• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
Osmanlı Devleti'nin Beylikleri İlhak Siyaseti ve Dulkadirli Beyliği'nin İlhakı / Doç. Dr. Hasan Basri Karadeniz

Onaltıncı yüzyılın başlarında Anadolu'da beylikler, diğer bir ifade ile fetret dönemi sona ermiştir. Bununla birlikte 1515 yılında Dulkadirli Beyliği, Osmanlı Devleti tarafından zaptedilmesine rağmen tamamen ortadan kaldırılmadı. Çünkü, esas beyliği teşkil eden sınırlara muhtevi Maraş ve Elbistan bölgeleri, Dulkadirli ailesinden birinin daha da önemlisi meşhur bir şahsiyet olan Şehsuvar Bey oğlu Ali Bey'in idaresine bırakıldı. 1 Halbuki, Hadım Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri 1479'dan beri Dulkadirli Beyi olan Alaüddevle Bey'i 1515'de Andırın yakınlarındaki Ördekli'de bozguna uğratmış ve bu bey ile evlatları ortadan kaldırılmış iken, Osmanlı Devleti niçin aynı aileye mensup bir beyi bu göreve getirdi?

Bunu Osmanlı Devleti'nin Anadolu beyliklerini ilhak siyasetinde aramak gerekir. Osmanlı Devleti'nin Anadolu beyliklerini ilhak politikasının en önemli unsurlarından birisi ilhak edilecek beyliğin iç meselelerinden faydalanmaktı. Şöyle ki; Türk hakimiyet anlayışı gereği, Anadolu beyliklerinin toprakları beylik ailesinin müşterek malıdır. Bu da sürekli kardeş, hatta baba-oğul çatışmalarına ve sonuçta bölünmelere sebep olmuştur. Osmanlı Devleti de beylik sürecinden itibaren daima bu durumdan istifade etmiştir. Anadolu beyliklerinin herhangi birisinde mevcut hanedan mensupları arasındaki ihtilafta kendi siyasetine uygun olanı desteklemiş ve o şahsın beyliğin başına geçmesini temin etmiştir. Daha sonra da uygun bir zamanda bu beyliği ilhak etmiştir.

Mesela, 1461'de Candaroğlu Beyliği'ni sulh ile ele geçiren ve bu beyliğin beyi İsmail Bey'i Yenişehir ve İnegöl taraflarına gönderen Fatih, Candaroğulları Beyliği'ni hemen ilhak etmemiş ve İsmail Bey'in kardeşi olup, Osmanlılara sığınarak Bolu Sancakbeyliği yapan Kızıl Ahmed Bey'e vermiştir.2 Fakat, çok kısa bir süre sonra Trabzon'un fethinin ardından onu bu görevinden uzaklaştırmış ve Mora Sancakbeyliği'ne atamıştır. Fatih bunu niçin yapmıştır?

Osmanlı Devleti, Candaroğlu Beyliği'ni zaptettiğinde siyasî durum hassastı. Fatih kendisine karşı tabiî ittifak halinde olan dört siyasî teşekkülden, Karamanoğulları, Akkoyunlular, Trabzon Rum İmparatorluğu ve Candaroğullarından sonuncusunu zaptetmiş ve bu sırada Trabzon'un fethi hazırlıklarına başlamış idi. Gerçekten de Fatih, Trabzon'a hareket ettiğinde Kızıl Ahmed'i yanında götürmüş; Yenişehir'e gitmekte olan İsmail Bey'i dörtlü ittifakın en hararetli üyesi Karamanoğlu İbrahim Bey yeniden Osmanlılara karşı kışkırtmış ise de muvaffak olamamıştır. Görüldüğü üzere Fatih, Anadolu'daki siyasî dengeleri dikkate almış, zamanı gelince de Candaroğlu Beyliği'ni ilhak etmiştir.3 Benzer bu durum Karamanoğulları Beyliği'nin ilhakı için de geçerlidir.

Nitekim, Osmanlı Devleti 1479'da kendi desteği ile Dulkadirli Beyi olan Alaüddevle ile Osmanlı-Memluklu (1485-1490) Savaşları esnasında ters düşmüştür. Burada Dulkadirli Beyliği'nin varlığını devam ettirebilmek için, iki büyük devlet Osmanlı-Memluklu rekabetinden istifade etme siyaseti etkili olmuştur.4 Alaüddevle Bey'in giderek artan Osmanlı baskısına karşılık Memluklu Devleti'ne daha fazla yakınlaşması üzerine, Osmanlı Devleti, Dulkadirli Beyliği geçmişinde büyük bir şahsiyet olarak yer etmiş olan Şehsuvar Bey'in oğlunu bu beyliğin sınırındaki Kayseri Sancakbeyliği'ne getirmiştir.5 Osmanlı Devleti, bu icraatıyla bir taraftan hem Memluklulara göz dağı vermiş hem de Dulkadirli Bey'i olarak -Candaroğlu Beyliği misalinde olduğu gibi- Şehsuvaroğlu Ali Bey'i bu beyliğin başına getirmeyi tasarladığını belli etmiştir. Görüldüğü üzere Osmanlı Devleti ilk etapta Dulkadirli Beyliği'ni ilhak etmeyi amaçlamamıştır. Çünkü, Dulkadirli toprakları Osmanlı Devleti ile Memluklu Devleti arasında oldukça stratejik bir bölgeyi kapsamaktadır. Bundan dolayı, Osmanlı Devleti, Mısır ve Suriye'de Memluklu Devleti gibi güçlü bir devlet olduğu müddetçe Anadolu ve Suriye arasında bir geçiş yeri olup, tamamen dağlık bir alanda bulunan ve güçlü aşiret bağları ile birbirine bağlı, beylerine sadık olan Dulkadirli Türkmenlerini kontrol altında tutmanın ne kadar zor ve masraflı olduğunun farkındadır. Nitekim, Memluklu Devleti bölgenin bu özelliğinden dolayı hiçbir zaman Dulkadirliler üzerinde tam bir hakimiyet kuramamıştır.

Bu sebeple, Osmanlı Devleti ilhak politikası gereği, büyük bir kısmı konar-göçer Dulkadirli Türkmeni olan mezkûr beyliğin halkını gücendirmemek için istimalet yolunu seçmiş ve bu toprakları doğrudan ilhak etmeyerek aynı aileye mensup olup, babası Şehsuvar Bey'in hatırasını taşıyan oğlu Ali Bey'i Dulkadirli Beyi yapmıştır. Gerçekten de, Şehsuvaroğlu Ali Bey Osmanlı-Dulkadirli Savaşı (Ördekli) vuku bulmadan önce babasının şahsiyetinden bahseden etkili bir konuşma yaparak Dulkadirli Beyliği askerleri üzerinde etkili olmuştur.6 Ayrıca, Ali Bey bu göreve getirilmesinin ardından kendisine karşı çıkan aynı aileye mensup Şahruh Bey'in oğullarını bertaraf etmiş ve düzeni yeniden tesis etmiştir.7

Osmanlı Devleti, -aşağıda zikredeceğimiz üzere Ramazanoğulları Beyliği'nin ilhakında olduğu gibi- Dulkadirli Beyliği'ni ilhak ederken ara bir formül tatbik etmiştir. Şöyle ki bu beyliğin ilhakının hemen ardından 800000 akçalık bir has ile Alaüddevle'nin bizzat tasarrufunda bulunan yerler Ali Bey'e "sancakbeyi" olarak tevcih edilmiştir. Bunun haricinde kalan kaleler ve bir gümüş madeni ise hassâ-i humâyuna yani devletin merkezi yönetimine dahil edilmiştir.8 Nitekim Dulkadirli Beyliği sınırları içinde bulunan birçok kaleye "dizdar" tayin edilmiştir.9 Ayrıca, Ali Bey'in yönetiminde bulunan yerler de timar sisteminin tatbik edildiği; fakat dirlik tasarruf edenlerin Dulkadirli Türkmenleri olduğu tahrir ve timar tevcih defterlerinden anlaşılmaktadır.10 Diğer bir ifade ile Dulkadirli Beyliği askerî-idarî yönetimi Osmanlı timar sistemine uyarlanarak devam etmiştir.

Bu tatbikat sadece Dulkadirli Beyliği ilhakında olmayıp, benzer özelliklere sahip ve aynı ilhak sürecinden geçen bitişik Ramazanoğulları Beyliği içinde geçerlidir. Çünkü, Osmanlı Devleti, hemen hemen aynı dönemde ilhak edilen Ramazanoğulları Beyliği beylerini de sancak beyi olarak değerlendirmiş ve bu beyliğin merkezi olan Adana'da görevlendirmiştir.11 Hatta, bu görevde bulunan Ramazanoğlu Piri Bey'in rahat hareket etmesini temin için onun kardeşi Kubat Bey'i bir müddet Rumeli'de oturmaya mecbur etmiştir.

Osmanlı Devleti, bir taraftan12 Dulkadirli Beyliği'ni ilhak ve Şehsuvaroğlu Ali Bey'i de sancak beyi olarak atamasına rağmen, ona diğer sancak beylerinden farklı muamelede bulunmuş ve benzer özelliklere sahip Ramazanoğlu Piri Bey gibi ayrıcalıklar tanımıştır. Bu imtiyazların birincisi, üç tuğlu vezir unvanı ile buraya vali tayin edilmesi; ikincisi ise Kırım Hanı ve Ramazanoğulları beylerine verilen unvanlar ile hitap edilmesidir.13 Bundan daha önemlisi ise Şehsuvaroğlu Ali Bey'in katlinden hemen sonra tanzim edilen tahrir defterlerindeki bölge ile ilgili kayıtlarda bu beyden müstakil bir bey gibi bahsedilmesidir. Şöyle ki, 1530 tarihli tahrir defterlerine göre Ali Bey, amcası Alaüddevle gibi, vakıf, mülk ve muâfiyet ile ilgili temessükler vermiştir.14 Halbuki Osmanlı idarî yapısına göre beylerbeyiler bile müstakil hareket edememiş; sadece küçük timarları (tezkiresiz) tevcih edebilmiştir.15

Osmanlı Devleti tarafından resmiyette bir sancak beyi olmasına rağmen yukarıda zikredilen imtiyazların etkisi ile olsa gerek, Ali Bey giderek daha serbest hareket etmiş ve kendisini müstakil veya yarı müstakil bir "bey" olarak görmüştür. Nitekim, daha beyliğinin (yahut sancakbeyliğinin) ilk yılında Osmanlı Devleti'ne bağlı olmakla birlikte, Memluklu Devleti ile de iyi geçinme yolunu aramış ve bu devlete elçi göndermiştir.16 Gerçekte normal bir sancak beyinin müstakil olarak başka bir devlete hele Memluklular gibi rakip bir devlet elçi göndermesi mümkün değildir.

Bu tür hareketler merkeziyetçi ve otoriter bir padişah olmasına rağmen Yavuz Sultan Selim Dönemi'nde bir mesele teşkil etmemiştir. Çünkü, Ali Bey'in aşağıda zikredeceğimiz hizmetlerinin yanı sıra Sultan Selim ile onun arasında özel bir dostluk mevcuttur.17 Hatta, Ali Bey'in Osmanlı müverrihi Şükrü'ye bir Selimnâme yazdıracak kadar Sultan Selim'e muhabbeti vardır.18

Bu minval üzere, Şehsuvaroğlu Ali Bey Osmanlı Devleti'ne sığındığından bu tarafa daima bu devletin hizmetinde bulunmuş, Rumeli'de Çirmen Sancakbeyliği yapmış, Çaldıran, Ördekli, Mercidabık ve Ridaniye savaşlarına katılmış; ayrıca, 1519 senesinde zuhur eden Bozoklu Celâl ve 1521'de Suriye'de Canberdi Gazali isyanlarının bastırılmasında aktif bir rol oynayarak başarılı olmuştur.19

Bununla birlikte, 1520'de Sultan Süleyman'ın padişah olması ile bu durum değişmiştir. Sultan Selim'in bütün savaşlarına iştirak eden Ali Bey artık yeni hükümdarın Avrupa seferlerine davet edilmez olmuştur. Osmanlı Devleti ile Ali Bey'in arasında asıl ipi koparan hadise ise Dulkadirli Bölgesi'nden bazı şahısların Ali Bey hakkında Osmanlı Devleti'ne şikayeti sonucu zuhur etmiştir. Ali Bey kendisini teftiş için gönderilen Osmanlı Devleti görevlilerini (bir kadı ve iki çavuş) öldürtmüştür. O bu hareketi ile tavrını açık olarak ortaya koymuş ve bir beyliğin "bey"i olduğunu, alelade bir sancakbeyi olmadığını Osmanlı Devleti'ne göstermek istemiştir. Buna mukabil Osmanlı Devleti de müfettiş göndererek Ali Bey'in klasik bir devlet görevlisi olduğunu vurgulamak istemiştir. Bu hadisenin ardından Sultan Süleyman batıda sefere çıktığında güya Safevilere karşı Anadolu sınırlarını muhafaza etmekle görevlendirilen Ferhat Paşa, bu vazifeye Dulkadirli Ali Bey'i de davet etmiş ve Sivas yakınlarında verilen bir ziyafetin ardından onu biri hariç oğulları ile birlikte katletmiştir.20 Daha sonra ise Dukadirli Beyliği tamamen Osmanlı Devleti'ne ilhak edilmiştir.

Bazı tarihçiler bu hadiseyi basite almış ve Ferhat Paşa'nın Ali Bey'i kıskanmasına bağlamıştır. Gerçi Ali Bey gerek Bozoklu Celâl gerekse Canberdi Gazali isyanlarında, bu işle vazifeli Ferhat Paşa'nın gelmesini beklemeden olaya müdahale etmiş; dolayısıyla mezkûr paşanın elde edeceği bir şöhreti engellemiştir.21 Bununla birlikte, bu kadar hizmeti bulunan ve sıradan bir kapıkulu veya reâyâ olmayan soylu bir beyi, padişahın haberi ve onayı olmadan Ferhat Paşa gibi üçüncü vezirin ortadan kaldırması mümkün değildir. Asıl mesele Ali Bey'in teftiş için gelen müfettişleri öldürtmesi, yani "ben bağımsız bir devlet başkanıyım" demek istemesidir. Nitekim, Peçevi meşhur eserinde bunu açıkça ifade etmektedir.22

Ali Bey'in bazı çıkışları haricinde Osmanlı Devleti tarafından verilen bütün görevlere bir sancak beyi olarak katılmasına rağmen öldürülmesinin gerçek sebebi Dulkadirli Beyliği'nin ömrünü tamamlamış olmasıydı. Çünkü, hudutları Hint Okyanusu'na varan bir Dünya Devleti içinde yarı müstakil dahi olsa bir beyliğin bulunması imkan dışıydı. Bütün mesele Ali Bey'in kendisini Dulkadirli Beyliği'nin beyi olarak görmesi, buna mukabil Osmanlı Devleti'nin onu klasik bir devlet görevlisi olarak görmek istemesidir. Peki Ali Bey beylik düşüncesinden vazgeçse idi bu görevde kalabilir mi idi?

Bu sorunun cevabını Dulkadirli Beyliği ile aynı tarihi kaderi paylaşan Anadolu beylikleri, özellikle Ramazanoğulları-Osmanlı ilişkilerini tahlil ederek bulmak mümkündür. Şöyle ki; Ramazanoğlu Mahmud Bey 1511'de Ramazanoğulları Beyi olmuşsa da 1514'de Memluklularca azledilmiş; o da İstanbul'a giderek Osmanlı Devleti'nin hizmetine girmiş ve Mısır seferine iştirak etmiştir. Mercidabık Savaşı'ndan sonra Osmanlı Devleti'nin tâbiyetine alınan Ramazanoğulları Beyliği'nin beyliği Mahmud Bey'e tevcih edilmiştir.23 Diğer taraftan, Sultan Selim Halep yolunda iken bu aileden başka bir bey gelerek itaatini bildirmiştir.24 Muhtemelen 1519'da Ramazanoğulları Beyi olan Piri Bey -zaman zaman başka görevlerde bulunsa da- 1568 yılında vefatına kadar Adana'daki görevinin başında bulunmuştur. Hatta, Piri Bey'in rahat olması için yukarıda zikredildiği üzere kardeşi Kubad Bey Çukurova'dan çıkarılmış ve ona başka vazifeler verilmiştir.25

Bununla birlikte, kendisine özel muamele yapılmasına ve gönderilen hükümlerde Kırım hanlarında olduğu gibi "Cenâb-i emaret meâb" diye hitap edilmesine rağmen,26 sonuçta Piri Bey Osmanlı Devleti'nin Adana Sancakbeyi'dir. Ayrıca, oğullarından Derviş Bey Tarsus'da ve İbrahim Bey Sis'te (Kozan) sancakbeyliği yapmıştır. Piri Bey bu durumunu yadırgamamış ve Cihan Devleti olan Osmanlı Devleti'ne canla başla hizmet etmiştir. Ramazanoğlu Piri Bey, 1525-1527 yılları arasında Çukurova'da vuku bulan ve çoğunluğu Alevi kökenli isyanların bastırılmasında çok büyük rol oynamıştır.27 Bu sebeple, Piri Bey Kanuni'nin özel iltifatına mazhar olarak İstanbul'a davet edilmiş ve onurlandırılmıştır.28 Piri Bey'den sonra, daha evvel sancakbeyliği yapmış olan oğullarından Derviş Bey (1568-1579) ve İbrahim Bey (1579-1589) de, Adana'da sancakbeyliği yapmıştır.

Ramazanoğullarına mensup şahısların sancakbeyliği, XVII. yüzyılın başında Pir Mansur Bey'in bu görevden feragat etmesiyle sona ermiştir.29

Buna mukabil, 1461'de Candaroğlu Beyliği Osmanlı Devleti'ne ilhak edilmeden önce, bu beyliğin hemen sınırında bulunan Bolu Sancakbeyliği'ne getirilen Candaroğlu Kızıl Ahmed Bey'e, ilhak sonrası beklentileri doğrultusunda Kastamonu ve Sinop'tan müteşekkil Candaroğulları Beyliği verilmiş ise de bu bey Fatih ile birlikte iştirak ettiği Trabzon seferi dönüşü Mora Sancakbeyliği'ne gönderilmesini kabullenememiş ve önce Karamanoğullarına daha sonra da Osmanlı Devleti'nin doğudaki rakibi Akkoyunlulara sığınmıştır. Burada Osmanlılara karşı mücadeleye devam eden Kızıl Ahmed Bey en son olarak 1473'deki Otlukbeli Savaşı'na Akkoyunlular tarafında iştirak etmiştir.30 Yine, 1471 senesinde sulh yolu ile küçük Alâiye Beyliği, Osmanlı Devleti'ne ilhak edilmiş ve Alâiye Beyi Kılınç Arslan Bey'e Gümülcine Sancakbeyliği dirlik olarak verilmiştir. Fakat, Kılınç Arslan bu görevi hazmedememiş ve fırsat bulunca Gümülcine'den gemi ile kaçarak Memluklu Devleti'ne sığınmıştır.31 Bundan başka, Emir Süleyman Çelebi tarafından Rumeli'deki Ohri Sancakbeyliği'ne tayin edilen Aydınoğlu Cüneyd Bey buradan kaçarak tekrar beylik yaptığı Ayasoluğ'a (Selçuk) gelmiş ise de 1413'de Çelebi Mehmed tarafından muhasara edilmiş ve affedilerek bu kez yine Rumeli'de Niğbolu Sancakbeyliği ile görevlendirilmiştir. Yine rahat durmayan Cüneyd Bey Düzmece Mustafa hadisesine iştirak etmiş; ardından da tekrar Ayasoluğ'a dönmüştür. Burada Osmanlı Devleti'ne karşı çeşitli mücadelelerde bulunmasına rağmen 1426'da II. Murat tarafından ortadan kaldırılmıştır.32

Bütün bu misallerden açıkça anlaşılacağı üzere Anadolu beyliklerini ilhak sürecinde Osmanlı Devleti, beylikleri ilhakı sonrası, anlaşma ile beyliğini terk eden veya çatışma sonrası teslim olan beylerin hayatlarına dokunmamış; hatta, Candaroğlu, Alâiye, Aydınoğlu vs. beylerini ülkenin başka yerlerinde görevlendirmiş ve Ramazanoğlu ve Dulkadiroğlu Beylerini de kendi yurtlarında sancakbeyi olarak bırakmıştır. Bunlardan Osmanlı Devleti'nin XV. yüzyılda kendilerinden çok güçlü bir devlet, XVI. asırda ise cihan devleti olduğunu kabul edenler, onurlu bir görev olan sancakbeyliği görevini kabullenip hayatlarını devam ettirdikleri gibi, kendilerinden sonra da evlatları mezkûr devlete hizmet etmiş diğerleri ise tasfiye edilmiştir. Buradan hareketle, üstün hizmetleri de dikkate alındığında, Dulkadirli Ali Bey Osmanlı Devleti'nin cihan devleti olduğunu kabullenebilse idi, muhtemelen Ramazanoğlu Piri Bey gibi ömür boyu kendi yurdu Dulkadirli topraklarında görevine devam etmesi mümkün olacaktı. Halbu ki, yukarıda zikredildiği üzere, Ali Bey bunu kabullenememiştir.

Osmanlı Devleti'nin fetih ve ilhak politikası, sadece bir yeri askerî olarak kendi bünyesine katmakla bitmemiş; aksine "istikamet" yani fethedilen veya ilhak edilen yerlerin halkını devlete ısındırma şeklinde devam etmiştir. Osmanlı Devleti, bunu Balkanlar'da fetih, Anadolu'da ise ilhak sonrası başarılı bir şekilde tatbik etmiştir.33

Osmanlı Devleti, halkının büyük bir çoğunluğu konar-göçer olan ve aynı zamanda kendi içlerinden çıkardıkları beylerine son derece bağlı Dulkadirli Beyliği beylerine ve halkına karşı nasıl bir ilhak siyaseti takip etti?

Osmanlı Devleti'nin, fetih ve ilhak siyasetinde mevcut olan, zaptedilen yerin hanedan üyelerini başka bir yere nakletmek veya mecbur kalınırsa onları ortadan kaldırmak gibi icraatların yanı sıra, yerel bey veya aileleri başka unsurlar ile dengelemek gibi bir politikası da bulunmaktadır. Osmanlı Devleti bunu Mısır'ın, Cezayir'in vs. ilhakından sonra tatbik etmiştir. Mesela, Mısır'da Memluklular Dönemi'nde de etkili olan Kölemen beylerinden iki rakip grup Kasımiyye (Mısırlı-Memluklu taraftarı) ve Fıkariyye'yi (Osmanlı taraftarı) bir taraftan birbirleri ile dengeler iken, diğer taraftan da bu iki grubu merkezden atadığı Beylerbeyi ve onun askerî gücünü teşkil eden yeniçeriler ile kontrol etmiştir. Osmanlı Devleti'nin Mısır beylerbeyleri, bu iki fırkanın rekabetini daima dikkate alır ve görevleri ona göre dağıtırdı. Aksi durumlarda iki fırka arasında kanlı çatışmalar vukubulurdu.34

Biraz farklı da olsa benzer bir durum Hicaz için geçerlidir. Osmanlı Devleti'nin Mısır'ı ilhakının ardından Mekke emiri şehrin anahtarlarını Yavuz Sultan Selim'e göndererek Osmanlı hakimiyetini kabul etmiştir. Buna mukabil, Hicaz'da Mekke emirlerinin eski siyasî imtiyazları muhafaza edilmiş; hatta devlet katında "vezir" statüsünde tutulmuşlardır. Bununla birlikte, Osmanlı Devleti, Mekke emirlerini tamamen serbest bırakmamış; önce Mısır'a bağlı Cidde Sancağı, akabinde ise Cidde ve Habeş Eyâletleri ile doğrudan Harem-i Şerifin işlerini üstlenen "Mekke Şeyhu'l-Haremliği"ni tesis etmiştir. Ayrıca Mekke ve Medine'ye kadılar ve nazır-ı emvaller tayin edilmiştir. Böylece, Osmanlı Devleti, Hicaz'da iki başlı idarî yapı kurmuş ve bu yolla Mekke emirleri üzerinde kontrol sağlamıştır.35

Osmanlı Devleti, daha küçük çaplı olsa da benzer bir uygulamayı Dulkadirli Beyliği'nin ilhakı ile birlikte gerçekleştirmiştir. Yavuz Sultan Selim, Şehsuvaroğlu Ali Bey'e çok güvenmesine rağmen ileriyi düşünerek Dulkadiroğullarına karşı denge unsuru olarak, Çaldıran Savaşı dönüşü, Ağrı ve Doğubayezid36 civarında güçlü bir aile olan ve adı geçen savaşta büyük yararlılığı görülen Bayezidoğullarını Dulkadiroğlu Alaüddevle Bey'in tedibinden sonra Maraş'a yerleştirmiştir. Bayezidli ailesinin reisi İskender Bey Şehsuvaroğlu Ali Bey ile birlikte, 1515'de Andırın yakınlarındaki Ördekli'de vukubulan son Osmanlı-Dulkadirli savaşına iştirak etmiş; akabinde de Osmanlı Devleti'nce kendisine "Çavuşbaşı"lık unvanı verilerek Maraş'ta oturtulmuştur. Burada, İskender Bey'e "arpalık" olarak birçok arazi verilmiştir.37 Nitekim, İskender Bey'den sonra da Bayezidoğullarına mensup çok sayıda şahıs gerek Osmanlı Devleti gerekse Türkiye Cumhuriyeti'nde üst düzey görevlerde bulunmuştur. Ayrıca, bu aile Maraş'ın imarında birçok hizmetlerde bulunmuş ve halka öncülük yapmıştır.38 1617 ile 1862 yılları arasında İskenderoğlu Bayezid, Bayezidoğlu Kalender Paşa, Bayezidoğlu Süleyman Paşa ve Bayezidoğlu Ahmed Paşa tarafından çeşitli amaçlar için tahsis edilmiş vakıflar mevcuttur. Bu vakıflar arasında bahçe, hamam, değirmen, kahvehane, çok sayıda dükkan vs. olup, müderris, imam, cüzhan, talebe vs. harcanmak üzere vakfedilmiştir.39

Diğer taraftan, Bayezidoğulları gerçekten de Dulkadiroğullarının merkezi Maraş'ta, bu aileye rakip olmuş ve iki sülale arasındaki rekabet dört asır devam ederek XIX. yüzyıl sonlarına kadar devam etmiştir. Dulkadirli-Bayezidli rekabeti, sadece güç gösterisi olarak devam etmemiş; zaman zaman kanlı çatışmalar da vuku bulmuştur.40 Hatta, bu iki aile arasındaki nüfuz mücadelesi eski Dulkadirli Beyliği sınırları içindeki diğer yörelerde de kendisini göstermiştir. Bulanık (bugünkü Bahçe) Kazâsı'nın bir kısmı Dulkadirli, bir kısmı da Bayezidli taraftarı olmuştur. Benzer bir durum bugünkü Hassa'nın bazı beldelerinde de mevcuttur. Daha ilginç olanı ise Zeytin (Süleymanlı) Ermenilerinin dahi bu iki rakip aileye taraftar olarak ikiye ayrılmasıdır.41 Görüldüğü üzere, Osmanlı Devleti'nin daima desteğini alan Bayezidli ailesi, Dulkadiroğlu Beyliği'nin başşehri olan Maraş ve civarında Dulkadirli "bey" ailesinin nüfuzunu kırmıştır.

II.

Bununla birlikte, Osmanlı Devleti, Dulkadirli bey ailesini tamamen gözden çıkarmamış; sadece, Bayezidliler ile onları kontrol altında tutmak istemiştir. Alaüddevle Bey'in kardeşi Abdurrezzak Bey Ördekli Savaşı'nda Osmanlı Devleti'ne esir düşmüş,42 daha sonra ise kaçarak Mısır'a gitmiştir. Burada Abdurrezzak Bey'e Dulkadirli Beyliği vaad edilerek Türkmenlerden kuvvet toplaması için maddî yardım yapılmıştır. Mercidabık Savaşı'nda Memluklu ordusunun öncü birliklerinin komutanı olan bu Dulkadirli beyi savaşın kaybı üzerine yeniden Osmanlıların eline düştü.43 Buna rağmen Abdurrezzak Bey, Osmanlı Devleti'nce affedilmiş ve Köstendil Sancağı kendisine verilmiştir.44 Yine 1530'da Kanuni'nin oğullarının şatafatlı sünnet düğününe, çeşitli devlet temsilcilerinin ve devlet erkanının yanı sıra Akkoyunlu ümerası vs. de katılmıştı. Bu düğünde bulunanlardan birisi de Dulkadiroğullarından Abdüllatif Bey'di.45 Bundan başka, Sultan Süleyman Irakeyn Seferi esnasında 29 Eylül 1534'de Tebriz'e gelişinde, Sultaniye şehrine vardığında, daha önce bazı sebepler ile Safevilere sığınmış olup, Şah Tahmasb tarafından Tarım-i Halhal Hanlığı'na getirilen Dulkadirli (Zulkadirli) Şahruh Bey oğlu Mehmet (Muhammed Han) Bey, Kaya Sultan ve Tekeli Burun Sultan'ın oğlu Hüseyin Sultan gibi Safevi emirleri 3000'e yakın askerleri ile Osmanlı Devleti'nin hizmetine girmiştir. Dulkadirli Mehmet Bey, Osmanlı Devleti katında ilgi ve sevgi görenlerden olmuş, daha sonra kendisine Niğbolu Sancakbeyliği ve Erzurum Beylerbeyliği verilmiştir.46 Buna mukabil, aynı seferde Sultan Süleyman Tebriz'den Irak tarafına dönüp Derguzin'e geldiğinde, tellalar vasıtası ile Şah Tahmasb'ın kardeşi Sam Mirza'yı oğul edindiğini ve Kızılözen'den ötesini ona verdiğini ilan etti. Bunu duyan Şah Tahmasb "Ben Dulkadiroğlu'nu oğul edindim de ne oldu" diyerek Dulkadirli Mehmet Bey'e sitem etmiştir.47 Daha sonraki asırlarda da Dulkadirli ailesinden birçok şahıs Osmanlı Devleti'nde çeşitli hizmetlerde bulunmuştur.48

III.

Osmanlı Devleti'nde bir ülke fetih veya ilhak edildikten sonra vakit geçirmeksizin o yörenin tahriri yapılmış ve ardından da yeni kanunları kapsayan "kanunnâme" tanzim edilmiştir. Bu Osmanlı Devleti'nin o ülke veya bölgede hakimiyetini tesis ettiği anlamına gelmekteydi. Osmanlı Devleti başlangıçta fethedilen veya ilhak edilen yörenin eski kanunlarını ya olduğu gibi kabul etmiş ya da kısmi değişiklikler ile yetinmiştir. Daha sonra gerekirse, eski kanunları reâyânın lehine olmak kaydıyla değiştirmiştir. Mesela, 1518'de Güneydoğu Anadolu'da Akkoyunlu kanunları kabul edilmiş; kısa bir süre sonra reâyâ için angarya olan bazı kanunlar kaldırılmıştır. Osmanlı Devleti, Suriye, Mısır, Sırbistan, Kıbrıs vs. de bu tür uygulamalarda bulunmuştur. Bunda temel amaç halkı Osmanlı Devleti'ne ısındırmaktır.49

Osmanlı Devleti, 1522'de Şehsuvaroğlu Ali Bey'i bertaraf ettikten sonra, burada tahrir yaptırmış ve Dulkadirli ülkesini Bozok ve Maraş sancakları adı ile Osmanlı idarî sistemine dahil etmiştir. Osmanlı Devleti bu bölge için yeni bir kanunnâme tanzim etmemiş; Alaüddevle Bey'in kanunnâmesi en ufak bir değişiklik yapılmadan kabul edilmiştir.50 Bu kanunnâmede yer alan bazı ziraî ve malî kanunlar Osmanlı hukukuna ters düşmesine yani bidat olmasına rağmen aynen kabul edilmiştir. Alaüddevle Bey kanunlarının aynen kabul edilmesiyle halkın daha evvel alışmış olduğu düzen birden bire değiştirilmemiş mahallî örf ve adetlere saygıyla yaklaşılmış, bununla da yöre halkının Osmanlı Devleti'ne uyumu sağlanmaya çalışılmıştır. Nitekim, bir müddet sonra mezkûr bidatlar kaldırılmış ve yerine Rum (Eyâleti) kanunu konmuştur. Bu hususla ilgili kayıtlar 1563 tarihli Maraş Sancağı Tahrir Defteri'nin başında yer almaktadır.51 Yine, Maraş Sancağı'nda olduğu gibi H. 932/M.1525 tarihli Bozok Sancağı Kanunnâmesi'nde de Dulkadirli kanunları aynen kabul edilmiş; sadece, nâyibcek, divâncek, bayramlık, Yörüklerden alınan resm-i çift vs. vergileri halkın lehine olarak kaldırılmıştır. Bundan başka, H. 966/M.1559 tarihli Bozok Sancağı Kanunnâmesi'nde de bazı ceza miktarları azaltılmış ve vergi ile ilgili bazı ölçü birimleri değiştirilmiştir.52

IV.

Osmanlı Devleti kurulduğu yıllardan itibaren toplumun çeşitli kesimleri arasında gelir dengelerini daima kontrol etmiş ve vakıf sistemi ile içtimaî huzuru sağlamaya çalışmıştır. Hatta, başta padişahlar ve diğer devlet yetkilileri camiî, medrese, hastahane, imaret, köprü, çeşme, han, hamam, kütüphane vs. sayılamayacak kadar çok sosyal tesis yaptırmıştır.53 Türk-İslâm medeniyetini temsil eden Selçuklu medeniyetinin varisleri olarak Osmanlı Devleti ile aynı özelliklere sahip olan Anadolu beylikleri de bulundukları mahalleri bu tür eserler ile donatmış ve bunların devamlılığı için vakıflar tahsis etmiştir.54 Bu hususta Anadolu beylikleri beylerinin ne kadar hassas olduklarını anlamak için 1410'da Osmanlı Devleti'nce öldürülmek üzere olan Saruhan Beyliği Beyi Hızırşah'ın iki vasiyetinden birisi ecdadının vakıflarına dokunulmamasıdır. Osmanlı Hükümdarı Çelebi Mehmed bu isteği yerine getirmiştir.55 Osmanlı Devleti de ilhak politikasının gereği eski vakıfların hiçbirisine dokunmadığı56 gibi gerekli görülen yeni sosyal tesisleri halkın hizmetine sokmuştur. Hatta, Anadolu beyliklerine ait bu eserler ve vakıfları da günümüze kadar bânilerin ismiyle zikredilmiştir. XV ve XVI. asır Tahrir Defterlerinde bu hususla alâkalı sayısız kayıt mevcuttur.57

Bu meyanda Dulkadiroğulları beyleri ve hatunları da bu beyliğin hüküm sürdüğü başta Maraş ve Elbistan olmak üzere Afşin, Pınarbaşı, Gemerek, Çandır, Akdağ, Boğazlıyan, Kırşehir, Antep, Kars-ı Maraş (Kadirli) vs. çok sayıda camiî, mescid, medrese, imaret, zaviye vs. yaptırmıştır. Bunların içinde sadece zaviyelerin sayısının 57 adet olması Dulkadirli vakıflarının hacmini göstermek için yeterlidir.58 Diğer taraftan, Osmanlı Devleti de Dulkadirli vakıflarını aynen kabul ile vakfiye şartlarına riayet etmiş; ayrıca, bu vakıfların gelirlerinde herhangi bir kısıntıya gitmemiştir. Bu hususla alakâlı sayısız kayıt Osmanlı arşivlerindeki Maraş, Bozok, Kırşehir ve Kars-ı Maraş'a ait vakıf ve Tahrir Defterlerinde bulunmaktadır.59

Osmanlı Devleti eski beylerin hatırasını silmek için onların vakıflarını ilga edip yeniden kendi vakıflarını yapabilirdi. Fakat, bu yola hiçbir zaman gitmeyerek, hem kendi idaresindeki halkın sosyal hayatında menfî yönde hiçbir değişikliğin olmamasını temin etmiş hem de bu eserleri yaptırarak büyük hizmet verenlerin isimlerinin yaşamasını sağlayarak bir nevi şükran borcunu ödemiştir. Bu durum bütün Anadolu beyliklerinde olduğu gibi Dulkadirli Beyliği için de geçerlidir.

V.

Osmanlı Devleti'nin fetih ve ilhak siyasetlerinden biri de hassas olan bölgelerde halkın avârız60 gibi bazı olağanüstü vergilerden muâf tutulmasıdır. Bu muâfiyet, Bosna ve Banaluka gibi serhad şehirleri halkının saldıran düşmana karşı canla başla müdafa etmeleri61 veya Orta Anadolu'da Kayseri'nin 1472'de Akkoyunlu Devleti kuvvetlerine direnmesi, 1482'de Aksaray ve Konya'nın Cem Sultan'a bu şehirleri62 teslim etmemelerinden dolayı olmuştur. Ayrıca, gerek Anadolu gerekse Rumeli'de çok sayıda derviş, zaviyedar, ilim ehli, imam, duacı vs. de hizmetlerinden dolayı avârız vergisinden muâf sayılmıştır.63

Osmanlı Devleti, bu tür siyaseti Dulkadirli Beyliği topraklarında da yaygın olarak tatbik etmiştir. Mesela, 1530'da Maraş Sancağı Kars (Kadirli) Kazâsı Göksun Nâhiyesi'ne tâbi Kanlukavak Köyü'nde Şeyh Çelebi Halife'ye mensup 14 nefer derviş olup, mezkûr köyde bulunan zaviyede sakindir. Bu zaviyenin kış mevsiminde oldukça şenlenen Göksun Nâhiyesi'nde yol üzerinde bulunması ve gelip-giden yolcuların ihtiyaçlarının karşılanmasından dolayı, burada ikamet eden dervişler Dulkadirli ümerası tarafından korunmuş; Osmanlı Devleti de aynı hususa riayet ederek bu dervişleri avârız vergisinden muâf tutmuş ve bu hususla alâkalı olarak Yavuz Sultan Selim tarafından hükm-i hümâyun verilmiştir.64 Yine Maraş Sancağı Kars Kazâsı'na tâbi Karamanlı Tâifesi'ne tâbi Hacı Fakılu Cemâati'ne mensup 4 hane "duacı ve ehl-i ilim" olduklarına dair Dulkadirli beylerinden Alaüddevle ve Şehsuvaroğlu Ali Beyler tarafından verilmiş ellerinde temessükleri olduğu için, Osmanlı Devleti de bunları avârız vergisinden muâf tutmuştur.65

VI.

Osmanlı Devleti, fetih siyaseti gereği Rumeli'nde Türk iskânını tesis etmek amacı ile, buradaki hudut boylarında yeni fethedilen büyük arazileri mülk olarak kumandanlarına verdi. Buna benzer bir durum, özellikle Orta Anadolu Bölgesi'nde mevcut olup, Osmanlı öncesi, Türk Devlet ve beyliklerinden, Osmanlı Devleti'ne miras kalan bir husustu. Osmanlı Devleti, ilhak politikası gereği köklü ailelerin elinde bulunan bu toprakları mirileştirmemiş ve ara bir usûl ile, bu toprakların gelirinin bir kısmını "divâni" adı ile kendisi almış, bir kısmını da "malikâne" ismi ile yerel aileye bırakmıştır.66

Bu tür uygulama Dulkadiroğulları Beyliği'nde de mevcut olup, Osmanlı Devleti bunu aynen devam ettirmiştir. Mesela, 1530'da Maraş Sancağı Kars Kazâsı Megelgin Nâhiyesi'ne tâbi Zakirlü Tâifesi'ne mensup olup, 5813 akça vergi hasıllı 9 mezraayı Veledan-ı Bayezid bin Demirci tasarruf etmektedir. Bu mezraalar Bayezid'in ecdadına bölgenin fethi esnasındaki başarılarından dolayı mülk olarak verilmiş olup, bu hususla ilgili, Dulkadirli ümerâsınca kendilerine verilen temessükleri, merkeze arz edilmiş ve aynen kabul edilmiştir.67 Yine, Megelgin Nâhiyesi'ne tâbi 1 köy ve 4 mezraayı Ahmed Veledi Süleyman tasarruf etmektedir. Bir köy ve dört mezraayı Ahmed'in ceddi Hüseyin Beytülmalden satın almış ve Osmanlı Devleti'nin bölgeyi ilhakına kadar onun evlatları bu araziyi mülk olarak tasarruf etmiştir. Osmanlı Devleti bölgeyi ilhak ettiğinde, yörenin önde gelen müslümanlarının, bir köy ve dört mezraanın mezkûr şahsın mülkü olduğuna dair şahitliği ve ellerinde hüccet-i şer'iyyelerinin bulunması sonucu, eski durum aynen muhafaza edilmiştir.68

VII.

Osmanlı Devleti ilhak siyasetinin önemli unsurlarından birisi de Anadolu'da ilhak edilen önemli beyliklerin baş şehrine bir şehzâdenin sancakbeyi olarak atanmasıdır. Bunda amaç, asil bir bey liderliğinde idare edilmeye alışmış halkın, kendi beyleri yerine yine asil biri olan "Osmanlı Şehzâdesi"nin yönetici olarak gönderilmesi ile onurlandırılması ve Osmanlı Devleti'ne ısındırılması amaçlanmıştır. Mesela, Yıldırım Bayezid Germiyanoğullarının merkezi Kütahya'ya; II. Mehmed (Fatih) Saruhanoğullarının baş şehri Manisa'ya; Şehzâde Cem önce Candaroğullarının merkezi Kastamonu ve daha sonra, kendinden evvel Karamanoğullarının baş şehri Konya'da görev yapan kardeşi Şehzâde Mustafa'nın ölümü üzerine çok hassas bir zamanda mezkûr şehre sancakbeyi olarak atanmıştır. Bu misalleri çoğaltmak mümkündür.69

Buna mukabil, Osmanlı Devleti, Dulkadiroğulları gibi önemli bir beyliğin baş şehrine şehzâde tayini yapmamıştır. Halbuki, II. Bayezid'in son yıllarında ikinci sınıf sancaklara bile şehzâdeler sancakbeyi olarak atanmıştır.70 Şüphesiz, Dulkadirli Beyliği'nin merkezine bir şehzâdenin atanmamasının sebebi, bu beyliğin tamamen ortadan kaldırıldığı 1522'de hayatta şehzâde olarak sadece Kanuni'nin oğlu Mustafa'nın bulunması ve bu tarihte 7 yaşında olmasıdır.71

Diğer taraftan, Dulkadiroğulları Beyliği, 1522'de kesin olarak ilhak edildikten sonra, toprakları üzerinde biri Maraş, Elbistan ve Hısn-ı Mansur (Adıyaman) civarında, diğeri ise Bozok (Yozgat) ve Kırşehir havalisinde iki büyük sancak teşkil edildi.72 Reâyâsının büyük bir kısmı konar-göçer olan ve birbirine aşiret bağı ile bağlı bulunan Dulkadirli Beyliği baş şehrine idareci olarak bir şehzâde göndermeyen Osmanlı Devleti'nin en azından burada bir "beylerbeyliği" kurması dolayısıyla bir beylerbeyi ataması gerekirdi kanaatindeyiz. Fakat, Avrupa meselelerinin yoğunluğundan olsa gerek böyle bir yola gidilmemiştir.

Bundan daha kötü olanı ise beyliklerini (devletlerini) yitirmiş olan Dulkadirli bey ve sipahilerinin onurlandırılması gerekirken, aksine bir davranış ile bunların ellerinden timarları alınmıştır.73 Gerçi, Mısır'daki isyanlardan sonra durumu yerinde araştırıp, haksızlıkları gideren Veziriazâm İbrahim Paşa, 1525'de Mısır'dan karayolu ile İstanbul'a dönerken, Maraş-Kayseri yolunda, Şehsuvaroğlu Ali Bey'in öldürülmesinin ardından ellerinden timarları alınan sipahilerin şekavete başladıkları ve Mısır hazinesi ve kendi ağırlıklarını vuracaklarını haber aldı. Bunun üzerine, İbrahim Paşa sipahilerin boy beylerini yanına getirip görüştü. Yapılan haksızlığı gidererek Dulkadirli sipahilerinin timarlarını geri verdi.74 Bununla birlikte, Dulkadirli sipahilerinin birkaç sene sonra vuku bulan ve oldukça etkili olan Kalenderoğlu isyanına iştirakleri ve sonuçta mezkûr veziriazâmın bunlara ellerinden alınan timarlarının geri verileceğini vaad ederek onları kendi tarafına çekmesi daha önce haksızlığın tam olarak giderilmediğini göstermektedir. Diğer taraftan, Veziriazâm İbrahim Paşa'nın bu tehlikeli yolculukta herhangi bir sıkıntıyla karşılaşmamak için Dulkadirli "boy" beylerini oyalaması ve tehlike geçtikten sonra onları ciddiye almamış olması muhtemeldir. Aksi durumda Osmanlı Devleti'nin iki sene sonra aynı mesele ile karşı karşıya kalmaması gerekirdi.

Halbuki Karamanoğulları Beyliği'nin ilhakında, bütün isyanlarına rağmen bu beyliğin önde gelen ümerası Turgud ve Bayburdoğullarına timarlar verildiği gibi, 1500 yılı tahririni bahane ederek baş kaldıran 4000 timarlı sipahi açığa alınmakla birlikte, kendilerine birtakım imtiyazlar verilerek mağdur edilmemiştir.75 Osmanlı Devleti Karamanoğulları sipahilerine tatbik ettiği siyasetin benzerini Dulkadiroğulları sipahileri için niçin uygulamadı?

Bu farklı uygulama muhtemelen her iki beyliğin konumlarından ve ilhak dönemlerinden kaynaklanmaktadır. Şöyle ki, Osmanlı Devleti 1520'lerde siyasî anlamda en muhteşem dönemlerini yaşamaktaydı. Halbuki, 1470-1500 yılları arasında Osmanlı Devleti, Karamanoğulları Beyliği'ni ilhak ederken, doğudan Akkoyunlu Devleti'nin güneyden de güçlü Memluklu Devleti'nin yoğun baskısına maruz kalmıştır. 1520'lerde ise Orta Doğu'da Osmanlı Devleti'ne baskı yapabilecek bir devlet olmadığı gibi Dulkadirli toprakları artık büyük bir coğrafyaya hükmeden Osmanlı Devleti için eski önemini yitirmişti.

İşte bu sebeple olsa gerek, Osmanlı Devleti, Dulkadirli boy ve sipahilerinin hislerini dikkate almamış ve keskin bir merkeziyetçi politika takip etmiştir. Fakat aşağıda zikredeceğimiz üzere, Osmanlı Devleti, bu siyasetin bedelini çok geçmeden ödemiş ve kısa bir zamanda bu hatasını görerek geri adım atıp Dulkadirli sipahilerinin elinden aldığı timarlarını eski sahiplerine iade etmiştir.

Diğer taraftan Dulkadirli Beyliği topraklarında önemli miktarda Alevi, Türkmen yaşamaktaydı. Hatta, Safevi Devleti'nin kurucusu Şeyh (Şah) İsmail 1500'de İran'dan Erzincan'a gelip Anadolulu taraftarlarını davet ettiğinde kendisine katılan önemli gruplardan birisi de Alevi olan "Dulkadirli Türkmenleri" idi. Şeyhlerine son derece bağlı olan bu Türkmenler Safevi Devleti'nin kuruluşunda çok etkili olmuştur.76

XVI. asrın başlarında, Şii-Alevi mezhebini siyasallaştırarak Safevi Devleti'ni kuran Şah İsmail bu mezhep mensuplarının yoğun olarak bulunduğu Orta ve Doğu Anadolu'yu hakimiyeti altına almaya çalışmış; fakat 1514'de vuku bulan Çaldıran Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nden büyük bir darbe yemiştir. Daha sonra ise bu amacından vazgeçmeyen Şah İsmail ve onun ölümünden sonra oğlu Şah Tahmasb bu hedeflerine Orta Anadolu'nun bozkırlarında yaşayan yoksul Alevi Türkmenlerini, Osmanlı Devleti'ne karşı kışkırtarak ulaşmak istemiştir.77

İlk isyan 1518'de Bozoklu Türkmenlerden olup, timar tasarruf eden Celâl'in ayaklanmasıdır. Bu isyan yukarıda zikredildiği gibi Dulkadirli Şehsuvaroğlu Ali Bey tarafından kısa sürede bastırılmıştır. İkinci isyan ise 1526'da Osmanlı ordusunun Mohaç Savaşı'nda bulunduğu esnada yine eski Dulkadirli Beyliği toprağı olup sancak yapılan Bozok'un tahriri esnasında vuku bulmuştur. Bu isyanın çıkmasında tahrir emini ve diğer görevlilerin hatalı davranışlarının büyük katkısı olmakla birlikte, bölge halkının önemli bir kısmının daha birkaç sene önce Dulkadirli Beyliği reâyâsı olması ve Alevi mezhebine mensup olmaları etkili olmuştur. Tahrir esnasında haksızlığa uğrayan Sülünoğlu Koca ile Baba Zünnun etrafındakiler ile isyan etti. Yöre halkının da iştirakı ile isyan kısa zamanda büyüdü ve asiler Bozok sancakbeyi ve kadısını katletti. Akabinde üzerlerine gönderilen tedbirsiz Osmanlı kuvvetlerini bozguna uğratıp, Karaman Beylerbeyi ve bazı sancakbeyleri ile askerleri öldürdüler. Osmanlı Devleti'ni uğraştıran bu isyan Adana Sancakbeyi Piri Bey ve Diyarbekir Beylerbeyi Hüsrev Paşa'nın gayretleriyle bastırıldı.78

Bununla birlikte, bölgede sükunet tamamen sağlanamamış; aynı sene içinde esas ordunun Avrupa cephesinde bulunmasından da istifade ile eski Dulkadirli Beyliği toprakları olan Bozok ve Elbistan bölgelerinde öncekilerden daha kapsamlı bir isyan çıkmıştır. Bu isyanın liderliğini Hacı Bektaş-i Veli torunlarından Kalender yapmıştır. Son ayaklanma da Alevi kökenli olmakla birlikte, bunu ilk iki isyandan farklı kılan çok önemli bir özellik vardır. Önceki ayaklanmalara derme çatma halk kesimi iştirak eder iken, Kalenderoğlu İsyanı'na kuru kalabalık halkın yanında daha evvel ellerinden timarları alınarak dışlanmış olan Dulkadirli sipahilerinin katılmasıdır.79 Burada dikkati çeken husus, Dulkadirli sipahilerinin en azından büyük bir kısmının "Sünni" mezhebine mensup olmalarıdır. Dolayısı ile Dulkadirli sipahilerinin böyle bir isyana katılmalarının tek bir sebebi vardır. O da Osmanlı Devleti'ne karşı duyulan hoşnutsuzluktur. Bunda timarlarının ellerinden alınmasının çok büyük etkisinin yanı sıra, beyliklerin ortadan kalkmasının da psikolojik tesiri mevcuttur.

Benzer bir durum Karamanmoğlu Türkmenleri için geçerli olup, Turgud, Bayburd ve Varsak gibi bu beyliğin esas güçlerini oluşturan aşiretler de Sünni olmalarına rağmen "Şii" Safevi Devleti'nin kuruluşuna iştirak etmiştir.80

Bu isyanda Kalenderoğlu kısa zamanda etrafına 20-30 bin Alevi Türkmen topladı. Bu kadar etkili bir isyanı bastırmak için Veziriazâm İbrahim Paşa görevlendirildi. 5000 kapıkulu askeri ile yola çıkan İbrahim Paşa Aksaray'a geldiğinde Anadolu ve Karaman beylerbeylerini eyâlet askerleri ile asilerin üzerine gönderdi. Bu birlikler asiler karşısında feci bir mağlubiyet aldı ve birçok komutan öldü. Bunun üzerine süratle hareket eden İbrahim Paşa Elbistan civarına geldi. Hadiseyi çok iyi tahlil eden Veziriazâm gerekli tedbirleri aldı. Öncelikle pek rastlanılmayan fakat çok yerinde bir karar ile daha önceki çatışmaya iştirak edip, bozguna uğrayan erlerden hiçbirisini kendi birliklerinin moralini bozma ihtimaline binaen ordusuna kabul etmedi. Şayet gelen olursa onların katledilmelerini emretti. Ayrıca, boşalan komutanlıklara hak edenleri atadı.81

Bütün bunlardan daha önemlisi ise İbrahim Paşa'nın asilerin başarılı olmalarındaki faktörü tespit etmesidir. Bu etken yukarıda zikrettiğimiz üzere, Dulkadirli sipahilerinin ellerinden timarlarının alınması ve dolayısıyla küstürülmeleridir. İşte, İbrahim Paşa önce Osmanlı Devleti'nin daha sonra da devleti temsilen kendisinin yapmış olduğu büyük hatayı düzeltmek için harekete geçti ve bunda da başarılı oldu. Alevi isyancılarla işbirliği yapan Dulkadirli Türkmenlerinin "boy" beylerinin gönlünü kazândı. Bütün isteklerini yerine getireceğini vaad etti. Böylece Dulkadirli boy beylerinin gayreti ile, kendi boylarına mensup şahıslar asi Alevi Türkmenlerden ayrıldı. Tahmin edilenden çok daha fazla kişi asilerin başı Kalenderoğlu'nu terk etti. Öyle ki; İbrahim Paşa'nın geriye kalanları tedip etmek için seçme askerlerden 500'ünü bir komutan ile isyancılar üzerine göndermesi yeterli oldu. Başsaz denilen mevkiide eşkiyaya baskın yapıldı; eşkıya perişan edildi ve asilerin lideri Kalenderoğlu öldürüldü. Ayrıca, Dulkadirli bey oğullarından Veli Dündar adlı bir şahıs da bu esnada katledildi.82 Bu da, mezkûr isyanda Dulkadirli Bey ailesinin de parmağı olduğunu göstermektedir.

Dulkadirli Beyliği'nin Osmanlı Devleti'ne tamamen ilhak edildiği 1522 yılı üzerinden daha beş yıl geçmeden bu beyliğin toprakları üzerinde peş peşe üç isyanın olması ve büyük zorluklar ile karşı karşıya kalınması Osmanlı Devleti, yönetiminin dikkatini buraya çevirmesine sebep oldu.

Ali Bey'in öldürülmesinden sonra onun tasarrufunda olan yerler beş sancağa ayrılmıştır. 1523 tarihli bir Tahrir Defterinde ise bu yöre "Vilâyet-i Dulkadiriyye" olarak kayıtlıdır. Çeşitli anlamları olan vilâyet,83 burada bölge anlamında kullanılmıştır. Bu vilâyet Maraş (Maraş, Hısn-ı Mansur ve Elbistan kazâları) ve Bozok (Bozok ve Kırşehir kazâları) sancaklarından oluşmuştur. 1522'de Rum Beylerbeyliği'ne bağlanan Maraş ve Elbistan sancakları kısa bir süre sonra 1523'de Karaman Eyaleti'ne ilhak edilmiştir.84 1527 yılındaki Kalenderoğlu İsyanı'ndan iki yıl sonra düzenlenen sancak listesinde de Maraş, Karaman Eyâleti'ne bağlı bir sancak olarak kayıtlıdır.85 Nitekim, Sülünoğlu Koca ve Baba Zünnün isyanlarını bastırmak için görevlendirilen Osmanlı kuvvetleri arasında Maraş Sancağı'na ait birlikler ve onların başında da Maraş Sancakbeyi olarak Mahmud Bey bulunmaktadır.86

İşte, dış bağlantıları da bulunan üç isyanın birbiri ardınca Dulkadirli toprakları üzerinde vuku bulması üzerine Osmanlı Devleti bölgenin idarî yapılanmasını yeniden ele almıştır. Bostan tarafından yazılan Süleymannâme'de H. 977/M. 1531 yılı hadiselerinden Budin Seferi ve Şehzâde Selim'in sünnet düğünü zikredildikten sonra Dulkadir (Zulkadir) Vilâyeti'ne müstakil bir beylerbeyinin atandığından bahsedilmektedir. Ayrıca, bu kayda göre, Zulkadir Eyâleti'nin ilk beylerbeyi olarak o esnada Trablus Sancakbeyi olan Süleyman Bey atanmıştır. Zulkadir Eyâleti'nin kuruluş amacı mezkûr eserde enteresan bir şekilde ifade edilmekte; müstakil beylerbeyi atanarak, güllük gülistanlık olan bölgenin, fitne dikeni ile perişan olmaması için, padişahın (devletin) himayesi altına alındığı belirtilmektedir.87 Daha açık olarak ifade edersek, hassas olan bu bölgede emrinde sancakbeyine göre çok daha fazla kuvvet bulunan ve yine sancakbeyinden daha üst rütbeli bir görevli olan "beylerbeyi"nin atanmasının asayişin temini için gerekli olduğuna işaret edilmektedir. Bu husus sadece Dulkadirli bölgesi için geçerli olmayıp Osmanlı Devleti gerekli gördüğü zamanlarda bu yola başvurmuştur. Mesela, 1569'da yapılan Don-Volga kanal seferinde stratejik ehemmiyet kazânan Kefe sancak iken, beylerbeyliğe yükseltilmiştir.88

VIII.

Osmanlı Devleti'nin Dulkadirli Beyliği'ni ilhak süreci aynı özelliklere sahip Karamanoğullarına göre çok daha kısa olmuş ve on beş yıl (1515-1530) sürmüştür. Bundan yukarıda izah ettiğimiz tedbirlerin yanı sıra, şüphesiz önemli etkenlerden birincisi, 1530'larda Osmanlı Devleti'nin sınırlarının Orta Anadolu'nun çok uzağında olması ve bölgenin bir iç ülke haline gelmesidir. İkincisi ise bu tarihte, Osmanlı Devleti'ni zorlayan Akkoyunlu ve Memluklu Devletlerinin ortadan kaldırılmış ve Safevi Devleti'nin ise sindirilmiş olmasıdır.

Bunların yanı sıra, askeri güçlerinin çok büyük bir kısmını hareketli ve dayanıklı konar-göçerlerin teşkil ettiği Anadolu beyliklerinin son halkalarının (Candaroğulları, Karamanoğulları, Ramazanoğulları ve Dulkadiroğulları) da ortadan kaldırılması sonucu Rumeli'de olduğu gibi Anadolu'ya da Osmanlı barışı "Pax Ottomanica"gelmiştir.

Bu, şüphesiz bağlı oldukları beyliğin ümerâsını oluşturan konar-göçerlerin, özellikle de beylerinin aleyhine olmuştur. Çünkü, Osmanlı Devleti her ne kadar bunları hoşnut tutmaya çalışsa da boy beyleri ümerâlıktan sıradan timar sahipliğine, askeri gücü teşkil eden konar-göçerler ise klasik reâyâ durumuna düşmüştür.

Bundan başka, Osmanlı Devleti mezkûr beylikleri ilhakının ardından tahrirler yaparak, konar-göçerleri kanunlar ile sıkı bir kontrol altına almıştır. Daha evvel, idâri ve iktisâdi açıdan boy beylerine karşı sorumlu olan konar-göçerler tahrirler ile kayıt altına alınmış; başta ağnam, kışlak, yaylak, bad-ı hevâ, bennak vs. vergileri ile yükümlü kılınmıştır. Ayrıca, yaylak ve kışlakları sabitleştirilmiş ve gidiş gelişleri kontrol altına alınmıştır.89

Safevi Devleti'nin etkisi ile 1519'da Bozok-Tokat taraflarında Bozoklu Celal, 1525-1527 yılları arasında Bozok Sancağı'nda Sülünoğlu Koca ile Baba Zünnun, Adana Sancağı'nda Domuzoğlan ve Veli Halife, Tarsus Sancağı'nda Beyce ve yukarıda zikrettiğimiz Kalenderoğlu isyanları ile konar göçer Türkmenler, Osmanlı Devleti'ne karşı son çırpınışlarda bulunmuş; fakat muvaffak olamamışlardır.90

Orta Anadolu Bölgesi'nde istiklal ümidini yitiren konar-göçerler, Osmanlı Devleti'nin huzur ve güveni temininin de etkisi ile, XVI. asrın ikinci çeyreğinden itibaren, evvelce cüzi miktarda zirâat yaptıkları kışlaklarına yerleşmeye başlamış; mezraaları köye dönüşmüş; tamamen yerleşik ve zirâatle iştigal eden köylüler olmuştur.

Mesela, Ankara-Konya ve Aksaray-Akşehir arasındaki bozkırlarda sakin Atçeken Yörükleri, XVI. asrın başlarında yurtlarında hayvancılık yapar iken91 mezkûr asrın sonlarında tamamı zirâatle uğraşan köylüler olmuştur.92 Yine, aynı bölgede olup, timar tasarrufunda bulunan konar-göçerler de, XVI. yüzyılın sonlarına doğru yerleşik hayata geçmiştir.93 Ayrıca, XVI. asrın sonlarında Kayseri Sancağı'na tâbi, Mağara, Koramaz, Kenar-ı Irmak, Karakaya, Karataş, Malya, Yürükân-ı İslamlu ve Köstere nâhiyelerine tâbi 115 mezraaya bu sancakta sakin konar-göçer oymaklar yerleşmiş; dolayısıyla mezkûr mezraalar köye dönüşmüştür.94 Bu misalleri çoğaltmak mümkündür.

Bu durum Osmanlı Devleti'nin ilhak ettiği Dulkadirli Beyliği'nin esas topraklarında da yoğun olarak görülmektedir. Özellikle yukarıda zikredilen kanlı isyanların çıktığı Bozok Sancağı'nda XVI. asrın başlarında yerleşik hayat yok denecek kadar azdır. Bozok Kazâsı'nda şehir veya kasaba yoktur. Hatta, köy sayısı bile sadece 6 adettir. Buna mukabil, kazâda bulunan 884 mezraada, Ağcakoyunlu, Sekilü, Şam Bayadı, Kızılkocalu, Süleymanlu, Ağcalu, Selmanlu, Çiçeklü, Zakirlü, Mesudlu, Kavurgalı, Demürcilü, Karamanlu-yı Dinik, Ali Beylilü, Tecirlü, Delü Alilü kabilelerine mensup konar-göçer oymaklar sakindir.95 1575 yılı tahirine göre ise durum tamamen değişmiştir. XVI. yüzyılın başlarında Bozok Kazâsı'ndaki idarî yapılanmada nâhiyeler mevcut olmayıp, onun yerini kabileler almış iken, aynı asrın sonlarına doğru mezkûr kazâda 13 ayrı nâhiye teşekkül etmiştir.96 Bu nâhiyelere bağlı toplam köy sayısı ise XVI. yüzyıl başlarına nazaran 6'dan 629'a yükselmiştir. Buna mukabil, adı geçen asrın başlarında 884 olan mezraa sayısı %-42.8'lik bir oranla 884'ten 505'e düşmüştür (Tablo I). Bu rakamlar Bozok Kazâsı'ndaki yerleşmenin boyutunu izah için kâfidir. Bununla birlikte, XVI. asrın sonuna gelindiğinde bile büyük bir sancak olan Bozok'ta bir şehir veya kasabanın bulunmaması dikkat çekicidir. Nitekim, Bozok Sancağı Merkez Kazâsı Kadısı Mevlâna Hacı Mustafa Baltı Nâhiyesi'ne bağlı Karakuşçu köyünde ikamet etmektedir.97 Günümüzde bu sancak topraklarında mevcut olan Bozok (Yozgat) Vilâyeti'nin merkezi Yozgat şehri XVI. yüzyıl başlarında Baltı Nâhiyesi'ne bağlı bir mezraa iken, aynı asrın sonlarında 16 hane ve 13 mücerred nüfuslu bir köye dönüşmüştür.98 Bozok Kazâsı'nda yerleşmede dikkati çeken bir husus ta XVI. asrın sonunda karşımıza "köy"olarak çıkan yerlerin büyük bir çoğunluğunun aynı yüzyılın başlarında "mezraa"olmasıdır. Mesela, 1575 yılı Tahrir Defterine göre, Baltı Nâhiyesi'nde bulunan 56 köyden 41'i aynı asrın başlarındaki Tahrir Defteri'nde mezraa olarak kayıtlıdır.99 Diğer taraftan, XVI. asrın sonlarına gelindiği halde hâlâ yerleşik hayata geçmeyen ve mezraalarında cüzi zirâat yapan cemâatler olduğu gibi, bazı oymakların da bir kısmı yerleşir iken diğer kısmı da konar-göçerliklerini devam ettirmiştir. 100

Tablo 1: XVI. Yüzyılda Dulkadirli Beyliği Esas Topraklarında Kırsal Yeleşmeler

Köy Mezraa Sancak Kazâ 1520-1530 1563-1575 % 1520-1530 1563-1575 %

Maraş Elbistan 165 209 27 234 247 5 923
Kars-ı Maraş 47 699

Maraş 241 360 49 489 368 -24.7

Zamantu 86 157 82.5 312 205 -34.2

Bozok Bozak 6 629 884 505 -42.8

Kırşehir 10 714

Yine, XVI. yüzyıl başlarından Bozok Sancağı'na tâbi Kırşehir Kazâsı'nda da yerleşik hayat hemen hemen yoktur. Kasaba olarak sadece kazâ merkezi Kırşehir bulunmaktadır.101 Kırşehir Kazâsı'nda da köy sayısı oldukça az olup 10 adetten ibarettir. Buna mukabil, büyük çoğunluğu Varsaklara tâbi 115 cemâat mezkûr kazâya bağlı 714 mezraa da sakindir.102 XVI. yüzyıl sonlarına ait Tahrir Defteri elimizde bulunmamakla birlikte, başka kayıtlardan bu dönemde sancak olan Kırşehir Sancağı'nda kırsal yerleşmenin önemli boyutlarda olduğu anlaşılmaktadır. XVI. yüzyıl sonlarında Kırşehir Sancağı 9 nâhiyesi olan bir sancak olup103 Celali isyanları esnasında köylerinin büyük bir kısmı tahrip edilmiştir. 104

Dulkadirli Beyliği topraklarından olup, Osmanlı idarî yapılanmasında Maraş Sancağı adı ile kurulan sancak oldukça büyüktür. XVI. asrın başlarında bu sancağa Maraş (Merkez), Elbistan, Zamantu (bugünkü Pınarbaşı ve Sarız civarı) ve Kars-ı Maraş (Kadirli) kazâları bağlıdır. 105 XVI. yüzyıl başlarındaki tahrire göre, Elbistan Kazâsı'nda 165 köy ve 234 mezraa vardır. (Tablo-I) Bu köylerden 19'unda ikamet eden kimse bulunmamaktadır.106 1563 yılında ise köy sayısı %27'lik bir artışla 209'a ve mezraa sayısı da %5.5'lik bir artışla 247'ye yükselmiştir (Tablo-I). Köy sayısında yüksek artış oranına mukabil düşük bir nispette de olsa mezraa sayısındaki artış, yeni zirâat alanlarının açılması ile izah edilebilir.

XVI. yüzyıl başlarında konar-göçer hayatın yoğun olduğu yerlerden birisi de Kars-ı Maraş Kazâsı'dır. Bu kazâda 1520'li yıllarda 47 köye mukabil 699 mezraa mevcuttur. Bu köy ve mezraaların büyük çoğunluğu Kars Kazâsı'nda bulunan, Zakirlü, Kavurgalu, Karıkışlalu, Karamanlu, Demürcilü, Selmanlu kabilelerine mensup cemâatler sakindir.107 XVI. yüzyıl sonlarına ait kayıtlar elimizde bulunmamakla birlikte, civar konar-göçerlerin yoğun olarak yerleşik hayata geçmelerinden hareketle bu kazâ oymaklarının da büyük ölçüde yerleşik hayatı tercih ettikleri kuvvetle muhtemeldir. 1520'li yıllarda Zamantu Kazâsı'na bağlı 86 köye karşılık 312 mezraa mevcuttur. Bu mezraalar genellikle deftere "Yörükân-ı Zamantu"adı ile kayıtlı cemâatler tasarruf etmektedir.108 Buna mukabil, 1563'te Zamantu Kazâsı'ndaki köy sayısı %82.5 gibi çok yüksek bir oranla 157'ye yükselir iken, mezraa sayısı %-34.2'lik bir oranda azalarak 205'e düşmüştür (Tablo-I). Bu konar-göçerlerin giderek artan bir nispette yerleşik hayata geçişlerinin tabiî bir sonucu olmuştur. Yine, benzer gelişme Maraş Merkez Kazâsı'nda da mevcuttur.

XVI. asrın başlarında Maraş Merkez Kazâsı'na tâbi 241 köy ve 489 mezraa bulunmaktadır. Bu köy ve mezraaların büyük çoğunluğunda Tahirlü, Gündeşlü, Bertiz, Beçenek, Döngelelü, Eymir, Cerid, vs. tâifelerine mensup 816 cemâat sakin olup, kısmen zirâat yapmaktadır.109 1563'te ise köy sayısı %49'luk bir artışla 360'a ulaşır iken mezraa sayısı %-24.7'lik bir azalma ile 368'e düşmüştür (Tablo-I).

XVI. yüzyılın başlarında cemâatler kısmen zirâat yaptıklarından olsa gerek, Tahrir Defterlerine tasarruf ettikleri köylerde kaydedilmemiş; ayrıca defterin başka bir yerinde tâifeleri esas alınarak topluca yazılmıştır. 110 Mesela, Maraş Merkez Nâhiyesi'ne tâbi Ayaklucaoluk köyü Tahrir Defteri'ne "Karye-i Ayaklucaoluk tâbi Maraş-Ağcakoyunlu zirâat eder"şeklinde kayıtlıdır. 111 Görüldüğü üzere cemâatin nüfusu hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Bu muhtemelen konar-göçer oymakların henüz tam olarak yerleşik hayata geçmemelerinden kaynaklanmaktadır. Diğer bir ifade ile XVI. asrın başlarındaki tahrir defterlerine köy olarak kayıtlı olup, herhangi bir nüfus yazılı olmayan köyler bir nev'i viran durumundadır. Nitekim 1563 yılı tahririnde aynı köy "Karye-i Ayaklucaoluk der nezd-i Kutluca tâbi mezbur (Maraş)-Cemaât-i Ağcakoyunlu zirâat edüb kışlarlar-Nefer 65"diye kayıtlıdır. Burada ise cemâatin nüfusu mezkûr köyde yazılı olup konar göçer oymakların kayıtlı olduğu diğer köylerde olduğu gibi, "kışlamak"ibaresi özenle ilave edilmiştir.112 Konar-göçerlerin iktisadî faaliyetlerinin esasını hayvancılık teşkil etmekle birlikte, onlar tedrici de olsa kışlak ve yaylaklarında daha ziyade tahıl ürünlerine dayalı zirâat yapmaktaydı.113 Buna mukabil, 1563 yılı Maraş Tahrir Defteri'ne göre, bu sancağın köylerinde kışlayan oymaklar, geniş muhtevalı zirâat ile iştigal etmekte; buğday, arpa, mercimek, pamuk, çeltik vs. yetiştirmekte, bağcılık, meyvecilik ve arıcılık yapmaktadır.114 Bu da onların artık tamamen toprağa bağlandıklarını göstermektedir.

1520'li yıllarda eski Dulkadirli Beyliği topraklarında sakin olup, çıkardıkları isyanlar ile Osmanlı Devleti'nin başını ağrıtan konar-göçerlerin çoğunluğu, dış destek bulamama ve huzur ortamının da etkisiyle yukarıda izah edildiği üzere yerleşik hayata geçerek klasik reaya olmuştur. XVI. asrın sonlarına kadar bölgede huzur devam etmiş ve halk Osmanlı Devleti'ni benimsemiştir. Gerçi, bu asrın sonunda bölgede yeni isyanlar vuku bulmuş olmakla birlikte bunlar sadece bu yöreye mahsus olmayıp Osmanlı Devleti'nin Anadolu, Suriye ve Irak topraklarının tamamına muhtevi Celali İsyanları adıyla meşhur ayaklanmalardır.115

Sonuç olarak, Osmanlı Devleti, bölgede rekabet içinde bulunduğu Memlukluları da dikkate alarak Dulkadirli Beyliği'ni doğrudan ilhak etmemiş; Dulkadirli ailesinden meşhur Şehsuvar Bey'in oğlu Ali Bey'i Osmanlı Devleti'nin yüksek hakimiyetini tanımak üzere bu göreve getirmiştir. Kısa bir müddet sonra Osmanlı Devleti Memlukluları ortadan kaldırınca Ali Bey'in varlığına gerek kalmamış ve yedi yıl sonra onu da devre dışı bırakarak bu beyliği miri sisteme dahil etmiştir. Bununla birlikte, Osmanlı Devleti kanunlarda ve sosyal hayatın önemli unsuru olan vakıflarda herhangi bir değişikliğe gitmeyerek yöre halkını kazânmaya çalışmıştır. Ayrıca, Dulkadirliler büyük bir aşiretin bey ailesi oldukları için, onları devletin desteklediği başka bir güçlü aile Bayezidoğulları ile dengeleme yoluna gitmiştir. Başlangıçta, Osmanlı Devleti, Dulkadirli sipahilerine hatalı bir siyaset takip edip onları küstürerek büyük çaplı isyanlara sebebiyet vermiş ise de kısa bir zamanda hatasını anlayarak bu
925
zümrenin gönlünü almıştır. Diğer taraftan, Dulkadirli Beyliği halkının büyük çoğunluğunu teşkil eden ve istiklâl ümidini yitiren konar-göçerler, Osmanlı Devleti'nin temin etmiş olduğu huzur ortamının da etkisi ile giderek daha fazla zirâatle meşgul olmuşlar ve mezraaları köye dönüşerek yerleşik hayata geçmişlerdir.

Nitekim, 1530'lu yıllarda sınırları Basra Körfezi'nden Azak Denizi'ne, Azerbaycan'dan Viyana önlerine ulaşan Osmanlı Devleti toprakları içinde çok küçük bir alanı ihtiva eden, dolayısı ile tabiî ömrü sona ermiş olan Dulkadirli Beyliği'nin ilhakı tamamlanmış oldu.



1 Hoca Sadeddin Efendi, Tacü't-Tevârih, Haz. İsmet Parmaksızoğlu, C. IV, Ankara 1992, s. 236-242; Celâlzâde Mustafa, Selimnâme, Haz. Ahmet Uğur-Mustafa Çuhadar, İstanbul 1997, s. 605­611.
2 Aşık Paşa, Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Haz. Nihal Atsız, İstanbul 1992, s. 132-133; Oruç Bey, Oruç Bey Tarihi, Haz. Nihal Atsız, İstanbul 1972, s. 118.
3 Aşıkpaşa, a.g.e., s. 136-137; Yaşar Yücel, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar-1, Ankara 1991, s. 117-123.
4 Refet Yinanç, Dulkadir Beyliği, Ankara 1983, s. 80-87.
5 Hoca Sadeddin, a.g,e., C. IV, s. 229.
6 Solakzâde Mehmed Hemdemi, Solakzâde Tarihi, Haz. Vahid Çabuk, C. II, Ankara 1989, s. 36.
7 Yinanç, a.g.e., s. 120.
8 "Alâüddevle'nin fermân-ı emânında olan memâlik-i mahrûsası Şehsuvaroğlu Ali Bey'e virülüb vâkî olan kıla' has'a kayd olunub sancak tarikiy
le sekiz yüz bin ile mezkûr Ali Bey'e dirlik tayin olunub ma'âda has'a kayd olunub gümüş madeni dahi var imiş, hassa-i hümâyuna kayd itdiler". T. S. M. A, nr. 5461'den naklen, İsmail Altınöz, Dulkadir Beylerbeyiliğinin Teşekkülü ve Gelişmesi, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul 1995, s. 20.
9 Müneccimbaşı Ahmed Dede, Sahaif'ül-Ahbar Fi Vekayi'l-A'sâr, Çev. İsmail Erünsal, C. II, İstanbul (tarih yok), s. 471.
10 Altınöz, a.g.e., s. 58-59.
11 Ramazanoğulları Beyliği'nin 1517'de ilhakının ardından, Osmanlı hakimiyetinin ilk göstergesi olan tahrir 1519'da yapılmış ve Adana sancak kaydedilmiştir. Ayrıca, 1521'de tanzim
edilen kanunnâmede, Şam Eyâleti'nin sancakları ve sancakbeyleri listesinde "Livâ-ı Adana ve Çukurâbad be nâm-ı Piri Bey Veled-i Ramazan Bey" kaydı mevcuttur. (Ahmed Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri ve Hukukî Tahlilleri, C. III, İstanbul 1991, s. 486). Yine, 1530 tarihli Tahrir Defteri'nde Adana'dan "Livâ" diye bahsedilmekte ve Adana şehrinin gelirlerini "mirlivâ" tasarruf etmektedir (B O A, TD. nr. 998, s. 304-305). Gerçi, XVI. asrın sonlarında Adana'dan "Adana Hükümeti" diye bahsedilmekte ve bu hükümete Maraş Beylerbeyliği'ne atanan Ramazanoğlu Mehmed Paşa'nın kardeşinin atandığı belirtilmektedir. (Selâniki Mustafa Efendi, Tarih-i Selâniki, Haz. Mehmet İpşirli, C. I, Ankara 1999, s. 314).
12 Kubat Bey, önce Karaman, İçil, Aclun ve Trabzon'da sancakbeyliği yaptıktan sonra, Basra, Halep ve Van'da beylerbeylik yapmış ve 1559'da vefat etmiştir. Faruk Sümer, "Çukurova Tarihine Dair Araştırmalar", Tarih Araştırmaları Dergisi, C. I, S. 1, (Ankara 1963), s. 59.
13 Sümer, a.g.m., s. 59; Altınöz, a.g.e., s. 20, 28.
14 "Mezkûr şerifler mahalle-i mezbûre'de (Maraş Kethüda Mahallesi) sakin olub ellerinde avârız-ı divaniye ve tekâlif-i örfiyeden muâf olmak içün Alaüddevle ve Ali Beg'den temessükleri olub muâfiyetleri ile kayd olundı...", BOA, TD. nr. 998, s. 418; "Zikrolan evkaf ashab-ı kehf-i şerif (Elbistan Kazâsı) merhum ve mağfur Sultan Alâaddin (Anadolu Selçuklu sultanı) vakf idüb serbestlik tarikiyle tasarruf olunmasın şart idüb sonra ümera-i Zulkadiri vali olduklarında ber karar-ı sabık vakfiyetin mukarrer dutub temessükleri virüb ba'de Alaüddevle ve Ali Beg merhum dahi mukarrernâmeler virüb tasarruf olunurmuş." BOA, TD. nr. 998, s. 479.
15 Mehmet İpşirli, "Beylerbeyi", DİY. İA, C. 6, s. 71.
16 Yinanç, a.g.e., s. 100.
17 Şehsuvaroğlu Ali Bey Çaldıran Seferi'ndeki başarısından dolayı Yavuz Sultan Selim tarafından daha evvel hazineye alınmış olan Gedik Ahmet Paşa'nın kılıcı ile taltif edilmiştir. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C. II, Ankara 1983, s. 309.
18 Franz Babinger, Osmanlı Tarih Yazarları ve Eserleri, Çev. Coşkun Üçok, Ankara 1992, s. 58-59.
19 Yinanç, a.g.e., s. 99-105.
20 İbn İyas, s. 1271-1272; Peçevi İbrahim Efendi, Peçevi Tarihi, Haz. Bekir Sıtkı Baykal, C. I, Ankara 1992, s. 56-57; Solakzâde, a.g.e., C. II, s. 122.
21 İbn İyas, a.g.e., "gös. yer."; Müneccimbaşı, a.g.e., C. II, s. 516.
22 Peçevi, a.g.e., C. I, gös. yer.
23 Sümer, a.g.m., s. 55-56; Ramazanoğlu Mahmud Bey Ridaniye Savaşı'nda vefat etmiştir. Celâlzâde, a.g.e., s. 659.
24 Sümer, a.g.m., s. 56.
25 Sümer, a.g.m., s. 57-58.
26 Sümer, a.g.m., s. 59.
27 Müneccimbaşı, a.g.e., C. II, s. 526; Peçevi, a.g.e., C. I, s. 91-92; Solâkzâde, a.g.e., C. II, s. 153.
28 Peçevi, a.g.e., C. I, s. 95.
29 Sümer, a.g.m., s. 58; Selânikî, a.g.e., C. I, s. 314.
30 Mehmed Neşri, Kitâb-ı Cihannümâ (Neşri Tarihi), Yay. F. Reşit Unat-M. A. Köymen, C. II, Ankara 1987, s. 743-755; Hoca Sadeddin, a.g.e., C. III, s. 41-56; Aşık Paşa, a.g.e., s. 133-136.
31 Gelibolulu Ali, Kitâbü't-Târih-i Künhü'l-Ahbâr, Haz. A. Uğur-A. Gül-M. Çuhadar-İ. H. Çuhadar, C. I (I. Kısım), Kayseri 1997, s. 647-649; Aşık Paşa, a.g.e., s. 148-149; Neşri, a.g.e., C. II, s. 793-795.
32 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, Ankara 1988, s. 115-119.
33 Halil İnalcık, "Osmanlı Fetih Yöntemleri", Çev. H. Can Tuncer, Cogito (Osmanlı Özel Sayısı), S. 19, (Yaz-1999 İstanbul), s. 115-135.
34 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C. IV, Ankara 1983, s. 429-430.
35 Zekeriya Kurşun, "Osmanlı Devleti İdaresinde Hicaz (1517-1919)", Yeni Türkiye, S. 31, (Osmanlı Özel Sayısı-Teşkilat), s. 128-129.
36 Bekir Sami Bayazıt, Kahramanmaraş'ta Bayazıtoğulları (1514-1990) Kahramanmaraş, 1998, s. 1 6; Bu husus bugün Maraş halkı arasında da "Yavuz Sultan Selim Çaldıran Savaşı'na iştirak ettiğinde Horasan'dan gelen Bayezidlü diye iri yapılı ve savaşçı bir sülale Yavuz'a yardım etmiş; daha sonra Yavuz bunları Maraş'a getirip yerleştirmiş. 'Maraş otağınız Malatya otlağınız olsun' demiş; Yavuz Mısır'a sefer düzenlediğinde Maraş bölgesinde ayaklanma olmuş bunun üzerine Yavuz Bayezidlülere 'Bundan sonra Maraş'tan bana şikayet gelmesin' demiş", şeklinde rivayet edilmektedir. Gerek, Maraş ile ilgili bir eser yazan (Besim Atalay, Maraş Tarihi ve Coğrafyası, Haz. M. Yusuf Özbaş, İstanbul, 1973. ) Besim Atalay gerekse mezkûr müellif Bayezidoğullarının Doğubayezid'den gelişini yukarıda zikrettiğimiz halk rivayetine benzer bir şekilde izah etmekte ve herhangi bir belgeden bahsetmemektedir. Bu sebeple, bu hususun araştırılması gerekmektedir. Çünkü, son döneme kadar, Bayezidlü ailesinin sakin olduğu Çavuşlu Mahallesi (Bayazıt, a.g.e., s. 17) 1563 tarihli Maraş tahrir defterinde "Emir Çavuşlu" adıyla geçmekte olup, bu mahallede sakin 4 nefer sipahizâdenin ismi "Ali Veled-i Bayezid", "Firûz biraderi o (Bayezid)", "Bayezid birader-i diğer" ve "Yâdigâr birader-i diğer" şeklinde kayıtlıdır. (Refet Yinanç-Mesut Elibüyük, Maraş Tahrir Defteri (1563), C. I, Ankara, 1988, s. 13. ) Buradan hareketle, 1- Emir Çavuşlu Mahallesi adını, Osmanlı Devleti'nin "Çavuşbaşılık" unvanı verdiği İskender Bey'den (Emir) almıştır. 2- Bu aile adını İskender Bey'in oğlu veya torunu olan yukarıda adı geçen Bayezid'den almış olsa gerektir. Bununla birlikte, bu mesele ile ilgili son sözü 1520'li yıllara ait Maraş mufassal tahrir defteri (TD. nr. 402) incelendikten sonra söylemek mümkün olacaktır.
37 Besim Atalay, Maraş Tarihi ve Coğrafyası, Haz. M. Yusuf Özbaş, İstanbul 1973, s. 58-60; Bugün, Maraş'ta Bayezidoğullarının sakin olduğu mahalleye "Çavuşlu" mahallesi denir. Bu mahalle arıkdere ile iki kısma ayrılır. Arıkdere'nin doğu tarafına Küçük Çavuşlu, batı tarafına ise Büyük Çavuşlu denir. Küçük Çavuşlu'da bulunan "Çavuşlu Camii", Bayezidoğulları tarafından yaptırılmış olup, halen bu adla zikredilmektedir. Bayazıt, a.g.e., s. 17.
38 Atalay, a.g.e., gös. yer; Osmanlı Devleti'nde paşalık, valilik, vs. görevlerinde bulunan çok sayıda Bayezidli vardır. Ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri'nden 1995'de emekli olan iki üst düzey general Doğan ve Vural Bayazıt kardeşler bu aileye mensuptur. Bayazıt, a.g.e., s. 23, 25, 52, 82, 91, 104, 110, 339, 348 vs.
39 Nazif Öztürk, "Bayazıtoğulları Vakıfları", VD, C. XXVI (Ankara 1997), s. 45-61.
40 Cevdet Paşa, Tezâkir (21-39), Yay. Cavid Baysun, Ankara 1986, s. 122.
41 Cevdet Paşa, a.g.e., s. gös. yer.; Rivayetlere göre, Maraş'ın eski mahallelerinde yer alan bir dere iki ailenin arasında sınır olmuş; "Kanlıdere" adı verilen bu derenin doğusuna Bayezıdoğulları, batısına ise Dulkadiroğulları hakim olmuştur. Hatta, adı geçen dere adını iki rakip ailenin kanlı çatışmalarından almıştır. Bayazıt, a.g.e., s. 17.
42 Hoca Sadeddin, a.g.e., C. IV, s. 241.
43 R. Yinanç, a.g.e., s. 101-102.
44 Arifi Paşa, "Maraş ve Elbistan'da Zulkadır (Dulkadır) Oğulları Hükûmeti", TOEM, 34. Cüz, İstanbul 1331, s. 624.
45 Peçevi, a.g.e., C. I, s. 116.
46 Peçevi, a.g.e., C. I, s. 135; Faruk Sümer, Safevi Devleti'nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara 1992, s. 63.
47 Sümer, a.g.e., s. 65.
48 Mesela, Dulkadiroğlu Mehmed Bey voyvodalık, Dulkadiroğlu Ömer Paşa Maraş Beylerbeyliği, Dulkadirli Hacı Halil Bey vakıf görevlisi olarak hizmet vermiştir. Arifi Paşa, a.g.m., 35. Cüz, İstanbul 1331, s. 695-696.
49 Neşat Çağatay, "Osmanlı İmparatorluğu Arazi ve Reâyâ Kanunnâmelerinde İlhak Edilen Memleketlerin Adet ve Kanunları ve Istılahlarının İzleri", III. Türk Tarih Kongresi, 1943, (Ankara 1948), s. 489-504.
50 "Sûret-i Kanunnâme-i Âlâ'üddevle Beğ nukile'an'il-asli bilâ tagyirin velâtebdilin", Ahmed Akgündüz, Osmanlı Kanunları ve Hukukî Tahlilleri, C. VII, İstanbul 1994, s. 160.
51 "İcra-'ı ser'iyye-i müte'âmile ve kavânin-i örfiyye-i müte'ârife makal-i defâtir-i Osmaniyye oldur ki, mukaddema fermân-ı hümâyûn üzere vilâyet-i Maraş tahrir olundukda Kânûn-ı Dulkadiriyye deyu icrâ olunan kavânîn-i kabâil-i re'âyâ ve tevâ'if-i tüccâr ve ahâlî-i memâlîk-i mahrûsadan bazı bid'âyât olub pâye-i serir-i a'lâya'arz olundukda, cenâh-ı hüsrevânînin zılâlet-ı 'adâlet ve sâye-i merhamet bahşları zuhûr bulub vilâyet-i mezbur halkına dahi Rum kanûnu emr olunub mûceb-i emrü'l-âlî defter-i cedîde kayd olunub hâliyâ resm-i çift temam çiftlik üzere kayd olunan ra'iyyetden elli akça ki, yigirmi beşer para olur. "Refet Yinanç-Mesut Elibüyük, Maraş Tahrir Defteri (1563), C. I, Ankara 1988, s. 7.
52 Bu husus kanunnâmede "Fi Ref '-il Bida" başlığı altında yer almaktadır. Akgündüz, a.g.e., C. VI, İstanbul 1993, s. 230-239.
53 H. Ziya Ülken, "Vakıf Sistemi ve Türk Şehirciliği", VD, C. IX, (Ankara 1971), s. 32; Bahaeddin Yediyıldız, "Türk Vakıf Kurucularının Sosyal Tabakalaşmadaki Yeri-1700-1800", JOS (Osmanlı Araştırmaları), C. III, (İstanbul 1982), s. 150-155.
54 Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri, s. 228-234.
55 Uzunçarşılı, a.g.e., s. 88.
56 Osmanlı Hükümdarı II. Mehmed (Fatih), 1470'li yıllarda, tımarlı sipahi sayısını arttırabilmek için, vakıf ve mülk arazi olan 20 binden fazla köy ve çiftliği mirîleştirdi. Fakat, II. Bayezid Dönemi'nde Anadolu'da oluşan şiddetli reaksiyon üzerine mezkûr padişah bu toprakları eski sahiplerine iade etti. Halil İnalcık, The Ottoman Empire-The Classical Age 1300-1600, London 1973,
s. 109-110.
57 Bu hususla ilgili Bkz. Bütün Anadolu'ya muhtevi icmal tahrir defterleri, BOA, TD. nr. 166; BOA, TD, nr. 387; BOA, TD. nr. 438; BOA, TD. nr. 998.
58 R. Yinanç, a.g.e., s. 119-139.
59 Bkz. BOA, TD. nr. 998, s. 414-579, 584-681.
60 Osmanlı Devleti'nde fevkalade hallerde, özellikle savaş giderlerini karşılamak üzere, muaflar hariç bütün reayanın doğrudan doğruya devlete vermeye mecbur olduğu her çeşit hizmet, eşya ve para şeklindeki tekâlife "avârız" denir. Ö. Lütfi Barkan, "Avârız", İA, C. II, s. 13-14.
61 T.K.K.K.A., TD. nr. 555 (Yeni 5), vr. 298.
62 BOA, TD. nr. 455, s. 580; Hoca Sadeddin, a.g.e., C. III, s. 210-211; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C. II, s. 168-169.
63 Ö. Lütfi Barkan, "Osmanlı İmparatorluğu'nda Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler-I, İstila Devirlerinin Türk Dervişleri ve Zaviyeler", VD, C. II, Ankara 1942, s. 279­365.
64 "Mezkûr dervişler kutb'ül-meşâyih Çelebi Halife kaddesallahu sırrahu hazretlerinin makbul dervişlerinden olub ve müşârünileyh Halife makbul (...) olub karye-i mezbûre de vaki' olan zaviyeye hidmet idegelüb ayende vü ravendeye dahi hidmet idüb bu karyeden gayrı Nâhiye-i 6 156, (1975 Ankara), s. 659-696.
70 Uzunçarşılı, a.g.m., s. 679.
71 Peçevi, a.g.e., C. I, s. 15.
72 İlhan Şahin, "Dulkadir Eyaleti", DİY. İA, C. IX, s. 552.
73 Müneccimbaşı, a.g.e., C. II, s. 527; Peçevi, a.g.e., C. I, s. 93-94.
74 Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C. II, s. 321.
75 Ö. Lütfi Barkan, "Timar", İA, C. XII/I, s. 302.
76 Faruk Sümer, Safevî Devleti'nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara 1992, s. 18-20.
77 Sümer, a.g.e., s. 15-78.
78 Müneccimbaşı, a.g.e., C. II, s. 525-526; Peçevi, a.g.e., C. I, s. 90-91; Solakzâde, a.g.e., C. II, s. 151-152; Bocgue-Grammont, Jean-Louıs "1527 Anadolu İsyanı Hakkında Yayınlanmamış Bir Rapor", Belleten, S. 199, (1987 Ankara), s. 107-117.
79 Peçevi, a.g.e., C. I, s. 92-93; Müneccimbaşı, a.g.e., C. II, s. 526-527; Sümer, a.g.e., s. 77­78.
80 Büyük bir çoğunluğu Atçeken olan Turgud ve Bayburdoğulları'na mensup çok sayıda, imam, vaiz, hatip, müezzin vs. din görevlisi olması, onların "sünni" mezhebine mensup olduklarını gösterir. H. Basri
Karadeniz, Atçeken Oymakları-1500-1643, (Basılmamış Doktora Tezi), Kayseri 1995, s. 100-101; Bu Türkmenlerin bir kısmı Safevi Devleti'nin kuruluşuna iştirak etmiştir. Sümer, a.g.e., s. 51, 105-107.
81 Peçevi, a.g.e., C. I, s. 93; Solakzâde, a.g.e., C. II, s. 155-156.
82 Peçevi, a.g.e., C. I, s. 94; Solakzâde, a.g.e., C. II, s. 157.
83 XVI. yüzyılda vilayet kavramının manası açık olmayıp, beylerbeylik, kazâ veya nâhiye anlamında kullanılmıştır. M. Akif Erdoğru, "Karaman Vilayetinin İdarî Taksimatı", The Journal of Ottoman Studies (Osmanlı Araştırmaları), C. XII, (İstanbul 1992), s. 425.
84 Altınöz, a.g.e., s. 31-32, 49-50.
85 Altınöz, a.g.e., s. 49-50.
86 Peçevi, a.g.e., C. I, s. 91.
87 "Ol-esnada rây-i âlem rây-ı padişahî iktiza eylediki, Zulkadriyye Vilâyetine müstakil beğlerbegi nasb olunub ol diyârın riyâz-ı ahvâli hâr-ı taarruz-ı fitneden hâli olub zıllî himâyetde olalar. Avâtıf-ı aliyye mucebince ol-vakt Trablus sancağı begi Süleyman Paşa zikrolan diyâra beğlerbegi olub ve mahlul sancaklar dâhi lâyık-ı devlet olanlara ihsân ve kerâmet olundı" Bostan, Süleymannâme, vr. 127'den naklen Altınöz, a.g.e., s. 50.
88 Halil İnalcık, "Osmanlı-Rus Rekabetinin Menşei ve Don-Volga Kanalı Teşebbüsü (1569)", Belleten, S. 46, (1948 Ankara), s. 349-402.
89 Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğu'nda Aşiretlerin İskânı, İstanbul 1987, s. 23-26; İlhan Şahin, "Osmanlı İmparatorluğu'nda Konar-Göçer Aşiretlerin Hukukî Nizamları", Türk Kültürü, C.
XX/227, (Mart 1982), s. 285-294.
90 Müneccimbaşı, a.g.e., C. II, s. 498-499; Peçevi, a.g.e., C.I. s. 90-95.
91 BOA, TD. Nr. 32, s. 1-154.
92 BOA, TD. Nr. 636, s. 1-341.
93 BOA, TD. nr. 387, s. 231-252; T.K.K.K.A, TD. nr. 149, vr. 1-97.
94 Tufan Gündüz, "Kayseri'de Mezraların Köye Dönüşmesinde Konar-Göçer Aşiretlerin Rolü", II. Kayseri ve Yöresi Tarih Sempozyumu Bildirileri (16-17 Haziran 1998), Kayseri 1998, s. 183­192.
95 BOA, TD. nr. 998, s. 592-638.
96 Yunus Koç, XVI. Yüzyılda Bir Osmanlı Sancağı'nın İskân ve Nüfus Yapısı, Ankara 1989, s. 42.
97 Koç. a.g.e., s. 18.
98 BOA, TD, nr. 998, s. 596; Koç, a.g.e., s. 105.
99 BOA, TD, nr. 998, s. 592-636; Koç, a.g.e., s. 104-105.
100 Koç, a.g.e., s. 44-45.
101 BOA, TD, nr. 998, s. 651-652.
102 BOA, TD, nr. 998, s. 644-682.
103 Tuncer Baykara, Anadolu'nun Tarihi Coğrafyasına Giriş-I, Anadolu'nun İdari Taksimatı, Ankara, 1988, s. 188-189.
104 Bkz. Mustafa Akdağ, Celâli İsyanları, Ankara 1963.
105 BOA, TD, nr. 998, s. 418-579.
106 BOA, TD, nr. 998, s. 468-481.
107 BOA, TD, nr. 998, s. 488-542.
108 BOA, TD, nr. 998, s. 546-577.
109 BOA, TD, nr. 998, s. 422-467.
110 BOA, TD, nr. 998, s. 444-461.
111 BOA, TD, nr. 998, s. 423.
112 Yinanç-Elibüyük, a.g.e., s. 45.
113 Orhonlu, a.g.e., s. 21.
114 Bkz. Yinanç-Elibüyük, a.g.e.,
115 Mesela, 1577 yılında Suriye taraflarından birisi Şah İsmail adıyla ortaya çıkmış; Güneydoğu ve Malatya taraflarındaki Alevi Türkmenlerinden yaklaşık 50 bin kişiyi etrafına toplayarak Hacı Bektaş'a gelerek, Hacı Bektaş türbesinde kurban kesmiş; hatta Bozok'a bir halife göndermiştir. Akdağ, a.g.e., s. 119.

  
3478 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın