• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Klâsik Dönemde Osmanlı Devlet Teşkilatı / Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu

A. Osmanlı Saltanatı

Osmanlılar Oğuzların Kayı boyuna mensuptular. Kayılar, Avşar, Beydili ve Yıva boyları ile birlikte hükümdar çıkaran boylardandı.1 Dolayısıyla başlangıçtan itibaren saltanatta eski Türk âdet ve gelenekleri tatbik edilmiştir.2 Ailenin reisi olan ve "Ulu Bey" ismini taşıyan kişi, aynı zamanda memleketin yöneticisi olmuştur. Bu şekil Osmanlı Beyliği'nin ilk zamanlarında görülmekle beraber, asıl olan, saltanatın hükümdar bulunan kimsenin oğullarına geçmesi şeklidir. Ancak bir veliaht tayini ve "Âl-i Osman" olarak adlandırılan Osmanlı hükümdar âilesi dışında başka bir sülâleden hükümdar tayini görülmez. Devlet adamları ve askerlerce sevilen ve takdir edilen şehzade hükümdar olur, diğerleri, Nizâm-ı Âlem düşüncesinde mânâsını bulan devlet ve milletin devamı, hakimiyetin bölünmezliği ilkesi ve nihayet bir isyan hadisesinin önüne geçilmek için öldürülürdü.3 Bu sebeple Osmanlı Devleti'nin yıkılışına kadar, Roma ve Bizans'ta olduğu gibi birçok sülâle iş başına geçmemiştir. Bununla beraber, I. Ahmed'den itibaren kardeş katli usûlü terkedilerek, hükümdarın kardeşlerini veya amca çocuklarını öldürtmeyerek oda hapsinde tuttukları görülmektedir. Bu şekliyle Osmanlı saltanat usulü, Orta Asya Türk devletleri geleneğinden ayrılarak, hakimiyetin bölünmezliği ilkesine dayalı İslâm hukukunu benimsemiş ve yeni bir yoruma tabi tutulmuştur.4

Padişah töreye göre memleketin sahibi sayılırdı. Bu sebeple tebaasının canı ve malı üzerinde tasarruf hakkı vardı; vasıtalı veya vasıtasız bunu kullanırdı. Her türlü kuvvet padişahın elindeydi. Ancak bunu keyfî olarak değil, kanun, nizam ve an'anelere dayanarak ve muamelâtın icaplarına göre yürütürdü. Osmanlı Devleti'nde kanun ve nizamlar, genel olarak İslâm hukukuna dayanmakla birlikte, padişahın toplum yararına vereceği hükümler, örf adı altında toplanmış ve hükümdarın yasama yetkisini genişletmiştir.

Devlet işlerinde kesin bir karar verilmeden önce, işler dîvânda incelenir ve bundan sonra son karar hükümdarın olurdu. Hükümdarın herhangi bir mesele hakkında verdiği karar ve kat'î olarak beyan ettiği fikir kanundu. Türk devlet geleneğinde örf olarak adlandırılan bu husus, hükümdarların yönetimdeki gücünü artırmıştır. Bununla birlikte Padişah devlet işleriyle ilgili meselelerde, şer'î ve hukukî konularda gerekli kimselerle görüşüp fikir alırdı. Bu durumdan anlaşılacağı üzere, zahiren geniş ve hudutsuz yetkiye sahip görünen padişah, aslında birtakım kanunlara bağlıydı. Osmanlı hükümdarlarının ilk ve en kudretli zamanlarında bile dîvân kararlarına uydukları ve bunun haricine çıkmadıkları görülmüştür.

Osmanlı hükümdarları ordularının bizzat başkumandanı idiler; büyük ve mühim seferlere kendileri giderler, küçük seferlere ise "serdar" ismi verilen selâhiyetli bir kumandan tayin ederlerdi. Padişahların seferleri terkettikleri andan itibaren ise başkumandanlık Serdâr-ı ekrem ünvaniyle ve kendi yetkilerini haiz olmak üzere veziriazam tarafından yürütülmüştür.

Fâtih zamanına kadar devlet idaresinde hüküm ve nüfuz Türk vezir ve beylerinin ellerinde iken, II. Murad zamanından itibaren devşirmeden yetişen devlet adamları onların yerini almıştır. Nitekim l444'te, II. Mehmed'in birinci defaki hükümdarlığında, devşirmeden yetişmiş Zağanos Mehmed Paşa'nın fazla itibar görmesi,5 bu sırada Haçlı ordusunun Tuna'yı aşarak Osmanlı ülkesine girmesini de fırsat bilen Veziriazam Çandarlızâde Halil Paşa ile diğer devlet erkânının anlaşarak II. Murad'ı Varna savaşına getirip, daha sonra tekrar hükümdar ilân etmelerine yol açmıştır.6 İstanbul'un fethini müteakip Halil Paşa öldürülüp diğer Türk devlet adamları işbaşından uzaklaştırılınca, meydan devşirmeden yetişmiş olanlara kalmış ve bundan sonra tam mânâsiyle Osmanlı saltanatı başlamıştır. Nitekim Fâtih, veziriazamların yetkisini arttırmakla onu devletin en yüksek âmiri haline getirirken, hükümdar karşısında da hiçbir yetki vermemekle merkezî idareyi kuvvetlendirmiştir. Hükümdarların bu gücü Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferinden sonra Osmanlı padişahlarının kendilerini Hâdımü'l-harameyni'ş-şerifeyn kabul etmeleri ve Halife-i rûy-i zemîn veya Halife-i müslimîn ünvanını almaları ile daha da artmıştır. Bu sayede Osmanlı hükümdarları İslâm dünyasının lideri olma vasfını da kazanmışlardır. Bununla beraber başlangıçta tam mânâsiyle halife sayılmazlar.7

II. Murad da dahil olmak üzere l45l senesine kadar gelen Osmanlı hükümdarları daimî surette halkla temas eder, dîvânda bizzat dava dinleyip devlet işlerini görür ve savaş meydanlarında askerlerine silah arkadaşı olurlardı. Fâtih Sultan Mehmed, savaşta bizzat başkumandan sıfatını taşımakla birlikte saltanat usûlünü kabul ile dîvân müzakerelerini terkederek başkanlığı veziriazama bırakmıştır. Bununla birlikte bayramlarda padişahlar Alay meydanı'nda taht kurarak halkla bayramlaşmışlardır.8 Ayrıca zaman zaman gerek halkın durumunu, gerekse esnafın vaziyetini bizzat görmek için kıyafet değiştirip halk içine girmişlerdir.

B. Osmanlı Şehzadeleri

XIV. asrın sonlarında ve XV. asırda diğer Anadolu Beylikleri'nde de görüldüğü gibi Çelebi ünvanıyla da anılan Osmanlı padişah çocuklarına Şehzâde ismi verilmekteydi.

Şehzâdeler babalarının sağlığında yüksek bir sancağın idaresine (sancağa çıkma) tayin edilirler ve bu suretle bütün askerî ve idarî işlerde yetiştirilirlerdi. Takriben on-onbeş yaşlarında gönderildikleri sancaklarda kendilerini yetiştirmek üzere Lala ismi verilen tecrübeli bir devlet adamı maiyyetinde bulunurlardı. Sancaktaki şehzâdelere Çelebi Sultan denilirdi. Şehzâdelerden sancakbeyi olanların yanlarında nişancı, defterdar, reisülküttab v.s. kalem heyetiyle mîriâlem, mirahur, kapı ağası ve diğer bazı saray erkânı yer alırdı. Çelebi Sultanlar eğer yaşları müsaitse bizzat dîvân kurar ve kendi sancaklarına ait işleri görürlerdi. Yaşları küçük olanların bu işlerine lalaları bakardı. Sancağın bütün işlerinde söz sahibi olan lalalar, devletçe itimat edilen vezirlerden tayin edilirdi.

Osmanlı şehzâdeleri, ya babalarıyla veya yalnız olarak sefere giderlerdi. Babalarıyla sefere katıldıkları zamanlarda ordunun yanlarında, bazan gerisindeki kuvvetleri kumanda ederlerdi. Her Osmanlı şehzâdesi, veliaht tayini usûlü olmadığı için hükümdar olma hakkına sahipti. Bunun için herbiri hükümdar olacakmış gibi yetiştirilir, devlet adamlarından taraftarı çok olan şehzade, babasının ölümünden sonra öncelikle İstanbul'a çağrılmak suretiyle tahta geçerdi. Bu sebeple hükümdar olana karşı, diğer kardeşlerin zaman zaman saltanat iddiasiyle ortaya çıktıkları görüldüğü gibi, babasına karşı hükümdarlık mücadelesine girenler de mevcuttu.

Birinci Kısım Merkez Teşkilatı

A. Devlet Yönetimi

Osmanlı Devleti'nin kuruluş döneminde, eski Türk töresine uygun olarak yönetimde aşiret usûlleri tatbik edilmiştir. Bununla beraber hükümdar olan önemli meselelerde tek başına karar vermeyerek bir kısım devlet adamının fikrine de müracaat etmiştir. Bu fonksiyon daha sonra Dîvân adı verilen meclis tarafından yerine getirilmiştir.

Yönetimde veziriazam (daha sonra sadrıazam) ve vezirler hükümdarın birinci derece yardımcılarıydı. Herşey belli nizam ve kanunlar çerçevesinde yürütülürdü. Fâtih'e kadar örfe dayalı olan bu şekil, Fâtih'le birlikte yazılı kanun haline getirilmiştir.9 Devletin genel kanunları dışında, her kaza ve sancağın özelliklerine göre kanunları vardı.10 Bunlar Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar için ayrı ayrı hükümler taşımaktaydı. Kanunlar şer'î ve örfî olarak iki ayrı hukuka bağlanmıştır.

İdarede bütün yetki padişahın ve dolayısiyle onu temsil eden dîvânın elinde toplanmıştı. Bütün meseleler bu mecliste görüşülür ve karara bağlanarak padişahın onayına sunulurdu. Bu durum mutlak bir merkezî otoriteyi getirmiş, bütün tayin ve aziller merkezin bilgisi altında yapılmıştır. Birinci ve ikinci derecedeki işler dışında kalan idarî, mâlî ve kazaî meseleler ise veziriazam ve kadıasker dîvânlarına bırakılmıştır.

I. Divân-ı Hümayûn

Bizzat padişahın başkanlığında birinci derecede devlet işlerini görüşmek üzere toplanan dîvâna Dîvân-ı hümâyun ismi verilmiştir. Bu Osmanlı dîvânı Selçuklu, İlhanlı ve diğer Türk devletleri örnek alınarak meydana getirilmiştir. 11

Osmanlı Devleti'nde Sultan Orhan zamanından itibaren dîvân'ın bulunduğu görülür. Dîvan toplantıları Sultan I. Murad, Yıldırım Bâyezid, Çelebi Mehmed ve II. Murad devirlerinde de devam etmiştir.12 Meselâ Yıldırım Bâyezid, halkın şikâyetlerini yüksek bir yere çıkarak dinler ve haksızlığa uğrayanların davalarına çözüm getirdi. 13

Hükümdar nerede bulunursa dîvân orada kurulurdu. Fâtih'e kadar dîvâna hükümdarlar başkanlık etmiştir. Bundan sonra veziriazamlar dîvâna reislik yapmış ve Mühr-i hümâyun da kendisine verilmiştir.14 Bu durum veziriazamın devlet adamları üzerindeki gücünü artırmıştır. Padişaha ise, divan toplantılarını kafes arkasından dinlemek suretiyle onları devamlı kontrol altına alma imkânı vermiştir.

Dîvân toplantıları Kanuni zamanına kadar bugünkü Kubbealtı denilen binanın bulunduğu yerin arkasındaki Dîvânhane'de yapılmaktaydı. Kanuni devrinde veziriazam Damat İbrahim Paşa bugünkü binayı yaptırarak, dîvân toplantıları ondan sonra burada yapılmıştır.

Osmanlı dîvânı, bugünkü anlamda Bakanlar Kurulu, Danıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi gibi devlet kurumlarının görevlerini yerine getiren önemli bir meclisti. Burada alınan kararlar, Osmanlı hukuk sistemi gereğince kanun sayılmıştır. Ancak alınan kararların veya verilen buyuruldunun kanun hükmüne girebilmesi için gerekli şartları taşıyıp taşımadığına bakılır, gerektiğinde şeyhülislâma sorulur ve bunun için fetva alınırdı. Bu şekliyle kanun yapıcı olarak Osmanlı Devleti'nin en önemli yasama ve yürütme organı niteliğini taşımaktaydı.

A. Dîvânda Görülen İşler

Dîvân-ı hümâyun toplantısı ilk ve orta devirlerde çok önemli olup birinci ve ikinci derecedeki siyâsi, idarî, askerî, örfî, şer'î, adlî ve malî işler, şikâyet ve davalar görüşülüp karara bağlanırdı. Dîvân hangi din ve millete mensup olursa olsun, hangi meslek ve tabakadan bulunursa bulunsun kadın erkek herkese açıktı. Memleketin herhangi bir yerinde haksızlığa uğrayan, zulüm gören veya mahallî kadılarca haklarında yanlış hüküm verilmiş olanlar, valilerden, askerî sınıflardan şikâyeti bulunanlar, vakıf mensuplarının haksız muamelelerine uğrayanlar için dîvân açıktı.15

Dîvânda idarî, örfî işler veziriazam, arazi işleri nişancı, şer'î ve hukukî işler kadıaskerler, malî işlerde defterdarlar tarafından görülürdü.

B. Dîvân Üyeleri

Dîvân toplantılarına veziriazam, vezirler, kadıaskerler, defterdarlar ve nişancı aslî üye olarak katılırdı. Bunlardan başka reisülküttab, kapıcılar kethüdası, çavuşbaşı da dîvân toplantılarına iştirak ederdi.16 Ancak bu sonuncular dîvân hizmetkârı sayıldığından oturmazlar ayakta dururlardı.17 Padişahın dîvân toplantılarını terketmesinden sonra veziriazam dîvânın başkanı olarak, Kasr-ı adl (Adalet kulesi) denilen hükümdarın toplantıları dinlediği kule altındaki pencerenin hemen önünde bir sedirde oturur, onun sağ tarafında rütbelerine göre kubbe vezirleri yer alırdı. Sol tarafında ise sırasıyla Rumeli ve Anadolu kadıaskerleri ve defterdarlar, sağ yanda da nişancı bulunurdu. Eğer beylerbeyiler İstanbul'da iseler divana katılırlar. 18

Veziriazam ve Vezirler

Kanunnâmeye göre veziriazam vezirlerle diğer devlet ileri gelenlerinin başı ve hepsinin ulusu, padişahan da mutlak vekili idi. 19 Bu vekalete işaret olmak üzere kendisine beyzi ve yüzük şeklinde altından padişahın ismini taşıyan bir mühür (Mühr-i Hümâyûn) verilirdi. Veziriazamlar bunu bir kese içindekoyunlarında taşırlar, makamlarından azillerinde bu mühür kendilerinde alınarak yeni veziriazama verilirdi.20

İlk zamanlarda bir vezir bulunmaktaydı; I. Murad döneminden itibaren ise vezir sayısı artmış ve bu sebeple birinci vezire veziriazam ismi verilmiştir.21

Tarihlerde belirtildiğine göre ilk veziriazam Çandarlı Halil Hayreddin Paşa'dır.22 XV. asır sonlarına kadar vezir adedi üçü geçmemiştir. Vezirler Dîvân-ı hümâyûn'da Kubbealtı'nda toplanıp kendilerine verilen işlere baktıkları için Kubbe veziri veya Kubbenişîn adını almışlardı.

Vezirlerin üç tuğları vardı. Mîrimîran da denilen beylerbeyi rütbesini taşıyan eyâletlerdeki valiler, eyâletlerde uzun müddet hizmet ettikten sonra ancak vezirliğe geçebilirdi. Bu sebeple ilk dönemlerde vezir sayısı sınırlıydı. Bunlar devlet hizmetinde yetişmiş tecrübeli kişiler olduklarından fikirlerinden istifade edilirdi. Fâtih devrine kadar önemli eyaletlere de vezirlerin vali olarak tayin edildikleri görülmektedir. XVI. asrın ikinci yarısından itibaren vezir adedinin yediye kadar çıktığı bilinmektedir. Vezirler Dîvân-ı Hümâyûn'da veziriazamın sağ tarafında otururlardı.

Kanunnâmeye göre veziriazam padişahın mutlak vekili olduğundan devlet idaresinde büyük yetki sahibiydi. Padişahlara yapıldığı gibi bayram tebriki merasimleri düzenlenirdi. Abdurrahman Paşa Kanunnâmesi'nde belirtildiği gibi23 ilmiye tevcihleri de olmak üzere bütün tayin, azil ve terfiler veziriazamın yetkisindeydi. Ayrıca, Fâtih Kanunnâmesi'nde 5999 akçaya kadar olan tîmarı padişaha sormadan verebilirdi.24 Sefer harici zamanlarda vezir, kadıasker ve şeyhülislâm gibi yüksek devlet adamlarının tayin ve azillerinde padişahın iznini alırdı. Fakat seferde aynı hükümdar gibi herkes için idam hükmü verebilirdi.

Veziriazamlar sefer esnasında padişahın maiyyetinde bulunurlardı. Padişahların seferi terk etmeleri üzerine ise onlara vekâleten ordu başkomutan vekili olarak savaşa gitmeye başladılar. Bundan sonraki dönemde veziriazamlar serdâr-ı ekrem ünvanını aldılar. Serdâr-ı ekrem olan veziriazamların seferde yapacakları masraflardan dolayı kendilerine hesap sorulmaz, her türlü, tayin, azil ve idam kararlarını kendileri verirdi. Diğer bir deyimle sefer esnasında padişahın sahip olduğu her türlü yetkiye sahip olurdu, onun emri ferman demekti. Bununla beraber veziriazamlar, padişahların sevdikleri veya yakını olan kişileri öldürmekten kaçınırlardı.Veziriazamlar seferde bulundukları zaman, merkezdeki işlerin yürümesini sağlamak için yerlerine bir vekil bırakırlardı. Buna Sadaret Kaymakamı veya Kaymakam-ı Rikâb-ı Hümâyûn adı verilirdi. Sadaret kaymakamları tamamen veziriazamın yetkilerini haiz olup, defteri kendisine bırakılmış olan bütün devlet işlerini kanun çerçevesinde ferman göndererek yapar, dîvân toplardı. Alâmet olmak üzere veziriazamın mührünü taşırdı.

Veziriazamların padişahlara gönderdikleri maruzâtına telhîs veya takrîr denirdi. Erdel, Eflâk-Boğdan voyvodalarıyla diğer yabancı devlet yöneticilerine yazdıkları mektupların ise sağ kenarından başlayarak alt tarafına kadar uzanan bölümüne kendi isimlerini taşıyan pençe denilen alâmetlerini çekerlerdi.25 Veziriazamların hükümdarla görüşmeleri XVII. yüzyıldan itibaren gittikçe azalmaya başlamıştır. Bu sebeple özellikle bu asırdan itibaren devlet işlerini telhîs ve takrîr adlı yazıyla gerekli ekleriyle birlikte hükümdara arz etmeye başlamıştır. Böylece kanun, nizam, usûl ve âdete uygun olarak hazırlanmış hususlar padişahın fikrine sunulmuştur.26

Veziriazamın azlinde veya ölümü halinde Mühr-i hümâyun ikinci veya üçüncü vezire verilirdi. Mühr-i hümâyun ya dîvâna gönderilmek veya veziriazam olacak kimsenin huzura kabul edilmesi suretiyle verildiği görülmektedir. Veziriazam olanlara Fâtih ve Kanuni devirlerinde, yıllık bir milyon ikiyüz bin akçalık has, maaş olarak tahsis olunmuştu.27 Bunun yanı sıra Fâtih Kanunnâmesi'nde belirtildiği üzere padişaha yıllık gelen haraç, pîşkeş ve âdet-i ağnam gelirinden de hisse verilirdi. Diğer taraftan veziriazam tekaüdlük ister ise senede yüzelli bin akça ile tekaüd edilirdi.28

Veziriazamlar ilk zamanlar Dîvân-ı hümâyun'da bir netice elde edilemeyen meseleleri kendi konaklarında Pazartesi, Çarşamba, Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri ikindi ezanından sonra topladıkları dîvânda görüşürlerdi ki buna İkindi Dîvânı adı verilirdi. Bu dîvânda tercüman da bulundurulur, Türkçe bilmeyenlerin dilekleri bu tercümanlar aracılığıyla dinlenirdi. Görüşülen davalar veziriazamın o anda halledeceği bir işse hemen yapılır, padişaha arz edilmeye muhtaçsa Dîvân-ı hümâyun'a havale edilirdi. Dava eğer şer'î ve hukukî ise kadıaskerlere ve İstanbul kadısına bırakılırdı.29 Veziriazamın bundan başka Cuma günleri sabah namazından sonra kadıaskerlerin de iştirakiyle teşkil ettikleri Cuma Dîvânı ile her Çarşamba günü İstanbul, Galata, Eyüp ve Üsküdar (bilâd-ı selâse) kadılarının katıldığı Çarşamba Dîvânı da vardı.

1. Kadıaskerler

İlk olarak Abbasilerde görülen kadıaskerlik Harizmşahlar'da, Anadolu Selçuklu Devleti'nde, Eyyubîler'de ve Memlûklerde de vardı. Osmanlı Devleti'nde ise, askerî sınıfa ait şer'î ve hukukî işlerin görüldüğü kadıaskerlik, bazı kaynaklarda 1360 senesinde Orhan Gazi tarafından kurulmuş ve ilk kadıaskerliğe de Bursa kadısı Çandarlı Halil getirilmiştir.30 Bazı kaynaklarda ise kadıaskerliğin 1362 senesinde I. Murad zamanında ihdas edildiği bildirilmektedir.31

Kadıasker sayısı 1480 yılına kadar bir tane iken bu tarihten sonra görülen lüzum üzerine ikiye çıkarıldı ve Rumeli kadıaskerliği o sırada kadıasker olan Muslihiddin-i Kastalanî'ye, Anadolu kadıaskerliği de İstanbul kadısı Balıkesirli Hacı Hasanzâde'ye verildi.32 Nitekim Fâtih Kanunnâmesi'nde "kadıaskerlerim" tâbiri kullanılmıştır.33 Kadıaskerlerden Rumeli kadıaskeri derece ve pâye itibarı ile Anadolu kadıaskerinden daha önce gelirdi ve geliri de daha çoktu.

Kadıaskerler XIV. yüzyılın ortalarına kadar Baş müftilik olarak adlandırılan şeyhülislâmdan daha üst mertebede idi. Bu tarihlerden sonra teşrifatta vezirlerin hemen arkasında yer verildi.34 Kadıaskerliğe mevleviyet denilen beşyüz akçalık kadılıklardan (İstanbul, Edirne) gelinirdi. Ayrıca Anadolu kadıaskeri pâyelilerinden tayin edilirdi. Kanunnâmede kadıaskerlerin günde beşyüz akça alacağı kayıtlıdır. Vazife müddetleri ise XVII. yüzyıla kadar iki yıl olup, daha sonra müddetleri bir yıla indirilmiştir. Müddetini dolduran kadıasker mazul olarak yerine başkası tayin edilirdi. Kadıaskerler XVII. asra kadar veziriazamın padişaha arzı ile tayin edilmişlerdir. XVII. asır başlarından itibaren ise ehemmiyetleri azalmış, bundan sonra azil ve tayinleri şeyhülislâm tarafından, veziriazamın oluru alınmak suretiyle padişaha arz edilerek yapılmaya başlanmıştır.

Dîvân üyelerinden olan kadıaskerler, veziriazamın sol tarafında oturmaktaydılar. Ayrıca İkindi dîvânlarına da katılırlar ve bunlardan Rumeli kadıaskeri dava dinlerdi. İşin çok olması halinde ise veziriazamın izni ile Anadolu kadıaskeri de davalara bakardı.35 Kazaskerler dîvân toplantılarından sonra yeniçeri ağasının huzurdan çıkmasından sonra padişaha arza girerler, tayin edilecek müderris ve kadılarla ilgili mütalâalarda bulunurlardı.

Kadıaskerler salı ve çarşamba günleri hariç diğer günler kendi konaklarında dîvân kurarak kendilerini alâkadar eden şer'î ve hukukî meselelere bakardı. Yanlarında işlerini gören tezkereci, ruznâmçeci, matlabcı, tatbikci, mektupçu ve kethüda isimlerini taşıyan altı yardımcısı vardı. Ayrıca her birinin davalı ve davacıyı dîvâna getiren yirmişer muhzırı bulunmaktaydı.36

Kadıaskerler padişahın sefere çıkması halinde onunla birlikte giderler, padişahın gitmemesi durumunda ise onlar da gitmeyerek yerlerine "Ordu kadısı" tayin edilirdi.

2. Defterdar37

Osmanlı Devleti'nde defterdar tabiri daha ondördüncü asrın sonlarından itibaren görülmektedir. Defterdar padişahın malının mutlak vekili ve onun temsilcisi durumundaydı. Bu durum Fâtih kanunnâmesi'yle de teyid edilmektedir.38 Nitekim aynı kanunnâmeden öğrendiğimize göre Defterhâne ve hazinenin açılması defterdarın vazifeleri arasında gösterilmiştir. Dîvân'ın aslî üyelerinden olan defterdar, sadece salı günkü dîvân sonunda arza girer ve kendi dairesiyle ilgili bilgiler verirdi. Ancak padişahın huzurunda okuyacağı telhîs hakkında daha önce veziriazamla görüşür ve onun olurunu alırdı. Bayram tebriklerinde padişah vezirlere olduğu gibi defterdarlara da ayağa kalkarlardı.

Defterdarlar II. Bâyezid dönemine kadar, Rumeli'de hazineye ait işlere bakan Rumeli defterdarı veya başdefterdar ile Anadolu'nun malî işlerine bakan Anadolu defterdarı olmak üzere iki tane idi. Fâtih kanunnâmesi'nde mal defterdarı ve başdefterdar tabirlerinin geçmesi bu şekildeki ayırımın muhtemelen bu padişahdan önce de var olduğu ihtimalini kuvvetlendirmektedir.39 Daha sonra defterdar sayısı artınca başdefterdarlığa Anadolu defterdarının geçmesi usulü getirildi. Diğer taraftan Fâtih kanunnâmesi'yle başdefterdarın derecesi Rumeli beylerbeyi düzeyine yükseltildi. Yine aynı kanunnâmeyle dîvândaki yeri kadıaskerlerin alt tarafı olarak belirlendi. Verilecek hassın gelirinin ise 600.000 akça olması, şayet hazineden maaş verilecekse 150.000 ilâ 200.000 akça verilmesi, emekliye ayrılması halinde de başdefterdara 90.000, mal defterdarlarına 80.000 akça verilmesi hükmü kondu.40

Defterdarlık, devletin mâlî sıkıntı içine girdiği XVII. yüzyıldan itibaren daha da önem kazandı. Hattâ bazılarına vezirlik rütbesi de verildi. Hasları ise 1.200.000 akçaya kadar yükseltildi. Bununla beraber III. Mehmed zamanında iç hazineden para istemeyecek defterdar bulmakta zorluk çekilmiştir.41

3. Nişancı

Tevkiî, Tuğraî veya Muvakkî de denilen Nişancı ise, Dîvân-ı hümâyun azasından olup yeri veziriazamın sağında ve vezirlerin alt tarafında idi. Dîvân üyelerinden olmalarına rağmen vezir rütbesine sahip olmadıkça arz günleri kanun üzere padişahın huzuruna kabul edilmezlerdi. Nişancılar XVI. yüzyılın başlarına kadar ilmiye sınıfı arasında kalemi kuvvetli olanlar arasından seçilirdi. Bulundukları mevkiden ziyade, sahip oldukları selâhiyet bakımından birinci derecede bir memur sıfatını taşımaktaydılar. Fâtih kanunnâmesi'ne göre nişancıların "dahil" ve "sahn" müderrisleri arasından seçilmeleri kanundu.42 Tuğrakeş-i ahkâm da denilen Nişancı padişah adına yazılacak fermanlara, beratlara, nâmelere hükümdarın imzası demek olan tuğrasını çekerdi. Nişancıların en önemli vazifelerinden biri de devlet arazi kayıtlarını ihtiva eden Tahrîr Defterleri'ndeki düzeltmeleri ve değişiklikleri yapmalarıydı.

Nişancıdan başka hiç kimse bu işe kalem karıştıramazdı. Bu düzeltme ve değiştirmeler dîvân heyeti huzurunda yapılır, orada vezirlerden kim varsa ismi defterin kenarına yazılırdı. Padişah mektuplarının yazımı işi XVI. yüzyıldan itibaren reisülküttâblara devredilince, nişancılar sadece tuğra çekmekle meşgul oldular.43 XVII. yüzyıl sonlarından itibaren bu makama tecrübeli kişilerin gelmemesi, eski önemlerini yitirmelerine ve nâme, berat, ahidnâme gibi işlerin Divan Kalemi'ne bırakılmasına sebep olmuştur. XVIII. asırdan itibaren ise bu vazife hâcegân sınıfının ikinci derecedeki memurlarına verilmeye başlanmıştır. XIX. asırda ise ehemmiyetleri büsbütün azalmış, sadece teşrifatta yerlerini korumuşlardır. Nişancılık 1836'da kaldırılmış ve bu vazife Defter Emini'ne devredilmiştir.

4. Dîvâna Katılan Diğer Üyeler

XVII. yüzyıl sonlarına kadar Dîvân-ı hümâyun kâtiplerinin ve kalemlerinin şefi olan reisülküttâblar ise dîvânın aslî üyelerinden değiller ise de tecrübeleri ve yazılacak yazıların kaleme alınması açısından önemleri büyüktü. İlk devirlerden XVII. asrın sonlarına kadar nişancının maiyyetinde bulunmuşlardır. Reisülküttâbların vazifeleri kanunnâmelerde kaydedildiğine göre, verilen hükümleri ve kararları düzelttikten sonra tamamlamak; fermana uygun olarak emirleri yazmak; hükümdara ve veziriazama gelen mektupları tercüme ettirerek bunlara cevaplar hazırlamak ve dîvânda tezkerecinin bulunmadığı zamanlarda onun vazifesini yerine getirmekti. Bunlara bağlı olan kâtiblerin azli ve tayini de defterdarlara bırakılmıştı.44

Dîvân erkânından Kapıcılar Kethüdası saray teşrifatcısı olup, padişahla dîvân arasındaki haberleşmeyi sağlardı. Padişaha arzolunacak şeyler bunun vasıtasıyla yapılırdı. Dîvânda elinde gümüş bir asa ile hizmet ederdi.

Çavuşbaşı da Dîvân hizmetlilerindendi. Dîvândaki çavuşlar bunun emrinde olup üç yüz kadardı. Sayıları XVIII. yüzyılda ise bine ulaşmıştır. Bunlardan bir kısmı ulûfeli, bir kısmı da tîmar ve zeâmetli olurdu. İkinci guruba Gedikli Çavuş da denirdi. Çavuşbaşı zabıta vazifesini yerine getirir, tevkifi emredilen şahısları bulup hapsederdi. Kapıcılar Kethüdası gibi elinde gümüş bir âsâ ile bulunur ve kapıcıların saraya aldıkları davacıyı alıp dîvâna getirirdi. Dîvân-ı hümâyun çavuşlarının hükûmetin emirlerini vilâyetlere götürmek, sürgün kararı verilenleri sürgün yerlerine nakletmek, hakkında ölüm emri verilmiş olanlara katl için mübaşirlik etmek gibi vazifeleri de vardı. Bunlar dîvânda oturmazlar, ayakta dururlardı.45

Dîvân-ı hümâyun'da ve Paşa Kapısı'ndaki kalemlerin şefleri, maliye, kapıkulu ocakları kâtipleri, tersane emîni, şehremini, arpa, matbah, darphâne emînleri, teşrifatçı, tophane, baruthane v.s. hizmetlerin müdür, nazır ve emînleri ise Dîvân-ı hümâyun Hocaları adı altında toplanmıştır. İlk devirlerde bu ünvan sadece Dîvân-ı hümâyun daireleri şeflerine verilirken, sonraları bir rütbe olarak bunun dışındaki bazı hizmet sahiplerine de verilmiştir. Ayrıca dîvân'da görüşmeler esnasında Türkçe bilmeyen yabancıların davasını anlatmak için bir de tercüman bulundurulurdu. Bunlara Dîvân-ı hümâyun Tercümanları denirdi. Bunlar yabancı devlet elçilerinin veziriazam veya padişahla görüşmelerinde de hizmet ederlerdi.

C. Dîvân-ı Hümâyun Kalemleri

Dîvân-ı hümâyun'daki işler reisülküttâb ve onun idaresinde bulunan beylikçi'nin nezaretinde görülürdü. Dolayısiyle bunlara bağlı çeşitli kalemler vardı ki, bunlara kısaca Dîvân kalemleri adı verilirdi. Bunlar kuruluştan 1835'e kadar nezâretler öncesinde Sadaret Mektubî, Sadâret Kethüdâsı, Beylik (Dîvân), Tahvil (kese vaya nişan), Ruûs, Âmedî kalemleri ile Teşrifatçılık, Vak'anüvislik, Dîvân-ı Hümâyûn Hocaları, Dîvân-ı Hümâyûn Tercümanları, Hazine-i Evrak (Arşiv) gibi bölümlerden müteşekkildi. Ayrıca Topkapı Sarayı'nda bütün bu kalemlerin defterlerinin muhafaza edildiği Defterhâne bulunmaktaydı.

1. Beylikçi veya Dîvân Kalemi

Bu bölümün reisi olan Beylikçi Efendi, Dîvân-ı hümâyun kalemlerine nezaret eder, yabancı devletlerle yapılan anlaşmaları saklar ve tatbik edilmesini sağlar, her çeşit şikâyetlere dair hüküm verir, toprak ve çeşitli konularda anlaşmazlıkları çözümler, ferman ve beratları yazdırarak arkasına kendi alâmetini koyardı.

Beylikçi kalemi'nde ayrıca büyük dîvânın kararları tutulur, dîvânda müzakere edilen evraklar gerekli yerlere havale edilir, dîvândan çıkan emir ve hüküm suretlerin defterlere kaydı yapılırdı. Bu defterlere Mühimme Defterleri, yazanlara da mühimmenüvisan denirdi.46 Bu kalem dîvan sicilleri adı verilen Şikâyet, Ahkâm, Ahkâm-ı Şikâyet, Nâme, Nizamât, Mukavelât, İmtiyaz defterlerini de tutardı.

2. Tahvil Kalemi

Bu kalem nişan veya kese kalemi olarak da adlandırılmıştır. Burada mevâlî denen vilâyet kadılarının, vezir, beylerbeyi, sancakbeylerinin tayin beratlarıyla, zeâmet ve tîmarların kayıtları bulunurdu. Bir kimseye zeâmet ve tîmar verildiği zaman, kayıtlar Defterhâne'de derkenar olarak işlenip Tahvil Kalemi'ne gönderilirdi. Devletçe yazılan bütün beratlar tahvil ve beylik kâtiplerince yazılıp, berat mümeyyizince düzeltildikten sonra Âmedci tarafından kontrol edilerek gönderilirdi. Bu evraka dayanarak sâdır olan fermana tahvil hükmü adı verilirdi. Tahvil kalemi'nin şefine Tahvil Kesedârı denirdi.47

3. Ruûs Kalemi48

Buna Ruûs-ı Hümâyun Kalemi de denilmektedir. Vezir, beylerbeyi ve tîmar sahipleri hariç olmak üzere, devlet hizmetinde bulunan kimselerin tayin beratlarını ve vazife tevcihlerine ait belgeleri hazırlayan daire şeklinde tarif edilir. Dairelerin reis ve mümeyyizleriyle kapıcıbaşılar, kale ağalıkları, dizdarlar, kethüdâlıklar, müderris, vâiz, devirhan, imam, hatip ve mütevellîlerle, hazine ve evkaftan maaş ve tahsisat alanların malî işlerine de burası bakar ve bütün muamele buradan sorulurdu.49

Ruûs kalemi efradı oldukça kalabalık olup XVIII. asrın son yarısında, kâtip, şagird ve şerhli isimleriyle anılan mülâzım kayıtlıların sayıları yüzelli kadardı.

Ruûs kalemi'nde üç çeşit ruûs vardı: 1-Ruûs kalemi'nden verilen ruûslar; 2-Savaş dolayısiyle ordu cephede iken ordudan verilen ruûslar; 3-Rikâb-ı hümâyun ruûsları, yani veziriazam cephede iken hükümdarın emri ile İstanbul'da verilen ruûslar. Bunun haricinde Ruûs defterleri komutan (serdar) olarak bir yere tayin edilen vezirlere de verilirdi. Serdarlar Ruûs buyuruldusu denilen bu defterlere, kendilerine verilen geniş selâhiyet dolayısiyle, hükümdar adına tevcih ettikleri valilik, sancakbeyiliği, zeâmet, tîmar v.s. tayin hülâsası ve hüküm suretlerini kaydederlerdi. Bunlar daha sonra temize çekilerek İstanbul'a gönderilirdi. Defterdarlık, beylerbeyiliği, sancakbeyiliği ve müderrislik gibi tayinlerde bazan sebep de belirtilirdi.50 Ayrıca veziriazamların kendi dairelerinde topladıkları İkindi Dîvânı'nda yaptıkları tevcihlerin kaydedildiği "İkindi Ruûsu" denilen tevcih defterleri de vardı.51

4. Âmedî Kalemi

Âmedî kalemi'nin reisine Âmedî-i Dîvân-ı hümâyun veya Âmedî veyahut sadece Âmedci denirdi. Âmedci efendi, reisülküttâbın birinci derecede maiyyeti, yani özel kalem müdürü idi. Padişah'a veziriazam tarafından yazılacak takrîr, telhîs ile yabancı devletlerle yapılan ahidname ve anlaşma suretleri, ayrıca yabancı devlet başkanlarına veziriazam tarafından gönderilen mektup müsveddeleri, protokoller, elçi, tercüman ve tüccarlarına yazılan yazılar ve evraklar hep burada kaleme alınırdı. Bu bakımdan buraya alınacak memurların gayet dürüst ve iyi ahlâklı olmalarına, yabancı lisan bilmelerine dikkat edilirdi. Mevcutları ilk zamanlar beş-altı kadardı.

Âmedî Kalemi, Bâb-ı Âlî'nin XVIII. asrın son yarısında devlet işlerini tamamen eline almasından sonra gözle görünür derecede ileri bir daire halini almıştır. 1839'da Tanzimat'ı müteakip Meclis-i Vükelâ teşekkül ettikten sonra meclisin zabıt kâtibliği de Âmedcilere verilmiştir. 1908 yılına kadar (Meşrutiyet) âmedciler sarayla haberleşmeye dair arzları yazmak, sadaret değişmesi dolayısiyle Bâb-ı Âlî'ye gelen hatt-ı hümâyûnları okumak, kararları yazıp mazbata şekline sokmak, saraydan gelen iradeleri kaydetmek ve veziriazamın saraya yazacağı arzları kaleme almak gibi işleri yapmaktaydılar.

5. Teşrifatcılık

Dîvân-ı Hümâyûn'daki en önemli vazifelerden biri idi. Tarihçi Hammer bu memuriyetin Kanuni Sultan Süleyman tarafından kurulduğunu belirtiyor. Bununla beraber Fâtih Kanunnâmesi'nde teşrifata dair hükümler bulunmaktadır. Ayrıca II. Murad döneminde yabancı elçilerin padişahın huzuruna çıkışları sırasında bazı kaidelerin uygulandığı da bilinmektedir.52

Teşrifatçının, saray adâbını ve bütün merasimleri bilmesi şarttı. Dîvânda maaş verilmesi, ziyâfetler, elçilerin gelmesi, Mısır hazinesinin teslimi, padişahın cülûsunda veya bayramlarda sarayda yapılan törenler ve tebrikler, donanmanın denize çıkması, bir geminin denize indirilmesi, hükümdara pîşkeş çekilmesi, hil'at giydirilmesi, senelik tevcîhat, veziriazam dairesindeki merasim dolayısiyle yapılan işler hep teşrifatçıya aitti. Ayrıca beylerbeyi, vezir ve devlet erkânına ait olan resim ve harçların defterini tutmakla da vazifeliydi.

Teşrifatçının emri altında bir teşrifat kalemi vardı. Kalem şefi olan teşrifatçıdan başka derece sırasıyla teşrifat kesedarı, teşrifat halifesi, kaftancıbaşı ve teşrifat kesedarı yamağı gelirdi. Bunlardan teşrifat halifesi saray ve devlet merasiminin bütün sicillerini muhafaza etmekle mükellefti. Kaftancıbaşı ise padişah ve veziriazamın huzuruna kabul edilecek olanlara giydirilecek hil'atları muhafaza ederlerdi. Bu şekilde yapılan bütün teşrifatlara dair hususlar defterlere kaydedilirdi. Bunlara yevmî, mufassal ve müteferrik defterler denirdi.

Defterlerin çok eskileri hazinede saklanırdı. Yevmî defterlere teşrifat yevmiye defterleri ismi de verilmiştir. Yevmî defterler gün ve tarih sırasıyla tutulmuş, mufassallara ise bir teşrifata ait merasimler inceden inceye kaydedilmiştir. Teşrifatçıların teşrifat merasimini bir yanlışlık yapmadan yerine getirmeleri gerekirdi.

6. Vak'anüvislik

Devletçe kendisine verilen çeşitli işlere dair evrakları kaydeden vak'anüvis, XVIII. asır başlarından itibaren Dîvân-ı hümâyûn dâiresinde görülmektedir.53 Vak'anüvisler bütün vesikaları görmeyip, gizli olanları ancak ağızdan duyarak kaydederlerdi. XVIII. asırdan önce vak'anüvislik yerine şeyhnâmenüvislik denen bir memuriyet bulunmaktaydı. Genel olarak devletin resmî tarihçisi hüviyetinde bulunan vak'anüvislerin ilki Halepli Mustafa Nâima Efendi'dir (Eseri: Nâima Tarihi, VI cilt).

7. Dîvân-ı Hümâyûn Hocaları

Hâcegân-ı dîvân-ı hümâyûn olarak da adlandırılmakta olup, gerek Dîvân-ı hümâyûn ve gerek Paşakapısı'ndaki kalemlerin şefleriyle, maliye, kapıkulu ocakları kâtipleri, tersane emîni, şehremîni, arpa, matbah, darphâne emînleri, teşrifatçı, tophâne, baruthâne vesair hizmetlerin müdür, nazır ve emînleri bu isim altında toplanmıştır. İlk devirlerde bu ünvan sadece Dîvân-ı hümâyûn daireleri şeflerine verilirken, sonradan bir rütbe halinde bunun dışında kalan bazı hizmet sahiplerine de verilmiş, XVIII. asırdan itibaren ise taşradaki bazı hizmet sahipleriyle vezirlerin maiyyetindeki divan efendileri de bu adla anılmıştır.

XVIII. yüzyılda dört sınıf halinde tertip edilmiş olup, birinci sınıf hâcegân üç defterdar ile nişancı, reisülküttâb ve defter emîninden meydana gelir ve bir yıl için tayin edilirlerdi.

İkinci sınıf hâcegânı, maliye dairesinden büyük rûznâmeci, başmuhasebeci ve Anadolu muhasebecisi oluşturmuştur. Üçüncü sınıfı tersane emîni (daha sonra Bahriye nazırı) ile sarayın Bîrun ağalarından olan şehremîni, darphâne emîni, arpa emîni ve masraf-ı şehriyârî kâtibi'nden meydana getirmekteydi. Dördüncü sınıf hâcegân ise otuz sekiz kişi olup, bunlardan yirmi ikisi maliye kalem âmirlerinden teşekkül etmekteydi.

8. Dîvân-ı Hümâyûn Tercümanları

Dîvân'da görüşmeler esnasında Türkçe bilmeyen bir yabancının davasını anlatmak için bir tercüman bulundurulması kanundu. Bundan başka dîvân tercümanı, yabancı devlet elçilerinin veziriazamla veya padişahla görüşmelerinde hizmet edip, mektupları da tercüme ederdi. Tercümanlar dîvânda kendilerine ayrılan yerde ayakta dururlar öylece hizmet görürlerdi.

İlk zamanlarda elçiler kendi tercümanlarını kullanmış iseler de, daha sonra bunun mahzuru görülerek, devlet tarafından resmî tercüman tayin edilmiştir. Dereceleri reisülküttabdan sonra gelen tercümanlar XVIII. yüzyıldan itibaren reisülküttâbın yabancı devlet elçileriyle görüşmelerinde önemli rol oynamış ve ehemmiyetleri daha da artmıştır. Görüşmelerde elçinin tercümanı Türkçe hitap etse bile, reisülküttâb tercüman vasıtasıyla konuşmayı sürdürürdü. Yabancı bir elçinin Divân-ı hümâyûn'a gelmesi halinde ise onu bizzat baştercüman karşılar ve sadrıazamın hazır bulunduğu toplantıda yapılan konuşmaları tercüme eder ve daha sonra elçinin sunduğu yazıyı sadrıazama açıklardı.

Tercümanların hemen hepsi XVI. ve XVII. asırlarda müslümanlardan olup kendilerine maaş olarak tîmar verilmişti. Sayıları XVII. yüzyılda dört kişi idi.54 XVII. yüzyıldan itibaren XIX. asrın ilk yarılarına kadar dîvân tercümanlığı tamamen Fenerli Rumların eline geçmiştir. Bundan dolayı devlet sırlarına vâkıf olan bazılarının casusluk ettikleri bilinmektedir. Bu sebeple özellikle II. Mahmud devrinde Rumlardan tercüman tayininden vazgeçilerek yeniden müslüman ve Türkler arasından tercüman tayin edilmeye başlanmıştır.55 Öte yandan Türklere yabancı dil öğretilmesi için Bâb-ı Âlî'de bir Tercüme Odası açılmıştır.56 Bâb-ı Âlî Tercümanları da denen Divân-ı Hümâyun tercümanları, XVIII. yüzyılın başlarından XIX. yüzyıl başlarına kadar terfi ettikleri takdirde Eflâk ve Boğdan voyvodası olurlardı.

Bu tercümanlar haricinde Türklerin meskûn olmadıkları bazı Osmanlı eyaletleri ile olan münâsebetin sağlanması için "Eyâlet divan tercümanı ve mahkeme tercümanı" da vardı. Ayrıca bazı müesseselerde görevlendirilmiş Türkçe bilmeyen yabancıların yanına da birer tercüman verilirdi.57

9. Hazîne-i Evrak (Arşiv)

Hazîne-i Evrâk, bugünkü İstanbul Valiliği'nin yer aldığı bölüm içinde Sadarete ait Dahiliye ve Hariciye odaları ile Meclis-i Vâlâ ve Dîvân-ı Deâvî denilen Bâb-ı Âlî'nin arşivi olarak kurulmuştur. Bu yüzden bütün arşivlerin özünü teşkil eder. Çünkü Bâb-ı Âlî yani Sadrıazam Kapısı, pâdişahın mutlak vekilinin dairesidir. Tanzimat'tan sonra önemi daha da artmıştır. Nezâretler kuruluncaya kadar geçen süre içinde idârî konuların tek mercii olarak görülmektedir. Nezâretler kurulduktan sonra da nezaret ve vilâyetlerin meseleleri ve teklifleri burada görüşülmekte, önemli konular saray idaresinden çıkarılarak yürürlüğe konulmaktaydı. Bu dönemde padişah adına "ferman"lar düzenlenerek emir ısdâr etmek usûlü artık önemini kaybetmiş, fermanların yerini sadrıazam "buyruldu"ları almıştır.

Dîvân-ı Hümâyûn ve Bâb-ı Âlî'deki evrak ve vesikaların çoğu parça halinde (yani kâğıt) ve bir kısmı ciltli halde defter şeklinde idi. Bu defterler muntazam olarak, tasnif edilmiş bir vaziyette evrak hazinelerinde saklanırdı. Muameleleri biten evrak takımıyla muhafaza olunurdu. Her dairede günün evrakı bir tomarı ve her ayın tomarları bir torbayı, her yılın torbaları ise bir sandığı meydana getirirdi. Her sandığın üzerinde o sandığın ihtiva ettiği vesikaları gösteren etiketler konmuştu. Bu sandıklar saraydaki evrak mahzenine konur, ihtiyaç halinde buradan izinle alınarak incelenir ve eski yerine bırakılırdı. Padişahların veziriazamlara yazdıkları fermanlar ayrı ayrı torbalarda saklanırdı. Padişah istediği zaman, bunlar da buradan alınarak verilir, sonra tekrar eski yerine konurdu. Arşivlerdeki keselerin hemen hepsi kırmızı atlas keselerden oluşmuştur. Torbalar ise hem bez, hem atlastan olurdu.

Modern mânâda arşivcilik 1846'da Sultan Abdülmecid tarafından modern anlamda bir arşiv binasının inşasına dair bir irade yayımlanmasıyla başlamıştır. Bu iradede, önemli meseleler hakkında mevcut bütün kayıt, senet v.s. evrakın şimdiye kadar Bâb-ı Âlî ve Sultanahmet meydanı civarındaki depolarda muhafaza edildiği, bunun ise aranan, ihtiyaç duyulan evrakın derhal bulunamamasına ve işlerin aksamasına yol açtığı anlatılmakta ve Bâb-ı Âlî'de yeni bir bina inşasının yerinde olacağı belirtilmektedir.58

Verilen emir doğrultusunda arşivcilik faaliyetlerine ilk adım, Sultan Abdülmecid'in Mâliye nâzırlarından Safveti Paşa tarafından atılmıştır. Mâliye Nâzırı'nın Sadrıazam Mehmed Emin Rauf Paşa'ya takdim ettiği tezkirede,59 devlete ait eski evrakın ayırımı, lüzumsuz olanların çıkarılması istenmiş ve günümüzde halen uygulanmakta olan tasnif sistemi ana hatlarıyla ortaya konulmuştur.

1846'da Sadarete gelen Mustafa Reşid Paşa, ikinci önemli adımı atarak Hazine-i Evrak'ın teşekkülünü sağlamıştır. Nitekim Sadrıazamın işbaşına gelişinin altıncı ayında, Padişah'a sunduğu bir takrire karşılık 8 Kasım 1846'da verilen bir emirle60 Hazîne-i Evrak binası için yer olarak Bâb-ı âlî bahçesi uygun görülmüş ve binanın yapımına, 1847 yılı başında İtalyan mimar Fossati tarafından başlanılmış 1848 yılı başında da tamamlanmıştır. Binanın inşaatı sürerken bir yandan da çıkarılan nizamnâmeler ve kurulan heyetler ile modern arşivcilik anlayışına uygun düzenlemelere gidilmiş ve arşiv binasının iç tertibi ikmâl edilmiştir.61 Ayrıca binanın yangına karşı korunması gayesiyle binanın giriş kapısı demirden yapılmış, etraftaki arsalar satın alınmış, pencerelerin ve önemli yerlerin saclarla muhafazası cihetine gidilmiştir.62

10. Dîvân-ı Hümâyûn'un Başlıca Defterleri

Dîvân-ı Hümâyûn'da muhtelif işler hakkında çeşitli defterler tutulmuştur. Bunlar toplam olarak otuzaltı çeşit olup içlerinde en önemlileri: Mühimme, ahkâm, ruûs, tahvil, nâme, ahidnâme ve şikâyet defterleridir. Ayrıca Bâb-ı Âsâfî'ye ait Buyruldu defterleri ve İlm ü haber defterleri, İrade Kayıt Defterleri, Ayniyat Defterleri ve Gelen-giden defterleri vardır. Yine Defterhâne'ye ait Tahrir Defterleri de bulunmaktadır.63

11. Defterhâne

Dîvân-ı Hümâyûn'un her toplantısından sonra padişahın veziriazamdaki mühriyle mühürlenen ve toplantı günlerinde açılan üç hazineden biriydi. Defterhâne'ye bu kadar önem verilmesinin sebebi, devletin muhtelif bölgelerini hâvî toprak işleri, reâyâ ile ilgili meseleler, tîmarlı asker teşkilâtı ve toprak hizmet erbâbı ile ilgili hususların burada yer almasıydı.

Defterhâne bazı kalem şubelerine ayrılmakta olup, bir daire halindeydi. Buradaki işleri idare eden müdüre Defter Emîni denilirdi. Defterhâne icmal, mufassal ve rûznamçe olarak üç kalemden meydana gelirdi. İcmal Kalemi vilâyetlerin sınır taksimatını, toprağın mîrî, has, zeâmet ve tîmar olduğunu ve topyekûn hâsılatını gösteren defterleri tutardı.

Mufassal Kalemi, arazi tahrîrine ait defterleri tutardı. Mufassal defterlerde her sancak ve kazadaki vergiler ve mükellefleri mahalle mahalle, köy köy kaydedilirdi. Yani kasaba ve köylerdeki vergi ile mükellef halk ile vergiden muaf olanların isimleri ve köyün arazisi kimin dirliği, mülkü, mukataası veya vakfı olduğu, senelik hâsılatının neler olup, ne kadar vergi alındığı, kasaba ve şehirlerdeki gümrük, baç, transit resimleri, hülâsa hiçbir şey eksik kalmamak üzere deftere yazılırdı. Eğer herhangi bir köy kısmen veya tamamen vergiden muaf ise bunun sebebi, vakıf ise nerenin, mülk ise kimin olduğu gösterilirdi. Mufassal defterlerin baş kısımlarında ait olduğu sancağın kanunnâmesi yer alırdı. İki adet olan mufassal defterlerin bir de icmalleri bulunurdu.

Rûznamçe kalemi ise hergün tevcih edilen has, zeâmet ve tîmarların berat kayıtlarını ve intikal muamelelerini tutardı.

Bu üç esas defterden başka Defterhane'de, bölge bölge tutulan has, zeâmet, tîmar, yaya, müsellem, yörük, akıncı, evlâd-ı fatihan, kâtib defterleri ve tîmar yoklama defterleri gibi teşkilâta ait müteferrik defterler de vardı. Bugün Tahrîr defterleri denilen arazi defterlerinin en eskileri İstanbul'da Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde bulunmaktadır.

II. Saray Teşkilâtı

Osmanlı devleti geliştikçe, büyümesiyle orantılı olarak padişahların oturduğu saraylar da büyümüş ve ihtişamı artmıştı. Bursa'daki mütevazi Osmanlı sarayına mukabil Edirne'de daha teferruatlı saraylar yapılmıştı. Fâtih'in İstanbul'u fethinden sonra ise önce bugünkü Bâyezid'de İstanbul Üniversitesi'nin bulunduğu sahadaki Bizans sarayına yerleşmiş, ancak burada bir yıl oturduktan sonra, burasının yeterli gelmemesi sebebiyle yine aynı mahalde 1454'den itibaren yeni bir saray yaptırılmaya başlanıp, 1458'de tamamlanan bu binaya taşınmıştır. Eski Saray veya Saray-ı atîk-i âmire adı verilen bu saray dört köşeli ve kârgir olarak yapılmıştı. Bu sarayda harem dairesi, havuz, şadırvan, mutfak, kiler-i hassa ve üçbin baltacıyı alacak daireler ile Ak ve Kara hadım ağaları için odalar yapılmıştı. Ayrıca Enderun mektebi için bir bölüm bulunmaktaydı.64 Daha sonra beğenilmeyen bu sarayın yerine Sarayburnu'nda o zaman zeytinlik olan sahada Topkapı Sarayı yaptırılmıştır.

Yeni Saray adı verilen Topkapı Sarayı padişahın âilesine mahsus daireler (Harem), Enderun ve dış hizmetlerle alâkalı Bîrun adı verilen üç kısımdan teşekkül etmekteydi.

Sarayın Bâb-ı hümâyun adı verilen Ayasofya Camii tarafından girilen dış kapısıyla içerdeki orta kapı arasına Birinci yer; Ortakapı ile Bâbüssaâde veya Akağalar kapısı arasındaki yere İkinci yer veya Alay meydanı; Bâbüssaâde'den içerideki Üçüncü yer'e de Enderun veya Harem-i hümâyun denilirdi. Alay meydanı'nın solunda "Kubbealtı" denilen Dîvân-ı hümâyun'un toplandığı bina ile hazine ve maliye kayıtlarının muhafaza edildiği mahaller bulunmaktaydı.65

Sarayın ilk avlusunda Bîrun erkânı denilen saraya mensup vazife sahiplerinin dâireleri bulunurdu. Üçüncü avluda ise dîvan heyetinin ve elçilerin kabul edildiği Arz Odası ile mukaddes emânetleri havi Hırka-i Saâdet ve padişah âilelerine mahsus dâirelerle Enderun halkına mahsus odalar bulunmaktaydı. Bâb-ı hümâyun ile Orta kapı, kapıcılar kethüdâsının emrindeki kapıcılar tarafından, Üçüncü kapı da hadım Ak ağaları tarafından muhafaza edilirdi.

A. Enderun ve İçoğlanları

Sarayın Enderun halkını devşirme denilen bazı hırıstiyan tebaa çocukları ile harplerde esir alınıp yetiştirilen gençler ve gönüllüler meydana getirmekteydi. Bunlar devşirme kanununa göre sekiz ilâ onsekiz yaşları arasında toplanıp, bunlar içerisinden boylu, gösterişli, ahlâklı ve zeki olanları önce Edirne Sarayı, Galata Sarayı, İbrahim Paşa Sarayı gibi saraylarda tahsil ettirilip Türk-İslâm âdet ve geleneklerine göre yetiştirilir, bundan sonra Enderun'daki ihtiyaca göre büyük ve küçük odalar verilerek orada da tahsile devam edip saray âdap ve erkânını öğrendikten sonra yeteneklerine göre Seferli, Kiler ve Hazine odalarına, zamanları gelince de kapıkulu süvarisi olarak dışarıya çıkarılırlardı. Bu odaların en ilerisi Hasoda idi ki, asıl Enderun ağaları bunlardı.66 Enderun halkından olan rikâbdarlar, padişahın çizme ve pabuç hizmetlerini; çukadarlar, kaftan, kürk ve yağmurluğunu taşıma ve giydirme hizmetlerini görürler, ayrıca çaşnıgirler, padişahın yemek işlerinde; cündiler, kemankeşler ve silahtarlar ise ata binme, yay çekme ve silah kullanma sanatlarını öğrenirlerdi.67

Enderun'da asıl teşkilâtın başlangıcı II. Murad zamanında yapılmış, Fâtih Sultan Mehmed devrinde de teşkilât genişletilmiştir, Burada yapılan eğitim, iyilik, doğruluk, dini konular ve fen bilgileri şeklinde yürütülmüştür. Dolayısiyle burası devletin mülkîye mensuplarının yetiştirildiği bir okul hüviyetini taşımıştır.68

B. Ak ve Kara Hadım Ağaları

Osmanlı sarayının Bâbüssaade denilen kapısını muhafaza ile vazifeliydiler. XVI. yüzyılın sonlarına kadar sarayın en nüfuzlu ağası Bâbüssaade veya Kapı Ağası idi. Bunların emrindeki Ak hadımlar sarayın kapısını muhâfaza etmekte olup sayıları otuz civarındaydı. Enderunlu gılmanların her çeşit işleri ile saraya alınış ve çıkışları hakkında padişaha bilgi vermek bunlara aitti. Ulûfeleri doksan akçe olup, ayrıca senede onbeş tülbend, on altı endaze atlas ve üç bin akçe kuşak bahası idi. Saraydan çıkmaları gerektiğinde Mısır Beylerbeyiliği veya emarete verirlerdi.69

Kara hadım ağaları ise kadınlarla meskûn olan harem kısmında vazifeliydiler. Kara hadımların en büyük âmirine Dârüssaade ağası veya Kızlar ağası denirdi. Harem kısmında bulundukları için bunlara Harem ağası de denmekteydi. XVI. yüzyıl sonlarına kadar Kapı ağasına bağlı idiler. Bu dönemden itibaren vezirlik derecesinde Dârüssaade ağalığı kurularak, Harem-i hümâyûn ağalarından padişahın itimadını kazanmış biri bu makama getirilmiştir. Kanuni devri ortalarından III. Murad devrine kadar Haremeyn Evkafı muhasebeciliği veya müfettişliği ile de görevlendirilmişlerdir.70 Bu yetki XVI. yüzyılın sonlarında Bâbüssaade ağalarına geçmiş ise de 1593'de tekrar Dârüssaade ağaları nezaretine verilerek, Kapı ağalarına evkafa ait bazı küçük işler bırakılmıştır.
B. Bîrun Erkânı

Bîrun, Farsça bir kelime olup dış demektir. Topkapı Sarayı'nın Bâb-ı hümâyun ile Bâbüssaade arası Bîrun diye anılır. Osmanlı sarayının dış hizmetine bakan ve sarayda yatıp-kalkmak mecburiyetinde olmayıp dışarıda evleri bulunan padişah hocası, hekimbaşı, cerrahbaşı, göz hekimi, hünkâr imamı gibi ulemâ sınıfından olanlarla şehremini, darphâne ve arpa eminleri gibi sivil vazife sahiplerine de "Bîrun halkı" veya "Dış halkı" denirdi. Bunlardan başka ayrıca sarayın Enderun dışındaki hizmet erbâbından olup emîr-i âlem, kapıcılar kethüdâsı, çavuşbaşı, mirahur, bostancı ve bunların maiyyetinde bulunanlar da bîrun erkânı içinde yer almaktaydı.71

İkinci Kısım

Taşra Teşkilâtı

I. İdarî Taksimat

A. Eyâlet Teşkilâtı

Osmanlı Devleti'nde taşra idaresi, aşağıdan yukarıya köy (=karye), nahiye, kaza, sancak (=livâ) ve eyâlet şeklinde teşkilâtlanmıştı. Kendisine bağlı köylerle birlikte nahiyelerin birleşmesiyle kazalar meydana gelmişti. Kazaların birleşmesinden sancaklar, sancakların birleşmesinden ise eyâletler ortaya çıkmıştı.

Osmanlı Devleti'nin ilk zamanlarında eyâlet, vilâyet, livâ, kaza ve nahiye tabirlerinin birbirinin yerine kullanıldıkları görülmektedir.72 İdarî teşkilâtta en fazla yere sahip birimler kaza ve sancaklardı. Kazalarda yönetici sınıf olarak kadı, alaybeyi ve subaşılar bulunurdu. Bunlardan kadılar askerî olmayan şer'î ve hukukî hususlardan sorumluydu. Bunlar ayrıca kazanın iaşesinin temini, belediye, adliye işleri, hükûmet tarafından merkezden istenilen şeylerin temin ve tedariki ile de vazifeliydiler. Subaşılar ise kazanın asayişini sağlamakla yükümlüydü; askerî meseleler de alaybeyinin yetkisinde idi. Beylerbeyine bağlı kazalarda ise inzibat ve askerî idare tîmar subaşısına aitti.

Sancaklar: Kazaların birleşmesiyle teşekkül eden sancaklar,73 sancakbeyi ismi verilen bir kişi tarafından kanun ve nizamlar çerçevesinde idare edilirdi. Sancak kelimesinin XIV. yüzyılda Osmanlı idarî teşkilâtında yer aldığı hakkında şüpheli bilgilere sahip bulunulmaktadır.74 Bununla birlikte kelime XV. yüzyılda artık yaygın biçimde kullanılmıştır. Özellikle XVI. yüzyılda idarî bir birim olarak sancağın Osmanlı kanunnâmelerinde yer aldığı ve hazırlanan Tahrir Defterleri'nde her birinin ayrı ayrı kanunnâmeleri bulunduğu görülmektedir.75

Sancakbeyinin sancağın en büyük idarecisi olması dolayısiyle geniş yetkileri ve sorumlulukları vardı. Bunları: a) Askerî b) İdarî olarak başlıca iki kısımda ele almak mümkündür. Meselâ, bir savaş esnasında sancağında bulunan tîmarlı sipahilerle birlikte bağlı bulunduğu beylerbeyinin komutası altında savaşa iştirak etmek, sancakta asâyişi ve emniyeti temin etmek,76 kalpazanlıkla mücadele etmek, özel görev için gelen devlet memurlarına yardımcı olmak ve görevlerinde kolaylık sağlamak gibi vazifeler yaparlardı.77 Ayrıca sınır bölgesinde bulunan sancakbeyleri, yabancı devletlerle ilişkilerin anlaşmalara uygun olarak yürütülmesi ile de görevli idiler. Sancakta suçluların cezalandırılma işi de sancakbeylerine verilmişti.78 Buna karşılık sancakbeyleri, idarelerinde bulunan sancakta işlenen cürmlerin vergilerinin hepsini veya yarısını alırlardı. Bazı sancaklarda da çift resmi (toprak vergisi)'nden ve resm-i arûsane (evlenme vergisi)'den payları vardı.79

Sancakbeylerinin dereceleri, sahip oldukları has gelirine göre tayin edilirdi. Bunlara kanunnâmelerde belirtildiği üzere dört yüzbin akçaya kadar has verilebilmekteydi. Eğer defterdara sancak verilirse dört yüzelli bin, yeniçeni ağasına verilirse dört yüz otuz bin akçalık hasla verilirdi. Sancakbeyi oğullarına ise otuz bin akçalık zeâmet bağlanırdı. Sancakbeyleri protokolde bütün ağaların üstünde bir yere sahiptiler. Eğer vazifeden ayrılır ve emekli olurlarsa kendilerine altmışbin akça maaş bağlanırdı.80

Beylerbeyilikler: Osmanlı idarî teşkilâtında sancakların birleşmesiyle Eyâletler (Beylerbeyilik) teşekkül ederdi.81 Eyaletler beylerbeyiler veya buna eşit değerde mîr-i mîranlar82 tarafından idare edilirdi. XIV. yüzyıl boyunca beylerbeyi, taşra kuvvetlerinin kumandanı ve çeşitli sancaklara dağılmış beylerin âmiri durumundaydı. Bu dönemde beylerbeyiler belli bir bölgenin idarecisi olmak yerine bütün ordu işlerinden sorumlu bir kimse hüviyetindeydi.83 Beylerbeyi, fetihlerin Rumeli'de devam ettiği zamanlarda ve hükümdarın Anadolu'da bulunduğu esnada Rumeli beylerinin âmiri durumuna geçerek Rumeli Beylerbeyi haline gelmişti. Nitekim Orhan Bey'in ordu kumandanı oğlu Süleyman Paşa bir beylerbeyi idi. Ondan sonra ise bu vazife Lala Şahin Paşa'ya verilmişti. Ancak Rumeli'de fethedilen yerlerin artmasıyla Anadolu ve Rumeli'nin tek kumandan ile idaresi mahzurlu görülerek beylerbeyilik Anadolu ve Rumeli beylerbeyiliği olarak ikiye çıkarıldı. XV. yüzyılda bu iki beylerbeyiliğe Rum (Sivas-Amasya) ve Karaman beylerbeyilikleri de eklendi, böylece beylerbeyilik dörde çıktı.84

Beylerbeyiler kendi bölgesinde bütün "umûr-ı siyâsette" hükümdarın temsilcisi olmak, beylerbeyi divanında askerî hususlara dair meseleleri halletmek, bölgesinde güvenliği sağlamak, tîmar tevcihi ve terakkîlerini yürütmek gibi vazifeyle mükellefti.85 Beylerbeyiler ayrıca kendi bölgelerindeki sancakbeyleriyle tîmarlı sipahileri maiyyetine alarak emredilen yerde orduya katılmak zorundaydı. Beylerbeyi sefere memur olduğu zaman yerine vekil olarak mütesellim86 denilen bir kişi bırakırdı.

XVI. yüzyıldaki yetkileri, her ne kadar bütün sancakbeyleri, kadılar ve diğer görevlilerle halk nazarında "hâkim ve vali" olarak tayin edilmişse de, özellikle sancakbeyleri üzerinde sadece bir teftişten öte gitmemiştir. Eyâlet içerisinde yalnız kendi sancağının idaresinden mesul tutulmuştur.

Beylerbeyiler vilâyet merkezinde otururlardı. Anadolu beylerbeyiliğinin merkezi Kütahya, Rumeli beylerbeyiliğininki ise Manastır şehri idi. Beylerbeyilerin kalabalık bir maiyyetleri vardı. Adlî ve hukukî işler vilâyet merkezindeki kadı tarafından görülürdü. Vilâyetle ilgili işler kendi başkanlığında toplanan bir divanda görüşülürdü. Hazineye ait işler mal defterdarınca, zeâmet işleri tîmar kethüdâsı, tîmar işleri tîmar defterdarınca yerine getirilirdi.87

Derece itibariyle en büyük beylerbeyi Rumeli beylerbeyi idi. Ondan sonra Anadolu beylerbeyi gelirdi. Mal defterdarları, beğlik ile nişancı olanlar, beşyüz akçalık kadılar ve dört yüz bin akça hassı olan sancakbeyleri beylerbeyi olabilirdi.88 Yine kanunnâmede beylerbeyilere en az sekiz yüz bin akça, en fazla bir milyon ikiyüzbin akça has verileceği, eğer emekli olurlarsa yüzbin akça ile emekli olacakları kaydedilmiştir.89 Beylerbeyilerden Rumeli beylerbeyi terfi ederse küçük vezir, yani Dîvân-ı hümâyun'da sonuncu vezir olurdu.90 Anadolu beylerbeyi ise terfi ettiği takdirde Rumeli beylerbeyiliğine getirilirdi. Daha sonraları eyâletlerin sayısı arttıkça beylerbeyi adedi de çoğalmıştır.

Eyâletler: XVI. yüzyıl ortalarına doğru istikrarlı bir şekil alan Osmanlı eyâletleri Has ile idare edilenler, yani sâlyânesiz (=yıllıksız) ve sâlyâneli (=yıllıklı) olmak üzere iki kısma ayrılmıştır. Has ile idare edilen eyâletler daha çok olup, Rumeli, Budin, Anadolu, Karaman, Dulkadir, Sivas, Erzurum, Diyarbekir, Halep, Şam, Trablusşam eyâletleri bu kabildendi. Bunların mahsulâtı has, zeâmet ve timara ayrılmış olup, hazineden ve defterhâneden idare edilmekteydiler.91

Sâlyâneli eyâletler ise Mısır, Habeş, Bağdad, Basra, Yemen ve Kaptanpaşa eyâletlerindeki bazı sancaklar ile Trablusgarb, Tunus ve Cezâyir eyâletleri idi. Bunların mahsulâtı has, zeâmet ve timara ayrılmayarak doğrudan hazine tarafından yıllık olarak beylerbeyi, sancakbeyi, asker vesâirenin maaşları ayrıldıktan sonra tahsil edilirdi.92

Yurtluk-Ocaklık: Bunlardan başka serbest mîr-i mîranlıklar ve Yurtluk-Ocaklık sancaklar da bulunup, mîr-i mîranlıklar, Osmanlı Devleti tarafından mülkiyetleri sahiplerine ait olarak kabul edilmiş olan ve buna karşılık devletin yüksek hakimiyetini tanıyan sancaklardı. Bunlar her sene belirli bir vergi verir ve gerektiğinde askerleriyle savaşa katılırlardı. Mîr-i mîran, kelime olarak "beylerbeyi" karşılığıdır. XVI. yüzyıla kadar beylerbeyiliğin altında bir idarî hüviyet taşımaktaydı.

Büyük-küçük bazı yerler ise yerli beylere sancak itibariyle verilmiş olup, bu sancaklar, boş kalınca dışardan kimseye verilmeyerek o sancakbeyinin oğullarına, kardeşlerine vs.ye verilmekteydi ki bunlara Yurtluk-Ocaklık sancaklar denirdi. Yurtluk ömürboyu tasarruf edilmekle birlikte, yurtluk-ocaklık ırsî bir özellik göstermektedir. Kendisine bu şekilde bir yer verilen kimse, resmen o yerin sahibi değildi. Araziyi satamaz, bağışlayamaz, vakfedemezdi. Yurtluk-ocaklık'ın tîmardan farkı, mutlaka bir hizmet karşılığı verilmeyişi ve sahibinin bir dereceye kadar bir kısım kazaî yetkilere de sahip olmasıdır. Bu sistem, müstakil beylerden zaptedilen yerlerde, sadakat ve bağlılığına inanılan yerlerde uygulanmıştır. Bu sancakbeyleri hangi eyâlete tabi iseler o eyâletin beylerbeyileri ile savaşa giderlerdi. Sistem Tanzimat'tan sonra kaldırılmış, bu gibi yer sahiplerine maaş bağlanmıştır.

B. İmtiyazlı Hükûmetler

Osmanlı İmparatorluğu idarî teşkilâtında eyâlet teşkilâtı dışında kalan, Eflâk-Boğdan gibi bir bakıma iç işlerinde serbest sayılan, ancak devletin yüksek hakimiyetini kabul etmiş özel statülü hükûmetler de bulunmaktaydı. Bunların kralları veya beyleri kendi asilzâdeleri arasından Osmanlı Devleti tarafından seçilmekteydi. Bu hükûmetler, gördükleri himayeye karşılık belirli miktarda vergi vermekteydiler. Ancak Kırım Hanlığı ile Mekke-i Mükerreme Emirliği bu statü dışında tutulmuştur.

Bunlardan Kırım Hanlığı Osmanlı himayesini kabul ettikten sonra iç işlerinde serbest bırakılmış, hutbelerde önce padişahın daha sonra da hanın adı okunmuştur. Buna mukabil hanlar kendi adlarına para bastırmıştır. Kırım hanları XVII. asra kadar mirzalar tarafından seçilmiş, bu dönemden itibaren ise tayin ve azilleri Osmanlı Hükûmeti'nce yapılmıştır. Hükûmet merkezi Bahçesaray olan Kırım Hanlığı savaş zamanında bütün kuvvetiyle orduya katılırdı.

Mekke-i Mükerreme emirliği ise Yavuz Sultan Selim'in Mısır'da bulunduğu sırada Osmanlı hakimiyetini kabul etmiştir. Osmanlı Devleti bu emirliğin inzibat ve asâyişini sağlamak üzere her sene değiştirilmek suretiyle askerî kuvvet göndermiştir. Mekke emirlerine ise gerek Mısır hazinesinden ve gerekse Cidde gümrüğü gelirinden tahsisat ayrılmıştır. Mısırdan gönderilen paraya atiyye-i hümâyûn denirdi, ayrıca sürre-i hümâyûn ile de altın yollanırdı.

Bunlardan başka Rumeli'de voyvodaları Osmanlı Devleti tarafından tayin edilmek üzere iç işlerinden serbest olan, muayyen bir vergi verdikten başka savaşta Osmanlılar yanında yer alan Erdel, Eflâk ve Boğdan voyvodalarıyla Ragüza ve Sakız cumhuriyetleri de bu gibi imtiyazlı hükûmetlerdendi.

II. Toprak İdaresi

Arazi Taksimâtı: Arazi ile ilgili olarak, islâm hukukunda ve siyâset kitaplarında çeşitli tanımlar, türlü taksim ve tasnifler yapılmıştır. İslâm hukukuna göre arazi üç kısma ayrılmıştır. Bunlardan birincisi arz-ı öşrî, veya arazi-i öşriyye, ikincisi arz-ı haracî veya arazi-i haraciyye, üçüncüsü de arz-ı taz'if veya arz-ı emiriyye yani mîriyye'dir. Toprağın bu şekilde ayrılması yeri veya ürünleri bakımından olmayıp, sahipleri bakımındandır. Nitekim toprak sahipleri bu ayırıma bağlı olarak üçe ayrılmıştır. Birinciler müslim, ikinciler zimmî, üçüncüler tagallübî, yani fetihle ele geçirilerek idare edilen toprakların sahipleridir.93

Osmanlı Devleti de gelişip fethettikleri topraklar artınca, kendilerinden önceki Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Beylikler gibi toprağı taksim ve idare etmişlerdir. Bu sebeple Anadolu beyliklerinden aldıkları yerlerde nizamı aynen bırakırlarken, Rumeli'de fethettikleri toprakları devlete bağlı arazi olarak tapulamış, sadece kilise, manastır ve dinî vakıfları serbest bırakmışlardı. Bunun yanısıra bazı yerleri de sahipleri üzerinde bırakarak mülk topraklar statüsüne koymuşlardır ki bu tür topraklar Mülk tîmar olarak adlandırılmıştır.94 Osmanlı kanunnâmelerinde toprak beş kısım olarak ele alınmıştır:

1-Arâzi-i Memlûke: Mülk topraklardı. Bu tür toprakların tasarruf hakkı bütünüyle sahiplerine ait idi. Diğer bütün malları ve eşyaları gibi miras bırakabilir, satabilir, hîbe edebilir, rehin bırakabilir veya vakfedebilirlerdi. Arâzi-i memlûke toprakları dört kısma ayrılırdı: a) Köy ve kasabalar içinde veya kenarlarında kısmen iskân bölgesi sayılan yarım dönüm büyüklüğünde bulunan yerler, b) Aslen arâzi-i emiriyyeden iken sonradan arâzi-i memlûkeye dahil olan yerler, c) Arâzi-i öşriye, d) Arâzi-i haraciyye.95

Bunlardan öşrî topraklar ya fethedildiği zaman Müslümanlara verilmiş veya daha önce Müslümanların elinde bulunan topraklardı. Bu topraklar sahiplerinin mülkü olup, yaptıkları ziraate karşılık elde ettikleri ürünün onda birinden (öşrü) beşte birine kadar vergi olarak devlete vermekle yükümlü idiler. Haracî topraklar ise hırıstiyanların elinde mülkleri olan topraklardı.96 Bunlar da öşrî toprak sahipleri gibi elde ettikleri ürünün onda birinden beşte birine kadar harac-ı mukaseme adıyla öşür ve bundan ayrı olarak harac-ı muvazzafa adıyla çift akçası (arazi vergisi) vermekle mükelleftiler.97 Gerek Müslümanlar, gerekse gayrımüslimlerin öşür vergilerinin onda birden beşde bire kadar değişik oranlarda alınması, doğrudan toprağın sulanmasına veya sulanmamasına, dolayısiyle verimine bağlı bir husus idi.98 Zira Osmanlı kanunnâmelerinde bu verginin değişik sancaklarda, farklı oranlarda alındığı görülüyor. Meselâ 1518 tarihli Mardin livâsı kanununda şehirli ve köylünün bağ, bostan ve pamuk mahsullerinden yedide bir, ziraatlerinden beşde bir öşür alınacağı kaydedilmektedir.99 Yine Çemişkezek kanununda bu oran müslüman ve gayr-ı müslimlerin ziraatlerinden beşte bir, müslümanların pamuk, yağ ve meyvelerinden yedide bir, gayr-ı müslimlerin aynı mallarından beşde bir olarak belirtilmiştir. 100

2 Arâzi-i Mevkûfe: Vakıf arazilerdir. Bu tür topraklar mülk olup olmamasına göre iki kısım altında toplanmıştır. Bunlardan mülk arazi, maliki tarafından belirli bir gayeye tahsis edildiği takdirde "Sahih Vakıf" ismini alır. İkinci olarak da mirî araziden bir kısmının veya tasarruf hakkının tümünün vakıf haline getirilmesi halinde ise "Tahsisat kabilinden vakıf" şeklinde bir kısım ortaya çıkar. Bu gibi toprakların vergileri dinî, ilmî ve sosyal müesseselere tahsis edilmektedir. Vakıf reâyâsı, arazisi hangi vakfa bağlanmışsa, öşür ve resmini o vakfın mütevellisine verir ve o da vakıfnâmesi gereğince bunu gerekli yerlere sarfederdi.101

3 Arâzi-i Metrûke: Terkedilmiş topraklardı. Mîrî arazi içinde mütalâa edilmektedir. Bir mülkiyet veya tasarruf hakkına konu edilemez, sadece âmmenin yararına sunulabilir.

4 Arâzi-i Mevat: Hiçbir işe yaramayan arazilerdir. Bu da mîrî topraklar içinde telâkki olunmaktadır. Kimsenin tasarrufunda olmayan topraklar olarak tarif edilebilir. Bir yerin mevat arazi sayılıp sayılmaması, oranın ihyâ edilip edilmeyeceği ile ilgilidir. 102

5 Arâzi-i Emiriyye: Bu tür toprakların mülkiyeti devlete ait bulunmakta idi. Bunlar vergisinin büyüklüğüne ve hizmete göre çeşitli parçalara bölünmüştü. Bu gibi topraklar üzerinde yaşayan kişilere ait olmayıp, bunlar bir kiracı durumundaydılar. Toprak fethedildikten sonra ekilmek, boş bırakılmamak şartlarıyla eski sahipleri üzerinde bırakılmış ve yaptıkları ziraat karşılığı ödemekle mükellef tutuldukları vergilerini hazine yerine, o yerin geliri hizmet karşılığı kime bağlanmışsa ona vermişlerdir. Kendileri öldükleri zaman ise toprakları ekip-biçmek şartıyla çocuklarına bırakılmıştır. Genel olarak Rumeli toprakları mîrî topraklardan sayılmıştır.103

Mîrî arazi yirmibeş kısma ayrılmıştır. Bunlardan padişaha gelir olarak ayrılana havass-ı hümâyûn denirdi. Bunlar mukataa ve iltizam (toprağın idaresini kendi adına birinin üzerine verme) suretiyle idare olunurdu.104 İkinci bir kısmı, derecelerine göre gelirleri vezirlere, beylerbeyilerine, sancakbeylerine v.s. büyük devlet memurlarına ait olan has ismi verilen topraklardı. Üçüncüsü, padişah kızlarına ve ailelerine bağlanmış yerlerdi ki paşmaklık olarak adlandırılmıştır. Dördüncüsü, devlet adamlarına hizmetleri dolayısiyle mülk olarak verilen topraklardır; bunlara da mâlikâne denmiştir.105 Bir kısım topraklarlar ise fetih esnasında bazı kumandanlara hizmetlerine mukabil verilen, ölümlerinde evlâdına ve akrabalarına intikal eden yurtluk-ocaklık yerlerdir. Ayrıca müsellem, yörük, yaya, çingene müsellemi gibi geri hizmet erbabıyla, akıncı beyleri ve akıncıların çeribaşı olan toycalara da mîrî toprak tahsis edilirdi. Bunlardan başka saray hizmetinde ve yolların emniyeti için derbendlerde bulunanlara da bir kısım toprak verilmiştir.106

Mîrî toprakların en önemli bölümü savaşlarda yararlığı görülen kişilere verilen zeâmet ve tîmarlardır. Dirlik ismi verilen ve Osmanlı arazi teşkilâtında umumi adıyla tîmar olarak bilinen bu tür topraklar gelir yönünden çoktan aza doğru üç gurup altında toplanmıştır:

a) Has: Senelik geliri yüzbin ve daha fazla olan toprağa denirdi. Kelime manâsı geçim yolu, geçim vasıtası demek olup, padişaha verilenler havass-ı hümâyûn adını taşırdı.107 Buna tîmarda ve zeâmetde olduğu gibi sâhib-i arz yerine padişah dirliği de denirdi.108 Haslar padişahdan başka hanedana mensup kişilere, sultanlara, vezirlere, beylerbeyilerine, sancakbeylerine vs. verilirdi. Padişah ve hanedana mensup kişilere verilen haslar dışındakiler, vazifede bulundukları süre içinde kendilerine aitti. Azillerinde veya ölümleri halinde bu dirliği kaybederlerdi.

Devlet ricali içinde en fazla senelik geliri olan veziriazam hassı idi ki, kanunnâmede belirtildiğine göre bir milyon ikiyüz bin akça idi.109 Beylerbeyilere ise bir milyon ilâ bir milyon ikiyüz bin akça arasında has verileceği belirtilmiştir. Bunlarda en düşük has sekiz yüz bin akça olarak sınırlandırılmıştır.110 Kanunnâmede, eğer defterdarlara has verilecek olursa altıyüz bin akçalık has verilmesi gerektiği yer almaktadır.

Haslar voyvoda denilen kimseler vasıtasıyla idare edilirdi. Has olarak verilen yerin öşür ve diğer resimleri has sahibine ait olup, köylü ziraat yapmazsa toprak elinden alınarak bir başkasına verilirdi. Has sahibi gelirlerinin her beşbin akçası için devlete bir cebelü adı verilen silahlı ve zırhlı bir asker beslemek zorundaydı.111 Nitekim XV. yüzyılda Anadolu Eyâleti'nde başta padişah hasları olmak üzere, diğer bazı devlet adamlarına ait hasların geliri toplam 41.052.010 akça idi ki, 8.210 cebelü beslenmekteydi.112 Aynı şekilde Rum Eyâleti'ndeki haslardan da 1125 cebelü çıkmaktaydı.113

a) Zeâmet: Senelik geliri yirmi bin akçadan yüzbin akçaya kadar olan dirliğe denirdi. Zeâmetler eyâlet merkezlerinde bulunan hazine ve tîmar defterdarlarına, zeâmet kethüdalarına, sancaklardaki alay beylerine, kale dizdarlarına, kapucubaşılarına, dîvân kâtiplerine, defterhâne ve hazine-i âmire kâtiplerine verilirdi. Ayrıca tîmar sahipleri terakkî (zam) alarak zeâmet sahibi olabilirdi. Pek büyük bir suç işlemedikçe zeâmetleri alınmazdı, yani hayatta bulundukları müddetçe tasarruf ederlerdi. Zaîm adı verilen zeâmet sahipleri de tıpkı haslarda olduğu gibi ilk beşbin akçası hariç sonraki her beş bin akça için bir cebelü beslemek mecburiyetindeydiler. Zeâmetlerin elli bin akçadan yukarı olanlarına ağır zeâmet adı verilirdi.

Bir kişiye verilen zeâmet o kişi öldüğü zaman, yani zeâmet boş kaldığı zaman, tekrar başka bir kişiye zeâmet olarak verilir ve o yer bölünmezdi. Meselâ 25.000 akçalık bir zeâmet yine aynı mikdarda olmak üzere başkasına verilirdi. Bu tür zeâmetlere tezkereli zeâmet adı verilirdi. Bunun dışında, aslında tîmarken alınan terakkilerle zeâmet olan yerler, sahibi öldüğü zaman başkalarına toprak geliri bölünerek tîmar olarak verilirdi. Osmanlı Devleti'nde 1520-1535 tarihleri arasında Anadolu eyâleti'nde 195, Rumeli eyâleti'nde ise 384 zeâmet vardı.114

Zeâmet sahipleri zeâmetlerindeki vergileri bütünüyle kendileri alır, sancakbeyi ve subaşılar müdahale edemezlerdi. Savaş zamanlarında cebelüleriyle birlikte sancakbeylerinin kumandası altında sefere iştirak ederlerdi. Savaş olmadığı anda ise kimseye bağlı olmazlar, hattâ toprakları içindeki suçluları kendileri yakalarlar, başkaları karışamazdı.

Zeâmet bazan müşterek olarak verilebilirdi. Bu tür tevcihlerde iki hususiyet göze çarpmaktadır. Bunlardar ilki, bazan bir köyün iki kişiye birden "ber-vech-i iştirâk", yani eşit olarak verilmesi şekli idi. İkinci hususiyet ise bir bölgenin gelirinin taraflardan birine az diğerine daha fazla hisse kaydedilmesi şeklidir.115

c) Tîmar: Senelik geliri bin akçadan başlayarak 19.999 akçaya kadar olan dirliğe tîmar ismi verilmiştir. Kuruluş devrinde, kuvvetli bir merkeziyetçi idarenin kurulması ve bazı siyasî şartların ortaya çıkardığı Osmanlı tîmar sistemi, memleketin askerî gücünü olduğu gibi, iktisadî ve sosyal durumunu da doğrudan etkilemiştir. İmparatorlukta geçimlerini veya hizmetlerine mukabil masraflarını karşılamak için bir kısım asker ve memurlara çeşitli bölgelerin gelirinin tahsis edildiği tîmar sistemi, devletin en kudretli süvari kuvvetini meydana getirmiştir.116

Osmanlı tîmar sistemi, çeşitli kaynaklarda ve araştırmalarda belirtildiğine göre, Halifeler devri, Büyük Selçuklu, Anadolu Selçukluları, İlhanlılar ve daha sonra kurulan Türk beyliklerinin ikta sisteminin bir devamı şeklindedir. 117 Hattâ eski Mısır'da firavunların Nil vadisindeki toprakları askerlere ikta' şeklinde dağıttıkları bilinmektedir. Buna ek olarak Bizanslıların pronoia ismi verilen tîmar tarzındaki toprak usûlünden de alındığı iddia edilmektedir.118 Bununla birlikte, şurası muhakkak ki, Osmanlı Devleti daha başlangıçtan itibaren, tıpkı Anadolu Beylikleri'nde olduğu gibi, yeni fethedilen yerleri bir kısım asker ve kumandanlara mülk olarak tahsis etmiştir. Bu ise zamanla tîmar şekline dönüşmüştür. Nitekim tîmarla ilgili ilk kayda I. Murad devrinde rastlamaktayız.119

Kaynaklarda belirtildiğine göre Gelibolu'nun fethini müteakip (1376-77) tîmar tevcihleri yapılmıştır. Daha sonraki padişahlardan gerek I. Bâyezid, gerekse Çelebi Mehmed ve II. Murad dönemlerinde de, tîmar tevcihleri yapıldığı görülüyor.120 Nitekim, 1431 yılında Arnavutluk'ta mevcut 335 adet tîmardan yüz kadarı Saruhan'dan, Canik'den, Bolu'dan ve Engürü (Ankara)'den sürülüp getirilmiş Türklere verilmişti. Yine 1454'te Tesalya'da Tırhala sancağında bulunan 182 tîmardan 146'sı Müslümanlara, 36'sı gayrımüslimlere tevcih edilmişti.121 Bu örnekten de anlaşılacağı üzere, Hırıstiyanlara da tîmar verildiği görülmektedir.

Tîmar sistemi, uygulanış açısından Batı'daki feodal nizamla karşılaştırıldığında, bazı benzerlikler göstermekle beraber, muhteva ve gaye açısından değerlendirdiğimizde, aralarında önemli farklılıkların bulunduğu tesbit edilmektedir. Nitekim feodaller toprağın "Rand-hâsıl" denilen gelirini almakla yetinmeyip, idarî, kazaî ve mâlî istiklâle de sahiptiler. Toprak üzerinde yaşayan her şey bunların malı sayılırdı. Topraklarını istedikleri gibi tasarruf yetkileri vardı. Merkezdeki kralı sadece Büyük Senyör ve birinci şövalye tanıyıp, savaş zamanlarında kendi kuvvetleriyle bunların yanında bulunurlardı. Kralın bunları azletme yetkisi yoktu. Buna karşılık tîmar sahipleri tamamen merkezî idareye bağlı oldukları gibi, toprak üzerinde sadece kiracı durumunda idiler. Yetkileri devletin koyduğu kanunlar çerçevesinde sınırlandırılmıştı. Her zaman için toprakları ellerinden alınabilirdi.

Tîmar tevcihi çeşitli usullerle kanunlarla belirlenmişti. Meselâ veziriazamlar 5.999 akçaya kadar olan tîmarları kimseye danışmadan verebilirdi.122 Ayrıca küçük tîmarların dağıtılmasında beylerbeyilerin yetkileri büyüktü. Belli bir miktara kadar beylerbeyiler tîmarlı sipahilere kendi tuğralarını taşıyan beratlarla doğrudan doğruya tîmar verebiliyordu.123 Bu tür tîmarlara "Tezkeresiz tîmar" adı verilmekteydi. Daha büyük tîmarlarda ise beylerbeyiler timara hak kazanmış kişinin eline bir tezkere vererek tayinini merkeze teklif eder ve tayin beratı İstanbul'dan verilirdi. Bu tür tîmarlara da "Tezkereli tîmar" denirdi.124

Osmanlılarda tîmar hukukî ve mâlî bakımdan da kısımlara ayrılmıştır. Bunlardan padişah hasları ve vezir vakıfları, vezir, beylerbeyi, sancakbeyi, nişancı, defterdar, divan kâtipleri, çavuşlar, çeribaşılar, subaşılar, dizdarlar gibi yüksek devlet memurlarının sahip oldukları has ve zeâmetler, idarî ve mâlî birtakım imtiyazlara sahip oldukları için Serbest tîmarlar olarak adlandırılmıştır. Bu tür tîmarlarda rüsûm-ı serbestiye denilen niyâbet ve bâd-ı hevâ gibi örfî vergiler tamamiyle tîmar sahibine bırakılmıştır. Buna karşılık benzeri vergileri bağlı bulundukları sancakbeyi ve subaşısı ile paylaşmak durumunda kalan tîmarlar Serbest olmayan tîmarlar olarak telâkki edilmiştir. Bunlar bulundukları sancağın özelliğine göre bâd-ı hevâ türünden cürm ü cinâyet, gerdek, otlak ve kışlak resimleri ile tapu bedeli gibi vergileri sancakbeyi veya subaşı ile paylaşırlardı.125

Tîmarlar verildikleri kişilerin hizmetlerine göre de isimlendirilmişlerdir. Bunlardan birincisi Hizmet tîmarı adıyla anılan ve bazı camilerin imamet ve hitabetleriyle saray hizmetlilerinde bulunanlara mahsustu. Bu tür tîmarlar bazı araştırmacılar tarafından "Sivil tîmar" olarak da vasıflandırılmıştır. Nitekim bunlar içerisinde Asesbaşı,126 mirahur,127 muhtesib,128 kadı, imam, hatip gibi askerî olmayan kimseler yer almaktaydı.129 İkinci grup tîmar Mustahfız tîmarı denen ve mensup oldukları kaleyi korumaları karşılığı kendilerine tahsis edilen timara denirdi. Aslında askerî olmakla birlikte bu tür tîmarlar kale komutanlarına ve kalede görevli askerlerle her türlü hizmetlilere verilirdi.130 Üçüncü tür tîmar ise Eşkinci tîmarı olup, en fazla tîmar bu türdendi. tîmarlı sipahi olarak adlandırılan tîmar sahipleri, alaybeyilerinin kumandası altında sefere giderlerdi. tîmar sahiblerine Osmanlı tarih terminolojisinde Sâhib-i Arz adı verilmekteydi. Sâhib-i arz öldüğü veya tîmarı herhangi bir sebeple boş kaldığı takdirde, tîmarı bir başkasına veya eli silah tutabilecek oğlu varsa ona verilirdi. tîmar sahibi kendisine verilen yeri herhangi bir sebeple hiç kimseye bırakamazdı. Bu hususta kanunnâmelere kesin hükümler konmuştur.131

Herhangi bir sebeple toprağını terkeden köylü, tîmar sahibi tarafından yakalanır ve eski yerine yerleştirilirdi. Bu husus iskân kanununda kesin şekilde hükme bağlanmıştır.132 Sipahi yerini terkeden reâyâdan on yılı geçirmemiş olanlarını yerleştikleri yerden kaldırarak eski yerlerine iskân ederdi. Buna karşılık arazilerini boş bıraktıkları için kendilerinden Çiftbozan (Çiftini bozmak) ismiyle bir vergi alırdı.133 Buna benzer olmak üzere, büyük bir ihtimalle daha önce de var olduğu tahmin edilen Kanuni dönemine ait Niğbolu Kanunnâmesinde, başka bir tîmar toprağına giden reâyânın gittiği tîmar sahibi tarafından eski yerine bildirilmesi, bildirmediği takdirde azledileceği hususu yer almaktadır.134 Bununla beraber sipahi ile köylü arasındaki münâsebetler sadece sipahi lehine değildi, ancak kanunlar çerçevesinde hareket edebilirlerdi. Meselâ Bozok Kanunnâmesi'nde haksız yere sipahiye el kaldıran raiyyetden on altın alınması, buna karşılık raiyyeti inciden sipahi dövülürse reâyâdan ceza alınmaması ve bir sipahinin emir almadan köylüden ulak beygiri isteyerek davar boğazlatması sonucu dövülmesi halinde dövenin suçlu sayılmaması gibi hükümlerin yer alması, aradaki ilişkileri göstermektedir.135

Tîmar sahipleri kendilerine tahsis edilen tîmarın gelirine göre savaşa asker götürürlerdi. Hâsıllarının ilk üç bin akçası Kılıç tabir olunur ve bu miktar kendilerinin ihtiyaçlarına ayrılırdı. Bundan sonraki her üçbin akça için ise bir cebelü beslerlerdi.136 Meselâ, 9000 akçalık geliri olan bir tîmar sahibi ilk 3000 akçayı kendisi için ayırır, kalan 6000 akça için iki cebelüyü savaşa götürürdü. Bir savaş esnasında memleketteki bütün eşkinci, züemâ ve erbâb-ı tîmarı bağlı oldukları seraskerin maiyyetine girerek savaşa katılırlardı. Ancak işleri yürütmek ve bölgeyi korumak için onda biri yerlerinde kalırdı.

Bütün bu özellikleri göz önüne alınacak olursa, ilk bakışta, tîmar sisteminin Avrupa'daki derebeyilik ile benzerlik gösterdiği düşünülebilir. Halbuki ikisi arasında büyük farklar mevcuttur. Meselâ Osmanlı tîmar sisteminde sahib-i arz, kendisine tahsis edilen topraklarda kiracı durumunda olup, elindeki arazinin değil, buralarda elde edilen ürünün devlet adına topladığı verginin sahibidir. Bunu da belli bir mükellefiyeti yerine getirmek karşılığında devlet tahsis eder. tîmar sahibi, kanunlara ve devletin koyduğu nizama aykırı harekette bulunursa arazisi alınır. Arazi üzerinde yaşayan insanlar da feodalizmde olduğu gibi köle durumunda değildir. Elde ettikleri ürün, bulunduğu sancak veya kazaya ait kanunnâmeler çerçevesinde, en fazla onda bire kadar vergilerini vermek şartıyla kendilerinindir.

Tîmar sistemi devletin diğer müesseselerinde olduğu gibi XVI. yüzyılın sonlarından itibaren bozulmaya başlamış ve eski hüviyetini yitirmiştir. Zira tîmar dağıtımında uyulması gereken nizam ve kanunların aksine tîmar, ehli kişilere verilmeyerek, rüşvetle askerlikle ilgisi olmayan haksız kimselere verilmiş, bu durum teşkilâtın bozulmasına yol açmıştır. Nitekim XVII. yüzyılın başlarında, 22 sancaktan meydana gelen Rumeli Eyâleti'nde cebelüleriyle beraber 33.000 tîmarlı sipahi çıkarılırken, bu sayı ikibinin altına düşmüş, aynı şekilde 18.700 askeri bulunan Anadolu Eyâleti'nde de tîmarlı sipahi adedi bine inmiştir. Kezâ Kitâb-ı Müstetâb'da iki yüz bin olan tîmarlı sipahi sayısının onda bire indiği belirtilmektedir. 137 Bu sebeple Koçi Bey başta olmak üzere pekçok Osmanlı müellifi eser ve risâlelerinde tîmar teşkilâtının bozulma nedenlerini açıklarlarken, ıslahı için de çeşitli yollar teklif etmişlerdir. Meselâ anonim bir eser olan Kitâb-ı Müstetab'da teşkilâtın, devlet ileri gelenlerinin kanunlar hilâfına rüşvetle tîmar sahiplerini rastgele tayin etmeleri ve tîmarlarını ellerinden almaları sebebiyle bozulduğunu ve bu bozulmanın III. Murad devrinde başladığı bildirilmektedir.138 Koçi Bey de, eski usûl ve nizamların terkedilerek, dirliklerin nüfuzlu devlet adamlarının hizmetkâr ve köleleri ile iş adamlarının eline geçtiğini, rüşvetin bu hususta büyük rol oynadığını yazmaktadır.139

Tîmar sisteminin bozulmasıyla ilgili olarak XVIII. yüzyıla ait bilgileri ise, 1720-1785 yılları arasında yaşamış Canikli Ali Paşa'nın Risâlesi'nden öğrenmekteyiz. Canikli Ali Paşa, tîmar ve zeâmetlerin rastgele kişilere verilmiş olduğundan bahisle, bu gibi kişilerin reâyâya dahil edilmesi, kabul etmeyenlerin öldürülmelerini istemektedir.140 Ona göre tîmarın bozulma sebepleri üç sebebe dayanmaktadır: 1 -tîmar kayıt defterleri seraskere gittiğinde, ne kadar işe yarar tîmar varsa kendi taraftarlarına vermeleri 2-İşe yarar tîmarların çoğunun vezir ve devlet ricalinin eline düşmesi 3-Büyük tîmar sahiplerinin korkularından gedik peyda etmeleri sebebiyle, kendilerinden yeterince faydalanılamaması.

Canikli Ali Paşa yukarıda bahsedilen aksaklıkların düzeltilebilmesi için tîmar ve zeâmet sahiplerinin yerlerinde oturmalarını, ekip-biçip, yurt edinme yoluna gitmelerini, kendilerine öküz ve tohum verilerek ziraat yapmalarının sağlanmasını, tîmar ve zeâmetlerin ehli kişilere verilmesini şart koşmaktadır.141

Tîmarın bu şekilde bozulması ve eski fonksiyonunu kaybetmesi, devletin her fırsatta tîmar gelirini hazineye aktarmasına yol açmıştır. I. Abdülhamid ve III. Selim zamanlarında yapılan bazı ıslah teşebbüsleri de yetersiz kalmıştır. Nitekim III. Selim tarafından çıkarılan 9 Eylül 1792 tarihli kanun ve buna bağlı Hatt-ı Hümâyûn ile eyâlet askerinin düzene konulmasına çalışılmıştır.142 Ancak tîmar ve zeâmete eski rağbetin kalmaması, bu teşkilâtın yeniden eski şekline konulmasına meydan vermemiş ve nihayet 1844 yılından itibaren zabtiye (jandarma) ve başka hizmetlerde kullanılmak suretiyle eski fonksiyonunu kaybetmiş ve sessiz sedasız yavaş yavaş ortadan kalkmıştır.

Üçüncü Kısım

Osmanlı Maliyesi

Osmanlı Devleti, daha beylik döneminden itibaren bir mâlî teşkilâta sahip olmuştur. Nitekim kaynaklardan Osmanlı Devleti'nde ilk maliye teşkilâtının I. Murad zamanında Çandarlı Kara Halil ile Karamanlı Kara Rüstem tarafından yapıldığı anlaşılmaktadır.143 Ancak bunun XVI. asırdaki tarzda bir teşkilât olmadığı muhakkaktır. Nitekim sınırların genişlemesi üzerine mâliye teşkilâtında da gelişmeler olmuş, buna bağlı olarak ise devletin gelir ve giderleriyle bunların çeşitlerinde artışlar meydana gelmiştir.144

Osmanlı Devleti'nde vergiler, şer'î ve örfî olarak iki kısım altında toplanmıştır Zekât, öşür,145 haraç146 ve cizye ile bunların kısımları olarak seksene yakın vergi şer'î vergiler içerisinde yer almaktaydı.147 Tekâlif-i örfiyye ise Osmanlılar'da ilk defa II. Bayezid zamanında avarız vergisi adı altında, olağanüstü zamanlarda, hükümdarın emriyle konan bir vergi olarak görülmektedir. Bu vergi Tekâlif-i örfiyye ve Tekâlif-i şakka olmak üzere iki kısımda toplanmıştır. Tekâlif-i örfiyye içerisine cürm­ü cinâyet resmi, bâd-ı hevâ türünden vergiler, menzil akçesi, derbend resmi, bedel-i nüzül, tayinât bedeli, katık baha, harc-ı mahkeme, devir masrafı, sarrafiye, sefine masrafı bedel-i mübaşiriye v.s. 97'ye varan vergiler girmekteydi. Devletin savaş sırasında mâlî zorluklar içerisinde bulunduğu zaman tahsil ettiği ve imdâd-ı seferiyye olarak tahsil ettiği avârız vergisi ise bunların en önemlilerindendi. Bu vergi başlangıçta devlet bütçesinin ihtiyaç gösterdiği ve özellikle savaş masraflarının arttığı zamanlarda alınmış, daha sonraları ise daimî vergiler içerisine dahil edilmiştir.148 Bunun için Osmanlılarda vergi hanelerini (Avarız haneleri) tesbit için tahrir defterleri tanzim edilmiştir. Bu sayımda nüfus, "avarız hanesi" ve "hane-i gayr ez-avarız" olarak ikiye ayrılmıştır. Avarız haneleri resmen vergilendirilebilen haneleri, diğeri ise görevleri ve durumları icabı vergilerin tamamından veya bir kısmından muaf olanları ifade ederdi.

Avârız vergileri şahıslar üzerine konmaz, avârız hanesi denen birimler üzerine konurdu. Muaf olanlar çıktıktan sonra geri kalan köy veya mahalle nüfusu tesbit edilip belirli sayıda gerçek hane bir avârız hanesi sayılarak köyün veya mahallenin kaç avârız hanesi olduğu belirlenirdi. Böylece kazaların avârız hanelerini gösteren defterler hazırlanırdı. Avârız yükümlüleri köyde ise toprağa, şehirde ise geçimini sağlayacak sürekli bir işe sahip faal nüfustu. Derbendci, köprücü, menzilci vs. gibi geri hizmetle mükellef olanlar avârız vergisinden muaf tutulurdu. Ayrıca savaş alanı olan yerler ahalisi de tahribata mukabil bu vergiden muaftılar. 149

Avârız türünden olup "Nüzül bedeli" adıyla, Osmanlı ordusunun geçeceği yerlerdeki ahaliden esası bedele, yani nakdî yükümlülüğe dayanan bir vergi alınmaktaydı. Yine avârız çerçevesinde, tesbit edilen bir fiat üzerinden ordunun ihtiyacı olan yiyecek ve çeşitli ihtiyaç maddeleri "Sürsat bedeli" adı altında halk tarafından karşılanırdı. Devlet bu usullerle yeterli derecede ihtiyacı karşılayamadığı zamanlarda ise orduların beslenebilmesi için gerekli zahireyi "İştira bedeli" adı altında satın alma yoluna giderdi.150

Şer'î vergilerden olan cizye, İslâm hukukuna göre fert başına alınan şahsî bir mükellefiyet olarak görülmüş, zimmîler151 üzerine konulan himâye ve güvenlik vergisi şeklinde adlandırılmıştır. Aynı hukuka göre müşriklerin (Allah'a eş koşanlar) öldürülmeleri câizdi. Ancak ehl-i kitab olanlar cizye vermek suretiyle gerek şahıslarını, gerekse mallarını himâye edebilirdi.152 Bunlar arasında reşid olan, bedenen ve zihnen sağlam erkeklerden vergi alınırdı. İlk islâm fütühatı zamanında cizye, feth edilen memleket üzerinden alınan vergi manâsına gelmekteydi. Müslümanlar fethettikleri yerde idarî sistemi değiştirmeyip olduğu gibi bırakıp, o devletin vergi gelirlerini de, onların cizyeleri sayıyordu. Bu bakımdan yine ilk zamanlarda cizye ile haraç birlikte görülmüş,sonraları ise, haraç mülk vergisi, cizye de şahsî vergi olarak birbirinden ayrılmıştır.

Cizye, Osmanlı Devleti'nin en önemli gelir kaynaklarından biri olmuştur. Müslüman olmayan azınlıkların yetişkin erkeklerinden (kendileriyle bir bakıma vatandaşlık sözleşmesi yapılan) alınmaktaydı. Bu vergi, belli bir işi olmayan (yava) gayrımüslimlerden "yava cizyesi" adı altında alınırdı. Rahipler, baliğ olmayan çocuklar, devlet hizmetinde bulunan aileler, iş yapamaz durumda
olanlar cizyeden muaf tutulurdu.153 Cizye, bölgelere göre hane hesabı üzerinden alınmaktaydı ve miktarı her bölgede eşitti. 1689-91 yıllarında sadarette bulunan Köprülü Fâzıl Mustafa Paşa bir cizye reformu yaparak, ilk devirlerde olduğu gibi cizyeyi herkesin mâlî durumuna göre alâ (yüksek), evsat (orta) ve ednâ (aşağı) olmak üzere üç sınıfa ayırdı.

A. Defterdarlık (Bâb-ı Defterî)

Osmanlı Devleti'nde defterdarlık tabirinin hangi devirden itibaren kullanıldığı bilinmemektedir. Bununla beraber I. Murad döneminden itibaren bütçe tanzimine başlandığına ve hazine kavramının yine bu dönemde teşekkül ettiğine göre, defterdar ve defterdarlığın da bu sıralarda kullanıldığı tahmin edilebilir. 154 Ancak açık olarak defterdar tabirine II. Murad zamanında rastlanmaktadır. 155 Fâtih Kanunnâmesi'nde ise defterdar padişahın malının mutlak vekili olarak ifade edilmektedir.156 Ayrıca bu kanunnâmede başdefterdar ve defterdar tabiri geçmesi, devletin genişlemesiyle bağlantılı olarak sayılarının arttırıldığı ve iş bölümüne gidildiğini göstermektedir.157 Başdeftarlığa XV. yüzyılın son yarısında mal defterdarları, defter emîni, şehremini ve üçyüz akça alan kadılar tayin olunmuştur. Kanunnâmeye göre reisülküttâb da defterdar olabilmekteydi. Başdefterdarın derecesi ise Rumeli Beylerbeyi derecesindeydi.158

Defterdarlığa ait kayıtlar, defterler, senetler, gelir ve gider cetvelleri maliye hazinesinde saklanmaktaydı. Mâliye hazinesi önceleri Dîvân-ı hümâyun'un yanında iken daha sonra Bâb-ı hümâyunun sağ tarafına nakledilmiştir. Eyâletlerden gelen hesaplar da sıra ile ve ayrı ayrı dolaplara konarak burada muhafaza edilirdi. Fâtih Kanunnâmesi'nde Defterhâne'nin idaresinin defterdarlara verildiği beyan edilmektedir.159 Hazineye para gireceği zaman da bunların kalp olup olmadıkları "vezzân" denilen memurlar tarafından kontrol edilirdi.

Defterdar kanunnâmede belirtildiğine göre Dîvân-ı hümâyûn'da veziriazamın sofrasında yemek yemek, hazine ile alâkalı işler için hüküm yazmak, hizmet eden kimselere çavuşluk, sipahilik, kâtiplik ve hattâ sancak ve zeâmet arzetmek, hükümdara sormadan iki akçaya kadar zam yapabilmek, sefer esnasında hükümdara yanaşıp konuşabilmek gibi imtiyazlara sahip idi.160 Aynı kanunnâmede defterdara has verilecek olursa 600.000 akçalık ve hazineden maaş verilecekse 150.000'den 240.000'e kadar verilmesi hükmü yer almaktadır. Ayrıca defterdarlar, mâliyece iltizam veya emânet suretiyle ihale edilen haslar kaç yük ise, her yük başına imza hakkı olarak bin akça, hazineye para tesliminde ise bin akçada yirmi akça "kesr-i munzam" ismiyle âidat alırlardı.161 Padişaha her nereden pîşkeş gelse, vezirlerle beraber defterdarlar da hisse aldıkları gibi, haraç ve âdet-i ağnamdan da pay alırlardı. Bayram tebriklerinde padişah vezirlerde olduğu gibi defterdarlara da ayağa kalkardı.

İlk zamanlarda bir defterdar varken, memleketin genişlemesi üzerine sayıları artmıştır. Rumeli'de havass-ı hümâyûna ait olan malî işlere bakan kimseye Rumeli Defterdarı (= Şıkk-ı evvel defterdarı) veya Başdefterdar denilmiştir. Nitekim Fâtih Kanunnâmesi'nde başdefterdar ve defterdarlar tabiri geçmektedir.162 Başdefterdardan sonra Anadolu malî işlerini görmek üzere Anadolu defterdarlığı ihdas edilmiştir. Bu şekil Kanuni zamanında da aynen korunmuştur. Ancak Yavuz Sultan Selim'in Doğu Anadolu ile Suriye'yi alması üzerine oraların malî işlerine bakmak için bir defterdarlık daha kuruldu. Bu defterdar Haleb'de otururdu. XVI. yüzyıl ortalarında da Rumeli ve Anadolu defterdarlıklarına ait yalılar (kıyılar) ayrılarak İstanbul mukataaları ile birlikte şıkk-ı sânî ünvanı ile bir defterdarlık daha teşkil edildi. Bu suretle merkezde derece sırasıyla başdefterdar, Anadolu defterdarı ve şıkk-ı sânî defterdarı isimleriyle işlerinde müstakil üç defterdarlık vücuda getirilmiştir. Yine XVI. asrın sonlarında III. Mehmed zamanında Tuna sahillerindeki haslar için senelik 120.000 akça maaşlı sıkk-ı sâlis ismi verilen dördüncü bir defterdarlık daha kurulmuş ise de kısa süre sonra kaldırılmıştır.

Yavuz Sultan Selim zamanında kurulup merkezi Halep olan Arap ve Acem defterdarlıkları XVI. yüzyıl sonlarında beş bölüme ayrılmış (Diyarbekir, Şam, Erzurum, Trablusşam ve Halep), 1584'te de Anadolu defterdarlığından Sivas ve Karaman eyâletleri ayrılarak ayrı birer defterdarlık halinde teşkilâtlandırılmıştır. İşte bu şekilde ayrılıp yeni teşkilâtlanan defterdarlıklara "Kenar defterdarlıklar" veya tîmar defterdarlıklarından ayırmak için "Hazine defterdarlıkları" adı verilmiştir.

Defterdarlar mâlî işlerdeki şikâyetler için Defterdar-kapısı'nda divan kurar ve lüzumu halinde tuğralı ahkâm verirlerdi. Bunun dışında defterdarlar divan günleri divana katılır, salı günleri malî konularda padişaha izahatta bulunurlardı.

XVIII. yüzyıl başlarından itibaren Rumeli defterdarına şıkk-ı evvel, Anadolu defterdarına şıkk-ı sânî ve üçüncü defterdara da şıkk-ı sâlis ismi verilmiştir. III. Selim zamanında Nizâm-ı cedîd'in kurulmasından sonra bu teşkilâta ayrılan vergileri toplamak ve sarfetmek üzere şıkk-ı râbi' ismiyle dördüncü bir defterdarlık daha teşkil edilmiş, ancak Nizâm-ı cedîd'in kaldırılması ile birlikte o da kaldırılmıştır.

Başdefterdarın icraat ve tahsilâtta maiyyetinde beş memuru bulunmaktaydı. Bunlardan ilki "Baş-Bâkîkulu" denilen devlet gelirlerinin birinci tahsil memuru idi. Defterdarlıkta bunun bir dairesi olup Bâkîkulu ismiyle altmış kadar mübaşiri vardı. Bunlar hazineye borcu olup da vermeyenleri takip eder, hapis veya tehdid yoluyla tahsilât yaparlardı. Bundan dolayı maliyeye borcu olanlar baş-bâkîkulu hapishanesinde tutulurlardı. Borçlular Bakayâ defterlerine kaydedilirlerdi.

Mâliyenin ikinci icra memuru Cizye Baş-Bakıkulu idi. Bu da cizye borcu olanları takip ve iltizama verilen cizyelerin mültezimlerinden borcunu yatırmamış olanlarını da tesbit ederdi. Defterdarın üçüncü memuru tahsilât ve te'diyâta nezaret eden Veznedar-başı'dır. Bunun emrinde dört veznedar bulunmaktaydı. Vazifeleri paranın ayarını muayene etmek, altın ve gümüşleri tartmaktı. Başdefterdarın maiyyetindeki memurlardan dördüncüsü sergi nâzırı, beşincisi ise sergi halifesi olup her ikisi de hazine muamelelerinin defterini tutardı.

B. Osmanlı Bütçeleri

Osmanlı Devleti'nde malî teşkilâtın I. Murad zamanında yapılmaya başlanması, bu tarihlerden itibaren bütçe tanzim edildiği fikrini akla getirmektedir. Bununla beraber bugünkü manâda bir devlet bütçesinin mevcut olduğu da söylenemez. Bununla beraber Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ndeki Masraf defterleri ile gelirlere ait kayıtlardan Osmanlı maliyesiyle ilgili oldukça bilgi edinilmektedir. Nitekim bunlardan 933-934 hicrî yılına ait (miladî 1526-27) bütçe ile 954-955 hicrî (miladî 1547-48) yılına ait bütçe Ö. Lütfi Barkan tarafından yayınlanmıştır.163

Osmanlıların Kanuni'ye kadar olan dönemlerinde bütçe gelir ve gider yönünden oldukça istikrarlı bir durumda idi.164 Her ne kadar I.Selim'in cülûsunda ihtiyaç olan para tüccardan borç olarak alınmışsa da, daha sonra devletin gelirleri düzene girmiştir. Nitekim Hammer, Selim'in İstanbul'a en az bin deve yükü altın ve gümüşten meydana gelen bir ganimetle döndüğünü ifade etmektedir.165

Kanuni zamanında ise hazinenin geliri ile gideri arasında fazla fark bulunmamakla beraber, sık sık yapılan seferler dolayısıyla bütçe giderleri bir miktar fazlalık göstermekte idi.166 Buna bağlı olarak XVI. yüzyıl ortalarından XVII. yüzyıl sonlarına kadar gelir ve giderlerde sürekli artışlar olmuş, gelirlerin giderleri karşılama oranı da her geçen yılda açılmıştır.167 Nitekim 1592'de gelirin 2934 yüke, giderin ise 3634 yüke ulaştığı,168 1597'de ise gelirin 3000 yük, giderin 9000 yük olup, aradaki farkın 6000 yük gibi çok büyük bir miktara vardığı görülmektedir.169 Bununla beraber 1643-44 döneminde bütçe uzun yıllar sonrası ilk defa fazlalık vermiştir. Ancak 1650'de bütçe açığının tekrardan yükseldiği ve 1543 yüke ulaştığı ve 1652 yılında Veziriazamlığa getirilen Tarhoncu Ahmet Paşa'nın birtakım malî ıslahatta bulunmasına ve Osmanlı hazinesinin oldukça rahatlamasına rağmen, onun zamanında bile bütçenin 1543 yük açıkla kapandığı müşahede edilmektedir.170 Aynı şekilde Köprülü Mehmed Paşa zamanında da bütçede iyileşme görülmüş, 1660 yılında gelir 5812 yük, gider de 5936 yük olarak gerçekleşmiştir.1696-97'de ise Avusturya, Rusya ve Lehistan'la olan savaşlar dolayısiyle gelirin 938.672.901 akçaya çıkmasına rağmen giderler 1.096.178.240 akçaya yükselmiştir. Ancak Karlofça barışının hemen arkasından bütçe gelir fazlası ile kapanmıştır.

Bütçenin bu derecede açık vermesinin sebebi, uzun ve sık yapılan savaşlar ve bu savaşlar dolayısiyle halkın yerlerini terkederek ziraat sahalarını boş bırakmaları, eldeki bazı toprakların yavaş yavaş kaybedilmesi, âyânların ve devlet erkânının lüks bir hayat yaşamaya başlaması ve halkın da buna özenmesiyle akçanın değerini hayli yitirmesi gibi sebeplerdir.

Bunlar haricinde Tanzimat'a kadar fevkalâde hallerde ve bilhassa savaş masraflarını karşılamak üzere hükümdarın emriyle halkın doğrudan doğruya vermeye mecbur olduğu ve her türlü hizmet, eşya ve para şeklinde bir örfi vergi olarak alınan Tekâlif-i divaniyye veya Avârız-ı divaniyye veyahud sadece Avârız vergisi de bulunmaktaydı.

Bütçenin gelirleri arasında yer alan yukarıda adı geçen öşür, sevâim (koyun, keçi, sığır, deve v.s.), gümrük resimleri, haraç, cizye, hums-ı ganâim gibi vergilerden elde edilen gelir ise, yine aynı müellifin eserinde belirtildiğine göre şu yerlere sarfedilmekteydi:

a) Fukara ve mesâkîn denilen yoksullara verilen paralar b) Askerler, memurlar, kadılar, gazi ve mâlüller, garib ve çaresizler için yapılan harcamalar c) Müftüler, muallimler, müteallim denilen medrese talebeleri, sınır boylarındaki ve geçit yerlerindeki muhafızlar, sosyal tesisler, bayındırlık hizmetleri, yollar ve benzerleri için yapılan harcamalar d) Hastahaneler, hasta ve muhtaç kimselerin ilaçları, kimsesiz kadınların nafakaları ve genel olarak, modern devletlerde işsizlere verilen işsizlik sigortası karşılığı herhangi bir geliri bulunmayanların (kâr u kisbden mahrum olanlar) iâşelerini temin için sarfedilmekteydi.

İşte bütün bu hususlar Osmanlı Devleti'nde Defterdarlık bünyesinde çeşitli dâireler vasıtasiyle yürütülmüştür.

C. Osmanlı Mâliyesi Dâireleri

Osmanlı mâliyesi dâireleri (Bâb-ı defterî veya Defterdar-kapısı) teşkilâtı, Mâliye Nezâreti'nin kurulmasına kadar çeşitli düzenlemeler ve safhalardan geçmiştir. Nitekim XVI. XVII. ve XVIII. asırlarda Mâliye kalemlerinin birçok değişikliklere uğradığı ve yeni isimler altında bir takım müdürlüklere ayrıldığı görülmektedir. Biz burada ana hatlarıyla XVI. asırdaki Mâliye kalemlerini ele alıyoruz:

1. Rûznâmçe-i Evvel ve Sâni Kalemleri

Bu kalem mukataalar, mevkufat ve cizye gelirlerini hergün deftere kaydetmekle mükellefti. Merkez teşkilâtı içinde yer almaktadır. Müteferrikalar, çaşnigirler ve erbâb-ı kalem denilen ulûfeli kâtiplerin maaşları rûznâmeciler tarafından verilirdi. Hazineye giren para ile hazineden çıkan altın, gümüş, kürk, kumaş v.s. mutlaka rûznâmecilerin onayından geçerdi. Bunların kalem müdürlerine Rûznâmçe-i Evvel (Birinci rûznâmeci) ve Rûznâmçe-i sânî (İkinci rûznâmeci) denirdi. Bunlardan ikinci rûznâmeciye küçük rûznâmeci de denirdi.171 Hazine-i âmire dairesi denen Rûznâme kalemi, XVIII. asırdan itibaren, Büyük Rûznâmçe ve Küçük Rûznâmçe kalemleri şeklinde teşkilâtlanmıştır.

2. Rumeli Muhasebesi Kalemi

Bu kalem İstanbul ve Rumeli'de olan padişah ve vezir evkafı mütevellîlerinin hesaplarını ve bütün cizye defterlerini tetkik ve kaydeder, bunları daha önceki hesaplarla karşılaştırarak, gerekli kayıtları yaptıktan sonra Rûznâme kalemine gönderirdi. Kalemin müdürüne Rumeli muhasebecisi denirdi.

3. Anadolu Muhasebesi Kalemi

Rumeli Muhasebe Kaleminin aksine, Anadolu'da padişah ve vezirlere ait bulunan vakıf hesaplarını tetkik ederdi. tîmar tezkerelerini araştırır, Erzurum hariç diğer Anadolu kalelerinin maaş ve beratları bu muhasebede görülürdü. Kalemin müdürüne Anadolu muhasebecisi denirdi.

4. Mukabele Kalemi

Kapıkulu yaya ve atlı askerinin, matbah-ı âmire, hasahır vs.nin maaş defterlerini hazırlar, bunu hazinedeki esas defterle karşılaştırarak hazineden ulûfe için çıkacak akça miktarını tesbit ederdi. Daha sonra Piyade Mukabelesi kalemi ve Süvari Mukabelesi kalemi olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Hazırladığı defter suretini rûznâmecilere verirdi. Hazine-i âmire dairelerindendi. Yöneticisine "Mukabeleci" adı verilirdi.

5. Mukataacı-i Evvel Kalemi (Başmukataa)

Başdefterdara bağlı kalemlerdendi. Bu kalem İbrail, İsakçı, Tulça, Maçin, Ahyolu ve bütün Tuna nehri kenarındaki iskelelerin işlerine, gümrük muamelelerine ve tuzlalara (memleha) bakardı.172 Ayrıca İmparatorluk sınırları içindeki mukataalara ait emirler, kararlar ve konulan nizamların kayıtları, mukataa mültezimlerinin tatbik mühürleri de bu kalemde saklanırdı.

Devlete ait korularla, koruculuk ve Istabl-ı âmire'ye (hasahur) bağlı koruların yönetim işleri de bu kalemce yürütülmekteydi. Yine Rumeli defterinde kayıtlı emînlerin vs. hizmet sahiplerinin beratları, hükümleri ve tezkereleri buradaki ahkâm kâtipleri tarafından yazılırdı.

6. Mukataacı-i Sânî Kalemi

Bu kalemde madenlere ait işlere bakılırdı. Bu mukataada, Kanuni'nin veziriazamı İbrahim Paşa'nın haslarından ayrılan ve şıkk-ı evvel defterdarlığına bağlı olan haslar bulunmaktaydı. Bunlarla ilgili berat ve hükümler buradan çıkardı.

7. Mukataacı-i Sâlis Kalemi

Gelibolu, Çirmen, Serez, Tırhala, İnebahtı, İşkodra, Berat mukataaları, bu kaleme bağlıydı. Bunlarla ilgili berat ve hükümler bu kalemden çıkar ve mukataacının tashihinden geçerdi.

Bunların haricinde ayrıca Tezkireci, Tezkireci-i ahkâm-ı Rumeli, Mevkufatçı, Varidatçı, Kıla' tezkirecisi, Mevcudatçı, Teslimatçı ve Divitdar gibi memuriyetler ve kalemleri vardı. XVIII. yüzyılda mâliye kalemleri daha da gelişerek çoğalmıştır173. Bunların en önemlileri, Başmuhasebe, Anadolu muhasebesi, Mevkufat, Cizye muhasebesi, Mâliye, Piyade mukabelecisi, Süvari mukabele, Baş mukataa, Maden mukataası kalemleri gibi kalemlerdir. Bu kalemlerden her birinin kendi dairesine ait defterleri bulunurdu. Bu kalemlerden Maden mukataası kalemi, XVII. yüzyıla kadar Salyane kalemi ile birdi. Sâlyâne kalemi, Kırım hanlarına ve han âilelerine verilen yıllık maaş hesaplarıyla, geliri yıllık olarak alınan eyâletlerin valilerinin maaşlarının hesaplarına bakardı. Maden mukataası kalemi ise Eflâk ve Boğdan vergi hesaplarını, altın ve gümüş madenleri hesaplarını, tütün ziraati üzerine konan vergi hesaplarını, İstanbul ve Rumeli vilâyetlerinin gümrük hesaplarını görürdü.

Piyade mukabelecisi kalemi, XVII. yüzyıldan sonra Mukabele kalemi'nden ayrılmış olup, bundan sonra Kapıkulu yaya askerinin künye ve maaş işleriyle görevliydi. Cizye muhasebesi kalemi de Hıristiyan tebaadan alınan cizye işlerine bakmaktaydı.

Dördüncü Kısım

Askerî Teşkilât

I. İlk Osmanlı Askeri Teşkilâtı

Osmanlı askerî teşkilâtı Anadolu Selçuklu Devleti, İlhanlılar ve Memluk askerî teşkilâtlarına benzer özellikler göstermektedir. Genel mânâsıyla merkeze bağlı her bey kendisine tâbi aşiret kuvvetleriyle savaşa iştirak etmiştir. Kuruluşta bu sebeple ilk fetihler, beyliğe tâbi aşiret kuvvetleri ile yapılmıştır. Bu birlikler atlı olmaları sebebiyle kale muhasaralarında fazla tesirli olamamıştır ve dolayısiyle fetihlerde gecikmeler olmuştur. Bu sebeple devamlı savaşa hazır yaya ve atlı bir kuvvetin teşkili zarureti doğmuştur. Türk gençlerinden meydana getirilen bu ordunun atsız askerine "yaya" ve atlı askerine "müsellem" adı verilmiştir. İlk teşkilât fikri ortaya atan Çandarlı Halil Paşa ile Alâeddin Paşa tarafından yapılarak, savaşabilecek güçlü-kuvvetli il eri olan Türk gençlerinden atlı ve yaya olarak önce biner kişilik birlikler kuruldu. Bunlara savaş zamanında önce birer, daha sonra ikişer akça gündelik verilmesi kararlaştırıldı. Savaş olmadığı zamanlarda ise ziraat yapmak üzere kendilerine toprak tahsis edildi ve vergilerden muaf tutuldu. Başlangıçta Yayalar içerisinde yer alan atlı askerlerden birtakım vergilerden muaf olanları müsellem olarak adlandırıldı.174 Müsellemlerin her beş adedi bir çiftlikte ziraat ederdi. Savaşa gidene nöbetli denirdi. Mahsulün öşrü tîmar gibi kaydolunmuştu. Her sefer tertibinde biri gider, öbürleri kalırdı. Yaya askerler onar ve yüzer kişilik manga ve bölüklere ayrıldı; on kişilik guruplar onbaşı, yüz kişilik gruplar yüzbaşı, bin kişilik birlikler ise binbaşı ismiyle subayların kumandasına verildi. Müsellem denilen atlı askerlerden ise her otuz neferi bir ocak itibar olundu. Bu askerî birlik Kapıkulu ocaklarının kuruluşuna kadar bizzat savaşlarda kullanıldı; bu ocağın teşkilinden sonra ise Rumeli'deki Yürükler, Canbazlar ve Tatarların da katılmasiyla Osmanlı Devleti'nin geri hizmet sınıfını oluşturdu. Bu sınıf köprü yapımı, yol inşaatı, kale tamiri ve yapımı, hendek kazımı gibi işlerde kullanılmıştır. 175

I. Kapıkulu Askerleri

Osmanlı Devleti Rumeli tarafında genişlemeye başlayınca daimî bir orduya ve daha fazla askere ihtiyaç doğmuş, bu da savaşta esir alınan askerî şartlara uygun Hıristiyan çocuklarının kısa bir müddet Türk terbiyesi ile yetiştirilerek yeni bir askerî sınıf meydana getirilmesiyle karşılanmıştır. İşte bu teşkilât Kapıkulu ocağının çekirdeğini teşkil etmiştir. Acemi Ocağı ile yeniçeri ocağı teşkilâtları Sultan I. Murad zamanında Kadıasker Çandarlı Halil ile Karamanlı Molla Rüstem'in tavsiyeleriyle kurulmuştur. Neşrî'de kaydedildiğine göre Çandarlı Hayreddin Paşa, savaşta elde edilen esirlerden "Bunları Türk'e virelüm. Hem Müslüman olsunlar, hem Türkçe öğrensinler. Sonra getürelüm Yiniçeri olsunlar" diyerek bu teşkilâtın kurulmasında önemli ölçüde rol oynamıştır.176 Kapıkulu ocağı merkez askerî teşkilât içinde yer almakta olup, altı kısımdan müteşekkildi.

1-Acemi Ocağı: Yeniçeri ocağına asker yetiştirmek için kurulmuş bulunan Acemi ocağı kadıasker Çandarlı Kara Halil ile Karamanlı Molla Rüstem'in çalışmaları sonucu ilk olarak Gelibolu'da vücuda getirilmiştir. Daha Rumeli fâtihi Süleyman Paşa zamanında, bizzat kendisi tarafından savaşta esir alınan hırıstiyan çocuklarının kısa bir eğitimden geçtikten sonra iki akça yevmiye ile Yeniçeri olarak savaşa gönderildikleri görülmektedir. Ancak onun ölümünden sonra bu usul savaş esirlerinin önce Lapseki, Çardak ve Gelibolu arasında hizmet veren at gemilerinde birer akça gündelik ile beş-on yıl çalıştıktan sonra yeniçeri olmaları şekline dönüşmüştür.

Donanma hizmetinde kullanılan bu esirlerden başka bir kısmı da Anadolu'da Türk çiftçilerinin yanına verilip Türkleştirilerek yeniçeri yapıldı. Böylece Gelibolu'da kurulan bu ilk Acemi Ocağı genişletildi. Bu ocağın en büyük subayı Gelibolu Ağası olarak adlandırıldı.

Acemi oğlanı iki şekilde alınırdı. Bunlardan biri savaşlarda elde edilen erkek esirlerin beşte birinden (pençik), diğeri ise Osmanlı tebaası Hırıstiyan çocuklarından. Bunlardan savaşlarda elde edilen esirlerin asker olarak alınmasıyla ilgili Pençik kanunu tertib edilmişti.177 Bu sebeple alınan esir oğlanlara Pençik oğlanı adı verilmiştir. Pençik oğlanlarının önemli bir kısmı akıncıların düşman memleketlerine yaptıkları akın sonucu elde edilirdi. Bu elde edilen esirler Pençikci denilen memur tarafından tesbit edilir bunlardan on ilâ onyedi yaşları arasında erkek esirlerden vücutça kusursuz ve sağlam olanlar devletçe üçyüz akça karşılığı satın alınırdı. Onsekiz yaşındakiler ve hattâ daha büyüklerinden münasip olanlar da alınabilirdi.178 Böylece Acemi ocağına ilk efrad Pençik Kanunu ile toplanmıştır. Bu usulün tesisinde önemli yeri olan Kara Rüstem ise Gelibolu'daki Pençik resmini toplamakla vazifelendirildi.

Pençik Kanunu daha sonra daha teferruatlı şekle getirildi. Acemiliğe alınmayanlar şîrhor; (3 yaşından sekiz yaşına kadar, yavru), gulâmçe (sekizden oniki yaşına kadar küçük çocuk), gulâm (bülûğa ermiş çocuk), sakallı (traşı gelmiş olanlar) ve pîr (ihtiyar) gibi isimler altında birtakım sınıflara ayrıldı ve buna göre vergi alındı.179 Başlangıçta Acemi ocağına alınan esirlerin yaşlarına dikkat edilmezken, daha sonra on ile yirmi yaşları arasındaki çocukların alınması kanun oldu. Diğer taraftan Pençik oğlanlarının Anadolu'ya gönderilerek az bir bedel karşılığında Türk çiftçilerinin hizmetlerine verilmesi kararlaştırıldı.180 Böylece Türk-İslâm terbiyesi alıp, Türkçeyi öğrenmeleri sağlanmış oldu ve daha emniyetli şekilde hizmet edeceği düşünüldü. Aynı usul daha sonra devşirmeler; e de tatbik olunmuştur.181

Pençik oğlanlarının Anadolu'daki Türk çiftçilerinin yanına verilmesi onların aradaki deniz dolayısıyla kaçamıyacaklarının düşünülmüş olmasından ileri gelmiştir. Bununla beraber zaman zaman yine Avrupa'ya esir çocukların kaçtıkları görülmüştür. Türk çiftçisine esir verilmesi kanununun Sırpsındığı savaşından sonra konulduğu kaynaklarda yer almaktadır. Bununla birlikte Kavânîn-i Yeniçeriyân'da bu usulün İstanbul'un fethinden sonra olduğu belirtilmektedir. 182

Türk çiftçileri yanında yetiştirilen Pençik oğlanları birer akça yevmiye ile Acemi ocağı'na, Gelibolu'daki gemi hizmetine vs. verildikten sonra buradan "kapuya çıkma" veya "bedergâh" ismiyle Yeniçeri Ocağı'na kaydedilirlerdi. Esir ve devşirmeler XV. asır ortalarından itibaren Rumeli'deki çiftçilerin yanına da verilmeye başlamıştır. Bunlardan Anadolu'dakilerin kontrolü Anadolu Ağası, Rumeli'dekiler de Rumeli Ağası denilen bir çeşit zabıta memurlarına verilmişti.

Acemi Ocağı teşkilâtı daha sonra ihtiyaç nisbetinde genişletildi. Fetih hareketlerinin genişlemesi dolayısiyle askere duyulan ihtiyaç ve bazı siyasî olaylar Pençik oğlanından başka Devşirme ismiyle Rumeli tarafından ocağa çocuk toplanmasını gerekli kıldı. Özellikle Ankara savaşından sonra iç karışıklıklar ve fetihlerin durması sonucu esir elde edilememesi üzerine, daha önce Türk-İslâm devletlerinde tatbik edilmemiş olan bir usulle Hırıstiyan tebaa çocuklarından sadece bir tanesinin alınması kararlaştırıldı. Bunun için bir Devşirme Kanunu çıkarıldı.183 Bu kanun çerçevesinde lüzum ve ihtiyaca göre üç-beş senede ve bazan daha da uzun bir müddette hırıstiyanlardan sekiz ilâ duruma göre yirmi yaş arasında sıhhatli ve kuvvetlilerinden Acemi oğlanı alınmaya başlandı.

İlk önceleri Rumeli tarafında Arnavutluk, Yunanistan, Adalar ve Bulgaristan'dan daha sonra ise Sırbistan, Bosna-Hersek ve Macaristan'dan çocuk toplandı. Devşirme yapılacak bölgede, öncelikle gönüllü olarak devşirilmek isteyenlerin çocukları alınırdı. Zira bu devirde yeniçeri olmak veya devlet kademelerinde önemli mevkilere gelebilmek için devşirme sistemi önemli bir fırsattı. Yeteri derecede gönüllü olmaması durumunda normal usule göre çocuk devşirilirdi. Bu durum XV. asır sonları ve XVI. asır başlarından itibaren Anadolu'ya da şamil olmuş, XVII. asırda ise bütün imparatorluğu içine almıştır.184

Devşirme işinden birinci derecede Yeniçeri Ağası sorumluydu. Devşirilenlerin bütün işleri ağa tarafından kontrol edildikten başka, Acemi Ocağı'na alınacak çocukların miktarı da onun tezkeresiyle olurdu. Devşirmeye gidecek ocak ağalarını da o seçer, devşirme yapılacak bölgelere memurlar sevk edilerek, sancakbeyleri, kadılar ve tîmarlı sipahilerin yardımıyla devşirme gerçekleştirilirdi. 185 XVI. yüzyıl ortalarına kadar beylerbeyi, sancakbeyi ve kadılar tarafından yürütülen devşirme işlemi, bu tarihten sonra ocaktan sekbanbaşı, solakbaşı, zağarcıbaşı, seksoncubaşı, turnacıbaşı vs. görevliler tarafından yerine getirilmiştir. 186

Devşirme memuru vazifesinde tamamen serbestti. Kendisi itimat edilir kişilerden seçilirdi. Elinde bulunan ferman çerçevesinde kazalara göre tesbit edilmiş miktarda çocuk devşirirdi. Her kırk hanede bir oğlan devşirmek kanundu. Devşirme yapılacak yerde bütün görevliler ile o bölgenin papazları ve çocukların babaları hazır bulunur, herhangi bir suistimal olmaması için vaftiz defterlerindeki kayıtlara bakılarak karar verilirdi. Devşirme olarak alınan çocuğun köyü, kazası, sancağı, baba ve anasının isimleri, doğum tarihi, eşkali bir deftere yazılırdı. Bir aileden bir çocuk alınır, tek çocuğu olanlardan ise devşirme alınmazdı. Ticaretle meşgul olduklarından Yahudilerden devşirme alınmazdı. Buna mukabil asil ailelerin çocuğunun alınmasına dikkat edilirdi. İyi terbiye göremeyeceği gerekçesiyle anası ve babası ölmüş çocuklarla, şımarık olur düşüncesiyle köy kethüdâsının oğlu devşirilmezdi. Ayrıca Türkçe bilenler, çoban çocukları, kel, uzun ve kısa boylu olanların alınmaması kanundu.187

Potur oğulları denilen Bosna Müslümanlarından ise devşirme alınmasına müsaade edilmişti. Devşirilen çocuklara kırmızı yırtmaçlı muvahhidî aba ve başlarına da kırmızı keçeden külâh giydirilirdi. 188 Devşirilen çocuklar "sürü" denilen yüzer, yüzellişer, ikiyüz veya daha fazla kişilik kafileler halinde "sürücü" denilen devşirme memurlarının ve muhafızların nezaretinde at, deve veya araba gibi nakil vasıtalarıyla hükûmet merkezine sevkedilirdi. İstanbul'a getirilen devşirme çocuklar ancak muayene edildikten sonra kendilerine Acemi oğlanı ismi verilirdi.189

İstanbul'a gelen çocuklar iki-üç gün istirahatten sonra sağ ellerinin şahadet parmağı kaldırılarak kelime-i şahadet getirtilip Müslüman olurlardı. Daha sonra Yeniçeri Ağasının huzurunda kontrolden geçen devşirmeler Eşkal Defterleri'ne kaydedilir ve sünnet edilirdi. Bundan sonra ise bir kısmı saraya, bir kısmı Bostancı ocağına sevkedilir, kalanlar da Anadolu ve Rumeli ağaları vasıtasıyla geçici bir zaman için Türk köylülerine verilirdi. Bunların toplandıkları bölge dışına verilmeleri âdetti. Bu sebeple Rumeli'den devşirilenler Anadolu'ya, Anadolu'dan devşirilenler ise Rumeli'ye verilirlerdi. Böylece aradaki deniz dolayısiyle kaçmalarına mani olunmaya çalışılırdı. 190

Türk köylülerinin yanında en az üç, en fazla sekiz sene gerekli ölçüde eğitilen Acemi oğlanları, Gelibolu ve İstanbul'daki Acemi Ocakları'na sevkedilirlerdi. Acemi oğlanlara sivri uçlu serpuş adı verilen şapka giydirilmesi kabul edilmişti. Ocağa önceleri Acemi Ocağı Ağası ismi verilen 25 akça ulûfe ile biri kumandan olarak tayin edilmişti. İstanbul'un fethinden sonra ise ocağın burada kurulması üzerine Gelibolu Ağası denilen bir başağa ve emrine sekiz çorbacı, yani bölük kumandanı verildi. Bunların oda denilen kışlaları Şehzadebaşı ile Vezneciler arasında bulunmakta idi. Gelibolu Acemi Ocağı'nın mevcudu dört-beşyüz kadarken, İstanbul'daki ocağın Fâtih dönemi ortalarında üçbin kadardı.191

Acemi Ocağı efradına ulûfe denilen maaş verilirdi. Bunların maaş işleri Yeniçeriler gibi Piyade mukabelecisi tarafından görülürdü. Acemilerin bir, iki veya ikibuçuk akça yevmiye verilirdi. Bunun haricinde âdet-i zerpul adıyla pabuç akçası alırlardı. Acemi oğlanlara bundan başka senede iki kat elbise ile Fâtih devrinden itibaren kıdemlilerine kaputluk, yağmurluk ve şalvarlık çuha ile sarı veya kırmızı renkte iki adet gömlek tahsis edilirdi.

Muhtelif hizmetlerde bulunan acemilerin Yeniçeri Ocağı'na kayıt ve kabullerine Çıkma veya Kapıya Çıkma (bedergâh) adı verilirdi. Bunların kapıya çıkmaları her zaman uyulmamakla birlikte sekiz yıldı. Bu müddeti dolan acemi oğlanlarının isimleri İstanbul ağası tarafından düzenlenen defterlere kaydedilir ve Yeniçeri Ağası'na sunulurdu.

Acemiler kapıya çıkarlarken ikişer akça ulûfe ile defterlere kaydedilirlerdi.192 Kapıya yeni çıkmış olanlara ise düzen akçası ismiyle ikişer altın verilmesi kanundu. Acemi Ocağı'ndan Yeniçeri Ocağı'na geçenler odalara ayrılır, bir kısmı Bostancı ocağına ve diğer saray hizmetlerine verilir ve tecrübe kazanmaları sağlanırdı.193

2-Yeniçeri Ocağı: Bizzat padişahın hizmetine ait yaya kuvvetlerinden olan Yeniçeri Ocağının, I. Murad zamanında 1362'de kurulduğu kuvvetle muhtemeldir. Ocağın tertibinde Selçuklu ve Memlükler örnek alınmıştır. 194 Kavânîn-i Yeniçeriyân'da belirtildiği üzere Orhan Bey'in oğlu Süleyman Paşa tarafından, savaşta elde edilen esirlerden devlete verilen beşte biri, bir müddet eğitildikten sonra ihtiyaç çerçevesinde iki akça yevmiye ile yeniçeri yapılmaktaydı.195 Ancak bu usulün mahzurlu bulunması üzerine daha sonra Gelibolu Acemi Ocağı'nda yetiştirilen efrad Yeniçeri Ocağı'na alınmaya başlanmıştır. Bu ocağın da kurulmasında Çandarlı Kara Halil ile Kara Rüstem'in büyük rolü olmuştur.196

Yeniçeriliğin ilk teşkilinde orduya bin kadar yeniçeri alınmış ve bunların her yüz kişisine kumandan olarak Türklerden meydana getirilen yaya askeri usulüne uygun olarak bir Yayabaşı tayin edilmiştir. Ocak XV. yüzyıl ortalarına kadar yaya bölükleri veya daha sonra cemaat adı verilen bir sınıftan ibaret iken, Fâtih Sultan Mehmed zamanından itibaren sekban bölüğünün de kurulmasıyla iki sınıf haline gelmiştir. XVI. asır başlarında ise Ağa bölükleri denilen üçüncü bir sınıf daha teşekkül etmiştir. Bütün yeniçeri bölüklerinin mevcutları XV. yüzyıl ortalarına kadar aşağı yukarı on bin kadardı.

Yeniçeriler başlarına börk ismi verilen beyaz keçeden bir başlık giyerlerdi.197 Bunun arkasında ise yatırtma denilen ve omuza kadar inen bir parça yer almaktaydı. Bu, yeniçerilerin arkalarından okla vurulmalarını önleyici bir koruyucuydu. Yeniçeriler börklerini eğri, subayları da düz giyerdi. Osmanlı askerlerinin bu şekilde akbörk giymeleri daha Orhan Bey zamanından başlamıştı.198 Fâtih Kanunnâmesi'nde yeniçeri taifesine her yıl beşer zirâ' laciverd çuka ve otuziki akça "yaka akçası" ile her birine başına sarmağa altışar zirâ' astar verilmesi hükmü konmuştur.199

Yeniçeri Ocağı'nın en büyük kumandanı Yeniçeri Ağası olup bundan sonra sırasıyla Sekbanbaşı, Ocak Kethüdası veya Kul Kethüdası, Zağarcıbaşı, Seksoncubaşı, Turnacıbaşı, Başçavuş ve Muhzır Ağa ocağın en büyük ağalarıydı.200 Bunlardan Yeniçeri Ağası, ocağın kuruluşundan 1451 senesine kadar ocaktan tayin edilirken bu tarihten sonra sekbanbaşılardan tayin edilmeye başlanmıştır.201

Bununla birlikte bu kanun daha sonra değiştirilmiş ve tamamen ocak dışından kişiler ağa tayin olunmuştur.

Yeniçeri Ağası Yeniçeri Ocağı'yla Acemi Ocağı işlerinden sorumlu bulunmaktaydı. Ayrıca İstanbul'un asayişi ile de ilgilenir, beraberinde bulunan bir heyetle kol dolaşıp asayişi temin ederdi. Bu bakımdan hükümdarlar bunların güvenilir ve sadık kimselerden olmasına itina göstermişlerdir.202 Kanunnâmelere göre Yeniçeri Ağası'na önceleri dörtyüz elli akça yevmiye tahsis edilmişken,203 daha sonra bu beş yüz akçaya çıkarılmıştır (Bu yüzyılda her altmış akça bir Osmanlı altını). Ayrıca her yıl Koyun Emini'nden sekiz bin kuruş geliri vardı. Bunun haricinde arpalık olarak Tuna yalısında elli bin akçalık bir de serbest zeamet bağlanmıştı. Yeniçeri hazinesinin üçte biri de ağanın gelirleri arasındaydı. Öte yandan üç senede bir padişahın has ahırından bir at verilmesi kanundu.204 Eğer Yeniçeri Ağası sancağa çıkacak olursa dört yüz otuz bin akça ile verilmesi hükmü konmuştu.205

Yeniçeri Ağası padişahın cuma namazına çıkışında maiyyetindeki yeniçerilerle beraber selâmlıkta bulunurlardı. Sefer sırasında da padişahın koruyucusu ve has askeriydiler. Sefere ağalığa ait iki tuğ ile beyaz bir sancakla iştirak ederdi.206 Kendisi seferdeyken yerine sekbanbaşı bakardı. Bununla birlikte bazan ağalardan biri de vekâlet edebilirdi.

Yeniçeri Ağası ocakla ilgili işleri görmek üzere Ağa divanı adı verilen bir divan kurar ve ocakla ilgili davaları dinlerdi.207 Yeniçeri Ağaları ayrıca Yeniçeri kâtibi hariç diğer bütün ocak ağalarının azil ve tayinlerı kendisinin sadrıazama arzıyla olurdu. Yeniçeri ağalarının terfileri halinde onaltıncı asır sonlarına kadar genellikle Beylerbeyi veya Kaptan-ı deryâ olurlardı. Ağalar derece itibariyle sancakbeyi düzeyindeydiler, azledildikleri vakit maaşları karşılığı haslarla sancakbeyiliğine tayin edilirlerdi. Yeni ağa tayin edilen kişi eğer vezir payesine sahipse padişahın huzurunda kendisine hil'at giydirilirdi. Ağaların tayin ve azilleri XVI. yüzyılın sonlarına kadar hükümdara ait olup bundan sonra bu yetki veziriazama bırakılmıştır.208

Yeniçerilerin XV. yüzyıl ortalarına kadar mevcutları onbin,209 Kanuni'nin vefatı sırasında da on iki bin dolaylarında idi. Halbuki bu sayı XVI. yüzyılın sonlarında yirmi yedi bine, XVII. başlarında da otuz yedi bine çıkmış, asrın ortalarında kırk altı bini geçmiştir. Hattâ bir ara asrın ortalarında seksen bini aşmış, Karlofça Antlaşması sırasında da yetimiş bin civarına ulaşmıştır.210 Bununla beraber 1645'de Sadrıazam Kara Mustafa Paşa'nın aldığı tedbirler sayesinde ocak mevcudu 17.000 idi. XVIII. yüzyıl başlarında yapılan Prut (1711) ve Mora seferlerinde ise ocak mevcudu 100.000'in üzerine çıkmıştır.211

Yeniçeri Ocağı XVI. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı ordusunun talimli, mükemmel bir yaya kuvveti iken, bu tarihten itibaren bozulmaya başlamıştır. Yeniçeri ocağının bozulmaya başlaması III. Murad devrinde başlayıp, bu hükümdar zamanında devşirme kanununa aykırı olarak ocağa yabancı kişiler kaydedilmiştir. Böylece talimsiz, başıboş kimselerin ocağa girmeleriyle bu askerî teşkilât, doğrudan siyasete katılan, devlet adamlarını tayin veya azlettiren, padişahları tahttan indiren veya tahta çıkaran bir kuvvet halini almıştır. Zaman zaman ocağın düzeltilmesi için yapılan çalışmalar da bir netice vermemiştir. Bu sebeple II. Mahmud devrinde 15 Haziran 1826'da kaldırılmıştır. Osmanlı tarihlerinde bu hadise "Vak'a-i hayriyye" olarak adlandırılır.

3-Cebeci Ocağı: Yeniçerilere ait ok, yay, kılıç, tüfek, kazma, kürek, barut, kurşun, zırh, tolga, harbe ve bunun gibi savaş aletlerini tedarik etmekle vazifeli idiler. Bunlar savaş zamanlarında silahları yeniçerilere dağıtır ve savaş sonunda toplayarak bozukları tamir eder ve noksanlarını tamamlayarak saklardı. Orta denilen çeşitli bölüklere ayrılmış bulunan Cebeci Ocağı'nın en büyük kumandanı Cebecibaşı olup bundan sonra kıdem itibariyle ocak kethüdası gelirdi. Cebecilerin elli akça yevmiyeleri vardı.212 Cebeci Ocağı içerisinde ayrıca Humbaracı ve Lâğımcı bölükleri de yer almakta idi ki, bunlar, genellikle kale kuşatmalarında önemli bir yere sahipti.213 XVI. yüzyıl ortalarında mevcutları beşyüz kadar olup, efradı Acemi Ocağı'ndan tedarik edilirdi.214

4 Topçu Ocağı: Top dökmek, top mermisi yapmak ve top atmak için teşkil edilmiş olan bu ocak, Kapıkulu ocaklarının yaya kısmındandır. Osmanlı ordusunda ilk top I. Murad zamanında 1389'da Kosova'da kullanılmıştır. Yıldırım Bâyezid tarafından da gerek İstanbul muhasaralarında gerekse Niğbolu kuşatmasında top kullanılmıştır.215 Buna rağmen, ocak bilhassa Fâtih Sultan Mehmed devrinde gelişmiştir. Toplar sadece devlet merkezinde dökülmez, kuşatılan kalenin hemen yanında da dökülürdü.

Topçu ocağının en büyük idarecisi Topçubaşı olup, bundan sonra kethüda ve dökücübaşı gelirdi. Efradı Acemi ocağından karşılanan bu ocağın XVI. yüzyıl başlarında mevcudu 1200 civarında idi. Topcubaşı'nın elli akça yevmiyesi vardı.216

5 Top Arabacıları Ocağı: Osmanlıların ilk devirlerinde kullanılan toplar, deve, katır ve beygirlerle naklolunan küçük ve hafif toplardı. XV. yüzyıldan sonra topçuluğun önemli ölçüde gelişmesi üzerine ve büyük toplar dökülmesinden sonra yenilik yapan Osmanlılar, bunları araba ile savaşa götürmeye başladılar. Böylece bir top arabacıları ocağı kuruldu.217 Topların nakli için gerekli top arabaları topların ağırlıklarına ve şekline göre yapılırdı. En büyük zabiti "Arabacıbaşı" idi. Top Arabacıları Ocağı'na da gerekli eleman Acemi Ocağı'ndan sağlanırdı. Ocağa ait kışlanın Tophâne, Ahırkapı veya Şehremini taraflarında olduğuna dair kayıtlar bulunmaktadır.218

6 Kapıkulu Süvarileri: Bunlar sarayın Enderun kısmıyla dış saraylardaki İçoğlanları ve Yeniçeri Ocağı'ndan terfi edenlerden teşkil edilmişti. Yeniçeri Ocağı'ndan alınanlar için "bölüğe çıkmak" tabiri kullanılırdı. Bu ocak Türk olan tîmarlı süvariden ayırdedilmek için Kapıkulu süvarisi veya Bölük halkı olarak adlandırıldığı gibi, sadece "Sipah" şeklinde de anılmıştır.


Kapıkulu süvarileri ocağının en itibarlısı Sipah Bölüğü (kırmızı bayrak) idi; ilk zamanlarda buraya nüfuzlu devlet adamlarının ve kumandanların çocukları alınırdı.219 Kanunnâmeye göre bu ocak Timurtaş Paşa'nın tavsiyesiyle I. Murad zamanında sipah ve silahdar isimleriyle iki bölük olarak teşkil edilmiş, daha sonra bu iki bölüğe sağ ve sol ulûfeci (Ulûfeciyân-ı yemin ve Ulûfeciyân-ı yesar) ile sağ ve sol garibler (Gurabâ-i yemin ve Gurabâ-i yesar) ismi verilen dört bölük daha ilâve olunmuştur.220 Silahdar Bölüğü (sarı bayrak) ise önceleri Harem-i Hümâyun'dan çıkan iç oğlanlarından teşekkül etmekteydi. Sonraları bu bölüğe Galata Sarayı, İbrahim Paşa ve Edirne Sarayından çıkanlar ile "Veledeş" denilen süvari çocuklarından da alındı. Savaş zamanında sipah padişahın sağında, silahdarlar solunda; sipahın sağında sağ ulûfeciler, silahdarın solunda da sol ulûfeciler yürüyüp, bunların sağında sağ garipler, solunda sol garipler yer alırdı.221

Sipah ve silahdarlar savaş esnasında padişahın çadırını,222 ulûfeciler gerek savaş ve gerekse konak yerlerinde saltanat sancaklarını, garipler ise ordu ağırlıklarını ve hazineyi muhafaza ederlerdi. Sipah bölüklerinin sefer sırasında vazifelerinden biri de ordunun geçeceği yerlere "sancak tepesi" denilen tepeler tesbit ederek güzergâhı göstermek, ayrıca cephede siper kazdırmak idi. Ocak efradının silahları ise ok, yay, kalkan, harbe veya mızrak, balta, pala ile eğere takılmış bozdoğan ismi verilen ağaç bir topuz ve "gaddare" denilen geniş yüzlü kısa bir tür kılıçtı.223

Her bölüğün ayrı ağası bulunan Kapıkulu süvarilerinin resmî mevcudu 2400 kadar iken XV. yüzyıl ortalarında sekiz bine çıkmış,224 IV. Mehmed zamanında eski sayılarına indirilmiştir. Daha sonra sayıları artmışsa da Kaptan-ı deryâ Kara Murad Paşa zamanında mevcutları on beş bine indirilmiştir.

Kapıkulu süvarilerinin tamamı atları ve maiyyetleri sebebiyle İstanbul'da bulunmazlar, Edirne, Bursa ve havalisinde oturup, sefer esnasında orduya katılırlardı. İstanbul'dakiler Süleymaniye ve Çemberlitaş taraflarında Sultanahmed hanı, Elçi hanı, Kurşunlu han ve bazı bekâr odalırında oturmaktaydılar.225

III. Eyâlet Askeri Teşkilâtı

Osmanlı Devleti'nin eyâlet kuvvetleri ilk zamanlarda tîmarlı sipahi, azab ve akıncılardan ibaret olup, bunların XV. yüzyıl ortalarıyla XVI. yüzyıl ortalarına kadar tîmarlı sipahi, yaya, müsellem, cerahor, canbaz, tatarlar akıncılar, yörükler, deliler, azablar, gönüllü ve beşliler olarak teşkilâtlandırılmışlardı.

1- Tîmârlı Sipahiler: Osmanlı Devleti'nin en önemli askerî kuvveti olan ve imparatorluk haline gelmesinde başlıca rolü oynayan topraklı veya tîmarlı süvari teşkilâtı, daha önceki Türk-İslâm devletlerinde de kurulmuş olup, Osmanlılar bunu daha da geliştirmiş, dirlik sahipleri kendilerine bırakılmış olan toprak mukabili devletin muhafazasını üzerlerine almışlardır. Nitekim devletin asker ihtiyacı kendilerine tîmar vermek vaadiyle halk arasından karşılanmıştır. Böyle bir durum II. Bâyezid zamanında Kili ve Akkerman seferleri sırasında görülmektedir.

1484 yılında çıkarılan bir emirde: "gazadan ve cihaddan sefâlu ve yarar yoldaş olup yoldaşlığı ile tîmâr almak isteyenlerden âlât-ı harbleriyle gelüp" bu sefere katılmaları ve bunların türlü şekilde mükâfatlandırılacağı, "tîmâra talip olanlara tîmârdan ve dirlikden himmet ve inâyet" edileceği ilân olunmuştu.226 Bu hizmeti karşılığı tîmarlı sipahinin veya süvarinin reayadan almış olduğu öşür ve resme "dirlik", sipahinin kendisine de "Sâhib-i arz" denilirdi.

Tîmarlı sipahilerin senelik gelirleri 1.000 ilâ 19.999 akça arasında olurdu. Bundan yukarı tîmar olmazdı. tîmar sahipleri kendilerine tahsis edilen dirliğin geliri karşılığında askerî vazife görürler ve sefere giderlerdi. Yani devlet, reaya denilen halktan her sene alacağı öşrü bizzat kendisi tahsil etmeyerek, onu askerî hizmet mukabili tîmarlı sipahiye tahsis etmişti. tîmarlı sipahi aldığı bu resim ve öşür karşılığında savaş zamanında tîmarının azlığı veya çokluğuna göre, ya yalnız veya "cebelü" denilen tam techizatlı bir veyahud birkaç silahlı ve zırhlı süvari ile savaşa gitmekteydi. Bu miktar tîmar topraklarda her üç bin akça için, zeâmet ve has topraklarda ise her beş bin akça için bir cebelü götürülmesi şeklindeydi. tîmar topraklarda ilk üç bin akça tîmar sahibi için ayrılır, buna da kılıç tabir olunurdu.

Cebelüler genellikle Anadolu gençlerinden teşkil edilmekle beraber, o sipahinin para ile aldığı veya savaşlarda esir etmiş olduğu kimselerden de olurdu. Cebelünün bütün masrafı sahib-i arz'a aitti. Mazeretsiz savaşa gitmeyenlerin toprakları ellerinden alınır, başarı gösterenlere ise zam yapılırdı. Sipahi kendi bölgesinde veya bağlı bulunduğu sancak dahilinde oturmak mecburiyetindeydi.
Tîmarlı sipahiler her sancakta bir kısım bölüklere ayrılmışlardı. Her bölüğün "subaşı" denilen çeribaşıları ile bayrakdar ve çavuşları vardı. tîmarlı sipahilerden her on bölük (bin kişi) bir alaybeyinin kumandası altında bulunurdu. Alaybeyleri ise sipahileriyle beraber kendi sancakbeylerinin, onlar da eyâlet valisi olan beylerbeyilerinin kumandası altında sefere giderlerdi. tîmarlı sipahilerin iyi atları, kılıçları, kargı, kalkan ve oklarıyla başlarında miğfer ve üstlerinde zırhları bulunurdu. Savaş esnasında ordunun sağ ve solunda kanatları teşkil ederek hilâl şeklinde merkezi yandan gelecek saldırılara karşı muhafaza ederlerdi. Savaşta ölen sipahinin çocukları devlet tarafından himaye edilir ve çocuklarından birine dört bin, ikincisine üç bin akça tîmar bağlanırdı.227 Evinde ölen sipahinin çocuklarına ise üç ilâ iki bin akçalık tîmar verilirdi.

Tîmarlı sipahi sayısı hakkında yapılan araştırmalardan anlaşıldığına göre II. Bâyezid devrinde (1481-1512) sadece 17 sancaklık Anadolu Eyâleti'nde 103'ü zeâmet, 7.500'ü sipahi olmak üzere toplam 7.603 tîmar sahibi bulunmakta idi. Bunların emrinde ise 5.372 cebelü vardı. Dolayısiyle bir savaş esnasında Anadolu Beylerbeyisinin emrinde mevcutları 13.000'e varan bir askerî kuvvet teşkil edilmekteydi.228 Bu sayı XVI. yüzyılın sonlarında kırk binin üzerine çıkmıştır.

Bu atlı askerler Kanuni Sultan Süleyman'ın son zamanlarına kadar devletin en önde gelen askerî kuvvetini oluştururken, bilhassa XVI. yüzyılın sonlarından itibaren, bu ocağın içine de gerek rüşvetle, gerekse kanuna aykırı olarak yabancıların sokulması bozulmasına sebep olmuştur. Ayrıca, babaları ölen yetimlerin tîmarlarının başkalarına verilmesi, hile ile berat tevcih ettirilmesi, boş kalan tîmarların asıl sahipleri olan askerlere verilmeyerek saray cüceleri, soytarı ve dilsizlerine verilmesi de etkili olmuştur. Nitekim bu sebepten, yalnız Rumeli'de mükemmel techiz edilmiş kırkbin atlı çıkaran tîmarlı sipahiler, ancak sekizbin süvari çıkarır hale gelmiştir.

XVII. asır ortalarından itibaren hizmet bölüklerinin kaldırılması üzerine tîmarlı sipahiler geri hizmetlerinde kullanılmaya başlanmıştır. Bu da ocağın yıkılışında ikinci darbe olmuştur. tîmarlı sipahi askerinin azalması neticesinde ise valiler kapılarında besledikleri dermeçatma levend, sarıca, sekban gibi kuvvetlerle bunların yerlerini doldurmaya çalışmışlardır. Bu ise devletin başına büyük gaileler açan calâli denilen eşkıyâlar grubunun ortaya çıkması ile neticelenmiştir.

2 Geri Hizmet Kıt'aları: Osmanlı askerî teşkilâtında ilk muntazam askerler olarak teşkil edilen yayalar ve müsellemler XV. yüzyıl ortalarına doğru savaştan çekilerek geri hizmetinde kullanılmışlardır. Yayalar önceleri Anadolu'nun tesbit edilen bazı sancaklarından toplanmakta ve piyade olarak kullanılmaktaydı ki, Rumeli'de bunlar yörük olarak adlandırılmıştır. Yayalar savaş zamanlarında yol açmak, hendek ve siper kazmak, top çekmek, gülle, ağırlık ve zahire nakletmek gibi vazifeler yaparlardı. Barış zamanlarında da ihtiyaca göre kale tamiri, maden ve tersane hizmeti gibi işlerde kullanılırlardı. XVI. yüzyıl sonlarında yörük ocakları 1300 ve müsellem ocakları ise 1000 kadardı. Anadolu'da yaya ve müsellem ocakları bu yüzyılın sonunda kaldırılarak çiftlikleri tîmar ve zeâmet haline getirilmiştir.

Geri hizmet kıt'aları içinde ayrıca Osman Gazi döneminden hemen sonra kurulan ve yol yapımı, kale tamiri, maden işleri vs. de kullanılan cerahorlar, ordunun ve ileri gelen devlet adamlarının atlarına bakan canbazlar ve Tatarlar da bulunmakta idi. Bunların onda biri sefere giderdi. XVI. yüzyıl sonlarında bu teşkilâtlar da kaldırılmış, çiftlikleri zeâmet ve timara verilmiştir.229

3 Öncü Kuvvetleri: Öncü kuvveti genellikle süvari olup bunlar, Akıncılar, Deliler, Gönüllüler ve Beşliler ocaklarından teşekkül etmekteydi.

Akıncılar Osmanlı Devleti'nin hafif süvari kuvveti olup, uçlarda bulunurlardı. Türklerden teşkil edilmiş bu ocak mükemmel bir teşkilâta sahipti. Bunlar muhtelif bölgelerde bulunup, her birinin bir akıncı kumandanı vardı. Düşman ülkelerine yapılan akın, ancak bu akıncı kumandanının emrinde yapılabilirdi. Akıncı kumandanların en meşhurlarından Arnavutluk ve Dalmaçya taraflarında Evranosoğulları, Bosna, Semendire ve Sırbistan ile daha sonra Macaristan'da Mihaloğulları, Silistre taraflarında Malkoçoğulları ve Mora bölgesinde ise Turahanoğulları bulunmaktaydılar.230

Akıncıların başlıca vazifeleri ordunun keşif hizmetini görmek, düşman sınırlarındaki araziyi keşfederek yol açmak ve düşmanın gözünü korkutup asıl orduya kolaylık sağlamak, ordunun geçeceği yerlerdeki tarım ürünlerini emniyet altına almak, elde edilen esirlerden düşmanın vaziyetini öğrenmek, nehirlerin geçitlerini tayin ile köprü kurmaktı. Akıncılar bu görevleriyle beşinci kol kuvvetinin vazifesini yerine getirmekte, ayrıca düşman memleketlerine yaptıkları akınlarda düşmanın yiyecek ve içeceğini tahrib ve talan ederek düşmanın moral bakımından çökmesini sağlamaktaydı. Bunlar hafif süvari kuvveti oldukları için düşman memleketlerinin ta içlerine kadar girerler ve etrafa dehşet verirlerdi. Nitekim Fâtih devrinde Venedikle yapılan savaş sırasında, Kripoli akını olarak bilenen akında Venedik şehri önlerinde göründüler.

Akıncıların silahları bir zırhlı göğüslük ile yaka ve mızrak, kalkan ve atlarının eğerine takılı başı topuzlu bir bozdoğandan müteşekkildi. Yiyecekleri de kendileri gibi hafif olup, çoğu zaman pirinç, kavurma veya koyun pastırması gibi şeylerden ibaretti. Mevcutları ise devirlere göre değişmiş, 1532 Alman seferinde sayıları ellibine ulaşmıştır. Ocak XVI. yüzyılın sonlarında Eflâk beyi Mihal'in isyanında (1595), veziriazam Sinan Paşa'nın tedbirsiz hareketi sonucu imha edilircesine zayiata uğramış ve bir daha da toparlanamamıştır. Bu sebeple bundan sonra bu ocağın görevi kısmen Akkerman, Dobruca ve Bucak tatarlarıyla Kırım kuvvetleri tarafından yerine getirilmeye çalışılmıştır.

Deliler de Akıncılar gibi hafif süvari tarzında, hemen aynı silahlara sahip bir teşkilâttı. Sınır ve sınıra yakın yerlerde bulunurlardı. Bunlar iri yarı, şecaat ve cesaretleriyle meşhur olup düşmana korkusuzca saldırmaları ve gözlerini budaktan esirgememeleri dolayısiyle deli olarak adlandırılmışlardı. Genellikle sancakbeyi ve beylerbeyi emrinde olup, çoğu Türklerden teşekkül etmişti. Ayrıca Müslüman Boşnak, Hırvat ve Sırplardan da alınırdı.

Delilerin başlarında benekli sırtlan derisinden yapılmış ve üzerine kartal kanatları takılmış bir başlık ile kurt veya ayı derisinden yapılmış tüyleri dışarda olan şalvarları vardı. XVI yüzyılda teşkil edilmiş olan ocağın mevcudu hakkında kesin bir kayıt olmamakla birlikte, Bosna sancakbeyi Gazi Hüsrev Bey'in kumandasında on bin kadar Deli kuvveti bulunmakta idi.Serhad-kulu süvarilerinden olan Gönüllüler teşkilâtı ise XV. asırda kurulmuş olup sınır şehir ve kasabalarını muhafaza etmekle vazifeliydiler. Sağ ve sol gönüllüleri olarak iki kısma ayrılan gönüllüler, hudud ahalisinden teşkil edilmişti.

Yine serhad-kulu süvarilerinden olan Beşliler, her beş haneden bir kişi alındığı için bu adı almış olup yerli ahaliden meydana getirilmiş hafif süvari kuvvetlerindendi. Sınırdaki palangaların ve kaleleri korumakla vazifeli olan Beşliler, gerektiğinde akında da bulunurlardı.

4- Kale Kuvvetleri: Serhad-kulu atlı sınıfından olan Fârisanlar ile yerli olarak topçu, cebeci, lâğımcı ve martalos gibi kuvvetler olup, bunlardan başka yerli kulu yaya sınıfından olan azablar da sınırdaki kalelerde muhafızlık etmekteydiler.

Bunlardan piyade sınıfından olan azablar, XVI. yüzyıla kadar yeniçerilerin önünde bulunup ilk hücumu karşılamaktaydılar. Bundan sonra kale azabları da teşkil edilerek kale muhafazasında kullanılmıştır. Azab, kelime olarak evli olmayan veya bekâr erkek manâsında olup, özellikle Anadolu'dan güçlü kuvvetli gençlerden teşkil edilirdi. İlk zamanlar mevcutları on beş bin civarında olup, daha sonra sayıları arttırılmıştır. Ayrıca azabların piyade sınıfından donanma hizmetinde olanları da vardı ki, kalyon devrine kadar Osmanlı donanmasının esasını teşkil etmiştir.231

Yine kale kuvvetlerinden olan Fârisânlar atlı sınıftandı. Bunlar önemlerine göre Fârisân-ı evvel, Fârisân-ı sâni ve Fârisân-ı sâlis olarak üç ortaya ayrılmıştı. Bunlar birinci ve ikinci ağa ismi verilen iki ağaya tâbi idiler. Bu ağalar sancak merkezinde oturur, fârisânlar da sancaktaki kalelerde hizmet ederlerdi.

IV. Osmanlı Donanması

Osmanlı Beyliği gelişip denizden kıyı sahibi olduğu zaman, komşu Türk beyliklerinden Karesi Beyliği gemilerinden faydalanmıştır. Nitekim Rumeli'ye bu beyliğin gemileriyle geçmiştir. Bununla birlikte Osmanlıların ilk zamanlarda küçük de olsa Karamürsel, Edincik ve İzmit'de tersane kurdukları tesbit edilmektedir. Gelibolu'nun alınmasından sonra ise (1390) burada bir tersane kurarak denizcilik yolunda ilk adım atılmıştır.232 Ayrıca denizde kıyısı olup donanması bulunan ve Osmanlı idaresine alınan Türk Beyliklerinin, meselâ Saruhan, Aydın, Menteşe beyliklerinin tersanelerinden istifade edilmiş, böylece ilk devirlerden itibaren, ileride kurulacak büyük imparatorluğun donanmasının temelleri atılmıştır. Bunun yanısıra, önceki tarihlerde Türklerin Ege sahillerine yerleşmeleri, Türkler arasında da korsanlığın yayılmasına ve Lâtinler gibi Akdeniz'de korsanlık yapmalarına zemin hazırlamıştır.233 Daha sonraları ise bu Türk korsanları Osmanlı donanması hizmetine alınmışlardır. Özellikle Yıldırım Bâyezid zamanında Osmanlı donanması büyük bir gelişme göstermiş ve Sakız, Eğriboz adalarıyla Yunanistan'ın doğusuna akın düzenlenmiştir. Bu sebeple Venedikliler Ceneviz gemileriyle de birleşerek Çanakkale Boğazı'ndan içeriye girmiş, fakat Saruca Paşa kumandasındaki onsekiz parça Osmanlı donanmasına mağlup olmuştur. Buna karşılık Rodos şövalyeleri ve yeni gemilerle takviye edilen Venedikliler, Osmanlı donanmasını mağlup ettikleri gibi onları yakmışlardı.234

Osmanlı donanmasının ikinci ciddî çatışması Çelebi Mehmed zamanında meydana gelerek Çalı Bey kumandasında Ege'de Naksos dükasına ait adaların vurulmasından sonra meydana geldi. Bu hadise üzerine Venediklilerle 1415'de meydana gelen savaşta Çalı Bey şehid olmuş, donanma da yokolurcasına mağlup olmuştu.235 Bu mağlubiyetler Osmanlı denizciliğinin gelişmesini yavaşlatmışsa da, devletin gelişmesinde donanmaya olan ihtiyacı göstermiş ve bu husustaki çalışmaları hızlandırmıştır. Nitekim donanma, II. Murad zamanında Karadeniz'de Trabzon-Rum İmparatorluğu'nu tehdit edecek bir duruma ulaşmıştır. Aynı donanma Fâtih zamanında İstanbul'un fethi sırasında Baltaoğlu Süleyman Bey kumandasında önemli roller oynamış, ancak, henüz Venedik donanmasıyla boy ölçüşecek bir noktaya varamamıştır. Bu sebeple İstanbul'un fethini müteakip donanmanın daha da gelişmesi için çalışmalar yapıldığı ve hattâ Fâtih'in Trabzon seferi sırasında Osmanlı ordusuna denizden büyük destek sağladığı görülmektedir.

Fâtih, İstanbul'un fethinden sonra Çanakkale Boğazı'nı tahkim ettirip, Ege'deki bazı stratejik adaları zabtederek sahilleri ve tersaneleri emniyet altına almış, bu sayede donanma da gelişme imkânı bulmuştur. Bu sebeple donanma Rodos muhasarasında daha faal rol oynamıştır. Özellikle II. Bâyezid devrinde Akdeniz'de korsanlık yapan Kemal Reis'in Osmanlı Devleti hizmetine girmesinden sonra donanmaya yeni bir canlılık gelmiş ve Türk gemileri İspanya sahillerinde görünmüştür. Hattâ II. Bâyezid döneminde donanma Memlük savaşlarında önemli hizmetler vermiştir. Bu devirde Kemal, Burak ve Kara Hasan Reisler gibi meşhur Türk denizcilerinin komutasındaki Osmanlı donanmasının, İnebahtı civarında Fransızların desteklediği Venedik donanmasıyla yaptığı deniz savaşında başa baş mücadele vermesi, artık Osmanlı donanmasının Akdeniz'de önemli bir güce eriştiğini göstermiştir.

Yavuz Sultan Selim ise özellikle Mısır seferi sırasında yakın desteğini gördüğü donanmanın önemini daha iyi anlayarak, daha İstanbul'a dönmeden donanmanın geliştirilmesi için yeni tersaneler kurulmasını emretmiştir. Nitekim onun zamanında Gemlik tersanesinden başka Haliç'te de bir tersane kurulmuş ve gemiler yapılmıştır. Ancak Yavuz'un ölümü, bu büyük Türk padişahının denizlerde Osmanlı Devleti'nin ulaşmasını istediği yere gelmesini önledi. Buna karşılık özellikle Barbaros'un Osmanlı hizmetine girmesiyle de Türk denizciliği en yüksek noktasına ulaştı. Barbaros tersaneleri ıslah edip genişlettiği gibi, korsanlıktan kazandığı tecrübelere de dayanarak, o sırada Avrupa'nın en büyük amirali Andrea Dorya'yı emrinde bulunan Haçlı donanmasına rağmen Preveze'de mağlup ederek (1538) Akdeniz'de kesin Türk üstünlüğünü sağladı. Bu sebepledir ki kendisine Tulon limanı üst olarak verilen Türk donanması, Şarlken'e karşı Fransa'yı destekleyerek karada olduğu gibi denizde de Avrupa devletleri üzerinde siyâsi bir üstünlük sağladı. Öte yandan Coğrafî Keşifler neticesinde Ümit Burnu'nu bularak Doğu ticâretine hakim olmaya çalışan Portekiz'e karşı da Hint denizlerinde mücadele verildi.236

Osmanlı donanması Gelibolu ve Haliç'ten başka Karadeniz, Marmara ve Akdeniz gemi tezgâhlarında da yapılmaktaydı. Karadeniz'de Sinop, Çayağzı, Kefken Adası, Varna, Burgaz, Ahyolu ve Ruscuk, Marmara'da İzmit, Gemlik, Edincik, Karabiga ve Akdeniz ile Ege denizi'nde Edremit, Ayasuluk (=Selçuk), Milâs, Bodrum, Antalya, Alâiye (=Alanya) ve Rodos adası en önemli tersanelerin bulunduğu yerlerdi. Gemi levâzımı olan halat, yelken, zift, kürek, tel ve gemi demiri gibi ihtiyaçlar da, ocaklık şeklinde kurulan teşkilâtlar vasıtasıyla temin edilmekteydi.237 Bu sebeple Kıbrıs'ın fethinden hemen sonra uğranılan İnebahtı felâketine (1571) rağmen, devlet altı ay gibi kısa bir süre içinde 250 parça donanmayı denize indirebilmişti. Bununla beraber donanmanın esasını teşkil eden leventlerin büyük zayiata uğraması ve tecrübeli denizcilerin ortadan kalkması, Osmanlı denizciliği için daha sonraki felâketlerin başlangıcı oldu. Nitekim donanma dünyadaki diğer hususlardaki gelişmelere de ayak uyduramıyarak gittikçe geriledi ve XVII. asrın başlarından itibaren eski ehemmiyet ve gücünü kaybetti. Bu bakımdan Venediklilerle yapılan Girit savaşları sırasında Çanakkale Boğazı dışına çıkamayacak dereceye düşerek, bundan sonraki dönemlerde ise sadece kıyıları müdafaa etme durumuna düştü.

Osmanlıların kuruluştan itibaren XVI. yüzyıl sonlarına kadar kullandıkları gemilerin esasını çekdiri sınıfından gemiler teşkil etmekteydi. Kürekle hareket eden gemiler umumiyetle çekdiri sınıfındandı. Bunlar içinde en önemlileri kadırga, fırkate, karamürsel, kütük, kalite, mavna ve baştarde idi. Bunlardan baştarde kaptanın bindiği otuz altı oturaklı (kürekli) en büyük savaş gemisiydi ki, her oturağında beş ilâ yedi kürekçi bulunurdu. Gemi mevcudu kürekçi, savaşçı, topçu v.s. ile birlikte sekiz yüz kadardı.238 Kadırgalar kırk iki metre boyunda yirmidört oturaklı idi. Her oturağında dört kürekçisi vardı. Yüz kadar savaşcısı ile birlikte gemide üç yüz otuz kişi yer alırdı. On üç ilâ on dört topa sahipti. Mavna türü gemiler ise kadırgadan büyük olup her küreğini yedişer kişi çekerdi. Yüzelli savaşçısı ile yirmi dört topu bulunurdu.

Beşinci Kısım

Osmanlı Hukuku

Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren bağlı bulunduğu dînin icaplarına göre bir hukuk sistemini kabul etmiştir. Buna bağlı olarak gerek cezaî, gerekse vergi konuları ile müslim ve gayrımüslimlerin tabi bulundukları esaslar ve bunların birbirleriyle olan münâsebetleri, bu hukuk çerçevesinde konulan hükümlere göre düzenlenmiştir.239 Şer'î hukuk (İslâm Hukuku) adını verdiğimiz bu sistemin, nazarî olarak her alanda tatbik edildiği göze çarpmaktadır.240 Ancak bunun yanı sıra, bilhassa idare ve teşkilât sahası ile âmme müesseseleri sahasında, eski Türk devletlerinden gelen bir idarecilik geleneği veya fethedilen memleketlerdeki bazı vergi teşkilât ve usullerinin, millî veya örfî denilebilecek bir hukuk sistemini de ortaya çıkardığı bilinen bir gerçektir. Nitekim bir konuda bir hukukçunun görüşüne uyulması yolunda padişahın emri çıkarsa bu emir, kadıları bağlayıcı bir kanun durumuna girer. Artık buna aykırı hüküm verilemez. Ancak böyle bir emrin bağlayıcı olması için iki şart vardır. Bunlardan birincisi, emrin konusunun suç teşkil etmemesi, ikincisi ise şeriata aykırılığının kesin olmamasıdır. Yetkililerin bu özellikleri taşıyan emirlerine uyulması dinen de vacip olur.241 Osmanlı kanunnâmelerinde şer'î hükümlerle birlikte örfî hükümlerin de kullanılması bunu teyid etmektedir. Meselâ Osmanlılarda ahkâm-ı şer'iyye ve kavânîn-i örfiyye tabirlerine birlikte rastlamaktayız.241 Nitekim Tursun Bey örfü, şeri'at yanında cemiyet düzenini korumak üzre ulûlemrin koyduğu kanun, örftür ve örf aklî esasa dayanır şeklinde tarif etmektedir.243

Bununla birlikte şurası da belirtilmelidir ki, hiçbir şekilde örfî hükümler şer'î hukuka aykırı düşmemiştir. Bu şekliyle örfî hukuk şer'î hukuk ile birleşmekte ve hattâ tek hukuk telâkkisi ortaya çıkmaktadır. Şer'î hükümler, Kur'an, hadis, icma' ve kıyas gibi İslâm ilke ve temellerine dayanırken, örf, hükümdarın irâdesine bağlı olarak koyduğu kurallar ve bunun için sâdır olan fermanlardır. Diğer bir deyimle örf, hükümdarın siyasî-idarî konularda bağımsız iradesidir. Bunun için hükümdar yargı yetkisini kullanırken, yeni birtakım kurallar koyabilirdi ve bu konuda yetkileri sınırsızdı. Öte yandan şer'î hukuk, ancak bunu bilen ve ulemâ denilen kimseler tarafından yorumlanıp, tatbik edilirdi.

Ceza hukuku, sipahi ve reâyâ münâsebetleri, toprak tasarrufu ve intikali, örfî vergiler, reâyâya yüklenen çeşitli hizmetler, gümrük ve baclar, velhasıl halkı doğrudan ilgilendiren hukukî konularda belli prensipleri ve maddeleriyle bir Kanûn-ı Osmanî ortaya çıkmıştır ve buna aykırı olan kaideler bid'at (şer'e, örfe ve kanûn-ı kadîme aykırı olan şeyler) sayılmıştır. Hükümdarlar yeni fethedilen bir toprak üzerinde câri olan bu tür bid'atleri "adaletnâmeler" yayınlamak suretiyle kaldırmışlardır.244

İlk devirlere ait elde mevcut Osmanlı kanunnâmeleri, devletin hukukî hüviyetini tam manâsıyla vermekten uzaktır. Ayrıca bunların devlet tarafından tasdik edilmiş kanunnâmeler olmayışı da onların gerçek kıymetinin ortaya konmasını engellemektedir. Elimizde ilk yazılı kanunnâmelerin Fâtih devrine ait olması ise, ilk devirlerin yeterince aydınlatılmasına mani olmaktadır.245 Buna karşılık ilk devirlere ait bazı mahkeme kayıtlarını ihtiva eden şer'iyye sicillerinin günümüze kadar gelenlerinden, Osmanlı Devleti'nin bu dönemine ait hukukî yapısı hakkında sıhhatli bilgiler elde etmek mümkündür.246 Öte yandan bu orijinal belgelere dayanılarak Osmanlı hukuk sistemi ve dolayısiyle Osmanlı muhakeme usulleriyle ilgili yapılan çalışmalar, bizi bu konuda aydınlatmaktadır.247

Aşıkpaşa-zâde'de kaydedildiğine göre ilk kanunnâme Osman Gazi tarafından tesis edilmiştir. Karaca Hisar'ın fethinden sonra buraya kadı, subaşı konulduğu gibi bir de pazar kurulmuştur. Pazarın kurulmasından sonra Germiyan'dan gelen bir kişinin pazarın bacının kendisine satılmasını istemesi üzerine ise, Osman Bey önce itiraz etmesine rağmen daha sonra bunu kabul ederek: "İmdi çünki siz eyle dersiz, her kişi kim, bir yük getire, sata, iki akça versün. Her kim ki satmasa hiç nesne vermesün. Ve dahi her kime kim bir tîmâr verem, anun elinden sebebsüz almayalar. Ve hem ol öldüğü vakit oğluna vereler. Ve ger küçücük dahi olsa vereler. Hizmetkârları sefer vakti olucak sefere varalar, ta ol sefere yarayınca"248 şeklinde ilk kanunu koymuştur. Ayrıca bu kanunun değiştirilmesi veya bozulması ihtimaline karşı da "Her kişi kim bu kanunumı boza, Allah anun dînin ve dünyasın bozsun" diye bedduada bulunmuştur. Bundan başka 1366'da I. Murad devrine ait bir vakfiyede: "bütün avarız-ı divâniyeden ve tekâlif-i örfiyeden, ulakdan, sekbandan, cerahordan ve salgundan muaf ve müsellem olma" şeklinde örfe ait bir kayıt bulunmaktadır. Yine Yıldırım Bâyezid devri, kanun koyma ve teşkilâtlandırma bakımından önemli bir devirdir. Merkezî ve askerî idare sistemini yerleştirme, toprak tasarruf hukuku ve tamamen örfî kanunlara dayanan idarede kul sisteminin geniş çapta uygulandığı devir de bu zamana rastlar.249 II. Murad devri ise örfî hukukun artık tamamiyle yerleştiği ve tatbik sahası bulduğu bir dönem olmuştur.

Fâtih döneminde ise, daha önce yerleşen sistem üzerinden ilk yazılı kanunnâmelere rastlanılmaktadır. Ö.L. Barkan'ın Kanunlar adlı kitabına koyduğu ve F. Kraelitz tarafından yayımlanmış olan ve zinâ, adam döğme, küfür, adam öldürme, içki içme, hırsızlık, yalan, iftira, müslim ve gayr-ı müslim reâyânın hâl ve hareketleriyle vergi meselelerine dair hükümleri ihtiva eden kanun genellikle İslâm hukukunun ukubat (ceza) düşüncesinden doğmuştur. Burada müslim ve gayrımüslim ceza yönünden aynı hükümlere tabidir. Öte yandan yine Fâtih'e ait olup Abdülkadir Özcan tarafından karşılaştırmalı bir yayın şeklinde olan kanunnâmede ise Osmanlı devlet adamları, saltanata ait meseleler, maliye, idare, cürüm ve devlet hizmetlileri ile ilgili hususlar yer almaktadır. Bu kanunnâmenin başında yer alan "Bu kanunnâme atam ve dedem kanunudur ve benim dahi kanunumdur. Evlâd-ı kirâmım neslen ba'de neslin bununla âmil olalar" ibaresinden, buradaki hükümlerin daha önce de var olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca R. Anhegger ve Halil İnalcık tarafından neşredilen ve tek nüshası Paris Bibliotheque Nationale'de bulunan kanunnâme ise şer'î hukuk dışında hükümdarın bizzat kendi otoritesine dayanarak çıkardığı yasaknâme'leri ihtiva etmektedir. Bu kanunnameler bazı değişikliklerle Kanuni Sultan Süleyman devrinde de geçerli olmuştur.

Askerî ve siyasî başarılarından dolayı Batı kaynaklarında "Muhteşem, Büyük Türk" lakablarıyla şöhret kazanan, Osmanlılar tarafından ise "Kanuni" sıfatına lâyık görülen Sultan Süleyman, bu sıfatına uygun icraatıyla hak ve adalet mefhumlarını yerleştirmiştir. Nitekim tahta geçer geçmez, babası tarafından Tebriz ve Kahire'den İstanbul'a getirilen 500 kadar sanatçı, devlet adamı ve âlime istedikleri yere gitme izni vermiş, İran ile yapılan ipek ticaretini serbest bırakmış, yasak sırasında malları müsadere olunan tüccarın zararlarını hazineden tazmin ettirmiştir. Ayrıca halka zulmeden devlet adamları ile askerî idarecileri cezalandırmıştır.

Kanuni dönemi hukukuna dayanak olan kanunnâmeler iki ana kategoride toplanmıştır.250 Bunlardan birincisi derleme şeklinde olan genel mahiyetteki kanunnâmelerdir. Eski ve yeni hükümleri ihtiva eden bu kanunnâmeleri derlemekten gaye, ötedenberi yerleşmiş olan kanunları tanıtmak, kanun yapanlara örnek vermek, uygulayacak olanlara emsal teşkil etmek için kolaylık sağlamaktı. Bu tür kanunnâmelere en iyi örnek Mehmed Arif tarafından neşredilen kanun mecmuasıdır.251

İkinci kategoriyi ise kanun hükmündeki fermanlar, beratlar ve sancak kanunnâmeleri oluşturmaktadır. Bunlardan fermanlar, bir işin yapılması veya yapılmamasını padişah adına emreden yazıdır ve başında padişahın tuğrası bulunur. Beratlar da padişah adına, bir yetki, bir imtiyaz, bir görev veya bir hak sağlayan yazıdır. Dolayısiyle kanunnâmelere kaynak teşkil eder.

Tahrir defterleri'nin başında yer alan ve her sancağın mahallî örfüne göre bazı değişik yanları bulunan sancak kanunları ise, Osmanlı Devleti'nde örfî hukukun yerleşmiş olduğunu göstermektedir. Meselâ Ömer L. Barkan'ın yayımladığı kanunlar içinde yer alan ve II. Bâyezid dönemine ait olduğu bilinen (tarihi 1487) Hüdâvendigâr Livâsı kanunnâmesi, bu türden kanunnâmelerin en eskilerindendir. Bu kanunnâmenin hemen başında bulunan "Beyân-ı tafsîl-i kavânîn-i şer'iyye-i müte'âmele ve kavâ'id-i rüsûm-ı örfiyye-i müte'ârefe ki, mebâni-i Osmaniye ve meâhiz-i ahkâm-ı Sultaniyedir" ibaresinden, kanunnâmede hem şer'î, hem de örfî hükümlerin yer aldığı anlaşılmaktadır.252 Nitekim burada şer'î ve örfî vergiler, sancağın idaresi ve reâyânın mükellefiyetlerini belirten hususlarlarla ilgili hükümler yer almaktadır. Sancak kanunnâmeleri XVII. asırda da geçerliliğini korumuştur. Ancak bu asır kanunnâmelerinde toprak ve toprak üzerinden alınan vergilerle ilgili hükümlerde değişiklikler görülmektedir.253

Osmanlı hukuk sistemi, kadıların özgür iradelerinde kendini bulmuştur. Padişah dahil hiçbir kişi ve kurumun tesirinde kalmadan tamamen bağımsız çalışan Osmanlı mahkemeleri, aldıkları karar itibariyle Divân-ı hümâyun tarafından denetlenmiştir. Osmanlı mahkemelerinde kadı'nın yanısıra bir bilirkişilik (Avrupa'daki jüri) kurumu meydana getirilmiş, davaların görüldüğü oturumlarda "şuhûdü'l-hal" veya "udûlü'l-müslimîn" gibi adlar altında yer alan bir şahitler heyeti nezaretinde dava alenî olarak görülmüştür. Davalarda alınan her türlü karar ise bugünkü mahkeme ilâmlarında olduğu gibi "sicil defterleri"ne kaydedilmiştir. Her oturum sonucu alınan kararın altına, yukarıda zikredilen "şuhûdü'l-hâl" yazılmıştır. Davaların her birinde bölgenin tanınmış ve hatırı sayılır isimlerinin yer aldığı şahidler heyeti vasıtasıyla kadı, şer'î hukukun yanısıra örf ve âdeti de gözetme imkânı bulmuş, öte yandan meydana gelebilecek dedikoduların da önüne geçmiştir.

A. Kadılık

Kadı, kelime olarak "hükmeden", "yerine getiren" manâlarına gelmekte olup, Osmanlılarda şer'î ve hukukî hükümleri tatbik eden, ayrıca devlet emirlerini yerine getiren bir fonksiyona sahipti.254

Dolayısiyle hukukî olduğu kadar idarî bir memuriyet olarak da görülmektedir. Böylece kadıların görevlerini hukukî, idarî ve beledî olmak üzere başlıca üç noktada toplamak mümkündür.

Osmanlı devleti'nde şer'î ve hukukî bütün meseleler şer'î mahkemelerde Hanefî fıkhı üzre çözüme bağlanırdı. Bu vazifeyi yerine getiren kadılar, aynı zamanda, bulundukları idarî bölgede şehir ve kasabaların beledî hizmetlerini, bugünkü mânâda bir noter gibi vekâletnâme ve alım-satım işlerini de yürütürlerdi.

Osmanlı kaynaklarında kadı kelimesine ilk defa Osman Gazi devrinde rastlanmaktadır. Bilecik'in fethinden sonra Selçuklu sultanından istiklâl alâmetleri olarak tabl, alem ve kılıç gelmiş, bunun üzerine Tursun Fakih, Karaca Hisar'a kadı ve hatib tayin edilerek hutbe Osman Gazi adına okunmuştur. Dolayısiyle ilk kadı Tursun Fakih olarak görülmektedir.255 Ancak daha sonra Çandarlı Kara Halil'in Bilecik kadılığına getirildiği anlaşılmaktadır. Çandarlı, Orhan Gazi'nin Osmanlı Beyliği'nin başına geçmesinden sonra İznik, Bursa'nın fethini müteakip de Bursa kadısı olmuştur.256 I. Murad zamanında ise Bursa kadılığından Kadıaskerliğe getirilmiştir.257

Kadılık XV. yüzyıla gelinceye kadar aldıkları ücretin düşük olması yüzünden fazla rağbet görmemiştir. Neşrî, Osman ve Orhan Gazi dönemlerinde gayet dürüst hareket eden kadıların, Osmanlı ülkesinde hîle ve bid'atı başlattığını söylediği Karamanlı Kara Rüstem'in de tesiriyle rüşvet ve yolsuzluk yaptıklarını, bunda da gelirlerinin az olmasının rol oynadığını belirtmektedir.258 Hattâ Yıldırım Bâyezid'in, kadıların ilimleriyle amel etmeyip fesada başvurduklarını öğrenmesi üzerine onları Yenişehir'de bir eve doldurarak yakılmalarını emrettiğini, ancak bunun Çandarlı Ali Paşa'nın bir tertibiyle önlenebildiğini kaydetmektedir.259 Nitekim Ali Paşa hükümdarın maskarasını padişaha yollamış, o da padişahtan kendisini Bizans'a elçilikle göndermesini istemişti. Padişah'ın orada ne yapacağını sorması üzerine de maskara, oradan keşişler getireceğini, zira kendisinin kadıları yakmakla Kur'an-ı kerîm ahkâmını kaldıracağını, bu sebeple kadıların yerine hiç olmazsa İncil'e uygun ilim tahsil etmiş bu keşişlerin kadı olmalarının daha doğru olacağını bildirmişti. Bunun üzerine Ali Paşa'yı çağırtarak kadıların neden hakkaniyetle işlerini görmeyip rüşvet aldıklarını soran Yıldırım, gelirlerinin az olduğunu öğrendiği kadılara, resm-i kısmet'in, yani miras taksiminde alınan verginin binde yirmisinin de verilmesini emretmiştir.260 Öte yandan ulemâdan kadıasker tayin ettiği Şeyh Ramazan'dan kadılardan zalim ve cahil olanlarını bu vazifeden almasını istemiştir.261

Fâtih Sultan Mehmed zamanında kadılara tahsis edilen ücret arttırılmıştır. Nitekim kanunnâme'de: "Ve kuzât bir sicilde yedi akça ve hüccetden otuziki akça ve sûret-i sicilden oniki akça ve imzadan oniki akça alalar. Ve kısmet-i emvâlden binde yirmi akça ve nikâhdan bikr ise otuz iki, seyyib ise onbeş akça alalar" şeklinde kaydedilerek,262 eskiden konmuş olan kısmet-i sicilden hariç sicil, sûret-i sicil, hüccet, imza ve nikâhdan da belirli bir ücret almaktaydılar. Ayrıca, büyük bir ihtimalle kadılığın daha cazip hale getirilmesi düşüncesiyle, yirmi akçalık müderrisin kadı olması halinde kırk beş akçalık kadılığa tayin edilmesi hususu yer almaktadır.263

Bir kimse, medreseden mezun olup, kadıasker divanında bir nevi staj gördükten sonra kadılığa tayin edilirdi. İsteyenler ise bir müddet müderrislik yaptıktan sonra doğrudan doğruya bir kazaya kadı tayin olunurdu. Bu gibiler müderrislikleri sırasındaki derecelerine göre kadılığa getirilirlerdi. Bu durum kanunnâmelerde tesbit edilmiştir. Meselâ yirmili bir medrese müderrisi kırkbeş akçalık kadılığa, Sahn ve Ayasofya müderrisleri ise kadılığın en yüksek mertebesi olan "Taht kadılığı"264 veya "Mevleviyet" adı verilen beş yüz akçalık eyalet kadılıklarına tayin edilirlerdi.265 Buna mukabil üçyüz akçalık kadıların defterdar olmaları, beşyüz akçalık kadıların ise beylerbeyi olmaları hükmü yer almakta idi.266 Bu bakımdan askerî hizmete geçen kadılar beylerbeyi rütbesiyle vazifelendirilirdi.267 XVI. yüzyılın ikinci yarısına kadar aynı dereceye sahip olan mevleviyetler, bu tarihten sonra üçyüz ve beşyüz akçalı mevleviyetler şeklinde birbirinden ayrılmış, bu ayırım yevmiyeleri açısından yapılmıştır.

Kadı tayini, XIV ve XV. yüzyıllarda Divan-ı hümâyun toplantılarında Rumeli ve Anadolu kadıaskerinin arzı ve padişahın onayıyla olurdu. Bu şekil Fâtih devrinden itibaren, özellikle divan toplantılarının veziriazamın başkanlığında toplanmaya başlamasından sonra değişmiş ve kadı, kadıaskerlerin teklifiyle veziriazam tarafından tayin edilmeye başlanmıştır. XVI. yüzyıldan itibaren ise, mevleviyet denilen kadılıklar, şeyhülislâmlığın önem kazanmasından sonra, onların teklifi üzerine veziriazam tarafından yapılmıştır.

Kadılık müddeti devirlere göre onsekiz aydan üç seneye kadar değişmiştir. Sürelerini dolduran kadılar ma'zûl olarak bir üst dereceye yükselmek için sıra beklerlerdi. Bu müddet zarfında İstanbul'a gelir ve kadıasker dâiresine devam edip tecrübe kazanır ve sırası gelince derecesine uygun kadılığa tayin olunurlardı. Şayet bir kadılığa birden fazla aday çıkarsa imtihan yapılır ve en ehil olanı tercih edilirdi.

Bununla beraber zaman zaman kadılık tayininde usulsüzlükler çıkmış, kadılıkların parayla satıldığı iddiaları yayılmıştır. Ayrıca kadıların, devletin uzun savaşlar dolayısiyle eyâletlerle fazla ilgilenememesi yüzünden halka zulmettikleri ve usulsüz para talep ettikleri görülmüş, bu tür hadiseler sebebiyle tahkikatler yapılmıştır.268 III. Mehmed, Anadolu kadıaskeri Damat Muhyiddin Efendi hakkında kendisine yapılan bu tür şikâyetler üzerine onu görevden almıştır. Bu sebeple de kadılık tayinlerinde kanun ve nizamlar çıkarılmıştır.269 Kendilerinden şikâyet edilen kadılar takibata uğrar, suistimalleri görülenler cezalandırılır, hattâ idam edilirlerdi.

Kadıların mahkemelerde kendi adlarına vazife gören nâibleri vardı. Kazanın büyüklüğüne göre kadının birden fazla nâibi bulunabilirdi. Bu sebeple nâibler vazifelerinin önemine göre kaza nâibleri, kadı nâibleri, mevâli nâibleri, bâb nâibleri, ayak nâibleri ve arpalık nâibleri olmak üzere altı kısma ayrılmaktaydı. Kadılarda olduğu gibi nâib tayininde de son derece dikkatli davranılır, bir kadıda bulunması gereken dürüstlük, ahlâk, bilgi ve fazilet gibi özellikler nâibde de aranırdı. Kadıların yardımcısı olarak kazalarda bir de, vefat etmiş kimselerin mallarını varisleri arasında pay eden "kassam" adı verilen bir memur bulunmaktaydı.270 Kassamlar mirasla ilgili çıkan anlaşmazlıkları da çözer ve bütün bu gibi miras meselelerini bir deftere kaydederdi. Bu defterlere "Kassam defteri"

denirdi. Mirasla ilgili davalar ise "Kassam mahkemeleri"nde görülürdü. Askerlerin mirasları da "Askerî kassamlar" tarafından paylaştırılırdı. İstanbul hariç taşra kassamlıkları Tanzimatla birlikte kaldırılmıştır. Bunların görevleri normal kadılıklara devredilmiştir.

Her eyalet ve sancakta XVI. asır sonlarına kadar toprak kadıları ismiyle seyyar kadılıklar bulunmakta idi. Gerek devlet merkezinde, gerekse eyaletlerde tahkiki icap eden bir mesele, toprak kadıları vasıtasiyle teftiş olunurdu. Ayrıca köylülerin, sancakbeyi, alaybeyi, subaşı, zeâmet ve tîmar sahipleri ile ilgili şikâyetleri, yine bunlar tarafından değerlendirilir ve mahkemesi yapılırdı.271 Toprak kadılarından başka bir de özel ve olağanüstü yetkilere sahip Mehayif müfettişleri vardı ki, bunlar mahallî kadı ve naiblerden (vekiller) ayrı olarak köylere kadar halkın derdini dinlemek ve şikâyetlerini değerlendirmek için devletin tayin ettiği kadılardı. Mehayif müfettişleri gördükleri davaları ve yapılan şikâyetleri doğrudan doğruya Divân-ı Hümâyûn'a arz etme yetkisine de sahiptiler.272

Sefer esnasında Padişahla birlikte giden kadıaskerler, orduya ait işleri görürlerdi. Ancak Padişahların sefere gitmeyi terketmelerinden sonra kadıaskerler de seferi terketmişler ve serdâr-ı ekrem olarak sefere giden veziriazamların yanlarına vekâleten "Ordu kadısı" ismiyle emekli olmuş mevâli denen büyük kadılardan biri kendisine bir tayin beratı verilerek tayin olunmuştur. Ordu kadılığının meşakkatli bir iş olması dolayısiyle, bunlar gerektiğinde yüksek bir mevleviyete tayin edilir ve Haremeyn mevleviyetinden Mekke kadısı olurlardı. Buna benzer olarak donanmaya tayin edilen kadıya da Ordu kadısı denirdi. Ordu kadısı Rumeli kadıaskerince tayin edilirdi.

B. Şeyhülislâmlık (Müftülük)

Osmanlılarda, kendisine sorulan genel ve özel mahiyetteki şer'î ve hukukî meselelere dört ehl-i sünnet mezhebinden " hanefî fıkhı " üzerine cevap veren zâta "müftü" ve verilen karara da "Fetvâ" adı verilmiştir. İlmiye sınıfının en yüksek mevkii olan ve "Meşihât-ı islâmiyye" denilen bu büyük makamın teşekkülü kesin olarak tarihlendirilememektedir. Bununla beraber başlangıçtan itibaren var olduğu kuvvetle muhtemel olan bu makam, ilk önce Veziriazamlıktan sonra devletin en mühim mevkii halindeydi. "Mesned-i fetvâ" veya "Mansıb-ı İftâ" gibi isimler altında teşekkül etmiş ve Kadıaskerlik vazifesine göre ikinci derecede kalmış olan Şeyhülislâmlık "Müftiyü'l-enam" sıfatıyla anılmıştır.273

Şeyhülislâm veya müftü tabirleri kaynaklara ve araştırmalara göre II. Murad döneminden itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Nitekim Fâtih Kanunnâmesi'nde her iki tabir de kullanılmaktadır.274 XVII. yüzyılda da her iki tabirin kaynaklarda birlikte kullanıldığı görülmektedir. Fâtih Kanunnâmesi'inde, şeyhülislâm ile kadıaskerlerin elkablarının aynı olduğu belirtilmektedir.275

Osmanlılarda ilk şeyhülislâm olarak II. Murad devrinde Molla Şemseddin Fenarî gösterilmektedir. Bu zat müderris ve Bursa kadısı iken 1424'de "Müftiyü'l-enâm" olmuş ve üç vazifeyi birlikte yürütmüştür.276 Bundan başlayarak Osmanlılarda son olarak 1920'de şeyhülislâm tayin edilen Medenî Mehmed Nuri Efendi'ye kadar 129 kişi bu makama tayin edilmiştir. Bunlar içerisinde iki, üç ve hattâ dört defa bu makama gelen birçok âlim bulunmaktadır.

Şeyhülislâmlar devletin kuruluş dönemlerinde "kayd-ı hayat" ile, yani ömürleri süresince bu makama tayin edilir, ancak istifa etmeleri halinde mevkilerinden ayrılırlardı. İlmî eserleri ve şahsiyetleriyle kendilerini kabul ettirirler, bu suretle icabında en sert padişahları bile tesirlerine alarak, onlara doğru yolu göstermek için de en sert sözleri söylemekten çekinmezlerdi. Meselâ Bursa kadısı ve Manastır medresesi müderrisi Molla Fenarî Yıldırım Bâyezid'e karşı koymuş, bu yüzden Karaman'a gitmiş, fakat Yıldırım bu kıymetli ilim adamının gönlünü alarak Bursa'ya geri getirtmiştir.277 Buna benzer olmak üzere Molla Güranî Fâtih'i acı sözlerle yüzüne karşı tenkit etmekten çekinmemiş, Zenbilli Ali Efendi II. Bâyezid'in görüşme talebini reddetmiş, Yavuz'un idam hükmü verdiği pekçok kimseyi pervasız müdahaleleriyle kurtarmış ve hattâ çoğuna vazifelerini geri verdirmiş ve bunun gibi daha birçokları hak ve adaletin yerine getirilmesinde önemli roller oynamıştır.278 Keza I. Ahmed zamanında İran seferine gitmek üzere Üsküdar'a geçirilen Kapıkulu ocaklarının sefere hareketlerinin zahire yokluğu dolayısiyle ertesi yıla bırakılıp bırakılmaması konusunda huzurda yapılan görüşmelerde, Padişahın ordunun gönderilmesinin ertelenmesi görüşüne karşılık Şeyhülislâm Sunullah Efendi gönderilmesini ısrarla istemiş ve hükümdarla münakaşa etmiştir.279 Bunlar dışında XVII. yüzyıldan itibaren önemli devlet işlerinde şeyhülislâmların görüşlerine başvurulmaya, XVIII. yüzyıldan itibaren ise savaş ilânı ve sulh yapılması, bir hükmün hukukî olup olmadığı gibi konularda onlardan fetva alınmaya başlanmıştır.280 Hattâ XVII. yüzyılda şeyhülislâmların padişahla sefere gittikleri görülmektedir.281 Ayrıca donanmanın Haliç'ten denize çıktığı sırada Yalı Köşkü'nde Padişahla birlikte merasime katılırdı.

Şeyhülislâm, bir din adamından daha çok bir hukuk adamı olarak görülmektedir. Nitekim kadıasker veya kadıasker mazulleri arasından seçilirdi. Bu durum XVII. yüzyıldan itibaren Rumeli kadıaskerleri veya mazullerinden tayin etme şekline dönüşmüştür. Ayrıca bazan Anadolu veya Rumeli kadıaskerliği pâyesini almış kişilerden de tayin olunurdu.282 Şeyhülislâm tayininde birinci derecede veziriazam söz sahibi idi ve buna bağlı olarak veziriazam anlaşabileceği birini bu makama getirmeğe gayret ederdi. Bununla beraber Padişah veziriazama hiç sormadan şeyhülislâm da tayin edebilirdi. Şeyhülislam tayin edilecek kişi veziriazamla birlikte hükümdarın huzuruna çıkar, Padişah namzede kendisini şeyhülislâmlığa getirmek istediğini söyler, eğer kabul edecek olursa el öper, Padişah da ona şeyhülislâmlara mahsus beyaz çuha kaplı samur bir kürk giydirirdi. Bundan sonra şeyhülislâm sadrıazamla birlikte alayla çıkarak Paşakapısı'na gelir, buradan çıkışında da sadrıazam tarafından kendisine hediye edilen ata binerek uğurlanırdı.

Şeyhülislâmlar genellikle veziriazamla aralarının bozuk olması, onlar hakkında padişaha şikâyette bulunmaları veya ihtiyarlıkları sebebiyle görevden alınırlardı. Bunlarla ilgili olarak kaynaklarda pekçok örnek bulunmaktadır.283 Bunlardan ayrı olarak padişahın tahttan indirilmesi ile ilgili komplolara karışan şeyhülislâmlar azledilip sürgüne gönderildikleri gibi, bu şekilde iftiraya uğrayan Şeyhülislâm Ahî-zâde Hüseyin Efendi IV. Murad tarafından önce Kıbrıs'a sürgüne yollanıp, daha sonra yolda boğulmak suretiyle idam edilmiştir.284 Bu ilk öldürülen şeyhülislâmdan başka ikinci olarak da Hoca-zâde Mes'ud Efendi, IV. Mehmed devrinde şehzâde Süleyman'ı tahta geçirmek istemesi sebebiyle idam edilmiştir.285 Son olarak ise Feyzullah Efendi, Edirne Vak'ası (1703) sonucu öldürülmüştür. Azledilen şeyhülislâmlar ise XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar genellikle başka bir vazifeye tayin edilmemişler, ancak bazıları yeniden şeyhülislâmlığa getirilmişlerdir.286 Mazul şeyhülislâmlara Bostan-zâde Mehmed Efendi'den itibaren arpalık tahsis edilmiştir.

Şeyhülislâmlar XVI. yüzyıl başlarından itibaren daha da önem kazanmaya başlamıştır. Zira II. Bâyezid, bugün İstanbul'da Bayezid Hat Müzesinin bulunduğu yerdeki medresesini inşa ettirdiği zaman, müftü olanların bu medresede ders okutmaları şartını da koşmuş ve bu işe tayin edilen Zenbilli Ali Efendi'ye medresedeki hizmeti karşılığı 50 akça tahsis etmiştir. Böylece müftülük maaşıyla beraber 150 akçaya yükselen yevmiyesi, Kanuni tarafından da 50 akça zamla 200 akçaya yükseltilmiştir.287 Ebussuûd Efendi'nin Padişah'a sunduğu İrşâdu akli's-selim isimli tefsirinden sonra ise önemleri daha da artarak yevmiye olarak maaşları önce 300, beşyüz ve nihayet 600 akçaya çıkmıştır.288 Ayrıca şeyhülislâmlara kışlık ve yazlık hil'at verilmeye başlanmıştır. Bu şekliyle Şeyhülislâmlık mânen ve madden Kadıaskerliğin üzerine yükselmiştir.289 Buna bağlı olarak başlangıçta mevleviyet denilen büyük kadılık ve müderrislik yapmış olanlardan şeyhülislâm tayin olunurken, Ebussuûd Efendi'den sonra umûmiyetle Rumeli kadıaskeri bu makama getirilmiştir.

Şeyhülislâmların XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu derece ehemmiyet kazanması, onlarla veziriazamlar arasındaki münâsebetlerin yeniden düzenlenmesi gereğini ortaya çıkarmıştır. Devletin önemli işlerine dair olağan görüşmeler dışında veziriazam şeyhülislâmı ziyaret etmezdi. Ancak 1584 yılında veziriazam Özdemir-oğlu Osman Paşa III. Murad'ın emriyle şeyhülislâm Çivi-zâde Mehmed Efendi'yi ziyaret etmiş ve bundan sonra veziriazamların şeyhülislâmları ziyaret etmesi âdet halini almıştır.290 Bu ziyaret Ramazan ayının yirmi altıncı günü akşamı, yani Kadir gecesi veziriazamın şeyhülislâmın konağına iftar yemeği için gitmesi şeklinde gerçekleştirilirdi. Buna mukabil şeyhülislâmlar da XVII. yüzyıldan itibaren sadece veziriazam değiştiği zaman Paşakapısı'na giderek onları tebrik maksadıyla ziyaret ederlerdi.291

XVI. asır sonlarından itibaren yüksek rütbeli müderris ve kadıların (mevâli) tayinleri de şeyhülislâmlara bırakılmıştır.292 Bu tarihten itibaren kırk akçadan yukarı Hâriç ve Dâhil müderrislikleriyle ordu kadıları, vilâyet, sancak ve kaza müftüleri, imam, hatib, müezzin ve mevâlî denilen büyük kadıların ve kadıaskerlerin tayinleri onlar tarafından yapılmıştır. Kadıaskerlere ise yirmi akçadan kırk akçaya kadar olan müderrisliklerle kaza kadılarının tayini bırakılmıştır.293

Şeyhülislâmların çuhadar, telhisçi, mektupcu, kethüdâ gibi maiyyetleri ile kendilerine bağlı "Fetva Kalemi" adı verilen bir dâireleri vardı. Dâirenin başında Fetva Emîni adı verilen, İslâm hukukunda ihtisas sahibi tecrübeli bir kişi bulunurdu. Bu dâirede ayrıca müsevvid, mübeyyiz, mukabeleci, kâtip, mühürdar ve müvezzî gibi memurlar yer almakta idi.

Halk tarafından ibâdet, dinî müesseseler, ticaret, ilim, kıyafet, yiyecek, aile hayatı, arazi meseleleri, suçlar, şehid, cenaze, gayr-ı müslimler v.s. gibi dinî ve özel meseleler hakkında sorulan suallere, şeyhülislâmın verdiği cevaplara "Fetvâ" adı verilmektedir.294 Fetvalar çeşitli fetva kitaplarından çıkarılarak müsevvidlerce kaleme alınır, sonra bu fetva eminince görülüp mübeyyiz tarafından beyaza çekilir ve şeyhülislâma takdim olunurdu. Şeyhülislâm bunun uygun olup olmadığını araştırıp, uygun bulursa talik kırması denilen kendi el yazısıyla cevap kısmını imzalardı. İmza yerine 1714'de mühür kullanılmaya başlanmıştır. Şeyhülislâm Mirza Mustafa Efendi bu usulü ilk defa ortaya çıkarmış, ondan sonra Damat-zâde Ebu'l-Hayr Ahmed Efendi, Mirza-zâde Şeyh Mehmed Efendi, Dürrî Mehmed Efendi, İvaz-zâde İbrahim Efendi v.s.leri de fetvalarına mühür basmıştır.295 Ancak fetvaların taklit edilmesi veya çalınarak basılmasına karşı bu usulden vazgeçilmiş, fetvada cevap kısmının bizzat şeyhülislâmın yazısı olması kaidesine dikkat edilmiştir.

İlk zamanlardan XVI. asra kadar fetva verme işi ve bütün mesuliyeti şeyhülislâma aitti ve müracaat edilen kitaplar şeyhülislâmın dâiresinde bulunurdu. Ancak bu yüzyıldan sonra şeyhülislâmlar fetva verme işini tamamen fetva eminlerine bırakmışlar ve bu yüzden de fetva eminlerinin önemleri artmıştır. Ayrıca 1826'da Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra Ağa Kapısı Meşihat Dâiresi haline getirildi; Kadıaskerler ile İstanbul kadısı buraya yerleşti. Tanzimat'tan sonra ise "Fetvahâne" tesis olundu.
Fetvanın şeyhülislâmdan çıkışını müteakip müvezzi, fetvayı mahalline verirdi. Fetva isteyen kimseden bu hizmet karşılığı yedi akça resim alınır, bunun iki akçası fetva eminine, kalan beş akçası da diğer memurlara pay edilirdi. Şeyhülislâmlar verdikleri fetvalarla ilgili "Fetva Mecmuaları" kaleme almışlardır.296

Altıncı Kısım

Eğitim-Öğretim Kurumları ve Sosyal Yapı 

1. Eğitim-Öğretim Kurumu Olarak Medreseler

Osmanlılar zamanında ilk medrese İznik'in fethini müteakip (1330) Orhan Gazi tarafından bir kilisenin câmiye, bir manastırın da medreseye çevrilmesiyle vücuda getirilmiştir.297 Bu ilk medresenin müderrisliğine ise zamanın büyük Türk âlim ve mütefekkirlerinden Şerefüddin Dâvud-ı Kayserî ile Konya'da Sirâceddin Urûmî'nin şakirdi olan Tâceddin Kürdî tayin edilmiştir. Hitâbeti de Kara Hoca adında birine verilmiştir.298 Bununla beraber bazı kaynaklarda ilk Osmanlı medresesinin İznik'den önce İzmit'te, fethi müteakip Süleyman Paşa tarafından kurulduğu hakkında bilgiler bulunmaktadır.299 Bundan ayrı olarak ise yine Süleyman Paşa'nın İznik'te bir medresesi bulunmakta idi.300

İznik medreselerinden başka Osmanlılar diğer şehirlerde de medreseler vücuda getirmişlerdir. Nitekim Orhan Gazi Bursa'nın fethini müteakip burada bulunan şehrin en büyük manastırını medreseye tahvil ettiği gibi (Manastır medresesi), ayrıca 1335'de şimdiki Orhan camiinin yanına ikinci bir medrese daha yaptırmış ve her iki medreseye de vakıflar bağlanmıştır.301 Öte yandan yine
hükümdarlar ve devlet ileri gelenleri tarafından Bursa'da daha birçok medrese inşâ edildiğini görmekteyiz. Ayrıca Osmanlı Sultanları ve devlet adamları Edirne'nin fethini müteakip burada da medreseler inşâ ettirmişlerdir. Bunlardan Çelebi Mehmed Medresesi (Eski Câmi medresesi) adından da anlaşılacağı üzere Çelebi Mehmed tarafından Eski Câmiin arkasında 1413 yılında inşâ ettirilmiştir.

İznik, Bursa ve Edirne haricinde diğer Osmanlı şehirlerine de medreseler inşâ edilmişti. İstanbul'un fethini müteakip ise Fâtih Sultan Mehmed, ismini onun tarafından inşâ ettirilmiş külliyeden alan bugünkü Fatih semtinde bir medrese yaptırmıştır. Külliyenin yapımına 1463 yılında başlanmış ve sekiz sene sonunda tamamlanmıştır. Külliyenin müştemilâtında iki minareli ve bir şerefeli cami ile iki tarafında sekiz medrese yaptırılmış (Sahn-ı seman veya Semâniye medreseleri), ayrıca bunlara talebe yetiştirmek için de bu medreselerin arkasında "Tetimme" ismi verilen sekiz medrese daha inşâ edilmiştir. Külliye'de bunlardan başka misafirlerin hayvanları için ahırlar, bir imaret, aşhane, Dârüşşifa denilen bir hastahane, bir muallimhane, bir kütüphane, ders okutmaya mahsus dârütta'lim ve iki hamam bulunmaktaydı.302 Bu külliye içinde kayıtlardan anlaşıldığına göre vakıf suretiyle bir sıbyan mektebi de tesis edilmiştir.303 Fâtih ayrıca İstanbul'un fethini müteakip Ayasofya'yı câmiye tahvil ettikten sonra, buradaki papaz odalarını da medrese haline getirmişti. 1466 yılında ise arka kısma tek katlı bir medrese yaptırmıştı. Bu medrese daha sonraki sultanlar zamanında yeni ilâveler yapılmak suretiyle genişletilmiştir.304

Fâtih'ten sonraki hükümdarlar da medrese yaptırmışlardır. Bunlardan II. Bâyezid, 1501-1506 yıllarında cami, imaret, tabhane, sıbyan mektebi,305 türbe, hamam, ve sebilden müteşekkil yaptırdığı külliyede bir de medrese inşa ettirmiştir.306 Aynı şekilde Kanuni Sultan Süleyman tarafından da Süleymaniye Camii ile birlikte bir külliye vücuda getirilmiş ve bu külliye içinde 7 medrese yaptırılmıştı. Bunlardan üçü camiin Marmara tarafında olup evvel, sâni ve dârü't-tıb, diğer üçü ise Haliç tarafında bulunan sâlis, râbî ve dârü'l-hadîs medereseleridir; sonuncusu ise "mülâzımlar" adını taşımaktadır.307 Süleymaniye medreselerinde tıp, hadîs, tabiiyye, matematik (riyaziye) gibi dinî, hukuki ve edebî dersler okutulmakta ve külliyede ayrıca hastahane, imaret, tabhane, hamam v.s. ile ilgili sosyal tesisler yer almaktaydı.

Osmanlı hükümdarlarından ayrı olarak diğer devlet adamları ve saray mensuplarının da İstanbul'da medreseler yaptırdıkları görülmektedir.308

Osmanlılarda medreseler yaptıkları ilmî faaliyetlerine göre derece ve sınıflara ayrılmıştır. Fâtih İstanbul'u fethedip Sahn-ı seman'ı kurduktan sonra, Veziriazam Mahmud Paşa, Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu'yu ilmiye teşkilâtını tanzimle vazifelendirmiş, öte yandan Karamanî Mehmed Paşa'ya da bir kanunnâme hazırlatarak, ilmiye mensuplarıyla devlet memurları arasındaki mertebeleri tesbit ettirmiştir. Nitekim Fâtih Kanunnâmesi'nde "Ve Sahn mollaları makâm-ı mevleviyetdedir. Anlar cümle sancak beğlerine tasaddur ederler. Ve Dâhil müderrisi ve Hâric müderrisi dahi makâm-ı mevleviyetdedir" ve "Elli akça müderris cümle ağaların üstüne oturur. Sahna vardıkdan sonra beşyüz akça kadı olup, andan kadıasker olurlar" şeklindeki kayıtla ilmiye sınıfının statüsü ortaya konmuştur.309 Medreselerin dereceleri ise, Haşiye-i Tecrîd (Yirmili), Miftah (Otuzlu), Kırklı, Hâric, Dâhil, Sahn-ı seman şeklinde ayrılmıştır.310

II. Bâyezid devrinden itibaren ise Altmışlı medreseler de yapılmıştır. Bu ayırım medreselerde vazife yapan müderrislerin aldıkları ücrete bağlanmış, yeni mülâzım olan kişi, önce yirmi akçalık medreseye, ondan sonra yirmi beş, otuz, otuz beş, kırk, kırk beş, elli ve nihayet altmış akçalık medreselere tayin edilmiştir.311

Osmanlı medreselerinde ilk devirlerde müderrislerin vakfiye şartlarına göre düzenli olarak ders vermeleri gerekiyordu. Meselâ Yıldırım Bâyezid devri müderrislerinden Molla Fenarî'nin haftada Salı ve Cuma, II. Murad devri müderrislerinden Mehmed b. Beşir'in ise sadece cuma günü tatil yaptığı görülmektedir.312 Medreselerde tahsil müddetleri de devirlere göre değişmiştir. Nitekim yirmili medreselerde XVI. yüzyılın başında iki yıl olan tahsil, yüzyılın ortalarında bir, yüzyılın sonlarında ise üç ay olarak tesbit edilmiştir. Otuzlu medreselerde tahsil iki yıl ilâ üç ay, Kırklı medreselerde üç yıl ilâ üç ay, Ellili medreselerde bir yıl ilâ beş ay, Sahn-ı seman ve Altmışlı medreselerde bir yıl olarak tesbit edilmiştir. XV. yüzyıl ortalarından itibaren ise Sahn Medreselerinin tahsil müddetinin en az altı ay olacağı karara bağlanmıştı.313

Osmanlılarda ilk devirlerde medreselerde derecelerine göre, çeşitli zamanlarda değişik dersler okutulmuştur. Ancak bu derslerin hangileri olduğu hakkında kesin bir bilgi elde edilememektedir. Buna mukabil diğer İslâm ve Türk devletlerinde okutulmakta veya okutulmuş olan Fıkıh,314 Kelâm, Hadîs,315 Tefsîr,316 Usûl-i Fıkıh türünden dersler (Naklî ilimler) ile mantık, belâgat, lügat, nahiv, hendese, hesap, heyet (Astronomi) ve felsefe gibi dersler (Aklî ilimler) okutulduğu tahmin edilmektedir.

Zirâ Osmanlı medreseleri bu devirde Selçuklu medreselerinin bir devamı şeklinde idi. Nitekim Orhan Gazi'nin İznik'te tesis ettiği medreseye ilk müderris olarak aklî ilimlerde ihtisas sahibi olan Şeyh Dâvud-ı Kayserî'yi tayin etmesi, en azından naklî ilimler yanında aklî ilimlerin de okutulduğunu göstermektedir. Ancak şurası da belirtilmelidir ki, ilk zamanlarda felsefî ilimler cami dışında, naklî ilimlerden tefsir, hadîs ve fıkıh medrese ve camilerde okutulurdu.317

Müderrisler medreselerin derecelerine göre terfi ederlerdi. Bir Kırklı medrese müderrisi terfi ederse Hariç elli medresesine, buradan terfi eden de Dahil elli medresesi müderrisliğine yükselirdi. Fâtih Kanunnâmesi'ne göre Tecrid, Miftah ve Kırklı medrese müderrislerini kadıaskerler tevcih ederlerdi. Sahn müderrisi olan bir kimse ise isterse beşyüz akça yevmiyeli İstanbul, Edirne, Bursa, Filibe, Sofya, Selânik, Şam, Halep, Mısır gibi taht kadılıklarından birine (=mevleviyet) tayin olunurdu. Bundan sonra ise kadıasker olurlardı.318 Bir medresede boş olan müderrisliğe aynı derecede birden fazla aday çıkarsa imtihan yapılır, en başarılı olan bu vazifeye getirilirdi.

Tahsilin tamamen parasız olduğu ve ayrıca talebenin yiyecek ve giyeceğinin temin edildiği Osmanlı medreseleri XVII. yüzyıldan itibaren bozulmaya başlamış, müderrislikler ve kadılıklar ehil olmayan kimselere rüşvet ve hatırla verilmeye başlanmıştır. Bu da ilmî seviyenin düşmesine ve Osmanlı Devleti'nin Avrupa'ya göre geri kalmasına yol açmıştır.

2. Sosyal Yapı

Osmanlı İmparatorluğu'nda Türk ve Müslüman olan şehirler tipik bir şekilde, genellikle bir câmi etrafında toplanmış medrese, imaret (yemek pişirilen ve dağıtılan yer), misafirhane (tâbhane), hastahane (bîmarhane, dârüşşifa), hamam, han ve kervansaray, tekke, zaviye, mektep, gibi dinî, kültürel ve sosyal tesisler çevresinde teşekkül etmiştir. Osmanlı şehirlerinin tesisi, yukarıda belirtilen çekirdek kuruluşlar çerçevesinde, evler, dükkânlar, kanalizasyon, su yolu, fırın, değirmen, mum imalâthanesi, boyahane, salhane, başhane, bayram ve pazar yerleri gibi iktisadî ve içtimaî ihtiyaçların karşılanabileceği binaların imarıyla gerçekleşmiştir. Şehircilik ise belli nizamlar çerçevesinde ele alınmıştır.319 Bunun için resmî hüviyete sahip "şehir mimarları" adı altında bir teşkilât vücuda getirilmiştir.

Şehir bünyesinde yer alan câmiler, bir ibadet mahalli olmaları yanında, Müslümanların işlerini gördükleri ve herhangi bir devlet emrinin veya kararının görüşülüp neticelendirildiği bir yer olarak da kullanılmıştır. Her semtin câmiine gelen hükûmet tebligatı burada halka açıklanırdı. Mimarî alanda mükemmelliğe ulaşan Osmanlı camileri, hemen her şehirde, hükümdar, hükümdar âilesi, yüksek devlet adamları, hayırsever halk tarafından yaptırılmıştır. Özellikle İstanbul'daki padişahlar tarafından inşâ ettirilen ve selâtîn camileri denilenleri, birer mimarî şaheserleridir.

Camiler dinî fonksiyonlarının yanısıra islâm devletlerinde eğitim-öğretimde, kültür hizmetlerinde, kamu yönetiminde,adalet hizmetlerinin yerine getirilmesinde ve askerî gayelerde de hizmet vermiştir. Nitekim camiler aynı zamanda eğitim ve öğretim yapılan kurumlar arasında önemli bir yer tutmaktadır. Keza Osmanlıların ilk zamanlarında kadılar, görev yapacakları yerdeki camiye götürülür, tayiniyle ilgili berat orada okunur ve merasim yapılırdı. Davalar ise yine bu camilerde görülürdü.

Yollar üzerinde veya şehirlerde kurulmuş olan han veya kervansaraylar, ortası avlu ve çevresi geniş kerevetlerle çevrili, etrafı bir nevi surla koruma altına alınmış yerlerdi. Bu tesisler sayesinde misafirlerin ve tüccarların emniyet içinde seyahat etmeleri sağlanmıştır. Bu sebeple de ticaret hayatının canlanmasında önemli rol oynamıştır.320

Bunlardan başka hemen her yolcunun, uğradıkları takdirde yiyecek, içecek ve yatacak bir yer buldukları zaviyeler ise, devletin kurulmasında hizmet etmiş, ahîlere, babalara ve alperenlere vakıf olarak verilmiş yerlerdi. Bunlar şehir ve kasaba kenarlarında, köy civarında yol uğrağı olan yerlerde tesis edilmişti. Zaviyedar denilen kimseler kendilerine vakıf olarak verilmiş toprakları ekip-biçerek buradan elde ettikleri gelirle misafirleri ağırlarlardı.

Yukarıda belirtilen kurumlardan başka umûmî mahiyette daha birtakım müesseseler de vardı ki, bunlarla birlikte Osmanlı Devleti'nin sosyal yapısının ne derece sistemli olduğu sergilenmektedir.

A. Vakıf

Vakıf müessesesi, asırlarca İslâm devletlerinde büyük önem kazanmış, sosyal ve iktisadî hayat üzerinde derin tesirler bırakmış dinî-hukukî bir müessesedir. Bütün Türk-İslâm devletlerinde âdeta bir yarış halinde gelişen vakıflar, bilhassa Osmanlı Devleti'nde tekâmülünün zirvesine ulaşmış ve islâm hukukunun en zengin ve etkili müesseselerinden biri, hattâ birincisi haline gelmiştir.321 Zira dinî ve sosyal hizmetlerin görülmesinin yanısıra, fethedilen ülkelerde Türk kültürünün yerleştirilmesi, ordunun techiz edilmesi, donanmaya yardım, öğrenci yurtları tesisi, Orta Asya'daki Türklerle münâsebet sağlanması gibi hususlarda da önemli bir yer kazanmıştır.

Osmanlı Devleti'nin daha kuruluşundan itibaren başlayan ve devletin siyasî ve malî kudretinin artmasıyla orantılı olarak gelişen vakıflar iki kısımda ele alınabilir.322 Bunlardan birincisi "aynıyla intifa olunan", yani bizzat kendisinden yararlanılan vakıflardır. Bu tür vakıflara "müessesât-ı hayriyye" adı verilmekteydi. Bu grup içerisine câmiler, mescidler, medreseler, mektepler, imaretler, kervansaraylar, zâviyeler, hastahâneler, kütüphaneler, sebiller ve mezarlıklar girmektedir. İkinci kısım ise "aynıyla intifa olunmayan", fakat birincilerin sürekli ve düzenli bir şekilde işlemesini temin eden bina, arazi, nakit para v.s. gelir kaynaklarının teşkil ettiği vakıflardır ki, bunlara Osmanlılarda "asl-ı vakf" ismi veril­miştir. Birbirini tamamlayan bu iki tür vakfın bilhassa Osmanlılarda büyük bir gelişme içine girdiği görülür. Nitekim 1540 senelerinde yalnız Anadolu Eyaleti'nde bu şekilde vakıf yoluyla 45 imaret, 342 câmi, 1055 mescid, 110 medrese, 626 zaviye ve hankah, 154 muallimhane, bir kalenderhane, bir mevlevîhane, 2 dârulhuffaz, 75 büyük han ve kervansaray işletilmekte, 121 müderris, 3.756 hatib, imam ve müezzin ile 3.299 şeyh, şeyhzade, kayyum, talebe veya mütevelliye maaş verilmekte idi.323 Yine Kastamonu, Alanya, Teke, Hamid ve Karahisar-ı Sahip sancaklarından meydana gelen Anadolu Eyâleti'nde 1530-1540 seneleri arasında toplam 79.784.960 akça olan gelirin %17'si, yani 13.641.684 akçası vakıfların geliri olarak görülmektedir.324 Bulgaristan'da ise 3339 Türk vakfı bulunduğu ve bunlardan 2356'sının câmi ve mescid, 142'sinin medrese, 273'ünün mektep, 174'ünün tekke ve zaviye, 42'sinin imaret, 24'ünün köprü, 16'sının kervansaray, diğerlerinin de hamam, türbe, çeşme, sebil, kütüphâne gibi hayır eserleri olduğu kayıtlardan anlaşılmaktadır.325 XVIII. asırda ise bugünkü Türkiye sınırları içinde, Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi'nden tesbit edilebildiğine göre 6.000 vakıf bulunmaktaydı.326

Yapılan bazı araştırmalarda Osmanlılardaki toprak vakıfları üç kısımda mütalâa edilmiştir:327

1-Sahiplerinin mülkü olan (memlûke) öşrî veya haracî toprakların vakfedilmesiyle meydana gelenler. Bunlar mülkiyeti devlet tarafından satılmış veya imâr ve ihyâ maksadıyla kolonizatör Türk dervişlerine ve kırsal alanlarda zaviye sahiplerine mülk olarak terk edilmiş boş toprakların vakıf haline getirilmesiyle ortaya çıkmıştır.

2 Malikâne-dîvanî sistemine bağlı toprakların vakfedilmesi şekli. Bu durumda topraktan ve toprak üzerinde yaşayan köylülerden, elde ettikleri mahsulün beşte biri, yedide biri veya onda biri olarak alınan vergi vakfedilmiştir.

3 Sadece toprak üzerinde yaşayan kimselerden alınan vergilerin vakfedilmesi şekli.

Osmanlı Devleti'nde XVI. asır başlarında, toprakların beşte üçü dirlik sahiplerinin elinde bulunmakta olup, beşte biri doğrudan doğruya devlete bağlı padişah haslarından, beşte biri de vakıf topraklardan teşekkül etmekteydi. Öte yandan 1527-28 senesi Osmanlı bütçesinde, 537.9 milyon akça olan gelirin %51'i merkezî bütçeye, %37'si mahallî idareler bütçesine, %12'si ise vakıflar bütçesine aitti. Vakıflara ait bu %12'lik bölüm 60.5 milyon akça tutmaktaydı ki, bu meblâğa vakıf binalardan, paralardan ve vakıfların diğer gelir kaynaklarından elde edilenler dahil değildi. XVIII. yüzyılda ise Türk vakıflarının gelir yekûnu 1.163.167 akça olarak tahmin edilmektedir.328

Osmanlılarda padişahlar ve diğer vakıf sahipleri, vakıfların mütevellîliğini evlâdlarına ve nezaretlerini de sadrıazamlık, şeyhülislâmlık, dârüssaade ağalığı ve İstanbul kadılığı gibi yüksek devlet makamlarına vermişlerdi. Meselâ Fâtih, I. Selim ve Kanuni, vakıflarının idarelerini sadrıazamlara, II. Bâyezid ve I. Ahmed de şeyhülislâmlara bırakmışlardı. Bu şekilde sadrıazam, şeyhülislâm, dârüssaade ağası, İstanbul kadısı gibi büyük devlet ricâline bağlanan vakıfların işleri, müfettiş nâmı altında bir kişi tarafından yürütülmüştür. Ayrıca Osmanlılarda sadece vakıflarla ilgili davalara bakan müfettiş kadılar da bulunmaktaydı ki, bunlardan üçü İstanbul'da, biri Edirne'de ve biri de Bursa mahkemelerinde vazifeliydiler. Diğer şehirlerde ise vakıf davaları normal mahkemelerdeki kadı ve nâibler tarafından görülmekteydi.329

Arabistan'ın Osmanlı idaresine girmesinden sonra, Mekke ve Medine şehirlerindeki hayrî müesseseler ile orada oturanlar lehine imparatorluğun muhtelif bölgelerinde yapılmış binlerce vakfın, yani Harameyn vakıflarının nâzırlığına dârüssaade ağaları tayin edilmişti. Bu vakıfların teftiş ve kontrol işlerini yürütmek maksadıyla de Dârüssaade Ağalığı'na bağlı, Evkaf-ı Harameyn Müfettişliği, Evkaf-ı Harameyn Muhasabaciliği, Evkaf-ı Harameyn Mukataacılığı ve Dârüssaade Yazıcılığı adlarıyla dört daire kurulmuştu.330

XVIII. yüzyılda kurulan Türk vakıflarının %64'ünün yönetimi doğrudan doğruya kadılara bağlı idi. Geriye kalan %36'sının nezareti ise bizzat vakfı kuranlar tarafından muhtelif kimselere verilmiştir. III. Osman, III. Mustafa ve I. Abdülhamid gibi bazı padişahlar, vakıfların idare merkezi olmak üzere "Dâire-i mahsûsa" adıyla daireler kurdular ve bunlara kapıcılar (bevvâb) ve bekçiler (mustahfız) tayin ettiler. Bu dairelerin teşkili, Osmanlılarda vakıflara ait idarelerin bir merkezde toplanmasına doğru atılan ilk adım olmuştur. II. Mahmud da 1809'da, kurduğu vakıflarını diğer bazı vakıflarla birleştirerek, idaresini bir nezâret şubesi haline getirmiş ve Darphane-i Âmire Nezareti'ne bağlamıştır. Buna rağmen alabildiğine genişleyen vakıf teşkilâtını bir elde toplamak ve çeşitli kimselerin idarelerinde ortaya çıkan yolsuzluklara son vermek ihtiyacı doğmuştur. Bu sebeple vakıflar Darphane-i Âmire Nezareti'nden ayrılarak "kesedarlık", "zimmet halifeliği" ve "sergi halifeliği" adlarında üç daireden müteşekkil Evkaf-ı Hümâyûn Nezâreti ismiyle yeni bir idarede birleştirilmiştir (1826). 1839'da ise, Evkaf-ı Hümâyûn Nezâreti, imparatorluktaki bütün vakıfların merkezi haline gelmiştir. Cumhuriyet döneminde Şer'iyye ve Evkaf Vekâleti ismini alan vakıf idaresi, 3 Mart 1920'de de alınan bir kararla umum müdürlük halinde Başbakanlığa bağlanmıştır.331

Türk-İslâm kültürünün gelişmesinde çok önemli olan vakıflar, bunun yanısıra hayat şartları bakımından insanlar arasında büyük ölçüde sosyal adaletin sağlanması ve farklılıkların kaldırılması açısından da mühim bir role sahiptir. Ayrıca bugün belediyelerin görevleri arasında bulunan hizmetler, vakıflarca gerçekleştirilmiştir. Bunların başında şehirlerin su ihtiyacının karşılanması gelmektedir. Bunun için su bendleri, su kuyuları, çeşme ve sebiller v.s. yaptırılmıştır. Yine, sokakların aydınlatılması, temizlenmesi ve şehirlerin güzelleştirilmesini gaye edinen vakıflar bulunduğu gibi, yol, köprü, konak yerleri tesisi için de vakıflar kurulmuştur.

B. Hastahaneler

Osmanlılarda halk, ordu ve saray mensupları için bîmaristan, bîmarhâne, şifahâne veya dârüşşifa denilen hastahaneler kurulmuştur.

Osmanlı hastahanelerinde din ve ırk gözetilmeksizin her kesimden insana hizmet verilmekteydi. Hastahanelerden ilki Bursa'da Yıldırım Bâyezid tarafından şehrin doğusunda yaptırılmış ve hekimi de Memlûk Sultanı Berkuk tarafından gönderilmiştir. Bu dönemde Bursa'da sekiz hastahane olduğu bilinmektedir. Bundan sonra ise her fethedilen şehirde hastahane inşa edilmiş, buna bağlı olarak da Sivas, Amasya, Tokat, Çankırı, Kastamonu, Konya Selânik, Belgrad ve Budin'de de hastahane yapılmış, ayrıca fethedilen her bölgede bu kabil tesislerin kurulmasına çalışılmıştır. Meselâ Edirne'nin başkent olmasından sonra II. Murad burada cüzzamlılar için bir cüzzamhâne yaptırdığı gibi, ayrıca Muradiye mahallesinde de "Hastalar koğuşu" denilen saraya ait bir hastahane tesis etmişti. Keza II. Bâyezid tarafından 1485'de Tunca nehri kenarına yaptırılan cami yanına, akıl hastalarının su, müzik ve kuş sesiyle tedavi edildiği bir hastahane inşa ettirilmiştir.332 Bu hastahane Dârü't-tıb veya Medrese-i Etibba olarak anılmaktaydı.333 Keza İstanbul'un fethinden sonra Fâtih Sultan Mehmed de kurduğu medreselerin yanına 1470'de bir de hastahane yaptırmıştı.334 Burada haftada bir gün fakirlere ücretsiz bakılmakta ve ilaçları ücretsiz olarak verilmekteydi.

B. İmaretler

İmaret, medrese talebelerine, fakir-fukaraya, cami ve hayrat hizmetlilerine, kimsesiz ve garipler ile yolculara ücretsiz yemek dağıtan kurumlardı. Müslümanlıkta yoksullara yardım etmek büyük sevap sayıldığından, zengin olanlar birçok hayır müessesesi yanısıra imaret de yaptırır ve fukaranın karınlarını doyurmak suretiyle büyük sevap kazandıklarına inanırlardı. Bazı imaretlerde yemek dışında adam başına 3-5 akça ve hattâ bazan 10 akça harçlık verilirdi.

Osmanlı sosyal adaletinin bir numûnesi olan imaretler ülkedeki aç insanların doyurulması gibi bir fonksiyonu yerine getirmekteydi. Memleketin sosyal bünyesini yansıtması bakımından önemli yere sahip imaretlerden ilki Orhan Gazi tarafından İznik medresesiyle beraber yaptırılmış ve burada fakirlere kendisi de çorba dağıtmıştır. Bundan başka İznik'te Çandarlılar tarafından üç imaret daha inşa ettirilmiş ve bu Osmanlı şehrindeki imaret sayısı 7'ye ulaşmıştır. İznik'ten başka Bursa'da I. Murad, Yıldırım Bâyezid, Çelebi Mehmed ve II. Murad tarafından birer imaret yaptırılmıştır. Ayrıca XV. yüzyılda çeşitli kişiler tarafından Bolayır, Edirne, Uzunköprü, Manisa, Filibe, Serez, Gümülcine, Yenice-i Vardar, Gelibolu, Mihaliç, Turhal v.s. yerlerde birçok imaret hizmete açılmıştır. Öyle ki XVI. yüzyılda Anadolu Eyaleti'nde 45, Amasya, Çorum, Sivas, Trabzon ve Malatya sancaklarından teşekkül eden Rum Eyaleti'nde 10, Rumeli Eyaleti'nin Trakya ve Makedonya bölümünde 25, İstanbul'da ise 20 kadar imaret bulunmaktaydı.335 İstanbul'dakilerde XVIII. yüzyılda her gün otuzbinden fazla, XIX. yüzyılda ise 5-6 bin kişiye yemek verilirdi.

İmaretlerin en önemlileri Padişahlar tarafından İstanbul'da yaptırılmış olanlarıdır. Nitekim Fâtih Sultan Mehmed'in Sahn-ı Seman medreselerinin yanına inşâ ettirdiği imarette, başta Fâtih külliyesinde yer alan câmi, medreseler, hastahane, kütüphane mensupları ve diğer bölümlerin müstahdemleri olmak üzere hergün binden fazla kimseye sabah ve akşamları yemek verilmekteydi.336 Bütün bu kuruluşlar vakıf adı verilen bir müessese çerçevesinde teşkilâtlanmıştı.

II. Meşrutiyet'e kadar varlıklarını sürdüren imaretler, 6 Nisan 1911 tarihli bir kanunla yalnız ikisi açık bırakılmak üzere kapatıldılar. Cumhuriyetin ilânından sonra, medreselerle birlikte bu ikisi de ortadan kalktı (1924).

D. Derbendler

Osmanlı Devleti'nde yolların ve seyahat emniyetinin sağlanması için bir nevi küçük kale şeklinde tesis edilmiş karakollara Derbend adı verilirdi. Osmanlı vesikalarında XV. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanan derbend kelimesi, Türkçeye Farsçadan geçmiş der (=geçit) ve bend (=tutmak) kelimelerinden meydana gelmiştir. Lügat kitaplarında engel, geçit, boğaz, set, hudud bölgeleri ve dağlar arasında güçlükle geçilen yerlere olduğu gibi, istihkâm olarak kullanılan yerlere de aynı isim verilmekteydi. Kelimenin türkçe karşılığı kullanılan şekli "Belen"dir. Derbend manâsına ayrıca Osmanlıcada "Dîdeban" kelimesi de geçmektedir. Yine Filistin ve Suriye taraflarında "Derek" ve "Madîk" de aynı anlamda kullanılır.

Müstahkem derbend tesisleri dört tarafı duvar ile çevrili küçük bir kale şeklinde olup, yanında han, cami, mektep ile dükkânlar bulunmakta ve adeta bir kasaba hüviyetini taşımaktadır. Yol ve ticaret emniyetinin sağlanması için yapılan bu tesisler bu sebeple genellikle yolların kavşak noktasına ve merkezî bir durum arzeden yerlere yapılırdı. Osmanlı resmî vesikalarına göre bir yerin derbend olabilmesi için "mahûf ve muhâtara olan, kuttai tarîk ve haramîden hâlî olmayan" yani, korkulu, tehlikeli ve sık sık eşkıya baskınlarına maruz kalan yerler olması lâzım gelirdi. Bu hüviyetiyle İlhanlıların yol ve geçit emniyeti için tesis ettikleri "Tutkavulluk" müesseseleri tarzında olan derbendlerin Osmanlılar tarafından geliştirilerek alındığı ihtimali ortaya çıkmaktadır.337

Osmanlı teşkilâtı içinde derbendlere teşkilâtlı bir müessese olarak II. Murad devrinden itibaren rastlamaktayız. Bununla beraber bu tesislerin daha önce de mevcut olabileceği göz önüne alınmalıdır. Zira yolların emniyetinin sağlanması yanında, derbendlerin ikinci mühim bir rolü de ıssız yerlerin şenlendirilmesi, yani iskâna açılmasında bir vasıta olmasıdır. Bu maksatlarla kullanılan derbendler hukuken iki kısımda ele alınmaktadır. Bunlardan birincisi Yurdluk ve Ocaklık şeklinde tîmar yoluyla tasarruf olunan derbendler, ikincisi muafiyet usulü ile tevcih edilmiş, tehlikeli yerlere yerleştirilmiş veya memur edilmiş olan halkın muhafaza ile görevli oldukları derbendlerdi. Bu ikinci gruba girenler genellikle vakıf ve has toprakları üzerinde veya kimsenin tasarrufunda olmayan yerlerde tesis edilirlerdi. Derbendler bu şekliyle dört ana gurup altında toplanmaktadır: 1 -Fırat Nehri dirseğindeki Caber Kalesi ve Ceyhan Nehri üzerindeki Misis kalesi gibi derbend mahiyetindeki kaleler 2-Büyük vakıf şeklindeki derbend tesisleri 3-Derbend olarak kullanılan han ve kervansaraylar 4-Köprü yerlerinde bulunan derbendler.338

Bir yerin derbend olabilmesi için genellikle o yerin kadısı veya herhangi bir kimse tarafından teklif yapılması gerekmekteydi. Bundan sonra devlet tarafından yapılan araştırma sonucu burasının derbend olması kararı alınırsa, yeni kurulan bu derbendin idaresi teklifi yapan şahsa iltizam yoluyla verilirdi. Derbendin korunması için ise çevre köy ve kasaba ahalilerinin bir kısmı veya bütünü derbendin önemine göre "derbendci" olarak görevlendirilirlerdi. Buna karşılık derbendciler tekâlif-i örfiyye, avarız-ı divâniyye (avarız vergisi) ve eğer gayr-ı müslimlerse Acemi oğlanı vermekten muaf tutulurlardı.339

Derbendciler bulundukları yerin emniyetini temin etmekle beraber ihtiyaç halinde yolculara rehber olarak da hizmet verirlerdi. Bölgelerinde yolculardan birinin malı kaybolduğu takdirde kendi mallarından tazmin ederler, bu husus devlet tarafından kendilerine verilen derbendcilik beratında da şart olarak yer alırdı.

Bir derbendde beş-on kişiden yüz kişiye kadar derbendci bulunurdu. Bunlar bulundukları yerin iktisadî hüviyetine göre çiftçilik veya hayvancılık ile meşgul olmaktaydılar. Derbendciler yaptıkları hizmete mukabil tekâlif-i örfiyyeden veya bütün vergilerden muaf tutulmuşlardı. Buna mukabil sahip oldukları toprakta yaptıkları ziraate mukabil öşür verirlerdi. Gayr-ı müslim derbendciler ise ispence, cizye, öşür ve âdet-i ağnam vermekle mükelleftiler.340 Bu sebeple, bazı vergilerden muaf olduklarına dair ellerine bir belge verilirdi. Buna muafnâme denirdi. Muafnâmeler her padişah değiştiğinde yenilenirdi. Derbendciler yaptıkları hizmete mukabil vergiden muaf tutuldukları için, vergilerini aynî olarak vermekteydiler ve bu vergi nizamları dolayısiyle raiyyet ile muaf arasında "muaf ve müsellem reâyâ" grubuna girmekteydiler.341

Derbendciler büyük ticaret yollarının bulunduğu tehlikeli yerlerde gelip-geçen kervanlardan "Geçit akçası" adı verilen belirli ölçüde vergi alırlardı. Geçen her sürüden koyun başına alınan bu vergi, ayrıca tüccar denklerinden de alınmakta olup derbendciler için önemli bir gelir kaynağı teşkil etmekteydi.342

Bir derbendci vefat ettiği zaman yerine oğlu varsa o getirilirdi. Bu şekliyle derbendcilik babadan oğula geçen bir meslek statüsü kazanmıştı. Ölen kişinin oğlu yoksa dışardan namzet olan başka bir şahıs tayin edilirdi. Derbendci sayısı muayyen olduğu için lüzumundan fazla kimse derbendciliğe getirilemezdi.343

Derbendler XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren "Derbendât başbuğluğu" veya "Derbendât nazırlığı" ismi verilen bir teşkilât vasıtasiyle idare edilmeye başlandı. Bir yıllık süre ile tayin edilen derbendât başbuğunun (derbend ağası) yılda bir kere bölgeleri dolaşarak teftiş etmeleri usulü getirildi. Başbuğlar bulundukları bölge valisinin teklifi üzerine tayin edilmekteydiler. Emrinde neferler kethüdâsı, alemdar, çavuş, kâtip ve neferler vardı. Başbuğ olan kişinin ertesi yıl da seçilmesi mümkündü.344

Derbendler Tanzimat devrinde "müsavat esasları"na dayalı bir vergi nizamının kabul edilmesiyle kademeli olarak kaldırılmaya başlanmıştır. Bu sebeple derbendci ahaliye vergi konarak derbendcilik statüleri sona erdirildi ve derbend hizmetleri ile masraflarının devlet tarafından karşılanması cihetine gidildi; bunların yerine ise büyük şehirlerde polisler, taşra bölgelerde de jandarma birlikleri kurularak asayişi temin vazifesi bunlara bırakıldı.345 Bu kolluk kuvvetleri zamanla yerli ahali ile de takviye edilerek Zabtiye teşkilâtı ismini aldı.

E. Arpalık

Çeşitli zamanlarda vezir, beylerbeyi, sancakbeyleri gibi askerî sınıf ile ilmiye sınıfından mazul (azledilmiş) şeyhülislâm, kadıasker ve mevâlînin görevleri sırasında veya herhangi bir sebeple vazifelerinin sona ermesi üzerine geçinmeleri için bir kısım yerin geliri tahsis edilirdi. Bugünkü mânâda tekaüdlük maaşı denilebilecek bu tahsisat yeni bir vazifeye tayin edilinceye kadar devam ederdi (icmalsiz arpalık). Ayrıca bazı arpalıklar devamlı arpalık statüsünde bulunup, bunlar da bir hizmete mukabil verilirdi. Bu tür arpalıklara icmalli denmiştir. Arpalık adıyla gelir bağlanması şeklinin ne zaman ortaya çıktığı hakkında kesin bir kayda rastlanamamıştır. Bununla beraber XVI. asrın ilk yarısından itibaren ordu ve saray erkânına, maaşlarına ilâve olarak, hayvanlarına yem ve hizmetkârlarına iaşe bedeli suretinde bir tatbikat görülmektedir. Ancak yaygın şekilde, özellikle has ve zeâmet almış bulunan vüzerâ ve ümerâya verilmesi XVII.yüzyıldadır.

Kaynaklarda belirtildiğine göre arpalık, yeniçeri ağası, rikâb-ı hümâyûn ağaları, bölük ağaları v.s. gibi askeriyeden olanlarla, padişah hocaları, şeyhülislâm ve kadıasker gibi ilmiye ricaline tahsis edilmekteydi.

Bunlardan kadıaskerlere has derecesinde verilen346 arpalığın en üst seviyesi ilmiye ricaline bağlanıp, miktarı senede 70.000 akçe idi. Bu miktar Yeniçeri Ağası'na 58.000 akçe, saray mensuplarına ise zeâmet ölçüsünde olmaması düşünülerek 19.999 akçe olarak belirlenmişti.347

Bununla beraber XVI. yüzyılda arpalığın miktarının 20 akça ile 70 akça arasında değiştiği görülmektedir. XVIII. yüzyılda ise en küçüğünün 130, en fazlasının da 2.500 akça civarında olduğu tesbit edilmiştir.

Arpalık usûlü Tanzimat'tan sonra kaldırılarak ilmiye sınıfından azledilenler aylığa bağlandı. Bir ilmiye tekaüd sandığı kurularak, ölen memur ailelerine birer miktar maaş tahsis edildi. Bu teşkilât daha sonra genişleyip isim değiştirerek tarîk maaşı ve en son olarak da rütbe maaşı ismini aldı.



1 Kayı, kuvvet ve kudret sahibi mânâlarına gelmektedir.
2 Osmanlı tarihlerinde Osmanlı soyu Oğuz Han'a dayandırılmaktadır. Bu şekliyle eski Türk devlet geleneğinde olduğu gibi, Osmanlı hükümdar ailesine hakimiyetin Tanrıdan geldiği nazariyesi benimsenmiştir (Ahmet Mumcu, Osmanlı Devleti'nde Siyaseten Katl, Ankara 1985, s. 37).
3 Kardeş katli Yıldırım Bâyezid zamanından beri tatbik edilmekle beraber Fatih Kanunnâ-mesi'yle yazılı hale getirilmiştir. Bu Kanunnâmede: «Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşlarını nizâm-ı âlem içün katl etmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecvîz etmiştir. Anınla âmil olalar» şeklindeki kayıtla memleketin selâmeti için kardeş katline izin verilmiştir (Bk. Abdülkadir Özcan, "Fâtih'in Teşkilât Kanunnâmesi ve Nizâm-ı Âlem İçin Kardeş Katli Meselesi", TD, sayı 33, İstanbul 1982, s. 46).
4 Geniş bilgi için bk. C. Üçok-A. Mumcu, Türk Hukuk Tarihi, Ankara 1976, s. 209 vd.
5 Viçitrin Sancağı Tahrir Defteri'nde Zağanos Mehmed Paşa'nın kardeşi olan Münir Zognos adına bir tîmar kaydı bulunmaktadır ("Ali veled-i Münir Zognos", bk. nr. 22, s. 56, sene 1487). Arnavutça'da "Zog" kuş, "nos" ise oğlu mânâlarına gelmekte olup, kelimenin aslının Kuşoğlu anlamındaki Zognos'la alâkalı olduğu ve dolayısiyle Zognos Paşa'nın Rum yerine Arnavut asıllı olabileceği ihtimal dahilindedir.
6 Nitekim, Haçlı istilâsına karşı Edirne'ye davet edilen II. Murad'ın Edirne'ye gelmesine karşılık, bizzat sefere çıkmayı düşünen II. Mehmed'in, babasının Edirne'de bekletmesini istediği Veziriazam Mehmed Paşa tarafından: "Şehzâdem, Pâdişah hazretine ben bu sözü demeğe kadir değilim, hele elhamdülillah Pâdişahımız geldi, şimdengerü tedbir anundur, ol nice derse öyle olur" diye cevap verilmesi, Çandarlı'nın II. Murad'a padişah muamelesi yaptığını göstermektedir (Gazavât-ı Sultan Murad b. Mehemmed Han, nşr. H. İnalcık-Mevlüd Oğuz, Ankara 1978, s. 49).
7 A. Mumcu, Aynı eser, s. 41.
8 Bu hususta Fâtih Kanunnâmesi'nde: "Ve bayramlarda meydân-ı Dîvân'a taht kurulup çıkmak emrim olmuşdur" şeklinde kayıt bulunmaktadır (Bk. A. Özcan, Fâtih Kanunnâmesi, s. 44).
9 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 29-5l.
10 Bk. Ö. L. Barkan, XV ve XVI. Asırlarda Osmanlı İmparatorluğu'nda Ziraî Ekonominin Hukukî ve Mâlî Esasları, Kanunlar, I, İstanbul 1943.
11 Bk. İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilâtına Medhal, Ankara l970.
12 Bu hükümdarlar döneminde dîvân toplantılarının Edirne sarayında kubbealtı'na benzer dîvân yeri denilen bir yerde yapıldığı araştırmalarda yer almaktadır (Bk. Ahmet Mumcu, Hukuksal ve Siyasal Karar Organı Olarak Divan-ı Hümayun, Ankara 1976, s. 24-25).
13 Bk. A. Mumcu, Aynı eser, s. 23.
14 Fâtih divana başkanlığı terkettikten sonra Kanunnâmesinde «Evvelâ bir arz odası yapılsın. Cenâb-ı şerîfim pes-i perdede oturup, haftada dört gün vüzerâm ve kadıaskerlerim ve defterdarlarım rikâb-ı hümâyûnuma arza girsünler» şeklinde koyduğu hükümle divan toplantılarını terketmiştir (Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 42).
15 Dîvân-ı Hümâyûn'un gördüğü işler hakkında geniş bilgi için bk. A. Mumcu, Aynı eser, s. 71 vd.
16 Bazı araştırmalarda 1536 senesinden itibaren Rumeli Beylerbeyinin de dîvân üyelerinden olduğu belirtiliyor (Bk. A. Mumcu, Aynı eser, s. 50-51).
17 Fâtih Kanunnâmesi, s. 35.
18 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 33; İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti'nin Merkez ve Bahriye Teşkilâtı, s. l7-l9.
19 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 30; Ayr. geniş bilgi için bk. Aydın Taneri, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluş Döneminde Vezîr-i A'zamlık, Ankara l974.
20 Fâtih Kanunnâmesi'nde "Bilgil ki, evvelâ vüzerâ ve ümerânın vezîriazam başıdır. Cümlenin ulusudur. Cümle umûrun vekîl-i mutlakıdır. Ve oturmada ve durmada ve mertebede vezîriazam cümleden mukaddemdir" hükmü ile devlet idaresindeki yeri açıklanmıştır (Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 30).
21 Veziriazamların meziyetleri ve nasıl olmaları gerektiği, Kanuni'nin veziriazamı Lütfi Paşa tarafından etraflı şekilde anlatılmıştır (Bk. Âsaâfnâme, İstanbul 1326, s. 21).
22 İbn Kemal, Tevârîh-i Âl-i Osman, Nuruosmaniye Ktp. nr. 3078, s. 72.
23 Bu Kanunnâmede: «Evvelâ vezîriazam olanlar cümleyi tasaddur edüp âmme-i mesâlih-i din ü devlet ve kâffe-i nizâm-ı ahvâl-i saltanat ve tenfîz-i had ve kısas ve hapis ve nefy ve envâ-ı ta'zîr ve siyâset ve istima'-ı da'va ve icrây-ı ahkâm-ı şeri'at ve def'-i mezâlim ve tedbîr-i memleket ve tevcîh-i eyâlet ve emâret ve ulûfe, zeâmet, timâr, tevliyet ve hitâbet ve imâmet ve tahsîl ve kitâbet ve cem-i cihet ve taklîd-i kaza ve nasb-ı müvellâ ve tefvîz ve tevkîl ve ta'yîn ve tahsîl ve umûr-ı cumhûr ve tevcîhât velhâsıl manâsıb-ı seyfiyye ve ilmiyyenin tevcîh ve azli ve cem-i kazâyây-ı şer'iyye ve örfiyyenin istima' ve icrâsı için bizzat cenâb-ı padişahîden vekil-i mutlakdır» şeklinde kaydedilmektedir (Bk. "Abdurrahman Paşa Kanunnâmesi", Millî Tetebbular Mecmuası, İstanbul 1331, III, 498).
24 "Vezîriazam altıbinden bir eksük timârı bilâ-arz vermesi kanunum olmuştur (Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 40).
25 Bk. İ. H. Uzunçarşılı, "Tuğra ve Pençeler ile Ferman ve Buyuruldulara Dâir", Belleten, V/l7-
l8 (Ankara l94l), s. l0l-l57.
26 Bk. Cengiz Orhonlu, Osmanlı Tarihine Aid Belgeler, Telhîsler, İstanbul 1970, s. XVIII-XIX.
27 Fâtih Kanunnâmesi, s. 47. Ayr. bk. Aydın Taneri, Aynı eser, Ankara l974, s. 79 vd.; Lütfi Paşa, Âsâfnâme, İstanbul 1326, s. 14.
28 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 47-48.
29 Bk. İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti'nin Merkez ve Bahriye Teşkilâtı, s. l38.
30 Meselâ bk. Âşık Paşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osman, Âlî Bey neşri, İstanbul l332, s. 52.
31 Bk. Hoca Sâdeddin Efendi, Tâcü't-Tevârih, İstanbul l279, I, 69. Burada: «...cümleden berî bu ki, cedd-i büzürgvarları zemanından berü asker-i hümâyûna kadıasker nasb olunmamışidi. Şâh-ı devlet-penah zemanında kesret-i sipah muktezâsı üzre müstakıll kadıasker ta'yîn buyurulup.» denmektedir. Ayr. bk. Neşrî, Cihannümâ, I, 155.
32 Taşköprüzâde, Şakayıku'n-nu'mâniyye, trc. Mecdî, İstanbul l269, s. l62,l80.
33 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 31, 33, 35, 36, 40.
34 Fâtih Kanunnâmesi, s. 31.
35 İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti'nin Merkez ve Bahriye Teşkilâtı, s. 232.
36 İ. H. Uzunçarşılı, Aynı eser, s. 155.
37 Defterdarla ilgili daha geniş bilgi için bk. ilerde "Defterdarlık '(Bâb-ı Defterî,' s. 72 v. d.
38 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 36. Burada «Ve başdefterdar cümle malımın nâzırı olup, umûr-ı âlem ana mufavvazdır» şeklinde kaydedilmiştir.
39 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 36-37.
40 Bk. Aynı eseri, s. 47.
41 Bk. Cengiz Orhonlu, Telhisler, İstanbul 1970, s. 33-34, 50, 82-84.
42 Bk. Aynı eseri, s. 34.
43 Bk. M. Ârif, Kanunnâme-i Âl-i Osman, TOEM ilâvesi, İstanbul 1330, s. 1415.
44 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 38.
45 «Ve çavuşbaşı ve reisülküttâb ve kapucular kethüdâsı hidmetkârdır. Dîvânda oturmazlar. Ve ağalardan mîr-i alem ve kapucubaşı gelmek lâzım gelse anlar dahi oturmazlar» (Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 35).
46 Mühimme Defterlerinden 266'sı halen Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde bulunmaktadır.
47 D'Ohsson, Tableau General de l'Empire Ottoman, Paris 1791, VII, 161.
48 Ruûs. Arapça re's=baş kelimesinin çoğuludur ve başlar demektir. Ruûs hakkında geniş bilgi için bk. Nejat Göyünç, "XVI. Yüzyılda Ruûs ve Önemi", Tarih Dergisi, sayı 22, İstanbul 1968, s. 17-34.
49 D'Ohsson, Aynı eser, VII, 160.
50 Meselâ: "Livâ-i Kütahya Şehzade Sultan Bâyezid hazretlerine buyuruldu. Anadolu Bey-lerbeyisine Ankara verilüp Ankara'da oturmak emr olundu" (Bk. N. Göyünç, Aynı makale, s. 20).
51 İ. H. Uzunçarşılı, Merkez ve Bahriye Teşkilâtı, Ankara 1984, s. 46.
52 Meselâ bk. Bertrandon de la Brocquiere, Le Voyage d'Outremer, Paris 1892.
53 Geniş bilgi için bk. Bekir Kütükoğlu, "Vekayinüvis", İA, XIII, 271-287.
54 Bk. Cengiz Orhonlu, "Tercüman", İA, XI I/I, 177.
55 Bk. Cengiz Orhonlu, Aynı madde, s. 178.
56 Türk tercümanlar yetiştirilmesine ilk olarak Mustafa Reşid Paşa tarafından teşebbüs edilmiş ve Tercüme Odasına hep Türkler alınmıştır. Ancak Âlî Paşa sadrıazam olunca bu daire Ermeni tercümanlara açılmış ve onlarda kendi fikirlerinde olmayan Ermenileri bile odadan attırarak, hep kendi kafalarında olan ermenileri almışlardır (Bk. A. Cevdet Paşa, Ma'rûzât, yay. Yusuf Halaçoğlu, İstanbul 1980, s. 1-2).
57 C. Orhonlu, "Tercüman", İA, XII/I, 178-179.
58 Takvim-i Vekâyi, 2. 2. 1262, Defa 309.
59 BA, İrâde Dahiliye, nr. 5152.
60 BA, İrâde Dahiliye, nr. 7066.
61 Hazine-i Evrak'ın kuruluş ve işleyişi ile ilgili belgeler için bk. BA, Mesâil-i Mühimme Tasnifi, nr. 658; İrâdeler Tasnifi, Meclis-i Vâlâ, nr. 4093, 5150; A. MKT. MVL. 1266. 9. 9.
62 BA, A. MKT. MVL. 1266. 9. 9.
63 Bu konuda geniş bilgi için bk. Atillâ Çetin, Başbakanlık Arşivi Klavuzu, İstanbul 1979.
64 İsmail H. Baykal, Enderun Mektebi Tarihi, İstanbul 1953, s. 29-33.
65 İ H. Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti'nin Saray Teşkilâtı, Ankara 1984, s. 9-38.
66 İ. H. Uzunçarşılı, Aynı eser, s. 300-339.
67 Geniş bilgi için bk. İsmail H. Baykal, Enderun Mektebi Tarihi, İstanbul 1953, I, 7-16.
68 Bk. Aynı eser, s. 18-25.
69 Aynı eser, s. 19-20.
70 Aynı eser, s. 20-21.
71 Geniş bilgi için bk. İ. H. Uzunçarşılı, Aynı eser, s. 359-464.
72 Nitekim beylerbeyilik olmayan çok küçük yerler eyâlet adı ile belirtildiği gibi, nahiye kelimesinin de beylerbeyilik karşılığı kullanıldığı bilinmektedir (Bk. T. Gökbilgin, Edirne ve Paşa Livası, s. 7-8).
73 Osmanlı Devleti'nden önce Türk-İslâm geleneğinde sancak, hutbe ve sikkelerde hükümdarın adının geçmesiyle beraber bağımsız bir siyasî otorite sembolü olarak kullanılmıştır (Metin Kunt, Sancaktan Eyalete, 1550-1650 Arasında Osmanlı Ümerası ve İl İdaresi, İstanbul 1978, s. 15).
74 Bk. Metin Kunt, Aynı eser, s. 15-17.
75 Kanunnâmeler için bk. Ö. L. Barkan, Kanunlar, İstanbul 1943.
76 Kanunnâmede: "Haramîye ve uğruya ve kanluya vesâir hırsuzlara bi-hasebi'l-merâtib siyâset eylemek, medâr-ı nizâm-ı memleket ve menât-ı emn-i vilâyet olan atlu sancağbeyinindir" (Ö. L. Barkan, Kanunlar, s. 5).
77 Bk. Metin Kunt, Aynı eser, s. 22-23.
78 Bu hususta bk. R. Anhegger-H. İnalcık, Kanunnâme-i Sultânî ber mûceb-i Örf-i Osmânî, Ankara 1956, s. 5, 65.
79 Meselâ Aydın sancağı kanununda serbest olmayan tîmarlarda resm-i ganem (koyun vergisi) ve cürm ü cinayet vergileri bütünüyle sancakbeyine bırakılmıştır (Bk. Ö. L. Barkan, Kanunlar, s. 13).
80 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 34, 47.
81 XV. yüzyılda beylerbeyi görev bölgesi olarak beylerbeyilik veya vilâyet kullanılırken, XVI. yüzyıl sonlarında eyâlet kelimesi kullanılmaya başlanmıştır (Bk. Halil İnalcık, "Eyâlet", EI2 (İng. ), II, 722.
82 Mîr-i mîrân kelimesi "Emîr-i Emîrân"ın elifleri kaldırılarak hafifletilmiş şeklidir.
83 Halil İnalcık, "Eyalet", EI2 (İng), II, 723.
84 Bk. Metin Kunt, Aynı eser, s. 27.
85 Bk. Metin Kunt, Aynı eser, s. 27. 92 Fâtih Kanunnâmesi'nde: "...Ve etrafda beğlerbeğiler tîmâr ve ze'âmeti tevcîh edüp arz etsünler. Arzları makbûl olsun" (Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 41).
86 Kelime mânâsı teslim alan demek olup, bir memuriyete tayin edilen kişinin, görev yerine gidinceye kadar, kendi yerine bakması için vazifelendirdiği kişi.
87 Kelime mânâsı teslim alan demek olup, bir memuriyete tayin edilen kişinin, görev yerine gidinceye kadar, kendi yerine bakması için vazifelendirdiği kişi. 95 Bk. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II, 582.
88 Kanunnâmede: ".Ve beğlerbeğilik dört kimsenin yoludur. Mal defterdarlarımın ve beğlik ile nişancı olanların ve beşyüz akça kadıların ve dörtyüz bin akçaya varmış sancak beğlerinin yoludur" (Fâtih Kanunnâmesi, s. 34).
89 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 47.
90 Kanunnâmede: "Ve beğlerbeğiler vüzerâdan bir tabaka aşağıdadır ve taht kadılarına tasaddur ederler." denmektedir (Fâtih Kanunnâmesi, s. 33).
91 A. Tabakoğlu, Aynı eser, s. 45-49.
92 Aynı eser, s. 59 v. d.
93 Arazi ve çeşitleri hakkında geniş bilgi için bk. Halil Cin, Mirî Arazi ve Bu Arazinin Mülk Haline Dönüşümü, Ankara 1969, s. 9 v. d.
94 Bu hususta bk. Ö. L. Barkan, "Osmanlı İmparatorluğu'nda Kuruluş Devrinin Toprak Meseleleri", Türkiye'de Toprak Meselesi (Toplu Eserler) I, İstanbul 1980, s. 286.
95 Bk. Halil Cin, Aynı eser, s. 20-30.
96 Osmanlılarda ayrıca gayr-ı müslim asilzâdelerine çiftlik itibariyle verilen Baştina adı altında bir toprak da bulunmaktaydı. Bunlar Raiyyet baştinası ve Askerî hizmet baştinası olmak üzere iki kısma ayrılmıştı. Bunlardan Raiyyet baştinası, haraclı baştina olarak da adlandırılmakta ve müslümmanların eline geçse bile bu tür topraktan haraç alınmaktaydı (Bk. H. İnalcık, Fâtih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar, Ankara 1987, s. 172-174).
97 İslâmda zimmîler de müslümanlar gibi bir vatandaş olarak her türlü hak, hukuk ve islâm vatandaşlığından faydalanırlar. Bu sebeple ellerinde kendilerine ait olan toprakları yine kendi malları sayılmıştır (İslâmda zimmîlerin hukukî statüsü hakkında geniş bilgi için bk. Ahmed Özel, İslâm Hukukunda Milletlerarası Münâsebetler ve Ülke Kavramı, İstanbul 1982, s. 186 vd. ).
98 Ö. L. Barkan, "Öşür", İA, IX, 485-486.
99 Bk. Nejat Göyünç, XVI. Yüzyılda Mardin Sancağı, İstanbul 1969, s. 157.
100 Bk. BA, TD, nr. 64, s. 755.
101 Bk. Halil Cin, Aynı eser, s. 31-33.
102 Bk. Halil Cin, Aynı eser, s. 38-39.
103 163. Kanunî zamanında şeyhülislâm Ebussuûd Efendi'nin verdiği bir fetva ile Anadolu da mîrî toprak statüsüne sokulmuştur (Bk. Ö. L. Barkan, "Türk Toprak Hukuku Tarihinde Tanzimat ve 1274 (1858) Tarihli Arazi Kanunnâmesi", Türkiye'de Toprak Meselesi (Toplu eserler), I, İstanbul 1980,
s. 302-303).
104 XVI. yüzyılın başında imparatorluğun vergi geliri içinde Rumeli'de padişah hasları %48, Anadolu, Karaman, Zülkadriye ve Rum eyâletlerinde de %26 idi (Bk. Ö. L. Barkan, "tîmar", İA, XIs. 288).
105 Meselâ Yıldırım Bâyezid zamanında Rumeli'nin fethinde oynadığı büyük rolden dolayı Mihal-oğlu Ali Bey'e Plevne kasabası civarında bir takım boş araziyi ihtiva eden geniş bir saha birçok köyleriyle birlikte "cümle hududu ve hukuku ile mefrâzü'l-kalem ve maktu'i'l-kıdem" olarak "isterse sata, dilerse bağışlaya ve murâd idinirse vakfede" gibi haklarla verilmişti (Bk. Ö. L. Barkan, "İmparatorluk Devrinde Toprak Mülk ve Vakıflarının Hususiyeti", Türkiye'de Toprak Meselesi (Toplu Eserler), I, İstanbul 1980, s. 256-257).
106 Derbendcilerden ziraat yapanların tabi oldukları vergi nizamı için bk. Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğu'nda Derbend Teşkilâtı, İstanbul 1967, s. 47 50.
107Yeni fetholunan yerlerden devlet hissesine ayrılan toprakların gelirlerinin bir kısmı doğrudan devlet hazinesine, bir miktarı da padişaha ayrılırdı. Padişaha verilen hisse iç hazineye girerdi.
108 1520-1535 tarihleri arasında Anadolu Eyâleti'nde padişah haslarına bağlı olarak 615 köy, 9 kasaba, 19 şehir, 935 cemaat mecvuttu (Bk. Ö. L. Barkan, "tîmar", İA, s. 288.
109 Fâtih Kanunnâmesi'nde: "Ve vüzerâm oniki kerre yüzbin akça ile olalar, hâs ol mikdâr ta'yîn oluna" (Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 47).
110 "Ve beğlerbeğiler dahi on kerre yüzbin oniki kerre yüzbine dahi varsun. Ekalli sekiz kerre yüzbin ile olsun" (Fâtih Kanunnâmesi, s. 47).
111 "Cebe" moğolcada zırh, vücud zırhı anlamına gelmektedir. "lü" eki ise «. yle techiz olunmuş» veya «. ye sahip» mânâsında bir ektir. Dolayısiyle "Cebelü" zırhlı asker anlamında kullanılmıştır (Bk. N. Beldiceanu, Aynı eser, s. 90).
112 Bk. Ö. L. Barkan, "Osmanlı İmparatorluğu'nda Kuruluş Devrinin Toprak Meseleleri", Türkiye'de Toprak Meselesi (Toplu Eserler), I, İstanbul 1980, s. 290.
113 Bu eyâletin toplam has geliri 5. 627. 86l idi (Bk. Ö. L. Barkan, "Aynı makale", s. 286).
114 Bk. Ö. L. Barkan, "tîmar", İA, XII/1, s. 288-289.
115 Meselâ Mardin livâsında 40. 000 akça hasılı olan Kızılkend köyü Rumelili Kasım ve Hasan arasında eşit olarak bölüştürülmüştür. Aynı şekilde yine Mardin'de 48. 000 akça geliri olan Meşkûk, Ayn-ı Devle ve Tohum köyleri, Ali ve Hasan Bey arasında farklı olarak taksim olunmuştur (Bk. Nejat Göyünç, Mardin Sancağı, s. 1 52-153).
116 tîmar sistemi hakkında bk. Ö. L. Barkan, "tîmar", İA, XII/1, s. 286.
117 İktâ sistemi için bk. Osman Turan, "İktâ", İA, V/2, s. 949-959.
118 Bk. Ö. L. Barkan, "tîmar", İA, XII/1, s. 294-295.
119 Bk. Nicoara Beldiceanu, XIV. Yüzyıldan XVI. Yüzyıla Osmanlı Devleti'nde Tımar, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara 1985, s. 13.
120 Geniş bilgi için bk. N. Beldiceanu, Aynı eser, s. 14-18.
121 Ö. L. Barkan, "tîmar", İA, s. 298; Ayr. bk. H. İnalcık, Fâtih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar, Ankara 1987, s. 145.
122 Bu hususta Kanunnâme'de, "Veziriazam altıbinden bir eksük tîmârı bilâ-arz vermesi kanunum olmuşdur" (Fâtih Kanunnâmesi, s. 40).
123 Fâtih Kanunnâmesi'nde bu hususta: "Ve etrafda beğlerbeğiler tîmâr ve ze'âmeti tevcîh edüp arz etsünler. Arzları makbul olsun" denilmektedir (Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 41).
124 Bk. Ö. L. Barkan, "tîmar", İA, s. 315.
125 Bk. Ö. L. Barkan, "tîmar", İA, s. 310. Ayr. bk. N. Beldiceanu, Aynı eser, s. 31.
126 Meselâ Fâtih döneminde, yeniçeri ocağına mensup olup inzibat ve asayişi sağlamakla görevli Üsküb asesbaşısı gelirini şehrin dükkânlarından sağlamaktaydı (N. Beldiceanu, Aynı eser, s. 34).
127 Padişaha ait ahırın en büyük âmiri olan Mirahurlardan Mezid Bey-oğlu Mehmed'e 1464'de görevine karşılık tîmar bağlanmıştı (N. Beldiceanu, Aynı eser, s. 35).
128 İstanbul'un belediye işlerinin âmiri olan kişi.
129 Beldiceanu, Aynı eser, s. 36-39.
130 Beldiceanu bunu "Süvari olmayanlara verilen tîmarlar" olarak vasıflandırmıştır. Ayrıca bu guruba hizmetleri denizle ilgili olan kişilere de verildiğini belirtiyor (Bk. Aynı eser, s. 43-44).
131 Meselâ tîmarını terkederek vazifesini ihmal eden, sefer esnasında oğlunu veya bir akrabasını gönderse bile orduya katılmayan, askerden kaçan, görev yerini terkeden tîmar sahibleri subaşı bile olsa tîmarları ellerinden alınırdı (Bk. N. Beldiceanu, Aynı eser, s. 67-68). Ayr. bk. Ö. L. Barkan, "tîmar", İA, s. 318.
132 "Defterde yazılu raiyyet kadîmi karyelerinden kalkup ahar karyede tavattun eyleseler on yıldan berüde ise kaldırılup kadîm karyelerine gönderilüp ammâ on yıldan ziyâde mürûr eyleyen reâyâ kaldırılmak olmaz. Oturdukları yerde ahara raiyyet yazılmış değiller ise resm-i raiyyetlerin defter mûcebince sipahileri alur.. " (Bk. Yusuf Halaçoğlu, XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparator-luğu'nun İskân Siyâseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, İstanbul 1980, s. 6).
133 Çiftbozan resmi için bk. İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III/2, s. 294, not 1; M. Akdağ, "Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluş ve İnkişafı Devrinde Türkiye'nin iktisadî vaziyeti", Belleten, XIV/55 (Ankara 1950), s. 376-378; Ö. L. Barkan, "tîmar", İA, s. 307.
134 "Ve zikr olan tîmarın ve sancağın raiyyeti bir karyeden kalkup bir ahar sipahînin tîmarına varsa, ol tîmarına varan sipahî teftîş eyleye, kangı köydendir ma'lûm edindikden sonra ol sipahîye ve köylüye haber göndere. Gelüp ol raiyyeti alalar veyahud yakın yer ise bir âdemi ile göndere ve illâ mukayyed olmayup mahzâ dütün rüsûmuna veyahud ziraat eylediği a'şara tama' eylerse mûcib-i azl ola" (Bk. Ö. L. Barkan, Kanunlar, s. 268).
135 Kanunnâme'de: "Kulluğa buyurulmuş sipahîye raiyyet el kaldırmaya, eğer kaldırırsa on altın alına; Sipahî kolayına gezerken raiyyeti incidirse raiyyet ol sipahiyi döğerse cürm alınmaya; Eğer bir sipahî buyruk olmadan ulak istese, ya davar boğazlatsa, anı dövseler suçu olmaya" şeklinde kaydedilmiştir (Bk. Ö. L. Barkan, Kanunlar, s. 127-128).
136 Meselâ Kanuni döneminde Rumeli ve Anadolu eyâletilerinde toplam 37. 521 tîmar sahibi bulunmaktaydı. Bunlardan 9. 653'ü kale muhafızı tîmarı, kalan 27. 868'i ise eşkinci tîmarı idi (Bk. Ö. L. Barkan, "Feodal Düzen ve Osmanlı tîmarı", Türkiye'de Toprak Meselesi (Toplu Eserler), I, İstanbul
1980, s. 874).
137 ".Erbâb-ı zu'emâ ve erbâb-ı tîmâr kullarım Anadolu ve Rum-ili ve Arabistan cümle ikiyüz bin kılıç iken hâlâ öşr-i a'şârı kalmayup sepetlere girüp." (Kitâb-ı Müstetâb (Andnim), yay. Yaşar Yücel, Ankara 1974, s. 39).
138 Bk. s. 15, 39.
139 Bk. Koçi Bey Risâlesi, nşr. A. Kemalî Aksüt, İstanbul 1939, s. 24 vd.
140 Bk. Yücel Özkaya, "XVIII. Yüzyılın Sonlarında tîmar ve Zeâmetlerin Düzeni Konusunda Alınan Tedbirler ve Sonuçları", TD, Sayı 32 (İstanbul 1979), s. 220.
141 Y. Özkaya, Aynı makale, s. 220.
142 Aynı makale, s. 225 v. d.
143 Bk. Uzunçarşılı, Merkez ve Bahriye Teşkilâtı, s. 319, not 1.
144 Hammer, Osmanlılardaki defter usûlünün Karamanoğulları'nkine benzediğini ifade etmektedir (Devlet-i Osmaniyye Târîhi, III, s. 226, 307).
145 Öşür hakkında daha geniş bilgi için bk. Arâzi-i memlûke, s. 79 v. d.
146 Haraç, Osmanlılarda toprak mülkiyetinden dolayı devletçe alınan vergi anlamına gelmektedir. İki türlü alınmıştır: 1 -Elde edilen ürünün miktarına göre (harac-ı mukaseme), 2-Arazinin yüzölçümüne göre (harac-ı muvazzafa).
147 Abdurrahman Vefik, Tekâlif Kavâidi, İstanbul 1328, I, 47.
148 Lütfi Paşa Âsâfnâme'sinde avârız vergisinin dört-beş yılda bir yirmişer akçe olarak alındığını bildirmektedir (s. 25).
149 Bk. A. Tabakoğlu, Osmanlı Maliyesi, s. 153-156; Ayr. bk. F. Emecen, "Kayacık Kazâ-sının Avârız Defteri", TED, Sayı 12 (İstanbul 1982), s. 159-161.
150 Geniş bilgi için bk. A. Tabakoğlu, Osmanlı Maliyesi, s. 157-160.
151 Zimmî zimmet kökünden gelmektedir. Zimmet ise söz verme, and içme ve emniyet mânâlarını ifade etmektedir. Zimmî veya ehl-i zimmet tabiri, anlaşma gereği islâm ülkesinde devamlı oturma hakkına sahip gayr-ı müslimleri ifade etmektedir (Bk. H. Cin-A. Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, II, 311).
152 İslâm hukukçularına göre ehl-i kitap olan Yahudi ve Hrıstiyanlarla mecusilerin zimmî olabilecekleri belirtilmiştir. Mürtedlerin ise zimmî olamayacaklarında ittifak etmişlerdir. Diğer taraftan Hanefi mezhebine göre Arap putperestlerin dışında kalan bütün gayr-ı müslimler ehl-i zimmet olabilir (Bk. H. Cin-A. Akgündüz, Aynı eser, II, 311-312).
153 Bk. A. Tabakoğlu, Osmanlı Maliyesi, s. 136-138.
154 Bu konuda İ. H. Uzunçarşılı, İ. Ü. Ktp. Rıza Paşa kitapları, nr. 2438'de bulunan Tevârîh-i Âl-i Osman'dan naklen verdiği bilgiye göre: ".Evvel zamanda pâdişahlar tama'kâr değillerdi; ellerine gireni yiğide verirler, girü hazine virmezlerdi. Hemankim Hayreddin Paşa kapıya geldi, pâdişah tama'kâr oldu. Pâdişah olana hazine gerekdir dediler. Cendereli Kara Halil ve Karamanî Türk Rüstem Osmanlılar yanına geldiler, türlü türlü hîle ile âlemi doldurdular. Andan evvel defter hisâbı bilmezlerdi; defter hisâbını anlar tel'îf etdiler, akça yapıp hazine etmek anlardan kaldı." kaydı, hazinenin ve defter tanziminin bu devirde başladığını göstermektedir (Merkez ve Bahriye Teşkilâtı, s. 319).
155 Ulemâdan Fazlullah'a Saruhan'da mülk olarak verilen bazı yerlere ait temliknâme'de şahitler arasında Murad b. Yahya Bey el-ma'rûf bi-defterdar imzası yer almaktadır (Uzunçarşılı, Merkez ve Bahriye Teşkilâtı, s. 325).
156 Fâtih Kanunnâmesi, s. 36.
157 Defterdar hakkında geniş bilgi için bk. yukarıda s. 16-17.
158 Fâtih Kanunnâmesi, s. 36-37.
159 ".. Hazînem ve Defterhânem mühürlenmek ve açılmak lâzım gelse, defterdarlarım huzu-ruda açılsın ve kapansun" (Fâtih Kanunnâmesi, s. 46).
160 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 40, 41.
161 Fâtih Kanunnâmesi, s. 47, 48.
162 Fâtih Kanunnâmesi, s. 36.
163 Bk. İktisat Fakültesi Mecmuası, XV/1-4, s. 1-51; XIX/1-4 (İstanbul 1960), s. 219-276. Ö. Lütfi Barkan ayrıca 974-75 hicrî (miladî 1567-68) ile 1079-1080 hicrî (miladî 1669-70) yıllarına ait bütçeleri de yayımlamıştır (Bk. İktisat Fakültesi Mecmuası, XIX/1-4 (İstanbul 1960), s. 277-332; XVII/1-4 (İstanbul 1961), s. 1-79).
164 Mesela Cantacucino II. Mehmed devrinde devletin gelirlerini beşbuçuk milyon düka olarak kaydetmiştir (Bk. Ziya Karamürsel, Osmanlı Malî Tarihi Hakkında Tetkikler, Ankara 1940, s. 3).
165 Bk. Z. Karamürsel, Aynı eser, s. 22.
166 Kanuni döneminde bütçenin açık vermeye başlaması, Doğu'dan gelen ticaret yollarının, Portekizlilerin Ümit Burnu'nu bulmaları ve Hint denizinde yapılan mücadeleler dolayısiyle eski ehemmiyetini önemli ölçüde kaybetmesi olduğu kadar, coğrafî keşifler sonunda Avrupa'nın ticarî ağırlıklarının sömürgelerine kayması ve buralardan elde ettikleri altın ve gümüşün gittikçe artan miktarlarda Avrupa'ya taşınmasıdır. Meselâ 1521-1660 yılları arasında İspanya'ya giren altın 200 tona, gümüş te 18. 000 tona ulaşmıştı ki, bu rakkam 1492'de Avrupa'da mevcut kıymetli made-nin 3 hattâ 5 katı idi.
167 Bu konuda birçok neşriyat bulunmakla birlikte, Sayın Ahmet Tabakoğlu tarafından Osmanlı Maliyesi hakkında yapılan araştırma en derli toplu bilgiyi vermektedir (Bk. Gerileme Dönemine Girerken Osmanlı Maliyesi, İstanbul 1985, s. 14-15).
168 Bir yük 100. 000 akçadır. Dolayısıyla verilen rakkamlar 100. 000 ile çarpılacaktır.
169 Bk. Kâtip Çelebi, Düstûrü'l-amel, İstanbul 1280, s. 131.
170 Bu dönemde bazı yeni vergiler konarak gelir 5329, gider de 6872 şeklinde kapanmıştır (İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III/2, Ankara 1977, s. 336).
171 Bk. Uzunçarşılı, Merkez ve Bahriye Teşkilâtı, s. 338-339.
172 A. Tabakoğlu, Osmanlı Maliyesi, s. 92 v. d.
173 Bu konuda daha geniş bilgi için bk. Uzunçarşılı, Aynı eser, s. 338-361.
174 Bk. Feridun Emecen, XVI. Asırda Manisa Kazası, Ankara 1989, s. 142-143.
175 İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ankara 1972, I, 508.
176 Bk. Neşrî, Kitâb-ı Cihân-nümâ, nşr. F. Reşid Unat-M. A. Köymen, Ankara 1987, I, s. 198­199.
177 Aynı eser, Üniversite Ktp. TY, nr. 2753.
178 Aynı eser, Üniversite Ktp. TY, nr. 2753.
179 Aynı eser, Âtıf Efendi Ktp., nr. 1734, s. 36.
180 Kavânîn-i Yeniçeriyân, Süleymaniye-Esad Efendi Ktp., nr. 2068, 5b.
181 Acemî oğlanların Türkçe öğrenmeleriyle ilgili olarak Kavânîn-i Yeniçeriyân'da belirtildiğine göre, Fâtih'in Ayasofya'dan etrafa selâm vererek saraya dönerken bir yeniçerinin "aleyküm selâm Mehmed Paşa" diye hitap etmesi sebep olmuştur (bk. 5a-5b).
182 Kavânîn-i Yeniçeriyân, 3b-4a.
183 Devşirme kanununun şer'î hukukla ilgisi tartışma konusudur. İslâm hukukuna göre ehl-i zimmet olan gayr-ı müslimlerin can ve malları devletin koruması altındadır. Buna rağmen kanunun şer'iate aykırı olması da söz konusu olamaz. Kuruluş devri ulemasının bu sistemi hangi hukuk kuralına bağladıkları henüz bilinmemektedir (Geniş bilgi için bk. C. Üçok-A. Mumcu, Türk Hukuk Tarihi, s. 202-203).
184 İ. H. Uzunçarşılı, Kapıkulu Ocakları, Ankara 1984, I, 13-39.
185 Kavânîn-i Yeniçeriyân, 8b.
186 Bk. M. İlgürel, "Yeniçeriler", XIII, 387.
187 Bk. Kavânin-i Yeniçeriyân, 6b-7b.
188 Evliya Çelebi, Seyahatnâme, İstanbul, 1314, I, 598.
189 Kavânin-i Yeniçeriyân, 12a-14a.
190 Aynı eser, 5b-6a.
191 Bk. Aynı eser, 4a-4b.
192 Aynı eser 5a.
193 Geniş bilgi için bk. İ. H. Uzunçarşılı, Kapıkulu Ocakları, s. 13-84.
194 İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Teşkilâtına Medhal, Ankara 1970, s. 100-102, 414-415.
195 Kavânin-i Yeniçeriyân, 4a.
196 Bk. Kavânin-i Yeniçeriyân, 33a-33b.
197 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 41.
198 Bk. Mücteba İlgürel, "Yeniçeriler", İA, XIII, 386-387.
199 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 41.
200 Fâtih Kanunnâmesi'nde "Ve ağalardan yeniçeri ağası sâir ağaların büyüğüdür" şeklinde kaydedilmiştir (Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 31).
201 İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilâtından Kapıkulu Ocakları, Ankara 1984, I, 177.
202 Yeniçeri Ağası, mîr-i âlem, kapucubaşı, mîrâhur, çavuşbaşı, çakırcıbaşı, çaşnigirbaşı ile altı bölük denilen sipah, silahdar, gurebâ-yı yemîn, gurebâ-yı yesâr, ulûfeciyân-ı yemîn, ulûfe-ciyân-ı yesar ağalarının ocaklarına özengi ağaları veya ağayân-ı rikâb-ı hümâyûn adı verilirdi. Bunlar padişahın atının yanında yürümek imtiyazına sahiptiler (Bk. M. Ârif, Kanunnâme-i Âl-i Osman, TOEM ilâvesi, İstanbul 1330, s. 11).
203 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 48.
204 Bk. BA, Ahkâm Defteri, nr. 67, s. 26.
205 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 35.
206 Şem'dânî-zâde, Mür'i't-Tevârîh, yay. M. Aktepe, II/A, İstanbul 1978, s. 117. Ayr. bk. Uzunçarşılı, Kapıkulu Ocakları, Ankara 1984, I, 290-291.
207 Bk. Uzunçarşılı, Kapıkulu Ocakları, I, 397.
208 Bk. Uzunçarşılı, Aynı eser, s. 182-184.
209 Meselâ Ankara savaşı'nda Yıldırım Bâyezid'in emrinde 10. 000 yeniçeri bulunmaktaydı (Lütfi Paşa, Tarih, İstanbul 1341, s. 56).
210 Bk. Naimâ, Tarih, VI, 104. 211Râşid, Tarih, IV, 127.
212 Fâtih Kanunnâmesi, s. 48.
213 Bk. A. Cevdet Paşa, Târih-i Cevdet, İstanbul 1309, I, s. 37.
214 BA, Mühimme Defteri, nr. 2, s. 157.
215 Âşık Paşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osman, İstanbul 1332, s. 66.
216 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 48.
217 Bk. Uzunçarşılı, Kapıkulu Ocakları, Ankara 1984, II, 97.
218 Uzunçarşılı, Aynı eser, II, 98.
219 Hammer, sipahilerin, padişahın hademe-i hassası arasından toplanan Türk kişi-zâdeleri olduğunu yazmaktadır (Devlet-i Osmaniyye Tarihi, Atâ Bey trc., İstanbul 1330, II, 251).
220 A. Cevdet Paşa, Târîh-i Cevdet, İstanbul 1309, I, 37.
221 Bk. Uzunçarşılı, Kapıkulu Ocakları, II, 148.
222 Otağ-ı hümâyûn nöbetleşe bir gece sipah, bir gece silahtarlar tarafından muhafaza olunurdu (Feridun Bey, Münşeâtü's-Selâtîn, İstanbul 1274, s. 592).
223 Uzunçarşılı, Kapıkulu Ocakları, II, 178.
224 Uzunçarşılı, Aynı eser, II, 213.
225 Mustafa Nâima, Tarih, İstanbul 1281, VI, 250 vd.
226 Ö. Lütfi Barkan, "tîmar", İA, XII/1, s. 313-314.
227 Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ankara 1975, II, 569-570.
228 Bk. Ö. Lütfi Barkan, "Aynı madde", s. 289.
229 Bk. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II, 570-572.
230 Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II, 573.
231 Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II, 574-575.
232 Osmanlılarda ilk muntazam tersane olarak bilinen Gelibolu Tersanesi'nin kaynaklarda Yıldırım Bâyezid zamanında Saruca Paşa'nın nezaretinde yaptırıldığı yer almaktadır (Bk. İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti'nin Merkez ve Bahriye Teşkilâtı, Ankara 1984, s. 394).
233 Bk. H. A. Gibbons, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu, trc. Ragıb Hulusi, İstanbul 1928, s. 66.
234 Bk. Gibbons, Aynı eser, s. 212.
235 Bk. J. von Hammer, Devlet-i Osmaniyye Tarihi, Atâ Bey trc., İstanbul 1330, II, 108, 125.
236 Osmanlı denizciliği ve deniz seferleri için bk. Kâtip Çelebi, Tuhfetü'l-kibâr fî Esfâri'l-bihâr, İstanbul 1329.
237 Daha geniş bilgi için bk. İdris Bostan, Osmanlı Bahriye Teşkilâtı. XVII. Yüzyılda Tersâne-i Âmire, Ankara 1992.
238 Bk. İ. H. Uzunçarşılı, Merkez ve Bahriye Teşkilâtı, s. 455-464.
239 Osmanlı Devleti'nde de gayr-ı müslimlerin temel hak ve hürriyetleri islâm hukukuna göre düzenlenmiştir. Nitekim seyahat hürriyeti, can ve mal güvenliği, mesken dokunulmazlığı, din ve vicdan hürriyeti, bazı şartlarla mâbed inşası, düşünce, toplantı ve eğitim hürriyeti, kamu hizmetlerinden yararlanma, ticaret hakkı v. s. gibi bütün hak ve hürriyetlerden faydalanabilirlerdi. Ancak devlet başkanlığı, ordu komutanlığı, kadılık ve yüksek devlet memurluklarına getirilemezlerdi. Bu durum Tanzimatla ortadan kalmış ve bazıları nezaretlere ve sefirliklere tayin edilmiştir (H. Cin-A. Akgündüz, Aynı eser, II, 315-317).
240 Osmanlı Devleti'nde Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine mensup kimseler bulunmakla beraber halkın çoğu Hanefî mezhebine bağlıydı. Bu sebeple kadılar bu mezhebe göre hüküm vermekteydiler. Padişahın emriyle diğer üç mezhepten birinin veya herhangibir islâm hukukçusunun görüşünün yürürlüğe konduğu da olmuştur (Bk. Abdülaziz Bayındır, İslâm Muhakeme Hukuku, Osmanlı Devri Uygulaması, İstanbul 1986, s. 33 v. d. ).
241 Bu konuda geniş bilgi için bk. A. Bayındır, Aynı eser, s. 38 v. d.
242 Bk. R. Anhegger-H. İnalcık, Kânûnnâme-i Sultânî ber mûceb-i örf-i Osmânî, Ankara 1956, s. X.
243 "Ve ehl-i şer' ana şeri'at dirler ve vaz'ına şâri' ıtlâk iderler ki, peygamberdür. Ve illâ, ya'ni bu tedbîr ol mertebede olmazsa belki mücerred tavr-ı akl üzre nizâm-ı âlem-i zâhir içün, meselâ tavr-ı Cengiz Han gibi olursa, sebebine izâfe iderler, siyâset-i sultanî ve yasağ-ı pâdişâhî dirler ki, örfümüzce ana örf dirler.... " (Tursun Bey, Târîh-i Ebü'l-feth, haz. Mertol Tulum, İstanbul 1977, s. 12).
244 Adâletnâmeler hakkında bk. Halil İnalcık, "Adâletnâmeler", Belgeler, II/3-4, Ankara 1967, s. 49-145.
245 Bu kanunnâmelerden, R. Anhegger ile H. İnalcık'ın birlikte neşrettikleri Kânûnnâme-i Sultânî ber-mûceb-i Örf-i Osmânî (Ankara 1956), yine son olarak Abdülkadir Özcan tarafından yayımlanmış "Fâtih'in Teşkilât Kanunnâmesi" (TD, sayı 33, İstanbul 1982) ile Ö. L. Barkan'ın, Kanunlar isimli kitabında 387. sahifeden itibaren "Hâzihî Sûret-i Kânûn-ı Padişahî Sultan Mehmed b. Murad Han tâbe teka Allahu" başlığıyla ayrı bir kısım olarak koyduğu ve aslı Viyana Millî Kütüphânesinde olup Prof. Dr. Friedrich Kraelitz tarafından (Mitteilungen zur Osmanischen Geschichte, Viyana 1921, I, 13-48) neşredilen kanunnâme bunların başında gelmektedir.
246 Bu sicillerden Bursa'ya ait olanlardan birincisi (2 Şubat 1484 ilâ 6 Ocak 1486 yıllarını içine almaktadır) Halil İnalcık tarafından yayımlanmıştır (Bk. "Osmanlı İdare, Sosyal ve Ekonomik Tarihiyle İlgili Belgeler: Bursa Kadı Sicillerinden Seçmeler", Belgeler, X/14, Ankara 1981). Ayrıca yine aynı müellif tarafından "Bursa Şer'iyye Sicillerinde Fâtih Sultan Mehmed'in Fermanları" (Belleten, sayı 44, Ankara 1947, s. 693-703) neşredilmiştir.
247 Meselâ bu çalışmalardan A. Bayındır, İslâm Muhakeme Hukuku, İstanbul 1986.
248 Bk. Âşık Paşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osman, İstanbul 1332, s. 19-20. Burada belirtilen baç vergisi, bir örfî vergidir. Nitekim Osman Gazi kendisine ilk baş vurulduğu zaman "Baç nedür" diye sormuş, daha sonra ise "Tanrı mı buyurdu veya beyler kendüleri mi etdi" demesi üzerine de Germiyanlı olan zat: "Töredir Hanum, ezelden kalmışdır" diyerek, bu verginin örfî olduğunu beyan etmiştir.
249 Bk. Feridun Emecen, "XVI. Asırda Hukuk", Mimarbaşı Koca Sinan, Yaşadığı Çağ ve Eserleri, İstanbul 1988, s. 114.
250 Bk. F. Emecen, Aynı makale, s. 115.
251 "Kanunnâme-i Âl-i Osman", Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası İlâvesi, İstanbul 1329.
252 Bk. Ö. L. Barkan, Kanunlar, s. 1.
253 Meselâ bu dönem kanunnâmelerinde: "Arz-ı mîrîde nâbit olan eşyânın tahammülüne göre vergi alınır ve hums ve sülüs gibi nesneleri şer'an câiz görmüşlerdir" veya "Öşür adına alınan öşür değildir, arzın harac-ı mukasemesidir. Harac elbette onda bir olmaz, arzın tahammülüne göre alınır, nısfına değin alınmak meşrûdur" gibi hükümler görülmektedir (Bk. H. İnalcık, Adâletnâmeler, s. 74).
254 Kadılara "Hâkimü'ş-şer'î" ve daha sonra "ale'l-ıtlak hâkim" denmiştir.
255 Bk. Neşrî, Aynı eser, I, 110-111. Ayr. bk. Âşık Paşazâde, Aynı eser, s. 18.
256 Âşık Paşazâde tarihinin Nihal Atsız neşrinde Çandarlı'nın Bilecik kadılığına Osman Gazi tarafından tayin edildiği bildirilmektedir (Osmanlı Tarihleri, İstanbul 1949, s. 117-118). Ayrıca bk. Neşrî, Aynı eser, I, 155.
257 Bk. Âşıkpaşa-zâde, Aynı eser, s. 52.
258 Bk. Aynı eser, I, 337-338.
259 Neşrî'de bu husus: "Çünkü suç başdan aştı, Bâyezid Han kadıları teftîş etdirüp, her birinde bir dürlü fesad bulup hükm idüp, ne kadar kadı varsa, bunları cem' idüp Yini-Şehir'de cümlesin bir eve toldurup buyurdu ki, tolayına odın yığup od ura, tâ ki bu zâlim kadılar cümlesi yanalar" (Aynı eser, I, 337-339).
260 Bk. Neşrî, Aynı eser, I, 337-339. Ayr. bk. Âşık Paşazâde, Aynı eser, s. 70.
261 Bk. Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilâtı, s. 84.
262 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 48.
263 Fâtih Kanunnâmesi, s. 39.
264 Taht kadılıkları Mekke, Halep, Şam, Diyarbekir, Bağdad, Selânik, Filibe, Sofya, Budin, Bursa, Edirne, Üsküdar ve İstanbul v. s. gibi şehir kadılıklarıydı. Bunlardan Bursa, Edirne ve İstanbul kadılıkları "tahtgâh-ı selâse" adını taşımaktaydı (Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilâtı, s. 89).
265 Fâtih Kanunnâmesi, s. 39.
266 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 34, 36-37.
267 Bk. Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilâtı, s. 88.
268 Meselâ 1575'de Semendire Sancağı'nda köy köy dolaşarak yeni gömülmüş ölülerin metrûkâtı dolayısiyle para talep eden kadılar hakkında devletçe tahkikat açılmıştır (BA, Mühimme Defteri, nr. 27, s. 246).
269 Meselâ 1716'da Şehid Ali Paşa'nın sadaretinde mülâzemet-i müstemirre usûlü kaldırılarak, bir mazul kadının tekrar tayin olunması için kendi derecesindeki mazul kadıların en kıdemlisi olması, kadılığa geçeceklerin önce kadıasker huzurunda imtihan olmaları ve başarılı olanların şeyhülislâma bildirilerek deftere kaydedilmesi ve ancak bundan sonra sırası gelince kadılığa tayin edilmesi gibi usuller getirilmiştir (Bk. Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilâtı, s. 107-108).
270 Aynı eser, s. 121 -122.
271 Aynı eser, s. 126-127.
272 Aynı eser, s. 128-129.
273 Bk. Cl. Huart, "Kazasker", İA, VI, 522.
274 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 30, 49.
275 "Ve müfti efendiye ve hoca efendiye ve kadıaskerlere böyle yazıla: alemü'l-ulemâi'l-mütebahhirîn efdâlü'l-fuzalâi'l-müteverri'în yenbû'ul-fazl ve'l-yakîn vârisü ulûmi'l-enbiyâ ve'l-mür-selîn keşşâfü'l-müşkilât-ı dîniyye ve sahhâhu müteallıkati'l-yakîniyye keşşâfu rümûzi'd-dekayık hallâlu müşkilâti'l-halâyık şeyhülislâm ve'l-müslimîn müftî-i enâmi'l-mü'minîn." (Fâtih Kanunnâmesi, s. 49).
276 H. Dânişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, İstanbul 1971, V, 110.
277 Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, s. 13.
278 Dânişmend, Kronoloji, s. 111, 112.
279 Bk. Naima, Tarih, İstanbul 1281, I, 446-447.
280 Meselâ 1722'de İran'a açılması düşünülen sefer için, büyük bir hukuk âmili olarak nitelenen Şeyhülislâm Yenişehirli Abdullah Efendi'den alınan fetva hk. bk. BA, Mühimme Defteri, nr. 131, s. 17 (Fetvanın metni için bk. EK-III).
281 Meselâ IV. Murad'ın Revan ve Bağdad seferlerine Şeyhülislâm Zekeriyyâ-zâde Yahya Efendi (Naimâ, Tarih, III, 339), IV. Mehmed'in Lehistan seferine de Minkarî-zâde Yahya Efendi ile Çatalcalı Ali Efendiler katılmışlardı (Râşid, Tarih, İstanbul 1282, I, 304).
282 Bk. Naima, Tarih, VI, 243-244. Ayr. bk. Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilâtı, s. 190.
283 Meselâ IV. Mehmed devri şeyhülislâmlarından Minkarî-Zâde Yahya Efendi, hastalığının tedavi edilemeyeceğinin anlaşılması üzerine azledilmiş ve yerine Çatalcalı Ali Efendi getirilmiştir (Râşid, I, 304).
284 Naimâ, Tarih, III, 191-196.
285 Naimâ, Tarih, VI, 244-245.
286 Meselâ 1589'da şeyhülislâmlığa getirilen Bostan-zâde Mehmed Efendi iki, 1599'da tayin edilen Ca'fer Efendi-zâde Sun'ullah Efendi üç dört defa meşihata getirilmiştir (Bk. Dânişmend, Kronoloji, V, 117-121).
287 Mecdî, Terceme-i Şakâyık, s. 35.
288 Ayrıca Fâtih Kanunnâmesi'nde yer alan, "Ve ebnây-ı mevâlî-i izâmdan müfti efendi ve hoca efendi oğulları altmışar akça şehr emîninden ulûfeye mutasarrıf olalar" hükmüyle müftî efendi oğullarına altmış akça ulûfe bağlandığı görülmektedir (Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 40).
289 XVII. yüzyılda şeyhülislâmlar hazineden maaş olarak 24. 980 akça almaktaydılar. Buna göre yevmiyeleri 800 akçadan fazla tutmaktadır (Bk. İ. H. Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilâtı, s. 178).
290 Hammer, Devlet-i Osmaniyye Tarihi, trc. Atâ Bey, İstanbul 1329, VII, 153.
291 Bk. Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilâtı, s. 187.
292 Daha önce müderris ve mevâli gibi ilmiye ricalinin tayin işleri veziriazam tarafından yapılırken, veziriazamların cahil olmaları sebebiyle bu iş şeyhülislâmlara bırakılmıştır. Hattâ bu hususta yetki şeyhülislâmlara verilince Ebussuud Efendi veziriazama bir tezkire yazarak, "fetvâ ile meşguluyet vaktimizi alırken bu işi dahi yüklenme bize cevrdir" diye şikâyette bulunmuştur (Bk. Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilâtı, s. 179).
293 Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilâtı, s. 179.
294 Çeşitli konularda verilmiş fetva örnekleri için bk. M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, İstanbul 1972.
295 Bk. Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilâtı, s. 204.
296 Fetva mecmualarıyla ilgili bk. Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilâtı, s. 197.
297 Bk. Neşrî, Kitâb-ı Cihân-nümâ, nşr. F. R. Unat-M. A. Köymen, Ankara 1987, I, 163; Ayrıca bk. Âşık Paşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osman, Osmanlı Tarihleri, Atsız neşri, İstanbul 1949, s. 119. Burada bir de imaret inşa ettirdiği kaydedilmektedir. Fakat Tevârîh-i Âl-i Osman'ın Âlî Bey neşrinde manastırın medrese yapıldığı kaydedilmemekteyse de Orhan Gazi'nin İznik'de tesis ettiği medreseyi Dâvud-ı Kayserî'ye verdiği belirtilmektedir (İstanbul 1332, s. 42).
298 Bk. Âşık Paşazâde, Aynı eser, s. 119-120; Krş. Âlî Bey neşri, s. 42-43. Ayrıca bk. Neşrî, Cihan-nümâ, I, 163.
299 Bk. Mustafa Bilge, Aynı eser, s. 11-12.
300 Evliyâ Çelebi İznik'de yedi medrese bulunduğunu beyan etmektedir (Seyahatnâme, İstanbul 1314, III, 7).
301 Bk. Neşrî, I, 187; M. Bilge, Aynı eser, s. 83-84; C. Baltacı, Aynı eser, s. 15.
302 Neşrî, Kitâb-ı Cihan-nümâ, II, 711; Ayr. bk. Tursun Bey, Târîh-i Ebü'l-feth, haz. Mertol Tulum, İstanbul 1977, s. 71; Âşık Paşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osman, Âlî Bey nşr., İstanbul 1332, s. 143.
303 Fâtih'in Arapça vakfiyesinde, sıbyan mektebine ancak yetim çocukların, yetim bulunmaz­sa fakir çocukların alınması şart koşulmuştu (Bk. A. Turgut Kut, "İstanbul Sıbyan Mektep-leriyle İlgili bir vesika", Journal of Turkısh Studies (Türklük Bilgisi Araştırmaları), V. 2, Cambridge 1978, s. 55-57).
304 Bk. Cahit Baltacı, Aynı eser, s. 474.
305 II. Bâyezid'den başka daha birçok hükümdar ve devlet adamı tarafından Sıbyan mektepleri açılmıştır. Meselâ Evliya Çelebi İstanbul'da 1993 mektep bulunduğunu bildirmektedir (A. Turgut Kut, Aynı makale, s. 56).
306 Bk. Mubahat Kütükoğlu, "1869'da faal İstanbul Medreseleri", TED, sayı 7-8 (İstanbul 1977), s. 375.
307 Kütükoğlu, Aynı eser, s. 376-377.
308 Padişahlardan ayrıca İstanbul'da I. Ahmed, III. Osman, III. Mustafa, I. Abdülhamid gibi hükümdarlar da medrese yaptırmışlardır (Geniş bilgi için bk. M. Kütükoğlu, Aynı eser, s. 102-105).
309 Fâtih Kanunnâmesi, s. 39.
310 Bk. C. Baltacı, Aynı eser, s. 47.
311 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 39; Ayr. bk. C. Baltacı, Aynı eser, s. 47.
312 Mecdî, Terceme-i Şakâ'ik, İstanbul 1269, s. 100.
313 Bk. C. Baltacı, Aynı eser, s. 37-41.
314 Medreselerde okutulan Fıkıh kitapları arasında Hidâye, Nihâye, Gâyetü'l-beyân, Kadîhân ve Pezdevî yer almaktadır.
315 Muhtelif devirlerde müderrislere verilerek okutulması istenen hadîs kitapları arasında Buharî, Kirmanî, Aynî, İbn-i Hacer, Mesabîh, Müslim ve Nevevî (=Şerh-i Müslim) sayılabilir.
316 Medreselerde okutulan tefsirler arasında Keşşâf, Kutbuddin, Sadeddin, Kadı Beyzavî, Kurtubî, Kâşânî ve Isfahânî tefsirleri bulunmakta idi.
317 Bk. M. Bilge, Aynı eser, s. 42.
318 Bk. Fâtih Kanunnâmesi, s. 39.
319 Osmanlılarda şehircilik için bk. Cengiz Orhonlu, "Osmanlı İmparatorluğu'nda Şehir Mimarları", Osmanlı Araştırmaları, İstanbul 1981, II, 1-30.
320 Kervansaray kelimesi Selçuklular tarafından kullanılmakta olup, Osmanlılar bu tür yapı­lara han adını vermişlerdir.
321 İslâm dünyasında vakıf müessesesinin önemi hakkında bk. Fuat Köprülü, "Vakıf müesse­sesinin hukukî mahiyeti ve tarihî tekâmülü", Vakıflar Dergisi, Ankara 1942, II, 1-32; Halim Baki Kunter, "Türk Vakıflarının Milliyetçilik Cephesi", Vakıflar Dergisi, Ankara 1956, III, 1-10.
322 Bk. Bahaeddin Yediyıldız, "Vakıf", İA, XII/2, 156; Ayr. bk. Şakir Berki, "İmparatorluk ve Cumhuriyet Vakıf Hukukunda Vakıf Şartları", Vakıflar Dergisi, X, 73-77.
323 Ö. L. Barkan-E. H. Ayverdi, 953 (1546) tarihli İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri, İstanbul 1970, s. XVII; Ayr. bk. Ö. L. Barkan, "Edirne ve Civarındaki Bazı İmaret Tesislerinin Yıllık Muhasebe Bilançoları", Belgeler, Sayı 2 (Ankara 1969), s. 236-237.
324 Bk. Ö. L. Barkan, "Edirne ve Civarındaki Bazı İmaret Tesisleri", s. 236.
325 B. Yediyıldız, "Türk Kültür Sistemi içinde Vakfın yeri", Türk Kültürü, Sayı 281 (Ankara 1986), s. 539.
326 B. Yediyıldız, "Vakıf", İA, s. 156.
327 Ö. L. Barkan, "Osmanlı İmparatorluğu'nda Toprak Vakıflarının İdarî-mâlî Muhtariyeti Meselesi", Türk Hukuk Tarihi Dergisi, Ankara 1944, I, 15.
328 Ö. L. Barkan, "Aynı makale", s. 15. B. Yediyıldız, Aynı eser, s. 150-151.
329 B. Yediyıldız, "Aynı madde", s. 162.
330 İ. M. Kemal-H. Hüsameddin, Evkaf-ı Hümâyûn Nezâreti'nin tarihçe-i teşkilâtı ve nuzzârın terceme-i ahvâli, İstanbul 1335, s. 14-16.
331 B. Yediyıldız, "Aynı madde", s. 162-163.
332 Bk. Oktay Aslanapa, Edirne'de Osmanlı Devri Âbideleri, İstanbul 1949, s. 62 vd.
333 Hastahane'de biri baş tabib olmak üzere üç doktor ile iki göz doktoru ve bir cerrah bulunmaktaydı. Hastahanenin eczahanesinden ise herkese ilaç verilmekteydi (Evliya Çelebi, Seyahatnâme, III, 466-470).
334 Hastahanede bir başhekim ile 6 doktor, üç göz doktoru ve iki cerrah bulunmaktaydı (Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II, 640).
335 Bk. Ö. L. Barkan, "Edirne ve Civarındaki Bazı İmaret Tesisleri, s. 236-237.
336 Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II, 638-639.
337 Cengiz Orhonlu, Derbend Teşkilâtı, s. 16.
338 Geniş bilgi için bk. C. Orhonlu, Aynı eser, s. 23-31.
339 MAD, nr. 9956, s. 46.
340 MAD, nr. 7534, s. 233.
342 Ö. L. Barkan, Kanunlar, s. 141; Ayr. bk. C. Orhonlu, Derbend Teşkilâtı, s. 49 vd.
343 Bk. Tahrir Defteri, nr. 69, s. 518.
344 Orhonlu, Derbend Teşkilâtı, s. 75.
345 Derbendler hakkında geniş bilgi için bk. Cengiz Orhonlu, Derbend Teşkilâtı, İstanbul 1967.
346 Hikmet Tongur, Türkiye'de genel kolluk teşkil ve görevlerinin gelişimi, Ankara 1946, s. 221.
347 Arpalık hakkında geniş bilgi için bk. İbnülemin Mahmud Kemal, "Arpalık", Târih-i Osmanî Encümeni Mecmuası, XVI/17 (94), s. 276-283.
348 Bk. T. Gökbilgin, "Arpalık", İA, I, 592.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
5050 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın