• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Süleyman I / Prof. Dr. Tayyip Gökbilgin

Kanunî Sultan Süleyman, Muhteşem Süleyman, Büyük Türk, onuncu Osmanlı pâdişahı olup, Yavuz Sultan Selim'in oğludur. (...) Osmanlı kaynakları ve umûmî efkârı, kanun vâzıı vasfından dolayı, kendisini umûmiyetle Kanunî Sultan Süleyman nâmı ile, garp kaynakları ve garp dünyası ise, büyük ve kudretli vasfından dolayı Muhteşem ve Büyük (Magnificent, Magnifique, Der Prâchtige, çok defa da sâdece Grand Ture) adları ile tesmiye etmişlerdir. Süleyman, babası Selim'in, şehzâdeliğinde Trabzon'da sancak beyi bulunduğu sırada, 6 Teşrin II. 1494'te dünyaya geldi. (...) İlk tahsilini Trabzon'da babasının bu iş ile vazifelendirdiği ve muhitinde bulundurduğu kimselerden yapan şehzâde Süleyman o devirde sancak beyliğine çıkmış yaşı olarak devletçe usûl ittihâz edilen 15 yaşına kadar burada kaldı. Şehzâde Selim'in, oğlu için pâdişahtan bir sancak talep etmesi üzerine, Bayezid II., evvelâ Süleyman'a Karahisar livâsını (Şebinkarahisar) tâyin etti. O sırada Amasya'da sancak beyliği ile hükûmet eden, fakat bütün Anadolu'yu kendi nüfûzu altında bulundurmak isteyen şehzâde Ahmet kendi bölgesine çok yakın bulunduğu cihetle bu tâyini hoş karşılamadı. Veziri Yular Kasdı Sinan Bey'in itirazına, düşmanın ya çok uzak ya da yanında bulunması gerektiği şeklindeki tavsiyesine rağmen, bunun değiştirilmesini pâdişahtan rica etti ve Hoca Sâdeddin'in bu münâsebetle naklettiği bir nazımda belirttiği üzere (Tâc al-tavarih, II, 136) bir gerekçe gönderdi. Bunun üzerine şehzâde Süleyman'a Bolu sancağı verildi. Ancak babasının yerine geçmeyi ve pâdişah olmayı iyice aklına koyan Sultan Ahmed, buraya da, Bolu'nun Amasya ile İstanbul arasındaki yol güzergâhını bulunması, dolayısıyla saltanat merkezine ulaşmanın kendisi için belki güç olacağı düşüncesiyle itiraz etti. (.) Süleyman'a bu defa da Kefe sancağı beyliği tevcih olundu (6 Ağustos 1509; Topkapı sarayı arşivindeki bir vesîkadan naklen Çağatay Uluçay, Yavuz Sultan Selim nasıl pâdişah oldu, Tarih dergisi 1956, sayı II-12). Bu değişiklik, Selim ve kardeşleri arasındaki taht mücâdelesinde, ehemmiyetli oldu ve Selim'in hayli işine yaradı (bk. Mad. Selim I.). Gerçekten Süleyman, H. 918 senesine kadar 3 yıl kaldığı Kefe sancak beyliğinde iken, babasının Kefe'den Rumeli'ye geçişinde, sonra Bayezid II.'ye karşı yenilgiye uğrayarak avdetinde ve diğer hâdiselerde Kırım hanı ile birlikte, onun ordu ihtiyaçlarını gidermeğe gayret gösterdi. Yavuz Sultan Selim, nihâyet mücâdelesinde muvaffak olarak saltanata geçtikten (24 Nisan 1512) sonra Kırım hanına gönderdiği bir mektupla oğlu Süleymanşah'ın İstanbul'a gönderilmesini, bir sefer vâkî olduğunda devlet merkezinin muhâfazasının kendisine verileceğini bildirdi (krş. Topkapı sarayı arşivi, E 6185 numaralı tarihî vesîkadan naklen Ç. Uluçay, aynı makale, s. 127) ki, şehzâde Süleyman, gerçekten, babasının amcaları Ahmed, Korkud ve amca zâdeleri ile mücâdeleleri ve bütün Anadolu harekâtı sırasında kaim-makam-ı saltanat olarak İstanbul'da bulundu; ancak Selim'in ortada hiçbir müddei bırakmamak suretiyle bu mücâdeleyi nihâî şekilde kazanmasından sonra Saruhan sancak beyliği ile Manisa'ya gönderildi (1513). Onun, iç savaşlar sebebiyle âsâyiş ve güvenliği oldukça bozulan bu sancağın idâresinde bazı güçlükler ile karşılaştığı ve pâdişahtan, kendisine hareket hattını tâyine yarayacak bir talimatnâme göndermesini istediği görülmektedir ki, Siyâsetnâme adını taşıyan tarihsiz böyle bir hüküm Manisa şer'iye sicilinde kayıtlıdır. (.) Bu siyâset-nâmenin bir husûsiyeti, yürürlüğe konulmadan önce, hükümlerinin türlü yollar ile halka duyurulması, tanıtılması ve açıklanmasının sağlanması, ancak bundan sonra kadılar tarafından yürütüleceğine işâret olunmasıdır. Siyâsetnâme, bundan başka, toprak meselelerine, idâresine ve vergilerine dâir de çok mühim hükümleri ihtivâ etmektedir (tafsilât için bk. Yavuz Sultan Selim'in oğlu Şehzâde Süleyman'a Manisa sancağını idâre etmesi için gönderdiği Siyâsetnâme, Enver Ziya Karal, Belleten, 1942, sayı 21 vd.; Ç. Uluçay, Saruhan'ı idâre eden şehzâdeler, maiyetleri ve devirlerinde yapılan eserlere dâir bir araştırma, Türk Tarih Kurumu yazmaları, s. 8, 66, vesîka 4). Diğer yandan, şehzâde Süleyman'ın burayı idâre ettiği esnâda oldukça geniş selâhiyetlere sâhip olduğu, meselâ, Kapu ağası Ali Ağa'ya Korucu çiftliğini mülk olarak verdiği, orayı idâreye başladığı sene, Manisa yakınındaki Bozköy zâviyesi şeyhi Muradoğlu Derviş İbrahim'i türlü tekâlif ve rûsûmdan muâf tuttuğuna dâir bir berat verdiği görülmektedir (Ç.Uluçay, ayn. esr., vesika 5 ve 8). Yavuz Sultan Selim Çaldıran seferine çıktığı sırada şehzâde Süleyman'ı Manisa'dan celp ile Edirne muhâfazasına bıraktığı gibi, Mısır seferine giderken de onu yine Rumeli memleketlerini düşmandan korumak vazifesiyle Edirne'de bulundurmuştu (.) Çorlu civârındaki sırt köyünde babasının vefatı üzerine Manisa'da bulunan şehzâde Süleyman'a sadrâzam Pîrî Paşa tarafından silâhtarlar kethüdâsı Süleyman tarafından silâhtarlar kethüdâsı Süleyman Ağa gönderilerek İstanbul'a dâvet edildi.

Daha önce Ferhad Paşa'nın bu yolda bir haber gönderdiği, fakat şehzâde Süleyman'ın, sadrâzamın dâvet ve işâretini beklediği ve ancak Pîrî Paşa ile vezir Ahmed Paşa'nın "fetret olmadan yetişesiz" diye haberleri üzerine yola çıktığı da nakledilir (krş. Rüstem Paşa, Tevârih-ı Al-i Osman, Univ. Kütüp., nr. TY 2438, var. 180; Charles Ancillon, Histoire de la vie de Soliman second Empereur des Turcs, Rotherdam, 1706, s. 14). Şehzâde 30 Eylül 1520'de Üsküdar'a vâsıl olunca, sadrâzam divânı toplamış, orduya vefat hâdisesini anlatmış ve kendisi sür'atle Çorlu'dan İstanbul'a gelmişti. (1 Teşrin I.) 1520'da cülûs ve bi'at merâsimi İstanbul'da yapıldı ve aynı gün genç pâdişah mâtem elbisesi giymiş olduğu hâlde babasının nâşını karşılamak üzere Edirnekapısı'ndan çıktı. Fâtih câmînde namazı kılındıktan sonra da onun Mirza sarayı denilen yerde defnini, buraya türbe ile birlikte bir câmi (Sultan Selim Câmiî), imâret, muallimhâne ve Yenibahçe yakınında da bir medrese inşâsını fermân etti. (.) Pîrî Paşa'yı yerinde vezîr-i âzam bırakan Sultan Süleyman, kendisinin Saruhan sancak beyliğinde lalası bulunan Kasım Paşa'ya (Koca, Sâfî) vezirlik pâyesi tevcih etti. Bu suretle divanda ilk defa dört vezir bulunması (ikinci vezîr Mustafa Paşa, üçüncü vezir Ferhad Paşa, dördüncü vezîr Kasım Paşa usûlü ihdâs edildi. Pâdişah ihsânını yaptıktan sonra adlini ve hakkın tecellisine karşı hassasiyetini de ispat etti. Önce, babasının Tebriz'den sürüp getirdiği 600 evden mürekkep sürgünlere hürriyetlerini iâde etti. İsteyenlerin yurtlarına gitmekte, dileyenlerin de İstanbul'da kalmakta muhtar olduklarını bildirdi. Sonra, evvelce yasaklanan ipek ticâretinin, Osmanlı ve İran ülkeleri arasında ticâret kervanlarının serbest bırakılması, müsâdere edilen malların iadesi sağlandı ve bu suretle yapılmış olan haksızlık telâfi edildi. Diğer yandan, hakkında şikâyet vâki olan veya âsâyişsizliğe cür'et edenler de şiddetle te'dip olundu ki, bu arada Gelibolu sancak beyliği vazifesi ile Kapudan-ı deryâ bulunan Câfer Bey (Hûnî, "Kanlı" lâkabını taşıyordu), hakkında tahkikat yapıldıktan ve istediklerini katlettirerek mallarını zapt ettiği anlaşıldıktan sonra, idâm olunmuş, yerine Polak Mustafa Paşa getirilmiş, kezâ, bu sıralarda bazı evleri basarak zorbalık yaptıkları pâdişahın kulağına kadar gelen bazı silâhtârlar da şiddetle cezâlandırılmışlar ve yine reâya evlatlarını esir diye sattırdığı hakkında divân-ı hümâyûna şikâyetleri gelen Prizrin beyi de, mahalline gönderilen bir çavuş mârifeti ile, te'dip olunmuştu. Bu adâlet örnekleri, Sultan Süleyman saltanatının hak, kanun ve nizâm devri olarak başladığının ispatları oldu ve bundan sonra da kanunsuz ve haklı sebebe dayanmayan hiçbir muâmele cereyân etmedi. Sebepsiz ve günahsız yere ümerâdan ve kadılardan, diğer mansıp sâhiplerinden hiç kimse mâzûl ve mağdur edilmedi. Bu yüzden bütün vazifeliler, adâlet ve hakkaniyet dâiresinde hareket etmekte, azilden korkmaktaydılar ve "mâzûl olursam bir dahi mansıp yüzün görmezem derlerdi (bu hususta Peçevî, Tarih, I, 16 v. Dd.'ında birço misâl nakletmektedir.).

Canberdi Gazâlî İsyânı (1520)

Cülûs senesinde Şam beylerbeyi Canberdi Gazâlî isyânı vuku buldu. Aslen Dalmaçyalı bir Slav esiri iken sonradan Tomanbay'ın ümerası arasına girmiş ve Şam emirliğine tâyin olunmuştu. Mısır seferi esnâsında Halep emîri Ha'ir'in delâleti ile Yavuz Sultan Selim'e itâtini arz eden Canberdi Gazâlî'ye, seferden dönüşünde onun tarafından Kudüs ve Gazze sancakları ile birlikte Şam eyâleti tevcih edilmişti. Ancak, kafasında dâimâ isyân fikri ve istiklâl arzûsu taşıdığı anlaşılan Gazâlî, Sultan Süleyman'ın cülûsunu müteâkip, her hâlde onun tecrübesizliğini hesaplayarak baş kaldırdı. Celâlzâde'ye göre (Tabakat al-mamalik va daracat al-masalik, Ü. kütüp, nr. TY 5997 var. 83), önce Suriye ve Filistin'i ele geçirmek, sonra Mısır'ı zapt etmek ve nihâyet hilâfeti ele geçirmek gibi büyük tasavvurları vardı. Derhâl Şam kalesini zapt ile nâmına hutbe okuttu, sikke bastırdı (Âli, Kunh al ahbar, basılmamış kısımlar, Üniv. Kütüp., var. 218). Arap ve Kürtlerden 15.000 kişi ile 800 kadar tüfenkendâzı başına topladı. Beyrut'u, kölelerinden biri vâsıtasıyla ele geçirdi. Cebel Lübnan'daki dürzileri isyân ettirmeğe çalıştığı gibi, Mısır beyi Ha'ir Bey'e mürâcâat ile onu da bu harekete katılmaya dâvet etti (Şam'daki Venedik konsolosunun raporuna atfen Hammer, Devlet-i Osmaniye Tarihi, V, 13). Ancak onun bu hareketini tasvip etmeyen Ha'ir Bey bir taraftan mektubu pâdişaha gönderdiği gibi, diğer yandan Canberdi Gazâlî'yi oyalamayı uygun buldu ve başarı kazanabilmesi için önce "kilîd-i Arab" mesâbesinde olan Halep'i ele geçirmesi gerektiğini ona telkîn etti ki, bunun üzerine Halep'e karşı taarruz vukû buldu. Bu esnâda Trablus, Hama ve Humus sancak beyleri de Halep'e çekilmiş ve Halep beylerbeyisi Karaca Paşa ile birlikte kuşatılan şehri müdâfâya başlamışlardı. Gazâlî'nin isyânı ve Halep'i kuşattığı İstanbul'da duyulunca (Teşrin I. 1520) onu tedibe üçüncü vezîr Ferhad Paşa, silâhtâr ve sipâhî bölükleri, 4.000 yeniçeri ve 200 top arabası ile, Anadolu, Rum ve Karaman beylerbeyileri kuvvetleri refakatinde, ma'mûr edildi. Diğer yandan, Şehsuvarzâde Ali Bey'in de Dulkadırlı Türkmen kuvvetleri ile derhâl Halep'e giderek şehri muhâsaradan kurtarması bildirildi. Ali Bey'in geldiğini duyan Canberdi Gazâli, Şam'a çekilmek zorunda kaldı ve Şam'da müdâfaa tedbirleri aldı ise de, bu esnâda serdar da Anadolu ve Karaman kuvvetleri ile yetişti. Şam civârında (.) vuku bulan çarpışmada (17 Kânûn II. 1527), Gazâlî kat'î bir yenilgiye uğradı ve kendisi ele geçirilerek katledildi. Bunun üzerine Şam etrafındaki Arap kabîleleri tamâmen inkiyat etti. Şam beylerbeyliğine Anadolu beylerbeyisi Ayas Paşa getirildi. Kudüs, Gazze Şafad sancak beyleri değiştirildi. Bu hareketi müteâkıp Gazâlî isyanından kendi hesabına bir fâide umduğu ve müsâit bir fırsat kolladığı anlaşılan Şah İsmail'in hareketlerini gözetlemek vazifesi ile Ferhad Paşa bir müddet Kayseri'de beklemek üzere pâdişahtan bir emir aldı ise de, sonradan, umduğunu bulamayan şahın, Tebriz'i terkettiği duyulunca bu tedbire de luzûm görülmedi Âlî, ayn. esr., var. 219).

Belgrad'ın Zaptı (1521)

Kanunî Sultan Süleyman, Canberdi Gazâlî isyanının bastırıldığı haberi İstanbul'a geldiği sırada Macar Kralına karşı bir sefer açılmasına karar veriyordu. Zîrâ, Kral Lajos II. nezdine, bazı kaynaklara göre cülusunu haber vermek üzere, Âlî'ye göre de "haraç talebine" giden pâdişahın elçisi Behram Çavuş'un tahkîr ve idâm edildiği öğrenilmiş, kısaca Osmanlı Devleti ile olan ahdini bozduğu görülmüştü. Şüphesiz ki, Belgrad'ın çok tahkim edilmiş bulunmasının, Fatih Sultan Mehmed devrinde buraya karşı yapılmış bir teşebbüsün akîm kalmasının o zamandan beri Osmanlı umûmî efkârında uyandırdığı kuvvetli aksül'amelin de Sultan Süleyman'ın bu kararında bir te'siri olduğu ve meydana gelen bu son hâdiyesi, kendi devleti menfâtleri hesabına, değerlendirmek istediği düşünülebilir. Pâdişah bu ânî kararı tâkiben ilk hazırlıkları emretti (tefsilât için bk. Mad. Belgrad). (.) Niş ve Alacahisar istikametinde yoluna devam ederken hudût kumandanlarının katıldığı harp meclisinde, muhâsara stratejisi hakkında vezîr-i âzam Piri Paşa ve vezîr Ahmed Paşa'nın ileri sürdükleri tekliflerin münâkaşasını müteâkib alınan karar gereğince ilk olarak zaptı kararlaştırılan Böğürdelen kalesinin alınmasında hazır bulundu.

Sava üzerinde kurulan köprü inşâatına, günlerce bir çardak altında nezâret ederek, askeri teşvik etti. Bu sırada Koupenik (Koupinovo) kalesi hâkimi pâdişaha kalesini teslim edeceği yolunda bir haber göndermiş, fakat bunu sâdece zaman kazanmak için yaptığı anlaşılmıştı. Daha sonra Semlin (Zimony) ve daha başka kaleler zaptolundu ve 30 Ağustos'ta da Belgrad teslim alındı. Belgrad'ın fethine birçok tarihler düşürülmüştür (krş. Lütfi paşa, Tevârih-i Âl-i Osman, s. 303). Sultan Süleyman iki gün sonra (27 Ramazan) kaleye giderek câmie tahvil edilen aşağı kilisede Cuma namazını kıldı (tafsilât için bk. mad. Belgrad ve krş. Tubero. De Turcorum origine moribus et rebus gestis Comentaris, Floransa, 1590, Frankfurt, 1603; F. Tauer, Histoire de la campagne du Sultan Suleyman I. Contre Belgrade en 1521, Prague, 1924; ayrıca bk. Ferîdûn Bey, Münşaât, Belgrad seferi menâzil-nâmesi, I, 507 v.d.).

Belgrad'ın fethini pâdişah memleketin bütün kadılarına oradan bir fetihnâme ile bildirmiş (1521 Eylül başları), sefer ve muhâsara hâdiseleri ve kalenin fethi bu nâmede edebî bir ifâde ile ve birçok âyet ve hadîsler ile süslenerek anlatılmış, bilhassa vezîrler ile vezîr-i âzamın büyük meziyetleri belirtilmiştir. Ayrıca Dulkadir hâkimi Şehsuvarzâde Ali Bey'e, vezir Ferhad Paşa'ya Belgrad fetihnâmeleri gönderen Sultan, kendilerinden de buna karşılık tebriknâmeler almıştır (krş. Ferîdûn Bey, Münşât, I, 515 v.d.). Diğer taraftan, pâdişah Venedik dojuna da Halil Çavuş adındaki bir elçi ile bu fetihnamelerden bu birimi göndermiştir ki elçinin 28 Teşrin I.'de senato tarafından merâsimle kabûl edildiğine dâir bilgimiz vardır (Marini Sanuto'dan naklen Hammer, ayn. Esr., V, 18).

Kanunî Sultan Süleyman Teşrin I. sonlarında ordu ile İstanbul'a döndü. Yolda iken küçük oğlu şehzâde Murad'ın ölümünü haber almış (Rûznâme, s. 514, 21 Şevval 927) avdetinden sonra da 9 yaşındaki şehzâde Mahmud adındaki oğlunun ve bir kızının vefatı vuku bulmuştur (Bostân, Süleyman-nâme, Ayasofya kütüp., nr. 3317, var. 32, 34; Hammer, ayn. Esr., V, 19).

Ragusa, Rus ve Venedik Elçileri ile Yapılan Antlaşmalar (1521)

Bu sırada pâdişah, kısa aralıklarla toplanan divân-ı hümâyûnlarda hükümdarlarından getirdikleri tebriknâmeleri takdime gelen Ragusa, Venedik ve Rus elçilerini kabûl etti. Ragusalılar Osmanlı memleketlerinden ihtiyaçları için zahîre satın almak müsâdesini sultandan almakta idiler. Kırım hanının mütemadî akınlarının tehditleri altında bulunan Rus Çarı Vasi'nin cülûs tebriki için gönderdiği elçiler, bu akınlardan şikâyetle bahsetmişler (elçi Tretiak, Moskova'dan 20 Haziran 1521'de hareket etmişti), genç pâdişah da Mehmed Giray Han'a Rusları rahatsız etmemesini tenbih eylemişti. (...) Rus çarı bu fırsatı kaybetmemek için derhal Jean Morozof adında yeni bir elçi göndererek Osmanlı Pâdişahı ile bir anlaşma akdini istedi, fakat daha fazla bir şey elde edemedi (tafsilât için bk. M. Karamsin, Histoire de l'Empire de Russie, trans. Trc. St. Thomas ve Jauffret, Paris 1820, VII, 129 v.d. 142 v.dd.). Bu sırada Venedik ile yapılan anlaşma ve eskiden verilmiş imtiyazların yenilenmesi daha mühimdir. Venedik balyosu Marco Memmo 30 maddelik bir ahid-nâme akdine muvaffak oldu (1 Kânûn I. 1521). Bu ahid-nâmede ticâretin serbestisi ve güvenliği belirtiliyor, her üç senede bir değiştirilmek üzere İstanbul'da balyos bulundurulması kararlaştırılıyordu. Kaçak köleler Venedik'e iâde olunacak, İslâmı kabûl etmiş bulunanlar için 1.000 akçe bedel verilecekti. Asîl esirlerin hürriyeti iâde olunacak. Deniz kazâzedelerine ilişilmeyecekti. Her kaptan, gemisinden sorumlu olacak, katiller ve diğer suçlular her iki tarafça karşılıklı olarak geri verilecekti. İki devlet tebeası arasındaki dâvalarda tercümanlar mahkemelerde hazır bulunacak, herhangi bir Venediklinin borcu için balyos hapsedilmeyecek, Venedik tüccarları balyosun müsâadesi olmadıkça Osmanlı ülkesinde seyahat edemeyeceklerdi. Venedik tebeasının verâsetine âit dâvaları balyos tarafından görülecek, Venediklilerin Trablusgarp, Tunus ve Cezâyir gibi Berberî memleketleri ile ticâretlerine mâni olunmayacak, Venedik gemileri yalnız İstanbul'a girecekleri vakit gözden geçirilecek Gelibolu'da muâyene olunmayacaktı; Venedik cumhuriyeti Kıbrıs ve Zanta adalarına karşılık her sene biri 10.000, diğeri 500 dukalık iki vergi ödeyecekti.

Kanunî Sultan Süleyman'ın ilk senelerinde yapılan bu ahid-nâme, bu hükümdarın daha sonraki devirlerinde diğer devletler ile aktedilen anlaşmalara esas olmuş gibidir (bk. aslının Venedik arşivinde, Capitulatio Sultani Suleimani. Per Marco Memmo başlığıyla, suretinin de Viyana arşivinde ve ayrıca Marini Sanuto'da olduğunu bildiren Hammer, V, 20, 276).

Rodos'un Zaptı (1522)

Saint Jean d'Hospitaliers veya Saint Jean de Jerusalem denilen şövalye tarîkatinin elinde bulunan Rodos adası, öteden beri Osmanlı Devleti'nin ele geçirmek istediği çok müstahkem ve ehemmiyetli bir yerdi. Sultan Süleyman, Belgrad'ın fethini başardıktan sonra Osmanlı siyasetinin bu ikinci meseleini de halle teşebbüs etti. Fethi zarûrî kılan âmiller belli idi: 1) Rodos şövalyelerinin Osmanlıların Akdeniz ticâretini sekteye uğratması, 2) Hac seferlerini tecâvüzleriyle rahatsız edip aldıkları esirleri (ki bu sırada sayılarının 1.500'ü bulduğu tahmin edilir) adalarında angaryada çalıştırmaları, 3) Başta vezir Mustafa Paşa ile denizci Kurdoğlu Musliheddin Reis'in sultana telkin ve te'sirleri, 4) Şövalyelerin Mısır Memlûklerine ve Canberdi Gazâlî isyanlarına yardım etmiş olmalarının bilinmesi. Esâsen Şarlkent-François papalık-reform hareketleri mücâdeleleri ve Macaristan'ın iç vaziyeti, şövalyelerin yardım dâvetine karşı bunların hareketsiz kalmaları neticesini doğurduğu cihetle adanın alınması için şartlar da gayet müsâit bulunmaktaydı. Muhasaraya başlamadan önce Kanunî Sultan Süleyman şövalye tarikati reisi Villier de 1'ısl Adam'a bir mektup göndererek ona Belgrad'ın fethini bildirdi ve itâti kabûl ettiği takdirde hürriyetlerinin sağlanacağını ve mallarının taarruzdan masun kalacağını te'min etti. Fakat bunun müspet bir neticesi olmadı. Serdar ikinci vezîr Mustafa Paşa kumandasında Osmanlı donanması İstanbul'dan 4 Haziran 1522'de hareket etti. Pâdişah da Üsküdar'da otağını kurdu (18 Haziran). Buradan Marmaris körfezine doğru karadan hareket etti. (...) Aydın'a varınca Ferhad Paşa'nın, evvelce verilen tâlimâta tevfîkan, Şehsuvarzâde Ali Bey'i te'dip ettiği haberi geldi. Dulkadır hânedanından olan ve şimdiye kadar birçok hizmetleri görülen Şehsuvarzâde Ali Bey hakkında, idâresi altında bulunan Maraş-Elbistan havâlisinde ve diğer yerlerde keyfi hareketler yaptığı, istediklerini katl ile mallarını müsâdere eylediği yolunda bazı şikayetler geliyor, Celâl-zâde'ye göre, sefere gelmesi için pâdişahın yaptığı dâvete icâbet etmiyordu. Hattâ istikbâlini ilân etmek istediği hakkında bazı şüpheler de uyanmıştı (Ali Bey'in te'dibi hâdisesinin, Ferhad Paşa'nın beslediği kini ve garezi yüzünden vukû bulduğu hakkında bk. Mehmed Mazhar Fevzi, Haber-i sahih, İstanbul, 1293, V, 37). Böylece Marmaris körfezine yaklaşıldığı sırada serdardan, Rodos şövalyelerinin kaleyi rızâlarıyla vermeyecekleri haberi alınınca temmûz nihâyetlerinde Sultan Süleyman Rodos'a geçti ve muhâsaraya bizzat nezâret etti. Türlü safhalar arz eden ve uzun süren kuşatma esnâsında 24 Eylül'de vuku bulan umumî hücumun başarısızlığa uğramasında sorumluluğu Sultan, Ayas Paşa'da bulduğu gibi, serdarın da, o sırada vefat haberi gelen Ha'ir Bey'in yerine Mısır vâliliğine göndermek sûretiyle, muvâfakiyetsizliğine hükmetmiş oluyordu. Serdarlığa vezîr Ahmed Paşa'yı getirdi. Pâdişah arasıra Cem Sultan ve Santuroğlu bahçelerine, Eski Rodosluk ve Sünbüllük denilen mesîre yerlerine gidiyordu. Defterdar Abdüsselâm Bey ile Menteşe ve Karasi sancak beylerini, Okçu Sinan Bey'i kuvvetleri ile birlikte Eski Rodos'un yeniden binâ edilmesine me'mûr etmişti. Nihâyet kaleyi teslim müzâkereleri başladı. Kışın yaklaşması, muhâsaranın uzaması ve soğukların büyük zâyiâta sebep olması, pâdişahı, Üstâd-ı âzamın teslim şartlarını kabûle sevketmişti. 21 kânûn I.'de kalenin teslimi kararlaştı (teslim şartları için bk. mad. Rodos). 26 Kânûn I.'de Kanunî Sultan Süleyman Üstâd-ı âzamı huzûruna kabûl etti. Müteâkiben de kalede İspanyol burcunu, Saint Nicolas kalesini, Üstâd-ı âzamın sarayını gezmiş, câmie tahvil edilen Saint Jean kilisesinde Cuma namazını kılmıştı. Üstâd-ı âzam, Kânûn II. 1523'te 5.000 kişilik maiyeti halkı ile Girid'e hareket etti. Tarihçi Âli, Rodos'un fethi için söylediği bir kıt'ada fetih tarihini 929 olarak belirten bir tarih düşürmüştür. (Kunh al-ahbar, basılmamış kısımlar, var. 220). Pâdişah, Rodos'un idâresi ve müdâfaası hakkında gerekli tedbir ve kararları aldıktan, bütün kadılara, Kırım hanına, Mekke şerifine fetihnâmeler, komşu ve siyâsî münâsebâtta bulunulan devletlere zafernâmeler gönderdikten sonra 2 Kânûn II. 1523'te Rodos'u terk ile Marmaris'e hareket etmiş ve Şubat iptidâlarında da İstanbul'a vâsıl olmuştu.

Rodos fethi münâsebetiyle gönderilen zafernâmelere Venedik mukabelede bulunduğu gibi, Şah İsmail de, cülûstan beri ilk defa olarak, tâziyet ve tebrik vecibesini yerine getirmiş, Rodos fethinden dolayı da memnunluğunu bildiren bir mektup ile bir elçi göndermişti (Rodos seferi esnâsında fethedilen diğer adalar v.b. hakkında ve tafsilât için bk. Tabîb Ramazan, Rodos fetih-nâmesi, Revan köşkü, nr. 1279; Celâl-zâde Sâlih, Rodos fetih-nâmesi, Nuruosmaniye, nr. 3170; Bostân. Süleyman-nâme, Ayasofya kütüp., nr. 3317; Âli, Fetih-nâme-i Rodos, Selim Ağa kütüp., nr. 757; Peçevî, Tarih, I; Bourbon, La Grande et merveilleuse et tres cruelle oppugnation de la noble cite de Rhodes imprime l'an 1526; Jacob Fontanus.

De Bello Rhodio; Rene Aubert, Abbe de Vertot, Histoire de l'ordre de Malte, 1726, Tercier, Memoire sur la prise de la ville et de l'ile de Rhodes en 1522, par Soliman II.; Memoires de l'Academie des Inscription, XXII; Feridûn Bey, Münşâat; I, 529, 540; Chalcondylas'a A. Thomas'ın ilâvesi. Paris, 1663. II, 457 v.dd.; Halil Hâlid, Rodos fethinde Sultan Süleyman'ın tedâbir-i siyâsiyesi, İstanbul, 1326; Hammer, göst. yer.).

İbrahim Paşa'nın Vezâreti (1523)

Kanunî Sultan Süleyman 1523'te sadrâzamı Pîrî Mehmed Paşa'yı tekaüt ederek yerine, o zamana kadar ki teâmüle aykırı olarak harem-i hümâyûnda odabaşı ve iç şâhinciler ağalığında bulunan İbrahim Ağa'yı, vezîr-i âzamlığa getirdi 27 Haziran 1523 bk. mad. İbrahim Paşa). Bu tâyin ve tercihe müteessir olan vezîr Ahmed Paşa (...) Mısır'a gönderildi. Ancak 30 Ağustos 1523'te Mısır'da Bulak'a vâsıl olan ve Mısır âyânı tarafından karşılanan Ahmed Paşa bir müddet sonra orada istiklâlini ilân ile hutbeyi nâmına okuttu. Para bastırdı, Mısır sultanlığını elde etmeğe çalıştı. Bu yolda Memlûkleri de, birçoklarına büyük menfâtler te'min etmek suretiyle kazandı. Kaledeki yeniçerileri bunlar vâsıtasıyla mağlup ederek memleketin hâkimi oldu (Kânûn II. 1524, Ahmed Paşa'nın hiyâneti ve isyânı İstanbul'da duyulunca, bazı tedbirlere başvuruldu ise de, bu hareketi bastırmağa, Ahmed Paşa'nın yanında Mısır'a gönderilen ve pâdişaha sâdık kalan Kadı-zâde Mehmed Bey Muvaffak oldu ve etrafına topladığı adamlarla onu İskenderiye taraflarına kaçırarak bir çarpışmada öldürttü ve başını pâdişaha gönderdi (930 1524, Ali, Kunh al-ahbar, var. 221; tafsilât için bk. Süheylî, Tarih Mısr al-Cadid, Müteferrika tabı, var. 53 v.dd.). Mâmafih bundan sonra da Mısır'da karışıklıklar ve ihtilâflar devam etti. Öyle ki, 1524 senesinin ilk bahar aylarında İbrahim Paşa'nın âhenk ve âsâyişi iâde maksadı ile, Mısır'a gönderilmesi gerekli görüldü. (.) (Ali, Kunh al-Ahbar, var 223).

Vezir-i âzamın Mısır'da bulunduğu sırada Sultan Süleyman'ı meşgul eden iki iç hâdise oldu. Bunlardan birincisi Ferhad Paşa'nın idâmıdır. Bir müddet önce Şehsuvarzâde Ali Bey'i te'dip eden, fakat sonra Anadolu'da ve bilhassa Rum eyâletinde birçok haksızlıklar ve zulümler yapan Ferhad Paşa hakkında pâdişaha şikâyetler geliyordu. Evvelâ, cezâ olarak vezirliği kaldırıldı ve Semendire
sancak beyliğine gönderildi. Bu suretle onun, hudut boylarında dolgun bir tahsisatla bulunmasıyla haksızlıklardan ve yolsuzluklardan uzak tutulacağı, yola geleceği umulmuştu. Bu yeni vazifesinden de şikâyetler gelip, izinsiz olarak İstanbul'a döndüğü duyulunca, av yapmak üzere Edirne'ye giden pâdişah tarafından oraya celp ve I Teşrin II. 1524'te idâm edildi.

İkinci hâdise, Sultan Süleyman'ın Edirne'den avdeti sıralarında (Mart 1525) yeniçerilerin oldukça büyük bir isyânının vukûdur. Öyle anlaşılıyor ki, vezir-i azamın aleyhtarlarının bu husuta tahrikleri vardı ve "vezîr-i âzamsız divan olmaz, olduğu takdirde asker zapt olunmaz" gerekçesi ile sadâret mührünün başka bir kimseye verilmesini istiyorlardı. Pâdişahın İstanbul'a avdetinden birkaç gün sonra bir kısım yeniçeriler bazı evleri ve bu arada İbrahim Paşa sarayını basarak yağma ve talana teşebbüs ettiler. Sultan Süleyman bizzat hâdiseyi incelemeye lüzum görmüş, Kâğıthâne kasrından sarayına gelerek, yapılan tahkikat neticesinde sorumlulukları görülen fesatçıların ve ele başıların ezcümle yeniçeri ağası Mustafa ile reis-ül-küttab Haydar Efendi'nin şiddetle cezalandırılmalarına emir vermişti. Aynı zamanda Mısır'da bulunan İbrahim Paşa'ya gönderdiği bir emirle de Mısır vâliliğine münâsip birisini bırakarak sür'atle İstanbul'a dönmesini bildirmişti. 15 Haziran 1525 Kahire'den ayrılan vezîr-i âzam da karadan ve yollarda birtakım idârî ve adlî icrâatte bulunarak eylül ortalarında İstanbul'a dönmüş ve yine büyük bir merâsim ile karşılanmıştır bk. Âlî, Kunh al-Ahbar, var. 224 v.dd.; Bostan, Süleyman-nâme, Ayasofya kütüp., nr. 3317, var. 73; Hammer, V, 46 v.dd.).

Mohaç Seferi (1526)

İbrahim Paşa'nın dönüşünden sonra pâdişah sefer hazırlıklarına girişilmesini emretmiş, ancak seferin hangi istikamete yöneltileceği açıklanmamıştı.

Tuna boylarında hudut hâdiseleri, küçük ölçüde savaşlar eksik olmuyordu. Hudut sancak beylerinden Yahya Paşazâde Bâli Bey'in, pâdişaha, bu tarafa sefer yaptığı taktirde Drava ile Sava nehirleri arasındaki Macaristan arâzisinin fethini vaat ve taahhüt ettiği biliniyor ve bu haber, Macar hudût kumandanı Tomori'nin casusları vâsıtası ile Macaristan'a da ulaşıyordu. Hâlbuki durumun gergin olduğu bu sıralarda (1525) Macar ordusundan ücretlerini alamayan birçok askerin Bâli Bey'in tarafına ilticâ ettiği de bir vâkıa idi. Kanunî Sultan Süleyman'ın Macaristan'a karşı açtığı seferin, Mohaç muhârebesinin birço sebepleri, ezcümle Papalık ve Macaristan münâsebetleri, imparatorluk meclisinde cereyan eden siyasî müzâkereler, bunların yarattığı sebep ve âmiller, Lehistan münâsebetleri (Acta Tomiciana, Epistolae, legationes response, actiones, res gestae Sigismundi I. regis poloniae 1507-1548, Posen, 1852-1906, I-XII) gibi birço cepheleri olmakla berâber (tafsilât için bk. A. Mohaçsi Emlekköng Budapest, 1925) Fransa siyâsetinin Osmanlı pâdişahı nezdinde kazandığı nüfûz ve yaptığı telkinin büyük ehemmiyeti de tarihi bir gerçektir.

Şöyle ki: Fransa kralı François I. İmparator Şarlkente Pavia'da mağlûp ve esir düştükten (25 Şubat 1525) sonra annesi ve saltanat nâibesi Angouleme düşesi Louise de Savoie Kanunî Sultan Süleyman nezdine gönderdiği elçi vâsıtası ile, pâdişaha, mukaddes Roma-Cermen imparatorunun gittikçe büyüyen kudret ve nüfûzunu kırmak ve yarattığı tehlikeyi bertaraf etmek üzere Fransa ile ittifak teklif etmekte idi. Bu ilk elçi ve haber İstanbul'a ulaşmadı ise de, aynı senenin sonlarında (kânûn

I. 1525) bir başka elçi Jean Frangipanı İstanbul'a gelmeğe muvaffak oldu ve biri François'nın, diğeri annesinin olmak üzere iki mektubu pâdişaha getirdi. Testa'ya (Recueil des Traites de la Porte Ottomane, Paris, 1864, I, 3) göre, Kanunî Sultan Süleyman, evvelce gönderilen Fransız elçisinin Bosna'da kaybolması ile ilgili olarak Bosna sancak beyini İstanbul'a getirmiş ve Frangipani'ye de Macaristan'a bir sefer yapmak suretiyle Fransa kralına müessir bir yardımda bulunacağını kuvvetle vaat etmiştir. Elçi avdetinde Madrit muâhedesi ile esâretten kurtulmuş olan François'ya Sultan Süleyman'ın vaadini bildirmiş, o da pâdişaha minnet ve şükranını ifâde eden bir teşekkür mektubu göndermişti (tafsilât için bk. Baron de Testa, ayn. esr., s. 6; mektubun Latince aslı için bk. Champollion-Figeac, Captivite de François l'er, Paris, 1847; Charriere, Negotitations de la France dans le Levant, Paris, 1848, 1). Fransa elçisinin İstanbul'da bulunduğundan 2 Şubat 1526 tarihli raporunda bahseden Venedik balyosu Piero Bragadino, pâdişahın elçiye altın işlemeli bir hil'atla 10.000 akçe verdiğini bildirmektedir. (Marini Sanuto'dan naklen Hammer, V, 50). Gerçekten Frangipani, Kanunî Sultan Süleyman'a Şarlkent'e karşı karadan ve denizden yapılacak bir taarruz neticesinde François'nın kurtarılabileceğini söylemiş, aksi takdirde iki garplı hükümdarın sulh yapacağını ve imparatorun Avrupa'nın yegâne hâkimi kesileceğini ilâve etmişti. Pâdişah, öyle görünüyor ki, Venedik elçisinin de fikrini aldıktan sonra bir mektup ile (1 Şubat 1526 tarihli bu mektup Charriere, ayn. esr.'dedir) Fransız kralını, harpte hükümdarların başlarına her türlü şeyin gelebileceğini ifâde etmek suretiyle teselli etmiş ve elçiye de Şartlkent'e karşı biri İtalya sâhillerine, diğeri Macaristan'a olmak üzere iki cepheden hareket edeceğini bildirmişti. Kemal Paşazâde de Mohâc-nâme'sinde bu konuda bilgi verdiği ve seferin sebeplerini zikrettiği yerde (Pavet de Courteille, Histoire de la Campagne de Mohaçz, Paris, 1859, s. 24 v.dd.) İspanya hükümdarının esâretinden kurtarılması husûsunda pâdişaha teveccüh eden Fransa kralına verilen vaadin mühim bir rolü olduğunu bildirir ve Fransa kralının pâdişaha sunduğu arîzanın meâlini verir.

Pâdişah, François'nın, bir taraftan Osmanlı Devleti'ni kendi dâvası lehine kazanmaya çalışırken, diğer yandan Avrupa'daki itibârını kaybetmemeğe çalıştığından, yâni Osmanlılar ile anlaşmak istediğini gizlediğinden habersiz olarak, ona kuvvetle yardım vaadini yapıyordu. Nitekim sadrâzam İbrahim Paşa birkaç sene sonra, bu meselenin gerçek mâhiyetini, İstanbul'da Ferdinand'ın elçilerine açıklamış, Fransa kralının mahviyetkâr bir şekildeki mürâcaatı üzerine pâdişahın Venedik'le bir ittifak yaptığını, Venedik donanmasının İspanyollara karşı harekete geçtiği sırada Osmanlı ordusunun da Friuli kıt'asından geçerek Milano'ya karşı teşebbüse girişmeği tasarladığını, bu tasavvurun gerçekleştirilmesi için Macar kralına bir elçi göndererek serbest geçiş hakkı istediğini, fakat kral Lajos I. 'un bu teklifi reddettiğini, bunun üzerine sefer istikametinin tâyininde bir müddet tereddüt gösterildiğini, bilâhare François'nin esâretten kurtularak pâdişahın lûtfuna teşekkür etmesi, hastalığı olmasa bizzat gelip pâdişahın ayaklarını öpeceğini bildirmek suretiyle minnettarlığını ve şükranını ifâde eylemesinden sonra Macaristan'a karşı ordu sevkettiğini söylemişti (Jurisich ve Lamberg adındaki Avusturya elçilerinin 1530'da hükümetlerine gönderdikleri raporlar için bk. Gevay Antal, Urkunden und Actenstücke zur Geschichtde der Verhaltnisse zwischen Österreich, Ungarn und der Pforte in XVI. u. XVII. Jahrhunderten, Wien, 1838-1842, I c. I-III; ayn. mll., Urkunden und Actenstücke zur Geschichte von Ungarn im letzten Drittel des Jahres 1526. Wien, 1845; Hammer, V., tür. yer. Gerek Fransız siyasetinin bu suretle telkin ve te'siri, gerek Belgrat'ın fethinden sonra da devam eden hudut hadiseleri ve karşılıklı akınlar (tafsilat için bk. Engel, Istavafy ve diğer kaynaklara atfen Hammer, V, 53 vd.) Mohaç seferinin siyasî ve askerî sebepleri ve mukaddimesi sayılabilir. Sefer kararı daha kış aylarında verilmiş, pâdişah, 932 senesi safer ve rebiülevvel aylarında (Kânûn I. 1525, Kânûn I. 1526) Rumeli ümerâsına ısdâr ettiği fermanlarda, kuvvetleri ile birlikte ilk baharda Sofya sahrâsında toplanmalarını ve müteâkip emre intizar eylemlerini, her tarafa ulaklar gönderilerek sefere hazırlanmalarını bildirmişti (.).

Ordu büyük bir nizam ve disiplin içinde yürüyüşe geçti. Pâdişah ekili tarlalara girerek hayvan otlatmayı, reâyânın hayvanlarını ellerinde almalarını şiddetle yasaklamış ve bu gibi hareketlere cür'et edenlerin idâmla cezâlandırılmalarını emretmişti. Yol boyunca vuku bulan tek tük hâdise ve suçluların cezâlandırılması için ciddiyetini gösteriyordu (kşr. Feridûn Bey, ayn. esr. Ruznâme, s. 554 v. dd. 28 Recep'te ve 19 Şâban'da geçen vak'alar). Yine yol boyunca yer yer pâdişahın ordusuna, evvelce vazifelendirilen kuvvetler iltihak ediyor, beyler-beyi ve sancak beyleri el öpüyorlardı.

Kanunî Sultan Süleyman bayram merâsimini Belgrat'ta yaptı ve müteâkiben ordu ile birlikte Sirmiye ovasına geçti; Salankamen, Petervaradin ve diğer kalelerin zaptında bulundu (tafsilât için bk. Peçevi, Tarih, s. 86 v. dd.). Petervaradin'in fethini müteâkip (.) Kanunî Sultan Süleyman bu kale etrafındaki köylerin yakılmaması, yağma ve tahrip edilmemesini emretti. Zîrâ, kale müdafîleri teslim olacakları yolunda bir haber göndermişlerdi. Osek (Osseg, Esseg, Eszek) kalesine gelince (30 şevval 932) "Pâdişah azmi Budin'dir deyu orduda nidâ olundu" Feridûn Bey, Münşat, I, 560, Rûz-nâme), Pâdişah Drava nehri üzerine kurulan köprü inşâtında da bulunduktan ve buradan geçildikten sonra, ordu Mohaç sahrâsına doğru ilerlemeye başladı. Osek'in işgali ve Drava'ya köprü kurularak Budin'e doğru yürünmesi, Mohaç muhârebesinin doğrudan doğruya başlangıcı sayılabilirdi. Macarlar için pâdişahı ve Osmanlı ordusunun durdurmak, Tuna nehrinin geçmeğe teşebbüs etmemeleri karşısında, ancak Drava'dan sonraki tabîi müdâfaa hattı olan ve onun 40 km. kadar şimâlinde bulunan Karasu'da (Krasica=Krasso) mümkündü.

İki nehir arasındaki bataklık ve çamurlu arâzi harp harekâtına o mevsimde müsait değildi. Macar kralı 20 Temmuz'da Budin'den ayrılmış ve 6 ağustos'ta ancak Tolna'ya vâsıl olmuştu. Yanında 4.000 kişilik bir suvâri kuvveti vardı. Burada başkumandanı sayılabilecek olan Nodor Bathory Istvan onu bekliyordu. Yapılan müzâkere sonunda Nador'un Osseeg'e doğru gönderilmesi kararlaşmış ise de, Kral Lajos II. beraber bulunmadıkça hiç kimsenin Bathory ile ileri gitmek istemediği anlaşılmıştı. Macar ordusu hep birlikte zarûrî olarak cenûba doğru, Osmanlı ordusunu karşılamak üzere hareket etti. İşte bu esnâda Macar kumandanı Tomory'nin Mohaç ovasında karargâh kurduğu ve burada pâdişahın ordusunu karşılamak kararı verdiği görüldü. Bu arada Macar kralı Erdel voyvodası Zapolyai Janos'a evvelâ Eflak voyvodası ile birlikte Osmanlı ordusuna arkadan hücum etmesi haberini göndermiş, sonra da en kısa zamanda kendisine mülâki olmasını emretmişti.

Osmanlı ordusu şimâle doğru ilerlerken, harp yürüyüşü yapıyor, fakat aynı zamanda mum donanması ile de bir şenlik havası yaratıyordu. Kanunî Sultan Süleyman, mükemmel casus teşkilâtı vâsıtası ile Kral Lajos'un her taraftan yardım istediğini ve beklediğini biliyordu. Bu sebepten bu savaşın ünlü kumandanları olan Bâli Bey ile Husrev Bey'e, Hırvatistan'dan gelecek ve son dakikada Macar ordusuna büyük hizmette bulunabilecek bir yardıma kumandaları altındaki kuvvetler ve akıncılarla mâni olmalarını emretmişti. Onlar da münâsip yerlerde bekliyorlardı. 29 Ağustos'ta Türk ordusu Mohaç ovasının hâkim yüksek noktasına geldi (...). (Rûz-nâme-i Süleymanî, göst. yer.). Diğer yandan ordunun bütün ümerâsını bir harp meclisine dâvetle Husrev Bey kumandasında dümdarı teşkil eden ihtiyar akıncıların da bu müzâkerede hazır bulunmalarını arzu etti (.).

Pâdişahın otağa, sonradan Hünkâr tepesi ve bugün de Satorhely (çadır yeri mânâsına) denilen tepede kurulmuştu. Ümerâ sancaklarını açmışlardı. Sultan Süleyman her alayın durduğu yere gidip, her sancağın dibinde ellerini kaldırıp duâ etmekte ve gözlerinden yaş dökülmekteydi. Bunu gören bütün ordu yerlere kapanıyor, pâdişahın uğruna canlarını feda edeceklerine yemin ediyordu (tafsilât için bk. Peçevî, Tarih, s. 91 v.d.; Osmanlı ordusunun tertibi ve harp nizâmı hakkında ayrıca bak. Kemal Paşazade, Mohaç-nâme, s. 91 v. dd.; Menâzil-nâme, göstr. Yer.; Âlî, ayn. esr., var. 228 v.dd.). Macar ordusu iki muhârebe safına ayrılmıştı. İlk saf, merkez, sağ ve sol cenahlara ayrılmıştı. Arkadaki saf birbiri arkasında dört koldan mürekkepti ve aralarında kral da bulunuyordu. Pâdişahın savaşı ertesi gününe bırakmasına karşılık, Macar ordusu 29 Ağustos'ta harp nizâmına geçer geçmez, kendilerine güvenen büyük bir çoğunluğun arzusu ile derhal taarruza karar verdi. O devirde Macar ordusu için en kat'i harbi kazanacak askerî sınıfın suvâri olduğu ve bütün harp tâbiyesinin bu sınıfın harp şekline göre tespit edildiği düşünülürse atlı kuvvetlerin tek stratejisi ise taarruz olacağına göre bu kararları tabî idi. Macarların hücûma geçtiği haberi üzerine pâdişah İbrahim Paşa'yı Rumeli kuvvetleri ile ilk safta bu hücûma karşılamaya me'mûr etti ve bundan sonra Türk ve Macar suvârileri arasında şiddetli çarpışmalar başladı.

Macar zırhlı suvârisinin hücûmu çok şiddetli idi. Savaş bir müddet değişik safhalar gösterdikten ve bir aralık Rumeli sipâhileri geriledikten sonra harbin neticesi üzerine müessir olan Husrev ve Bâli beylerin bulundukları yerden çıkıp Macar ordusunun yan ve gerilerine taarruzları, sonra da Türk topçusunun hep birden mermilerini düşman üzerine yağdırmaları kısa zamanda galibiyeti sağladı. Kesin bir imhâ savaşı neticesinde o gün guruba kadar Macarlardan 20.000 piyâde ve 4.000 suvâri maktul düştü. Kral Lajos ile belli-başlı kumandanlar da maktuller arasında idi. Osmanlı ordugâhında zafer şenlikleri sabaha kadar sürdü ve ertesi gün Sultan Süleyman vezirleri ve ümerâsı ile birlikte muharabe meydanını temâşâ etti.

12 Eylül'de Budin'e vâsıl oldu. Şehrin anahtarlarını bir heyet kendisine yolda (Földvar'da) takdim etmişlerdi. Burada on gün kaldı, kralın sarayında ikamet etti; bu esnâda idrâk edilen kurban bayramı ile birlikte zafer bayramı şenlikleri ve eğlenceler tertip ediliyordu, vezîr-i âzam ile birlikte şehri de temâşâ etti ve Tuna üzerine bir köprü kurdurarak Peşte yakasına da geçti.

Her taraftan aman dileyen Macarlar Budin'e akın ediyordu. Bunlardan "raiyet olmağa rağbet" gösterenlerin bir kısmı İstanbul'da Yedikule semtinde, bir kısmı da Selânik'te iskân edilmişlerdir. Diğer taraftan kralın hazînesinde ve cebehânesindeki bazı eşya da gemilere yüklendi. Bunlar arasında Herkül, Diyana ve Apollon'un tunç heykelleri de vardı.

Getirilen iki büyük şamdan Ayasofya Câmîî'nin mihrabının iki tarafına konuldu (krş. Ullein Reviczky, Souvenirs Hongrois en Turquie, Budapest, 1943). Peşte'de pâdişah Macar asilzâdelerinden bazılarını kabûl etti ve kendilerine Erdel voyvodası Zapolyai Janos'u Macar kralı nasbedeceğini vaat etti. (...) Padişah Peşte'den 27 Eylül'de hareket etti.

Anadolu İsyânları (1526-1528)

Macaristan'a sefer yapıldığı sırada Anadolu'da bir isyân hareketi oldu. Süğlün Koca adında birisi ile başlayan ve ertesi senelerde devam eden bu karışıklıkların başlıca iki sebep ve âmile dayandığı anlaşılmaktadır. Bir kısmı içtimaî-iktisadî, diğer kısmı da dinî mezhebîdir (...).

Süğlün Koca ile oğlu Şah Veli adındaki câhil Türkmenler ve Zünnûn adlı diğer bir Türkmen babası bu isyânın elebaşıları idi. (.) Süğlün Koca'nın etrafında toplanan Türkmenler bir baskın neticesinde bu tahriri yapanları öldürmüş, civar köyleri de basarak kendilerine zorla uydurdukları kimseler ile birlikte Sivas'a yürümüşlerdir. Süğlün Koca ve taraftarlarına karşı ilk harekete geçen Karaman beylerbeyi Hurrem Paşa, Kayseri civârında Kurşunlu belinde yaptığı çarpışmada mağlup olmuş, kendisi ile birlikte ümerâdan birçoğu maktûl düşmüştür. Âsiler, bunun üzerine Tokat taraflarını ele geçirmişlerdi. (.)

Diyarbekir beylerbeyi Hüsrev Paşa kendi eyâleti kuvvetleri ile âsi Türmen kabîlelerini tenkil ettiler. Elebaşılar ve Zünnûn halife de bu arada maktûl düştü; âsiler dağıldı. Ertesi sene (1527) Adana taraflarında da isyânlar görüldü. Bu harekette Şiîlik tesiri hissolunmaktadır. Adana sancağına bağlı Berendi nâhiyesinde Tonguz Oğlan adında birisi ile Tarsus sancağında Ulaş nâhiyesinde Yenice Bey adında bir kişi 600 kadar taraftarı ile isyân sancağını kaldırmış ve yağma hareketine koyulmuşlardı (Âli, var. 235; Peçevî, I, 117 v.d.). Gerek bu isyânı, gerek yine de bu sırada Adana'ya bağlı Kara İsâlu cemâatinde olup kendisini Şah Halîfe diye ilân eden ve bütün Kara İsâlu aşîretini kendi tarafından toplamaya muvaffak olan Veli Halîfe adında birini isyânını Adana hâkimi Ramazanoğlu Pîrî Bey bastırmış, elebaşıların tamâmen cezâsını verdiğini pâdişaha bildirmişti (Mart 1527).

Aynı sene zarfında Karaman'da daha büyük mıkyasta bir isyân çıktı. Şiîlik yer yer nüfûz etmiş ve göçebe Türkmen aşîretleri arasında, içtimaî ve iktisadî şartlarıda müsâit bulduğu için, birço taraftar kazanmışı. Bir kanun ve nizam devri bütün ciddiyeti ile uygulanmakta olduğundan sıkı kayıtlar altına girmek, kendileri için ağır saydıkları mükellefiyetlere bağlanmak, serazâd yaşayan bu göçebe aşîretleri hoşnut etmiyordu. Bu isyânın elebaşısı da Kalenderoğlu yahut Kalender Şah denilen ve soyu Hacı Bektaş Veli'ye bağlanmak istenen bir kimsedir (Peçevî, ayn. esr., s. 120). (...) Bunların kuvvetlerinin 30.000'i bulduğu öğrenilince, bizzat vezîr-i âzam İbrahim Paşa bu isyânın bastırılmasına pâdişah tarafından memûr ve serdar nasbedildi. Aldığı türlü tedbirler ile ezcümle, Dulkadırlı Türkmenlerinin boy beylerini kendi tarafına kazanarak, Şamlu ve Karacalu Türkmenlerini âsilerden ayrılmalarını sağladı, bazısına timarlar verdi. Dulkadırlı Türkmenlerini Kalenderoğlu isyânına katılmalarının asıl sebebini iyi bilen yâni, birçolarının timar ve yurtluklarının ellerinden alınıp hass-ı hümâyûna ilhak olunduğuna vakıf olan vezîr-i âzam bu suretle yanlış hareketleri kısmen tashih ediyordu. Boy beyleri, muhtelif Dulkadirli kabîlelerinin Çiçeklu, Akçe Koyunlu, Masadlu, Bozuklu boylarının itaatlerini tekeffül edince, Kalender isyânının taraftarları azaldı ve son darbe ile gaile bertaraf edildi (Bostân, ayn. esr., var. 101 v.dd.; Âlî, göst. yer.: Peçevî, göst. yer.). Bu isyânların sonuncusu, Kalender oğlu isyânından bir sene kadar sonra, yine Adana bölgesinde vaki olan ve kızılbaşlık ile ilgili bulunan Seydî ve İnciryemez denilen kimselerin çıkardığı gailedir. Üzeyr sancağı beyinin kardeşi olan Seydî başına kızıl bir serpuş giyerek yağma ve tâlân hareketlerine girişmiş, Berendi nâhiyesini ve Ayas kasabasının yaktıktan sonra İnciryemez adındaki şakî ile de birleşerek bu havâlide karışıklıklar yaratmışlardı. Razamanoğlu Pîrî Bey bu isyânı da bir taraftan pâdişaha haber vermiş, diğer yandan bizzat harekete geçmiş ve isyânın elebaşılarını yakalayarak idâm etmişti (Mart 1528; bk. aynı kaynaklar ve Hammer, ayn. esr., tür. yer; Lutfi Paşa, ayn. esr., s. 331). (...)

Macaristan Meseleleri ve Siyâseti (1527-1529)

Belgrad'ın fethinden ve Mohaç zaferinden sonra, Macarların elinde bulunan diğer mühim hudût kalesi Jajeza'nın da fethi gerekiyordu. Zâten bu kale etrafındaki halk, yavaş yavaş, Bosna sancak beyi Gâzi Husrev Bey'in de akıllı ve adâletli siyâseti sâyesinde, Osmanlılar tarafına geçmiş ve refahlarını Türk hâkimiyeti altında görmüşlerdi. Gâzi Hüsrev Bey pâdişahın kat'î emrine uyarak bu kale bölgesini abluka altında tutuyordu. Kânûn I. 1524'ten itibâren 18 ay kale abluka altında kaldı. Nisan 1252'den sonra ise, abluka muhâsaraya çevrildi. Jajeza kalesinin ve burasının merkezi olan Banlığın (Bansag) da mukadderâtı Mohaç'ta belli oldu. Zaferden sonra mukavemetin faydasız ve başarısız olacağını anlayan müdâfiler Gâzi Hüsrev Bey'e burayı teslim ettiler (1527) ve bunun müteâkip bu havâlideki birçok kale ve bu arada Pozsega (Pojega), Modrus ile Dalmayça sâhillerindeki Urana (Vrana) Kanunî Sultan Süleyman'ın hâkimeyetini tanıdı. Bunlardan Pojega bir sancak merkezi oldu. (.)

Mohaç meydan muharebesi ile Macaristan'a karşı askeri harekât bitmiş, fakat siyâsi harekât başlamıştı. Macar tacına ve krallığına iki nâmzet, iki rakip vardı. Bunlardan biri, pâdişahın Peşte'de iken Macar büyüklerine hitâben ve onların arzularını tervieen Macar Krallığına nasbını vaat ve iltizâm ettiği Erdel, Transilvanya voyvodası Zaployai Janos'tur. Diğeri de verâset ve anlaşmalar yolu ile Macar krallığında hak iddia eden Habsburg hanedanından Viyana arşidükü Ferdinand'dır. İç mücadelenin başlangıcında Zapolyan daha kuvvetli görünmekte idi. Bunun için birtakım siyâsi, içtimai ve iktisadi sebepler yanında ruhi bir âmil daha mevcut idi nitekim asırlardan beri Macar halkını ruhunda yaşayan ve menşe'lerinin ve kültürlerini şarktan gelme olmasına telmihen İskit ruhu veya İskit hareketi denilen bir milli cereyânın Zapolyai'nin şahsından en müşahhas mümessilini bulmuş olması gösterilebilirdi. Nihâyet, Mohaç savaşından bir kaç ay sonra bu zât millî kral seçilmişti. Fakat bu intihabı, birçok hukukî şekil noksanlığı ve siyâsî görüşleri veya menfâtleri açısından uygun görmeyenler vardı ve bunlar çok geçmeden karşı bir hareket ile, başka bir Macar şehrinde Ferdinand'ı Macar kralı seçiyorlardı. İş, böyle bir rekabet hâlini alınca, her iki rakip mücâdeleye ve mücâdelelerinde dış yardım aramağa başladı. Zapolyai bu masatla evvelâ, Fransa, İngiltere, Papalık ve Habsburg aleyhtârı Alman prenslerine başvurdu. Fakat bunlardan müspet bir netice elde edemedi. Üstelik Ferdinand zamanını daha iyi kullanarak ve büyük bir ordunu başında Macaristan'a gelip (1527) rakibini mağlûp edince, Erdel'e çekildi ve sonra da Lehistan'a sığınmak zorunda kaldı. Zapolyai, yabancı bir memlekette bulunmakla beraber meşrû kral olduğu hakkındaki telakkîsini muhâfaza ediyordu. Erdel'de bulunduğu sırada Kanunî Sultan Süleyman'na yardım istemeğe karar vermişti. Venedik Gojundan daha önce de bu yolda bir tavsiye almıştı.

1527 baharında Regensburg'da toplanan imparatorluk meclisinden Osmanlılara karşı yardım istemiş ve hattâ Tuna-Sava nehirleri boyundaki kaleleri geri almayı teklif etmişse de, memleketini ve krallığı kaybedince, hâlet-i ruhiyesinde büyük değişiklik olmuş ve İstanbul'da, pâdişah nezdinde yardım reca etmek ve müzâkerelerde bulunmak üzere, bu kararında bellibaşlı âmillerden biri olan Jerome Lasczky adında bir diplomatı göndermişti (teşrin II. 1527). Bu zat, gelir gelmez, o sıralarda dış münâsebetlerde vukuflu bir müşâvir olanak kendisinden faydalanılan ve sâdece Venedik hükûmetinin bir mümessili değil, Macaristan meselelerinde de mutabassıs gibi tanınan Aloisio Gritti ile münâsebet kurmağa ve onun vâsıtası ile de evvelâ vezîr-i âzamın teveccühünü kazanmağa muvaffak ve sonra da bizzat pâdişahın iltifâtına mazhar olmuştu.

Ancak, Lasczky'ye ilk görüşmelerde gerçek durum ve Osmanlı Devleti'nin bu meseledeki tutumu açıkça anlatılmıştı (Bel, Apparatus ad historiam Hungariae, Posonii, 1753, s. 159'da; Actio Hyeronimı Lasczky opud Turcam nomine regi, Katona'dan naklen krş. Hammer, V. 77 v.dd.). Elçiye önce iyice çıkışıldıktan sonra, yapılan müzakerelerde Osmanlı Devleti'nin ve pâdişahın Zapolyai'yi himayesi altına almaya rıza gösterdiği anlaşıldı. Kanunî 27 Kânûn II. 1528'de onu huzuruna kabul ederek cevaben, "metbuunun sadakatini memnuniyetle kabul ediyorum. Şimdiye kadar krallığı fiilen onun olmamıştır. O hükûmet, fesih ve kılıç hakkıyla benimdir. Fakat bana intisap ettiği için mükafat olarak Macaristan'ı ona terkettikten başka Avusturya'ya karşı onu himaye edeceğim". dedi. (krş. Katona'dan naklen Hammer, V, 79 v.d.). Ferdinand, Zapolyai'nin teşebbüsünden ve Lasczky'nin memuriyetindeki başarısından haberdar olmuş, o da, pâdişah nezdinde derhal bir elçilik heyeti göndermişti. Hobordansky Janos ile Sigismond Weichselberger'den mürekkep olan bu heyet 29 Mayıs 1528'de İstanbul'a gelmiş, fakat, pâdişah tarafından kabul edilmediği gibi, vezirlerle olan müzakerelerden de hiçbir netice elde edememişti (krş. A. Gevay, Legatio Joannis Hoberdamcz et Sigismondi Weichselberger ad Solimanum I. İmparatorem turcarum issu Ferdinandi I. regis Hung. Boh. etv. Obita anno MD XXVIII, Wien, 1827; ayrıca bk. Peçevi. ayn. yer., s. 130 v.d.).

Viyana Seferi (1529)

Elçiler ile yapılan müzakerelerden ve daha önce Zapolyai'nin elçisine yapılan vaatten sonra, Avusturya'ya karşı bir sefer açılması kaçınılmaz bir hal almıştı. Sefer kararı verilince pâdişah, ilk iş olarak vezir-i azam İbrahim Paşa'yı o vakte kadar alışılmamış geniş selahiyetlerle teçhiz eden ilgi çekici bir berat ile serdarlığa getirdi. (.)

Kanunî Sultan Süleyman bundan sonra vezirler, devlet erkanı ve bütün kapu kulu ile birlikte 10 mayıs'ta İstanbul'dan hareketle Edirnekapı'dan çıkarak ilk merhale olan Halkalıpınar'a kondu. Ordunun mevcudu 200.000 kişiden fazla olup 300 topu vardı. (.)

Yol boyunca yine tam bir zapt-u raptın hakim olması, hiçbir yolsuzluk ve adaletsizliğe teşebbüs olunmaması için dikkat ve itina gösteriliyordu (Rûz-nâme, Münşâat, s. 569). 19 Ağustos'ta Macaristan'a girildikten sonra Zapolyai pâdişahın huzuruna kabul edildi. Kendisine daha İstanbul'dan bir nâme-i hümayun gönderilmiş, bütün kuvvetleri ile gelip orduyu hümayuna iltihak etmesi, zahiresinde, mühimmat ve ihtiyaçlarında hiçbir sıkıntı çektirilmeyeceği bildirilmişti. (.)

Zapolyai huzura girince pâdişah ayağa kalkmış ve 3 adım ilerleyerek ona elini öptürmüştü (krş. Rûz-nâme, s. 570; Peçevi, ayn. esr. s. 133). Pâdişah ordu ile birlikte Budin önlerine geldiği sırada 3 Eylül 1529'da Ferdinand'a kaçırılmak istenen Macar mukaddes tacı, Bali Bey tarafından ele geçirilmiş ve pâdişaha teslim edilmek üzere getirilmiş bulunuyordu. Henüz Ferdinand kuvvetleri elinde bulunan ve Avusturyalı kuvvetler tarafından müdafaa edilen Budin'in muhasarası sadece 5 gün sürdü ve büyük çapta bir savaş olmadan, içindekilerin hayatlarına dokunulmamak şartıyla kale pâdişaha teslim olundu. Pâdişah 6 gün Budin'de kaldı.

Bu müddet zarfında mühim hadise, Zapolyai Janos'un, sekbanbaşı ve Gritti (Beyoğlu) marifeti ile çadırından alınarak kral sarayına getirilmesi ve burada Macar tahtına oturtulması, bir de, eski Budin'de (obuda) toplanan divan-ı hümayunda, Ferdinand ile karşılaşmak üzere Viyana üzerine gidilmek kararının alınmasıdır. Pâdişah, 50 neferle bir sancak beyini Budin'de muhafız bıraktıktan sonra bir konak ilerden giden İbrahim Paşa'yı takiben Viyana'ya doğru ilerledi. Yolda alınan esirlerden, Viyana'yı 20.000 piyade ile 2.000 süvarinin müdafaa edeceği, Ferdinand'ın da yukarı Avusturya'ya çekildiği öğrenildi (Pessel ile Labach'tan naklen Hammer, V, 87), 27 Eylül'de Viyana önüne vasıl olan Sultan Süleyman'ın otağ-ı hümayunu Simmering köyünde kuruldu ve muhasara kuvvetleri gereken yerlere yerleştirildi. Viyana'nın müdafaası Nicolas de Salm ile von Roggendorf'a tevdi olunmuştu (diğer kumandanlar ile müdafaa terbibatı için bk. Hammer, göst. yer; Viyana Kalesinin tasviri için bk. Peçevi, ayn. esr., s. 136).

Viyana'ya karşı yapılan birkaç hücum şiddetli mukavemet gördükten ve 12 teşrin I.'deki Karintiya kapısı ile Ocaklar kapısı arasındaki surlara karşı girişilen yürüyüş ve hücum da akim kaladıktan sonra yapılan bir harp meclisinde, muhasaraya devam için artık mevsimin müsait olmadığı, erzakın azlığı ve yağmurlar ile soğukların şimdiden başlaması sebebiyle harekatın daha fazla uzatılmasında güçlükler bulunduğu görüşülmüş, şimdiye kadar yapılan akınlar esnasında düşmana verdirilen hasarın Ferdinand'a kafi bir ceza olacağı, bununla beraber iki gün sonra son bir hücum yapılarak bunda da muvaffakiyet hasıl olmadığı takdirde, muhasarayı kaldırmağa karar verilmişti.

Rûznâme bu son hücumun yapılmadığını söylerse de, Macar ve Avusturya kaynakları bunun yapıldığını, ancak şiddetli mukavemet karşısında uzun sürmediğini bildirmektedir (Feridun Bey, Münşaât, I. 574; tafsilat için bk. Ali, ayn. esr., var. 243 v.dd.; Peçevi, ayn. esr., s. 137 v.dd.; Hammer, V, 90 v.dd.; ayrıca bk. Kupelvieser, Die Kömpfe Österreichs mit den Osmanen, Wien, 1899; F.A. Behrhaur, Suleiman des Gesetgebers Tagebuch auf seinem Feldzugnach Wien, Wien, 1858) (.).

Pâdişah ordu ile birlikte kânûn I. ortalarında İstanbul'a döndü (...). 1530 sonbaharında Ferdinand İstanbul'a bir elçilik heyeti gönderdi. Nicolas Jurisics ve Josephe de Lamberg adlarındaki bu elçilerin vazifesi, Osmanlı Devleti ile bir barış anlaşması yapmaktı. (.)

Diğer taraftan Avusturya arşidükü Ferdinand ile barış yapılabilmesi için pâdişahın ve Divan'ın istediği asgari şartlar, Ferdinand'ın Macaristan'dan vazgeçip, orada henüz elinde bulunan kaleleri teslim etmesi, Zapolyai'ye ihsan olunan Macar krallığını rahat bırakması, bir de imparatorun İspanya'ya çekilerek bu işlere karışmaması idi. Bu hususlarda bir anlaşma olmadı ise de, pâdişahın huzuruna kabul edilmeleri hakkındaki dilekleri yerine getirildi ve 17 Teşrin II.'de mutantan bir merasimle saraya gelerek pâdişah tarafından vezirler, kazaskerler, defterdarlar ve nişancının hazır bulunduğu divanda huzura kabul olundular. Bu toplantıda Lamberg ve Jurisics barış hakkındaki arzularını pâdişaha arz ettiler (tafsilat için bk. Hammer, V, 104 v.dd.). İstanbul'da bu müzakereler cereyan ederken, Ferdinand, Budin'i muhasara ettirmiş ise de, kale, Türkler ve Macarlar tarafından müştereken müdafaa edilmiş, Bosna ve Semendire beylerinin imdat göndermesi üzerine de muhasarayı yapan Rogendorf çekilmek zorunda kalmıştı.

1532 Seferi (938 Almanya Seferi)

Kanunî Sultan Süleyman 1530 sonbaharında avlanmak üzere Bursa'ya gitmiş ve dönüşünde, Budin'in muhasaradan kurtarıldığı haberini almıştı. Bununla beraber Macaristan meselelerini almıştı. Bununla beraber Macaristan meseleleri yine ön planda idi ve o tarafa pâdişahın yeni bir sefer açacağı anlaşılıyordu. Mahmisi Zapolyai'nin Avusturya, Çek ve Almanlar tarafından tanınmaması kah Budin'i muhasara suretiyle, ya da başka şekillerde düşmanlıklarını sürdürmeleri, hamisi olan Sultan Süleyman'ın ise, bu halden üzülerek, vaadi gereğince, kral nasbettiği Janos'u bütün kudretiyle himayeyi lüzumlu saydığı bir vakıa idi. Ancak, Ferdinand'ı destekleyen ve imparator tacı giymekle beraber, sadece, İspanya kralı olarak kabul edilen Şarkent'in müsavi bir düşman gibi telakki edilmesi, bu seferin "İspanya kralı kasdına" ve "Almanya seferi" olarak tesmiyesine sebep oluyordu. Bir sene öncesinden mutad hazırlıklar yapılmış, o sırada İstanbul'a gelen Polonya ve Rus elçileri ile dostane münasebetler takviye edilmiş ve Rumeli beyler-beyliği yine ilaveten vezîr-i azâm İbrahim Paşa'ya tevcih olunmuştu. Pâdişah 25 Nisan'da 100.000'den fazla bir kuvvetin başında olarak İstanbul'dan hareket etti. (...). Pâdişah Niş'te iken (13 haziran) Ferdinand'ın yeni elçileri ordugaha geldi. Yine kont Lamberg ile kont Nogarola'dan mürekkep olan bu elçilik heyetine verilen talimat, kısa bir müddet önce Vişegrad'da Zapolyai ile Ferdinand arasında yapılan mütarekenin uzatılmasını sağlamaktı. Kanunî Sultan Süleyman, Macaristan'ı Ferdinand'a terki kabul ettiği taktirde, ödenecek para hususunda senevi hediye namı ile 25.000 dukadan 100.000 dukaya kadar bir meblağ teklif edebileceklerdi. (...)

Rinçon'un elçilik vazifesi ve pâdişaha arzı hakkında bizim kaynaklarımız sükut ederlerse de, Fransa kralının ona, Sultan Süleyman'ı ve Osmanlı ordusunu seferden geri çevirmeğe çalışma yolunda bir talimat verdiği anlaşılmaktadır. (.)

Ordu Sirmiye kıt'asında ilerlediği sırada, Kanunî Sultan Süleyman nezdine Perenyi Peter adındaki Macar asilzadesi de geldi. Bu sırada Macar beylerini çoğu Zapolyai tarafında görünmekle beraber Perenyi, Lefaivre'in kaynaklarına göre (Albert Lefaivre, Les Magyars pendant la domination en Hongrie, Paris, 1902, I, 59), şahsi mülahazalar ile doğrudan doğruya pâdişahın teveccühünü kazanmak istemiş ve bazı ümitler beslemişti. İki seneden beri Gritti vasıtası ile İstanbul'da müzakeler yapıyor ve kendisin Osmanlılara bağlı bir prens haline getirecek bir ferman elde etmeye çalışıyordu. Bu maksatla birço hediyeler, yaptığı yağmalardan aldığı ganimet hisseleri ve birço esirler göndermişti. Bunlara güvenerek 600 kadar adamı ile Essek'te ordugaha gelmiş ve ümit ettiği prensliği pâdişah tarafından kendisine tevcihini beklemişti. Fakat, Kanunî Sultan Süleyman, bu esnada Zapolyai'yi tutmakta birço faydalar görüyordu. Bu sebeple ona teveccüh göstererek kabul etmiş, ancak kendisin takip etmesini ve kararını beklemesini emretmişti. Ali (ayn. esr., var. 249) ise, onun krallık ümit eden dıştan dost, içten düşmanla beraber bir kimse olduğu anlaşıldığından tevkif edildiğini bildirmekte, ancak müteakiben Zapolyai'nin tavassutu ile serbest bırakıldığı görülmektedir (bk. Peçevi, ayn. esr., s. 100; Hammer, V, 113). Ferdinand'ın memleketine girildikten sonra, sırasıyla Egerszeg, Siklos kaleleri pâdişaha itaatlerini arz etmiş, Belovar, Berzence (Köszeg) ve diğer birço kaleler de ele geçirilmiştir (bk. Rûz-Nâme, Feridun Bey, Münşaât, s. 577 v.dd.; Peçevi, göst. yer.). (.)

Ferdinand savaşa davet edilmişti (Katona'dan naklen Hammer, göst. yer, bk. Hammer, ayn. esr. V, 118). Pâdişah, bu arada tercüman Yunus Bey ile Venedik dojuna gönderdiği nâmede (bk. Hmmer, V, 123 v.d. ve 321) imparatorun korkaklık göstererek savaşa cesaret edemediğini ve kendisinin birço kaleleri teshir eylediğini bildiriyordu. Sultan, Filibe'de divan-ı hümâyûnu toplayarak Kırım hanları ve hanzâdeleri arasındaki ihtilafları kesin bir şekilde halletti ve Kırım hanlığını kendisi ile birlikte sefere gelen ve birço yerlerde yararlığı görülen Mengli Giray-oğullarından Sahib Giray Han'a tevcih etti (tafsilat için bk. Ali, ayn. esr., var. 252 v.d.; Peçevi, ayn. esr., s. 171). Yol boyunca pâdişahın uğradığı şehirlerde donanma ve şenlikler yapıldığı gibi, İstanbul'a muvasalatını (18 Teşrin II. 1532) takiben de beş gün beş gece şenlikler oldu. Mart 1533'te Valide Sultan Hafsa Hatun'un vefatı vuku buldu ve zevci Sultan Selim'in türbesine defnedildi. Aynı zamanda büyük şehzade Mustafa'ya 20 yük akçe tahsisatla Saruhan sancağı verildi (krş. Tabakat al-mamalik, göst. yer., var. 189; Bostan, ayn. esr., var. 142).

Osmanlı-Avusturya Anlaşması (1533)

Pâdişah İstanbul'a gelirgelmez Ferdinand yeni bir elçilik heyeti için müsaade istemişti. O sırada Safevi İran ile bir savaş ihtimali mevcut olduğundan, bu istek uygun karşılanmıştı. (.) Kanunî Sultan Süleyman tarafından da kabul olunan elçi sadece bir müterake elde edebildi ve pâdişah ona bu mütarekenin bir barışa çevrilebilmesinin ancak Ferdinand'ın itaat âlameti olmak üzere Esztergom (Gran) kalesinin anahtarlarını kendisine göndermesi ile kabil olabileceğini bildirdi. Bu ilk şart yerine getirildikten ve bu arada kraliçe Maria'nın (Mohaç savaşında ölen Layos'un zevcesi ve Ferdinand'ın hemşiresi) elçisi Cornelius Dupplicius Sehepper de İstanbul'a gelerek, Şarlkent'ten bir mektup getirdikten sonra, 22 Haziran'da bir anlaşmaya varıldı. Buna göre Ferdinand, Macaristan'da halen nerelere malik ise, oralar elinde kalacaktı. Pâdişah, Ferdinand ile Zapolyai'nin kendi aralarında kararlaştıracakları hal şeklini tasdik etmek hakkını muhafaza ediyordu. Gritti her ikisinin arasındaki hududun tespitine memur olacaktı. (.)

Böylece 1533 Osmanlı-Avusturya anlaşması gerçekleşti.

Irakeyn Seferi (1534/1535)

Avusturya ile anlaşma yapıldıktan sonra Kanunî gözlerini şarka çevirdi. Koyu Sünni bir hükümdar sıfatı ile, Rafizi addolunun Şiî İranlılara karşı mücadeleyi vazife saymakta idi. Şah İsmail'in oğlu yeni Safevi hükümdarı Tahmasp'ı tebrike lüzum görmemiş, sadece bir tehditnâme göndermişti. (.)

Bazı hadiseler Kanunî'nin şarka sefer kararı vermesine amil oldu. Bunlardan birincisi Bitlis hanı, Kürt ümerasından ve XIII. yüzyıldan beri bu bölgede hükümran olan Şeref hanlar sülalesinden Şeref hanlar sülalesinden Şeref Bey'in Yavuz Sultan Selim zamanında tanıdığı Osmanlı hakimiyetinden sıyrılarak şaha ilticası idi. İkinci sebep Azerbaycan hakimi Ulama Hanın, Şah Tahmasp'dan yüz çevirip Kanunî Sultan Süleyman'a tabiiyetini arz etmesi hadisesidir. Bu zat, Köszeg muhasarasından önce huzura kabul edilerek, 20 yük akçelik tahsilatla Hısn Keyfa ve Bitlis hakimliğine tayin olunmuştur (Bostan, ayn, esr.; Peçevi, s. 175). Üçüncü ve daha mühim bir sebep ise, Safevilere tabi Bağdat'ın valisi Zü'l-Fikar Han'ın pâdişaha Bağdat'ın anahtarlarını göndermesi idi.

Bu şehir islâm milletleri ve hükümdarları için büyük bir ehemmiyet taşıyan bir yerdi ve Kanunî Bağdat gibi bir şehrin kendisine teslim edileceği manasına gelen böyle bir harekete lâkayt kalamazdı. İbrahim Paşa yine serasker unvanını alarak 27 Teşrin I. 1533'te İstanbul'dan Bitlis'e müteveccihen hareket etmişti. Pâdişah da ilk baharda yola çıkacaktı (bk. mad. İbrahim Paşa; Zikredilen vekayinâmeler ve ayrıca Tayyip Gökbilgin, Arz ve raporlarına göre İbrahim Paşa'nın Irakeyn seferindeki ilk tedbirleri ve fütuhatı, Belleten, 1957, nr. 83). İbrahim Paşa şark hudutlarında bazı kaleler fethettiği sırada, defterdar İskender Çelebi ile aralarının açılması ve orduda ikilik zuhûru üzerine dedikodular çoğalmış ve herkes "şaha şah gerekmiş" diye söylemeğe başlamıştı (Ali, ayn. esr., var. 257; Peçevi, ayn. esr., s. 178). Bununla askerin, pâdişahın ordusunun başında bulunmamasından şikâyet ettiğini anlayan İbrahim Paşa vaziyeti İstanbul'a bildirmiş ve sultan da İstanbul'dan hareket etmiştir (10 Haziran 1534). (.)

29 Eylül'de divanı toplayıp insanlarda bulunduktan sonra pâdişah ordunun kısm-ı küllîsi ile birlikte Zengân yolu ile Sultaniye'ye hareket etti. Serasker pîşdâr, kapukulu kuvvetleri ile pâdişah ortada ve Karaman kuvvetleri de dümdar idiler. Kızılbaş beylerinin, otağ-ı hümâyûnu basacakları yolunda alınan bir haber üzerine tedbirli bir şekilde hareket ediliyordu, sırasıyla Türkmen köyü, Kablantı gediği denilen dar bir geçit, Kızılözen menzillerine konuldu ki, bu sonuncusu Irak-ı acem ile Azerbaycan'ın hududu itibar edilmekte idi (Tafsilat için bk. Menâzil-nâme, Münşâat, göst. yer.; Nasuh Matrakî, Beyan-ı menazil-i sefer-i Irakeyn-i Sultan Süleyman Han, Üniv. Kütüp., nr. TY 2295 var. 35; A. Gabriel, Les etapes d'une compangne dans les deux Irak d'apres un manuscrits turc du XVI siecle).

Bu arada Gilan hakimi malik Muzaffar, otağ-ı hümayuna gelmiş ve Kanunî'ye tabiiyetini arz etmişti. 13 Teşrin I.'de Sultaniye şehrine vasıl olan pâdişah, Şah Tahmasp'ın ric'at haberini almış, Dulkadirli hanedanından Mehmed Bey de Safevilerden kaçarak pâdişaha dehalet etmişti. Pâdişah 17 teşrin I.'de, Ebher kasabasında iken kar yağmış, güçlükler artmıştı. Hemedan'a giden dağ yolu, büyük müşkilat arz ediyordu. Bundan sonra da güçlükle ilerleyebilen pâdişah Sa'dabad, Dinever konaklarını geçmiş, diğer yandan serdar da, bu mevsimde yanlış bir yol seçtirdiğini ileri sürdüğü defterdar İskender Çelebi aleyhinde Sultan Süleyman'a telkinlerde bulunmuş ve onu azlettirmeğe muvaffak olmuştu (bk. mad. İbrahim Paşa). (.) Bağdat'ı teslim almış, birkaç gün sonra da Sultan Süleyman şehre girerek doğruca İmam-ı Azam türbesine giderek ziyaret etmiştir (bk. Rûz-nâme, göst. yer.; Ali, ayn. esr.; Lutfi Paşa, ayn. esr., s. 350 v.d.; bk. mad. Bağdat). Kânun I.'in ilk günlerinde pâdişah Bağdat'ta kışlamayı kararlaştırdı. (.)

Kanunî, ordunun Bağdat kışlağında geçirdiği 4 ayı, bütün bölgeyi tahrir ettirmek, devletin diğer yerlerinde cari olan timar ve zeamet usulünü buraya da teşmil ederek, yeni fethedilen bu bölge idaresini adilane esaslara bağlamakla geçirdi. (.)

2 Nisan'da pâdişah ordu ile birlikte Tebriz'e doğru hareket etti. Ayrılmadan önce de Bağdat muhafazasına gerekli kuvvetleri ve ilk beylerbeyini bıraktı. Kışın Şah Tahmasp'ın Tebriz'e geldiği öğrenildiği cihetle, İstanbul'a dönmeden önce bir defa daha Azerbaycan'ın baş şehrine gidilmesi uygun görülmüştü. Bu defa şimale doğru, Süleymaniye, Kerkük istikametinde arızasız bir yol seçildi. Bu yol üzerinde ehemmiyetli sayılan Hamir dağı aşıldıktan sonra, Leyhan ve Gökyurt konakları da geçildi. Bu sırada Ulama Han'dan ulaklar gelerek, Şah Tahmasp'ın Van kalesi üzerinde çekildiği ve şahın kardeşi Sam Mirza'ının da pâdişahın yanına gelmek üzere olduğu haberini getirdiler tam bu sırada (26 Mayıs 1535) Fransa kralının Kanunî'ye gönderdiği üçüncü elçi Jean de La Foret geldi (bk. E. Charriere, Negoti-ations de la France dans le Levant, I, 255). Fransa kralı, elçisi vasıtasıyla, Barboros Hayreddin Paşa'nın gönderdiği mektubu aldığını bildirerek memnuniyet ve şükranlarını ifade ettikten sonra, La Foret'nin teklif edeceği ahidnâmenin kabulünü ve imparator hariç, papa da dahil olmak üzere bütün Avrupa hükümdarlarını bu ahidnâmeye kabul olunmalarını reca etmekte idi. Elçi, pâdişahı Fransa kralı ile birlikte imparatora karşı harp yapmaya iknaya memurdu. La Foret, Kanunî'den böyle bir harp hazırlıklarına sarf edilmek üzere 1.000.000 altınlık bir yardım isteyecek, Osmanlı donanmasının Sicilya ve Sardunya'ya karşı gönderilmesini reca edecek, Fransa'nın şarkta eskiden beri haiz olduğu ticaret imtiyazlarını devamına çalışacaktı. (krş. Charriere, ayn. esr., I, 258 vd.; Baron de Testa, ayn. esr., I. 29 v.d.).

Fransız elçisi iyi kabul gördü ve pâdişah ile birlikte İstanbul'a geldi ve müteakip senenin başlarında istenilen ahidnâmeyi elde etti. Ordu Meraga'ya gelmeden önce, Sarucakamış menzilinde Ustaclu Han'ın bir elçisi (eşik ağası) gelmiş ve efendisini huzura kabulünü reca etmiş ise de, bu recası kabul edilmemiştir (22 Haziran; krş, Münşaat, Rûz-nâme, s. 594). Pâdişah ordu ile birlikte Meraga'dan sonra Sa'dabad'a ve sonra Tebriz'e vardı (1 Temmuz 1535). Bu sırada, şahın ikinci bir elçisi geldi, daha sonra da, Tahmasp'ın kardeşi Sam Mirza gelerek pâdişaha iltica etti. Burada pâdişahın, divan-ı hümayun'un teşekkül tarzında bir değişiklik yaptığı anlaşılıyor. Buna göre, sadece Rumeli beyler-beyisi her zaman divana katılacak, Anadolu beylerbeyisi ancak gerekli hallerde divana iştirak edecek, diğer bütün beylerbeyiler ise, divanda hariç kalacaklardı (krş. Ruz-nâme, s. 595).

Pâdişah, Tebriz'den İran içine doğru bir müddet ilerledi. Zengan, Sultaniye yolu ile Dergüzin'e kadar gitti, buradan 7 Ağustos'ta dönerek ayın yirmisinde tekrar Tebriz'e vasıl oldu. Celal-zade'ye göre, Şah Tahmasp'ı takip etmek üzere ilerlemeye sebep Ulama Han olmuş, avdet ise, şahın yeni bir elçisinin recası üzerine vuku bulmuştu. Kanunî Tebriz'den Venedik dojuna Bağdat'ın zaptını bildiren fetihnâme gönderdi (bk. Hammer, V, 159). Ordunun başında olarak pâdişah 27 Ağustos'ta Tebriz'den hareketle batıya doğru Merend-Hoy yolu ile ve burada Şems-i Tebrizi'nin makamını ziyaretten sonra Erciş-Adilcevaz taraflarına geldi. Ahlat konağında iken Ulama Paşa'yı Van üzerine gönderdi. Daha sonra Tatvan-Bitlis yolu ile Diyarbekir'e (28 Teşrin I.), 24 Teşrin II.'de Halep'e vasıl oldu. Birkaç gün kaldığı büyük merkezlerde mukaddes mahalleri, kale ve meşhur camileri ziyaret ediyordu. 6 Kânûn I.'de Antakya, 15 kânûn I.'da Adana ve ayın 23'nde de Konya'da bulundu. İstanbul'a muvasalatı tarihi ise, 8 Kânûn II. 1536 günüdür (bk. Menazil-nâme, Feridun Bey, Münşaat, s. 596 v.dd.). (...)

Vezir-i azam İbrahim Paşa'nın İdamı (1536)

Bu ahid-nâme vezîr-i azâm İbrahim paşa zamanında yapılan anlaşmaların sonuncusudur. 14 seneden beri vezîr-i azâm bulunan İbrahim Paşa, pâdişahın kendisine göstermiş olduğu itimat ve teveccühü kötüye kullanmağa başlamış görünmektedir. Bu sebeple sarayda bulunduğu bir gece pâdişahın emriyle boğdurulmuştur (tafsilat için bk. mad. İbrahim Paşa ve Celal-zade, Tabakat al-mamalik, va daracat al-masalik, göst. yer; Ali, ayn. esr., var. 264 v.d.; Solakzade, s. 492).

Akdeniz Meseleleri

İdam edilen Makbul İbrahim Paşa'nın yerine vezîr-i azâmlığa Ayas Mehmed Paşayı getiren Kanunî Sultan Süleyman, bundan sonra Akdeniz meseleleri ile daha fazla meşgul oldu. Pâdişah, Koron'un amiral Andres Doria tarafından zaptından ve kendisi İran seferine çıkmadan önce, Akdeniz'deki kuvveti ve şöhreti her tarafa yayılmış olan Barbaros'a kendisini doğrudan doğruya Osmanlı Devleti hizmetine almak niyeti ile, haber göndermiş ve böylece devletin bütün deniz kuvvetlerini onun kumandası altında toplamak istemişti. (.)

Kanunî Süleyman Irakeyn seferinden döner dönmez Barbaros Hayreddin Paşa'ya yeni vazifeler verdi ve kendisine kapudan paşalık da tevcih ederek, İtalya'da Polya (Otranto) sahillerine gitmesini emretti.

Avlonya seferi (1537)

Bu sırada Venedik Devleti ile münasebetlerin bozulmağa yüz tuttuğu görülmekte, İbrahim Paşa'ının vezîr-i azâmlığı zamanında, çok düzgün ve dostane olan münasebetlerin, onunu İstanbul'da, Gritti'nin de Macaristan'da katillerinden sonra nazik bir safhaya girdiği anlaşılmaktadır. Ayas Paşa'nın bu mevzudaki barışçı tutumu (bk. mad. Ayas Paşa), Akdeniz vaziyetini iyi bilen ve Venedik siyasetinin iki yüzlülüğünü çok iyi anlamış bulunan Barbaros Hayreddin Paşa'nın askeri ve siyasi görüşü karşısında, Kanunî'nin nezdinde, zayıf kalıyordu. Cezayir beyler beyisinin cenkçi temayüleri, deniz savaşlarından ganimet ve şeref elde etmek emelleri yüzünden Venediklilerin en küçük deniz hareketlerini bir husumet alameti telakki ettiği düşünülebilirse de, son senelerde Venedik hükümetinin birço harp sebepleri hazırlamış bulunduğu da umumiyetle kabul olunmaktadır (bk. Hammer, V, 180 v.dd.). Pâdişah, İstanbul'da Fransız ve Ragusa elçileri ile müzakerelere cereyan ettiği sırada, tercüman Yunus bey'e Venedik'e göndermiş ve ahid-nâme hükümlerine riayet edilmesini talep etmiş ve elçiyi, imparatora karşı, Venedik'in François I. ile ittifakı için teşviklerde bulunmakla vazifelendirmişti. Yunus Bey aynı zamanda Osmanlı ordu ve donanmasının da hazır bulunduğunu ima edecekti. Halbuki Kanuni ile dostluk münasebetlerinin devam ettirmek kadar, François I. ve Şarlkent arasındaki muhasamatta da tarafsızlığını korumak isteyen Venedik devleti sadece, Yunus beye iyi kabul göstermekle kalıp barışçı niyetlerini teyit etmiş, fakat Habsburglar aleyhine tasarlanan ittifaka girmek teklifine yanaşmamıştı. Venedik, anlaşıldığına göre, Türklerin karada daha kuvvetli olduklarını düşünerek onların, Adriyatik'te deniz savaşına girmektense Macaristan'a ordu sevkini tercih edeceklerini sanmakta idi. O sırada balyos Tomaso Mocenigo'ya, hemen İstanbul'a giderek Irakeyn seferinin başarı ile neticelenmesinden dolayı dojin tebriklerini Sultana arz eylemesi, birkaç Venedik gemisinin zaptolunmasından, Venedik'in Şam bölgesine gönderdiği malların gümrüğünün arttırılmasından, Balyos'un mektuplarını kendisine verilmemesinden ve anlaşmalara aykırı diğer hallerden dolayı şikayette bulunması, Venedik senatosu tarafından emrolunmuştu. Pâdişahın da iradesinin aldıktan sonra Ayas Paşa'nın, bu meselelere bir çare bulunacağı hakkında teminat vermesi, Venedik senatosunda Osmanlı limanlarında mevcut büyük hazırlıkların Tunus yahut Napoli üzerine olacağı yolunda bir ümit uyandırdı.

Fakat, Venedikin dostluğuna Kanunî'nin artık itimat etmemesi, Fatih Sultan Mehmed zamanında Polya memleketinin zaptedilerek sonradan kaybedilmesinin bu sırada tekrar hatırlanması ve pâdişahın da, bu yeri tekrar ele geçirmek arzusu vb. tesiriyle yedinci seferi hümayun olan Avlonya seferi (Korf seferi) açıldı ve pâdişah da 17 Mayıs 1537'de iki şehzadesi, Mehmed ve Selim beraberinde olduğu halde İstanbul'dan hareket etti (krş. Ali, var. 266; Peçevi, I, 195). Vezir Lutfi Paşa ise, donanma serdarı olarak Barbaros Hayreddin Paşa ile birlikte bir hafta önce büyük bir donanma ile Akdeniz'e müteveccihen İstanbul'dan denize açılmıştı. O zamana kadar bu derece büyük bir donanma görülmemişti. Memleketin her tarafından bu maksatla 30.000 kürekçi getirilmişti (Katib Çelebi, ayn. esr., s. 49), 14 haziran 1537'de Samakov sahrasına varan pâdişah ve ordu buradan Üsküp'e geçti ve 29 Haziran'da Elbasan kalesi civarına kondu. Bu arada Irakeyn seferi esnasında itaatini arz etmiş olan Gazi Han'a Luristan beyler beyliği tevcih edildiği gibi, Zapolyai Janos'un elçisi de huzura kabul edildi.

Pâdişah Temmuz başlarında Avlonya'ya varmıştı (bk. Feridun Bey, Müşaat, Rûz-nâme, I, 598 v.dd.). O sırada Andera Doria, 10 kadar Osmanlı gemisinin eşya yüklü olarak İskenderiye'den geldiğini haber almış ve Barbaros'un da yokluğundan faydalanarak bunları ele geçirmiş ve yakmıştı. Padişah ise, Mısır'dan gelen diğer zahire gemilerini getirmeye ve korumaya kapudan-ı derya'yı 60 gemi ile gönderiyor, vezir Lutfi Paşa'yı da Polya sahillerine karşı harekete memur ediyordu.

Gerçekten Lutfi Paşa donanma gemileri ile Polya yakasına varıp birkaç kale basmış, bunları tahrip ile esir ve ganimetler almıştı. Otranto kalesi ve diğerleri itaatlerini arz etmişler, akıncılar da bir ay kadar bu bölgede dolaşmışlar bir hayli esir getirmişlerdi (bk. mad. Lutfi Paşa ve historia de Guazzo'dan naklen Hammer, göst. yer; Katib Çelebi, ayn. esr. Göst. yer). Barbaros da zahire gemilerini getirirken Krofu önünde Venedik donanmasını görmüş, Polya sahillerinden dönen Lutfi Paşa ile buluşarak zahire gemilerini Preveze'ye götürmüştü. Pâdişah henüz Venedik'e harp ilan etmemişti. Bazı deniz hadiseleri dolayısıyla iddialarda bulunmak üzere tercüman Yunus bey'in tekrar Venedik'e gönderildiği esnada taarruza uğraması, hakaret görmesi, diğer yandan Andrea Doria'nın, Venedik amirali Jerome Pesaro'ya hitaben aralarında gizli bir ittifak olduğu şüphesi uyandıracak tarzdaki mektubunu kasten Türk gemicilerinin eline geçirtmesi ve bu suretle Venedik'i tarafsızlıktan ayrılarak Osmanlı kuvvetlerinin Venedik'e taarruzunu sağlamak istemesi Avlonya seferini Venedik'e çevrilmesine amil oldu. Kanunî Korfu'nun muhasarasını ferman etti.

Pâdişahın Avlon'daki ikameti sırasında vezir Mustafa Paşa, asi Arnavutluk bölgelerini te'dibe me'mur olmuş ve vezîr-i azâm Ayas Paşa'nın da iltihakı ile bu vazife başarılmıştı. Korfu'nun fethi kararlaştıktan sonra ise, Lutfi Paşa büyük bir topçu kuvveti ile birlikte 25.000 kişilik bir orduyu adaya çıkarmaya me'mur eldildi. Katib Çelebi'ye göre, bu asker, gemiler ile bir buçuk mil uzunluğunda bir köprü kurularak adaya geçirilmişti, bunlara sonradan Ayas ve Mustafa paşalarla diğer ümeranın ve akıncıların da kuvvetleri katıldı (Ağustos 1537). Adanın köyleri tahrip edildiği ve kaledeki Venediklilerin de müdafaaya hazırlandıkları esnada pâdişah otağ-ı hümayun ile 26 Ağustos'ta Avlonya'dan cenuba hareket ederek Korfu adası karşısındaki Bastia iskelesinde karargahını kurdurdu (eylül iptidası), Kanunî, kale kumandanını teslime davet etti ise de, cevap alamadı ve pâdişah, büyük kayıplara uğranması ve bu arada bir top mermisinin dört mücahidi şehit etmesi üzerine bir mücahit kulunu böyle bin kaleye vermem" diyerek, etrafındakilerin ısrarına rağmen, muhasaradan vazgeçti (tasfsilat için bk. Ali, ayn. esr., var. 268 v.dd.; Peçevi, s. 198; Hammer, V, 185 v.dd.; Katib çelebi, ayn, esr., s. 50). Çağdaş bir tarihçinin, Kanunî'nin bu teşebbüsünden esas itibarıyla pek memnun olmadğı, herşeyden evvel de François I. ile olan ittifakının bu esnada tatbik mevkiine konulabileceğine kani bulunmadığı, vezîr-i azâm Ayas Paşa'nın askeri ve stratejik kabiliyetine pek güvenemediği hakkındaki görüleri (krş. Renzo Sertoli Salis, Muhteşem Süleyman, Türk, Trc. Ş. Turan, Ankara, 1963, s. 153) ihtiyat kaydıyla telakki edilebilir. Fransız kralının bu sırada kaçamaklı hareket ettiği ve bunun da pâdişahın gözünden kaçmadığı doğru ise de, Ayas Paşa'nın kifayetsizliği hususunda bir kanaat taşıdığına dair en küçük bir işaret yoktur.

Kanunî Sultan Süleyman otağ-ı hümuyaun ile 24 Eylül'de yola çıkıp Manastır, Ostrova, Selanik, Serez, Kavala, Ferecik, Dimetoka, Edirne yolu ile 18 Teşrin II.'de İstanbul'a vasıl oldu (Rûz-nâme, Nunşaat, I. 600 v.dd). bu esnada Bosna sancakbeyi Gazi Huserv Bey de karadan Venediklilere karşı başarılı mücadele yapıyordu. Diğer yandan pâdişah Mora sancak beyi Kasım Bey'e, Mora'da Venedikliler elinde kalmış iki kalenin (Monembasia yahut Malvasia ve Napoli di Romania) zaptını emreylemişti. Barbaros donanmadan 60 kadırga ayırarak denizde kalmış, geri kalan kısmı Lutfi Paşa ile İstanbul'a dönmüştü. Barbaros bu donanma ile Ege denizindeki Venedik adalarına karşı harekete geçti ve hemen hepsini, bazı küçük mukavemetlere rağmen, teslim almaya muvaffak oldu (Katib Çelebi, ayn. esr., s. 50 v.d.; Hammer, V, 191 v.dd.). Pâdişah onun zaferlerinden fevkalede memnun olmuş ve kendisine iltifatlarda bulunmuştur (bk. Seydi Muradi, Gazavat-ı Hayreddin Paşa, Üniv., nr. Kütüp., nr. TY 2490 var. 349 vd. (...)

Boğdan Seferi (1538)

Kanunî Sultan Süleyman, birkaç seneden beri Süveyş limanında tedariklerde bulunan Hadım Süleyman Paşa'ya İslâm hükümdarlarından Gucarat pâdişahı Bahadur Şah'ın yardımına gitmesini emrettiği sırada, kendisi de Boğdan'a sefere hazırlanıyordu. Bu sırada Boğdan voyvodası bulunan Petru Rareş 1527'den beri berat-ı hümayun ile memleketini idare ediyordu. Pâdişahın Macaristan'da bulunduğu esnada bir elçisi vasıtası ile aldığı bu beratta, bu memlekette (Moldavya) ayin serbestisi ve voyvoda intihap hakkının boyarlara, yani asilzadelere ait olduğu, fakat bu intihabın pâdişah tarafından tasdiki gerektiği belirtiliyordu. (.)

Yine burada seferin Kara Boğdan'a karşı yapılacağı ilan edildi ve o tarafa dönüldü. Sultan çayırı menzilinde iken P. Rareş'in bir elçisi gelip pâdişah tarafından kabul edilmiş ve voyvodanın bundan sonra ferman-ı hümayuna itaat göstereceğini bildirmişse de, dönüşünde ona terfik edilen Kefe emini Sinan Çelebi'nin, Rareş'e, Yaş (Yaş pazarı) şehrinde mülaki olarak ona pâdişahın emirlerini tebliği sırasında aldığı bazı askeri tedbirleri görmesi ve avdetinde de voyvodanın samimiyeti hakkında şüphelerinin açıklaması üzerine, Kanunî harekata devam ile İsakçı'da kurdurulan köprüden geçilerek Boğdan arazisine (Moldavya) girilmesine emretti. Bu esnada Kırım hanı Sahib Giray Han da, askeriyle ve Han zadelerle birlikte gelerek orduya iltihak etmiştir. Eflak voyvodasının gönderdiği kuvvetlerden Boğdan beyini takip harekatında öncü olarak faydalanıldı. (.)

Pâdişah bütün Boğdan halkına eman vererek 4 güne kadar beyleri, beyzadeleri, ayan ve ruhbanları ile huzuruna gelmelerini ferman etti; çok geçmeden bütün boyarlar gelerek itaatlerini ve bundan sonra pâdişahtan ayrılmayacaklarınız arz ve taahhüt ettiler. Bunun üzerine, yeni voyvoda olarak da Stefan Lacusta'ya samur kürklü kaftan, kuka, tuğ ve sancaklar verildi. (.)

Preveze zaferi (1538). Aynı sene zarfında Kanunî Sultan Süleyman devrinin en büyük deniz zaferi kazanıldı. Kış mevsimi sonlarına doğru pâdişahın vezirlere kendi masrafları ile hazırlayıp, techiz etmelerini emreylediği 150 gemi henüz hazır değil iken, Barbaros Hayreddin Paşa'ya denize açılmasını emretmişti.

Onun, bütün hazırlıkların ikmalini ve donanmanın tamam olmasını beklediği sırada, vezirler bir hileye başvurmuşlar, Andrea Doria'nın Girit'e gelerek 20 parça gemi ile Mısır'dan Hindistan mallarını getirmekte olan Salih Reis'i beklediği haberini yaymışlar, bunun üzerine kapudan-ı derya da 40 parça gemi ile İstanbul'dan hareket etmiş (7 Haziran 1538), fakat geride kalan doksan gemiyi arkasından göndermelerini tenbih etmişti. Ona kapıkulu kuvvetlerinden 3.000 yeniçeriyle ve deniz ümerasından olan bazı sancakbeyleri (Kocaeli beyi Ali Bey, Teke sancağı beyi Hurrem Bey, Sayda Sancak beyi Ali Bey, Alaiye beyi Mustafa Bey) katılmıştı. Barbaros Hayreddin Paşa, önce Ege denizinde bazı hareketlerde ve fetihlerde bulunduktan ve İstanbul'dan beklediği 90 gemi ile Salih Reis'in Mısır'dan getirdikleri de kendisine iltihak ettikten sonra (tafsilat için bk. Katib Çelebi, Tuhfat al-kibar, s. 51 v.dd.; mad. Barbaros Hayreddin) Girit'e de uğrayarak Preveze'ye yönelmişti. Donanma Modon açıklarında iken, Andrea Doria'nın Preveze'yi zapta çalıştığı, fakat sonradan muhasarayı kaldırarak müttefik donanmasının harekat üssü olarak karalaştırdığı Korfu'ya çekildiği haberi Barbaros'a getirilmişti. O da bu esnada bir iki gönüllü gemisini "kafir yakasına gönderip dil (esir) " aldırmış ve bunları Boğdan seferinde bulunan pâdişaha göndermişti. Daha sonra düşmanın bir savaş için yaklaşması üzerine, Barbaros, evvela alınacak tedbirleri kararlaştırmak üzere harp meclisi akdetti. Sonra da donanmaya harp nizamı aldırdı. Müteakiben iki donanma harp nizamı aldırdı. Müteakiben iki donanma Preveze açıklarında karşılaştı. 27 Eylül 1538'de vuku bulunan meşhur Preveze deniz savaşı Osmanlı donanmasının tam bir zaferi ile neticelendi. Ancak gecenin bastırması bu zaferin daha büyük ve parlak olmasına engel olmuş, müttefik düşman donanmasını daha ağır kayıplardan kurtarmıştı. Ertesi gün, Barbaros düşmanın uğradığı mağlubiyeti bir zafer nâme ile pâdişaha arz etmek üzere oğlu Hasan Bey'i gönderdi. Kanunî bu büyük muzafferiyetten fevkalede memnun kalarak, divan kurmuş ve zafernâme ayakta dinlenmişti. Pâdişah, Kapudan Paşa haslarına 100.000 akçe terakki ferman ettiği gibi, her tarafa fetihnâmeler gönderterek şenlikler yapılmasını emretmişti (bk. Katib Çelebi, göst. yer; Ali, ayn. esr. Var. 273 v.dd.; Peçevi, göst. yer; Hammer, V. 202 v.dd.; mad Barbaros Hayreddin).

Hint Seferi (1538)

945 (1538) senesinin üçüncü büyük hadisesi Mısır valisi Hadım Süleyman Paşa'nın pâdişahtan aldığı emir üzerine Kızıldeniz'de başlayan ve Hindistan'a kadar uzayan ve tarihlerimizde umumiyetle Hint seferi diye anılan deniz seferidir. Kanunî devrinde Kızıldeniz'de ilk hareket çok önceleri, Mohaç seferi arifesinde başlamış sayılabilir. Zira, Portekizlerin Hindistan sahillerinde yerleştikten sonra, zaman zaman Arap yarımadası sahillerine de tecavüz etmeleri pâdişahın dikkatini çekmiş, gerek Arap yarımadasını, gerek Hindistan sahillerini zapt ederek İslâm alemini başına adeta bir bela kesilen Portekizlilere karşı hacıların ve deniz ticaret yollarının korunmasına karar vermişti. İşte bu sebeple 1526'da Selman Reis adında bir Türk denizcisi "Bahr-ı ahmer kapudanı" tayin edilmiş, Süveyş limanında tedarik ve techiz ettirilen 20 kadırgadan mürekkep bir donanma ile Aden'e kadar olan Arap yarım adası sahillerini Osmanlı tabiiyeti altına almaya muvaffak olmuştu. Selman Reis, Osmanlı Devleti'nin Bahr-i ahmer kapudanı sıfatı ile, vaziyete göre, Yemen ve Aden sahillerinde hüküm ve nüfuz sahibi Arap şeyhlerine ve kabile reislerine bazen atıfet göstermek suretiyle, bazen de şiddet yoluyla bunların Osmanlı Devleti'ne bağlılıklarını sağlamış ve uzun müddet hem Portekizlilerin bu denize girmesine hem de bu sahillerde asayiş ve güvenliğin bozulmasına mani olmuştu. İlk hareket bu idi.

Bu sıralarda Hindistan'da Babur'un kurduğu devletden başka birçok Müslüman devletleri vardır (İmad-Şahi'ler, Nizam-Şahi'ler, Adil-Şahi'ler, Kutb-Şahi'ler vb.). Bunların aralarındaki ihtilaflardan faydalanan Portekizliler, sahilde başta Goa olmak üzere bazı müstahkem kaleler tesisine muvaffak olmuşlardı. Ancak, başında Bahadur Şah gibi muktedir bir hükümdar bulunan Gucarat Müslüman devleti, Babur'dan sonra devleti daha fazla büyülten ve kuvvetlendiren oğlu Humayun Şah ile mücadeleye başladıktan sonradır ki, Kanunî ve Osmanlı Devleti Hindistan ile ilgilenmek vesilesini bulmuştur.

Zira, Bahadur Şah, Humayun Şah'a karşı mağlup olduktan ve çekildiği Bender Diu kalesinde de yine düşmanın tecavüzünden endişe duyduktan sonra, yardımlarını sağlamak üzere bir taraftan Goa'daki Portekiz valisine, diğer yandan da, Mısır'a ve Kızıldeniz'e sahip olan, aynı zamanda şark memleketlerinde ve Hint denizinde büyük bir şöhreti bulunan Osmanlı hükümdarına müracaata kendini mecbur hissetmiştir. Bahadur Şah'ın elçisi, yine Humayun Şah'ın tecavüzüne uğrayan Dehli sultanı İskender'in oğlu Burhan ile birlikte Edirne'de pâdişah tarafından kabul (1536) ve kendisine yardım vaat olunmuştu. Bahadur Şah bir taraftan da, her ihtimale karşı ve gerektiği zaman iltica etmek niyetiyle, hazinelerini Hicaz'a yollamıştı. Müteakiben Portekizliler tarafından öldürüldüğü (Şubat 1537) haberi pâdişaha gelince (bu haber Edirne'ye Şubat 1538'de vasıl olmuştu), artık Humayun Şah'a karşı Bahudur Şah'a yardım işi değil. Hicaz'ın deniz yollarını kesen ve bir Müslüman pâdişahını öldüren Portikizlilere karşı bir cihad düşünüldü ve Mısır beyler beyisi Hadım süleyman Paşa, Kanunî'den aldığı emir üzerine, Bahadur'ın mirasçısı olduğunu ileri sürerek 80 gemi ile Bender Diu'a doğru Süveyş'ten hareket etti (14 Haziran 1538). Aynı zamanda Bahadur Şah'ın Hicaz'a gönderdiği hazinelerini İstanbul'a yolladı. Hadım Süleyman Paşa öteden beri kendisini bu işe hazırladığı cihetle, hasta ve ihtiyar olmasına rağmen pâdişahtan aldığı bu emre memnun olmuş ve 20.000 kişilik kuvvet ve 7.000 kişilik bir yeniçeri birliği ile cenup istikametinde deniz seferine başlamıştı. Evvela, Aden üzerine gitti ve hakimi Amir'i bertaraf ederek burayı ele geçirdi, birkaç hafta sonra Gucarat sahillerine vardı. Burada Portekiz kalelerinde bazılarını (Müslüman tarihçilerin Bender Türk, Portekizlilerin Villa des Rumes dedikleri Gokala kalesi ve kat kalesi) kolaylıkla zaptetti. Müteakiben Benter Diu'da Portekizlilerin yaptırdıkları kalenin muhasarasına başladı; bir yandan da Gucarat devletini yeni sultanı Mahmud III.'e mektup ve adam göndererek zahire ile yardım etmesini istedi. Fakat Osmanlılardan korkan Gucarat hakimi yardım etmediği gibi, bir aydan beri muhasaraya karşı koyan Portekizlilere yardım için büyük bir donanmanın gelmekte olduğuna dair uydurma bir haber çıkardı ve böylece Hadım Süleyman Paşa'nın muhasarayı kaldırarak avdetini sağladı ki, 3 ay kadar oralarda kalan ve dönerken de Aden ve Yemen taraflarında bazı icraatta bulunan Mısır beyler beyisi, 13 Mart 1539'da Cidde'ye varmış, macerasını ve fütuhatını ulaklar ile pâdişaha bildirmiş, kendisi hacca giderken, donanmayı Süveyş'e göndermişti. Sonra kara yoluyla Mısır'a geldi ve aldığı ferman-ı hümayun üzerine İstanbul'a hareket etti. Burada Kanunî tarafından başarıları takdir edilerek kendisine kubbe-altı vezirliği verildi. (Peçevi, ayn. esr., s. 222: Katib Çelebi, ayn. esr., s. 57 vd.; Hammer, V, 205 v.dd.; Ali, ayn. esr., var. 276 v.dd.) (.).

Osmanlı-Venedik Barış Anlaşması (1540)

Korfu muhasarasından beri Venediklilerle muhasamat devam ediyordu. Dalmaçya sahillerinde bazı kaleler her iki taraftan hücum ve taarruza uğramış, bir kısmı defalarca el değiştirmiş, bazıları teslim olmuştu. Daha mühim bir hadise olarak Castel-Nuovo'nun (Nova hisarı) Venediklilerce zaptı, müteakiben Barbaros Hayreddin Paşa tarafından geri alınması zikredilebilir. Venediklilerin giriştiği her teşebbüs, Bosna sancak Beyi Gazi Hüsrev Bey ile Kilis sancak beyi Murad Bey'in mukabelelerine ve intikam hareketlerine sebep oluyordu (bk. Hammer, V, 210 v.dd.). Osmanlı Devleti Castel-Nuovo'yu geri almak üzere teşebbüse geçtiği sırada, Venedik hükümeti bir anlaşma veya umumi bir mütareke akdetmek üzere müzakerelere girişmişti.

Zira imparatorla mevcut ittifak Venedik Devleti'nin menfaatlerine aykırı idi. Senato bu vaziyetten kurtulmak çarelerine baş vurdu. Bu mevzuda pâdişahın ve dolayısıyla divan-ı hûmâyunun niyetlerini öğrenmek ve bir anlaşma akdinin mümkün olup olmadığını anlamak üzere İstanbul'a gizlice bir ajan gönderdi. Bunun müspet bir cevapla Venedik'e avdeti üzerine (Nisan 1539) Kanunî nezdinde evvela Pietro Zen, bunun yolda ölmesinden sonra Tomaso Contraini bu işe me'mur edilmişti. (.)

Bu sırada Venedik, Avrupa'nın siyâsî vaziyeti ve imparatorla Fransa Kralı arasıda bir konferans akdi kararı sebebiyle, pâdişahla barışmanın akıllıca bir haraket olacağını anlatmakta ve birço fedakârlıklarla barışı kazanmak istemekteydi. Bu itibarla 1540 ilk baharında senato azası Luigi Badoero'yu Kanunî Sultan Süleyman nezdinde müzâkerelere devam etmek üzere İstanbul'a gönderdi.

Senato yeni elçiye, her şeyin muhasamata başlanmadan evvelki hale irca olunmasını teklif ve müzâkere etmek selahiyetini vermiş, sefer masrafları olarak da tazminat namıyla 300.000 dukaya kadar bir para ödemeyi de kabule me'zun kılmıştı. Fakat Mora'daki iki kaleyi (Malvasia ve Napoli di Romania) asla terk etmeyecekti. Venedik'teki Onlar meclesi ise, icap ettiği takdirde elçinin daha büyük selahiyete malik olması taraftarı bulunup, mezkûr iki kale anlaşmaya engel olursa, bunları da terk etmeye muvafakat hususunda ona gizli talimat vermişti. Tarihçi Leon Galibert (Historie de la Republique de Venise, Paris, 1847, s. 252)'e göre, bu gizli talimat elçilik katibi tarafından Fransa elçisine ifşâ edilmiş, o da divan-ı humâyûn vezirlerine bildirmiş, böylece müzâkerelerde Kanunî'nin vezirleri elçiyi azami ta'vizlere mecbur bırakmıştı. Nihayet 3 aylık bir müzâkereden sonra 20 Teşrin I. 1540'ta bir barış anlaşması yapıldı. Buna göre, Venedik devleti, Mora'da sözü geçen bu iki kaleyi, Dalmaçya sahilinde Nadin ve Urana kalelerini, Barbaros'un zapt ettiği adaları (Syros, Patmos, Stampelia, Egine, Nio, Antiparos, Paras) pâdişaha bırakıyor, sefer masrafı olarak 300.000 duka tazminat vermeyi kabul ediyordu. Bu suretle Venedik Devleti, ihtiyaç duyduğu sulh ve sükunu sağlamış oldu (tafsilat ve anlaşmanın Türkçe metni için bk. Tayyib Gökbilgin, Venedik devlet arşivindeki vesikalar külliyatında Kanunî Sultan Süleyman devri belgeleri, Belgeler II, s. 121 v. dd. Vesika I; krş. Noradounghian, ayn. esr., I, nr. 155; Hammer, ayn. esr., V, 214 v. dd.).

Macaristan Meseleleri ve 1541 Seferi

Bu, Osmanlı Devleti'nin ve Kanunî Sultan Süleyman'ın dış siyâsetini ve askeri faaliyetini işgal eden en mühim hadisedir. Zapolyai, 1534'te Gritti'nin katlinden sonra, pâdişahın bir intikam hareketinden korkmuş, fakat onun Viyana'ya gönderdiği nâme-i hûmâyundan, bu katilden Nemçe kralını sorumlu tuttuğunu anlayarak ferahlamıştı. Zapolyai, kendisini hâmisi tarafından bir tehlikenin tehdit etmediğini görünce, bir müddet tereddüt etmesine rağmen, rakibi Ferdinand ile anlaşmak mecburiyetinde bulunduğunu hissetti. İki tarafın temsilcileri, Varad (Nagyvarad, Grosswardein) şehrinde müzakerelere başlamışlardı. Birço safhalar geçiren ve araya birtakım tereddütler, şüphe ve hesapların girmesi ile uzayan müzâkereler nihayet Şubat 1538'de neticelenmiş ve Zapolyai Janos'un, ölümünden sonra, çocuğu olsun olmasın bütün Macaristan'ın Ferdinand'a kalacağını tespit eden anlaşma imzalanmıştı. Anlaşmanın bir maddesi, Zâpolyai'nin Ferdinand ve imparator aleyhine Kanunî ile ittifak edemiyeceğini tazammun ettiğinden ve pâdişahın böyle bir muahedenin akdine muvafakati düşünülemeyeceğinden anlaşmanın gizli kalması kararlaştırılmıştı. Ancak muahedenin akdinden daha bir sene geçmeden Zapolyai, Habsburglar aleyhtarı bir siyâset takip eden Leh Kralının kızı İzabella ile evlenip, Macaristan kale ve şehirlerinden bir kısmını düğün hediyesi olarak verince, tevarüs edeceği topraklardan bir kısmının muahede hilafına başka ele geçmesine kızan Ferdinand, İstanbul'a gönderdiği bir elçi ile gizli muahedeyi Türk hükümetine ifşa etti (1539). Jovius'tan naklen Hammer'tin (V, 218) bildirdiği, Kanunî'nin bu haber üzerine kızarak Zapolyai'ye ağır bir tehditnâme göndermiş olması hususu ihtiyat kaydı ile telakki olunabilir; çünkü Zapolyai bundan sonra da türlü yollardan pâdişahın teveccühünü muhafazaya çalışmış görünmektedir. Çok geçmeden, 22 Temmuz 1540'ta Erdel'de ölen Zapolyai, ölümünden bir kaç gün önce, Budin sarayında bir oğlunun doğduğunu haber almış ve Varad'da yapılan anlaşmasının uygulanmayarak, oğlunun kendi yerine Macar kralı olmasını vasiyet etmiş ve Avusturya'ya karşı, Osmanlı pâdişahı Sultan Süleyman'dan yardım ümit
edebileceğini söylemişti (Verancsics ve Katona'dan naklen Lefaivre, Les Magyars pendant la domination Ottomane en Hongrie 1526-1722, Paris, 1902. S. 63 v. d.). Bu arada çocuğuna üç vasi tayin ettiği gibi, adamlarından birini (Verböezi) de hemen İstanbul'a göndermişti. Diğer taraftan Zapolyai'nin ölümünden haberdar olan Ferdinand da, derhal ve ikinci bir elçiyi yeni talimatla pâdişahın nezdine göndererek Avusturya menfaatlerini korumak hususunda hiçbir şeyin ihmal edilmemesini te'mine çalışmıştı. Zapolyai'nin, İzabella'dan doğan bu çocuğunun meşruiyeti hakkında herkeste tereddüt uyandıran bazı şüpheli şayialar üzerine, Kanunî, meseleyi tahkik için Budin'e bir çavuş gönderdi.

Kraliçe, çavuşun yanında çocuğuna süt verince çavuş, elini çocuğun göğsüne koyarak büyüdüğü zaman Macaristan'da saltanat ve hükümet süreceğine dair pâdişah namına yemin etmişti (Katona ve Verancsics tarihlerinden naklen ayn. esr.). Bu arada Ferdinand'a bağlı Macar Asilzâdeleri, Budin'in henüz pâdişahın yardımı gelmeden, bir an önce işgalini istemişler, o da bu maksatla bir ordu göndermişti; Budin'in bu kuvvetler tarafından muhasara edildiği haberi İstanbul'a geldiği sırada Kanunî de Zâpolyai'nin elçisi Verböczi'yi kabul etmiş ve şimdiye kadar kırak Zapolyai'ye terk edilen ve esasen kılıç hakkı olarak pâdişaha ait olan Macar memleketlerinin bundan sonra da, şer'i cizye karşılığında onun oğlunda kalacağını bildiren bir "berat-ı hümâyun" vermişti. Budin'e pâdişahın yardımcı kuvvetleri göndermesi gecikmedi; Ferdinand'ın kumandanı da muhasarayı bıraktı ve geri çekildi. Avusturya elçisi ise, 7 Teşrin II. 1540'ta Kanunî'nin huzuruna kabul edilmekle beraber, Macaristan'ın pâdişaha ait olduğu söylenerek azarlanmış ve ileri sürdüğü mazeretler kabul edilmeyerek müzâkereler kesilmişti. Ferdinand'a karşı yeni bir harp açmanın münasip olup olmayacağı hakkında pâdişahın huzurunda üç saat süren müzâkerelerden sonra sefere karar verildi (elçi Lasczky'nin raporuna atfen Hammer, V. 221 v.d.). Zapolyai'nin ölümü ile, Macaristan meselesinde Kanunî'nin ve divan-ı hûmâyunun görüşü, öyle görünüyor ki, esaslı surette değişmişti. Pâdişah, macar krallığının Habsburglar karşısında, eskiden olduğu gibi, kendi bağımsızlığını Türk yardımı ile de müdafaa edebileceğini artık ümit edemiyordu ve Şarlkent imparatorluğunun Macar Krallığı ile birleşerek aşağı Tuna'ya kadar ineceğini ve hatta Balkanlar'daki Türk topraklarına taarruz için daha fazla imkânlara sahip olabileceğini hesaplıyordu. Eğer Osmanlı Devleti'nin Habsburg imparatorluğu ile doğrudan doğruya komşu olması gerekiyorsa, hududun aşağı Tuna'da değil, Budin'in garbında ve şimalinde olması daha faydalı idi. Vaziyet böyle olunca, pâdişah gibi Ferdinand da hazırlandı ve kendisi için hayati saydığı Budin'i, Mayıs 1541'de tekrar muhasara ettirdi. Kanunî, ilgililere gelecek ilkbahar için sefer hazırlığı emri verdikten sonra, sene sonlarında yanında şehzâdeleri Mehmed ve Selim olduğu ve bir miktar yeniçeri bulunduğu halde Edirne'ye gitmiş, kışı orada geçirerek Nisan 1541'de İstanbul'a avdet etmişti. Bu sırada sadrazam Lütfi Paşa, zevcesi Şah Sultan ile arasındaki münakaşanın pâdişaha aksetmesi ve Kanunî'nin de bundan müteessir olarak nikâhlarını fesheylemesi neticesinde azlolundu (bk. mad. Lütfi Paşa) ve yeri ikinci vezir Hadım Süleyman Paşa'ya verildi (Mayıs 1541).

Pâdişahın bu esnadaki ikinci bir kararı da büyük şehzâde Mustafa'yı, senelik haslarına 500.000 akçe zammederek, Saruhan'dan Amasya sancak beyliğine nakletmesidir. Sefere çıkılacağı sırada yapılan bu tahavvül ve yeni sadrazamın da sefere götürülmeyerek İranlıların herhangi bir teşebbüsü ihtimaline karşı Anadolu muhafazasına gönderilmesi dikkate şayandır. İstanbul'da bulunan Avusturya elçisi Lasczky'nin raporuna inanmak lazım gelirse, Hadım Süleyman Paşa, İranlıların muhtemel tecavüzlerine karşı değil, fakat şehzâde Mustafa'nın hareketleri ile ilgilenmek üzere Anadolu'da bırakılmıştı. Hasları arttırmakla beraber Manisa'dan Amasya gibi uzak bir sancağı gönderilmesi, şehzâdenin hakkında bir şüphe uyandığına delil sayılmakta idi (Hammer, ayn. esr., V, 223). Kanunî 23 Haziran 1541'de İstanbul'dan Budin'e müteveccihen hareket etti. Yollarda birtakım tayin ve azillerde bulunan ve bazı elçileri kabul eden pâdişah, Belgrad'da iken Budin'in kurtarıldığı haberini almakla memnun oldu.

Filhakika Ferdinand'ın kumandanı Rogandorf'un Budin'i muhasarası, muvaffak olmamış ve bu zaten tahkim ettiği Gellert tepesi de, Osmanlı öncü kuvvetlerinin Yahya Paşazâde Mehmet ve Ulama beylerin kumandası altındaki taarruzları neticesinde düşmüş ve Avusturyalılar firara mecbur kalmışlardı (22 Ağustos). Bu tahkimata Macarlarca verilen Tabor adı, tarihlerimizde Istabor şeklinde ifade edilmiş ve bu 1541 seferinde de Istabor seferi denilmiştir. Pâdişah 26 Ağustos'ta ordu ile Peşte yakasına vasıl olduğu zaman, Budin kurtarılmış bulunmakta idi. Tuna'da Kasım Bey kumandasındaki "ince donanma" da Peşte kalesini zapt etti. Müteakiben otağ-ı hûmâyun eski Budin (Obuda) denilen yerde kuruldu (krş. L. Fekete, Budapest a török korban, Budapest, 1944, s. 13 v. dd.). Kanunî 30 Ağustos'ta Budin sarayındaki kraliçe İzabella'ya ve küçük çocuğuna kıymetli hediyeler gönderdi. Bunları götüren baş çavuş başı Ali Ağa da Kraliçeye pâdişahın selamını tebliğ ederek, çocuğu Otağ-ı hûmâyuna götürdü (Peçevi, ayn. esr., s. 243- Fekete, göst. Yer.). Bu arada yeniçeriler de kaleyi seyir bahanesiyle girdikleri Budin şehrini kale kapılarını tutmak suretiyle kan dökmeksizin işgal ettiler. Halka silâhlarını teslim ve yeniçerilere iyi muamele ettikleri takdirde mal ve cana dokunulmayacağını ilan olundu ve böylece Budin bir Türk kale ve beldesi haline geldi.

Cezayir Zaferi (1541)

Kanunî Budin seferine çıkarken, yolda Sofya'dan Barboros Hayreddin Paşa'yı bir ferman göndererek Cezayir'e yardım etmesini emretmişti. Gerçekten, imparator Şarlkent Teşrin I. 1541'de Cezayir sahillerine bir çıkarma yapmış, fakat neticede ağır bir mağlubiyete uğramıştı (krş. Tuhfat al-kibar, s. 58). Şarlkent'in bu deniz harekatına Kanunî'nin karşısına karada çıkmaktan çekindiği için giriştiği kabul edilebilir.

Avusturya Elçileri ile Müzâkereler ve Peşte Muhasarası (1542)

Kanunî Budin'den avdetinde, idari bazı değişiklikler yaptıktan sonra, o kışı (1541-1542) yine Edirne'de geçirmişti. Bu sırada şehzâde Mehmed 30 yük akçelik haslarla Saruhan'a şehzâde Selim ise, Konya'ya sancak beyliğine gönderildiler. Her ikisine de bu tayin ve tevcih merasimlerinde hükümet alametleri olan alem ve tabl verilmiş, maiyetleri ile birlikte vazifeleri başına gitmişlerdi. Ferdinand iki sene evvel İstanbul'a gönderdiği elçisi Tranquillus Andronicus'u 1542 senesi yaz sonlarında yeni müzâkerelerde bulunmak üzere tekrar gönderdi. Kendisine verilen 10 Temmuz tarihli talimat-nâmede Macaristan'ın tamamen Ferdinand'a terki karşılığında ve pâdişahın merhamet ve ihsanına bir delil teşkil etmek üzere senede 50.000, bu da kafi görülmezse 100.000 duka vergi takdimini teklif etmesi bildirilmiştir.

Fakat vezirler elçinin tekliflerini o derecede ehemmiyetsiz buldular ki pâdişahın huzuruna bile çıkarmadılar. Gerekli cevabı verdiler ve böylece Tranquillus, hiçbir şey elde edemeden 9 Teşrin I.'de İstanbul'dan gitti. Bu elçinin İstanbul'da bulunduğu sırada Ferdinand'ın ordusu Peşte'yi muhasaraya geldi. O sırada Süleyman Paşa'nın yerine Budin beylerbeyliğine tayin edilen Yahya Paşazâde Bali Bey düşmana karşı müdafada bulundu. Kendisine Bosna'dan ve diğer komşu sancaklardan da yardımcı kuvvetler geldi.

Budin'in bir Türk eyaleti oluşundan telâşa kapılarak Avrupa umumi efkarında heyecan yaratmak ve yardım toplamak isteyen Ferdinand ise, oldukça mühim bir müttefik ordusunu Peşte muhasarasına getirmeye muvaffak olmuştu. Jocahim von Brandenburg kumandasında bulunan müttefikler, aralarında ihtilaflar çıkması, gördükleri şiddetli mukavemet ve daha başka sebepler neticesinde 7 günlük bir muhasaradan sonra kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldılar. Osmanlı kuvetleri, çekilen düşmanlara büyük zayiat verdirdiler. Peşte muhasarası İstanbul'da duyulunca pâdişah Edirne'ye doğru yola çıktı. Fakat Avusturyalıların Budin ve Peşte'den çekildiklerini duyduktan sonra, kışı geçirmek üzere Edirne'de kaldı (bk. Peçevi, s. 222 v. dd.).

Nis Muhasarası (1543)

Fransız elçisi Paulin, Kanunî ile birlikte Budin'den dönmüş İstanbul'a gelmişti. Vazifesi, Fransa'nın Şarlkent'e karşı harbe hazır olduğunu bildirerek, Osmanlı donanmasının Fransa'ya yardımını sağlamaktı. François I. sözlerinde durmamış olmasına ve hatta 18 Haziran 1538'de Şarlkent ile Osmanlı Devleti aleyhine bir anlaşma bile yapmasına rağmen, Fransız elçisi Rüstem Paşa'yı elde etmeğe muvaffak olmuş, aynı zamanda, Barbaros da, Andrea Doria'ya karşı yeni bir zafer kazanmak vesilesi bulacağını düşünmüş ve bu sebepler Fransızların teklifine muvafakati mucip olmuştur. Bunun üzerine tercüman Yunus Bey, Venedik'e giderek doja, Frans ile dostluk halinde yaşamağı tavsiye eden pâdişahın nâmesini götürmüştür (948 Şevval tarihli nâme-i hümâyun için bk. Belgeler, II, göst. Yer., vesika 17; Cevdet, Tarih, I, 349 v. dd.). Ancak Venediklilerin, iki kuvvetli hükümdar arasında bitaraf kalmalarının menfaatlerine en uygun şekil olduğunu düşünerek, pâdişahın bu yoldaki tekliflerini maharetle idare ettikleri anlaşılmaktadır. Paulin, Fransa'ya dönünce, François'ya, Barbaros kumandasındaki Türk donanmasının yakında sefere çıkacağını bildirdi ve ikinci defa me'muriyetle İstanbul'a gönderildi. Bu defa yanında Pellicier adında ikinci bir elçi bulunuyordu. Elçiler huzura kabul edilip, yine Rüstem Paşa'nın te'siri ile Kanunî'den François'ya hitaben kuvvetli bir vaadi tazammun eden bir mektup almayı da başardılar (bk. Hammer, V, 236, 359). Bu suretle Osmanlı donanması, Mayıs 1543 sonlarına doğru Barbaros'un kumandasında ve Paulin ile beraber denize açılarak bir ay sonra Messine boğazına girdi. Haziran nihayetlerine kadar İtalya sahillerini geçerek 20 Temmuz'da Marsilya'ya vardı. Toulon önlerinden geçerken, Barbaros'un donanması bir Fransız kadırgası tarafından selamlanmış ve gemiye Türk Bayrağı çekilmişti. Marsilya'da ise, Enghien dükü François'de Bourbon kumandasındaki 30 gemilik bir filo tarafından büyük bir merasimle karşılanmış, top teatisi suretiyle selamlanmıştı. Yıllardan beri şöhreti büyük Avrupa'yı tutmuş olan bir Türk amiralinin Kanunî Sultan Süleyman tarafından Fransa'ya yardım için Marsilya'ya gönderilmiş olması fevkalade bir hadise teşkil etmiş, binlerce halk ve saray erkanı bu şehre koşuşmuştu. Osmanlı donanması, Fransızların hazırlıklarını bitirmelerini bekleyerek bir müddet Marsilya'da kalmış, sonra Toulan'a gelip, 20 Ağustos'ta maiyetine ehemmiyetsiz bir Fransız filosunu da alarak buradan hareket etmiştir. Barbaros, Nis muhasarasında donanmayı bu şehrin yakınında bulunan Villafranca limanına sokmuş, sonra bombardımanlarına başlayarak şehri teslim almış, fakat mukavemete devam eden kaleyi, Fransızların gevşekliğini ve bu esnada gösterdikleri iki yüzlülüğü anlayarak, fethe lüzum görmemiş ve Toulan'a dönmüştür. Buradaki ikameti ise, ertesi sene ilkbaharına (Nisan 1544) kadar devam etmiş, bu esnada Salih ve Hasan reislere İspanya'nın Katalonya sahillerini vurdurarak birço esir ve ganimet almıştır. Bu müddet zarfında Andrea Doria'nın donanması hiç meydana çıkmamış Türk donanmasının garbi Akdeniz'de de bir hakimiyet ve üstünlük kurması, İspanya'daki Müslüman Arapları bile bir isyana cesaretlendirmiştir. Osmanlı donanması, Fransa'da kaldığı müddetçe Kral, ayda 50.000 duka altın vermeyi taahhüt ettiği halde, bu paraya ödemekte çok güçlük çekmiş ve bu hal Barbaros'un hiddetini mucip olmuştu. Nihayet kapudan-ı derya birço Türk ve Müslüman esirlerini de kurtardıktan ve İtalya sahillerinden dönüşte de esir ve ganimetler aldıktan sonra, yaz aylarında (1544) İstanbul'a gelmiş ve Kanunî tarafından büyük deniz gazasının kahramanı sıfatıyle kabul edilerek iltifat görmüştür (bk. mad. Barbaros Hayreddin Paşa; Hammer, V, göst. Yer.; Katip Çelebi, ayn. esr., s. 59).

Estergon (Esztergom, "Gran") Seferi (1543)

Kanunî Sultan Süleyman 1542 / 1543 kışını Edirne'de geçirdikten sonra, onuncu seferi-i hümâyun denilen ve Celal-zâde (Tabakat al-mamalik, var. 277 v.dd.) tarafından "Ustolni Belgrad (Szekesfehervar) ile kale-i Estergon için..." olduğu belirtilen sefere, 23 Nisan 1543'te çıktı. Kış, Edirne'de çok sert olmuş, halk çok sıkıntı çekmişti. Pâdişah, Rumeli beylerbeyisi Ahmed Paşa'yı Rumeli askerini toplamak için daha nevruzda (21 mart) emir vermişti. Ordudaki nizam ve disiplin ve zahire tedariki hususunda gösterilin dikkat ve ihtimam diğer seferlerdekinden daha çok denebilirdi. Pâdişah ve ordu mutad yolu takip ederek Ösek'e geldiği vakit Sadrazam Hadım Süleyman Paşa, ikinci vezir Rüstem Paşa ve diğerleri alay düzerek saf bağlamışlar ve böylece Kanunî'yi istikbal etmişlerdi. Evvela Valpo kalesi teslim oldu ve kumandanına (Santa Mihâly) Budin sancağında bir zeamet verilmesini, Budin beylerbeyine emreden pâdişah, kaleye birço İslâm ahali yerleştirilmesini, mescidine hatip, imam ve müezzin tayinini alakadarlara bildirdi, sonra da vezirleri ile birlikte kaleyi seyretti.

Kanunî Sultan Süleyman esas itibarıyla bu seferi, bir Osmanlı eyaleti haline gelen Budin'in emniyette kalabilmesi için civarındaki kalelerin zapt ve bu eyalete ilhakı, yani hinterlandını genişletmek gayesiyle açmıştı. Böylece stratejik, siyasi ve bunların yanında iktisadi gayeler takip ediliyordu. Siklös kalesi, teslimi kabul etmedi, muhasara suretiyle fethi icap etti. Fakat bu sırada Peçuy (Pecs) kalesi halkı, Rumeli beylerbeyinin Siklös'u muhasara ettiğini görünce itaatlerini arz edip, teslim oldular. Pâdişah bundan sonra da garba teveccüh ederek Estergon kalesinin muhasarasına başladı. Tuna kenarındaki bu kale Macarların tarihi ve mukaddes bir şehri sayılmakta idi ve Budin'in emniyette kalabilmesi için alınması lazım gelen kalelerin başında geliyordu. Ağustos başlarında muhasaraya başlanırken pâdişah mahsurlara teslim olmalarını tekif etti ise de, müdafiler İspanyol kumandanı Sancius Cotta'nın ehemmiyetli bir yardımcı kuvvet getirmiş olmasına güvenerek bu teklifi reddettiler. Kanunî Sultan Süleyman kale surlarınını döğülmesine ve yapılan yürüyüşlere bizzat nezaret ediyordu. Nihayet 10 Ağustos'ta serbestçe çekilip gitmeleri şartıyla teslim mukavelesi imzalandı. Müdafilerin bir kısmı kalenin temizlenmesinde çalıştırıldı, bir kısmı da pâdişahın hizmetine girmeye muvaffak oldu. Şehrin katedrali camie tahvil edildi ve pâdişah burada cuma namazını kıldı ve Estergon'un bir sancak halinde idaresi hakkında tedbirler aldı. Bundan sonra pâdişah diğer ehemmiyetli merkez olan Ustolni Belgrad'ı (Macarca Szekesfehervâr ve Almanca Stuhlweissenburg) muhasara ve zapt ettirdi. İlk hücüm 28 Ağustos'ta yapıldı, pâdişah 2 Eylül'de ikinci hücumu emretti ki, bu suretle "Beşlu Varoş"u denilen kale ertesi günü de iç kale eman dileyerek teslim oldu. Pâdişah, bu şehrin vaktiyle Zapolyai'ye tâbi iken sonradan kendi isteği ile Ferdinand tarafına geçtiğini hatırlayarak, önce Macar asıllı halka eman vermek istememiş ise de, sonra şefkati galip gelmişitir. Pâdişah, burada eski Macar krallarının mezarlarını görmüş ve halktan sadakat yemini almıştır.

Bütün beylerbeyilere, Fransa Kralına ve Venedik dojuna zafer-nâmeler gönderildikten sonra, pâdişah Budin'e dönüp, Tuna'nın sol sahilini takiben 3 Teşrin I.'de Varadin'e (Petervarad), 9 Teşrin I.'de Belgrad'a vasıl oldu. Buradan askeri kışlaklarına gönderen ve kendisi de kapukulu ocakları ile İstanbul'a dönen Kanunî yolda iken sevgili oğlu şehzâde Mehmed'in Manisa'da vefat (6 Teşrin II. 1543) haberini alarak büyük bir mateme büründü. İstanbul'a geldikten sonra da oğlunun naşının Manisa'dan İstanbul'a getirilmesini emrederek 16 Teşrin II. 1543'te Bayezid camiinde bütün İstanbul halkı ile birlikte namazını eda etti. Şehzâde yine pâdişahın arzusu ve emri üzerine bu civardaki yeniçerilere mahsus eski odalar içinde tayin ve tahliye olunan mahalle (bugünkü Şehzâde camii yanındaki hazire) defnolundu. Bizzat söylediği "Şehzâdeler güzidesi sultan Mehemmed'im" mısraı ile tarih düşmüştür (bk. Celalzâde, ayn. esr., var. 277 v.dd.; Âli, var 278 v. d.; Tarih-I Şiklos, Hekim-oğlu Ali Paşa Kütüp. Nr. 700, var. 20 v. dd.; Peçevi, ayn. esr., s. 251 v. dd.; Hadikat al-cavami, I, 15; Evliya Çelebi, Seyahatnâme, I, 349; Atâ, Tarih, IV, 123 v. dd.; Hayâlî Bey Divanı, nşr. Ali Nihad Tarlan, s. 80).

Fransa ile münasebetler ve Habsburglarla barış anlaşması (1544-1547), 1543 seferleri, Kanunî'nin XVI. Asır ortalarına doğru Tuna havzası ve Akdeniz siyâsetlerinin birbiri ile alâka ve irtibatını açıkça gösterir. Bu kara ve deniz harekatı, Osmanlı padişâhına şan ve şeref kazandırdığı derecede müttefiki Fransa'ya da menfaatler sağlamıştı. Bir taraftan maruz kaldığı tehdit karşısında imparatorla anlaşmayı tercih eden, bir taraftan da Kanunî ile arasının açılmasından çekinen François I., Osmanlılarla olan münasebetlerini takviye için elçi Paulin ile birlikte Jerome Maurand'ıda (seyahati için bk. Itineraire de Jerome Maurand, d'Antibes a Constantinople, "1544", nşr. Leon Dorez, Paris, 1901) İstanbul'a göndermişti. Fransa kralının bu iki yüzlü siyasetine bir aralık imparator da iltihat etti.

Çünkü, Ferdinand, Macar tahtında sahip olduğu yerlere tasarruf edebilmek için, kardeşi Şarlkent'ten, Fransa Kralı'nın Kanunî nezdinde tavassutunu istemişti. O sırada Fransa elçisi Paulin'in halefi Montluc'un kiyaseti sayesinde imparator, pâdişah ile bir mütâreke akdine muvaffak olmuştu (1545). Bir müddet sonra Fransçois, Habsburg hânedanına karşı yeniden harp yapmak ve Kanunî'nin yardımını te'min etmek istediğinden, bu defa d'Aramon'u elçi olarak İstanbul'a gönderdi. Elçi padişâhtan ödünç olarak istediği 300.000 altın yerine ancak her sene İskenderiye'den bir miktar güherçile almak müsaadesini elde edebilmişti. Bu sırada müzâkereye gelen ve Osmanlı gemilerinin, Hindistan denizlerinde serbest gezebilmesi için, bir vergi ödenmesini teklif eden Portekiz elçisine de, padişâh, kat'i ret cevabı verdi (bk. Hammer, V. 365). Padişâh, bir taraftan memleketine dönen d'Aramon ile Fransa kralına mevcut dostluğun muhâfaza edildiğini bildirirken (krş. Testa, I, 41), diğer yandan İran ile harp ihtimalleri belirdiği cihetle Avusturya'ya karşı şimdilik düşmanca bir hareketi düşünmüyordu.

Habsburgların, yani Ferdinand ile Şarlkent'in elçileri Nicolas Sicco ile Hollandalı Veltwick, 10 Teşrin II. 1545'te Edirne'de imzaladıkları 18 aylık mütârekeden sonra memleketlerine dönmüşlerse de, Veltwick 1546 senesi yaz sonlarında tekrar İstanbul'a gelmişti, vezîrler, akdedilecek barış anlaşmasına daha sağlam bir zemin hazırlamak için, imparatorun elçisine, padişâhın, bu ahitnâmeye François'nın da idlâl edilmesini istediğini bildirdiler. Bu konuşmalardan haberdar olan Fransa kralı, önce müzâkerelerin tehiri için acele olarak şifreli bir mektupla Codignac'ı, sonra da kalabalık bir heyetle d'Aramon'u göndermiş ise de, kendisinin ölümü, vaziyeti, Fransızlar hesabına, hayli güçleştirmişti. Her yerdeki Fransa elçileri tereddüde düşmüşler ve müzâkereleri durdurmuşlardı. d'Aramon yeni kraldan Henri II.'nin, babasının şark siyâsetine devamı te'min etmesi üzerine d'Aramon yeniden harekete geçti ve câzip teklifler ile padişâhı oyalamak istedi; Veltwick'in raporlarına göre, Kanunî'den Macaristan'ın geri kalan kısımlarını istilâ etmesini ve Osmanlı donanmasını tekrar Afrika sâhillerine göndermesini reca etti. Fakat, padişâh ve divan-ı hümâyün artık Fransa'nın hareketinden hoşnut değildi. Bu sebeple Tuna havzasında bir müddet için sulh ve sükünu tesis etmek ve Akdeniz'in emniyetini de büyük Barbaros'un (ölm. 1546) haleflerine bırakmak arzusu ile, Avusturya ve imparatorla barış yapmaya karar vermişti. D'Aramon'u bu teşviklerinde destekleyen biri daha vardı. Vaktiyle Budin'i muhâsara eden general Rogendorf'un oğlu ve imparatorun hassa alay kumandanı olup, pâdişaha sığınmış olan Christophe Rogendorf da Kanunî Sultan Süleyman'ı eski efendisine karşı harbe teşvik etmekte, Avusturya'daki şatolarını ve mâlikhanelerini pâdişaha tahsis edeceğini, Türklerin Viyana'nın sâhibi olması için çalışacağını va'detmekteydi. İstanbul'a ilk geldiği sıralarda pâdişah kendisinden hoşlanmıştı. Fakat sonraları birtakım lâubâli hareketleri bu teveccühü yitirmişti.

Bu itibârla d'Aramon ile birlikte yaptıkları gayret semere vermedi. Kanunî'nin kışı geçirmek üzerine Veltwick de onu tâkip etmiş ve 14 Kânün I. 1546'da resmen pâdişah tarafından kabul edilmişti. Hediyelerini, itimatnâmesini, vazife ve selâhiyetleri hakkında etraflı bir muhtırayı takdim ettiği zaman, Kanunî kendisine, müsâit bir cevap getirmişse, bütün güçlüklerin bertaraf edileceğini bildirmiş, vezîr-i âzam Rüstem Paşa da Osmanlı tabiyetini kabül ettikten sonra Ferdinand tarafına geçen Macar asilzâdelerinden bahsederek bunların hususî armalarını hâvi mühürlü sadâkat mektuplarının pâdişahın nezdinde bulunduğunu hatırlatmıştı. Müzâkereler aylarca sürdükten ve ihtilâflı kaleler ile, hangi tarafa bağlı olacakları belli olmayan arâzi hakkında türlü hal çareleri ileri sürüldükten sonra Haziran 1547 ortalarında Osmanlılar lehine birtakım mâli hükümler ihtiva eden ve Ferdinand'ı senede 30.000 duka ödemeye bağlayan beş yıllık bir anlaşma yapıldı (bk. Testa, ayn. esr., IX, 8 v.d.: Hammer, v. 265 v.d.).

Tebriz Seferi (1548-1549)

Bu sırada Hindistan'daki hükümdarlardan olup Portekizlilere karşı Kanunî'den yardım isteyen Sultan'Alâ al-Din'in bir elçisi kıymetli hediyelerle gelmişti.

Çok geçmeden Şah İsmail'in üçüncü çocuğu olup, Şirvan vâlisi iken ağabeyisi Şah Tahmasp'a karşı isyan eden Elkâss Mirza (b. bk.), pâdişaha ilticâ etti (1547). (.) Padişah Elkass Mirza'nın İstanbul'da bir sarayda misafir edilerek i'zaz ve ikram edilmesini emretti, kendisi de aynı senenin sonlarında Edirne'den İstanbul'a geldi ve pâdişahın muhteşem bir alay ile İstanbul'a girişi Elkass Mirza'ya seyrettirildi (bk. Ali, ayn. esr., var. 282; Peçevi, ayn. esr., s. 267 v. dd.; Solak-zade, s. 508; Hammer, IV, 7; Jean Chesneau, Le voyage de Monsieur D'Aramon, Paris. 1887, s. 56).

Birkaç gün sonra divan-ı hümayuna davet edildi ve kendisine muhteşem bir ziyafet verildi, müteakiben pâdişahın elini öpen şehzadeye gerek Kanunî, gerek zevcesi Hürrem Sultan tarafından müteaddit ve kıymetli hediyeler ihsan olundu. (.) Elkass Mirza ikinci defa pâdişah tarafından kabul edilip, kardeşi Şah Tahmasp'tan şikayet edince, Kanunî, İran'a sefere karar verdi. Şehzade hakkındaki iltifat ve ikramlar bundan sonra da devam eyledi. Verilen hediye ve ihsanların çokluğu dedikoduyu mucip olacak bir dereceye vardı (Peçevi, ayn. yer., Hammer, ayn. esr., s. 8). Kanunî 1548 senesi ilkbaharında Ulama Paşa'yı Erzurum valiliği ile kendisine lala tayin etmek suretiyle ve bir bölük asker beraberinde olmak üzere. Elkass Mirza'yı serhadde gönderdi.

Osmanlı memleketlerinde Şiî düşmanlığı bütün şiddetiyle devam etmekte idi; umumi efkar Irakeyn seferinde Azerbaycan'ın istila ve Bağdat'ın fethedilmiş olmasını kafi görmüyordu; Nisan 1548 nihayetinde pâdişah kapukulu ile Üsküdar'a geçti. Zaten, aylarca evvel aldıkları emirle beylerbeyiler ve sancak beyleri şark seferi için hazırlanmışlardı. Bu sırada Fransız elçisi d'Aramon'un da beraberce sefere iştirakine müsaade edilmişti ki, onun seyahatnâmesi bu sefer hakkında birço bilgi ve tafsilatı ihtiva etmektedir. Bu seferin rüz-nâmesi ise, Leunclavius'dan (Historiae Musalmanae Turcorum., Frankfurt 1591) naklen Hammer'de (VI, 289 v.dd.) mevcuttur, fakat Feridun Bey'in Münşaat'ında yoktur.

Kanunî Seyyid Gazi'de Saruhan sancak beyi şehzade Selim'i kabul ederek kendisini Rumeli muhafazasında bulunmak üzere Edirne'ye gönderdi. Akşehir'de, Konya sancak beyi şehzade Bayezid babasını karşıladı. Niğde-Kayseri yolu ile Sivas sahrasına gelince de, Amasya sancak beyi büyük şehzade Mustafa tarafından karşılandı. O da babasının elini öpmek üzere huzura kabul olundu. Pâdişah haziran nihayetlerinde Erzurum'a vardığında, kendisinden önce burada toplanmış olan eyalet kuvvetlerini buldu. Müteakiben Hasankale-Erciş yoluyla Adilcevaz tarafına geldi ve buradan Ulama Paşa ile Karaman beylerbeyisi Ramazanoğullarından Piri Paşa'yı Van kalesinin zaptına gönderdi. Bu sırada Burhan "Ali Sultan, Şirvan ülkesinde pâdişahın nâmesini gösterince bütün memleketin kendisine itaat ettiğini bildiren bir haber göndermiş ve büyük memnunluk uyandırmıştı. Pâdişah, Ulama ve Piri paşaları takiben Van'a gidecekken, Elkass Mirza'nın teşviki ile istikametini Tebriz'e çevirdi ve 28 Temmuz'da Tebriz civarındaki Şenb-i Gazan'a vardı.

Tebriz, savaşsız zapt olundu Kanunî, Elkass Mirza'yı her ne kadar Tebriz'e vali (Peçevi'ye göre Şah) tayin etmek düşüncesinde idiyse de, bu zatın itimat telkin etmeyen hareketleri, Tebriz halkının katliama tabi tutulması hakkındaki yersiz teklifi pâdişahı bu fikirden vazgeçirdi (Ali, Peçevi, göst yerler). Bu sırada Şah Tahmasp'ın da kaçtığı anlaşıldığından pâdişah, beş gün ikametten sonra Tebriz'den hareketle Van üzerine yürüdü (16 Ağustos). Bir haftalık bir muhasaradan sonra kale kumandanı 'Ali Han teslim oldu. Kanunî kışlağa çekilmek üzere 25 Eylül'de Diyarbekir ovasına geldi. Şah Tahmasp Van'ın kaybedildiğini, pâdişahın da kışlağa dönmekte olduğunu öğrenince Erciş, Ahlat ve Adilcevaz taraflarına tahripkâr bir akın yaptı. Kars kalesini tamire memur edilen Pasin mirlivasına baskın yaparak bura halkını kılıçtan geçirdi; Tercan ve Erzincan taraflarına sarktı. Bu haber Diyarbekir'deki pâdişaha gelince, ikinci vezir Ahmed Paşa'yı mühimce bir kuvvetle şahın üzerine gönderdi ve bu sırada Çerkes Osman Paşa, Şah Tahmasp kuvvetlerine karşı bir zafer kazandı. Bundan sonra, Elkass Mirza'nın, İsfahan, Kum, Kaşan taraflarına akına gönderilmesi hususundaki arzusu pâdişah tarafından kabul edildi ve kendisine bir miktar kuvvet katılarak ordudan ayrılmasına müsaade olundu. O da evvela Bağdat'a gitti. Kanunî, Diyarbekir'den Halep'e geçti (25 Teşrin II.) ve kışı burada geçirdi. Bu esnada Konya'dan şehzade Bayezid'i getirtmiş, onunla birlikte Hama taraflarına, müteakiben de Gündüzlü taraflarında ava çıkmıştı.

Elkass Mirza'dan ise, Hemedan'dan geçip İsfahan, Kum ve Kaşan havalisinde şahın ve diğer sultanların saraylarını yağma edip ele geçirdiği hazinelerinden derlenmiş kıymetli hediyeler geldi. Vezir ve nedimi Sayyid 'Aziz Allah Şirvani'nin, bu hediyelerle birlikte, Kanunî'ye takdim ettiği mektubunda, Safevi şehzadesi, Şah Tahmasp'ın Ahlat, Erciş ve Erzincan taraflarında yaptığı tahribatın intikamını da aldığını belirtiyordu. Pâdişah da bu hediyelere ihsanlarla mukabelede bulundu. Yine bu kış mevsimi esnasında Van beylerbeyisi İskender Paşa'nın, cesaretiyle maruf ve evvelce Osmanlılara bağlı iken, sonradan Şah Tahmasp tarafına geçmiş olan şart aşiret reislerinden Dünbüllü Hacı Han'ı katlettiği haberi pâdişaha bildirildi ve memnuniyetini mucip oldu. Diğer taraftan Erzurum beylerbeyisinin de pâdişahtan aldığı emir üzerine Gürcistan'a sefer ederek yedi kaleyi (Berakan, Gömge, Penak, Germek, Samagar, Ahadır kaleleri) fethettiği haberi geldi ve bu da bir zafer olarak kutlandı. Kanunî, Halep'ten ayrıldığı 6 Haziran 1549 tarihine kadar türlü av eğlenceleri ile vakit geçirdi.

Pâdişah tekrar Diyarbekir'e doğru yöneldiği sırada Şehzade Bayezid kendisinden ayrılmış ve Konya'ya dönmüştü Pâdişah, Fırat'ı geçtikten sonra Elmalı mevkiinde hastalandı. Bir müddet, o civardaki suyu ve havası iyi olan Karacadağ yaylasında kaldı ve iyileşti. Elkass Mirza'nın Fars eyaletini ele geçiremiyerek Bağdat'a dönmeğe mecbur olduğu ve yanlış hareketleri dolayısıyla maiyetindeki Osmanlı kuvvetlerinin de kendisini terkettiği haber alınmıştı. Mirza, pâdişah tarafından Diyarbekir civarına davet edildiğinde, hakkındaki teveccühün kaybolduğu korkusu ile bu davete icabet etmedi. Bir rivayete göre, kardeşi Tahmasp'tan bilvasıta af dilemişti. Bu dehaleti, Ardelan'a kaçmasından ve kayınbiraderi Şah Ni'mat Allah'ı bulduktan sonra yapmış ve Tahmasp da onu Kahkaha (Alamut) kalesinde hapsettirmişti (bk. Mad. Elkass Mirza). Pâdişah 10 Eylül'de (1549) Erzurum'a vardı. Bu sırada ikinci vezir Ahmed Paşa Gürcistan üzerine yapılan harekat ile meşgül oluyordu. Birçok kaleleri (Tortum, Ağçe kale v.b.) ya savaşla veya eman vermek suretiyle aldı.

Sefer mevsiminin sona ermesi üzerine de Erzurum'a ve müteakiben, tekrar Diyarbekir taraflarına çekilen pâdişaha mülaki olmak üzere o taraflara avdet etti (24 teşrin I.). Gerek serdar bulunan kendisi, gerek beraberinde harekata iştirak eden Erzurum, Karaman, Dulkadır, Sivas beyler-beyileri ve diğer ümera bu hizmetlerinden ve başarılarından dolayı Kanunî'nin takdir ve iltifatına mahzar oldular. Şark seferi, bu suretle hudutların ve bu bölgenin nispi bir sükun ve asayişe kavuşmasıyla sona ermiş oluyordu. Pâdişah 4 Teşrin II.'de hareket ile 21 Kânü I.'de İstanbul'a vasıl oldu.

Erdel (Transilvanya) Hadiseleri (1549-1552)

1541'den beri Erdel'de bulunmakta olan Macar tahtının küçük varisinin vasisi rahip Martinuzzi (Macarlar kısaca Frater György derler, bizim kaynaklar sadece Barat tesmiye ederler) bir müddet sonra, Erdil'i pâdişahın himayesinden çıkarmak ve Habsburglara bağlamak ve onların fiili işgallerini sağlamak maksadıyla, teşebbüslere ve müzakerelere girişti. Bir taraftan riyakârca mektuplarla Kanunî'yi oyalamakta, gerçek niyetlerinden ise, Ferdinand'a bahsetmekte idi (krş. Szekfü Gyula, Magyar Törtenet, Budapest, 1939, III, tür. Yer., bk. Fihrist). 1548'de doğrudan doğruya papadan imparatorla Ferdinand'ın harekete geçerek kraliçe ile çocuğunu himayelerine almaları hususunda, teşebbüse geçmesini reca ediyordu. Böylece Ferdinand ile İzabella'nın adamları arasında Eylül 1549'da bir anlaşma oldu. Buna göre, Erdel ile Tisza (Theiss) nehri boyundaki memleketler (Partium) pâdişahın himayesinden çıkarılarak Habsburglara teslim edilecekti. Kanunî'den ve divan-ı hümayundan gizli olarak yapılan bu anlaşma hükümlerini, Frater György, gerçekleştireceğine inanıyor, mesele anlaşıldığı takdirde de bütün mesuliyeti siyasi rakibi Petrovics'e yüklemeyi düşünüyordu. Bu sırada, gerek hudut hadiseleri, gerek senelik vergi te'diyesindeki gecikmeler sebebiyle doğan yeni ihtilafları halletmek üzere Avusturya ile elçiler teati edilmekte idi. Macaristan'da Gyöngyös kasabasında vuku bulan bir toplantının akim kalması üzerine Viyana'ya gönderilen Mahmud Çavuş, imparatorun şüpheyi davet edebilecek beyanlarını, avdetinde nakledince, pâdişahın ve divan-ı hümayunun itimadını sarsmış ve Erdel hakkındaki şüpheleri artırmıştı. Frater György, 1550 senesinde henüz İzabella'yı iknaya muvaffak olamadığı ve desiselerine devam ettiği sırada ise, kraliçenin oğlu için pâdişahtan yardım istediği görüldü. Bunun üzerine Kanunî Erdel'e, üç millet (Macar, Sekel, Sakson) asilzadelerini, Frater György'yi idare başından uzaklaştırıp Osmanlılara teslim etmeleri ve kraliçe ile onun sadık adamı Petrovics'ten başkasına itaat edilmemesi hususunda tehditkâr bir ifade ile ikaz eden bir ferman gönderdi (Istvanffy ve Forgach gibi Macar kaynaklarında bundan bahsedildiği gibi, Ferdinand'ın bununla ilgili olarak 19 Mart 1550 tarihli mektubunun Avusturya arşivinde bulunduğu hakkında bk. Hammer, göst. yer.).

Bu esnada yine pâdişah Budin beylerbeyisi ile Hatvan sancak beyine Szolnok kalesinin yıkılmasını, Eğri (Erlau, Eger) kalesine karşı harekete geçilmesini emrederken (bk. Hammer, göst yer.), diğer taraftan, İstanbul'da, Lehistan kralının bir dostluk mektubunu getiren elçi Nicolas Bohousz'u kabul eyliyordu (bk. Hammer, VI, 296). Ertesi sene papazın yanlış haberler vermek suretiyle, pâdişahı aldatmağa devam ettiği, Erdel'i Habsburglara terk etmek için Temmuz 1551'de bir anlaşma imzaladığı halde, Avusturyalıların memlekete girdiği yolundaki şayiaların asılsız olduğunu temine çalıştığı görülmektedir. Halbuki Budin beylerbeyisi, Ferdinand kuvvetlerinin Erdel'e nüfuz ettiği yolunda mütemadiyen pâdişahı haberdar ediyordu ve bu sebeple Kanunî'nin Erdel halkına hitaben yeni bir ferman göndermesi gerekmişti. 1 Temmuz 1551 tarihini taşıyan bu fermanda (bk. Pray Codex, Annales regum Hungariae ab anno... ad annum 1564... I-V., Wien, 1768-1770, II, 118) vaziyeti iyice tespit etmeleri için Rumeli beylerbeyisi Sokullu Mehmed Paşa ile Semendre ve Vidin sancak beylerine, Eflak ve Boğdan kuvvetlerine, Dobruca Tatarlarına ve Kırım hanına talimat verildiği bildirilmekte idi.

Pâdişah, papazın hiyanetine, Erdel'in gizlice Ferdinand'a terk edildiğine ve Avusturya kuvvetlerinin de bu memlekete girdiğine kani olunca İstanbul'daki Avusturya elçisi Malvezzi'yi divana davet ederek kendisinden izahat istemiş, onun tatminkâr cevap verememesi üzerine de tevkif ettirerek Anadoluhisarı'ndaki "Karakule"de hapsini emretmişti. Bu hadiseyi protesto mahiyetinde Ferdinand'ın bir mektup gönderdiği, Kanunî'nin de bunu reddettiği görülmektedir Eylül 1551 tarihli nâme hakkında bk. Hammer, göst yer.). Bundan sonra Sokullu Mehmed Paşa'nın Martinuzzi ile muhaberesi ve Erdel'e girerek bazı kaleleri zaptı vuku bulmuştur (bk. Mad. Mehmed Paşa -Sokullu-). Ertesi sene Erdel'deki harekatın başına ikinci vezir Ahmed Paşa getirildi. Rumeli beylerbeyisinin Tamşvar kalesini zapt edemeyişi pâdişahı müteessir etmiş bu yüzden serdarı değiştirmişti.

Ahmed Paşa, 23 Nisan 1552'de mühimce bir kuvvetle Edirne'den hareket etti. Pâdişahın ve divanın verdiği talimata uyarak ilk önce Tamşvar'ı muhasara ile burayı, çetin bir mücadeleden sonra, zapta muvaffak oldu. Müteakiben Eğri'yi muhasara ettiyse de, kale kumandanı Dobo Istvan'ın başarı müdafaası neticesinde, zafer kazanamadı, sadece bu civardaki Szolnok kalesini alabildi (bk. Mad. Ahmed Paşa-Kara-; Hammer, Ali ve Peçevi, göst. yerler).

İran Seferinin Başlaması (1552)

Şah Tahmasp, Osmanlı ordusunun Macaristan'da pâdişahın da Edirne'de bulunmasını fırsat addederek, Van civarına gelmiş, Adilcevaz ve Ahlat havalisini tahripten sonra Erciş kalesini muhasara etmişti. Fakat yerli beylerden İbrahim Bey'in şecaatle müdafaa ettiği bu kaleyi zapta muvaffak olamadığı gibi, Yular kasdı Sinan Paşazade Mustafa Bey'in kumandanı bulunduğu Adilcevaz kalesine karşı yaptığı teşebbüsten de, gördüğü mukavemet üzerine, vazgeçmek zorunda kalmış, ancak Ahlat kalesini ele geçirebilmişti. Şahın oğlu İsmail Mirza ise, Ahlat'tan Erzurum üzerine yürümüş, beylerbeyi İskender Paşa'yı kale civarında savaşı mecbur bırakmıştı. İskender Paşa üstün kuvvetlere karşı kahramanca çarpıştı ve bundan dolayı da Kanunî'nin takdirine mazhar oldu (tafsilat için bk. Peçevi, s. 298 v.d.)

İranlıların bu teşebbüsleri onlara karşı yeni bir sefer vesilesi oldu. Ancak pâdişahın bizzat mı sefere çıkacağı, yoksa vezirlerden birini serdar mı tayin edeceği hususunda bazı tereddütlerin olduğu anlaşılmaktadır. Kanunî bu sırada 58 yaşında bulunuyor ve şimdiye kadarki on bir sefer-i hümayunun yorgunluğu kendisinde müşahade olunuyordu. Bu yüzden önce, vezîr-i azâm Rüstem Paşa'yı serdar tayin eden pâdişah, onu bir kısım kapukulu kuvvetleri ile yola çıkardı. Kış mevsiminde Aksaray'a giden serdarın buradan sipahiler ağası Şemsi Ağa'yı (İsfendiyar-zade Şemsi Paşa) ansızın İstanbul'a, pâdişahın nezdine gönderdiği görülmektedir.

Şehzade Mustafa'nın Katli (1553)

Şemsi Ağa, Kanunî'ye, büyük şehzadesi Sultan Mustafa hakkında haber getirmişti. Bu sırada Amasya Sancak beyliğinde bulunan şehzade 38 yaşında idi ve Hurrem Sultan'ın tesiri ile gözden ve teveccühten uzak tutuluyordu. İlim ve marifette de kudretli olduğundan diğer şehzadeler tarafından da kıskanılmakta idi (Peçevi, s.300). Umumiyetle asker tarafından çok seviliyordu. Bazı kimselerin kendisini, babasının ihtiyarladığı, bu yüzden Rüstem Paşa'yı Anadolu'ya serdar tayin ettiği ve bu zatın kendisinin kötülüğünü istediği tarzında sözlerle kandırdığını ve orduya gelip Rüstem Paşa'yı öldürdüğü takdirde, pâdişahlığına mani bir husus kalmayacağını telkinle fesada teşvik ettiklerini Ali ve Peçevi nakletmektedirler (krş. Kunh al-ahbar, var. 293; Peçevi, s. 300). Venedik balyosu Bernardo Navageroda 1553 tarihli olan raporunda (krş. Eugenio Alberi, Relazione degli Ambasciatori Veneti, Firenze, 1840, seri III, cilt I) şehzade Bayezid'in, büyük şehzade Mustafa'yı saltanata daha layık gördüğünün söylendiğini bildirmektedir ki, umumi efkarın saltanat için en münasip bir namzet gibi gördüğü Mustafa da, anlaşıldığına göre, bu telkinlerin te'sirinde kalmış ve Ali'nin bildirdiği üzere pâdişahın ihtiyarladığı ve hasta olduğu şayiaları, onun isyan arzusunu kuvvetlendirmişti (Ali, göst. yer.). Hatta kim oldukları açıklanmayan bu akıl hocalarının şehzadeyi, pâdişahın kendisini yerine geçirmek arzusunda olduğu halde, buna Rüstem Paşa'nın mani olduğu, yoksa pâdişahın geri kalan ömrünü Dimetoka saraylarında rahatça ve ibadetle geçirebileceği sözleri ile kandırdıkları ve Sultan Mustafa'nın da bunlara inanıp harekete geçtiği, Rüstem Paşa tarafından pâdişaha gönderilen Şemsi Ağa'nın getirdiği haberler cümlesindendi. Ancak Kanunî bu haberlere inanmamıştı (Ali, ayn. esr., var. 293).

Rüstem Paşa, aynı zamanda askerin, pâdişahın bizzat sefere çıkmasını istediğini de bildiriyordu. Bunun üzerine pâdişah vezîr-i azâmı İstanbul'a çağırdı ve sefere bizzat kendisinin çıkmak istediğini bildirdi. Bu arada, yeni bir savaş kararından haberdar olan Şah Tahmasp, pâdişahı bu kararından çevirmek maksadıyla, evvela nezdinde esir bulunan Biga Sancak beyi Mahmud Bey'i serbest bırakıp elçi olarak gönderdi, daha sonra da sadattan birisini yine bu maksatla yola çıkardı. Pâdişah Halep'e gidinceye kadar bu zatı huzuruna kabul etmemişti (tafsilat için bk. aynı kaynaklar ve Hammer, göst, yer.; Solak-zade, s. 522). Kanunî, 28 Ağustos 1553'te İstanbul'dan hareket etti. Harekette bu kadar gecikmenin, Pâdişahın bir rahatsızlığından mı, yoksa şehzade Mustafa hakkında alının karar ve tedbirlerin icabettirdiği bir zaruretten mi ileri geldiğini tayin etmek güçtür. Pâdişah, beraberinde şehzade Cihangir olduğu halde, ordu ile Üsküdar'dan yola çıktıktan sonra Yenişehir'de şehzade Bayezid'i kabul etti ve onu Rumeli muhafazasına memur ederek Edirne'ye gönderdi. (.)

22 Eylül'de ordu Bolvadin'e vardığı vakit, Saruhan Sancak beyi şehzade Selim babasının elini öpmeğe geldi ve seferde beraber bulunmak müsaadesini aldı. 6 Teşrin I.'de Ereğli'den geçilip Ak-oyük (Ak tepe) mevkiine gelindiği vakit ise, Amasya sancak beyi Şehzade Mustafa geldi. Kendisini bekleyen akıbetten habersiz olarak otağını pâdişahın otağının yakınına kurdurdu. Ertesi günü adeti veçhiyle vezirler ve devlet erkanı şehzadenin otağına giderek el öptüler, hil'atler aldılar. Müteakiben Mustafa bir ata binerek pâdişahın otağına geldi, divanhane, çadırı önünde atından indi.

Vezirler önüne düşüp onu selamladılar ve pâdişahın çadırına kadar refakat ettiler. Yeniçeriler de onun geçtiği yerde toplanarak alkış tutuyorlardı. Fakat çadıra girince, kendisini öldürmeğe me'mur dilsizleri karşısında buldu. Derhal üzerine atıldılar bir boğuşmadan sonra, saray ağalarından Mahmud Ağa'nın (sonradan Zal Mahmud Paşa) da yardımı ile biçare günahsız şehzadeyi öldürdüler. Bu esnada çadıran dışında bulunan emirahuru ile bir ağasının başı kesildi. (.) Bütün tarihçiler şehzade Mustafa'nın katlinin Hürrem Sultan ile Rüstem Paşa'nın telkinleri neticesinde vuku bulduğunda müttefiktirler. (.)

Nahçıvan Seferi (1553-1555)

Bu hadiseden sonra İran şahının elçisine müsaade eden pâdişah, kışı Halep'te geçirmek kararını verdi. Şehzade Selim kuvvetlerinin Maraş'ta ve Rumeli askerinin ise, Tokat'ta kışlamaları emrolundu. Teşrin II. başlarında (8 Teşrin 1553). Kanunî Sultan Süleyman da bizzat Halep'e vardı. (...) 9 Mayıs 1554'te Halep'ten hareketle ve Urfa yolu ile Diyarbekir'e geldi. Bu civarda büyük bir divan toplanmasını emreden pâdişah, mutat hilafına, sade divan azalarına değil, aynı zamanda ocak ağaları, yeniçeri kethüdası, yaya-başıları, bölük-başıları, oda-başıları, vekilharclar, solaklar, bölük ihtiyar neferlerinin de bulunduğu büyük bir kalabalığa, her zümre, karşısında el kavuşturup durdukça, hitap ederek seferin mücip sebeplerini, yani şahın İslâm memleketlerine tecavüzünün saltanat namusuna dokunarak sayısız meşakkatlere katlanıldığını söylemekte, her birinin hatırını sorarak hizmet ve bahadırlık edenlere fevkalade riayet olunacağını vaat etmekte idi. Sözleri ordu mensuplarının kalbine o kadar tesir etmiş ve onları o derece kazanmıştı ki, küçük, büyük, genç, ihtiyar herkes gözleri yaşararak hep bir ağızdan Hint ve Sint'e, hatta Kafdağı'na sefer edecek olsa, dönmeyeceklerini ve pâdişah uğruna ölmeyi her iki cihanda devlet addedeceklerini belirttiler (Ali, var. 297; Peçevi, s. 308). 20 Mayıs'ta Diyarbekir'den Erzurum tarafına yola çıkıldı. Çapakçur'da Murad suyu üzerine kurulan köprüden geçildi. Haziran başlarında Karga Pazarı mevkiinde askere cephane dağıtıldı. Yürüyüş kolu tespit edildikten sonra hududa doğru ilerleyen pâdişah, 5 Temmuz'da Kars sahrasına geldiği vakit, Şah Tahmasp'a bir nâme gönderdi. Bu mektup, vaktiyle Yavuz Sultan Selim'in Şah İsmail'e gönderdiği mektubu hatırlatmakta ve şahı savaşa davet etmekte idi.

Kanunî mektubunda Osmanlı ulemasının verdiği fetvaları ileri sürerek Peygamberin şeriatine uymağa davet ediyor, bu teklifi kabul edilmediği takdirde Kur'an ayetleriyle süsü bir ifade ile şahı savaşa çağırıyordu (Ali, var. 298 v.d.; Peçevi, s. 311 v.d.; Feridun Bey, Münşaat, II, 19 v.d.). Bundan sonra pâdişah, orduyu Revam, Karabağ ve Nahçıvan bölgelerine doğru sevketti. Sırasıyla Şuregil, Şaraphane, Nilfrak kasabaları alındı. 18 Temmuz'da Revan'a varıldı burada şahın oğlunun ve diğer han ve sultanların mükellef sarayları ve "Bağ-ı sultaniye" denilen mutena bir mevki vardı. 24 Temmuz'da Arpaçay, ertesi günü Aras kenarında Karahisar konağı geçildi. Ordu Karabağ bölgesine geldiği vakit halkın etrafa kaçıp saklandığı ve kıymetli eşyalarını sakladıkları görüldü. Nihayet pâdişah temmuz sonlarında Nahçıvan'a vasıl olmuş ve burada da Safevilere ve İran ümerasına ve idarecilerine ait saray, konak ve mallar işgal edilmişti. Bu süratle, Kanunî, Ahlat, Adilcevaz ve Erciş bölgesinin Şah Tahmasp tarafından yağma ve tahribinin intikamını aldığına kani bulunuyordu. Bu sırada İran şahının Lur dağlarında olduğu haber alındı. Vakayı-nâmelerimize göre pâdişahın Şah Tahmasp üzerine gitmek istediği takdirde aradaki sarp dağların ciddi bir engel olamayacağı aşikardı. Fakat, Osmanlı hükümdarı, bu kadarla iktifa olunmasını ve avdeti münasip gördü.

Onun orduya geri dönmek emri verirken, yoksul ve tahrip edilmiş bir memlekette güçlüklere ve kıtlığa uğramaktan endişe duyduğu ve bu sebeple bu kararı almış olduğu düşünülebilir. 6 Ağustos'ta pâdişah ve ordu Bayezid kalesi civarına vardığı zaman Şah Tahmasp'ın sadrazama hitaben bir mektubu geldi. Bunda Osmanlı arazisinde ve reayaya karşı aynı şekilde mukabele edileceği bildirilmişti. Bu arada İmadiye hakimi Sultan Hüseyin Bey'in Tebriz, Meraga, Sehend taraflarında İranlılara karşı bir zafer kazandığı, Bağdat'a tecavüz etmek isteyen İran ümerasının teşebbüslerini de önlediği haberi, onlardan aldığı sancak, tuğ ve nakkareler pâdişaha ulaştırıldı. Bir taraftan küçük çapta çarpışmalar olurken, diğer yandan iki taraf vezirleri arasında mektuplar teati ediliyordu.

Hasankale civarında Çoban köprüsü mevkiinde Diyarbekir beylerbeyisi ile Van beyler-beyisi pâdişahın elini öptüler, gösterdikleri yararlıktan dolayı hil'atlar ve terakkiler aldılar (tafsilat için bk. aynı kaynaklar, göst. yer.). Kanunî Erzurum'da iken 26 Eylül 1554'te bir İran elçisi, her iki hükümdara layık tabirler ile yazılmış bir mektubu hamil olarak geldi. Bu elçi, pâdişahın arzusuna uygun yüksek derecede bir memur, Safevilerde "korucu kaçar" unvanını, yani has ordusu kumandanlığını haiz olan Şahkulu Ağa idi. Divan-ı hümayuna celp ve resmen kabul edildi; pâdişahın elini öperek şahın nâmesini takdim etti. Barış işinin gerçekleştirilmesi ve aradaki düşmanlığın ortadan kaldırılmasını hedef tutan bir mutarekeye müsaade edildi, elçiye de mezuniyet verilerek nâme-i hümayun ile avdet etti. 30 Eylül'de pâdişah Erzurum'u terk ile 20 gün sonra Sivas'a, oradan da 12 günde Amasya'ya geldi (.). Pâdişah o kişi Amasya'da geçirdi ve ilk bahara kadar birtakım siyasi müzakereler ve idari meşguliyetler dışında, avlanmakla vakit geçirdi.

Amasya'da Barış Müzakereleri ve Anlaşmalar (1555)

Şah Tahmap'ın eşik ağası Farruhzad Bey, 10 Mayıs 1555'te barışa dair yeni teklifler, kıymetli hediyeler ve şahın bir mektubu ile Amasya'ya geldi. Mektubu (.), Osmanlı ve İran Devletleri arasında bir barış anlaşmasına dair teati edilen ilk mektup oldu (bk. Tabakat al-mamalik, göst. yer; Ali, ayn, esr., var. 300; Peçevi, s. 336 v. dd.; Hammer, VI, 48). (.)

Kırım Hanlığına Devlet Giray getirilmişti. Bu zat, Kırım'a gider gitmez de Sahib Giray'ı üç oğlu ile birlikte öldürtmüştü. Rusların büyük bir düşmanı olan Sahib Giray ortadan kalktıktan sonra İvan Vasili, Kazan ve Ejderhan'ı zapt etmiş ve Çar unvanını almıştır. Eflak'ta ise, 1545'ten beri voyvoda bulunan Mircea III. (Ciobanul), Ferdinand'a karşı müsaadekâr davrandığı gerekçesiyle azledildi ve yerine Radul'un oğlu Petrascu gönderildi (Şubat 1554). Ertesi sene de Boğdan beyi Alexandru Lapuşneanu, Lehistan'ın nüfuzuyla iktidara gelmiş olduğu ve sadakati bilinmediği gerekçesiyle İstanbul'a çağırılmış, fakat hakkındaki şüpheleri dağıttığından vazifesine iade olunmuştur. Bu zat Boğdan voyvodalığında 1561 tarihine kadar kalmıştır (krş. Madd. Eflak ve Boğdan; N. İorga, Histoire des Roumains et de leur civilisation, Paris, 1920, tür. yer.).

Selânik taraflarında meçhûl bir adamın, şeklen maktul şehzade Mustafa'ya çok benzediğini birço kimsenin söylemesinden cesaret alarak saltanat sevdasına düşmesi ve başına birço adam toplayarak ve bazı kimselere vezirlik ve kazaskerlik vererek, bir maceraya teşebbüsü hadisesi de, bu sıraya rastlar (.). Düzme Mustafa kısa zamanda geçirildi ve İstanbul'a getirilerek idam edildi (tafsilat için bk. Tabakat al-mamalik ve Peçevi, göst yer.) (.).

Özbekler, Buhara ve Semerkant Hanları ile Münasebetler

Şah Tahmasp'ın fevkalade elçisi İstanbul'a geldiği sıralarda Buhara ve Semerkant'ın, umumiyetle Maveraünnehir'in hakimi olan Özbek devleti hükümdarı tarafından da Kanunî'ye bir nâme gelmişti. Öteden beri Safevilerle mücadeleleri olan bu Türk-İslâm Devleti ile münasebetler, oldukça seyrek, fakat gayet dostça ve kardeşçe idi. Irakeyn seferi esnasında hükümdar bulunan 'Ubayd Allah Han Osmanlı pâdişahı ile müşterek düşman aleyhinde bir ittifak manasına gelen bir işbirliği kurmuş ve memleketini de Horasan'a kadar genişleterek Bistam ve Damgan şehirlerine sahip olmuştu. Nitekim, Özbek hanına gönderilen tarihsiz bir nâme-i hümayunda, Kanunî, 'Ubayd Allah Han ile oğlu 'Abd al-Aziz Han zamanlarında münasebetlerin çok dostane olduğunu bildirmişti (Feridun Bey, Münşaat, II, 51). Daha sonra hükümdar olan 'Abd al-Latif Han (1540-1552) ile de çok samimi ve dostane münasebatda bulunan pâdişahın, ona gönderdiği 31 Mayıs 1550 tarihli nâmesinden de (Feridun Bey, I,606 v.d.) bu münasebetler hakkında bilgi edinmek mümkündür: Meselâ, Kanunî Sultan Süleyman, Tebriz seferi esnasında Halep'te kışladığı sırada 'Abd al-Latif Han'ın bir elçisini kabul ettiğini, bu elçinin Hicaz'a gidip geldiğini bildiriyor ve iki tarafın ittifakı ile İran'a karşı başarı elde etmek gerektiğini belirtiyordu. Keza, Buhara emiri 'Abd al-'Aziz Han ile de dostluğu devam ettirerek 300 yeniçeri ile bir topçu birliğini ona yardımcı kuvvet olarak göndermişti. Müteakiben Burak Han adı ile anılan ve Abu'l Hayr'in torunu bulunan (krş. Düvel-i İslâmiye, s.434) Navruz Bahadur Ahmed Han (cülüsu 1551) ile de iyi münasebetler, onu cülüsunu bildiren Şubat 1556 tarihli Semerkant'tan gönderdiği mektubundan (Feridun Bey, II, 80) sonra, devam etti. İki ay sonra (Nisan 1556) elçisi Nizam al-Din Ahmed Çavuş Bey vasıtasıyla Buhara'nın fethini pâdişaha bildirdiği gibi, akrabasından birini ziyaret için İstanbul'a hareket eden şeyh Muslih al-Din Mustafa ile de diğer bir nâme gönderdi (ayn. esr., s. 81 v.dd.). Kanunî bunlara karşılık Mayıs 1557'de Edirne'den gönderdiği nâme-i hümayunda, şeyhin İstanbul'da bulunan akrabasına riayet olunduğunu, İranlılarla bir müsalaha yapıldığını, fakat İranlılar tarafından Burak Han'ın memleketine tecavüz olunmasına rızası bulunmadığını, böyle tecavüz vukubulduğu takdirde durumu kendisine haber vermesini bildirdi (ayn. esr., II, 52, 84 v.d. Hammer, VI, 68 v.d., 304 v.d.; Nuhbat al-tavarih. S. 47).

Macaristan ve Erdel Hadiseleri, Müzakereler ve Mütareke (1556-1559)

Amasya'da Busbecq ve arkadaşları tarafından sağlanan mütareke, hudutlardaki çarpışmalara son verememişti. Avusturya tarafından Hırvatistan başkumandanı Baron Ungnad, Osmanlılar tarafından Toygun Paşa, Hadım Ali Paşa gibi Budin beylerbeyileri ve diğer sancak beyleri arasında gerek münferit mübarezeler şeklinde, gerek karşılıklı akınlar olarak tecavüzler fasılasız devam ediyordu. Bu meyanda Macaristan'da bazı kaleler ihtilaf ve mücadele konusu olmaktaydı. Eczümle, Avusturyalıların büyük bir ehemmiyet verdiği ve stratejik bir mevki olarak yığınak yaptıkları Szigetvar kalesi, 1556'da Budin beylerbeyisi Hadım Ali Paşa tarafından başarısız olarak kuşatıldı (krş. mad. Ali Paşa-Hadım-). Buna karşılık Avusturya kumandanlarından Pallavicini bazı ufak palankaları ele geçirdi.

Diğer yandan Bosna sancak beyi Malkoçoğlu Ali Bey de Kruppa ve diğer civar kalelere karşı harekete geçti, Unna ve Kulpa nehirleri arasındaki havali ile Kostanicza zaptolundu. Buna benzer hadiseler devam ederken, 1558'de mühim bir Türk akıncı kuvveti Carnyole kıt'asında Mötling üzerine yürümüş, birço ganimetler almış, diğer yandan da Tata kalesi, Ustolni sancak beyi Hamza Bey tarafından zaptedilmişti (diğer akınlar ve teşebbüsler hakkındaki tafsilat için bk. Hammer, V, 69 v:dd). (.) İşte bu türlü ihtilaflı meseleleri halletmek isteyen imparator, mütemadiyen elçiler göndermek suretiyle, aynı zamanda, Erdel'in kendisine terki hususunda Kanunî nezdinde gayret sarf etmekteydi. Buna mukabil pâdişah da, Haziran 1556'da, Busbecq'in Amasya'dan avdetinden sonra, yeni bir nâme-i hümayun ve bir fevkalade elçiyi Viyana'ya göndererek Szigetvar'ın kendisine terkini istemişti.

Aynı süratle Avusturya elçileri A. Verantius ve F. Zay da böyle bir teklifi havi bir muhtıra ile memleketlerine dönmüşlerdi. Şevval 964 nisan 1557 tarihli nâme-i hümayun bu isteği dile getiriyordu. Diğer yandan Erdel diyet meclisi, bu bölgedeki karışıklık ve kararsızlığa nihayet vermek maksadıyla, bir müddet evvel Lehistan'a kaçmış bulunan kraliçe ve oğlunu 1556'da Erdel'de iktidarı ele almak üzere davet etmişti. Pâdişahın emri ile Eflak ve Boğdan beyleri, daveti kabul ve pâdişahın emrine itaat eden kraliçe İzabella ile oğlu Janos Zsigmond'u Lehistan'dan alarak Erdel Belgrad'ına getirmişlerdi.

Bundan sonra bunlar bu bölgeyi sonuna kadar Kanunî'nin himayesinde idare etmişlerdir. Bu sırada İzabella'nın elçisi Bebek İstanbul'a gelerek, pâdişahtan bir taraftan Lippa ve Tamşvar'ın kendilerine terkini istemekte, diğer yandan da hali hazır vaziyetin devamını istiyen Avusturya elçilerinin gayretlerini akim bırakmaya çalışarak Avusturya aleyhine yeni bir harbi teşvik eylemekteydi; istediği kalelerin Erdel'e iade edilemiyeceği kendisine bildirilmişti. Arkadaşlarının Viyana'ya gittiği sırada İstanbul'da bekleyen Busbeeq, Viyana'dan aldığı yeni talimat mucibince, Avusturya'nın Szigetvar'ı terk edemiyeceğini divan-ı hümayuna bildirdi ise de, Edirne'de 7 aylık yeni bir mütareke akdine muvaffak oldu (1558) ve buna riayet edilmesi Ferdinand tarafından Macaristan'daki ilgili kumandanlara bildirildi. Ancak 1559'da bu mütarekenin müddeti nihayet bulunca müzakereler kesildi. Zira, Busbeeq'in. Ferdinand'ın kendisine Nisan 1559'da Augsburg'dan gönderdiği dört muhtelif ahitnâme tasarısından divan-ı hümayunca en uygun şartları ihtiva ettiği kanaatinin hasıl olacağını zannederek sunduğu dördüncüsünün de pâdişah tarafından reddolunması üzerine, muvaffakiyet ümidi kalmamış ve avdeti için istediği müsaadeyi de alamamıştı. Nitekim, 8 Haziran'da pâdişah tarafından Üsküdar'da resmen huzura kabul olunmuştu. Bu kabul esnasında, o, tahrir şeklini muayyen bir şarta bağlamadan sadece barışın tasdikini taleple iktifa etti ve imparatorun, imzasını taşıyacak bir anlaşmaya tam bir sadakat göstereceğini bildirdi. Erdel hududunda ihtilaflı mevkiler hakkında, imparatorun İzabella ile bu mevzuda anlaşacağını ve bu bölge hakkında daha şimdiden bütün iddialardan vazgeçtiğini ilave etti. Fakat, bütün gayretleri neticesiz kaldı; Kanunî, Szigetvar hakkındaki talebinde ısrar etmekte idi. Çok geçmeden de Busbecq'in Çemberlitaş civarındaki elçi hanında nezaret altında bulundurulmasını emretti (tafsilat için bk. Türk Mektupları. Tür. yer.; Hammer, VI, 75 v.dd.). Bu sırada pâdişah nezdine Venedik, Fransa ve İspanya elçileri geldiği gibi, Kanunî de Rus hükümdarına bir mektup göndererek, onu ilk defa olarak Çar unvanı ile anmış ve Osmanlı Devleti ile Rusya arasında dostça münasebetleri hatırlatarak kürk satın almak üzere Moskova'ya giden Osmanlı tacirlerini tavsiye etmiştir. (krş. Hammer, ayn. esr., s. 77)

Şehzade Bayezid Hadisesi (1559-1562)

Kanunî Sultan Süleyman'ın adaletle ve şefkat hisleri ile bağdaşmayan ikinci hareketi, diğer oğlu Bayezid'e karşı vuku buldu. (...) XVI. asrın ortalarından itibaren, imparatorlukta, muhtelif sebeplerle baş gösteren iktisadi buhran, daha doğrusu iktisadi şartların değişmesi, mevcut durumdan memnun olmayan timarlı sipahileri, bir taraftan köylülerle, diğer yandan kapukulları ile bazı ihtilaflara sürüklemiş bulunuyordu.

İşte bu huzursuzluklar ortasında bir kısım çevreler pâdişahın artık kocadağı için tahttan indirilmesini ve yerine Mustafa'nın geçirilmesini lüzumlu görmekte idi. Hatta bu "müfsitler" den bir kısmı Mustafa'yı da ikna ederek teşebbüse geçmek istemişlerdi. Bu harekette hususuyla Anadolu timar erbabı, kapukullarının imtiyazlı durumlarına ve saraylı zümreye karşı, onu kuvvetle destekledikleri gibi. Mustafa'nın katlinden sonra da, bu gayrimemnun sınıf şehzade Bayezid etrafında toplanmışlardı. (.)

Şehzade Mustafa'nın öldürülmesinde amil olan saray çevresinin, Selim'den çok Bayezid'e taraftar olduğu ve onun veliahtlığını sağlamak için çalıştığı ilk zamanlardan beri sezilmekte idi. Bu temayülde olanların başında Hûrrem Sultan'ın bulunduğu görülüyordu. Ancak onun Bayezid'i tercih etmekle beraber, öz ve büyük oğlu Selim aleyhinde de cephe aldığı söylenemezdi. Şehzade Selim'in Nahçıvan seferinde babasının yanında bulunması ve uysal tabiatıyla babası üzerinde müspet bir tesir bırakmasına karşılık, Hurrem Sultan da Bayezid üzerine kanat germiş, hakkında duyulan ufak tefek itimaksızlıkları gidermiş, hatta onu Konya'dan daha iyi bir mevki gibi telakki edilen Kütahya sancağına naklettirmişti. (.)

Selim'in Manisa'da nedimler arasında eğlenceye dalmış bulunmasına karşılık, Bayezid Kütahya'da bir irfan muhiti kurabilmişti. Ancak Hurrem Sultan'ın aynı sene zarfında vefatı ile, Bayezid kuvvetli bir hamisini kaybetmiş oldu. (.) Nihayet bütün anlaşmazlıkları endişe ile takip eden ve Selim'in mütemadi şikayetlerinin te'siri ile, kaygıları daha da artan pâdişah, Bayezid'e yaptığı ihtarların ve nasihatlerin de bir faydası görülmeyince, oğulları arasında herhangi bir çatışmayı önlemek maksadıyla sancaklarını değiştirdi. Selim'i Manisa'dan Konya'ya, Bayezid'i Kütahya'dan Amasya'ya, her birine 300.000'er akçe terakki vermek suretiyle, naklettirdi. (.)

Fakat, bu tahvil Bayezid'i memnun etmemişti. Payitahttan uzak bir yere gönderilmesini hakaret sayıyor ve Amasya'ya gitmek istemiyordu. Bayezid'in Kütahya'dan ayrılmamak için ileri sürdüğü mazeretleri kabul etmeyen pâdişah, bu şehrin imarı hususunda pek çok para sarf ettiğini ve binaenaleyh nakil için paraya ihtiyacı olduğunu bildirmesine karşı, Kütahya'dan hareketini bildirir bildirmez kendisine para gönderileceği cevabını vermişti.

Bayezid, bundan sonra da türlü bahane ve mazeretler ileri sürdü ise de, nihayet 28 Teşrin I. 1558'de Kütahya'dan hareket zorunda kalan şehzade, çok yavaş yol alıp, konaklarda lüzumundan fazla kalarak babasının vaatlerini yerine getirmesini bekliyordu. Esasen çok kalabalık bir kafile ile hareket eden şehzadeye yol boyunca da birço kimseler iltihak ediyor, kuvveti gittikçe çoğalıyordu. Bu vaziyet karşısında zaten endişe duyan Kanunî, Bayezid'e sözünü geçirebilecek ve onu yatıştırarak bir an önce Amasya'ya gitmesini sağlayacak bir şahsiyeti onun yanına göndermek lüzumunu duydu ve tarafsız hareket etmiş olmak için aynı zamanda şehzade Selim nezdine de başka birini göndermeğe karar verdi. Bu suretle dördüncü vezir Pertev Paşa'yı Bayezid'in, üçüncü vezir Sokullu Mehmed Paşa'yı da Selim'in yanına gönderdi. Gerçekten, Pertev Paşa Ankara'ya yakın bir yerde Bayezid'e mülaki olmuş pâdişahın, Selim kadar kendisini de sevdiğini, aradaki anlaşmazlığı kaldırmak için bu nakillerin yapıldığını izahla, şehzadeyi az çok teskin etmiş ve onun Amasya'ya gitmek için ileri sürdüğü teklifleri ve babasından istediklerinin hepsinin yerine getirilmesini taahhüt etmişti. Bununla beraber, baba oğul arasındaki anlaşmazlıklar ve iki kardeş arasındaki münaferet ve rekabetler devam etmiş, Kanunî, Bayezid'in isteklerini yerine getirmekte oyalayıcı bir yol tutmuş, şehzade ise, taleblerini gittikçe artırarak adeta babasını itham edercesine sesini yükseltmişti. Bu durum, pâdişahın Selim'e daha fazla meyletmesine sebep oluyordu. Bu sırada Lala Mustafa Paşa'nın, Selim üzerindeki telkinlerinin ve aldığı tedbirlerin de Bayezid aleyhindeki tutumu kuvvetlendirdiği muhakkaktı. Tarihçilere göre, pâdişaha, şehzade Bayezid'in yevmlü namıyla birço eşkiyayı başına topladığı, birtakım haydudu kapukulu, sekban ve tüfenk çiyan yazdırdığı ve böylece 20.000 kişilik bir kuvvete sahip olduğu mealinde bir haber de göndererek Kanunî'nin şüphesini arttırmıştı. Bundan sonra her iki tarafça bir iç savaş hazırlığı başladı. Bayezid'in, ister saltanat tahtını silâh kuvvetiyle ele geçirmek, ister nefsini müdafaa maksadıyla olsun, etrafına kuvvet toplayarak bir ordu teşkil etmesi karşısında Selim de harekete geçmiş ve askeri hazırlığa koyulmuştu. Ancak aradaki fark, Bayezir'in kendi başına hareket etmesine mukabil, Selim'in, pâdişahın emir ve müsaadesine göre davranması ve hazırlıklarının tabiatıyla daha sessiz ve pâdişahın yardım ve direktifleri dahilinde gerçekleşmesiydi. Pâdişah, Selim'in tek başına Bayezid'e mukavemet edemeyeceğini anlamış, ona, Bayezid gibi sadece çift bozan reayayı değil, harp kabiliyeti daha fazla olan, at kullanıp teçhizatına da malik bulunan raiyetten yevmlü yazmasını bildirmiş ve gerekli masrafları karşılamak üzere de 600.000 akçelik bir terakki ihsan etmişti. Buna rağmen Selim'in asker toplamakta güçlüğe uğradığını öğrenince Konya'ya yakın beylerbeyilere kuvvetleriyle birlikte Selim'in hizmetine gitmek için hazırlanmalarını emretmişti. Böylece Anadolu beylerbeyisi Cenabî Ahmet Paşa eyaleti askerleriyle Afyon Karahisar'a, Dulkadir Beylerbeyisi Ali Paşa, Kayseri'ye gelecek, Karaman beylerbeyisi Ferhad Paşa ile Adana valisi Ramazanoğlu Piri Paşa da Selim'in emrine göre hareket edeceklerdi. Bu yolda pâdişahın fermanını alan daha bazı idare adamları da vardı ki, Bayezid bu suretle Amasya'da adeta bir çember içine alınmış bulunuyordu. Bu kıskaçtan kurtulmak için şehirden çıkıp kuvvetlerini toplayarak Ankara istikametine hareket edince, Kanunî, artık Bayezid üzerine yürümenin gerektiği kararına vardı ve Sokullu Mehmed Paşa ile Rumeli beylerbeyisini de Konya'ya gönderdi. Pâdişah, Selim'e, müdafaa muharebesini Konya'da kabul etmesini emretmişti. Aynı zamanda müfti Ebüssuud Efendi'den, adil bir sultanın evlatlarından birinin itaatten ayrılıp bazı kalelere müstevli olması, cebr ile halktan para alması ve asker toplaması halinde ve onu bu hareketinden başka suretle çevirmeğe imkan olmadığı takdirdi "Cemiyetleri dağılıncaya kadar kıtale" cevaz olduğu hakkında bir fetva aldı. Kanunî, bundan sonra hadisatı daha yakından takip etmek isteyerek, Haziran 1559'da otağını Üsküdar'a kurdurdu. Çok geçmeden Konya'da şehzade Bayezid kuvvetleri ile şehzade Selim ve pâdişah kuvvetleri arasında bir savaş vuku buldu ve ikinci günü Bayezid kuvvetlerinin mağlubiyeti ve firarı ile neticelendi. Bayezid, oğuları ve küçük bir kuvvetle Amasya'ya kaçmaya muvaffak oldu. Bundan sonra Bayezid'in hareketlerinden pişmanlık duyarak pâdişahtan affını istirham ettiği ve bu maksatla Amasya müftisini de İstanbul'a gönderdiği görülmekte ise de, pâdişahın, sözü fiiline uymadığı gerekçesiyle bu asi oğlunun katli için almış olduğu fetvayı tatbik etmek istediği, şer-i şerif mücibince de merhamete layık görmediği anlaşılıyordu. Bu sebeple Selim'e Bayezid'i ele geçirmesini emretmiş, bunun için de onu, münasip gördüklerine mansıplar tevcihi gibi geniş selahiyetler de vermişti. Sokullu Mehmed Paşa ve Rumeli beylerbeyisi Mustafa Paşa ile birlikte ve babasının emri gereğince, şehzade Selim Amasya üzerine hareket ettiği sırada pâdişah da onun kaçması ihtimali karşısında hudut boylarında bulunan beylerbeyilerine birbiri ardınca hükümler göndererek, şehzade Bayezid'in İran'a kaçmasına mani olunmasını emrediyordu. Bayezid affını beklerken vaziyetin gittikçe kendi aleyhine geliştiğini görmüş ve artık Amasya'da kalamayacağını anlamış olduğundan dört şehzadesini yanına alarak, İran'a doğru hareket etti (7 Temmuz 1559). Yanında tamamen kendine sadık mühim bir kuvvet bulunuyordu. Kendisini takip edenler hududa yakın Sa'd çukuru denilen mevkide şehzade Bayezid'in kuvvetlerine yetiştiler ve aralarında şiddetli bir çarpışma vuku buldu. Fakat onun hududu geçerek İran'a ilticasına mani olamadılar. Gerçekten, Revan hakimi Nizam al-Din Şah-Kul, şehzadeyi ta'zim ile kabul etmiş, durumu Şah Tahmasp'a da bildirerek, ondan aldığı emir üzerine Bayezid ve maiyetindekileri Tebriz'e uğurlamıştı. Mülteciler orada şah tarafından 24 Teşrin II. 1559'da mutantan bir merasimle kabul olundular. Kanunî, Şah Tahmasp'a bu münasebetle gönderdiği ilk mektubunda oğlu Beyazid'in isyanını, Konya savaşını anlattıktan sonra aradaki dostluğa binaen onun iade ve teslim edilmesini aksi takdirde asi şehzadeyi yakalamaya me'mur edilen Osmanlı kuvvetlerinin İran topraklarına girmeğe mecbur kalacaklarını bildiriyordu Pâdişahın endişesi Tahmasp'ın Bayezit'e fiili yardamda bulunması idi. Bunun önüne geçmek üzere her ihtimale karşı ordunun hudut boylarında kışlamasını emretmişti. Diğer taraftan Selim'de, Şah Tahmasp'a aynı mealde yarı, rica yarı tehdidi tazammun eden mektuplar gönderiyordu. Fakat şahın Kanunî'ye ilk cevabı Bayezid için babasına şefaatte bulunmak yolunda idi. Bundan sonra pâdişah ile İran şahı arasında bir sürü muhabereler cereyan etmiş ve başlangıçta bu şefaat, Kanunî'nin hiddetini az çok teskin ederek babalık hislerini harekete getirmişse de, sonradan hadiselerin aldığı seyir yüzünden, iki hükümdar arasında adeta bir pazarlık konusu olmuştu. Zira, Kazvin'de Bayezit'in maiyetinin sebep olduğu bazı hadiselerin doğurduğu huzursuzluk ve kuşku yüzünden Şah Tahmasp da artık Bayezid'in, kanunî tarafından affı hususunda şefaatte bulunmaktan vazgeçmiş ve onu pâdişahın elçilerine teslim etmek temayülünü göstermişti. (.)

Avusturya ile Barış Anlaşması ve İran Elçilik Heyeti (1562)

Amasya'da 1555'te yapılan mütarekede askıda kalmış olan ihtilaflar devam etmiş ve Busbecq'in uzun süreli bir anlaşma akdi hususundaki bütün gayretleri Rüstem Paşa'nın sadrazamlığı devrinde boşa gitmişti. Ali Paşa iktidara gelince, Avusturya elçisine müseit davrandı. Nihayet, müzakereler 8 senelik bir barış anlaşması ile neticelendi. Bu muahedeye göre, imparatorun, Erdel'e ait yerlerden kat'i olarak feragat etmesi, kraliçe ve oğlu ile ihtilaflı yerler hususunda anlaşacağı vadine karşılık, Kanunî 8 senelik bir müddet içinde, hukuken kendisine ait olup da, fiilen, Erdel kralının elinden bulunan bazı yerleri (Tisza nehri bölgesinde) ve Ferdinand'a karşı tekrar vassallık vazifelerine devam eden Balassa ve Bathory gibi asilzadelerin arazilerini istemeyeceğini taahhüt etmekteydi. Ayrıca Ferdinand, senede 30.000 dukalık vergiyi muntazam ödemeye devam edecek, her iki taraf kendi arazilerindeki kaleleri karşılıklı olarak tahkim edebileceklerdi. Muahedede bunlardan başka iki tarafa vergi veren yerler, asiller ve mülteciler, haydutlar, şikayetler ve saire hakkında maddeler yer almıştı.

Mart 1562 tarihli bu ahitnâme tercüman İbrahim Bey'in refakati ile Busbecq tarafından imparatora götürülmüş ve 1 Haziran 1562'de Prag'da imzalanmıştı (bk. Baron de Testa, IX., s. II v.d.) ancak burada gösterilen Eylül 1561 tarihi (Muharrem 969) ahit-nâmeye esas olan mütareke tarihi olsa gerektir. (Noradonghian, I. 31, Hammer'in Türkçe ve Latince nüshalarında bahsetmesini de dikkate alarak, Mart 1562'yi göstermiştir; ayrıca bk. Busbecq, ayn. esr., s. 238 v.d.).

Şah Tahmasp'ın, bu sırada Kanunî nezdinde gelen elçilik heyeti, şehzade Bayezid'in teslimine karşılık gönderilen paranın alınmasından sonra pâdişahtan bazı isteklerde bulunuyordu. Mutad hediyelerini takdim eden elçi. Kanunî tarafından kabul edildi. Fakat, Türkmen ve Özbeklere karşı yardım istekleri, Sünnî olan Özbeklere karşı Şiî mezhebindeki İranlılara yardımın din bakımından caiz olamayacağı gerekçesiyle ve İranlı hacıların Osmanlı arazisinde serbestçe geçmelerine müsaade talepleri ise, bu hacıların Arap kabilelerini tecavüzüne maruz kalabilecekleri ve bununda iyi münasebetlerin ve barışın bozulmasını mucip olabileceği mûlahazasıyla kabule şayan görülmedi. Sadece Bitlis hanının şaha ihanet ederek kaçan ve Bağdat'a iltica eden oğullarının teslimi kararlaştırıldı.

Denizlerde Harekat, Yeni Hadiseler ve Seferler (1550-1560)

Barbaros'un 1546'da vefatından sonra da Akdeniz'deki Osmanlı hakimiyeti bir müddet daha devam etmiş, onun yerine geçen Sokulla Mehmed paşa'nın kısa süren Kapudan-ı Deryalığını takiben bu vazifeye Rüstem Paşa'nın kardeşi Sinan Paşa geçmişti. Barbaros'un Cezayir beylerbeyliğindeki halefi ise, evvela oğlu Hasan Paşa, sonra da yine Barbaros'un yetiştirmelerinden Salih reis olmuştu. Turgud Reis'e (Turgud Bey) gelince, o da Menteşe sancağından zuhur ederek, daha Barbaros'un hayatında şecaatıyla her tarafa nam salmış, bu sırada esarete de düşmüş, Barbaros'un tavassut ve imparatorun denizcilerini tehdidi ile kurtulmuş, bir aralık da Napoli körfezindeki Castollamar kalesinin zapt ile büyük bir ganimet almıştı.

Müteakiben kapudan-ı derya Sinan Paşa delaletiyle İstanbul'da gelerek kendisine Karlı-ili sancağı verilmiş, maiyetindeki diğer kapudanlara da pâdişah tarafından ulufeler ve fener asmak imtiyazı bahşedilmişti. Daha sonra Turgud'un Tunus'ta Mahdiya kalesini zapt ettiği 1550'de Şarikent'in ordusu tarafından bu kalenin muhasarasında büyük kahramanlığı görülmektedir. Bir defa da rastladığı ve kendisine tazmin için yelkenlerini indirmeyen ve peşkeş vermeyen bir Venedik gemisi ateşlemiş ve barış halinde bulunduğundan balyosun Rüstem Paşa nezdinde şikayeti üzerine pâdişah tarafından İstanbul'a davet edilmişti. Vezir-i azamın kardeşini iltizam ederek daima muarız bulunduğu (Katip Çelebi, Tuhfat al-kibar, s. 69) Turgud Reis aleyhinde bir tertipten şüphelenerek İstanbul'a gelmemiş, Magrib taraflarında takriben iki sene isyan halinde kalmış, fakat sonra Trablusgarp'ın fethi kararlaştırılınca, pâdişah kendisine incinmiş olmasına rağmen, davet emriyle birlikte ona bir mushaf ile altın kabzalı bir kılıç göndermişti; bunun üzerine kapudan-ı derya Sinan Paşa donanması ile birleşerek 1551'de Trablusgarp'ın fethini sağladı. Ancak kanunî Sultan Süleyman'ın Trablus hükümetinin kendisine verileceği hakkındaki kati vaadine rağmen, Sinan Paşa'nın fethedilen bu
memleketi başkasına vermesi, Turgut Reis'i darıltmış, diğer kapudanlarla birlikte pâdişahın hizmetinden ayrılarak yine Magrip taraflarına gitmek istemiş fakat kapudan-ı deryanın birço vaadleriyle bu tasavvurdan vazgeçerek İstanbul'a dönmüştü. Bundan sonraki senelerde de Turgud Reis'in Akdeniz'de büyük başarıları ve zaferi oldu. Napoli ve Sicilya sahillerinde gazada bulundu ve Korsikada Bastia kalesini muhasara etti. Arnavutluk sahillerini denizden sıkıştırarak tedibe muvaffak oldu. Umulandan daha büyük muzafferiyetler ve ganimetlerle İstanbul'a geldiği vakit Osmanlı Devleti'ne ve onun büyük hükümdarına şan ve şeref kazandıran bu ünlü denizciye, pâdişah Cezayir beylerbeyliğini kapudanlık ile birlikte ihsan etmek istemiş, fakat Rüstem Paşa'nın bu tevcihe, Turgud'un, serbest hareket etmeği devlet hizmetinde bulunmağa tercih edeceğini ileri sürerek mani olmağa çalışmasına rağmen, Turgud bizzat Kanunî'nin huzuruna çıkarak Trablus eyaletini rica etmiş ve neticede bu memlekete ölünceye kadar tasarruf eylemişti. Sinan Paşa'ının ölümünden sonra kapudan-ı deryalığa Piyale paşa geçince (1554), Turgud reis onunla birlikte yine Akdeniz'deki faaliyetine ve gazalarına devam etti. Bu defa, Fransa donanmasına yardıma gönderiliyordu. Zira d'aramon'un teşebbüsleri neticesinde pâdişah kapudan-ı deryaya hitaben bir ferman çıkarmış ve bunda Turgud reis ile iş birliği kurulması ve onun tecrübe ve vukufundan faydalanılarak Fransız donanması ile buluşmasını emretmişti. (bk. tuhfatalkibar, s. 70 v.d; Cevdet, Tarih, I. 351; bu münasebetle pâdişahın Fransa kralına gönderdiği nâme için bk. Feridun Bey, Münşaat, I, 494 v.d.; Henri II.'nin Fransız donanması kumandanına bu hususla ilgili mektubu için bk. Charriere, ayn. esr. S. 259 v.d.). Fransa kralı Kanunî'nin bu yardım ve kararından o kadar memnun olmuş ki, gönderdiği 3 Temmuz 1555 tarihli teşekkür mektubunda pâdişaha pek yüksek pek muazzam, pek muhteşem, na mağlup hükümdar, Müslümanların büyük pâdişahı, bizim pek aziz ve muhterem dostumuz" diye hitap etmekte, sıcak ve samimi teşekkürlerini bildirmek mecburiyetinde bulunduğunu, Osmanlı donanmasının, Preveze'ye vasıl olduğu da, orada 5 Fransız galerisini bulacağını ve Fransız amirali ile müşterek düşmana (imparatora) karşı neler yapılacağının kararlaştırılacağını ve saireyi yazmakta idi (tafsilat için bk. Charriere, ayn. esr., s. 346 v.dd.). Gerçekten, Piyale Paşa, donanma ile Sicilya'ya doğru ilerlemiş, Akdeniz'de bazı kalaleri muhasara ve zapt etmiş, bu sırada 65 gemi ile Napoli önlerinde bulunan Anderea Doria, Osmanlı donanmasının geldiğini duyunca, oradan uzaklaşmıştı (bk. mad. Piyale Paşa). Mamafih, Barbaros devrinde olduğu gibi, bu defa da, Fransızlar ile tam bir iş birliği yapılamamış. Fransa kralı, Kanunî'ye bu münasebetle yeni bir mektup (22 Teşrin I. 1555 tarihli) göndererek bu teşebbüste bir netice alınamamasından kendilerini itaba hedef tutulmamalarını reca etmiş ve mazeretlerini bildirmiştir (Kalbiye "Calvi" harekatı denilen bu teşebbüs hakkındaki diğer vesikalar için bk. Katip Çelebi, göst. yer; Feridun Bey, Münşaat, II. 498 v.dd.; Charriere ayn. esr., s. 353 v.dd.). Bu sırada Cezayir beyler beyisi Salih Paşa'nın da o havalide bazı teşebbüs ve harekatı vardır; Fransa kralına gönderilen mektuplarda da bundan bahsedildiği görülmektedir. Hadise, İspanyollar ile ittifak halindeki bir yerli kabile reisinin Pavus (Pinon de Velez) kalesini muhasarası ile başlamış ve Salih Paşa derhal oraya koşarak İspanyolları tart ve mağlup etmişti (bk. Celal-zade. Ayn. esr., var. 411; Peçevi, Tarih, s. 348). Fransız kralının bu sırada imparator ile Vaucelles'te mütareke yapması. Charriere'e göre. Müttefiki Kanunî'yi memnun etmemişti. Pâdişah, temsilcisinin bulunmadığı bu anlaşmanın tek taraflı olarak yapıldığından ve harp yüklerin tamamen kendi üzerine yüklendiğinden şikayette bulunmuştu '(ayn. esr., II, 364. Henri II.). Bunun üzerine derhal pâdişah nezdindeki elçisi M. de la Vigne vasıtasıyla, imparatorun tahttan feragatini mümkün kılmak ve kolaylaştırmak istediği için bu mütarekeyi kabul ettiğini mazeret olarak ileri sürdü. Zaten başka sebeplerle de bu mütareke işlemez haldeydi. Hem bu vesile hem de Salih Paşa'nın o tarafa donanmanın sevkini istemesi sebebiyle, piyale Paşa kumandasındaki donanmayı, pâdişah, üst üstü birkaç sene Magrib sahillerine gönderdi ve keyfiyeti ayrı bir nami ile Fransa kralına da bildirdi (krş. Feridun Bey, ayn. esr., s. 501). Piyale paşa 1556-1558 seneleri arasındaki harekatı neticesinde, Oran ve Bizerte müstahkem mevkilerin zapt ve Mayorka adasını tahrip ederek, İspanyol donanmasına rastlamadan İstanbul'a döndü. 1559'da ise, Adriyatik seferini yaptı, imparator kuvvetlerinin ve Malta şövalyelerinin Cerbe adasına karşı hazırlıkları esnasında da ikmalini yaparak evvela Malta istikametinde düşman donanmasını aradı, sonra da onların Cerbe sularında olduğunu öğrenince Turgud Reis'e mülaki olmak üzere buraya geldi (krş. Mad. Piyale Paşa). Yerli bir şeyhin imparator kuvvetlerine teslim ettiği Cerbe adasından 7-8 mil uzakta, ittifak halinde bulunan düşman donanması ile Osmanlı donanması arasında büyük bir deniz savaşı cereyan etti (16 Mayıs 1560); bizzat Piyale Paşanın bildirdiğine göre, 3 gün 3 gece devam eden savaş sonunda düşmanın 20 kadırgası alınmış, bunlardan bir yakılmış, 26 gemisi ele geçirilmiş, bir kısmı da kaçıp kurtulmuştu (bk. TOEM, I. 99, 29) 23 Haziran 1560 tarihli hüküm; katip Çelebi, ayn. esr., s. 74 vd.; müttefik amirallerinden J.A. Doria'nın kaçışı ve Don Alvaro'nun da Cerbe hisarına sığınması hakkında krş. Hammer, VI, 123 vd.). Deniz harbi bir zafer ile neticelendikten sonra da adayı ve kaleyi kurtarmak cihetine gidildi. Turgud Reis'in de katıldığı ve Trablus eyaletinin, Trablus, Kayrevan, Sfakes vb. piyade ve suvari kuvvetlerini de beraberinde getirerek yaptığı kuşatma 80 gün sürdükten sonra nihayet Don Alvaro teslim olmaya mecbur kaldı, kadırgaların hepsi batırıldı. Büyük miktarda esir alındı (30 Temmuz 1560; ayrıca bk. Busbecq, ayn. esr., s. 225 v.dd.).

Osmanlı İmparatorluğu'nun Hint Denizi'ndeki faaliyeti ve Portekizliler ile çarpışmalar Hadım Süleyman Paşa'nın dönüşünden sonra da devam etmişti. Bir aralık Portekizliler Kızıldeniz'e girip Cidde limanının işgal etmek istedilerse de, Mekke emirinin yetişmesi üzerine muvaffak olmadılar; Süveyş tersanesini işgal ile Türk donanmasını yakma teşebbüsleri de akim kaldı. Kısa bir zaman için ele geçirebildikleri Aden şehri de, Süveyş kapudanı Piri Reis'in hizmeti ile kurtarıldı. Piri Reis bundan sonra 30 kadar gemiden mürekkep bir filo ile Hint denizine çıkmış (1551), fakat buradaki harekatı başarısızlık ve süveyş filosuna Basra'da bırakmış olması suç addedilerek dönüşünde, Kanunî'nin emriyle Mısır'da idam edilmiştir (1553). Piri Reis'in Akdeniz'in haritalarını havi ve koy, körfez, boğaz ve limanlarını, deniz akıntılarını bildiren Kitab-ı Bahriye adlı eseri Osmanlı denizcilik tarihi için çok değerli bir eser mahiyetindedir (tafsilat için bk. mad. Piri reis). Pâdişah, Piri Reis'ten sonra Süveyş kapudanlığını Kubad Paşa'nın inhası üzerine, eski Katif sancak beyi Murad Reis'e tevcih etti.

Murad Reis donanmadan bir kısmıyla Basra'dan ayrıldı ise de, Hürmüz adası civarında rastladığı Portekiz donanması ile vaki savaşta mühim zayiat vererek, Basra'ya dönmek zorunda kaldı ve azlolundu (1552). Bu suretle Basra körfezinde mahsur kalan Süveyş donanmasını Süveyş'e getirmeğe, Süveyş kapudanlığı vazifesiyle tersane reislerinden Seydi Ali Reis me'mur oldu (1553). Ancak, bu zat da donanmayı geriye getirememiş, Portekizlerle ve Hint okyanusunun fırtınalarıyla mücadeleden sonra Gucerat sahillerine düşerek üç yıllık maceralı bir seyahatten sonra kara yolundan İstanbul'a dönmüş ve Mir'at al-mamalik isimli meşhur seyahatnâmesini pâdişaha takdim ederek iltifata mazhar olmuştur (tafsilat ve ayrıca te'lif ettiği Muhit adlı eseri hakkında bk. mad. Seydi Ali Reis; Ali ayn. esr., var. 303 v.dd.; Peçevi, göst. yer; Hammer, VI,120 v.d.).

Malta Muhasarası (1565)

Avusturya ile 1562 barış anlaşması Akdeniz'deki harekata da müspet te'sir yapmış, İspanya kralı bir müddet hareketsiz kalmışsa da, 1564'te Cebe'nin kaybını telafi etmek isteyerek, Catalonia kral naibi Garcia de Toledo'yu Afrika sahillerine göndermiş ve Pinon de Velez'i tekrar ele geçirmişti. Gerek bu hadise gerek o sırada Malta donanmasının Osmanlı sarayı ile ilişiği bulunan bir gemiyi zapt etmesi Malta muhasarasının zahiri sebepleri sayılabilir. İşte Bostancıbaşı'ya ait bir geminin tüccar ve hacılarla dolu olarak gelirken Maltalılara esir düştüğü haberi İstanbul'a gelince, büyük bir teessür uyandırmış ve pâdişah Malta üzerine sefere karar vermişti. (...) Sadrazam'ın topladığı divan, Malta seferine 300 gemi ile çıkılmasını, kale döğecek 20 ağır top ile 120 daha küçük top ve 20.000 kantar barut vb. götürülmesini kararlaştırmış ve iki ay gibi kısa bir zamanda bu hazırlıkları tamamlamıştı. Büyük Türk denizcisi Turgud Reis'in şehadetine mal olan bu seferden müspet bir netice elde edilemedi. (.)

Avusturyalılar ile Yeni İhtilaflar ve Szigetvar Seferi (1566)

1562 Osmanlı-Avusturya anltaşmasından sonra da hudutlarda ve Macaristan'da bazı anlaşmazlıklar zuhur etmiş, Avusturya hükümeti bu yüzden, evvelce taahhüt ettiği vergiyi iki sene üstüste göndermemişti. Anlaşmanın imzasından iki sene sonra imparator Ferdinand ölünce (1564), vezîr-i âzam, İstanbul'daki Avusturya elçisinden hem müterakim vergiyi hem de anlaşmanın geri kalan altı senelik müddetinin yenilenmesini istemişti. Yeni İmparator Maximilien II. ise, paranın ödenmesini anlaşmazlıkların halline ta'lik etmeyi uygun görmüştü. Kanunî, cülus tebriği için Bali Çavuş'u Viyana'ya gönderdiği vakit, imparatorun eski ahitnâmeyi yenilemek arzusunda olup olmadığını da sordurmuştu. Bu esnada Erdel kralı Janos Zsigmond imparatorla aralarında ihtilaf konusu olan bir bölgeye müdahale etmişti; Erdellilerin kanaatine göre, Avusturya o zamana kadar burayı fuzuli işgal altında bulundurmuştu. Gerek bu hadise ve gerekse diğer ihtilaflı mevzular hakkında izahat vermek üzere pâdişah nezdine yeni bir Avusturya elçisi geldiği vakit, vezir-i azam, ona sulhun 8 sene müddetle uzatılmasına efendisinin müsaade edeceğini, ancak Osmanlı Devleti'nin Tiszaz nehrinin ötesinde sahip olduğu bütün toprakları muhafaza arzusunda olduğu bildirildi. Bu müzâkereler ve elçinin yeni talimat almak üzere Viyana'ya dönmesi sırasında Semiz Ali Paşa vefat etmiş ve yerine Sokullu Mehmed Paşa vezîr-i âzam olmuştu (1565). Yeni sadrazam'ın bu mevzudaki tutumu ve siyâseti selefininkinden hayli farklı idi. Müzâkerelere devam için tekrar gelen Avusturya elçisi Czernowicz'i ilk kabulü esnasında, imparatorun Tokaj ve Szerencz'i iade etmesi lazım geleceği gibi, Szathmar anlaşması pâdişahın muvafakati alınmadan yapıldığı için, hükümlerinin yerine getirilmesinin asla mümkün olamayacağını bildirmişti. Bu yüzden, verginin ödenmesine ve isteklerin yerine getirilmesine kadar bütün müzâkereler kesilecek ve barışın yenilenmesi işi bundan sonra bahis konusu olabilecekti. 1566 senesi başlarında da vaziyet gerginliğini muhafaza ediyordu. İmparator bir taraftan muharebeye hazırlanıyor, diğer yandan da Kanunî nezdinde yeni elçiler gönderiyordu. Fakat yeni elçi Hosszuthoty, ihtilaflı konulardan biri olan Kruppa kalesinin iadesini talep ettiği halde, mütarakim vergiyi getirmemiş ve başka bir ihtilaf mevzuu olan Tokaj kalesi hakkında da tatminkâr izahat vermemişti. Bu sebeple pâdişah Avusturya'ya karşı yeni bir sefer ilan etti ve elçiyi nezaret altına aldı. Tarihçilere ve ezcümle bu sefere müstakil bir eser (Heft meclis) tahsis eden Âlî'ye göre, seferin sebepleri arasında bilhassa Szigetvar kalesindeki düşman kuvvetlerin hudutlarda yağma ve garetle her tarafa taarruz ederek reayayı huzursuz bırakmaları vardı. Pâdişah ise, ihtiyarlığına ve hastalığına rağmen sefere çıkmaya karar vermişti. Hükümdarın sefere bizzat iştirakini, bazı tarihçiler, şimdiye kadar fetih teşebbüsleri başarısızlığa uğramış olan, Avusturyalıların çok müstahkem Szigetvar ve Eğri (Eger) kalelerini alarak Macaristan'da mukavemet ve yığınak yuvası bırakmamak arzusuna ve atf etmektedirler; hatta Yanık Kale (Györ) ve Komorn (Komarom) Kalelerini de zapt ederek bu bölgedeki fütûhat silsilesini şan ve şerefle tamamlamak istedği düşüncesindedirler. Ancak, onun bu kararında bir sene önceki Malta başarısızlığının intikamını almak arzusu kadar, 10 seneden fazla bir zamandır sefere çıkmamasını tenkit edenleri tatmin ve teskin etmek düşüncesi de müessir olmuş olmalıdır. Bu türlü tenkitler açıkça yapılıyordu. Meselâ, Şeyh Nureddin ismindeki biri bizzat cihat vazifesini yapmayan bir hükümdarın muahezeye lâyık olduğunu söylemekte, pâdişahı sefere tahrik etmekte idi. Bu mevzuda onu kızı Mihrimah Sultan'ın da teşvik ettiği rivayet olunuyor. Tabiatıyla hudut kumandanlarının bu yoldaki arizalarının ve taleplerinin de tesiri olmuştur.

Sefer i hûmâyun başlamadan önce ikinci vezir Pertev Paşa serdarlıkla Erdel tarafına gönderildi. Vazifesi Tamşvar taraflarındaki Erdel kalelerinden Göle (Gyula) kalesini zaptı idi, bu suretle Osmanlı ordusunun sağ kanadı emniyet içinde bulunacaktı (Pertev Paşa'nın durumu inceleyerek, harekat istikameti hakkında yazdığı arizalar için bk. Tayyip Gökbilgin, Kanunî Sultan Süleyman'ın 1566 Sigetvar seferi, sebepleri ve hazırlıkları, Tarih Dergisi, 1966, XVI.). Pâdişah ve Osmanlı ordusu 1 Mayıs 1566'da İstanbul'dan hareket etti ve mutad yolu ile yolda Erdel kralını da kabul ederek, Ağustos başlarında Sigetvar'ı muhasaraya başladı (tafsilat için bk. T. Gökbilgin, ayn. esr.). Kale kumandanı Zrinyi Mikloş, kaleyi iyi tahkim etmiş ve kuvvetli bir müdafaa ordusu hazırlamış idi. Osmanlı ordusu yaklaşırken, istihkamların ortasına büyük bir haç koydurmuş, Osmanlı pâdişahının ihtişamına mukabele manasında, kale bedenleri üzerine kırmızı çuha tefriş ettirmişti.

Muhasara bir aydan fazla sürdü ve mukavemet şiddetli olduğu için çetin ve çok zayiata sebep oldu: birçok mevzii ve umumi hücumler yapıldı. Evvela dış istihkamlar ve dış kale alındı. Muhasaranın onbeşinci günü yapılan ve bizzat vezîr-i âzam tarafından idare olunan hücumdaki büyük kayıpları ve bizzat Sokullu'nun da tehlike atlattığını, kalenin şimal taraflarından biraz uzakta bir tepe üzerindeki otağında haber alan pâdişah, vezîr-i âzam'a bir tezkere göndermiş, iyice hazırlanmadan ve gerekli savaş vasıtalarını tamamlamadan metrislere girmeğe rızası olmadığnı bildirip, "zira bu kale benim yüreğimi yakmıştır.; dilerim Hakdan ateşlere yana" diyerek muhasarının uzamasından ve zayiatın fazla olmasından duyduğu teessürü belirtmişti. Bundan sonra, evvela teslim telif edildi ve bazı harp hilelerine müracaat olundu, hepsi de te'sirsiz kalınca hücumlar ve tazyik daha da arttırıldı ve nihayet 7 Eylül'de fetih müyesser oldu (tafsilat için bk. muhasaraya bizzat iştirak eden Selânikî Mustafa, ayn. esr.; Feridun Bey, Nuzhad al-ahbar dar safar-i Sigetvar, Topkapısarayı, hazine, nr. 1339, h. 976 tarihli; Âlî, Kunh al-ahbar, var. 330 v. dd.; ayn. mll., Heft meclib, İkdan neşriyatından; Peçevi, Nuhbat al-Tavarih; Solak-zâde; Ramazan-zâde Âgehi Mansur Çelebi, Sigetvar seferini mübeyyin tarihçe, üniversite Kütüp., nr. TY 3884; diğer Sigetvar fetihnâmeleri için bk. Osmanlı müellifleri, fihrist).

Kanunî Sultan Süleyman'ın Ölümü (7 Eylül 1566)

Pâdişah sefere çıktığı sırada hasta ve zayıf idi. Edirne'ye gelmeden rahat bir arabaya nakledilmiş olup, sefer yorgunluklarını azaltmak, nakil vasıtasının sarsılmamasını te'min maksadıyla, sadrazam bir konak önden giderek güzergahı tanzim ve tesviye ettirmekteydi. (.) Muhasaranın son günlerinde hastalığının arttığı orduda şayi olmuştur. Vefatı 6 / 7 Eylül gecesi, gece yarısından sonra vuku bulmuş ve keyfiyet derhal vezîr-i âzama gizlice haber verilmişti. Sokullu Mehmed Paşa, büyük teessürüne rağmen, saltanat işlerinin ve artık başarıya ulaşmak üzere olan muhasararın yürümesini aksatmamak, herhangi bir karışıklığa yahut gayretsizliğe meydan vermemek maksadıyla pâdişahın yakınında ve keyfiyetten haberdar bulunanlara, bunun kat'iyyen kimseye duyurulmamasını, herkesin basiret üzere ve sanki Sultan Süleyman hayatta imiş gibi hareket etmesini tenbih etti. (.)

Gerçekten böylece hareket edilerek vezirler dahil hiç kimse vefattan haberdar olmadı ve kalede aynı gün fetholundu. (.) Böylece vefat haberini yeni Padişah Selim'in orduya gelmesine kadar saklamaya muvaffak oldu,

Kanunî Sultan Süleyman'ın Şahsiyeti ve Eserleri

Yuvarlak çehreli, ela gözlü, arası açık kaşlı, doğan burunlu ve seyrek dişli olara tasvir edilen Sultan Süleylan uzun boylu, mevzun ve yakışıklı, söz ve hareketleri ölçülü ve nazik idi. Âlim, şair ve hakimlerle bulunmakta hoşlanır, hoş sohbet, hulasa, maddi ve manevi bütün iyi hasletleri şahsında toplamış bir pâdişah olduğunda bütün tarihçiler müttefiktir. 26 yaşında tahta geçip 46 sene saltanat sürmesi, devrninin umumiyetle zafer ve zenginliklerle dolu bulunması, imparatorluk camiasının nizam ve adalet esasları dahilinde idaresi, onun halk üzerinde çok büyük bir saygı ve sevgi uyandırmasının başlıca amilleridir. Uzun saltanat devresi boyunca Osmanlı orduları Avrupa, Asya ve Afrika kıt'alarında birço muharebeler yapmış, kazanılan zaferlerle imparatorluk arazisi her üç kıt'a üzerinde büyük genişlemeler kaydetmiş, bizzat birço seferlerin yüksek kumandasını üzerine almıştır. Devletin genişleme ve yükselmesinde şahsen büyük hissesi vardır. Bu büyük kumandanlık vasfı yanında amme hukukuna ve mevzuata riayette azami hassasiyet gösterdiği ve bunu tesiste de müstesna derecedeki adalet saygısının rol oynadığı, yerli ve yabancı kaynaklar ve müşahitler tarafından takdir ve hayranlıkla belirtilmiştir.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
2940 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın