümü vardır. Bu bölümdeki ifadeler vakfedene ve vakfa göre değişir. Ayrıca her vakfiye bütün unsurlarıyla tam olan bir dava dosyası niteliğindedir. Menkul vakfiyeleri, gayrı menkul vakfiyeleri, nakid para vakfiyeleri, gayrimüslim vakfiyeleri ve vakıf malların değiştirilmesine (İstibdal) ait hüccetler arasında az da olsa farklılıklar bulunmakla beraber, bir vakfiyeyi numune olarak zikredelim ve vakfiyeleri daha yakından tanıyalım. Bu seferki misalimiz de Anadolu Şer'iiyye Mahkemelerine ait olsun.54

''Tasdik olunur

Durum belgede zikredildiği gibidir. Bu belgeyi Burdur Kadısı Mehmed Es'ad düzenlemiştir.

Sınırsız hamd ve sayısız övgü, mülk ve melekûtun maliki ve izzet-azamet sahibi Allah'adır. Hukuken geçerli olan bu yazılı belgenın yazılış sebebi şudur; Burdur şehri sakinlerinden Hacı Ahmed Paşa oğlu Çelik Mehmed Paşa'nın hukuken yetkili vekili olan Mustafa oğlu Ömer Efendi adlı şahıs, Şer'î Mahkemede aşağıda açıklanacak olan vakıf muamelesini tescil etmek amacıyla mütevelli tayin edilmiş bulunan Şeyh İbrahim Efendi oğlu Şeyh Hacı Ali huzurunda vekaleten şöyle ikrarda bulundu; müvekkilim Mehmed Paşa'nın mülkü olan ve adı geçen şehirde mevcud bulunan hanın doğu tarafında ve kapının üstünde bir dükkan, bitişik hanın dükkanları sırasında ve hanın kuzey duvarında diğer bir dükkan ve yine müvekkilimin annesi Meryem Hatun'a ait Beğlerli Köyü'nde bulunan bir değirmeni, sırf Allah rızası için, Burdur'un Şeyh Sitane Maha11esi'ndeki Şadtepe mevkiinde müvekkilimin inşa ettirdiği medresenin müderrislerine vakfetti ve şöyle şart koştu. Adı geçen medrese müderrisleri, dükkanların kira bedelini ve değirmenin gelirini alacaklardır. Bu beyanından sonra söz konusu dükkan ve değirmenleri tamamen tahliye ederek, adı geçen mütevelliye teslim eyledim. Mütevelli de vakıf olmak üzere diğer vakıfların mütevellileri gibi tasarruf etsin dedi. Bütün bu ikrar beyanları hukuken tasdik edildikden sonra vakfeden bu ittifak halinden dava ve çekişmeye yöneldi ve şöyle bir itirazda bulundu. Gayrimenkul vakfı İmâm-ı Azam Ebu Hanife'ye göre vakfedeni bağlamaz ve kesin değildir. Ayrıca İmam Muhammed ve Züfer katında ise bu şartlarla vakıf geçersizdir. Bu sebeble söz konusu vakıf muamelesinden dönüyor ve vakıf konusu olan dükkanların ve değirmenin tarafıma iade edilmesini talep ediyorum. Bu itirazı def eden vakıf mütevellisi ise şöyle cevap vermiştir. Mesele izah edildiği şekildedir ve buna itirazım yoktur. Ancak Ebu Hanife'nin birinci talebesi olan Ebu Yusuf'a göre bu vakıf muamelesi hem geçerlidir, hem de taralları bağlar, Ebu Yusuf'un görüşü esas alınarak vakfın geçerliliğine, bağlayıcılığına, şartları kabulüne ve vakıf muamelesinin cevazına karar verilmesini talep ederim. Bu itirazı ve cevabı defi dinleyen ve vakfiye hüccetinin başında imzası bulunan hakim, yapılan yargılamadan sonra İmam Ebu Yusuf'un görüşünü esas alarak söz konusu vakıf muamelesinin geçerliliğine, bağlayıcılığına, mezkur şartların kabulüne, vakfedenin huzurunda hukuken geçerli olacak şekilde karar vermiş ve dolayısıyla vakıf muamelesi geçerli ve devamlı bir vakıf haline gelmiştir. Artık bu muamelenin bozulması, değiştirilmesi mümkün değildir. "Kim bunu duydukdan sonra değiştirmeye kalkarsa, günahı onu, değiştirenlere aittir. Şüphesiz Allah her şeyi işitir ve bilir.,
Belgenin yazım tarihi 20 Rebiül-evvel 1160.
Şahitler:

Salih oğlu Hacı Ahmed Yusuf oğlu Mehmed Ağa Ahmed Ağa oğlu Ali Ağa Mehmed Ağa oğlu Derviş Ağa."55

ccc) Hüccet çeşitleri arasında üzerinde durulması lazım gelen bir de hüccet-i zahriye vardır. Zahriye, resmi belgelerin arkasına yazılan veya konan ve yine resmi olan beyanlar, emirler ve haşiyeler manasındadır. Hüccet-i zahriye ise, arkasında sebep ve müstenedi yazılı olan hüccetlere denilir. Mesela belgenin bir tarafında padişah beratı yer alır, diğer tarafında buna dayanılarak hazırlanan tasdikli hüccet sureti kaydedilir. Bu çeşit hüccetlere daha ziyade Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde rastlamak mümkündür. Zira bu arşivdeki hüccetlerin çoğunluğu zahriyelidir.

B. İ'lamlar ve Özellikleri

aa. Ta'rifi ve Tanzimi

Şer'iyye Sicillerinde bulunan ve çoğu araştırmacılar tarafından diğer belgelerle karıştırılan önemli bir belge çeşidi de, günümüzdeki Mahkeme kararlarına benzeyen i'lamat-ı Şer'iiyye yani Şer'î i'lamlardır. İ'lam, sözlükte bildirmek manasını ifade eder. Terim olarak ise, Şer'î bir hükmü ve altında kararı veren kadının imza ve mührünü taşıyan yazılı belgeye i'lam denmektedir. Her i'lam belgesi, davacının iddiasını, dayandığı delilleri, davalının cevabını ve def'i söz konusu ise def'inin sebeplerini, son kısımda verilen kararın gerekçelerini ve nasıl karar verildiğine dair kayıtları ihtiva eder. İ'lam belgelerini diğer Şer'iyye Sicil kayıtlarından ayıran en önemli özellik, hakimin verdiği kararı ihtiva etmesidir. Hakimin kararını ihtiva eden her belge i'lamdır; hüccet, ma'ruz veya bir başka belge çeşidi değildir. Ancak örfi anlamda altında kadının imza ve mührünü taşıyan her belgeye, hükmü ihtiva etsin etmesin i'lam denildiğini, bu sebeple Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ndeki birçok ma'ruzların i'lam diye kayda geçirildiğini burada hatırlatalım.

Şer'iyye Mahkemelerinde yargı görevini ifa eden hakim, yargılamayı tamamladıktan sonra mevcud dava dosyasını esas alarak Şer'î hükümlere göre kararını verir. Verdiği karan önce taraflara şifahi olarak tefhîm eyler. Daha sonra verilen kararın gerekçelerini de ihtiva eden bir i'lam tanzim eder; hem davacıya hem de icap ederse davalıya birer suretini takdim eder. Bir suretini de sicile kaydeder. Hakim i'lamı tanzim edeceği zaman, dava ile ilgili bütün tutanakları tetkik etmeli ve verilecek i'lamı dava dosyasındaki kayıtlara aykırı olmaması için gereken titizliği göstermelidir. 1296/1878 tarihli Ta'limat-ı Seniyye, Mahkemelerin tanzim ettiği i'lam ve hüccetlerin, kesin delil olarak kabul edilebilmesi için, i'lam ve hüccetlerin düzenlenmesini daha sağlam esaslara bağlamıştır. Buna göre, Şer'iyye Mahkemelerinde bir davanın seyrine ait bütün kayıtların geçirileceği dava tutanakları demek olan zabıt cerideleri tutulacaktır. Şer'î bir i'lamın hazırlanması için, zabıt ceridesinde yazılı bulunan dava tutanağı esas alınarak i'lam müsveddesi sakk-ı Şer'î kaidelerine göre kaleme alınacaktır. Müsvedde yazılırken zabıt suretlerinin bazı ifadelerinde kısmen değişiklik yapmak mümkün ise de, davanın yönünü değiştirerek farklılıklara yer verilmeyecektir. Taraflardan biri şahitleri olmadığını ifade ederse durum aynen i'lamda derc olunacak ve "ikame-i beyyineden izhar-ı acz'' tabiriyle iktifa olunmayacaktır. Zabıt katibi i'lam müsveddesini kaleme aldıkdan sonra müsvedde ilgili mercilerce (sadreyn vekâyi kâtibi, Reis-i evvel ve baş kâtip gibi) tashih edildikden sonra hakime takdim edilecektir. Hakimin tedkiki ve "yazıla'' kaydını düşmesinden sonra i'lam kaleme alınacaktır. Zabıt katibi ve ilgili memurlar i'lamı tetkik edip arkasını paraf edeceklerdir. Hakim son mütalaayı da yaptıktan sonra i'lam sicile kaydedilecektir. Hüccetlerin tanzimi de aynı esaslara tabi tutulmuştur.56

1296/1878 tarihinden önce yazılan ilamlar ile bu tarihden sonra yazılanlar arasında üslup, ifade ve şekil açısından bir fark yoktur. Ancak 1296/1878 tarihli Ta'limat daha önce mevcud olan, ancak yazılı hale getirilmemiş bulunan esasları yazılı hale getirmiştir. Şimdi ister 1296/1878'den önce, ister sonra tanzim edilen i'lamların temel özelliklerini diğer belgelerden ayrıldıkları noktalar ve çeşitlerini görelim.

bb. Özellikleri, Çeşitleri ve İ'lam Numuneleri Şer'iyye Mahkemelerinde tanzim edilen bir i'lamın şu temel özellikleri ihtiva etmesi gerekir:

aaa) Hakimin imza ve mührü, hüccetlerin tam tersine i'lamlarda alt tarafta yer alır. hamlarda hakimin mühür ve imzalarının belgenin altında yer alacağı, hem konuyla ilgili eserlerde, hem de hukukî düzenlemelerde açıkça belirtilmiştir. Uygulamada da buna uyulmuştur. Aksi iddialar, belgelerin birbirine karıştırılmasından ileri gelmektedir. İmza, hakimin kendi eliyle yazmış olduğu ismi ile künyesinden ibarettir. Mühür ise aynen imza gibi hakimin ismini, babasının ismini ve bazen de kısa bir dua cümlesini ihtiva eder. Sakk-ı Şer'î kitaplarında kullanılacak imza ve mühürlerle alakalı klasik ifadeler zikredilmiştir. Şer'iyye Sicillerinde i'lamın bu kısmı deftere kaydedilmekte, defterin başındaki kayıtla yetinilmektedir.57

bbb) Tarafların ve dava yerinin formüle edilmiş ifadelerle tanıtılması. Bu kısım hüccetlerden farksızdır. İ'lamda evvela davacının adresi, adı, babasının adı yazılır. Eğer davacı başka bir beldeden ise memleketi belirtilir ve davanın görüldüğü yere ne için geldiği halen nerede oturduğu kaydedilir. Davalının ise sadece adı, varsa meşhur olduğu unvanı ve babasının adı yazılır. Adrese pek temas edilmez.

ccc) Davacının iddiası yani dava konusu da eksiksiz olarak zikredilmelidir. Davacının zabta geçirilmiş olan ifadeleri incelenmeli, mükerrer olanlar ve i'lamı ilgilendirmeyen kısımlar çıkarılmalı ve davacının muhtelif celselerde ileri sürdüğü iddia ve ifadeleri bir yerde toplanmalıdır. Kısaca i'lamın bu kısmında eksiksiz ve fazlasız olarak davacının iddiası yer almalıdır.

ddd) Davalının cevabı yani karşı davası, def'i ve itirazları da zikredilecektir. Burada şu noktaların hatırlanması gerekir: Davalı, davacının iddiasını ya kabul veya reddeder. Yahut iddiayı hükümsüz bırakacak şekilde karşı dava (defi) açar. Bu üç şekilden her biri i'lamlarda belirtilir. Davalı iddiayı tamamen reddetmişse durum i'lamda "gıbbe's-sual ve akıbe'l-inkar.'' ve benzeri formülle belirtilir. Davalı, iddianın bir kısmını kabul ve bir kısmını da reddetmiş olabilir. Bu durum ilamda genellikle "gıbbe's-sual mezkur cevabında ni ikrar inkar edicek.'' kalıbıyla ifade edilir. Davalı davacının iddiasını aynen kabul etmiş olabilir. Bu durumda ikrarı i'lama aynen yazılır. Son ihtimal olarak da davalı, davacının iddiasını kabul veya reddetmek yerine karşı dava açmış olabilir. Bu takdirde açılan karşı dava (defi) i'lama aynen kaydolunur. Genellikle "gıbbe's-sual mezkur. cevabında .deyü dava-yı defle mukabele edicek lede'l-istintak ve akîbe'l-inkar'' şeklinde formüle edilmiş bir üslup kullanılır.58

eee) İ'lamda yer alması gereken husus1ardan birisi de kararın gerekçesi demek olan isbat vasıtalarıdır. (esbab-ı sübûtiyesi) İddiayı isbat edecek vasıta demek olan delil, i'lamda genellikle "gıbbe's-sual ve akıbe'l-inkar müddei-i mezburdan müddeasına mutabık beyyine taleb olundukda.'' ifadesiyle istenir.

İspat vasıtalarına göre kullanılan ifadeler de değişik olacaktır. 1) İspat vasıtası davalının ikrarı ise bunun aynen yazılması gerekir. Zira ikrar sayılmayan ifadelerin hakim tarafından ikrar zannedilmesi muhtemeldir. Bunun için "gıbbe's-sual merkum. cevabında fi'l-hakika kaziyye bi'l-cümle müddei-i mezkurun takrir-i meşruhu üzre olub. olduğuna bi tav'ihı ikrar ve itiraf itmeğün. " kalıbı kullanılır. 2) İsbat vasıtası yazılı delil ise hakim bunları i'lamda aynen dercetmelidir. Fakat yazılı delillerin davayı ilgilendirmeyen yönleri varsa, bunların yazılmaları gerekmez. Bazı i'lamlarda karara esas teşkil eden fetvalar veya kanun hükümleri aynen kaydedilmiştir. 3) İsbat vasıtası şahitlik ise durum eski ve yeni devre ait i'lamlarda farklılık göstermektedir. İlk dönemlerde şahitlerin isimleri, cinsiyetleri, mensup oldukları din ve bulundukları adres i'lama yazılır ve şahitlerin davalıyı tanıdıklarına işaret olunduktan sonra şahadet beyanları aynen kaydedilirdi. Son devre ait i'lamlarda bu konunun üzerinde daha ciddi olarak durulmuş ve şahitlerin gizli veya açık tezkiye edildiklerinin yazılmasından başka tezkiye edenlerin durumları da i'lama kaydedilmeye başlanmıştır.59 Zira Cemaziye'l-ahir 1283/11 Ekim 1866 tarihinde Sultan Abdülaziz gerek gizli ve gerek açık olarak şahitleri tezkiye eden şahısların bütün ayrıntılarıyla Şer'iiyye Sicillerinde tanıtılması yolunda kadılara bir ferman göndermiştir. 4) Davanın isbat vasıtası yemin veya yeminden kaçma (nükul) ise, hakimin teklif ettiği yeminin suretini i'lâmda göstermesi gerekir. Zira teklif olunan yeminin usulüne uygun olmaması ve dolayısıyla davalının yemin etmesi veya yeminden kaçınmasının hükme esas teşkil edememesi ihtimali mevcuttur. Bütün Şer'iye Sicillerinde, davalı veya davacının dini inancının yeminin şeklinde etkili olduğu görülmektedir. Yani herkese dini inancına uygun yemin ettirilmiştir.60

fff) Bütün bunlardan sonra hâkim, i'lâm metninin sonunda, davanın isbat vâsıtalarına göre ayrı ayrı kalıp ifadelerle kararını açıklar. Eğer i'lâmdaki isbat vâsıtası ikrar ise hâkim kararını ifade için "ilzâm" ibaresini kullanır. "red ve teslim etmek üzere merkum Ali Ağa'ya ilzâm olunduğu.'' gibi.

Eğer davada isbat vâsıtası şahitlik ise bu durumda kararda "tenbih" ifadesi kullanılır. "def ve teslime vekil-i merkum. ye tenbih olunduğu.'' gibi.

Her ikisinde de "hükmolundu, kazâ olundu" ve benzeri ifadeler de kullanılabilir. Bütün bunlar "hâkimin hükmettim, iddia olunan şeyi ver demek gibi sözlerle dava konusu şeyin davalıya ilzam kılınması'' demek olan ve "kaza-i ilzam" yahut "kazâ-i istihkak" denilen karar çeşidi için kullanılan ifadelerdir. Hakimin davacıyı "hakkın yoktur" "münâzaa etmemelisin" "gibi sözlerle davadan men'ettiği ve "kazâ-i terk" denilen kararlarda ise ''. muarazadan men" olunduğu, "bi vech-i Şer'î muârazadan men" olunduğu.'' gibi ifadeler kullanılır. Kullanılan bu tabirlerin tesbitiyle i'lâmların diğer Şer'iiyye Sicili kayıtlarından kolaylıkla ayırt edilebileceği hususuna önemle işaret etmek isteriz.61

Bilindiği gibi Mahkemenin verdiği kararlara i'lâm denmesinin sebebi, Mahkeme kararlarında muhatabın icra makamları olmasındandır. Yargı görevini ifa eden Mahkemeler verdikleri kararları, icrâ makamına bildirmek (i'lam etmek) zorundadır. Osmanlı Şer'iiyye Mahkemelerinde de aynı kâide geçerlidir. Kadılar verdikleri kararları icranın başı olan padişaha veya onun mutlak vekili addedilen sadrazama i'lâm etmek zorundadırlar.

İşte bu sebeple, özellikle hicri XI. asrın sonlarından i'tibaren i'lâmların karar kısmında "huzur-ı âl'ilerine i'lâm olundu'', "tenbih olunduğu huzur-ı düsturânelerine i'lâm olundu" veya 'Mehmed Çavuş iltimasıyla huzur-ı âlilerine i'lâm olundu. El-Emrü li men lehü'l-emr" ifadeleri kullanılmaya başlanmıştır ve yine bu sebebledir ki söz konusu tarihten itibaren i'lâmların başında "Ma'rı1z-ı dâi-i Devlet-i Alıyeleridir ki.'', 'Ma'rûz-ı dâi-i devâm-ı ömürleridir ki.'' veya benzeri ifadeler kullanılmış ve bazen da i'lâmların başında sadece "Ma'rûz" ifadeleri zikredilmiştir. Bazı araştırmacılar bu ifadeler sebebiyle, i'lâmlar ile i'lâmlardan tamamen farklı bir belge çeşidi olan "ma'rûz" veya "ma'rûzâtı'' birbirine karıştırmışlardır. Bu konunun dikkatle kavranması, i'lâm ile ma'rûzun birbirinden ayrılabilmesi için zaruridir. Zaten bazı araştırmacılar tarafından Fâtih'e, bazıları tarafından ise Kanuni Sultan Süleyman'a atfedilen Kanunname'de de bazı önemli Mahkeme kararlarının "dergâh-ı muallâya arz edileceği" açıkça belirtilmekte ve hangi kararların icrâ makamına i'lâm edileceği tafsilatlı olarak zikredilmektedir.62

ggg) Tarih, ya Arapça olarak yazıyla yazılır veya bugünkü tarih atma şekillerine benzer bir şekilde yazılır. İ'lâmlarda daha ziyade "fi 28 Şa'bâ.ni'l-Muazzam sene 1169" stilinin kullanıldığını görüyoruz.

hhh) İ'lâmlarda hüccetlerde olduğu gibi sonda ve şuhudü'l-hâl başlığı altında şahitler listesinin verilmesi şart değildir. İsbat vâsıtası şahitlik ise i'lâmın içinde veya sonunda şahitlerin ismi yazılabilir. İlk dönemlerde tıpkı hücccetler gibi i'lâmlarda da sonda şahitlerin yazıldığını görüyoruz. Son zamanlarda ve özellikle ikrar veya yemine dayanan i'lâmlarda şahitler hiç zikredilmemektedir. Konusu şikayete bağlı suçlar olan i'lâmlarda şikayet edenlerin isimlerinin zikredildiği de vâki'dir. Kısaca bu konuda i'lâmların hüccetlerden farklı olduğu, hatta son dönemlere ait Sicillerde altında şahitler olanların hüccet, olmayanların ise i'lam olduğuna hemen karar verilebileceğini de önemle ifade edelim, Ancak bu, i'lamların altında şahitlerin hiç zikredilmeyeceği manasına da alınmamalıdır.63

İ'lama ait özellikleri kısaca özetledikden sonra, şimdi de konularına göre i'lam çeşitleri üzerinde duralım, İ'lamlar konularına göre genellikle şu isimlerle anılırlar. Borç ikrarı ile ilgili i'lamlar; alacağın ispatına ilişkin i'lamlar; karşı tarafa yemin teklifini (tahlif) ihtiva eden i'lamlar; alacağın te'ciliyle alakalı i'lamlar; kefalet, havale ve istihkak i'lamları; muhayyerlik hakkına ait i'lamlar; hürriyetin isbatı ile ilgili i'lamlar; icare i'lamları; vakıf i'lamları; evlenme ve boşanmaya dair i'lamlar; ta'zir cezası i'lamları; iffete iftira (kazf) , içki içme (şirb) ve zina cezası (hadler) ile ilgili i'lamlar; bina keşif i'lamları; maktulün keşfi i'lamları; diyet i'lamları yazılı bulunan ve hüccete benzeyen bir alacak i'lamları; kısas i'lamları; Müslüman olma veya dinden çıkmaya (irtidad) dair i'lamlar; sulh i'lamları; Ramazan ayının tesbitine ilişkin i'lamlar; hırsızlık suçu ve cezası (hadd-i sirkat) ile ilgili i'lamlar ve benzerleri.

O halde yukarıdaki konulardan birine dair olup da kadının kararını ihtiva eden bütün belgeler i'lamdır. Başında "ma'ruz" diye yazılmış olması, hüccet gibi altında ''şuhudü'l-hal" bulunması veya hiç şahit zikredilmemesi, girizgahda "ma'ruz-ı devlet-i aliyyeleri..'' ifadesinin yer alması, onun i'lam olmadığını göstermez; i'lam olabilmesi için kadının kararını ihtiva etmesi yeterlidir.

Şimdi de önemli i'lam çeşitlerinden birini zikredelim:

İsbat vâsıtası şahitlik olan, sonunda şuhûdû'l-hâl yazılı bulunan ve hüccete benzeyen bir alacak i'lâmı (İSBAB, 2-110/43a).

"İşbu yazılı belgenin düzenlenmesine sebeb olan Mahmud oğlu Mehmed Beşe adlı kasap, Şer'ii Mahkeme meclisinde Mustafa oğlu Osman Bey adlı davalının huzurunda şöyle iddiada bulundu: Adı geçen Osman'ın zimmetinde ölçüsü ve miktarı aramızda ma'lûm olan ve bizzat benden satın alınan koyun eti bedelinden, bütün hesaplar yapıldıkdan sonra 2020 akçe alacağım mevcuttur. Hatta Osman Bey bu yazılı belgenin düzenlenişinden bir gün önce 2020 akçe bana borcu olduğunu şahitlerin huzurunda ikrar eylemiştir. Durumun sorularak söz konusu meblağın tarafıma ifası için Osman'a tenbih olunmasını taleb ederim. Durum davalıya sorulup da o da inkar edince davacıdan iddiasını isbat edecek delil istenmiştir. O da Müslüman ve dürüst olan şahıslardan İstanbul'da Evliya Mahallesinde oturan Mustafa oğlu Abdullah'ı ve Veled Karabaşı Mahallesi'nde oturan İbrahim oğlu Hasan'ı şahitlik etmek üzere Şer'ii meclise getirmiştir. Şahitlere durum soruldukdan sonra 'Gerçekten Osman Bey'in koyun eti bedeli olarak davacıya 2020 akçe borcu vardır. Bu belgenin düzenleniş tarihinden bir gün önce bizim huzurumuzda ikrar ederek bizi de şahit göstermiştir. Şu anda da aynı şeye şahidiz ve şahadet ederiz' diye hukuken geçerli olan şahadet beyanında bulunmuşlardır. Şahitler tezkiye edilip şahitlikleri kabul edilince gereğine karar verilmiş, davalıya gerekli tenbihte bulunulmuş, sonra da durum talep üzerine sicile kaydedilmiştir. Zil-kade 1127/1715.

Ahmed Çelebi oğlu Mehmed
Abdullah Çelebi oğlu Abdu11ah
Şa'ban oğlu Mustafa Çelebi
Katip Ahmed oğlu Ebu Bekir".

Davada isbat vasıtası şahitlik olduğu için "tenbih" lafzının kullanıldığına dikkat çekmek istiyoruz.

cc. Ma'rûzlar ve Diğerlerinden Farkları

Şer'iyye Sicillerinde hüccet ve i'lamlardan farklı ve genellikle ifade ve şekil i'tibariyle i'lamlarla karıştırılagelen bir belge çeşidi de ma'rûzlardır. Ma'rûz kelime anlamı itibarıyla arz edilen şey demektir. Terim olarak ise biri asıl diğeri tâli olmak üzere iki manası mevcuttur. Tali manası şudur: hamların birçoğu icra makanına hitaben yazılarak onlara arz edildiğinden i'lamlara da Ma'rûz adı verilebilmektedir. Mesela İstanbul Müftülüğü Şer'î Siciller arşivindeki hususi Ma'rûz defterleri birer i'lamat defterleridir. Zaten kataloglarda da i'lamat defteri olarak kayda geçirilmiştir. Ancak bu Ma'rûzların içinde asıl anlamıyla Ma'rûz olanlar da vardır. Hicrî XI. asırdan sonra çoğu i'lamlar "Ma'rûz-ı Dai-i Devlet-i Aliyeleridir ki.,'' diye başlamaktadır. Bazı araştırmacılar, özellikle ceza hukukuna ait olan ve başında Ma'rûz diye yazılı bulunan i'lamları, nâibler tarafından kadılara arz edilen soruşturma zabıtları olarak vasıflandırmışlardır. Bu yerinde bir tesbit değildir. Zira bunlar ceza hukukuna ilişkin Mahkeme i'lamlarıdır ve naibler tarafından icra makamlarına (padişaha, sadrazama) arzedilmiş kararlardır. Zira önemli kararların icra makamına" arz edilmesi usulü, Fatih'in Kanunnamesi'nde yer aldığı gibi, Osmanlı Devleti'nin son zamanlarına kadar aynı an'ane sürdürülmüştür. Takvim-i Vekayi"nin her sayısında irade-i seniyyeye arz edilip tasdik edilen kısas kararlarına rastlamak her zaman mümkündür. Ayrıca sakk-ı Şer'î kitaplarındaki i'lam örnekleriyle Ma'rûz diye kaydedilen i'lamlar tıpatıp benzerlik arz etmektedir. Ma'rûzun farklı bir belge olarak asıl ma'nası şudur: Kadı tarafından kaleme alındığı halde kadının kararını ihtiva etmeyen ve hüccet gibi hukuki bir durumun tesbiti açısından yazılı delil olarak kabul edilemeyen ve sadece kadının icra makamlarına idari bir durumu arz ettiği yazılı kayıtlara veya halkın icra makamına yahut kadıya hitaben yazdığı şikayet dilekçelerine denir. Kısaca astın üste yazdığı bir isteği veya bir durumun arzını havi yazılı belge ve kayıtlardır. Buna Ma'rûz dendiği gibi ariza veya arz da denir ve genellikle çoğulu olan Ma'rûzat kelimesi kullanılır.64

Kadı tarafından kaleme alınan ma'rûzların bazen ma'rûz diye kaydedilen i'lâmlardan farkı, bunların kadının kararını ihtiva etmemesidir. Kadı bu tip ma'rûzlarda şu konuları ilgili icrâ makamlarına arz eder: Vezirler, çevredeki kadılar veya müftülerin hüsn-i hâlini arzederek bunların taltifini taleb edebilir (hüsn-i h8l ma'ruzları); şaki ve benzeri kimselerin su-i halini arz ederek gereğinin yapılmasını talep eder (su-i hâl ma'rûzları); boşalan görevleri icra makamına bildirir (cihat-ı mahlule ma'rûzları); ferağ edilen veya kaldırılan görevleri (cihetleri) arz eder (cihat-ı mefrûğa ve merfua ma'rûzları); merkezi idareden kendisine gönderilen emirlerin ulaştığını bildirir; mülazemete dahil olan kadı ve alimlerin durumunu arz eder; tutukluların salıverilmesi, vali ve kadıların vefatı veya berat talebi gibi muhtelif mevzuların arzını ihtiva edebilir.65

Mesela bir ma'rûz şöyledir:

"İzzetli, devletli ve saadetli Sultanım sağ olsun, Ben Hasköy sakinlerindenim. Şu anda adı geçen köyde yol kesiciler peyda oldu. Benim evimi açıp mal ve eşyamı çaldılar. Sultanımdan rica ediyorum ki bazı şahıslardan şüpheleniyorum, Bostancı Ağa'ya yazılı emir verirseniz durumu araştırır. Ferman Sultanımındır. İdris oğlu Seyyid Ömer."

Gerçekten bu yazılı şikayet üzerine padişahın mutlak vekili olan Sadrazam, Bostancıbaşı Ağa'ya şu emri vermiştir:

''İzzetlû Boslancıbaşı Ağa Hazretleri ma'rifeliyle teftiş ve tefehhüs olunub mazanne ve sarıklar ahz ile huzura ihzar oluna buyruldu. Fi C. 1085 93 .''

dd. Mûrâseleler

Kadılar yukarıda zikredilen yazılı belgeler dışında da bazı resmi yazışmalarda bulunabilirler. Mesela merkezden gelen bir ferman veya buyrultu üzerine, herhangi bir sanığın yakalanması için mahallin voyvodasına veya kethüdasına resmi bir yazı yazabilirler. Yahut tayin edildikleri kadılık görevini yine resmi bir yazı ile her hangi bir naibe devredebilirler. İşte Şer'iye Sicillerinde yer alan ve kadının kendisine denk veya daha aşağı rütbedeki şahıs yahut makamlara hitaben kaleme aldığı yazılı belgelere mürasele veya çoğulu olan müraselat adı verilmektedir. Müraseleler genellikle ya sanığın Mahkemeye celbi isteğini havi müraseleleri veya değişik konulara dair müraseleler olabilirler.66

2. Başka Makamlardan Sadır Olan ve Sicile Kaydedilen Belgeler

Şer'iyye Sicillerindeki kayıtlar sadece kadılar tarafından kaleme alınan ve yukarda zikredilen belgeler değildir. Zira merkezde ve hem de özellikle taşrada her hangi bir beylerbeyine, yahut eyalete veyahut sancak ve kazaya merkezi idare tarafından gönderilen ve hüküm denilen yazılı emirlerin çoğunluğu hep kadılara hitaben yazılırdı. Kadılar Şer'î işlere memur oldukları gibi bulundukları yerde yürütme gücünü de üzerlerine almışlardı. Kadı da kendisine padişah tarafından gönderilen fermanları, beratları ve benzeri emirleri, sadrazam, beylerbeyi ve kazaskerlerden gelen buyrultular ve ilgili devlet teşkilatlarından kendisine gönderilen diğer yazılı belgeleri Şer'iye Sicillerine kaydederlerdi. Şimdi kadıların Sicillere kaydettiği bu belgelere de kısaca göz atalım.

A. Padişahtan Gelen Emir ve Fermanlar

Padişahtan gelen emir ve fermanları iki ana grupta toplayabiliriz;

Birincisi: Padişahın kendisine İslam hukuku tarafından tanınan içi boş yasama yetkisine dayanarak veya icra kuvvetinin başı olarak kaleme aldığı ve Şer'iiyye Sicillerinde "evamir ve feramin" diye zikredilen hükümlerdir. Padişah ya ihtilaflı olan bir Şer'î meselede mevcut görüşlerden birini tercih ettiğini kadıya bildirir; ya Şer'î hükümlerin icrasını te'yid için yazılı emir gönderir veya düzenleme yetkisi bulunan sahalarda bazı düzenleyici kaideleri Divan-ı Hümayun'un telhisi üzerine tanzim eder ve durumu kadılara bildirir. Şer'iye Sicillerinde bulunan ve İstanbul kadılığında yapıldığı gibi bazen kendileri için hususi defterler tutulan bu kayıtlar, Osmanlı hukukunun da başta gelen kaynaklarındandır. Müstakil bir defter tutulmadığı zaman, bazen Şer'iiyye Sicillerinin başına, bazen ortasına, bazen de diğer kayıtlardan ayrılması için ters olarak Sicillere kaydedilir. Bunlara misal olarak arpa tevziî ve ihtikarla ilgili bir fermanı zikredilebilir (İS-I-25/17-18).

İkincisi; Yine padişahtan sadır olan, ancak birinci gruptaki gibi umumu değil hususi şahısları ilgilendiren ve vazife tevcihi, tımar tefvizi, ticaret beratı ve benzeri konulara ilişkin olarak kaleme alınan ferman, berat ve nişanlardır. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti'nde kadılık, İmamlık, hatiplik, miri arazi mutasarrıflığı veya benzeri görevler, kazaskerlik ve sadrazamlık gibi makamların inhası ve padişahın ferman ve beratları ile şahıslara tevdi' edilmektedir. İşte bu ferman ve beratların bir sureti ilgili yerdeki Şer'iiyye Sicillerine mutlaka kaydedilmektedir. Ayrıca bazı şahıslara verilen muafiyet ve ticaret beratları da bu grubun içinde yüklü bir yer tutmaktadır.

B. Sadrazam, Beylerbeyi ve Kazaskerden Gelen Buyrultular

Osmanlı Devletinde Padişah'tan sonra Şer'î ve kanunî hükümleri icra ve takip ile görevli olan makam, padişahın bir nevi mutlak vekili bulunan sadrazamlardır. Sadrazamlar padişahın emrine dayanarak, bazı hususları kadılara hatırlatabilirler. İşte Şer'iiyye Sicillerinde bulunan kayıtlardan biri de sadrazamların yazılı emirleri demek olan buyrultulardır. Aslında buyrultu, sadrazam, kaptan-ı derya, vezir, beylerbeyi ve kazasker gibi devlet erkanının yazılı emirlerine denir.

Bazan beylerbeyi veya sancak beyinin de buyrultu gönderdiği, Şer'iye Sicillerindeki kayıtlardan anlaşılmaktadır.

Şer'iyye Sicillerinde yer alan önemli bir buyrultu kaydı da, kazaskerlere ait kadı tayin buyrultularıdır. Bazı üst rütbeli kadılar dışındaki bütün kadıların tayini kazasker tarafından yapılmaktadır.

C. Tezkereler; Temessükler ve Diğer Kayıtlar

aa. Tezkereler

Şer'iyye Sicillerinde yer alan ve kadıların dışındaki makamlar tarafından kaleme alman bir diğer belge çeşidi de tezkireler ve temessüklerdir. Osmanlı diplomatikasında, daha ziyade üstten alta veya aynı seviyedeki makamlararası yazılan ve resmi bir konuyu ihtiva eden belgelere tezkire denmektedir.

Aslında aynı şehir ve kasabada bulunan resmi dairelerin birinden diğerine yazdıkları yazılara tezkire, şehirler arasındaki yazışmalara ise tahrirat denmesi son zamanlarda adet haline gelmiştir.

Şer'iye Sicillerinde yer alan birinci manadaki tezkereler, başta sadrazam olmak üzere yüksek devlet memurlarının özel kalem müdürü demek olan tezkereciler tarafından kaleme alınırdı. Mesela Anadolu Defterdarlığı'na bağlı maliye kalemlerinden olup Anadolu Eyaleti'ndeki malî hükümleri kaleme alan makama Tezkire-i Ahkam-ı Anadolu, Rumeli'ye ait malî işleri kaleme alan makama da Tezkire-i Ahkam-ı Rumeli denilirdi. Haremeyn Muhasebeciliği veya Evkaf Muhasebeciliği de evkafa ait mali konularda tezkire verirdi. Bu makamlar, kendilerine berat ile bir cihet tahsis edilen şahısların eline, söz konusu berata dayanarak tezkire verirlerdi. Bu tezkirelerin bir sureti de, Şer'iiyye Sicillerine, müstenedi olan berat ile beraber mutlaka kaydedilirdi. Zira bu emirleri icra edecek olan makam ilgili mahallin kadılarıydı. İcra için de sicile kayıt şarttı.

bb. Temessükler

Sözlükte bir işe sıkı tutunmak demek olan temessük kelimesinin terim olarak birçok manaları mevcuttur. Borç için alınan senede temessük dendiği gibi, muahede ve sulhname gibi şeylerde devlet veya muahedeyi yapan gerçek yahut hükmi şahıslar tarafından verilen mühürlü kağıtlara da denir. Şer'iye Sicillerinde temessükün manası ise şudur: Miri arazide ve gayr-ı sahih vakıflarda tasarruf hakkı sahiplerine yetkili makam veya şahıslar tarafından verilen belge demektir. Yani temessük, tasarruf vesikası demek olur ki, sonraları tapu tabiri bunun yerine geçmiştir.

Yetkili makam ve şahıslar, sahib-i arz denilen tımar ve zeamet sahipleri, vakıf mütevellileri, mültezimler, muhassıllar veya muhasebe kalemlerinden biri olabilir. Mesela bazı vakıflara ait temessük belgeleri belli bir zaman dilimi içinde darbhane-i amire nezareti tarafından verilmiştir.

cc. Diğer Kayıtlar

Şer'iye Sicillerinde bu zikredilenlerin dışında da kayıtlar mevcuttur. Ancak zikredilenler Şer'iiyye Sicillerindeki kayıtların %90'ını teşkil ettiğinden ve geriye kalanlar fazla önem arz etmediğinden, biz bu kadarla yetiniyoruz.



1 Hezarfen, Telhis'ül-Beyan, Vrk. 135/A vd.; Ergin, Mecelle-i Umûr, I/265 vd.; Zeydan, Nizam'ül-Kazâ, 117-120; Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilâtı, 108 vd.
2 Hezarfen, Telhis'ül-Beyan, Vrk. 133/B vd.; Tevkiî Kanunnâmesi, MTM, I/541.
3 Ali Haydar, Dürer, IV/715-716; İlmiye Salnâmesi, 140-152; Uzunçarşılı, İlmiye, 208 vd.; Krş. Mumcu/Üçok, 222-226.
4 Hezarfen, Telhis'ül-Beyan, Vrk. 139/B vd.
5 Tevkiî Kanunnâmesi, MTM, I/540; Uzunçarşılı, İlmiye, 155 vd.; Merkez Teşkilâtı 228-241.
6 Tevkiî Kanunnâmesi, MTM, I/508-509, 540.
7 Tevkii Kanunnâmesi, MTM, I/501-503, 540.
8 Fatih Kanunnâmesi, 16.
9 127/ tarihli Tevcihât-ı Menâsıb- Kazâ Nizamnâmesi, Düs. I. Zir. I/313-320, 1331 Tarihli Hükkâm-ı Şer' ve Me'murin Şer'iye Kanunı Muvakkatı, Düs. II. Ter. V/352 vd. md. 6. 7; 1332 Tarihli Kanuın Muvakkat, Düs. II. Ter. VI/184; Ali Haydar, Dürer, IV/705; İlmiye Salnâmesi, 154, 318; Uzunçarşılı, İlmiye, 160 vd.
10 Mecelle, md. 1784-I785; Ali Haydar, Dürer, IV/657 vd.
11 Akgündüz, Hey'et Şer'iye Sicilleri, c, I, İstanbul 1988.
12 Tevkiî Kanunnâmesi, MTM, I/541; Kanunî Kanunnâmesi, MTM, 1/326-327; Uzunçarşılı İlmiye, 83 vd.
13 Abdurrahman Şeref, Tarih Musâhabeleri, İstanbul 1934, sh. 48; Okandan, I/60-61.
14 Ergin, Mecelle-i Umûr, 1/273-274.
15 Düs. I. Ter. I/4-7.

16 1284 Tarihli Dvanı-ı Ahkâm-ı Adliye Nizamnâmesi, Düs. I. Ter I/325 vd:, md. 2; 1284 Tarihli Şûrây-ı Devlet Nizamnâmesi, Düs. I.
17 Düstur, I. Ter. I/328 vd.
18 Düstur, I. Ter. I/342 vd., 349 vd. .
19 Düstur, I. Ter. I/352 vd., md. 4 vd.; Ergin, Mecelle-i Umûr, I/273.
20 1290 Tarihli Meclis-i tetkikat-i Şer'iye'nin Vezâifini Hâvi Talimât, Düs. I. Ter. IV/73-75 ve özellikle md. l, 7.
21 1292 Tarihli Fetvâhâne Nizamnâmesi, Düstur, I. Ter. IV/76-77; 1279/1880 tarihli i'lâmat-ı Şer'iye'nin Temyiz ve istisnafı hakkında irade-i Seniyye, Düstur, I. Ter. Zeyl, 1/2; Karakoç Tahliyeli Kavanin, I/10-12; 1300/1882 Tarihli Mahakim-i Şer'iye'den Verilen İlâmatı il Temyiz ve İstisnaf Hakkında Talimat, Düs. I. Ter. 7. yl. III/58; Karakoç Tahliyeli Kavanın, 1/12-14.
22 Karakoç, Tahliyeli Kavanın, I/4-5; Düstur, II. Ter. V/352 vd.; İlmiye Salnâmesi, 674 vd.;
Uzunçarşılı İlmiye, 267 vd.
23 İlmiye Salnâmesi, 652 vd.
24 Takvim-i Vakayi, No: 2840; Karakoç, Tahliyeli Kavanin, 1/6-7, 29 vd.; Ergin, Mecelle-i Umûr, 1/274-275.
25 Takvim-i Vakayi No: 3046 3847; Karakoç, Tahliyeli Kavanin, I/6-7, 29 vd.; Resmî Ceride; No: 69, Kanun No: 469.

26 Akgündüz Ahmed/Türk Dünyası Araştırma Heyeti, Şer'iye Sicilleri, İstanbul 1989, I/13 vd.;
Krş. Barkan, Kanunlar, I-XXXIII.
27 Akgündüz/Hey'et, Şer'iye Sicilleri, I/221-253.
28 Akgündüz/Hey'et, Şer'iye Sicilleri, S/259-303.
29 Akgündüz /Hey'et, Şer'iye Sicilleri, I/311-352.
30 Akgündüz /Hey'et, Şer'iye Sicilleri, Hey'et, II/10 vd.
31 Debbâğzâde, Nu'man Efendi, Câmiü's-Sak, Dersaadet 1214, 288-291, 298-310, 312, 335; Akgündüz /Hey'et, Şer'iye Sicilleri, I/14-I5, II/100 vd.,
32 Cürcânî, Seyyid Şerif, Et Ta'rifât, Mısır 1 938, sh 282; El-Fetaval-Hindiye, c 6, sh. 160 vd; Damad, Mecma'ül. Enhûr, 2/559.
33 EI-Fetaval-Hindiye, 6/160 vd; Damad 2/559.
34 El-Müncid, 17 Baskı sh. 1 39; Mütercim Asım, Kamus-u Okyanus, c. 2 sh 262; Ali Haydar, Dürerü'l-Hükkam, 4/718.
35 EI-Müncid, 322; Bayındır, 1; 15 Zilhicce 1290 Tarihli Sicillaat-ı Şer'iyeVe Zabt-ı Deâvî Cerideleri Hakkında Ta'limat, md 1 vd; Düs. 1. Ter. c. 4, sh. 83-85; Mecelle, md 1814; Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilatı, 116.
36 Mecelle, md 1814; Ali Haydar, Dürer, 4/717, 720; Yaman, Ülkü, 154; Uzunçarşılı. Ülkü, 366; İlmiye Teşkilatı, 116.
37 Mütercim Asım, Tibyan-ı Nafi' Der Tercüme-i Bürhan-ı Katı', c. I (Tekmile), sh136; Kamus-ı Okyanus, 3/1094; Ali Haydar, Dürer, 4/719; Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilatı, 116-117.
38 Fetavay-ı Hindiye, 6/160 vd.; Bayındır, 1-2.
39 Süleymaniye Kütüphanesi, Laleli, Nu 93; Kendisinden çokça istifade ettiğimiz ikinci eser 1214'de İstanbul'da basılmıştır; üçüncü eser 37 İstanbul 1288'de basılmıştır.
40 İstanbul Müftülüğü Şer'î Siciller Arşivi; Bayındır, 2, 273-281; Ali Haydar, 4/71 vd,; İS 1­334/11-12; Uluborlu Şer'iye Sicili Nu A 27 (Konya Müzesi).
41 Konya Müzesi, Isparta E 27, sh 100-101; Krş Debbağzâde, 402 vd, 380 vd.
42 Ali Haydar, Dürer, 4/717 vd; Bayındır, 2.
43 Ali Haydar, Dürer, 4/718; İS1-65, 76, 97. 106, 135, 334, Ü6-802 (Emir ve ferman defterleri); Kasımpaşa U6-465 (Maruzlar); Bayındır, 273 vd .
44 Düstur, 1. Ter, c. 1, sh 301-3l4, özellikle bkz. md. 29-53; Düstur, 1. Ter, c. 4. sh. 83-85; 1290 Tarihli Sicillât-ı Şer'iye Ta'1imatı, md. 5-18, Düs. 1 T. 4/83-85.
45 Akgündüz, Ahmet, Mukayeseli İslam ve Osmanlı Hukuku Külliyâtı, Diyarbakır 1986, sh 774-782; Düs. 1. Ter 4/79-84; BOA, Dosya Usulü. Hususî Mecelle Dosyası, Nu. 517. Ali Haydar Dürer, 4/719, 81 vd.
46 Mesela bkz. Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilatı, 108.
47 Mecelle, md. 1676; Ali Haydar, Dürer, 4/367, 718; Bilmen, Hukuk-ı İslamiye Kamusu, 8/118; Krş: Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilatı, 108; Bayındır, 12; 1276 Tarihli Mehakim-i Şer'iye Nizamnamesi, md. 15 vd., 27 vd.; 1296 tarihli Senedat-ı Şer'iye Ta'limatı, md. 16 vd.
48 Ali Haydar, 4/718-719.
49 Ali Haydar, Dürer. 4/718-719; Bayındır, 12 vd.
50 Debbağzade, 3-188, 160 vd.; B23-127/137, 141-142; B23-127/118;; Uzunçarşılı, 116-117
55 Düs l. Ter., I/301 vd.
51 Düs, l. Ter. 4/83-85; Düs 1. Ter. 4/78-82.
52 B23-1271114.
53 Debbağzade, 3-188; 61. Ali Haydar, Dürer, 4/718, Bayındır, 12 vd.
54 Akgündüz, Ahmed, İslam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi, Diyarbakır 1986; 1276 Tarihli Mahakim-i Şer'iye Niz. md. 15-20; Debbağzade, 189-220; Konya Müzesi, Burdur Şer'iye Sicilleri, F25, sh. 214.
55 Konya Müzesi, Burdur F25/214; vakfiye örnekleri için bkz Debbağzade, 189 vd.
56 1276 Tarihli Mahakim-ı Şer'iye Nizamnamesi, md 27 "hüküm veya ilzamı havi olan i'lamat-ı Şer'iye''; Ali Haydar, Dürer, 4/718; Mecelle, md 1827; Bayındır, 3; Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilatı, 108; Debbağzade, 223 vd.; Mecelle, md 1827; Ali Haydar, Dürer, 764-768; 1296 Tarihli Ta'limatname, md. 12; 1296 Tarihli Ta'limatname, md. 13-25.
57 1296 Tarihli Ta'limat, md. 15: Ali Haydar, Dürer, 4/718; Debbağzade, 380 vd.; Bayındır, 3­4, 231; İstanbul Müftülüğü Şer'iye Sicilleri Arşivi, Tatbik Mühürleri Defteri, Nu 7, vrk. 4b.
58 Ali Haydar, Dürer, 4/769; Bayındır, 4-7; Bab Mahkemesi, 2-96137, 65, 125.
59 Ali Haydar, Dürer, 4/868-869: Bayındır, 7 vd.
60 Bayındır, 9, 181 vd.; İS 1-334/11-12; Ali Haydar, Dürer, 4/869.
61 Ali Haydar, Dürer, 4/769-770; Debbağzade, 252, 253, 255; Ali Haydar, 4/770; Mecelle, md 1786; Ali Haydar: 4/659-662.
62 Kanunname-İ Al-İ Osman, Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası İlaveleri, İstanbul 1330, sh 70-72; Debbağzade, 223-340; B23-1271104; Ergüney, Hilmi, Türk Hukukunda Lügat ve Istılahlar, İstanbul, 1973, 218; Bayındır, 18 vd.
63 Bayındır, 11; B23-127 nolu Sicil defterlerindeki i'lamlar, İS-BAB, 2-88/50a.
64 Fatih Kanunnamesi, Tarih-i Osmanı Encümeni Mecmuası İlaveleri, sh 70-72; Bayındır, 18 vd.; lSl-25/1 vd.; Kasımpaşa, 3-93/1 vd.; Debbağzade, 223-339, 341-370.
65 Debbağzade, 341-370.
66 Hasköy Mahkemesi19-9/39; Bayındır, 19, 254

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
4237 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın