• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Yazarlar
Osmanlı Diplomatikasında Berât Formu ve Berât Anlamında Kullanılan Diğer Terimler / Yrd. Doç. Dr. Nejdet Gök

Osmanlı toplumunda genel olarak, Batı'daki anlamda doğuştan gelen, kana dayalı, ayrıcalıklı aristokratik bir sınıf anlayışı yoktur. Üstünlük veya farklılık, yapılan görevlerle ilgili olarak sonradan ortaya çıkmış bir statü anlayışıdır. Tüm kamu hizmetlerini yürüten devlet görevlilerinden oluşan, vergiden muaf bir sınıf vardır ki bunlara "askeri" denilmiştir. Günümüz askeri anlayışından farklı şekilde kullanılan bu terimle anlatılmak istenen ellerinde sultanın berâtı olan çeşitli görevlilerdir. Bunların görev alanları, yetkileri ve ayrıcalıkları sahip oldukları berâtlarında belirtilmiştir. Kısaca belirtmek gerekirse, sıradan bir kişi, örneğin reayadan bir köylü, kendisine sultan tarafından bir berât verilince yeni bir görevle birlikte, ayrıcalıklı bir statü kazanmış oluyordu. Gerek bu yüzden gerekse taşıdığı diğer anlamlar açısından berât formu veya vesikası, Osmanlı bürokrasisinin en önemli belgesi kabul edilmenin yanında aynı zamanda en gelişmişidir. Biz bu yazımızda bu kelimenin etimolojisinin yanında aynı anlamda kullanılmış benzeri kelime ve terimleri açıkladıktan sonra, bir belgenin berât sayılabilmesi için zorunlu olan şartlar üzerinde duracak ve berât formunun genel yapısı bir şema halinde göstereceğiz. Ayrıca, benzerliğinden dolayı çoğu kez tuğra taşıyan bir diğer sultani belge olan fermanla karıştırılan berâtın ayırıcı özelliğine de dikkat çekilecektir.

Osmanlı klasik dönemi vesikaları arasında, sultan adına hazırlanan (sultânî) belgelerden birisi olan berât veya -padişaha ait olduğunu belirten sıfatla birlikte- "berât-ı hümâyûn" kısaca; verilen kişilere yetki ve ayrıcalık sağlayan veya devlet malları üzerinde tasarruf veya mülkiyyet hakkı te'min eden ve verilen hakları üçüncü şahıslar karşısında tasdik eden, tuğralı hükümdar buyruğudur.
Fransızca "diplome", (ordonance royale), İngilizce "privilige", Almanca "befehl" kelimeleri ile ifade olunan berât (çoğulu "berevât") kelimesi hepsi de Osmanlı'nın son dönemlerine ait olan Osmanlıca lügatlerde, kısaca şöyle tarif edilir:

"Bir nev'î mîrîden verilen imtiyaz senedi",1 "mektup, çoğulu berevât gelir".2 Kâmûs-i Osmânî'de o günkü kullanılışına göre; "Yazılmış kağıt anlamındadır. Istılahımızda nişan, rütbe, memuriyet, maaş ve imtiyâzât-ı muhtelife içün taraf-ı devletden yazılıp verilen kağıd-ı resmî, fermannâme demektir. Cem'î berevât gelir".3 Ahmed Vefik ise "Lehçe-i Osmânî" de berât kelimesini zikretmiyor. Yalnız "ferman"ı açıklarken "Emir, emirnâme, buyruk, buyruldu, divan emirnâmesi, yarlığ ve büyük berât" ifadelerini kullanıyor.

Yine son dönemlere, yani XIX. asra âit "usûl-i inşâ" (diplomatika) eserlerinde berâtın tarifi şu şekilde yapılmıştır:

"Taraf-ı devletten verilen bir nevî imtiyaz senedi olup, cihât-ı mütenevvia ve rüteb-i muhtelife tevcihine ve nişân-ı hümâyûn i'tâsına dâir devâir-i devletten hatt-ı divânî ile yazılır".4 Bir başka tarif: "İmâmet, kitâbet, tevliyet gibi hidemât-ı şer'iyye tevcih olanlara bâ-irâde-i seniyye Evkâf-ı Hümâyûn Nezâreti ma'rifetiyle i'tâ kılınan fermanlardır".5 Son iki tarifin birincisinde "cihât-ı mütenevvia" tabiri yerine, "hidemât-ı şer'iyye" ifadesi kulanılmıştır ki her ikisi de vakıf ve dinî görevlerle ilgili görevlilere verilen berâtları belirtir. Ayrıca ikinci tarifte, berât tevcih eden makam olarak yalnızca Evkaf Nezareti zikredilmektedir. Bu son durum özellikle Tanzimat sonrası berât anlayışı ve uygulamalarını aksettirmektedir.

Adlî, hukûkî ve idârî yapıda pek çok değişikliklerin görüldüğü Tanzimat Dönemi, berât ile görevlendirmeyi oldukça dar bir sahaya hapsetmiş ve zamanla Evkaf Nezareti'ni ilgilendiren konularla sınırlandırmıştır. Bunun dışında üstün hizmet gösteren bazı şahıslara verilen berât ve madalyalar ise "imtiyaz nişanı" şeklinde adlandırılmıştır. Yine bu dönemde yüksek rütbeli devlet memurlarının tayinlerinde "fermân ile tevcih" esas olmuştur. Diğer yandan tüccar, elçi, konsoloslukta görevli tercümanlar ve metropolitler gibi bazı görevliler için berât tevcihine devam edilmekle birlikte, küçük rütbeli veya rütbesiz şahıslar için berât yerine rüûsla (bir çeşit tayin ve görevlendirme vesikası) görevlendirme yoluna gidilmiştir.

"Osmanlı Diplomatikası El-Kitabı" yazarları Reychman ve Zajaczkowski berâtı, "Bu terim özellikle yüksek mevki sahiplerinin tayinleriyle feodal sınıfa yapılan mal-mülk bağışları ve belirli konularda verilmiş ruhsatları belirtir"6 şeklinde tanımlamışlardır.

"Berâtlı", müsâadeli ve imtiyazlı demektir. "Eli berâtlı" şeklinde kullanılınca "yetki sahibi" anlamına gelmektedir. Bu tabir, XVIII. asırdan itibaren, Osmanlı Devleti'ndeki, konsolos, tercüman ve yardımcıları ile gayrimüslim reayadan olup kendilerine berât tevcih olunmuş kişiler için kullanılmıştır.7

Klasik Osmanlı tarihlerinde ilk def'a Aşıkpaşa-zâde'de yer alan "berât" tabirinin, aşağıda oldukça detaylı olarak ele aldığımız gibi, XV. yüzyıldan itibaren Osmanlı diplomatikasına yerleştiğini görüyoruz. Buradaki ifadelerden Sultan Murad Han'ın "kendi berâtıyla timar verdiğini", Bayazid Han döneminde de "timarların dahi berâtı Bayezid Han adına olduğunu"8 öğreniyoruz.

"Ahidnâme" ve "temliknâme-mülknâme"ler de birer berât çeşidi olmakla birlikte diplomatik unsurlar açısından önemli farklılıklar taşıdığından buraya dahil edilmemiştir.

Berât formunun kapsam ve özelliğini belirten bu açıklayıcı girişten sonra, berât kelimesinin, kökeni, sözlük anlamı, Osmanlı inşâ ve kitabetinde, yeni tabiriyle; Osmanlı diplomatikasında ilk defa bu isimle yer alması ve daha önce berât anlamında kullanılan hüküm, biti, misal vb. tabirler üzerinde duracak, örnekleriyle açıklamaya çalışacağız.

Biz burda kullandığımız "berât" (bazen de nişân) kelimesi ile yukarda kaydettiğimiz, "sultan tarafından verilen tüm yetki, tevcîh ve imtiyaz belgeleri"ni kasdediyoruz.

1. Berât Kelimesinin Kökeni ve Osmanlı'da İlk Kullanımı

Berât; Arapça "Berae-Berâet" kelimesinin hemzesinin atılarak Osmanlı Türkçesine uyarlanmış şeklidir. Berâet ise b-ra-e' fiilinden türemiş bir mastardır.9

Kelimenin kök anlamı ile ilgili olarak lügatlerde şu açıklamaları görüyoruz:

Be-ra-e', fiili Allah için kullanıldığında "hiç bir şeyi örnek almadan, modelsiz olarak yaratma, yaratmak" demektir.

Burdan türetilen el-Bari' kelimesi de "yaratan, maddesi ve modeli olmadan icad eden, sıfatlarında yaratıklara benzemekten beri olan, birçok farklılıklarına rağmen evrenin bütün parçalarını ahenksizlik ve düzensizlikten uzak olarak meydana getiren, "inşa' eden" anlamında Allah'ın isimlerinden biridir. 10

Yaratma veya yaratmak anlamının dışında, "kurtulma, borçtan ve ayıptan kurtulma, temize çıkma, ayrı ve uzak olma, kişinin bir sorumluluktan kurtulması veya yükümlülüğünün olmaması, bir şeyden veya bir kimseden uzak kalıp onunla ilişkiyi kesme, hastanın iyileşmesi ve hastalıktan kurtulması, bir şeyin kendisinden olmayan şeylerden ayrılması, tasaffi etmesi ve halis olması" gibi anlamları kapsamaktadır.11

"Bir şeyin kendisinden olmayan şeylerden ayrılması, tasaffi etmesi (saflaşması) ve halis olması" ifadesi Osmanlı berâtlarının taşıdığı anlama da uygun gözükmektedir. Ayrıca, "ayrı ve uzak olma" manası da görüşümüzü desteklemektedir.

Şöyle ki; kendisine berât tevcih olunan sıradan bir kişi, bizzat sultanın tuğrasını taşıyan berâta sahip olmakla, bulunduğu makam ve tasarrufta bulunduğu malda sultan adına icraatta bulunuyor. Berâtlı olduktan sonra sosyal statüsü yükseliyor ve askerî sınıfa dahil oluyor. Berât metinlerinde belirlenen yetki ve imtiyazlarla ayrıcalıklı bir konuma yükseltiliyor ve bu haliyle hem-cinslerinden ayrılmakla kalmıyor, aynı zamanda tasaffi ederek (saflaşarak) pak ve temiz bir kimliğe sahip olduğu bizzat en büyük otorite olan sultan tarafından tescil olunuyor.

Özellikle idareci sınıfa âit berâtların nakil bölümünde bu ayrıcalık ve üstünlüğü belirten bazı tabirler kullanılır. Bunlardan en çok kullanılanlar;

"kıdvetü'l-emâsîl ve'l-akrân" (benzerleri ve akranları arasında en önde geleni) veya "kıdvetü'l-emâcîd ve'l-ekârîm" (şerefli ve cömertlerin en önde geleni) vb. tabirleridir. Bu ayırt edici, üstün özellikleri taşıdığı için kişi, berât sahibi olmaya liyakat kazanmıştır.

Daha önceden kendisine berât verilmiş bir şahısta, saf, temiz ve dürüstlük gibi üstünlük belirten sıfatlarına zarar verecek, yüz kızartıcı bir durum tesbit edilirse berâtı mutlaka elinden alınır. Her türlü dâvânın büyük titizle görüşülüp, hakkın ve adâletin tecelli etmesi için her türlü imkanın seferber edildiği bir devlette, böyle bir konuda açacağı dâvâ bile kabul edilip dinlenmez. Artık o, berâta layık olma saflığını ve ayrıcalığını yitirmiştir.

Örneğin III. Ahmed Devri'ne âit bir timar berâtında bu konuya şöylece işaret olunmuştur;

"...her hal ile eşkıyâ ve haramzâdeye muîn olduğu zâhir ve nümâyân olmagın bu makûle timar ve zeamet tasarrufu hilâf-ı kânun olmagla....bu makûle efâl-i şenîa ve ahvâl-i kabîha sahibinin zeameti tasarrufu hilâf-ı kânun olmagla zeâmeti üzerinden ref' fîmâ-ba'd. dâvası istima' olunmamak üzere kaydına şerh virilmek şartıyla zeâmet-i mezbûr hâssa silahşörlerimden..kıdvetü'l-emâcîd ve'l-ekârîm Mustafa zîde-mecduhûya.mezbur ehl-i fesad Ahmed Çavuş tahvilinden.tevcih olunub virdüm ki zikr olunur."12

Bu metni günümüz Türkçesine şöyle aktarabiliriz:

Her durumda eşkıya ve haramzâdeye yardımcı olduğu açıkça belli olduğundan, bu şekilde timar ve zeamet tasarrufu kanuna aykırı olduğu ve buna benzer kötü ve çirkin işlerle uğraşan bir adamın zeamet tasarruf etmesi de kanuna aykırı olduğundan, zeameti kendisinden alınsın ve bu konuda açacağı dâvânın dinlenilmeyeceğine dâir kayıt düşülsün. (Ve ben sultan bu yüzden); söz konusu zeameti özel silahşörlerimden. şerefli ve cömertlerin önde geleni Mustafa ki, -Allah onun şerefini artırsın, ehl-i fesad Ahmed Çavuş'tan alıp kendisine tevcih edip verdim.

A. İslâmî Literatürde "Berât" Kelimesi

"Be-ra-e" kökünden türetilmiş birçok kelimenin kullanıldığı Kur'ân-ı Kerim'de "Berât" kelimesi, "Berâetün" şeklinde sadece iki sûrede yer almaktadır.

Birincisi; (Kamer Suresi 43. ayet) tir ki meali şudur: "Sizin inkarcılarınız bunlardan daha mı üstündür? Yoksa kitaplar (ez-Zübür) da size bir kurtuluş belgesi (Berâet) mi var?"13

Burda, "Berâet" kelimesi "kurtuluş, muâfiyet ve garanti belgesi" anlamında kullanılmıştır.

Burdaki iki kelime konumuz açısından dikkat çekicidir.

Bunlardan birincisi "berâet" diğeri de "ez-Zübür" dur. Berâet kelimesinin anlamı yukarda belirttiğimiz gibi, "kurtuluş, muâfiyet, yetki ve garanti belgesi"dir.

"ez-Zübür" ise, "zibr" kökünden türetilmiş "ez-Zebûr" kelimesinin çoğuludur. "Yazılı şey, mektup ve kitap" anlamına gelmektedir. Bu anlamda Câhiliye Devri şâirleri tarafından da kullanılmıştır (İmru'l-Kays'ın kullanışı için bkz. Taberî, VII/451). Zebur aynı zamanda Dâvud Peygamber'e indirilen ve içinde hikmet ve vecîzeler bulunan ilâhî kitabın adıdır.14

Âyetteki, ifâdelerden "berâet"in yazılı bir form şeklinde belli kitaplarda kayıtlı olduğunu anlıyoruz. Ayrıca kelimenin o gün de bilindiği ve kullanıldığı ilgili kaynaklarda belirtilmektedir. Nitekim Arapların, İslâm'dan önce her ayın birinci veya sonuncu gün veya gecelerine "berâet" adını verdiklerini de biliyoruz. 15

Burdan anlaşılıyor ki, berât; sahibine,

Güç, kuvvet ve kudretin yanında, aynı zamanda emniyet ve güven kazandıran bir "yazılı belge"dir.

"Beraet" kelimesinin yer aldığı ikinci âyet ise; Tevbe Suresi 1. ayetidir. Zaten bu surenin bir diğer adı da "Berâe Sûresi"dir. Surenin başlangıcında yer alan bu kelime konusunda, konunun uzmanları değişik yorumlar yapmışlardır. Surenin ilk ayetlerinde müşriklere güven içinde bulunacakları dört aylık bir süre tanınması, bu süre zarfında kendilerine hiç bir tecâvüz hareketinde bulunulmayacağının Allah ve Rasûlü tarafından garanti edilmesi, kelimeye, "af, kurtuluş, muâfiyet" anlamlarını kazandırmaktadır ki bu, Kamer Sûresi'nin yukardaki ayetine de uygun düşmektedir.

Fakat bazı yorumcular daha sonraki ayetlerde tanınan bu dört aylık mühlet bitiminde müşriklerle ilişkinin savaş hali olacağının belirtilmesini göz önüne alarak, Berâet kelimesine "her türlü ilişkiyi kesme, onlardan uzak durma, ültimatom"16 anlamlarını vermişlerdir. Bu kelimenin bir türevi olan "Beri"de Kur'an'da daha çok bu anlamda kullanılmıştır.

Bu ayeti Elmalılı Hamdi Yazır, özetle şu şekilde yorumlamıştır;

"Berâet" kelimesinin kök anlamı, "Müfredât"17 ve "Besâir"18 de açıklandığına göre herhangi bir çirkin şeyden kurtulmak ve uzaklaşmak demektir. Kadı Beydavî Bakara Suresi 54. âyetinin tefsirinde "berâet" kelimesini şöyle açıklar; bu, bir şeyin kendisinden olmayan şeylerden arınıp saf hale gelmesi, halis olması anlamındadır. "Hasta hastalığından, borçlu borcundan berî oldu." denildiği zaman "kurtulmak" anlamında söylenmiş olur. Allah Adem'i balçıktan berâe eyledi. denildiği zaman saflaştırmak şeklinde inşâ etmek anlamında kullanılmış demektir.19 "Berât-i zimmet asıldır" denildiğinde, başından itibaren inşa suretiyle olan hulûs, yani halislik ve selamet manası kasdedilmiş olur. Cezada suçtan berâet etmek de böyledir. Lakin borçtan berâet yine aynı anlama gelebileceği gibi, daha ziyade ibrâ' ve arınma şeklinde olur ki, bu da "tasaffî" (saflaşma, temizlenme, arınma) denilen kurtulma yoludur.20

Bu ayette berâet "herhangi bir ayıptan ve noksanlıktan salim olmak ve uzaklaşmak" demek olan aslî manasını korumakla birlikte bilhassa siyaset hukuku ve milletlerarası hukuk dilindeki terim anlamı olan "savaş çıkmasını gerektiren bir ilişki kesme"yi de ifade etmektedir. Ancak ilişkiyi kesmeden önce belli bir süre tanınmaktadır ki, bu zaman dilimi içinde karşı tarafa aslâ bir "dahl ü tarruzda bulunulmayacak ve müzâhim olunulmayacaktır." Bu durum söz konusu âyette şöyle belirtilir:

Bu bir berâettir, yani bu öyle önemli ve kesin bir ilişki kesmedir, saldırmazlığın sona erdirilmesidir ki, Allah'tan ve Resulü'nden o antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere. Ey müşrikler! Şimdi siz yer yüzünde dört ay serbest gezebilirsiniz..21

Yukarda da belirttiğimiz gibi, kelimenin kök anlamları nazara alındığında, "berâet" kelimesine "af ve kurtuluşa erme, kurtuluş belgesi, muâf ve imtiyazlı olma, benzerlerinden ayrılma" anlamlarını vermek daha uygun gözükmektedir. "berât Gecesi" kavramı da bu görüşümüzü desteklemektedir. Bu durumda âyete tekrar baktığımızda, şunu anlıyoruz:

"daha önceden kendileri ile anlaşma yapılmış olan müşrikler" dört ay boyunca her türlü müdahaleden kurtulmuşlar, bu konuda onlara belli bir süre için de olsa bir imtiyaz ve bir muâfiyet verilmiştir. Böylece diğer müşriklerden ayrı bir statüye konulmuşlardır. Bu önemli bir ayrıcalık ve imtiyazdır ve Osmanlı diplomatikasında kullanılan "berât" formunun anlamına da uygun düşmektedir.

Âyetleri tahlil ettiğimizde ayrıca şu noktaları tesbit etmek mümkündür:

1 Berât sadece, kendileri ile ahid yapılan ve ahidlerinde sadık kalan müşriklere verilmektedir. Berâttan önce verilmiş bir ahid söz konusudur.

2 Berâtı veren, berât verilenlerden üstün bir konumdadır. Bu sebebden dolayı, berât sahibi olmada hak etmeden ziyade, bir lütuf ve bağış esprisi vardır.

3 Karşılığında, belli görev ve sorumluluk istenmektedir. Aksi halde berât geri alınabilir.

4 Berâtı veren ve alanlar dışında üçüncü şahısların da dikkati çekilmektedir. Tevbe Sûresi'de bunlar âyeti okuyan veya duyan tüm Müslümanlardır ki, onlardan berâtın şartlarına uymaları ve dikkat etmeleri istenmektedir.

5 Berât belli bir süre için verilmiştir. Bu süre sonunda berâtın hükmü karşı tarafın davranışlarına göre değişikliğe uğrayacaktır.

Bu yönüyle bir berât çeşidi olan ahidnâmeleri hatırlatmaktadır.

6- Bir diğer sonuç ta Tevbe Sûresi'nin, K. Kerim'de "başında besmele yer almayan tek sûre" olmasıdır. Bu durum, berâtlarla alakalı ayrı çağrışımlara sebep olmaktadır. Şöyle ki, İslâm'ın ilk yıllarından itibaren, çeşitli İslâm devletlerinde geçerli olan yazışma geleneklerinden birisi de vesikalara Allah'ın adıyla başlanmasıdır. Bizzat Hz. Peygamber'in talimatıyla, İslam'a dâvet mektuplarının başlangıçlarına yazılarak düstur haline getirilen bu geleneğe titizlikle uyulmuştur. Genel kullanımı "besmele" şeklinde olan bu vesika rüknüne diplomatika tabiri olarak "dâvet" diyoruz. Doğudan batıya tüm İslâm aleminde davet rüknünde esas olarak "besmele" kullanılırken, Osmanlı'da, özellikle fermân ve berât gibi sultânî belgelerde bu geleneğin terkedilerek sadece özel belgeler için nadir olarak kullanılması ilginçtir.

Osmanlı vesikalarında dâvet terimleri olarak "hüve'l-muîn vb.", "zikrullahi teâlâ vb.", "hüve", "bismihî" vb. klişeler yaygın olarak besmele yerine kullanılır. Şüphesiz kullanılan tüm klişe ve tabirlerin tamamı "Allah'a" işaret etmekte, O'nun adıyla başlanmaktadır. Ancak besmele formülünün, özellikle de berâtlarda yer almaması, bu kelimenin kullanımında berât suresinden esinlenmiş olunduğu düşüncesini akla getirmektedir.

Araştırmalarımıza göre, berât terimi bir tayin ve tevcih belgesi olarak, "biti, misal, takrir vb. yerine, Fatih Sultan Mehmed'in son yıllarında veya II. Bayezid'in ilk yıllarında Osmanlı diplomatikasına girmiş olmalıdır.

İslâm'ın ilk yıllarına âit rivayetlerden bu kelimenin değişik belge türü için en azından bir dönem kullanıldığını biliyoruz.22 Ancak bu kullanım "tayin, tevcih ve yetki belgesi" anlamında değil, -aşağıda belirttiğimiz gibi- bir çeşit vergi ödendi makbuzu anlamındadır.

Beraet, Hz. Peygamber'in sözlerinde genelde "günahtan kurtulma, bir işten veya zümreden uzak olma" anlamında kullanılmıştır.23 "Uzak" tabiriyle kasdedilen "ayrı ve farklı bir konumda olmak"tır.

İslam hukukunda; "Berâet-i asliyye" tabiri, Kelam'da ve Fıkıh usûlünde; "kişinin, -kanun koyucunun aksine hükmü olmadıkça- sorumlu tutulmaması" demektir. Yani kişi bir hüküm olmadıkça yükümlülükten uzaktır ve muâftır. "Berâet-i asliyye" Ceza hukuku da, "kişinin suçsuzluğunun asıl olması" (suçtan muâf olması) demektir.

Mecellede yer alan "Berâet-i zimmet asıldır" (Mecelle, mad. 8) şeklindeki kurallla kasdedilen de budur. Hz. Ömer Devri'nde kendilerinden haraç alınan gayrimüslimlere verilen "berât belgeleri" de artık o kişilerden tekrar vergi alınmaması için verilmiştir. Buyunlarına berât kağıdı takılanlar, böylece ikinci kez vergi ödemekten muâf tutulmuştur.24

İslamî kültürde Üçaylardan birisi olan Şâban ayının; 15. Gecesi'ne "Berâet Gecesi" denilmesinin nedeni de "kişinin günahlardan kurtularak temizlenmesi ve bu gece, Allah'tan berâtını alarak, muâf ve imtiyazlı bir konuma yükselmesi" umulduğundandır. Bu sebeple bu geceye, "Mübarek Gece, Rahmet Gecesi" denildiği gibi "Sâkk= (senet-belge) Gecesi" adı da verilmiştir.25

Netice olarak, bütün bu dînî literatürde "berât" kelimesinin "bir saflaşma, temize çıkma, bir muâfiyet, özel hak ve ayrıcalık vb." anlamları taşıdığını görüyoruz.

B. Berit (Covenant=Akid, Ahid, Sözleşme ve Mukavele) Terimi

"Berit" (İng: Covenant) kelimesi; İbrânice'de, "ahid" (anlaşma ve sözleşme) anlamında kullanılan bir tabirdir.

Berât kelimesinin, İbrânice asıllı "berit" kelimesinin Arapçalaşmış şekli olması kuvvetle muhtemeldir. Arapça ve İbrânicenin aynı dil âilesine (Sâmî Diller) mensup olması, birbirine benzer kelimelerin her iki dilde de yer alması veya ortak anlamda kullanılmış olmaları zorunluluğunu doğurmuştur. İbranicenin yanında diğer sâmî dillerden de Arapçaya geçerek yerleşmiş birçok kelime vardır. Kur'ân-ı Kerim'de de yer alan yabancı kelimelerle ilgili çalışmaların tarihi oldukça eskidir. Bu konuda Hicrî birinci yüzyıldan itibaren hazırlanan birçok kitap günümüze kadar ulaşmıştır.26

Yahudilerin kutsal kitabı olan Tevrat'a göre; Allah, çeşitli dönemlerde insanlarla ahidleşmiş yani onlara "berit" vermiştir. Hz. Nuh ve onun ümmetine, Tufan'dan kurtulmaları ve bir daha böyle bir olayın tekerrür etmemesi için berit verilmiş ve buluta konan yay (yani gökkuşağı) bu ahdin alâmeti (alâmet-i şerîf gibi) sayılmıştır (bk. Tekvîn, 6/18, 19; 9/12, 15, 16). Keza, Hz. İbrahim ve soyundan gelen İsrail Oğullarına da berit verilmiştir. Bu beritin şartı olarak da onlardan bazı şeyler yapmaları istenmiştir. Buna göre, sünnet olacaklar, (ki, bu beritin alâmetidir) zinâ ve fuhşa yaklaşmayacaklar, Tevrat'ın hükümlerine sadakatle bağlı kalacaklar ve kendilerine bu berit'i veren yaratıcıya itaat edecekler. (bk. Resullerin İşleri, 7/8) Bu berit'e (ahid) göre, Ken'ân diyârı onlara miras olarak verilecektir (bk. Tekvîn, 13/15,17; 15/18; 17/2-8). Allah ile İsrâil Oğulları arasında bu sayılanlara benzer daha birçok berit yapılmış ve onlardan beritin şartlarına uymaları istenmiştir. Ancak onlar çoğu kez bu beritlerin şartlarına ve alâmetlerine uymamışlar (bk. Tesniye, 29/25; Birinci Krallar, 19/10; İkinci Târihler, 12/1; Yeremya, 22/9; Daniel, 2/30) ve bu yüzden cezalandırılmışlardır (bk. Tesniye, 17/2; Yeşu, 7/11, 23/16; Hâkimler, 2/10; Mezmurlar, 132/12).

Daha sonra Allah, beritin şartlarına aykırı davranan Yahudilere acımış ve kendilerine yeni bir berit vermiştir. (bk. Yeremya, 31/31-34; 32/37-41). Bu son berite göre; Allah, şeriatını onların içine koyup yürekleri üzerine onu yazacak, kendisi onlara "Rab", onlar da O'na "kavim" olacaklar ve böylece günahları bağışlanmış olacaktır (bk. Yeremya, 31/34).27 Bütün bu yapılan beritlerden dolayı Yahudilere (İsrail Oğulları) "Berit Oğulları" adı verilmiştir.28

Berit terimi ile ilgili bu açıklama ve örneklere dikkatlice bakıldığında, Osmanlı'da kullanılan "berât" formu ile paralellikler olduğu gözden kaçmaz. Herşeyden önce berit, kıyaslanamıyacak ölçüde güçlü olan taraftan, yani Yaratıcı'dan zayıf tarafa, aciz kullara verilen bir bağış, bir ahiddir. Ahid tabiriyle kasdedilen; bağış, ihsan, yetki ve imtiyazdır. Yoksa, eşit veya eşite yakın güçler arasında yapılan bir sözleşme, Osmanlıca tabiriyle bir muâhede değildir.

Verilen beritin mutlaka bir alâmeti söz konusudur. Berit alan, beritin şartlarına riayet edecek, kulluğunu unutmayacak, sadakat içerisinde vazifesini yerine getirecektir. (bî-kusûr mer'î ve müeddâ kılacak)

Kendilerine berit verilenlere "Beritoğulları" deniliyor. Osmanlı'da ise berât sahiplerinin genel adı "ehl-i berât veya ashâb-ı berevât" dır.

Allah'ın isimlerinden biri olup, "maddesi ve modeli olmadan icat eden, yaratan, yaratılmışlara benzemekten berî olan, evreni, âhenk içerisinde meydana getiren; borç ve zimmet altında bulunmayan, ni'metlerini, yarattıklarına bir bağış ve lütuf olarak veren" anlamlarını taşıyan "Bâri'"29 kelimesi de berât kökünden türetilmiştir.

Yukarda "be-ra-e" fiilinin Allah için kullanıdığında aldığı anlamı belirtmiştik. Kur'ân'da iki yerde geçen bu ismin (II/54 ve LIX/24) İbrâniceden Arapçaya geçmiş olduğu ve Peygamber tarafından özel bir anlamda kullanılmadığı30 görüşlerini tenkid eden İslâm kelamcısı Prof. Bekir Topaloğlu, bu kelimenin çeşitli şekillerde Allah'a nisbet olarak veya farklı anlamlarda Arapçada da eskiden beri kullanıldığını belirttikten sonra, bu ortak kullanımın sebebini; vahye dayalı dinlerde ilâhî isim ve sıfatlarda benzerliklerin bulunmasına olarak belirtir.31

2. Osmanlı Yazışmalarında Berât Anlamında Kullanılan Diğer Kelimeler

Berât, Osmanlı diplomatikasında XV. asrın son çeyreğinden itibâren yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bundan önce berât anlamında çeşitli terim ve terkiblerin kullanıldığını görüyoruz.

A. Hüküm (Hükm)

Hüküm; Lügatlerde, kesin ve kat'î emir ve karar, kuvvet, hâkimlik, âmirlik, irâde, kumanda, nüfuz, kadılık etmek vs. anlamlarına gelmektedir.32

Herhangi bir konu, iş ve görev için pâdişâh tarfından verilen yazılı emirlere "hükm-i hümâyûn" denilmiştir. Hangi kalemden olursa olsun bütün "sultânî vesikalar" genel olarak "hüküm" adı altında toplanmıştır. Bir vâli veya herhangi bir idâreciye bir iş için gönderilen hükümlere "fermân", bir görev ve yetki için verilmişse "berât" veya "rüûs" denmiştir. Berât ve nişanların tuğraları çekilip gerektiğinde doldurulması için bazı bölümleri boş bırakılmışsa o gibi hükümlere de "nişân-ı hümâyunla mu'anven beyaz ahkâm-ı şerîfe" adı verilmiştir.33 Bu nedenle hükümlere; konu ve işe göre, fermân, nişân, berât, tevki', menşûr deniliyordu. Hükm-i hümâyûn, hükm-i şerîf, hükm-i cihan-ârâ, hükm-i cihan-mütâ', hükmü vâcibi'l-imtisâl, terkibleri ile de hükmün, bir emir, buyruk ve fermân anlamında kullanıldığı, son kelime olan fermânın ise ilk dönemler hariç Osmanlı diplomatikasına tamâmen yerleştiğini görüyoruz.

Osmanlı Arşivi'ndeki en eski tarihli tahrir defteri olan (h.835/m.1432) tarihli Arvanid Defteri'nde yaygın olarak "mektub", "berât", "paşa berâtı", "paşa bitisi", "biti", "sultan berâtı", "beğ bitisi", "mukarrer..." ve "sultan hükmü" tabirleri kullanılıyor. Nâdir olarak da "pervâne" terimine rastlıyoruz. Biti ve berât terimi paşa ve beyler için aynı anlamda kullanılırken, padişah için "biti" kullanılmamış. Yâni "padişah veya sultan bitisi" şeklinde geçmiyor. Sultan için, "sultan berâtı veya sultan hükmü"34 tabiri kullanılmıştır. "elinde sultanımız hükmü var" derken kasdedilen berât olmalıdır. Nitekim aynı defterde bulunan bazı kayıtlarda "sultan hükmü" yerine "sultan berâtı" ifâdesini buluyoruz.35

B. Misal ve Tevki'

Anadolu Selçuklularında "misâl"; bir emir veya bir siparişi, alt mâkama tavsiye etmek için pâdişâh dışında vezir ve benzeri devlet adamlarından sadır olan vesikalardır. Osmanlı'da misâl ile fermân, nişân, tevki' terimleri birbirini yerine, bazan da "tuğra" anlamında kullanılmıştır; Örneğin, "sebeb-i tahrîr-i tevki'-i refi'-i hümâyûn oldur ki. tahrîr-i misâl-i bî-misâl ve fermân-ı vâcibü'l-imtisâl/misâl-i vâcibü'l-imtisâl"; bazı fermanlarda da "nişân-ı hümâyûn ve misâl-i meymûn" şeklinde misâl ile nişân aynı anlamda kullanılmıştır.36

B. Kitâb ve Mektûb

Gerek ilk Osmanlıca inşâ eserlerinden biri olan Menâhic' de, gerek diğer orijinal vesikalarda yer alan "kitâb", "kitâb-ı hümâyûn", "misâl", "tevki'" ve "nişan" vb. kelimelerin 15. yy.'da birbirlerinin yerine kullanıldığını gösteren birçok örnek vardır. Bu durum muhtemelen bu dönemde kalıplaşmış belirli cümlelerin henüz oluşum halinde olduğunu göstermektedir. Öyle ki bazan bir vesika içinde bile, yukardaki kelimelerden bir kaçı aynı anda birbirinin yerine kullanılabilmektedir.

Örneğin, (1404) tarihli Süleyman Çelebi'nin nişanında, önce "kitab", hemen ardından "tevki" ve son kısımda da "mektub" terimleri aynı vesikada kullanılmıştır.37 Bir başka örnek, Musâ Çelebi'nin (1412) tarihli bitisidir. Bu belgede de "biti", "mektub" ve "nişan" şeklinde bir kullanım vardır.38 Bu kullanım I. Mehmed'in (1420) tarihli nişanında,39 "misâl", "tevki'" ve "ferman" şeklinde aynı vesika içinde sıralanma biçimindedir. Yine aynı şekilde Menâhic'deki Kethüdâlık berâtındaki, "kitâb" kelimesinin yerine Nezâret ve Tevliyet takrîrinde "misâl" kelimesi kullanılmış. Daha sonraki "berât-ı idrârât"ta "kitâb" yerine "tevki'-i hümâyûn" terkibi yer alıyor. Aynı münşeâtta 7. ve 8. vesikalarda "kitâb-ı hümâyûn", 9. vesikada "kitâb-ı meymûn" biçimlerini görüyoruz. Bütün bu berâtlarda geçen "kitab" kelimesinin ("hüküm" gibi), İslâmî geleneğe uygun olarak çok genel anlamda, bütün vesika formlarını kapsar şekilde kullanıldığını görüyoruz.40

B. Biti-Bitik

Osmanlı belgelerinde XIV. asrın son yarısı ile XV. asra âit belgelerde bu kelime, mektup, berât, hüküm, nişân, misâl karşılığında kullanılmıştır.

"Biti" kelimesinin ve türediği "bitimek" kökünün etimolojisi kesin olarak bilinmemekle birlikte; Çince pi-bit/piet "yazı fırçası"ndan türetildiği,41 bitik, biti, bitiv, bitüv, büti "yazı, mektub, muska" anlamında; çeşitli Türk şivelerinde kullanıldığı iddia olunmuştur. Aynı kökten gelen bitiglig "yazılı, sened sahibi"; bitigü "mürekkeb" anlamındadır42 Uluğ bitikçi (Doğu Türkçesinde) baş kâtib anlamında kullanılmıştır.43

Yusuf Hâs Hâcib, Karahanlılarda bitikçi unvanı ile hükümdarın resmi yazışmalarını yürüten kendisi ile devlet sırlarını paylaştığı görevliye bitikçi, bitikçi ılımga der.44 Ve şu beyti kullanır: "eğer kendin bitigçi ılımga olursan gönül sırrını iyi muhafaza et, ağzından söz kaçırma".45

Kaşgarlı Mahmud ise ılımga kelimesini, "sultanın mektuplarını Türk yazısı ile yazan kâtib" şeklinde açıklar.46

XIV. ve XV. yy. resmî belgelerine nişân yerine biti dendiğini belirten Fuat Köprülü, F. Kraelitz'in Tarih-i Osmânî Encümeni Mecmuası'nda yayınladığı İlk Osmanlı padişahlarına âit belgeleri de buna delil gösterir. Ayrıca söz konusu yüzyıllara âit vakıf defterlerinde pâdişâh ve şehzâdelerin emirnâmelerine nişân; beylerbeyi, bey ve kadıların verdiği belgelere biti dendiğini, bu defterlerde rastlanılan örüncek bitisi ve gökçe ören bitisinin ne anlama geldiğinin tamamen bilinmediğini ilâve eder. Köprülü, kelimenin menşei konusunda da yukarda açıkladığımız biçimde, fırça anlamında "pit" kelimesinden türemiş olabileceği görüşünü kabul eder.47

İslâm Ansiklopedisi'ne "Bitik" maddesini yazan Mehmet İpşirli, Dîvân-ı Lugât ve Kutadgu Bilig'de yer alan bilgileri tahlil ettikten, yukardaki görüşleri destekler mahiyette şu yorumu yapar:

"Türkçenin eski metinlerinden, bitimek 'yazmak' fiil kökünün 'bitigü', 'kalem, divit' gibi bir türevi olduğu anlaşılan bitig/bitik 'yazılmış (şey)' çeşitli lehçelerde 'yazı, kitâbe, mektub, belge, kitab, muska; emir, hüküm, fermân' anlamlarında kullanılmış ve bundan da bitikçi 'kâtib', bitigli (g) 'yazılmış nesne sahibi', bitiklik 'yazı yazılmak için hazırlanan şey' gibi yeni türevler elde edilmiştir".48

Buraya kadar aktardığımız iddialara aykırı bir görüş ise İbrahim Kafesoğlu'na aittir.

Kafesoğlu, Türklerin "değnekler üzerine çentik (oyma, biçme)ler yapmak" veya "ok ucu ile bal mumu üzerine" işâretler çizmek sûretiyle muhâbere ve resmî belgelerini tesbit ettiklerine dair Çin yıllıklarında kayıtlar bulunduğunu49 belirttikten sonra, "Türk yazısının menşeini yine Türk çevresinde aramanın en makül yol olduğunu hatırlatalım" dedikden sonra bir kısım yeni araştırmacıların bu konuda eski Türk damgalarını düşündüklerini ve araştırdıklarını belirtir.50 Kafesoğlu bitig kelimesinin Çinceden geldiği tezini de reddederek, bunun inandırıcı olmaktan uzak olduğunu, Türk yazısının fırça ile değil, çelik kalemle sert maddeler üzerine kazılan (oyulan, biçilen) bir kitâbe yazısı olduğuna dikkat çeker.51

Uzunçarşılı'nın; "merhum Şemseddin Sâmi Bey, Osmanlı'daki beylikçi tabirinin aslının bitikçi olmasının muhtemel olduğunu beyan etmişlerdir. Beylikçi gizlenmesi icab eden mühim şeylerin reisü'l-küttabın havalesi ile bizzat kendisi kaleme alırdı."52 şeklindeki ifâdeleri Yusuf Hâs Hâcib'in "bitigi ılımga" ile ilgili malumatını hatırlatmaktadır.

Doğu ve Batı Türkistan'da hüküm süren ilk Müslüman Türk sülâlesi olarak kabül edilen Karahanlılarda (840-1212), bitigçi ve ılımga unvanlı katipler vazife yapardı. Askerlik işleride, Selçuklulardaki dîvân-ı arz gibi işleyen bir dîvân tarafından idare olunur, "Ay Bitiği" denilen ve askerlerin aylık ücret ve tahsilatlarının kaydedildiği defterler söz konusu dîvân tarafından tutularak asker yoklamaları, kayıt ve silinmeler bu deftere göre yine aynı dîvân tarafından yapılırdı.53

Bitigçi ve bitikçi kelimesi muhtemelen Uygur kâtibleri vasıtasıyla Türklerden Moğollara geçmiştir. Moğolcada biçigü (yazmak), biçikçi (kâtib) ve biçig-ün tüşimel (bir mülkiye memuru, kançalarya memuru) tabirleri de bulunmaktadır.54

Moğol İmparatorluğu teşkilatında Uygur tesirinin büyük çapta olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir. Bu hususu destekleyen birçok hukûkî ve mâlî terimler mevcuttur.55

İlhânîler (1256-1344)de merkez teşkilâtında görevli olan baş kâtib Uluğ Bitikçi adıyla anılmaktadır. Bu divandan sâdır olan fermân, berât vs. resmî yazışmaları yazdırır ve divana âit mâlî işleri tâkip ederdi. Emrindeki bitikçi veya bahşı denilen katiplere de nezâret etmek onun görevi idi.56

Bitikçi sözü kâtib anlamında Mısır Türk devletlerinde de geçmektedir; "İzzeddin Ahmet vefât ettiğinde ki, o bitikçilerden biri idi".57

İlhanlı te'siri birçok alanda olduğu gibi, inşâ ve yazışma tekniği açısından da Osmanlı inşâ sanatını, günümüz ilmî ifâdesiyle; Osmanlı diplomatikasını oldukça etkilemiştir.

İlhanlıların yazışmalarında gördüğümüz stil ve metod, fermân, berât vs. vesîklardaki elkab, başlangıç, te'kid ve bitiş protokolü tamamiyle Osmanlılar tarafından uygulanmıştır.58

Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçuklularında bitikçi veya bahşı yerinde, büyük dîvân ağâsı olarak, sâhib-i tuğra veyâ tuğrâî de denilen nişancı veyâ pervânçe-pervâne (pervâneci) görüyoruz. Fermân ve berât yazmak, arazî defterlerinin kayıtlarını tutmak bu memurun vazifesi idi. Karakoyunlu ve Akkoyunlu divanlarında da pervançı aynı görevi yapmaktaydı.59

Anadolu Beyliklerinde ve Osmanlı'da II. Bayezid zamanına kadar biti kelimesi padişahların yazışmalarında kullanılmıştır. II. Murad Dönemi'ne âit Arvanid defterinde oldukça bol miktarda kullanıldığını görüyoruz.

İnalcık, "Örfî-sultânî mâhiyeti olan ve devlet dâirelerinden çıkmış olduğu âşikar bulunan ilk Osmanlı vesikalarında diplomatik kâideler, tuğra, elkâb, duâ ve lâ'net tabirleri bu vesikaların Türk-İran inşâ ananesini devam ettirdiğinde şüphe bırakmaz" dedikden sonra bu vesiklarda geçen biti tabirinin İran'da ve Anadolu'da İlhanlı hâkimiyeti sırasında yayılan uygur tesirinden kaynaklandığını, Fâtih'in divanında Uygurca mükemmel nâmeler yazan katiplerin olduğunu, bununla birlikte devlet kalemlerinde çalışan "kâtip" anlamında bitikçi tabirinin Osmanlı'da yerleşmediğini, bunun yerine ilk devirlerde yazıcı60 kelimesinin kullanıldığını belirtir.61

E. Yarlığ, Yarlık, Yârlığ

Moğollarda ve Moğol menşeli devletlerde Altınordu, Kırım ve Kazan hanlıklarında hükümdar tarafından yabancı memleketlerin hükümdarlarına gönderilen, emir mahiyetindeki nâmelere yarlık dendiği gibi aynı şekilde adı geçen hanların kendi halklarına veya herhangi bir şahsa verilen imtiyaz yazılarına da bu ad verilmiştir.62

Yarlığın bir fermân mahiyetinde, yani hükümdarın emir ve buyruğu şeklinde olması gerekir. Ayrıca yarlıklar da belgenin bir yarlık olduğu açıkça belirtilmiştir.63

İlhanlı geleneğinde resmî evraklar (amsele) ve kanunlar (carluk, yarlug, fermân) katiblerin reisi olan "münşi-i dîvân-ı büzürg" kontrolünde bitikçi adı verilen sekreterler tarafından hazırlanır ve resmî evrakların hepsine hükümdarın mührü olan paiza vurulurdu. Devlet Sekreterliği'nde (Dîvân-ı Büzürg-i İlhânî) Moğol, İran, Uygur, Kuzey Çin (Hıtay), Tibet ve Tangut bölümler bulunuyor ve her ülkeye gönderilecek mektup, fermân, yarlık vs. kendi dillerinde kaleme alınıyordu.64

İlhanlılarda resmî evraklar eski Moğol âdetine uyularak, Mengi tengri küçündür (Sonsuz Tanrı'nın gücüyle) formülü ile, İslam'dan sonra ise Besmele ile başlardı. Gönderen veya gönderilenin belirtilmesinin "Fülan (hükümdar vb.) emri ile fülana" şeklinde sâde bir formülle yapılıyordu. İlhanlılarda resmî evraklar yerine göre siyah (kara tamga) veya kırmızı (kızıl tamga) dört köşe bir damga ile mühürlenirdi.65

Yarlık kelimesi Altınordu hükümdarların da "emir ve buyruk"ları için kullanılmış, özellikle hânın sikke bastırma emri yarlug-ı hümâyûn veya hükm-i hümâyûn kelimeleri ile ifâde olunmuştur.66

Bu kelime daha sonra İlhanlılar aracılığı ile Anadolu Selçuklularında, Karakoyunlu ve Akkoyunlularda ve seyrek olarak da Memlüklerde de kullanılmıştır. Osmanlıda bu kelime ayrı bir vesika formu şeklinde değil, berât ve fermân metinlerinde "yarlığ-ı belîğ" vb. terkipler halinde ibâre arasında kullanılmıştır.

E. Tevki' ve Menşûr

Selçuklu diplomatikasında oldukça yaygın olarak kullanılan menşûr terimi, Osmanlı'da özellikle vezirlik görevi tevcih eden en önemli berâtlar için, özel tabir olarak kullanılmıştır.

Menşûr terimi, Mısır'da, önceleri köylülerin mürûr tezkiresi (bir yerden geçiş izni belgesi) anlamında kullanılmıştır. Abbâsîlerde iktâ' (tîmâr) sahiplerine verilen belgelere, Fâtımîlerde belirli tâyinler, Memlûklerde ise yukarda belirttiğimiz gibi iktâ' (timar) belgelerine menşûr denilmiştir ve bu tür belgelere (ıktâ belgelerine) bu adı Türkler vermiştir. Menşurların en önemli özelliği, sultandan sadır olması ve onun adını taşımasıdır.67

Eyyûbîler ve Selçuklularda genel olarak tüm tayin ve tevcih belgelerine menşûr denmiştir.

Selçuklularda, tayin ve tevcih belgelerine genelllikle misal nadiren de menşûr adı verilmiştir. Bu iki kelime aslında aynı anlamdadır. Çünkü aynı vesika içinde hem misal hem de menşûr olarak belirtilmiştir. Bu tür belgeler bir amblem veya bir monogram taşırlar ki, bunlara tevki', genellikle de tuğrâ adı verilmiştir. Bir görev veya mülkün bağışlanması sadece sultanın fermân ve tevki'i ile mümkündür. Hiç kimse sultanın tevki'i olmadan, izin (Pervâne), karar (emsile) ve dîvan vergi çekleri (berevat-ı dîvânî) (malî durumlarda) hiç bir şey yapamaz. Bazı belgelerde "yüce tevki' ile kontrol edilmiştir" "muvaşşah be-tevki'-i eşref" ibaresi yer alır.68 Menşurların üzerindeki tevki'' ile ilgili olarak C. Cahen, "la tuğra seljukide" makalesinde Damaskus Atabegi'nin (Dımaşk Atabeyi) "petite tuğrâ" (küçük tuğra) sından bahseder;69 tabî buradan da büyük bir tuğranın varlığı sonucunu çıkarabiliyoruz.70

İnşâ eserleri dışında Selçuklulardan günümüze ulaşan oldukça önemli bir menşûr Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar'ın (H. 498-511/M. 1105-1118) Atabeg Tuğtekin'e (M. 14-Mayıs-16 Haziran 1116) tarihinde Suriye bölgesinin tevcihi için verdiği menşurdur. Bu menşûrun metninde (İbnü'l-Kalanisî, Zeylü Târîh-i Dımaşk, nşr. Amedroz, Beyrut 1908, s.193-197) kayıtlıdır. Devrin meşhur hattatlarından Tuğrâî Ebû İsmâil el-Hüseyin el-İsfehânî tarafından kaleme alınan bu menşur günümüze kadar intikal etmiştir.
Osmanlı vezâret menşurlarını hatırlatan söz konusu bu vesika ile Atabeg Tugtekin çok geniş yetkilerle donatılıyordu.71

Bu menşûr, diplomatika açısından, yazılış şekil ve stili ile söz konusu devre âit farsça menşurların tipik bir örneğidir.

Sonuç

Buraya kadar verilen malumatı ve incelemeleri kısaca özetlemek ve konuyu bitirmek gerekirse;

En kısa tanımıyla bir "yetki ve imtiyaz belgesi" olan berât yerine, farklı dönemlerde, özellikle de Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında misal, kitab,mektub, tevki', takrîr, yazı, menşur vs. gibi çeşitli tabirler kullanılmış, ancak XV. yüzyıldan itibaren berât terimi nişanla birlikte Osmanlı diplomatikasına yerleşmiştir.

Bir berât-ı hümayun'un rüknü veya genel yapısı şu şekildedir:72

I. Giriş Protokolü

1. Da'vet (Allah'ın adıyla başlama)

2. Tuğra (Mevcud sultanın tuğrası)

3. Berât Başlangıç Formülleri: (Bu bölüm aynı zamanda berâtı, fermandan ayıran önemli bir özelliktir. Fermanlar doğrudan elkabla başlar.)

a. Unvanla başlayanlar (Bir berât çeşidi olan ahidnameler bu şekilde aşlar)

b. Hüküm terimi kullanılarak: (benim hükmüm oldur kim.)

c. Biti terimi kullanılarak: (bu biti hükmü oldur ki, biti kaleme geldi şol muceb.)

d. Misal terimi kullanılarak: (misal-i bî-misâl neffezehu'llahu'l-Meliki'l-Müteâl buyruğu oldur ki

e. Tevki'' terimi ile başlayanlar: (tevkî-i rafî-i hümâyûn oldur ki.)

f. Sebeb (vech)-i tahrîr'le başlayanlar: (sebeb-i tahrîr-i tevki'i refi' ve mûceb-i tastîr-i yarlığ.)

g. Mektub kelimesi ile başlayanlar: (Bu mektubun tahriri oldur kim.)

h. Nişân formülü ile başlayanlar: (Nişan-ı şerif-i âlî-şân.)

II. Vesikanın Muhtevası (Text)

1. Nakil veya İblağ (konunun ele alındığı kısım)

2. Elkâb veya Duâ (berât için arzda bulunanların veya berât tevcih olunanların makama uygun elkabı ve duası)

3. Emir veya Hüküm (konu hakkında verilen kararın belirtilmesi, konuyla ilgili olan üçüncü şahıslara hitab olunması gerekli emirlerin verilmesi. Bu bölüm berâtla fermanı birbirinden ayıran en önemli farktır.)

4. Te'kid,Tehdit, Lânet ve Te'yid (verilen hükümlere tekrar dikkat çekilmesi, emre uymayanların ikaz olunması ve lanetlenmesi)

II. Son Protokol (Hâtime) (Vesikanın Son Kısmı)

1. Tarih (berâtın yazıldığı tarih)

9. Mahall-i Tahrir (berâtın yazıldığı yer)

Klasik bir berâtta bu rükünleri şöylece açmak ve formüle etmek mümkündür: Dâvet ve tuğradan sonra, "nişân-ı şerîf-i âlîşân-ı sâmî-mekân-ı sultânî ve tuğrâ-yı garrâ-yı cihân-sitân-ı hâkânî hükmü oldur ki." vb. bir cümle ile berât başlar, sonra konuya girilir, (mukataa ve malikane vb. berâtlar karşılıklı bir sözleşme özelliği gösterdiğinden rükünleri vazife berâtlarına göre daha farklıdır) nakil kısmının sonunda; "hakkında mezîd-i inâyet-i şahânem zuhura getürdüğünden, bu berât-ı hümâyûnu virdüm ve buyurdum ki." cümlesiyle devam eder, sonra da; berâtı fermandan ayıran en önemli özelliklerden biri olan üçüncü şahısların dikkati çekilerek;

"alâmet-i şerîfe i'timad kılalar" vb. formüller kullanılır, berâtın verildiği tarih ve yazıldığı yer de belirtilerek berât bitirilir.

Özellikle Tanzimat'tan sonra berât formu anlam ve kapsamından çok şeyler kaybetmiş, devletin yeni yapılanmasına paralel olarak, Sadâretin ön plana çıkması ve sultanın yetki ve otoritesinin sınırlandırılması nisbetinde, berâtın fonksiyonu da zamanla değişmiş, daha dar bir alanda, özellikle de vakıflar vs. dini görevlerle ilgili izin ve imtiyazlar için kullanılır olmuştur.

Osmanlı Devleti'nin klasik döneminde devletin başındaki vezirden ücra bir köydeki imama kadar her türlü görev, yetki ve imtiyaz için bizzat sultan adına düzenlenen berâtların, muhteva ve fonksiyonundaki bu daralma günümüze kadar artarak devam etmiştir. Artık günümüzde sultan yok ancak sembolik olarak devam eden berâtı hala var.

Günümüzde berât tabiriyle kasdedilen, Osmanlı'nın son döneminde kazanılan anlamın bir devamı olarak, çoğu zaman madalya ve nişanla birlikte verilen bir çeşit sertifa ve onur belgesidir. Üstün hizmet madalyası ve berâtı, hemşehrilik berâtı, dalgıçlık berâtı, cami açma berâtı vb.



1 Lügat-i Osmâniyye, İstanbul 1286, s. 57.
2 Ahter-i Kebîr, (neşr. Ahmed Hulûsi), İstanbul 1316, s. 126.
3 Kâmûs-i Osmânî, M. Salâhî, İstanbul 1329, s. 118.
4 Mehmet Tevfik, Usûl-i İnşâ ve Kitâbet, İstanbul 1307, s. 417.
5 M. Muhyiddin, Münşeât ve Muâmelât-ı Askeriyye, İstanbul 1308, s. 12.
6 Handbook of Ottoman Diplomatic, The Hague-Paris 1968, s. 140.
7 Bernard Lewis, "Beratlı", EL, c. I/s. 1171.
8 Aşıkpaşa-zâde, Tevârih-i Al-i Osman, İstanbul 1332, s. 65.
9 Fîrûzâbâdî, el-Kâmûsü'l-Muhît, I, İstanbul 1230; ez-Zebîdî, Tâcü'l-Arûs, I/44; İbn Manzur, Lisânü'l. Arabi'l Muhît, I/182.
10 Fîrûzâbâdî, a.g.e., s. 8; Lisanü'l-Arab, s. 22 vd.
11 İbn Manzur, a.g.e., s. 182-183; el-Cevheri, Sıhah, ez-Zebidi, a.g.e., s. 44-45;
Fîrûzâbâdî, a.g.e., s. 8-9; İbrahim Mustafa vd., Mucemü'l-Vasit, I/45-46.
12 Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Müzehheb Fermanlar Kataloğu, 27/1 -b.
13 Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı (meal), Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 54/43, s. 529.
14 A. Subhi Furat, "Zebur", İA., XIII/481-482.
15 H. Sâbit Şibay, "Berâet", İA., II/522.
16 Suat Yıldırım, Kur'ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meali, s. 186, İstanbul 1998.
17 el-İsfahani, Ragıb, el-Müfredat li Garibi'l-Kur'an.
18 Ebu Hayyan et-Tevhidi, el-Besair ve'z-Zehair.
19 el-Beydavi, Envaru't-Tenzil ve Esraru't-Te'vil, I, s. 81; Ayrıca bkz. ez-Zebidi, a.g.e., s. 45.
20 el-Cessas, Ahkamü'l-Kur'an, IV, 264.
21 Tevbe Suresi, ayet 1 vd. Meal; Kamil Miras (mütercim ve şarih), Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i. Sarih, V, s. 329-330.
22 Örnekler için bkz. M. Hamidullah, el-Vesâiku's-Siyâsiyye, Kahire 1956, ves. 290, Bu vesikanın sonunda yer alan "eğer onlar söz ve fiilleri ile (ahd'e) karşı gelirlerse zimmet onlardan berî'dir" anlamındaki te'kid cümlesi de "berî'" kelimesinin kullanılışı açısından dikkat çekicidir ki, Hulefâ-i Ra'idîn Devri'ne âit Ahidnâme ve eman belgelerinde oldukça sık yer almıştır. Fazla bilgi için bkz. Nejdet Gök, "Osmanlı Diplomatikasında Bir Berât Çeşidi Olan Ahidnâmeler", Türkiye Günlüğü, s. 59 (Ocak-Şubat 2000), s. 97-113.
23 Bk. Ebû Dâvud, "Eyman", 9; Nesâî, "Eyman" dan naklen; A. Bardakoğlu, "Berâet", DİA, V/470, 471.
24 Hamidullah, el-Vesâik, ves. 37.
25 Elmalı, a.g.e., VII/67, 68; Ayrıca, "Berâet Gecesi" hakkında fazla bilgi için bkz. H. Ünal, "Berat. Gecesi", DİA, 5/475-476.
26 İbn-i Abbas, Garîbü'l-Kur'ân, Atâ b. Ebû Rebâh'ın düzenlediği bu cüz, Süleymâniye ktb., Atıf Ef., nr. 2815/8, vr. 102-107. Bu eserle ilgili olarak bk. İ. Cerrahoğlu, AÜİFD, XXII, 23; Ebû Mansur el- Cevâlîkî, el-Mu'arreb, (bu eserin (IX/XV.) yüzyıl müelliflerinden Cemaleddin Abdullah b. Muhammed. el-Uzrî tarafından genişletilmiş ve düzenlenmiş şekli henüz yayınlanmamıştır). Sâmî diller konusunda. fazla bilgi için bk. N. M. Çetin, "Arap-Dil", DİA., III/282-285.
27 Bu konuda fazla bilgi için bkz. A. Küçük, "Ahid-Dinler Tarihi", DİA, I/533.
28 A. Unterman, Dictionary of Jewish-lore and legend, London 1961., "Berit" ve "Covenant" mad.
29 B. Topaloğlu, "Bâri", DİA., V/73.
30 D. B. Macdonald, "Allah", İA., 363.
31 B. Topaloğlu, a.g.m., s. 73.
32 Osmanlı-Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat, (haz. Heyet), Türdav, İstanbul 1981, I, s. 822.
33 Bkz. Tâcü't-Tevârîh, II, s. 322 de (h. 921/m. 1515) tarihli Yavuz Selim'in İdris-i Bitlisî'ye gönderdiği. nâmesinde Diyarbakır civarında sadakat ve bağlılık gösteren beylere sancak tevcihi için padişahın tuğrasını taşıyan beyaz ve "nişân-ı hümâyûnla mu'anven ahkâm-ı şerîfe" gönderildiği kaydedilmiştir; Uzunçarşılı, Saray Teşkilatı, s. 280.
34 H. İnalcık, Hicrî 835 Tarihli Sûret-i Defter-i Sancak-i Arvanid, 2. baskı, Ankara 1987, s. 69, 77.
35 A.g.e., s. 72 de, 197 ve 198. kayıtlar.
36 Uzunçarşılı, "Tuğra ve Pençeler", Belleten, XVII-XVIII (1941), 130-131.
37 TSMA, Sinan Paşa Arşivi, nr. 152; Tahsin Öz, Tarih Vesikaları, I, nr. 4; İlk dönemlere ait bazı ni'ân vb.'nin tahlili için bkz. P. Wittek, "Zu einigen frühosmanischen Ürkenden (I-VII)" Wiener Zeitschrift für die Kunde des Morgenlandes, LIII, s. 300-313;. LIV, s. 240-256; LV, s. 122-141; LVI, 267-284; LVII, s. 102-117; LVIII, 165-197; LIX/LX, 201-223, Wienne 1957-63/64.
38 T. Gökbilgin, "Edirne ve Paşa Livâsı", s. 172.
39 Bk. Feridun Bey, Münşeâtü's-Selâtîn, I, 166.
40 "Kitab" kelimesinin bu anlamda kullanılışına örnek için bkz. M. Hamidullah, "el-Vesâiku's-siyâsiyye". ves. V, VII, XVII vd.
41 Bkz. Şiratori, Sinologische Beitrâge zur Geschichte der Türkvölker, Petersburg, 1902, II, 16; A. von. Gabain, Alttürkische Grammatik, Leipzig 1941, s. 303; Mecdud Mansuroğlu, "Bitikçi", İA, II, 657; M. İpşirli, DİA, İstanbul 1992, VI, 225.
42 Geniş bilgi için bkz; G. Doerfer, Turkische und mongolische Elemente im Neupersischen, Wiesbaden. 1965-1975, II, 262-264.
43 M. Mansuroğlu, a.g.m., s. 657.
44 bkz. Kutadgu Bilig III; indeks (nşr. Kemal Eraslan vd.) İstanbul, 1979, s. 93-95.
45 Reşat Genç, Karahanlı Devlet Teşkilatı, İstanbul 1981, s. 258-259.
46 Dîvân-ı Lügâti't-Türk, İstanbul 1333, c. I, s. 127.
47 F. Köprülü, Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Te'sîri, İstanbul 1981, s. 62­63.
48 M. İpşirli, "Bitik", DİA, c. VI, s. 225.
49 Bkz. İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, İstanbul 1989, s. 324.
50 Kafesoğlu, a.g.e., s. 324.
51 A.g.m., s. 324, dpn. 734.
52 İ. H. Uzunçarşılı, Merkez ve Bahriye Teşkilatı, Ankara 1988, s. 39. dpn. 1.
53 R. Genç, "Karahanlılar" DGBİT, İstanbul 1992, c. VI, s. 174-175.
54 W. Schmidt, Mongolish-Deutsh-Russisches Wörterb, Petersburg, 1835, s. 109'den naklen M. Mansuroğlu, a.g.m., s. 657.
55 Ahmet Câferoğlu, "Uygurlarda Hukuk ve Mâliye İstılahları", Türkiyat, c. IV, s. 1-43; Uygurlarda ise Çin te'siri görülmektedir, bkz. Uzunçarşılı, Medhal, s. 174.
56 Uzunçarşılı, a.g.e., s. 219 vd.; "bahşı" için bkz. M. F. Köprülü, "Bahşı", İA, II, s. 233-238.
57 Uzunçarşılı, a.g.e., s. 187.
58 Bu konuda bkz. (münşî) Mehmed b. Hinduşâhî, Düstûrü'l-kâtib fî-ta'yîni'l-merâtib, Köprülü ktb., nr. 1241, bkz. Uzunçarşılı, Medhal, s. 220.
59 Uzunçarşılı, a.g.e., s. 43, 62, 105 v. dd.
60 "Yazıcı" kelimesi "yazucuv" şeklinde günümüz Özbek türkçesi ve bazı Türk şivelerinde de kullanılmaktadır.
61 İnalcık, "Reîsü'l-küttâb", İA, c. IX, s. 672.
62 Yarlığ, Uygur belgelerinde hükümdarın emri, buyruğu ve fermanına denmiştir. D. Lügâti't-Türk'te. hükümdarın yazılı emri (bkz. "Uygurlarda hukuk ve maliye ıstılahları", Türkiyat Mecmuası, c. IV, s. 32). Yarlığın yerine sonraları "nişân" terimi kullanılmış ve bazı yarlığlara da "Aldamga" denmiştir. Ali Şîr Nevâî'nin münşeâtına göre XV. asırda Timurlularda yarlığ yerine "nişân", "basma" yerine "mühür". ve "alâmet" yerine "tuğra" ve "tamga" tâbiri de "gümrük resmi" yerine kullanılmıştır. Gümrüklerdeki vergi memurlarına "damgacı" yerine "mühürdar" denilmiştir. Osmanlılarda "nişân", berât, yarlığ ve fermân karşılığı kullanılmıştır, tuğra'da bu kelimenin içine girmiştir. Yine Osmanlı fermanlarında "nişân" yani "yarlığ ile tuğra" berâber kasdedilmektedir. Bkz. Uzunçarşılı, Medhal, s. 197, dn. 3.
63 Toktamış Han Yarlığı, s. 21/23: "Altı nişanlık yarlık tuttuk"; Timur Kutluk Han Yarlığında, s. 23, 24;. "Altın nişanlık al tamgalık yarlık bildirildi"; Hacı Giray Han Yarlığı, s. 34; "Bu yarlığını" s. 51: "Altın. nişanlı al tamgalı yarlığ birdimiz" cümlelerini görüyoruz. Bitiklerde ise "bitik" yahut "biti" sözü olduğu gibi bazılarında da bu ad zikredilmemekdedir; bkz. Mengli Giray Han'ın 1 ve 2. Mektubu, s. 84­88. Bunlarda biti yerine "tahiyyetnâme" ve "mektup" tabirleri yer alıyor. Bitikler bu haliyle Osmanlı'daki nâme-i humayunların aynıdır. Bkz. A. N. Kurat, Topkapı Sarayı Müzesi Arşivindeki Altınordu, Kırım ve Tükistan Hanlarına Âit Yarlık ve Bitikler, İstanbul 1940, s. 4.
64 Nadir Devlet, "İlhanlılar", DGBİT, IX, s. 82, 83.
65 N. Devlet, gös. yer.
66 B. Spuler, Die Goldene, Horde Die Mongolen in Russland, 1223-1502, s. 265-270'den naklen N. Devlet, "Altınordu", Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1991, IX, s. 151.
67 Menşurların çeşitleri ve diplomatika açısından özellikleri ve menşurlarda turra ile besmele arasında yer alan daha başka tuğra örnekleri için bkz. Kalkaşandî, Subhu'l-'âşâ, XIII, s. 150-165 vd.
68 W. Hinz, Die persische Geheimkanzlei im Mittelalter, Wiesbaden 1954, s. 345 vd.
69 C. Cahen, "La tuğra seljukide", Journal Asiatique, 234 (1943-45), s. 171.
70 Belgelerin diplomatik unsurları ve örnekler için bkz. H. Horst, Die Staatsverwaltung der Grosselğûqen und Horazmsahs, Wiesbaden 1964, s. 31-35.
71 bkz. Coşkun Alptekin, "Büyük Selçuklular", DGBİT, c. VII, s. 167 ve "Dımaşk Atabeyliği", DGBİT, c. VII, s. 481; Ayrıca bkz. A. Özaydın, Sultan Muhammed Tapar Devri Selçuklu Tarihi 498­511/1105-1118, TTK, Ankara 1990. s. XXII ve XXXIII.
72 Berat formunun diplomatika açısından rükünleri, özellikleri, ferman ve berat formları arasında benzerlik ve farklar ayrıntılı ve orjinal vesika örnekleriyle ayrı bir makale olarak neşredileceğinden burada ana hatlarıyla işaret etmekle yetiniyoruz.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
3228 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın