• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/
Osmanlı-Memlûk Münasebetleri / Prof. Dr. Kâzım Yaşar Kopraman

Memlûklerin Kuzey Hudûdu

Osmanlı-Memlûk mücâdelesinin cereyan ettiği Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye'deki Memlûk hudûdu kaynaklarda çok iyi tasvir edilmiştir.1 Bu bölge batı ve kuzeybatıdan yüksek dağlarla çevrilidir. Memlûk toprakları ile İç Anadolu arasında tabii bir hudûd teşkil eden ve güneybatıdan Akdeniz sahiline paralel olarak kuzeydoğuya doğru uzanan bu Toros silsilesi, Kuzeydoğu Toroslar (Anti Toroslar) olarak isimlendirilir. Toros sisteminin doğusuna doğru yüksek dağ silsileleri arasında nehir vâdileri boyunca teşekkül etmiş irili-ufaklı pek çok, verimli, kapalı ovalar vardır. Şehirlerin çoğu bu ovalardadır. Bu ovaların en genişi Malatya, Elbistan ve Adana ovalarıdır. Bu bölgelerin sularının kısm-ı azamı Fırat vasıtasıyla taşınır. Fırat nehri tabii olarak el-Cezîre (Yukarı Mezopotamya) ile Memlûk topraklarının doğu hudûdunu çizer. Malatya, Bursa'dan başlayıp Sivas üzerinden Tebriz'e ulaşan batı-doğu istikametindeki ticaret yolu üzerinde yer alması ve Fırat üzerindeki pek az geçitten birini kontrol etmesi sebebiyle çok mühimdir.

Orta Anadolu Yaylası'nı Kuzey Suriye'ye bağlayan anayol Arapların Derbendler Ülkesi (el-Bilâd ed-Durûb) diye tesmiye ettikleri Toros dağ geçitlerini ve Anti Toros Sıradağlarını diklemesine keser. Bu derbend (geçit) lerden bilhassa ikisi çok önemlidir:

Birincisi kuzeydeki Arapların Derbûl-Hades tesmiye ettikleri, Kayseri'den Anti-Toroslar'ı keserek Elbistan Ovası'na uzanan geçittir. Elbistan ve komşusu Maraş'ın stratejik ehemmiyeti bu geçidi kontrol etmeleri ve Ayntab'a ve oradan Haleb'e ulaşan yol üzerinde bulunmalarındandır.

İkinci ve daha çok kullanılan geçit ise günümüzde Gülek Boğazı denilen geçittir. Bu geçit de Ereğli'den başlayıp Toroslar üzerinden Çukurova'ya inen yol üzerindedir. Adana ve havâlisi (Çukurova) Doğu Toroslar sisteminin en geniş ovası olup, Osmanlı-Memlûk çatışması burada temerküz etmiştir. Çukurova tabiî hudutlarla çok iyi korunmuştur. Burası coğrafi bakımdan birbirinden ayrı iki ovaya ayrılmıştır: Aşağı ve Yukarı Çukurova.

Aşağı Çukurova, güneybatı ovası olup üçgen şeklindedir: Tabanı Akdeniz ve tepesi Toroslar'ın zirveleri olan bir üçgen. Burası üç ırmak tarafından sulanır: Tarsus çayı, Seyhan ve Ceyhan ırmakları. Bu ırmaklar birer su yolu olup, Çukurova bölgesinin başlıca şehirleri için birer liman hizmeti de görürler. Tarsus çayı üzerinde Tarsus şehri, Seyhan üzerinde Adana ve Ceyhan üzerinde eski Mallus şehri.

Yukarı Çukurova, Ceyhan ve kollarının yukarı vâdisine doğru uzanır. Burası hem denizden hem de güneybatı ovasından Misis Dağı silsilesi ile ayrılmıştır. Burada Anavarza ve Sis (=Kozan) şehirleri vardır. Çukurova ayrı ve farklı özelliklerine rağmen tam bir bütünlük arz eder. Bir müstevlînin eline bir bütün olarak geçer veya bir bütün olarak düşmana karşı direnir. Bir taraftan deniz ve diğer taraftan yüksek ve sarp dağlarla korunmaktadır. Bu dağlar çok az geçit verir. İki geçit çok önemlidir: Anadolu yaylasından güneye yol veren Gülek Boğazı ve Çukurova'nın diğer ucundan Suriye'ye yol veren Suriye geçitleri. Çukurova, Gülek Boğazı'nın güney çıkışına hakim olması ve Suriye geçitlerinin girişini kontrol etmesi hasebiyle Arap memleketlerinin önemli bir "arka kapısı"dır. Buraya kim hâkim olursa "Suriye'nin kalbine" kolayca ulaşır.2

Katib Çelebi, Çukurova'yı geçen ve geçitleri kontrol eden yollar ve kaleler hakkında teferruatlı bilgi verir. Bu geçitler sadece askeri değil, ticari bakımından da çok önemliydi. 15. yüzyılın sonlarına ait, Osmanlıların Suriye ve Mısır ile yaptığı ticari faaliyetlere dair vesikalar, Osmanlıların Memlûklerle yoğun ticari ilişkiler içinde olduğunu gösterir. Çukurova, kara ticareti trafiğinin önemli bir merkezi idi. Limanlarındaki demirleme imkanı, Akdeniz'den su yolu ile içerideki şehirlere ulaşma kolaylığı ve bolluk sebebiyle Çukurova, beynelmilel deniz yolu ticaretinin bir merkezi olmuştu. Orta zamanlarda Adana, Tarsus'a nazaran ikinci derecede bir şehirdi. Bu iki şehir Çukurova'yı kontrol etmek için Osmanlı ve Memlûk ordularının savaştığı iki mühim merkez idi.3

Osmanlılarla Memlûkler Arasında İki Tampon Beylik: Dulkadiroğulları ve Ramazanoğulları

Suriye hudûdu boyunca, bir tampon bölge oluşturmak Memlûk hudut siyâsetinin önemli bir özelliğidir. Toroslar'dan Fırat'a kadar uzanan Memlûk topraklarının mühim bir kısmında yarı bağımsız bir şekilde yaşayan küçük birer Türkmen beyliği olan Dulkadiroğulları ve Ramazanoğulları bu siyâset içinde mütâlaa edilmek gerekir.

Siyâsî ve coğrafi olarak tecrid edilmiş olan Çukurova'daki Küçük Ermenistan Krallığı, hem Memlûk hem de Türkmen akınlarının ana hedefi idi. Memlûkler, Dulkadirlılar, Ramazanlılar ve diğer Türkmen cemaatlarından müteşekkil grupların da katılmasıyla, Ermenilere ait kaleleri peş peşe ele geçirmişler ve 1375 yılında Sis de alınarak Memlûk topraklarına dahil edilmişdi. Bu olay ile Küçük Ermenistan Krallığı sona ermiş ve batıda Toros Dağlarından doğuda Fırat ırmağına kadar uzanan topraklar Memlûk hâkimiyetine girmişti.

Bu zamana kadar Güneydoğu Anadolu'daki Türkmenler, Türkiye Selçuklularının halefleri olan mahalli hânedanlar, Çukurova Ermenileri ve diğerleri, Suriye hudûdunda Memlûkler için bir müdafaa seddi görevi ifa etmişlerdi. Bu seddin çöküşü, Memlûkleri Osmanlıların yükselen gücü ile karşı karşıya getirdi.

Memlûk toprakları içinde ilk defa yarı bağımsız bir Türkmen beyliği kuranlar Dulkadiroğullarıdır. Yaylakları Anti Toroslar silsilesi üzerinde Nurhak Dağları, Binboğa Dağları, Akça Dağ ve Düldül Dağı; kışlakları Amanoslar silsilesinin doğusundaki Amik ovası olan Bozok'lu Türkmenleri etrafında toplayan Dulkadiroğlu Zeyneddin Karaca Bey, bu engebeli arazide Memlûklere bağlı olarak 1335 yılında bir devlet kurdu. İlhan Ebû Said'in ölümünü takib eden karışıklık esnasında, Karaca Bey Elbistan'ı ele geçirdi ve Memlûk sultanı en-Nâsır Muhammed'den kendisini "nâib" olarak tayin ettiğini bildiren bir "berat" aldı (1337). Osmanlılar tarafından ilhak edilinceye kadar geçen 185 yıl boyunca Karaca Bey'in halefleri, kesintisiz olarak, topraklarını merkezleri Elbistan ve Maraş'ın ötesine doğru genişletmek ve Kayseri-Malatya ve Ayıntab üçgeninin kontrolünü ellerinde tutmak için uğraştılar.4

Diğer bir Türkmen konfederasyonu da Üç-oklu boylar olup, bunlar da Çukurova'da yurt tutmuşlardı. En güçlü boy olan Yüreğirlerle birleşen ve kendi beylerinin idaresinde Yüreğirlere tabi olan Üç-ok menşeli pek çok Türkmen boyu, yaylakları Toroslar'ın doğu silsileleri üzerinde, kışlakları Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin verimli deltasında olarak yaşıyorlardı. Osmanlı müverrihi Âşık Paşazâde bunların belli başlılarını Kusun, Kara İsa, Özer, Gündüz ve Kuştemir olarak sayar.5 Yüreğir Bey tarafından idare edilen bu Üç-oklu boyların Ermenilerle meskun Adana, Tarsus ve Misis şehirlerini ele geçirmişlerdi. 1334 ve 1348 yıllarında, Memlûklerin Küçük Ermenistan'a yaptığı seferler esnasında Yüreğir Ramazan Bey, kendisine merkez olarak Adana'yı seçmiş ve bir Memlûk "nâ'ibi" olarak buraya oturmuştu.

Dulkadiroğulları ve Ramazanoğulları,6 Memlûklerin Anadolu hududundaki müdafaa sisteminin iki ayağını oluşturuyordu.

El-Kalkaşandî'ye göre Memlûklerin Haleb hudut eyaleti üç birim halinde teşkilatlandırılmıştı. Bunlar: Suriye hudûdu; Yukarı Fırat (el-Cezîre) hudûdu; ve Sugûr-Avâsım bölgesindeki naib'liklerdi.7

Suriye Hudûdu: Toros Dağları boyunca ve İskenderun körfezi sahilince uzanıyor ve Sis (=Kozan), Serfendikar, Adana, Tarsus ve Ayas'ı içine alıyordu. Bu sugûr, Çukurova'ya tekabül etmekte olup Suriye hinterlandını Karamanoğullarına ve daha sonraları da Osmanlılara karşı koruyordu.

El-Cezire Hudûdu: Anti Toroslar boyunca uzanıyor ve Divriği, Malatya ve Elbistan naib'liklerini ihtiva ediyordu. Bu sugûr Aşağı Fırat'taki Bire, Ca'ber ve Urfa ile birlikte İran'da hâkim olanların akınlarına karşı Suriye'yi kuzeydoğudan koruyan uzun hudut kalelerinden oluşuyordu.

Derbu'l-Hades denilen ve batı-doğu Anadolu yolunu koruyan hudut kaleleri el-Cezîre Hudûdu'nu teşkil ediyordu. Gülek Boğazı'nı ve Suriye geçitlerini koruyan kaleler ise Şam hudûdunu oluşturuyordu. Böyle bir iş bölümü esası Memlûklerin iki tâbi beylik olan Dulkadiroğulları ve Ramazanoğullarına karşı takip ettikleri "çift ayaklı" siyâsetin en çarpıcı özelliğini teşkil eder: Bu iki Türkmen hânedânının hudut bölgesinin kısm-ı azamı üzerindeki hâkimiyetini tanıyarak, buraları onlara müdafaa ettirmek ve buraları güvenlik altında tutmak için gereken asker ve saireden de kurtulmak. An'anevi Türkmen taksimatına göre Sağ Kol'u oluşturan Boz-ok Türkmenleri konfederasyonu Dulkadiroğullarının idaresinde Derbu'l-Hades'i müdafaa ediyorlardı. Bunlar Elbistan havâlisinde üslenmiş olup el-Cezîre Hudûdunun iç bölümünü savunuyorlardı. Sol Kol'u oluşturan Üç-ok Türkmenleri konfederasyonu da Ramazanoğulları idaresinde, Çukurova geçitlerini müdâfaa ediyordu. Bunlar da Adana'da üslenmişlerdi.8

Bununla birlikte Derbu'l-Hades ve Çukurova geçitlerinin çıkışına hakim olan Dârende ve Tarsus şehirleri doğrudan Memlûk kuvvetleri tarafından kontrol ediliyordu. Memlûkler, hâkimiyetlerinin sonuna kadar, Toroslar'dan Fırat'a kadar uzanan hudut bölgesindeki yedi şehirde kendi emîrlerinin kumandasındaki muhâfız birlikleri ile, doğrudan hâkimiyetlerini sürdürdüler. Böylece Dulkadiroğulları ve Ramazanoğulları Beyliklerine mücâvir sahaları, hattâ bu beyliklerin hâkimiyeti altındaki yerleri de kontrol altında tuttular. Her bir şehir o "nâ'ib"'liğin merkezi olup husûsi bir görevi vardı:

Tarsus, Gülek Boğazı'nın güney çıkışını koruyor, Ramazanoğulları ile Toroslar'ın ötesindeki devlet arasındaki irtibatı kesiyordu.

Ayas, Çukurova'nın ana limanını ve bitişik sahilleri harici düşmanlara karşı koruyordu.

Serfendikar, Suriye geçitleri'ni göçebe Türkmen akınlarına karşı koruyor ve Ramazanoğulları ile Dulkadir oğullarının irtibatını kesiyordu.

Sis (=Kozan), Ramazanlı ve Dulkadirlı toprakları arasındaki irtibatı kesiyordu.

Dârende, Anti Toroslar geçidini (Derbû'l-Hades) koruyor; Dulkadiroğulları ile Anti Toroslar'ın ötesindeki devlet arasındaki irtibatı kesiyordu.

Malatya, Sivas-Tebriz yolunu koruyor ve Fırat hudûdu ötesindeki devletle Dulkadiroğulları arasındaki hudut bağlantısını kesiyordu.

Divriği, Sivas-Tebriz yolunun kuzey kısmını koruyor ve Dulkadiroğullarının kuzeye doğru genişlemesini önlüyordu.

Memlûk kontrolündeki bu şehirler, tabii birer mânia olan Toroslar ve Anti Toroslar'la birlikte, sadece düşmanlara karşı bir dış güvenlik vazifesi ifa etmiyor, aynı zamanda tampon devletler olan Dulkadiroğulları ve Ramazan oğullarını da kendi bölgeleri içinde tutuyordu.9

Memlûkler, hudutları ötesindeki müstakil devletlerle de bir nevi tâbilik-metbûluk statüsü tesis etmişlerdi. Bunların başında Karamanoğulları geliyordu. Karamanoğulları Memlûklerle Osmanlıları birbirinden ayırıyordu. Her ne kadar Karamanoğulları, Dulkadiroğulları ve Ramazanoğulları gibi değil idiyse de gevşek bir şekilde Memlûklere tâbi idi. Mamafih Karamanoğulları üzerindeki Osmanlı tehdidi daha yakın ve ciddî idi. Bu durum Karamanoğullarının bazen Osmanlılar ve bazen da Memlûklerle işbirliği yapmasını gerektiriyordu.

İlk Osmanlı -Memlûk Münâsebetleri

Türkiye Selçukluları Devleti'nin inkırâzından sonra zuhûr eden Tavâ'if-i Mülûk'un gerek toprak ve gerekse nüfus bakımından en küçüğü olan Osmanlı Beyliği, Bizans Ucu'nda gazâ ve cihâd ile meşgul olan bir "Gâzî Devlet" idi. Gâzî beyler kumandasında kısa zamanda büyük başarılar elde eden Osmanlılar ilk dört hükümdar zamanında bütün Anadolu'yu ele geçirdiler ve Avrupa'da Tuna sahillerine kadar uzandılar. Maddî ve manevî bir takım vesile ve sebeplerin bir araya gelmesi ile sağlanan bu başarılar, Osmanlıları bölgenin hatırı sayılır bir askerî ve siyâsî gücü haline getirdi. İslâm âleminin dört bir tarafından gazâ ve cihâd amacıyla gelenler Osmanlıların sancağı altında toplanıyorlardı.10 Osmanlıların Anadolu'da kardeşleri aleyhine genişlemeleri, kendisini Anadolu hudûdundaki Türkmen beylerinin metbû'u olarak gören güçlü Memlûk sultanları tarafından dikkat ve endişe ile takip edilmiştir. Bununla birlikte Memlûkler, askeri güçlerini hudutlarını genişletmek amacıyla kullanmamışlar ve Osmanlıların Anadolu'da güneye ve doğuya doğru yayılıp genişlemesine, buralarda kendisine tâbi olarak yaşayan beyliklere dokunulmadığı müddetçe ses çıkarmamışlardır.11 Ancak başta Karamanoğulları, Dulkadiroğulları ve Ramazanoğulları olmak üzere Osmanlılar Memlûklerin nüfuz sahasına müdahale etmeye başlayınca, iki devlet arasında başlangıçta fevkalâde dostane olan münâsebetler gerginleşip sonunda nihaî bir hesaplaşmaya kadar varmış ve nihayet 1517 yılında Memlûk Devleti'nin Osmanlılar eliyle yıkılmasıyla sona ermiştir.

Osmanlı Beyliği'nin yükselen gücüne karşı Memlûklerin alâkası Memlûk kaynaklarında açıkça görülür. Memlûk müellifleri "Bursa Hakimi" diye nitelendirdikleri Sultan Orhan'ın Bizanslılara karşı giriştiği seferlerden haberdardı. Bununla birlikte Memlûklerle temas kuran ilk Osmanlı hükümdarı I. Murad'dır (1359-1389). O, 1366 Haziran'ında, Memlûklerin Kıbrıs seferi esnasında Kahire'ye bir sefaret heyeti göndererek, harp gemileri ile yardım vadinde bulunmuştu.12 1381'de I. Murad, oğlu Bâyezid'in Germiyan Beyi'nin kızı ile evlenmesi vesilesi ile Mısır hâkimini de "okumuş" ve bu törene bir Memlûk elçisi de katılarak hediyeler teati edilmişti.13 I. Murad, 1384 yılında Memlûk Sultanı Berkûk'a elçi göndererek, doğuda yükselen Timur tehlikesine dikkat çekmişti. Berkûk, Timur'dan gelebilecek tehlikeden korkmakla birlikte daha ziyade Osmanlılardan çekiniyordu. Bununla birlikte O, bir iyi niyet heyetini Osmanlılara gönderdi. Murad'ın Rumeli'deki muzafferiyetleri tebrik edilerek hediyeler takdîm edildi. Berkûk mektubunda Osmanlı sultanına "Sultânu'l-guzât ve'l-mücâhidîn" (Gaziler ve Mücahidler Sultanı) diye hitap ediyordu. Memlûk heyeti, Salâhüddin Kâtib'in riyâsetindeki Osmanlı sefaret heyeti ile birlikte Kahire'ye dönmüştü.14

I. Murad'ın halefi I. Bâyezid zamanında (1389-1402) Memlûklerle münâsebetler dostane başladı. 1391 yılı başlarında Berkûk, Bâyezid'e bir mektup göndererek ondan Memlûk tüccarlarını alıkoyan Kefe'deki Cenevizlilerle arasında tavassut etmesini rica etti.15 Yıldırım, 6 Eylül 1391 tarihli cevabî mektubunda, kendisinin tavassutu sonucunda Cenevizlilerin İbnü'l-Kâbûnî'yi ve memlûk tüccarlarını malları ile birlikte serbest bıraktıklarını ve Müslümanların orada serbestçe ticaret yapmaları hususunda teminât verdiklerini bildiriyordu. İki sultanlığın "bir vucûdda iki ruh ve bir kolda iki el" gibi olduğunu ifade eden Yıldırım, Berkûk'a değerli hediyeler göndermiş ve ondan hastalığını tedavi edecek mahir bir doktor ve ilaçlar talep etmişti.16 Berkûk, Yıldırım'a gönderdiği cevabî mektubunda memnuniyetini izhâr ediyor, Edirne vâlisi Hacı Firuz Bey'in memlûkü Hacı Tanrıvermiş ve tüccârdan Hoca Kâsım'ın kölelerinden Hacı İlyas adında iki Osmanlı tâcirinin, Mısır'da efendileri namına, kanûn hilâfına, karabiber ticareti yaptıklarını bildiriyor ve Bâyezid'den bunları affederek dönmelerine izin vermesini rica ediyordu.17 1392 yılında Bâyezid, Kahire'deki Abbâsi halifesine hediyelerle birlikte bir mektup gönderip ondan sultanlık "taklîd" ve "teşrîf"i istemişti. Böyle bir taklîd'in verilmesi ancak Memlûk sultânının tasvibi ile olabilirdi. Sultan Berkûk, Timur'un doğuda gittikçe yükselen gücü karşısında Anadolu'daki bütün Müslüman güçlerle askerî bir işbirliği yapmak gerekeceğini ve Bâyezid ile aralarındaki dostluğun ancak böyle pekiştirileceğini bilmese, bu talebi olumsuz karşılayabilirdi. Fakat bu mülâhaza ile Kerek Vâlisi Hüsameddin el-Köçküni'yi Bâyezid'in istediği "taklîd" ile Osmanlı sarayına gönderdi.18 Bâyezid de Berkûk'un ricası üzerine, Karaman-oğlu Alâüddin Ali Bey ve Sivas hâkimi Kadı Burhaneddin'e karşı yapacağı seferin hazırlıklarını durdurdu.

1394 yılında Timur, Dicle'yi geçerek el-Cezîre'ye girmiş ve Tebriz, Musul, Mardin ve Amid'i almıştı. Böylece onun Osmanlılar ve Memlûkler için arzettiği tehlike çok yakınlaşmıştı. Bu sebeple Bâyezid, aynı yılın Haziran ayında Timur'a karşı bir ittifâk kurmaları teklifi ile Kahire'ye bir elçi gönderdi. Altın Orda (Altınordu) hakimi Toktamış Han'ın ve Kadı Burhaneddin'in heyetleri de Kahire'ye geldiler. Heyetler Berkûk'tan hüsn-i kabul gördüler. Fakat Timur bu sırada bir savaşı göze alamadan dönüp gitmişti.19

1396'da Kadı Zeyneddin Sefer Şah b. Abdullah er-Rûmi adlı bir Osmanlı elçisi iki devlet arasındaki münâsebetleri pekiştirmek amacıyla Kahire'ye geldi. Buna karşılık olarak, Emir Tolu Min Ali Şah bir ittifâk yapmak amacıyla Bursa'ya gönderildi.20 Tolu, Yıldırım'ın Niğbolu zaferinin haberleriyle Kahire'ye döndü. 1397 Mayısı'nda Niğbolu zafer-nâmesini getiren ve 8 yüksek rütbeli harp esirini hediye olarak sunan Osmanlı heyetini kabulünde Mısır Mâliki Baş Kadısı İbn Haldun'a Berkûk: "Ben herkesle harp etmek için dolaşıp duran Timur'dan korkmuyorum; fakat bütün İslam dünyasında böylesine şöhret kazanan Osmanoğlu'ndan korkuyorum" demişti.21

Münâsebetlerin Gerginleşmesi

Gerçekten Berkûk'un korkusunu haklı çıkarmak istercesine Yıldırım, Rumeli'de kazandığı büyük zaferin rüzgarını da arkasına alarak 1397'de Karaman-ili'ni ele geçirdi.22 1398'de Kadı Burhaneddin'in devletini ortadan kaldırdı.23 1399 yılında Berkûk'un ölümünden sonra Mısır'da ortaya çıkan karışıklıklardan da yararlanarak, Memlûklere tâbi' olan Elbistan ve Malatya'yı aldı. Dulkadiroğulları Devleti'ni ortadan kaldırdı. Memlûkler iç karışıklıklar sebebiyle buna cevap verebilecek durumda değildi. 1400 yılında, Timur'un Sivas'ı tahribini takiben bir Osmanlı elçisi, Timur'a karşı acilen bir ittifâk kurmak teklifi ile Kahire'ye geldi. Memlûklerin Büyük Emirleri: "Şimdi bizim dostumuz olmağa hazır; fakat efendimiz Berkûk öldüğü zaman bizim topraklarımıza yürüdü ve Malatya'yı bizden aldı. O bizim dostumuz değildir. O kendi ülkesini savunsun, biz kendi ülkemizi ve insanlarımızı koruruz." diyerek Yıldırım'ın teklifini reddettiler.24

Memlûklerin tarafsızlığı 1400 yılı Kasım'ında Malatya, Ayıntab, Haleb ve Dimaşk'ın Timur tarafından yağmalanmasını önleyemedi. Timur'un Osmanlılara vurduğu darbe daha da yıkıcı oldu. 1402 yılındaki Ankara mağlubiyetiyle, Yıldırım'ın ve seleflerinin bin bir emek ve gayretle Anadolu'da kurdukları siyasî birlik parçalandı. Bu olayları değerlendiren Memlûk tarihçisi İbn Tagribirdi, Yıldırım'ın ittifâk çağrısının reddedilmesini tenkîd eder. O'na göre Yıldırım büyük bir sultan idi. Fakat kendisini Timur karşısında zafere ulaştıracak kuvvetli bir ordusu yoktu. Mısır ordusu ise, güçlü olduğu halde başında dirayetli bir sultan yoktu. İki devlet işbirliği yapsalardı Timur'u yenebilirler ve her iki ülke de felaketten kurtulabilirdi.25

Yaralar Sarılıyor

Timur'un Yakın Doğu'daki faaliyetleri, Osmanlı ve Memlûk devletlerinin her ikisini de derinden sarstı. Müteakib 10 yıl boyunca iki ülke, siyâsî bir istikrarsızlığın pençesinde kıvrandılar. Timur darbesiyle Memlûk Devleti'nin sadece Suriye parçası anarşiye gark olurken, Osmanlı Devleti'nin tamamını kargaşa sardı. Timur, Anadolu beyliklerine yeniden hayatiyet verdi. Anadolu'daki siyâsî yapı, Yıldırım'ın tahta çıktığı esnadaki duruma getirildi. Bu yeni siyâsî yapılanmada Karamanoğulları, sadece önceki topraklarına kavuşmadılar, Çukurova'da Memlûklere ait olan Tarsus'u da işgal ederek üstün bir dereceye yükseldiler. Yıldırım'ın şehzâdeleri arasındaki kavga, Çelebi Mehmed'in tek başına hükümdar olmasıyla sona erdi (1412). Menteşe Beyliği Osmanlı hâkimiyetini kabule, Karamanoğulları da Seydişehir, Akşehir ve Beyşehri'ni terke zorlandı (1414). Ertesi yıl Karamanoğulları'nın bu bölgeyi geri almak için yaptığı teşebbüs Osmanlıların Konya'yı istilâsı ve Karaman-oğlu Mehmed Bey ile oğlu Mustafa'nın esareti ile neticelendi. Mamafih bu ikisinin bir daha barışı bozmayacaklarına dair yemin etmeleri üzerine hayatları bağışlandı ve Mehmed Bey yeniden tahtına oturdu. Çelebi Mehmed bunu isteyerek değil, güçlü komşularını memnun etmek için yapmıştı. Bunlardan biri Şahruh (1405-1447), diğeri de Memlûk Sultanı Şeyh el-Mahmudî (1412-1421) idi.26 Şeyh, her Memlûk sultanı gibi, Karamanoğulları'nın Memlûklere tâbi bir devlet olarak devamını istiyordu. İki ülke arasındaki ticaret yolunu açık tutma gereği ise daha az ehemmiyetli değildi. Bunlara Şahruh'un tehditleri de eklenince Osmanlılar Karaman ili'ndeki durumu kabul etmek zorunda kaldı.

Osmanlılarla Memlûkler arasındaki temas 1415'de tekrar başladı. Çelebi Mehmed, İnegöl Kadısı Kıvâmü'l-Mülk ve'd-Dîn'i hediyelerle Kahire'ye göndererek cülûsunu tebrikde gecikmesinden dolayı Şeyh'den resmî bir özür diledi. Şubat 1415 tarihli mektubunda Çelebi Mehmed "iki ülke arasındaki eski dostluk bağlarını yenilemeyi" rica ediyordu.27 Buna mukabele olarak 1415 yılı Ekimi'nde Şeyh, Çelebi Mehmed'in elçisi ile birlikte kendi elçisi Kurtbay el-Hasekî'yi hediyelerle Bursa'ya gönderdi. Şeyh iki ülke arasındaki dostluğu tekid ediyor ve "mükâtebe ve mürâselenin devamını" istiyordu.28

Osmanlı-Dulkadiroğulları Yakınlaşması

Dulkadiroğulları da Suriye'deki siyâsî kargaşayı Memlûk hâkimiyetinden kurtulmak ve Osmanlılar ile iyi alâkalar kurmak için fırsat bildiler. 1398 yılında Yıldırım tarafından amcası Sevli Bey (1386-1398)'in yerine tahta oturtulan Dulkadiroğlu Nâsirüddin Mehmed Bey, kızlarından birisini Çelebi Mehmed'e zevce olarak verdi. Çelebi Mehmed'in 1412 yılında kardeşi Musa Çelebi'yle olan mücâdelesinde ona yardımcı birlikler gönderdi.29 Yeni ve güçlü Memlûk Sultanı Şeyh ile karşı karşıya gelmemek için de para ödeyerek ittifâk yaptı.

Memlûklerle Karamanoğulları arasındaki barış da 1417 yılında Karamanoğlu Mehmed Bey'in Memlûk hâkimiyetini kabulü ve elçisi Muslihiddin'i Tarsus'un anahtarıyla göndermesiyle sağlandı. Buna mukabele olarak Zeyneddin adında biri, Karamanlılarla dostane münâsebetleri pekiştirmek için Konya'ya gönderildi ve Tarsus'a da bir Memlûk emiri tayin edildi. Bununla birlikte, çok geçmeden, Mehmed Bey, Memlûklere karşı hasmâne tavır takındı ve Ramazanoğullarının yardımı ile Tarsus'u tekrar ele geçirdi. Mehmed Bey'in 1419'da şehri iade teklifini reddetmesi üzerine, Şeyh'in oğlu İbrahim kumandasında icra edilen bir sefer neticesinde Tarsus zorla geri alındı. Karaman-ili Konya, Ereğli ve Niğde de dahil olmak üzere yağmalandı. Daha önce Mısır'a iltica etmiş olan Mehmed Bey'in biraderi Ali Bey Karaman tahtına oturtuldu.30 Bu sefere Memlûkler safında katılan Dulkadiroğlu Nâsıruddin Mehmed Bey'e de Kayseri verildi. Memlûkler çekilir çekilmez Karaman oğlu Mehmed Bey Kayseri'yi geri almak istedi ise de Dulkadirlılar tarafından yenildi. Oğlu Mustafa savaşta öldürüldü, kendisi de tutsak edilerek Kahire'ye gönderildi. Çelebi Mehmed 1419 yılı Ekim'inde Hacı Hayreddin Halil Bey'i elçisi olarak Memlûk sarayına göndererek Karamanlıları tardetmesi vesilesiyle tebrik etti. Çelebi Mehmed mektubunda dostluğunu teyid ediyor ve iki ülke arasındaki ticari geçişlerin kolaylaştırılmasını istiyordu.31

Çelebi Mehmed'in Karaman meselesi hakkındaki siyâsetini değiştirmesi uzun sürmedi. Karamanoğlu Mehmed Bey'in oğullarından İbrahim Bey, Memlûkler tarafından desteklenen amcası Ali Bey'e karşı mücâdelesinde, Osmanlılardan yardım talep etti. Bir Memlûk sefaret heyetinin İbrahim'i bundan vazgeçirme çabalarına rağmen, İbrahim Osmanlı yardımını kabul etti ve Ali Bey'i Niğde'deki üssüne sürmeyi başardı. Bu Osmanlıların, "Fetret Devri"nden beri ilk defa, Memlûklerin Karamanlılar üzerinde tesis ettiği ananevi himaye siyâsetine bir meydan okumaları ve aile içi rekabetten yararlanarak Memlûklere karşı, kendi adayını Karaman tahtına oturtma teşebbüsüydü.

Memlûkler bu oldu-bittiyi kabul etmeyerek Şeyh'in 1421'deki ölümü üzerine Mehmed Bey'i serbest bıraktılar ve kendilerine tâbi olarak Karaman tahtına oturttular.32 Mehmed Bey ülkesinde hâkimiyetini yeniden kurmakta güçlük çekmedi ve çok geçmeden bütün gayretini Osmanlılara teksif etmeye başladı. Yeni tahta geçmiş olan Osmanlı Sultanı II. Murad'ın amcası Mustafa ile olan mücâdelesini fırsat bilerek Tekeoğlu Osman Bey'in telkini ile bu sıralarda Osmanlılar tarafından kontrol edilmekte olan Antalya limanını kuşattı ise de 1423'de kuşatma esnasında öldü.33

Osmanlı Şehzâdelerinin Memlûklere Sığınması

Karamanoğulları yüzünden Osmanlılar ile Memlûkler arasındaki rekabet su yüzüne çıkmış ve bölgedeki kuvvet dengesi bozularak komşu Türkmen beylikleri de bunun içine çekilmişti. Bu denge siyâsetinde Karamanlılar, Osmanlılarla Memlûkler arasında kalmış ve bağımsızlığını bazen biri bazen de diğeri ile ittifâk yaparak sürdürmeye çalışmıştır. Dulkadirlılar ise, Karamanoğulları'nın mahalli dengeyi alt üst etmelerine mâni olmak için, Osmanlılar ve Memlûkler tarafından münâvebeli olarak kullanılan bir karşı güç idiler. Böylesine bir rekabet Osmanlı-Memlûk münâsebetlerinde yeni bir safhayı işaret eder.

Mehmed Bey'in vefatı üzerine kardeşi Ali Bey Karaman ülkesine yeniden hakim olmaya çalıştı ise de yeğeni İbrahim Bey'in karşısında tutunamayarak Niğde'ye çekildi. Karaman tahtına, II. Murad tarafından desteklenen ve Osmanlıların damadı olan İbrahim Bey atandı. Ancak yeni Memlûk Sultanı Barsbay (1422-1438) tarafından desteklenen Ali Bey ile mücâdele de devam ediyordu. Bu iç çekişmeden yararlanan Dulkadir-oğlu Nâsıruddin, Aksaray ve Develi'ye kadar Karaman-ili'ne akın yaptıysa da sonunda geri çekildi. İbrahim Bey kardeşini yenmeyi başardı ve onu Memlûklere sığınmaya zorladı.

Kısa bir müddet sonra İbrahim Bey'in Memlûk himâyesini kabul etmesi ve Osmanlılara karşı hasmâne bir siyâset takip etmeye başlaması üzerine, Osmanlı-Memlûk rekabeti kızıştı. İlk defa olarak Osmanlılar da Dulkadiroğulları ile ittifâk yaptılar. 1433'de II. Murad'ın iki yeğeninin, Süleyman ve kardeşi Fâtıma'nın, Kahire'ye iltica etmesi34 ve Sultan Barsbay'ın onların iadesi yolundaki ricayı kabul etmemesi ipleri gerginleştirdi. Aynı yıl içinde, Murad batı hudûdunda meşgul iken, Macarlarla anlaşan İbrahim Bey Eğirdir ve Isparta şehirleri de dahil olmak üzere bütün Hamid-ili'ni ele geçirdi. Murad uygun zamanı bekleyerek Karamanlılara karşı yürüdü ve Beyşehir gölü havâlisiyle birlikte Hamid-ili'ni yeniden ele geçirdi ve İbrahim Bey'i Konya'dan sürüp çıkardı. Barsbay'ın Timurlulara karşı bir Osmanlı-Memlûk ittifâkı için çağrı yapması üzerine İbrahim Bey ile barış yapıldı.

Bu barış, İbrahim Bey'i hoşnut etmemişti. Çünkü Dulkadiroğulları şimdi Osmanlılarla işbirliği içindeydiler. İbrahim Bey, Nâsıruddin Mehmed Bey'e verilmiş olan Kayseri'yi ve bölgedeki diğer kaleleri ele geçirdi. Dulkadir-oğlu Mehmed Bey'in 1436 yılı Aralığı'nda yaptığı yardım çağrısı II. Murad tarafından memnuniyetle karşılandı ve Amasya ve Tokat sancak beyleri kumandasındaki Osmanlı birlikleri, Dulkadiroğulları askerleriyle birlikte, Kayseri ve havâlisini Karamanlılar'dan geri aldılar. Bu haberi işiten Barsbay 1437 Mart'ında istişâre meclisini topladı. Bu mecliste Suriye vâlilerinin İbrahim Bey'e yardıma gönderilmesine karar verildi. Buhran tırmanıp askeri bir çatışmaya dönmeden barış sağlandı. Baybars'ın Fâtıma ile evlenmesiyle perçinlenen barış, buhrandan önceki durumu yeniden tesis etti. Karamanoğulları ve Dulkadiroğulları üzerindeki Memlûk hâkimiyeti kabul edildi. Dulkadirlıları memnun etmek için Harput onlara verildi.

Memlûk Sultanı Çakmak zamanında (1438-1453) Memlûk-Dulkadirlı münâsebetleri daha da gelişti. 1440 yılında Dulkadiroğlu Nâsırüddin Mehmed Bey Çakmak'ı ziyaret etti ve Çakmak onun kızlarından biri ile evlendi.35

Osmanlılarla iyi münâsebetleri sürdüren Çakmak, Esendemir el-Hasekî eliyle Sultan II. Murad'a bir dostluk mektubu gönderdi (1438 Kasım). Mektubunda Suriye vâlilerine Amasya'daki veliaht Ahmed Çelebi ile iyi komşuluk münâsebetlerini devam ettirmelerine dair emir verdiğini bildiriyor ve Mısır'a "memlûk" celbeden temsilcilerine Osmanlı topraklarından geçişlerinde kolaylık gösterilmesini rica ediyordu.36 İyi ilişkileri pekiştirmek için Çakmak, Barsbay'ın ölümünden sonra dul kalan Hund Şehzâde (yâni Fâtıma) ile de evlendi. 1439 yılında II. Murad, Veled Bey ile Çakmak'a bir mektup ve hediyeler gönderdi. Bu mektubunda dostluk ve iyi komşuluk ilişkilerini tekid ediyor ve Çakmak'ın cülûsunu tebrik ediyordu.

Osmanlılar ile Karamanoğulları arasında yedi yıl süren ateşkes İbrahim Bey tarafından bozuldu. 1442 yılında, İbrahim Bey'in damadı Turgutoğlu Hasan Bey kumandasındaki Karamanlı kuvvetleri, Osmanlı toprakları içlerine dalarak Ankara, Beypazarı, Kütahya, Karahisar-ı Sâhib ve Bolvadin'i yağmalayıp tahrip etti ve Hamid-ili'nin garbî kısmını işgal etti. II. Murad, bu olaylar sebebiyle hemen Anadolu'ya geçti ise de Macar-Sırp ordusunun Balkanlar'da harekete geçtiği haberinin gelmesi üzerine İbrahim Bey'in karısı olan kız kardeşinin aracılığı ile barış teklifini kabul etti. Fakat İbrahim Bey'in tekrar düşmanca faaliyetlerde bulunması üzerine Murad, 12 Haziran 1444'te Edirne'de Sırbistan Despotluğu ve Macarlarla bir antlaşma imzaladı ve Karamanoğulları'na karşı bir tecziye seferine çıktı. Bu seferini meşru göstermek için Mısır ulemasından fetva aldı.37 Bu fetva Memlûk sarayının bu sefere rızasını da gösterebilir. İbrahim Bey, Karaman'ın yerlisi olan Molla Sarı Yakub'un aracılığıyla, hemen barış diledi. Yenişehir'de barış imzalandı. Bu dönüm noktasında, devletin Doğu ve Batı hudutlarının emniyet altında olduğu inancıyla, II. Murad oğlu Mehmed namına tahttan feragat etti (Ağustos, 1444). 13 Ocak 1445 tarihinde, Sultan II. Mehmed'in cülûsunu bildiren bir Osmanlı elçisi Kahire'ye geldi. II. Murad, 10 Kasım 1444'de Varna'da müttefik Macar ve Ulah ordusuna karşı kazandığı zaferin fetih-nâmesini, Çakmak'a hediyeler, köleler ve değerli elbiselerle birlikte gönderdi.38

II. Mehmed'in ilk saltanatı (1444-1446) ve Murad'ın ikinci saltanatı (1446-1451) esnasında, Karamanlılarla barış devam etti. İbrahim Bey Avrupalıların teşviklerine rağmen bu müddet zarfında barışı bozmadı.

Osmanlılar şimdi kuzeydoğu hudutlarında artan bir gerilimle tehdit ediliyordu. Karakoyunlular, 1450'de Erzincan, Tercan ve Bayburt'u Akkoyunlulardan almışlar ve Tokat-Erzincan-Tebriz ticaret yolunun emniyeti sarsılmıştı. Bu siyâsî ve iktisadî karışıklıklar II. Murad'ı Dulkadirlılarla bir ittifâk yapmaya sevketti. Oğlu Mehmed'i 1450'de Dulkadiroğlu Süleyman Bey'in kızı Sitt Hatun ile evlendirdi.39

II. Mehmed, 1451 Şubatı'nda, ikinci ve son cülûsundan hemen sonra, Çakmak'a bir elçi göndererek cülûsunu bildirdi. Osmanlı elçisi, yanında tebrik mektubu taşıyan bir Memlûk elçisi olduğu halde Edirne'ye döndü. Çakmak, Erzincan-Haleb ticaret yolunu emniyeti altına alması sebebiyle Yahşi Bey vasıtasıyla II. Mehmed'e teşekkür ediyor ve iki ülke arasında haberleşmenin devam ettirilmesini istiyordu. 1452 yılının 23 Şubatı'nda II. Mehmed'in gönderdiği cevabî mektup, Çakmak'ın iki memleket arasındaki samimi ve güçlü bağları pekiştirmesi, Şahruh'un ülkesinde vukubulan hadiseler hakkında bilgi vermesi sebebiyle kendisine duyduğu takdir ve alkışı ifade ediyordu.40

Karamanoğullarının eski topraklarını ele geçirme ruhunu hiçbir zaman terk etmemiş olan İbrahim Bey, Hamid-ili'ni istilâ etti ve Antalya Körfezi'nde küçük bir sahil beyliği olan Alanya Beyliği'ne hücum etti. II. Mehmed sefere çıkıp Akşehir'e geldiğinde İbrahim Bey barış diledi. Barış teklifi kabul edildi. Antlaşma, Karamanlıların Osmanlılara tâbiyetini tekid etti.

1453 yılı Mayısında İstanbul'u fethederek "Fâtih" unvânını alan II. Mehmed'in Celâleddin el-Kâbûnî adındaki elçisi harp esirleri ve hediyelerle 27 Ekim 1453'te Kahire'ye geldi. Memlûk tahtına yeni oturmuş olan Sultan İnal (1453-1461)'a takdim edilen fetih-nâmede Fâtih "hac farizası ile ilgili görevleri" İnal'a bırakırken "mukaddes gazâ ve cihâd" görevini de kendi uhdesine aldığını bildiriyordu. İnal Osmanlı heyetine hüsn ü kabul gösterdi ve izzet ü ikramla muamele etti ve Yarışbay, Fâtih'i büyük zaferinden dolayı tebrik etmek ve "iki ülke arasındaki dostluk ve ittifâk bağlarını pekiştirmek ve aralarındaki sevgi ve meveddeti sağlamlaştırmak" amacıyla Edirne'ye gönderdi. Yarışbay 1 Ağustos 1454 tarihinde kendisine Fâtih tarafından gösterilen fevkalâde muâmeleyi tasvir eden raporuyla Kahire'ye döndü.41

İstanbul'un fethinden sonra İbrahim Bey, Sultan İnal'ın himayesini talep etti. 7 Ocak 1455 tarihinde Kahire'ye ulaşan elçilik heyetinin getirdiği mektupta İbrahim Bey, Fâtih'in İstanbul'daki Rum Ortodoks Kilisesi'ne karşı himayeci siyâsetinden şikayet ediyordu. İnal, İbrahim Bey'in şikayetine kulak asmadı ve elçilik heyetine itibar etmedi. Avrupa'daki her bir fetihle şöhreti ve gücü artan Osmanlılarla Memlûklerin kurmak istediği dostluk siyâsetine uygun düşen bu davranış, aynı Celâleddin el-Kâbûnî başkanlığında 24 Nisan 1456'da Kahire'ye gelen ve Fâtih'in gönderdiği Sırbistan fetih-nâmesi ile harb esirleri ve hediyeler getiren heyetin İnal tarafından çok sıcak karşılanmasıyla da tekid edildi. Kahire muhtesibi Kanıbay el-Yusufî el-Mihmandârî, "iki büyük Müslüman güç arasındaki münâsebetleri pekiştirmek" göreviyle, Osmanlı heyetine İstanbul'a dönüşünde refakat etti ve iki ülke arasında bir ittifâk yapıldı.

Sultan İnal tarafından reddedilen İbrahim Bey, bu sefer düşmanlığını Memlûklere çevirerek Çukurova'daki Adana, Tarsus ve Gülek'i 1456 yazında istilâ etti. Kış mevsimi biter bitmez, bir Mısır keşif birliği Kahire'den kuzeye doğru harekete geçti ve Karaman-ili'ne doğru ilerledi. 1457 yılı Temmuzunda Memlûk kuvvetleri Karaman-ili'nin içlerine kadar uzanan bir hareket gerçekleştirdi. Selefleri gibi onun da Çukurova'ya göz dikmesi yine pahalıya mal olmuştu. 13 Nisan 1458'de, İbrahim Bey'in elçileri Kahire'ye geldiler. İbrahim Bey resmen affedilmesini diliyor ve Memlûk hâkimiyetini kabul ettiğini bildiriyordu.

Karamanoğullarının Sonu

Fâtih devrinde Memlûk-Osmanlı münâsebetleri, Osmanlılar Anadolu'da genişlemediği müddetçe dostça devam etti. Fakat Fâtih'in 1461 yılında önce Trabzon'daki Komnenler Devleti'ni, arkasından İsfendiyar-oğlu Beyliği'ni Osmanlılara bağlaması ve Memlükler'in Karamanoğulları üzerindeki himayesine saygı göstermemesi üzerine münasebetler soğudu. Memlûk sultanı Hoş Kadem (1461­1467) 1461 yılı Mayısı'nda Fâtih'in gönderdiği elçilik heyetine çok kaba davrandı. İbn İyas'a göre "bu hadise Mısır sultanı ile Osmanlılar arasındaki düşmanlığın başlangıcı" olmuştu.42

Nitekim Karamanoğlu İbrahim Bey'in ölümünden sonra (1464) gelişen olaylar bunu açıkça ortaya koydu. İbrahim Bey'in oğulları, aralarındaki saltanat mücâdelesinde, Fâtih, Kayıtbay ve Uzun Hasan'dan güç almak isterlerken aslında hânedânlarının da sonunu hazırlıyorlardı. Karaman şehzâdeleri arasındaki mücâdelede Dulkadiroğlu Melik Arslan Kayseri'yi ele geçirdi. Fırsattan yararlanan Uzun Hasan Bey ise, Memlûklerin sessiz tasvibi ile Dulkadirlıları yenerek Karaman ülkesini istilâ etti. Karamanoğlu İshak, Hoş Kadem adına hutbe okuturken Uzun Hasan Bey de Osmanlılara karşı Memlûklerle bir ittifâkın zeminini hazırladı. Fakat Hoş Kadem, Uzun Hasan'a güvenemiyordu. Nitekim 1465'de Uzun Hasan Bey Memlûklere ait Gerger'i istilâ etti.

Bunun üzerine Hoş Kadem, es-Seyyid eş-Şerif Ali el-Kürdî'yi Akkoyunlulara karşı ittifâk teklifiyle İstanbul'a gönderdi.43 Bilhassa Uzun Hasan Bey'in Dulkadir Beyi Melik Arslan üzerine yürüyüp, Elbistan'ı tahrip ettiği ve Harput'u ele geçirdiği haberi geldikten sonra bu ittifâk daha da âcil bir hale gelmişti. Fakat 23 Eylül 1465'de İstanbul'dan dönen elçi Fâtih'in bu teklife sıcak bakmadığını haber verdi.

Öte yandan Karamanoğlu İshak Bey, Osmanlılara sığınmış olan kardeşleriyle arasındaki anlaşmazlığı Osmanlı himâyesine girmekle halletmek istediyse de Fâtih, İshak Bey'in tekliflerini tamamen geri çevirdi. Osmanlılara sığınmış olan Pir Ahmed Bey, Ermenek yakınlarında kardeşi İshak'ı yenerek Konya tahtını ele geçirdi. Osmanlılara tâbi olan Dulkadiroğulları ile Karamanoğulları arasındaki sınır anlaşmazlığı Kayseri'nin yeni bir sancak olarak Osmanlılara bağlanmasıyla
halledildi.44

Osmanlıların yardımı ile ve Osmanlılara bağlı olarak Konya tahtına oturan Pir Ahmed Bey'in tâbiilik statüsünü ihlal ederek batıda Venedik ve Papalık ile, doğuda Memlûkler ve Akkoyunlular ile temasa geçerek Osmanlılara karşı gizli antlaşmalar yapması üzerine Fâtih, harekete geçti. Karamanoğulları Beyliği'ne son vermeyi kafasına koymuş olan Fâtih, doğruca Konya üzerine yürüdü. Büyük veziri Mahmud Paşa'yı da kaçan Pir Ahmed'i takiple görevlendirdi. Karaman eyaletine Şehzâde Mustafa vâli olarak tayin edildi. Karaman-oğlu şehzâdeleri son bir kez daha beyliklerini kurtarmak için harekete geçtilerse de bu son çırpınışlar da bertaraf edildi. Pir Ahmed Bey ve Kasım Beyler, Uzun Hasan Bey'e sığındılar. Böylece Karamanoğulları tarihe karışırken Osmanlılar da güneyden Memlûklerle sınır komşusu oluyorlardı.45

Dulkadiroğulları İçin Savaş

Melik Arslan Bey'in, bu konuda sâbıkalı46 olan Memlûkler tarafından, bir süikastle öldürtülmesi üzerine (1465) Dulkadiroğulları Beyliği hanedân içi çatışmalara düştüyse de Memlûklerin, kuzey hudutlarında kendilerine tâbi tampon bir devlet bulundurma siyâsetlerinin gereği olarak, bir müddet daha siyâsî hayatını sürdürdü. Melik Arslan Bey'in iki kardeşinden Şah Budak, Memlûkler tarafından ve Şah Suvar da Fâtih tarafından desteklendi.

Osmanlılar bir taraftan kardeşine karşı Şah Suvar'a yardımcı birlik gönderirken diğer taraftan da Mısır'a elçi göndererek Şah Suvar'ın tanınması için Memlûkleri iknâya çalıştılar. Bunu iç işlerine karışmak olarak yorumlayan Hoş Kadem, Şah Budak'a yardım için asker göndermeye karar verdiyse de birkaç gün sonra Şah Suvar'ın kardeşini yendiği haberi gelince bundan vazgeçti. Fakat Memlûklerin bu konuda ısrarlı olmaları üzerine Fâtih Hoş Kadem'e ve Büyük Vezir Mahmud Paşa da Büyük Devedar Yaşbek'e ayrı ayrı mektuplar göndererek (1466 Eylülü) "Kur'an'ın cihad dışında kan dökmeyi yasakladığını" bildirip, Kahire ile Elbistan arasındaki münâsebetlerin düzelmesi için Şah Suvar'ın tanınmasını istediler.47 Hoş Kadem Fâtih'in teklifini reddetti ve "Dulkadiroğulları işine karışmamasını" tavsiye eden mektubunu elçisi ile gönderdi. Bunun üzerine Fâtih krizi daha da tırmandırdı. Hoş Kadem'i atlayarak Mısır'daki beylere mektuplar gönderdi. 1467 yılı Ağustosu'nda sırtını Osmanlılara dayamış olan Şah Suvar'ın Haleb'e hücum için hazırlandığı haberleri Kahire'ye geldi. Ağır hasta olan Hoş Kadem, Suriye'deki kumandanlara Haleb'e gitmeleri için emirler gönderdi. Memlûk orduları baş kumandanı Yelbay'a da sefer hazırlığı için emir verdiyse de başta Yelbay olmak üzere Memlûkler durumu gittikçe ağırlaşan Hoş Kadem'in sonunu beklemeyi tercih ettiler. Hoş Kadem'in 10 Ekim 1467 tarihinde öldüğü gün Suriye ordusunun Şah Suvar karşısında ağır bir yenilgi aldığı haberi geldi. Hoş Kadem'in vefatını takip eden siyâsî kriz, 31 Ocak 1468'de Kayıtbay'ın sultan olmasıyla sona erdi. Kayıtbay bir taraftan Şah Suvar'a karşı yeni bir sefer için hazırlık emrini verirken diğer taraftan bu buhranı Osmanlı-Memlûk münâsebetleri içerisinde halletme teklifiyle elçisini Fâtih'e gönderdi. Olup bitenlerden dolayı özür dileyen mektubu ve değerli hediyeleri götüren Memlûk elçisi, Fâtih tarafından hüsnü kabul gördü ve yüksek rütbeli kişilerden oluşan bir Osmanlı elçilik heyeti Kayıtbay'ın cülûsunu kutlamak için Kahire'ye gönderildi.48

Fakat Şah Suvar düşmanlığı bu diplomatik temasları sonuçsuz bıraktı. Başkumandan Canıbek'in yönettiği müttefik Mısır-Suriye ordusu Şah Suvar tarafından 1468 yılında feci şekilde yenildi. Kayıtbay Özbek'i başkumandan tayin etti. Öte yandan Şah Suvar'ın Haleb Vilâyeti'ni talân eylediği Çukurova'daki şehirleri ele geçirip Dârende'yi kuşattığı haberlerinin arka arkaya gelmesi üzerine Kayıtbay alelacele Haleb'e yardımcı birlikler gönderdi.

Şah Suvar, Dârende'yi ele geçirmesine rağmen Kayıtbay'a bir hey'et göndererek barış istedi. Osmanlıların Karaman-ili'ni ilhâkından sonra Osmanlı-Dulkadirlı ittifâkının daha da tehlikeli boyutlara ulaşacağından endişelenen Kayıtbay, büyük bir sefer hazırladı. 1469 Şubatı'nda Özbek'in kumandasında Kahire'den çıkan ordu, Suriye askerleriyle birleşerek doğruca Çukurova'ya yürüdü. Ceyhan ırmağı kıyısında vukûbulan ve her iki tarafa da çok pahalıya mal olan savaşta Şah Suvar yenildi ve dağlara kaçtı. Özbek, Şah Budak'ı Dulkadirlı tahtına oturtarak yorgun ordusuyla geri döndü. Dönüş yolunda Şah Suvar'ın pususuna düşüp ağır kayıplar veren Memlûk ordusu Kayıtbay'ın iznini bile beklemeden acınacak bir halde Kahire'ye döndü. Bu sefer, Memlûk ordusunun zaafını apaçık ortaya koymuştu.49

Yeni bir Memlûk seferini önlemek için Şah Suvar, barış teşebbüsünde bulundu. Daha önce tutsak aldığı Memlûk başkumandanı Yaşbek'i bir barış heyetiyle birlikte Kahire'ye gönderdi. 1470 Ocağı'nda Şah Suvar'ın elçilik heyeti kalelerin anahtarlarıyla birlikte Kahire'ye geldi. Heyet Kayıtbay tarafından kabul edildiyse de Şah Suvar'ın Elbistan'daki hâkimiyetinin tanınması ile Anteb'in teslimi karşılığında kendisine Haleb'de bir "Binler Emirliği" ünvânı verilmesi teklifleri reddedildi.

Şah Suvar'a karşı sonuçsuz kalan seferler, Memlûk Devleti'nin itibarını tamir edilemeyecek derecede sarsmıştı. Kayıtbay'ın ordusunun maneviyatını yükseltmek, asker eksikliğini tamamlamak ve Şah Suvar'a karşı son darbeyi vurmak için bir barış dönemine ihtiyacı vardı. Bu da ancak Dulkadiroğulları meselesinde Fâtih'le anlaşması ile mümkündü. Bu amaçla Kayıtbay, 1470 yılı sonlarında İstanbul'a bir heyet gönderdi. İki taraf karşılıklı olarak birbirlerinin iç işlerine karışmama ve hâkimiyet sahalarını bölme konusunda anlaştılar. Bu antlaşma, Karaman-ili üzerindeki hâkimiyetlerinin tanınmasına mukabil Osmanlıların Şah Suvar'ı Memlûklere satması, diğer bir deyişle Şah Budak'ı Dulkadirlı beyi olarak tanımaları demekti. 1470 Ağustosu'nda antlaşmayı tasdik ekmek üzere bir Osmanlı elçisi Kahire'ye geldi.50

Uzun Hasan Bey'in doğuda elde ettiği zaferleri Memlûkler dikkatle takip ediyordu. O'nun dostluk gösterilerine şüphe ile bakan Kayıtbay, 1470 yılı Ekimi'nde Akkoyunlu ordusunun batıya doğru hareket ettiği haberlerini aldı. Buna ilaveten Şah Suvar'ın Ramazanoğullarını yenerek Ayas ve Sis şehirlerini aldığını duyunca ordularına hazırlanmalarını emretti. Geniş yetkilerle donattığı Yaşbek kumandasındaki Memlûk ordusu Kahire'den çıkıp (1471 Ocak) Anteb'e geldi. Şah Suvar'ın barış teklifi reddedildi. Yaşbek buradan Fâtih'e, Amasya vâlisi Şehzâde Bâyezid'e ve Uzun Hasan Bey'e elçiler gönderdi. Yaşbek, bir taraftan Uzun Hasan Bey'in Anadolu hakkındaki niyetlerini öğrenmek istiyor diğer taraftan da Fâtih ile Uzun Hasan Bey'e karşı bir ortak cephe oluşturmak istiyordu. 1471 yılında diplomatik görüşmeler devam ederken Fâtih, veziri Gedik Ahmed Paşa eliyle İç-il ve Güney Anadolu sahilindeki hâkimiyetini pekiştirdi.51

Yaşbek heyetlerin dönüşünü beklemeden Ramazanoğulları topraklarına girerek Ceyhan nehri kıyısında Şah Suvar Bey'i ağır bir yenilgiye uğrattı. Şah Suvar kaçarak canını zor kurtardı. Yaşbek, Elbistan'ı ele geçirdi. Çaresiz kalan Şah Suvar, Yaşbek'e teslim oldu. Yaşbek, Şah Budak'ı Elbistan vâlisi tayin ederek Şah Budak'ın dört oğlu ve yirmi kadar Dulkadirlı asilzâdesi ile Kahire'ye döndü. 1472 Şubatı'nda Fâtih'ten hediyeler taşıyan Osmanlı elçilik heyeti Kahire'ye geldi.52

1472 baharında artık Uzun Hasan Bey Osmanlı-Memlûk cephesine meydan okumaya hazırdı. Aynı yılın Nisanı'nda bir Akkoyunlu heyeti Kahire'ye geldi. Bu diplomatik manevralar bir askerî operasyonun başlangıcını haber veriyordu. Çok geçmeden 1472 Haziranında Akkoyunlu ordusunun Osmanlı topraklarına girdiği Tokat, Sivas, Kayseri ve Karaman'ı yağmaladığı fakat 19 Ağustos'da Beyşehir gölünün batısında yenilerek geri çekildiği haberi geldi.53

Osmanlılar tarafından yenilmesine rağmen Uzun Hasan Bey Suriye'de Memlûklere karşı da bir cephe açtı. Fırat'ı geçen Uzun Hasan Bey Malatya, Kâhta, Gerger ve Ayıntab'ı alarak rüzgar gibi Haleb yakınlarına geldi. Yaşbek kumandasındaki Memlûk ordusu Haleb'e ulaşmadan Uzun Hasan Bey Osmanlı karşı hücumunu karşılamak üzere çekilmişti.

Akkoyunlulara karşı bir sefere çıkmak isteyen Fâtih, Memlûklerle arasındaki ittifâkın gereği olarak bir Osmanlı sefirini askerî yardım teklifiyle Yaşbek'e gönderdi. Öte yandan Osmanlı elçisi de Uzun Hasan Bey'in Memlûkler ve Osmanlılara karşı Venediklilerle akdettiği, Osmanlı casusları tarafından ele geçirilen, imzasını havi antlaşma metni ile Kahire'ye gelmişti. Hemen Kayıtbay, Osmanlı elçisini Devletbay başkanlığındaki kendi heyetiyle birlikte Osmanlı-Memlûk işbirliğini müzakere etmek üzere Fâtih'e gönderdi. Bu esnâda Osmanlı ve Akkoyunlu orduları savaş için hazırdılar. Fâtih 11 Ağustos 1473'de Otlukbeli yakınlarında Akkoyunlu ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı.54

Bu yenilgiden sonra Akkoyunlular her iki taraf için de ciddi bir rakip olmaktan çıktı. Ne gariptir ki Kayıtbay, mağlûb Uzun Hasan Bey'le bir barış antlaşması imzaladı. Fâtih buna aldırış etmedi. Bir müddet daha aralarında iyi niyet elçileri mübâdele edildi. 1474 Nisanı'nda Yaşbek el-Cemâlî İstanbul'a gitti. Fâtih'in dostluk mesajıyla aynı yılın Eylülünde döndü. Fâtih'in ricası üzerine Osmanlılara ilticâ eden Emir İnal el-Hâkim de Kayıtbay tarafından affedildi.

Mamafih Osmanlı-Memlûk dostluğu uzun sürmedi. Karamanoğulları şehzâdeleri yüzünden sular yine bulandı. Şehzâde Kâsım Memlûklere sığındı. Fâtih'in mektubunu getiren elçilik heyeti 1477 Mayısı'nda Kahire'ye ulaştı. Fâtih'in Kâsım'ın teslimi isteğinin reddedilmesi üzerine 1470'de imzalanan birbirlerinin iç işlerine karışmama antlaşması da ihlal edilmiş oldu.

Uzun Hasan Bey'in 1478 Ocağı'nda ölmesiyle, Fâtih de Memlûklerin yolundan giderek Dulkadiroğlu Şah Budak'ın rakibi Alâ'ü'd-Devle Bozkurt Bey'e destek verdi. Bozkurt Bey'in kızı Ayşe Hatun, 1467 yılında Fâtih'in şehzâdesi Bâyezid ile evlenmiş ve müstakbel Sultan Selim'i doğurmuştu. 1472'de Memlûkler, Şah Suvar idaresini yıktıkları zaman Bozkurt Bey, bazı Dulkadirlı asilzâdesiyle Amasya'daki damadının yanına sığınmıştı. Şimdi artık siyâsî hava Bozkurt Bey'e destek vermeye uygundu. İlk teşebbüste müttefik Osmanlı-Alâ'ü'd-Devle ordusu Şah Budak tarafından hezimete uğratıldı. İkinci karşılaşmada ise Bozkurt Bey gâlip geldi ve Şah Budak Memlûklere sığındı.

19 Kasım 1480'de Akkoyunlular karşısında Yaşbek'in de ölümüyle neticelenen yenilginin intikamını almak için Suriye'ye giden başkumandan Özbek, Şah Budak'a yardım etmediği gibi onu yakalayarak hapsetti. Bozkurt Bey ise Özbek'in tavassutuyla Kayıtbay tarafından Dulkadirlı beyi olarak tanındı. Memlûkler, Akkoyunlu Sultanı Yakûb ile de anlaştılar. Memlûklerin Bozkurt Bey vasıtasıyla Dulkadiroğullarını himâyeleri altına almaları ve Akkoyunlularla antlaşması Fâtih'i memnun etmedi. 1481 yılı baharında dört bir tarafa uzak bir sefer için emirler gönderdi. Herkes Fâtih'in Memlûkler üzerine seferini beklerken 3 Mayıs 1481'de Fâtih Sultan Mehmed Han Gebze'de vefat etti. Bu ölüm, iki devlet arasındaki çatışmayı bir müddet geciktirdi.

Bâyezid-Cem Mücâdelesi ve Memlûkler

Fâtih'in ölümü Osmanlı Devleti'ni bir iç harbe sürükledi. Yeniçeri ağası ve Anadolu ve Rumeli beylerbeyleri tarafından desteklenen Bâyezid, 21 Mayıs 1482'de Osmanlı tahtına cülûs eyledi. Küçük kardeşi Cem Bâyezid'e isyan etmekte gecikmedi. Cem'in devletin aralarında bölüşülmesi teklifini reddeden Bâyezid, Gedik Ahmed Paşa'yı Cem'e karşı gönderdi. 20 Haziran'da Yenişehir'de yapılan savaşta yenilen Cem, Konya'ya, oradan da Memlûklere tâbi olan Çukurova'ya kaçtı. Bu andan itibâren Cem için bir sürgün hayatı başladı. Memlûklerin Cem'e destek vermeleri Osmanlı-Memlûk düşmanlığına yeni bir boyut getirdi. Memlûklerin Osmanlı hanedânını bölmek ve zayıflatmak için birbirleriyle çekişen Osmanlı şehzâdelerine siyâsî sığınma ve destek sağlamaları öteden beri âdetleri idi. Nitekim 1433'de II. Murad'ın yeğenleri Şehzâde Süleyman ve Fâtıma'ya bu desteği sağlamışlardı. Buna karşılık Osmanlılar da Memlûklerden kaçan ulemâya ve ümerâya ilticâ hakkı tanıyorlardı.55

Gedik Ahmed Paşa'dan kaçan Cem yoluna devamla 30 Eylül 1481'de Kahire'ye vardı ve büyük bir merâsimle karşılandı.56 Kayıtbay Cem'e Osmanlı Devleti'nin bir kısmını kendisine vermesi için Bâyezid'i iknaya çalışacağı sözünü verdi. Bu amaçla İstanbul'a hemen bir Memlûk heyeti gönderildi. Bu esnada Cem, annesi ve ailesi ile birlikte Hicaz'a gidip geldi. Cem Hicaz'da iken Akkoyunlu Sultan Yakûb'a dehâlet etmiş olan Karaman-oğlu prensi Kâsım Bey de Karaman-ili'ne bir akın gerçekleştirdi. Diğer taraftan Cem, Rodos Şövalyelerine de bir elçi göndermişti. 12 Mart 1482'de Memlûk elçisi, Kayıtbay'ın tavassutunun kabul edilip Anadolu'da bir yerin verilmesiyle Cem'le anlaşılacağı haberini getirdi. Müzâkereler uzadıkça uzadı ve sonunda Bâyezid kardeşine yıllık bir gelir bağlamaktan başka bir şey yapamayacağını bildirdi. Cem'in önünde savaştan başka bir tercih kalmamıştı. Şimdi Karamanoğulları da kendisine yardım vadediyor ve Gedik Ahmed Paşa da haber göndererek kendisi Anadolu'ya gelir gelmez tahtın kendisine teslim edileceğini bildiriyordu. Bu şartlar altında Cem, Kayıtbay'dan Anadolu'ya geçme izni istedi. Uzun görüşmelerden sonra, bazı emîrlerin karşı çıkmasına rağmen, Kayıtbay Cem'e müsaade etti.57 Bununla O, Kâsım Beyin yardımıyla Karaman Beyliği'ni yeniden kurarak Osmanlılarla arasında bir tampon oluşturmak ve Anadolu'da kendisine dost bir Osmanlı şehzadesinin hükümdar olmasını sağlamak istiyordu. Kaynaklarda bu konuda çok teferruatlı bilgiler vardır. Bâyezid de Mısırdaki gelişmeleri casusları vasıtasıyla haber alıyordu. Sonunda Cem, 26 Mart 1482'de Kahire'den ayrıldı. Suriye Çukurova üzerinden Osmanlı topraklarına girerek Konya'yı kuşattı. Bir birliği de Ankara'ya gönderdi. Ankara'ya gönderdiği kuvvetin yenilmesi üzerine Cem, Konya kuşatmasını kaldırdı. Bâyezid'in kumandasında Osmanlı ordusunun yaklaşmakta olduğu haberi gelince Taş-ili'ne çekildi. Devleti aralarında bölüşmek için Bâyezid'e yaptığı son başvurular da reddedildi. Hersek-oğlu Ahmed Paşa Cem'i yakalamakla görevlendirildi. Cem Rodos Şövalyelerinden siyâsî sığınma istedi. Görüşmeler neticesinde Osmanlı ordusunun da yaklaşması üzerine, Rodos'dan gelen bir filo Cem'i 30 Temmuz 1482'de adaya götürdü. Cem'in bu ikinci yenilişi Kayıtbay'ı sukût-ı hayale uğrattı. Kayıtbay Cem'i ve onun tarafını tutanların gücünü yanlış değerlendirmişti. Bizzat Memlûk kaynaklarının yazdığına göre; "Cem'in Mısır'dan ayrılmasına izin vermek bir hata idi". Bu olay, Anadolu sultanının Memlûk sultanına karşı düşmanlığının bir sebebi oldu. Üstelik Kayıtbay, Hindistan'dan Osmanlı sarayına değerli hediyeler götüren elçiyi Mısır'da durdurmuş ve Bâyezid'i de cülûsu vesilesiyle tebrik etmemişti.58 Bu sebeple Osmanlı-Memlûk münâsebetleri biraz da şahsîlik kazanmıştı.

Cem'in Hıristiyanların eline geçmesi onun 1495 yılındaki ölümüne kadar Bâyezid'in Avrupa'ya karşı takip edeceği siyâsetin yegâne belirleyici unsuru oldu. Bâyezid, Cem sebebiyle maruz kalabileceği tehlikeyi büyük bedeller ödeyerek kendisinden uzak tuttu. Batı'da bir sükunet politikası takip ederken, Anadolu'da durumunu kuvvetlendirecek tedbirleri almaktan geri kalmadı. Osmanlıların Memlûklere ait olan Malatya'yı kuşatan Alâ'ü'd-Devle Bey'e yardım etmesi Memlûklerle Osmanlıları karşı karşıya getirdi. Memlûkler ağır bir yenilgi aldılar (1484 Şubat).59 Müttefik Osmanlı-Dulkadirlı ordusu 21 Eylül 1484'de Memlûk ordusunu ikinci kez yendi. Bu zaferlerden güç alan Alâ'ü'd-Devle Malatya'yı ele geçirmeye karar verdiyse de bu sefer, Malatya yakınlarında Memlûkler galip geldiler.

Memlûklerin Barış Girişimi ve Müdâfaa Tedbirleri

Osmanlı ve Memlûk birlikleri arasındaki hudût çatışmaları ve Osmanlıların Dulkadiroğlu Alâ'ü'd-Devle Bey'e verdikleri açık destek iki devlet arasındaki anlaşmazlığı daha da tırmandırdı. Kayıtbay, Meşveret Meclisi'ni toplayarak durumu müzakere etti. Sonunda İstanbul'a bir iyi niyet heyeti gönderilmesine karar verildi. Emir-i Ahûr Canıbek el-Alâ'î bu işle görevlendirildi. Canıbek çok tecrübeli bir diplomattı. Memlûklerle Osmanlılar arasındaki münâsebetleri düzeltmek için Kayıtbay'ın özür dileyen mektubunu, değerli hediyelerle, Akdeniz üzerinden İstanbul'a götürdü. Abbâsi halifesi de ayrıca bir mektup yazmıştı. Kayıtbay bir taraftan diplomatik münâsebetlerle durumu düzeltmek için tedbir alırken öte yandan da askerî hazırlıkları ihmal etmiyordu. Bu meyanda Alâ'ü'd-Devle Bey'in kardeşi Şah Budak, hapisten çıkarıldı. Öte yandan Memlûkler Rodos ile de temaslarını devam ettiriyorlardı. Ancak Kayıtbay'ın Cem'i Kahire'ye getirtme girişimleri boşa çıktı. Memlûk elçisi Canıbek Edirne'de Sultan Bâyezid ile görüştü. Bâyezid, Cem'e yardımı ve diplomatik entrikaları sebebiyle Kayıtbay'ın davranışlarını protesto etti.

Osmanlıların Çukurova'yı Ele Geçirmesi

Çukurova bölgesini Osmanlı hâkimiyetine almak ve Ramazanoğullarını doğrudan Osmanlılara bağlamak için Osmanlı ordusu 1485 Mayısında yeni Karaman beylerbeyi Karagöz Mehmed Paşa kumandasında Gülek Boğazı'nı geçerek Çukurova'ya girdi.60 Bölgedeki şehir ve kaleler Osmanlılara bağlılıklarını bildirdiler. Bâyezid, Kayıtbay'a bir elçilik heyeti göndererek Çukurova'daki Osmanlı varlığının kabulünü ve Cem'in annesi ve ailesinin iadesini talep etti.61 Kayıtbay her iki teklifi de tereddütsüz reddetti. Çukurova'nın istilâsı üzerine Kayıtbay, Üç-oklu Türkmenlerden ve Ramazanoğullarından da yardım alarak uzun bir hazırlık devresinden sonra, Özbek kumandasında karşı hücuma geçti. Dulkadir-oğlu Alâ'ü'd-Devle Bey, Boz Ok'lu beylerin muhalefetine rağmen Memlûklere itâatini arz etti. Diğer taraftan da Bâyezid ile haberleşerek Memlûklere karşı birlikte hareket edeceğini bildiriyordu. İki arada kalan Alâ'ü'd-Devle sonunda Mısırlılar tarafında yer aldı.

Memlûk ordusu Ayas üzerinden Çukurova'ya girdi. Adana üzerinden Misis'e vardı. Osmanlı ümerâsı arasındaki rekabetin de tesiriyle Osmanlı ordusu Seyhan nehri kıyısında ağır bir yenilgi aldı (9 Şubat 1486) ve çok ağır kayıplar verdi. Memlûk ordusunun çekilmesi üzerine Bâyezid yeni bir sefer emretti. Bahar gelince Osmanlı ordusu harekete geçti ve Gülek üzerinden Çukurova'ya indi. Sonunda iki ordu Adana yakınında 15 Mart'ta karşı karşıya geldiler. Osmanlı ordusu utanç verici bir yenilgi aldı ve başkumandan Hersek-zâde esir edildi. Kaynaklara göre Karaman beylerbeyi Karagöz Paşa'nın ihaneti sebebiyle uğranılan bu felaketin bedeli çok ağır oldu. Muzaffer Memlûk ordusu, mızraklarının ucunda Osmanlı askerlerinin kafası, yere eğilmiş Osmanlı bayrakları ve zincirlere bağlı Osmanlı esirleriyle Kahire'ye girdi.62

Fakat bu sevinç kısa sürdü. 1486 Mayısında Osmanlıların yeni bir sefer için hazırlık yapmakta oldukları haberi geldi. Öte yandan Mısır'da iktisadi durum fevkalâde bozulmuş sadece sivil halk değil, askerler de kendilerine verilen parayı az bularak baş kaldırmışlardı. Kaynağın ifadesine göre Memlûk idaresinin sonunun yaklaşmakta olduğunu işaret eden üç belirti vardı: Bunlardan birincisi paranın süratle değer kaybetmesi, ikincisi umûmi emniyet ve asayişin sarsılması ve üçüncüsü askerlerin disiplinsiz hareketleriydi. Bu şartlar altında Kayıtbay, Osmanlılarla barışmayı menfaatine daha uygun görerek Kahire'de mahpus bulunan Bâyezid'in damadı Hersek-zâde Ahmed Paşa'yı diğer Osmanlı tutsakları ile birlikte serbest bıraktı. Kahire'deki herkes barış yapıldığını zannederken Osmanlılar yeni bir sefer için ordu hazırlamışlardı.63

Bazılarına göre, o zamana kadar Osmanlıların aldığı en ağır mağlubiyet olan Adana hezimetinin64 intikamını almak için Bâyezid harekete geçmişti. Avrupa cephesindeki barış Bâyezid'e hareket serbestisi kazandırmıştı. Bâyezid ayrıca deniz gücünü de bir hayli geliştirmişti. 1487 başlarında Osmanlı ordusu Memlûklere karşı yeni bir sefer için hazırdı. Memlûk ülkesinde olup bitenlerden günü gününe haberdar olan Bâyezid büyük vezir Davud Paşa'yı başkumandanlığa tayin etti. 1487 ilkbaharında Davud Paşa yola çıktı. Konya'da Karaman askeri kendisine iltihâk etti. Dulkadirlı kuvvetleri de ona katıldı. Ancak gelen bir emir üzerine Davud Paşa Tarsus'a kadar uzanan sınırlı bir faaliyetten sonra geri döndü. Tarsus Osmanlılar tarafından alınırken Memlûklerin oradaki nâ'ibi Kansuh da Haleb'e kaçmıştı.

Diğer tarafta Kayıtbay, ordusunun donanımı için gereken parayı zorla da olsa temin ederek sefer için hazırlanıyordu. Fakat barışı kendi menfaatine daha uygun gördüğü için doğuda Akkoyunlularla ve batıda da Hıristiyan güçlerle Bâyezid'i durdurmak için diplomatik temaslarını yoğunlaştırdı. Batı'daki temaslar, Şehzâde Cem merkezinde cereyan ediyordu. Öte yandan Bâyezid de Kayıtbay'ın diplomatik temaslarını boşa çıkarmak için mukâbil tedbirler alıyordu.65

17 Mart 1488'de Memlûklere karşı Hadım Ali Paşa kumandasında yola çıkan Osmanlı ordusu Gülek Boğazı üzerinden Çukurova'ya indi. Yolu üzerindeki Ramazanoğlu ve Turgutlu kuvvetlerini dağıttı. Daha önceki kuşatmalarda tamamen yıkılmış olan Adana ve Tarsus surları yeniden inşa edildi. Aynı şekilde Seyhan nehri üzerindeki Adana köprüsü de yenilendi.

Osmanlıların Çukurova'yı istilâsı haberini alan Kayıtbay, fevkalâde tedbirlerle topladığı muazzam parayla ordusunu donattı. Memlûk ordusu, Atabek Özbek kumandasında Suriye'ye doğru yola çıktı. Bu ordu onların Berkûk zamanından beri sevk ettikleri en büyük ordu idi.66 Osmanlılar, Hersek-zâde Ahmed Paşa kumandasındaki Osmanlı donanmasını da, kara kuvvetlerini desteklemek üzere göndermişlerdi. Memlûk ordusu yoluna devamla Çukurova'ya girdi ve Adana-Tarsus yolunun yarısındaki Ağa Çayırı'na ulaştı. 16 Ağustos 1488'de iki ordu arasında vukûbulan savaşta Osmanlılar ağır bir yenilgi aldılar.67 Çukurova tekrar Memlûklerin eline geçti. Bu savaş, Memlûkler için hayati bir önem taşırken Osmanlılar için sadece bir hudûd çatışması idi. Bunun için bütün güçlerini seferber eden Memlûkler, galibiyete rağmen ağır bir iktisadî krizin içine düştüler.68 Muzaffer Memlûk ordusu Suriye'yi adetâ yağmalayarak Kahire'ye döndü. Ağa Çayırı'ndaki Osmanlı yenilgisinden sonra Dulkadir ve Ramazanoğulları tekrar Memlûk hâkimiyetini kabul ettiler. Osmanlılar Alâ'ü'd-Devle Bey'e karşı kardeşi Şah Budak'ı destekledilerse de Şah Budak yenildi. Sonunda o da af dileyerek Kayıtbay'a sığındı.

Ağa Çayırı galibiyetinden sonra Kayıtbay, Cem'i ele geçirmek için Avrupa'da tekrar diplomatik bir atağa geçti. Bâyezid de Cem ile çok yakından ilgileniyordu. Bâyezid, Papa tarafından hazırlıkları yapılan bir Haçlı seferinde Memlûklerden emin olmak için, Kayıtbay ile olan anlaşmazlığı halletmek istedi. 1489 Mayısında Osmanlı elçilik heyeti Kahire'ye ulaştı.69 Kayıtbay, Osmanlıların Çukurova'dan kayıtsız şartsız çekilmeleri ve Anadolu'da alıkonulan "Memlûk" tüccârlarını serbest bırakmaları şartıyla barış yapabileceğini bildirdi. Bâyezid, bir taraftan Memlûklerle barış müzâkerelerini sürdürürken diğer taraftan da Rodos Şövalyeleriyle pazarlık yapıyordu. Öte yandan Kayıtbay da Roma'ya elçi göndermişti. 25 Mart 1490'da, Papa'nın Osmanlılara karşı düzenlenecek bir Haçlı seferini görüşmek üzere Avrupa'nın bütün Hıristiyan devletlerinin temsilcisiyle topladığı kongreye Kayıtbay'ın elçisi de katılmıştı. Kayıtbay, Cem karşılığında 200 bin duka altını vermeyi ve Filistin'deki mukaddes yerleri papalığa devretmeyi teklif etmişti.70 Her ne kadar kongrede Memlûklerin görevi tayin edilmemişse de Haçlıların hücumu halinde onların da Anadolu'da bir cephe açacakları ümit ediliyordu.

Bu sırada Papalık ve Avrupa devletleriyle müzakereler sürdüren Kayıtbay, içeride çok ciddi iktisadî krizle karşı karşıya bulunmasına rağmen, Osmanlılara karşı bir Haçlı Seferi'ni harekete geçirebileceği ümidiyle, Atabek Özbek kumandasında bir Memlûk ordusunu Suriye'ye gönderdi. Memlûk ordusu ilk defa kurşun atan tüfeklerle teçhiz edilmişti.

Bu esnada Ebubekir riyâsetindeki Osmanlı barış heyeti, 13 Nisan 1490 tarihinde Dımaşk'taki Özbek'e geldi.71 Ebubekir, Özbek'le mülâkatında, Şeyhü'l-İslâm Molla Alâ'ü'd-Dîn Ali el-Arabî adına: "Ulemâ ve Osmanlı devlet ricâlinin Bâyezid'in yaptıklarını tasvip etmediğini, Müslümanların birbirini kırmasının ancak küffârın işine yarayacağını söyleyerek barış yapılmasını istediklerini" söyledi. Özbek'in, derdini Kayıtbay'a anlatması gerektiğini söylemesi üzerine, Ebubekir Kahire'ye gitti. Bu esnada Özbek, Dulkadir-oğlu arazisi üzerinden yürüyerek Kayseri'yi kuşatmakta olan Alâ'ü'd-Devle'ye yardıma gitti. Ancak, Hersek-zâde Ahmed Paşa'nın üzerine gelmekte olduğunu haber alınca kuşatmayı kaldırarak iki kol halinde geri çekildi. Bir kol Dârende'de ordugâh kurarken, ikinci kol Özbek kumandasında Aksaray, Niğde ve Ereğli havâlisini yağmalayarak Gülek Boğazı üzerinden Çukurova'ya indi. Askerlerinden gelen baskı üzerine Özbek, Dimaşk'a geri döndü.

15 Yıllık Barış (1491-1516)

Memlûklerin Karaman-ili'ni insafsızca yağmalayıp çekip gitmesi üzerine Bâyezid yeni bir sefer için hazırlıklar yapılmasını emretti. Bu sefere bizzâtihi kendisi kumanda edecekti. Ordu-yı Hümâyûn Beşiktaş'ta karargâhta iken Tunus hâkimi el-Mütevekkil Allâllah Osman (1435-1494)'ın elçisi İstanbul'a geldi. Tunus Hâkimi, Osmanlılarla Memlûkler arasında barış için tavassut ediyordu. Aragon ve Kastilya'nın birleşmesinden sonra İspanya'da Müslümanlara karşı girişilen "temizlik" harekâtı Cebel-i Târık Boğazı'nın karşı yakasındaki Tunus'u da tehdit ediyordu. Cem sebebiyle de olsa Avrupalılarla sulh yapan Bâyezid niçin Müslümanlarla sulh yapmasındı? Fakat bu zor görünüyordu. Çünkü başta Osmanlı ulemâsı ve yaşlı devlet erkânı "köle Çerkesler"den intikâm almak istiyorlardı. Bereket versin Şeyhü'l-İslâm Molla Alâ'ü'd-Dîn Ali el-Arabî farklı düşünüyordu. Üstelik bu sefer Memlûkler de barış istiyorlardı. Bu sırada İstanbul'da vukubulan bir âfet de buna yardımcı oldu. 11 Temmuz 1490'da İstanbul'da büyük bir fırtına kopmuş, Et Meydanı'nda silah deposu olarak kullanılan Güngörmezler Kilisesi'ne yıldırım düşmüş, büyük patlamalar olmuş, civardaki Yeniçeri kışlaları ve mahalleler yanmış, hâsılı İstanbul büyük bir âfetle karşılaşmıştı.72 Anadolu'da da kıtlık vardı. Bu durum muvâcehesinde Bâyezid vezirlerinin tavsiyesiyle seferden vazgeçti. Tunus elçisi saraya davet edilerek tavassutunun kabul edildiği bildirildi.

Aynı şekilde Kayıtbay da savaşı bitirmek istiyordu. Bâyezid'in diplomasisi kendisininkine ağır basmış, Avrupa'daki diplomatik temasları sonuçsuz kalmıştı. Uzun süren seferler ve harp Mısır'ı iktisadî bakımdan çökertmişti. Suriye eyâletinin durumu daha da acıklı idi. Orada Memlûk ordusunun yaptığı tahribat, düşman ordusu tarafından yapılamayacak kadar ağırdı. Harpler sebebiyle iki ülke arasındaki ticaretin durması durumu daha da ağırlaştırmıştı. Ulemâ başta olmak üzere Mısır ve Suriye halkı zaten harbe karşı olup, Memlûk Devleti genel bir çöküşün sinyallerini veriyordu. Bu kötü gidişi ancak barış durdurabilirdi.

İki taraf arasındaki barış görüşmeleri 1490 Ekimi'nde başladı. Osmanlılar tarafından Molla Alâ'ü'd-Dîn Ali el-Arabî ve Memlûkler tarafından Mamay el-Hasekî'nin riyâset ettikleri müzâkereler, Osmanlıların Gülek Kalesi hudûd olmak üzere, Adana ve Tarsus'u Haremeyn-i Şerifeyn evkâfına dâhil edilmesi şartıyla Memlûklere bırakmasıyla sonuçlandı. Osmanlı barış heyeti Mamay'ın refakâtinde Dımaşk üzerinden Kahire'ye vardı ve Kayıtbay tarafından sıcak bir şekilde karşılandı. Emir Canbolat riyâsetindeki altı kişilik Memlûk delegesi barış antlaşmasını imzalamak üzere İstanbul'a gönderildi.

Beraberinde Osmanlı delegasyonu olduğu halde Canbolat, 11 Eylül 1491'de İstanbul'a ulaştı. Heyetler arasındaki müzakerelerden sonra antlaşma metni tasdik edilip barış imzalandı.73

Sona Doğru

1491 barışı Memlûklere dâhili meselelerle meşgul olma fırsatı verirken, Osmanlılara da Batı'ya karşı yeni bir hücum siyâseti takip etme imkânı verdi. Barıştan kısa bir müddet sonra Gırnata'nın düşmesi (8 Ocak, 1492) Hıristiyan alemine karşı "gazâ" ruhunu alevlendirdi. Osmanlılar Hıristiyanlara karşı deniz kuvvetlerini kullanmaya başladılar. 25 Şubat 1495'de Cem'in vefatı, Bâyezid'e ayrı bir hareket serbestisi verdi. Bâyezid 1499'da Akdeniz'de Venedik'e karşı savaşın işaretini veren bir deniz seferi başlattı.

Ancak 1502'de doğuda zuhûr eden yeni meselelerle serbestçe meşgul olabilmek için Venedik'le barış yaptı. 1490'da Sultan Yakub'un ölümünü takip eden gelişmeler sonunda Akkoyunlu idâresi çökmüş ve Şah İsmail'in cevval başkanlığında Safeviler yükselişe geçmişlerdi. Safevilerin Güneydoğu Anadolu'daki Türkmen kabileleri arasında dinî propagandaya ağırlık verip Dulkadiroğulları topraklarına hücûm etmeleri, hudûd boyundaki güç dengesini ciddi olarak tehdit etmişti. Osmanlılar, doğu hudûdlarında mezhep esasına dayanan ve yayılmacı bir siyaset takip eden bir devlete müsamaha gösteremezdi.74

Kayıtbay 1496'da ölünce, yerine oğlu Muhammed sultan oldu (1496-1498). Muhammed, cülûsunu bildirmek ve aradaki dostluğun devamını sağlamak için Hayr Bek'i Bâyezid'e gönderdi. Kansuh el-Gûrî'nin Memlûk tahtına oturması üzerine (1501 -1516) Bâyezid, 1502 Ağustosu'nda Silâhtarbaşı Haydar Ağa'yı âdet üzere yeni sultanı tebrik için gönderdi. Kansuh, hâsekîlerinden Hindu Bay'ı hediyelerle İstanbul'a göndererek buna karşılık verdi. Kansuh, mektubunda Bâyezid'i methediyor ve selefi Kayıtbay'ın Bâyezid ile dostluk yolunda "kavisler çizdiğini",75 fakat Allah'ın onun bozduğu barışı tekrar kurduğunu söyleyerek Doğu Anadolu'daki Safevî tehlikesine dikkat çekiyordu. Bâyezid, Kansuh'a gönderdiği diğer bir mektubunda Trablus-Şam nâ'ibi Devletbay'ı affetmesini rica ediyordu. Kansuh onun bu ricasını yerine getirdi ve 1504 yılında elçisi Yusuf eliyle gönderdiği bir mektupla bunu Bâyezid'e bildirdi. Bâyezid, 1504 yılında gönderdiği diğer bir elçiyle Kansuh'a teşekkür ediyor ve aynı şekilde onun Safeviler hakkındaki görüşlerine katıldığını bildiriyordu. Kansuh, yukarıda zikredilen elçisini Bâyezid'in elçisi Sinan Bey'le tekrar İstanbul'a gönderdi ve Safeviler hakkındaki endişelerini tekrar dile getirdi.76 Yapılacak savaşta Osmanlılara yardım etmeye hazır olduğunu bildirdi.

Kansuh Osmanlılarla barışı idame ettirmek için gayret sarfetmekle birlikte ta Berkuk zamanından beri devam edegelen Osmanoğlu endişesinden de kurtulamamıştı. Nitekim, babasıyla anlaşmazlığa düşüp kaçarak Mısır'a gelen şehzade Korkut'u çok sıcak bir şekilde karşıladı. Oğlunu affetmesi için, Devadar Allân'ı 22 Ağustos 1509'da Bâyezid'e gönderdi.

Buna karşılık olarak Bâyezid Ankara kadısı Ali Efendi başkanlığında bir heyeti Kahire'ye gönderdi. Kansuh Korkut'un Hacc'a gitmesine izin vermesi için Bâyezid'e Ezher ulemâsından Abdüsselâm'ı gönderdi. Bâyezid buna cevap olarak aynı yıl içinde ikinci bir elçilik heyeti göndererek, oğlunu Kansuh'a emanet ettiğini bildirdi. Korkut Hacc'dan döndükten sonra Kansuh, Kösebay'ı hediyelerle Bâyezid'e gönderip Korkut'u affetmesini ve Antalya, Manavgat ve Alâiyye'yi ona vermesini rica etti. Bâyezid'in buna olumlu cevap vermesi üzerine Kansuh, Hâseki Bektay'ı hediyelerle Bâyezid'e gönderip teşekkür etti. Bu diplomatik temaslar neticesinde, Mısır'da dört ay daha kaldıktan sonra Korkut Akdeniz üzerinden ülkesine döndü. Yolda Rodos şövalyeleri Korkut'u yakalamak istemişler ancak başarılı olamamışlardı.77

Osmanlı-Memlûk Mücâdelesinin Sonu

Yavuz sultan olduktan sonra (24 Nisan, 1512) Safevilerin Osmanlı ülkesinde yaptığı propagandayı ve Memlûklerle olan mücadeleyi çok iyi bilen birisi olarak, zecri tedbirler aldı. Kansuh, başlangıçta Selim'i cülûsu vesilesiyle tebrik etmediyse de daha sonra aralarında yazışmalar cereyan etti ve elçiler teati edildi. Her iki taraf da birbirine şüphe ile bakmakla birlikte, bu mektuplar zâhiri bir dostluk ifade ediyordu. Yavuz'un cülûsundan sonra ağabeyisi Ahmed isyan etmiş ve Memlûklere ait olan Dârende'ye kaçmıştı. Yavuz, bu konuda bir mektup yazarak Ali Çavuş vasıtası ile Kansuh'a gönderdi. Haleb nâ'ibi Hayır Bek, Ali Çavuş'tan mektubu alarak Kansuh'a iletti ve Yavuz'a da bir mektup göndererek "Ahmed yanına gelirse onu güzelce ağırlayacağını, Kansuh'un da ona iyi muameleden başka bir şey yapmayacağını, çünkü iki ülkenin birlik olduğunu, Kansuh'un cevabı ne olursa olsun kendisinin Yavuz'a bağlı olduğunu" bildirdi. Öte yandan Memlûklerin kendisini istismar edeceklerini hisseden şehzade Ahmed de Akkoyunlulara sığındı. Fakat Ahmed'in üç oğlu Süleyman, Alâedddin ve Kâsım birbiri peşi sıra Mısır'a kaçtılar (1512). Yavuz, babasının Cem yüzünden çektiği sıkıntıyı biliyor ve yeğenlerinden dolayı kendi başına da böyle birşey gelmesinden çekiniyordu. Kansuh, Yavuz'dan çekinmekle birlikte, bu şehzadeleri sıcak bir şekilde karşıladı. Amacı onları amcalarına karşı kullanmaktı. Fakat Süleyman ve Alâeddin birkaç ay sonra vebadan öldüler.78

Bir Cihân devleti kurmaya karar veren Yavuz, tahta geçer geçmez hemen Memlûklerle şekli bir ittfâk yaptı ve bütün gücünü Safevilere yöneltti. Nitekim 23 Ağustos 1514'te Çaldıran'da Safevileri feci bir şekilde yendi. Bu zaferini elçisi Hızır Ağa eliyle Kansuh'a bildirdi. Kansuh, Yavuz'un bu zaferini endişe ile karşıladı ise de memnuniyetini bildiren bir mektup gönderdi. Çaldıran dönüşünde Dulkadiroğlu Alâ'ü'd-Devle Bey'i öldürerek topraklarını ilhâk eden Yavuz, Bıyıklı Mehmed Paşa eliyle Güneydoğu Anadolu'yu Osmanlı topraklarına kattı. 1515 Ekimi başlarında Silâhtar Hasan Bey'i Kansuh'a göndererek bu fetihlerini bildirdi. Kansuh, Cemâleddin Yusuf el-Kaytân'ı Yavuz'a göndererek fetihlerinden duyduğu sevinci (!) dile getirdi. Ve kendisine ahşap işinden anlayan ustalar göndermesini rica etti. 1516 yılı Şubatı başlarında Yavuz, Kansuh'a Rükneddin b. Zeyrek ile bir mektup daha gönderdi.79 Bu mektubunda Yavuz, fetihlerinin toprak kazancı amacı gütmediğini vurguluyordu. Kansuh, zâhiri dostluk gösterilerine rağmen, bir taraftan Osmanlılara karşı Safevilerle ittifak akdederken, diğer taraftan da Yavuz'la kaçınılmaz olan nihaî savaşa hazırlanıyordu. Nitekim 1516 yılı Şubatı'nda Abbasi Halifesi III. El-Mütevekkil'e ve dört mezhep başkadısına kendisiyle sefere çıkmak üzere hazırlanmalarını emretmişti.

Öte yandan 19 Mart 1516'da Edirne'de yapılan Divân-ı Hümâyûn toplantısında doğu ülkelerine sefere çıkılmasına karar verilmişti. Bu seferin hedefi, Memlûkler olmasına rağmen Safeviler üzerine sefere çıkılacağı şâyi' olmuştu. Memlûklerin Safevilerle yaptığı ittifâk buna sebep olarak gösterilmişti. Her iki sultan casusları vasıtasıyla yek diğeri hakkında bilgi sahibi oluyordu. Bu esnada Yavuz'un Memlûklerin Haleb nâ'ibi Hayır Bek ile mektuplaştığını biliyoruz. Hayır Bek'e göre Osmanlılar Safeviler üzerine bir sefer için hazırlanıyorlardı. Ancak Kansuh buna inanmayarak o da kendi hazırlıklarını yapıyordu.

Yavuz harekete geçmeden önce Memlûklerle savaşın şer'en câ'iz olduğuna dair bir fetvâ aldı. Tüccarların yolunun kesilmesi buna sebep olarak gösterildi. Öte yandan Memlûk ordusu Kansuh'un kumandasında sefere çıkmış ve 11 Temmuz 1516'da Haleb'e varmıştı. Memlûk ordusunun Suriye'de yaptığı kötülüklerden dolayı Halebliler Yavuz'a mektup göndererek kendilerini "Çerkeslerin elinden kurtarmasını" rica etmişler ve gönüllü olarak Osmanlılara tâbi olacaklarını bildirmişlerdi.

Yavuz, 5 Haziran 1516'da İstanbul'dan yola çıktı. Yola çıkmadan önce Rumeli Kazaskeri Rükneddin b. Zeyrek ile Karaca Paşa diye meşhûr olan Şemseddin b. Cafer'i elçi olarak Mısır'a göndermiş ve Safeviler üzerine sefere çıktığını bildirmişti. Yavuz yoluna devamla kendisinden kırk gün kadar önce sefere çıkan Sinan Paşa ile Elbistan'da buluştuktan sonra, Memlûk topraklarına girdi. Bıyıklı Mehmed Paşa'nın adamları Mısır sultanının Safevilerden yardım istediği haberini getirdiler. Yavuz'un elçileri, Kansuh'un mukâbil mektubu ile Osmanlı karargâhına döndüler.

Kansuh, onlarla birlikte sırkâtibi Moğolbay'ı göndererek Safevilerle Osmanlılar arasında barış için aracılık yapmağa hazır olduğunu bildirmişti. Moğolbay'la birlikte seçme askerlerinden onunu göz kamaştırıcı elbiseler ve silahlarla donatarak Yavuz'a göndermişti. Bir nevi tehdit ifade eden bu askerleri görünce Yavuz çok kızdı ve: "Ey Moğolbay! Sultan'ın yanında bize göndereceği ilim adamı yok mu? Bu askerleriyle benim askerlerimi korkutacağını mı sanıyor?" diyerek hepsinin boyunlarının vurulmasını emretti ise de Vezir Yunus Paşa onu bu kararından vazgeçirdi. Bunları işiten Kansuh'un diğer elçisi Kertbay, sür'atle geri dönerek Haleb'e geldi ve Osmanlıların Malatya, Gerger ve diğer yerleri aldıktan sonra öncülerinin Ayıntab'a ulaştığını bildirdi. Kansuh'un faaliyetlerini casusları vasıyasıyla günü gününe haber alan Yavuz, Tucân vadisinde iken, 1516 yılı Ağustosu ortalarında, Kansuh'a, Safevilerle savaşmak için yola çıktığını ancak kendisinin Şah İsmail ile anlaştığını duyunca Mısır'a yöneldiğini bildiren ve hislerine hitap ederek ve onu savaşa tahrik eden ağır ifadelerle dolu bir mektup gönderdi. Osmanlı ordusu, 20 Ağustos 1516'da Ayıntab'a geldi. 24 Ağustos 1516 tarihinde Merc-i Dâbık'da iki ordu arasında vukubulan savaşta başta Memlûk sultanı Kansuh el-Gûrî olmak üzere Memlûk ordusu ağır kayıplar vererek yenildi.80 Canını kurtarabilen Memlûk askerleri perişan bir halde kaçışarak Kahire'ye döndüler (1516 Ekimi). Yenilgi haberi ve kaçan askerlerin perişan durumu Kahire'de büyük bir korku ve paniğe sebep oldu. Kimsenin sultan olmak istemediği bu fevkalâde durumda Tumanbay "ateşten gömleği" giyerek Mısır Sultanı oldu ve hiç olmazsa Mısır'ı ve kendilerini kurtarmak için tedbirler almaya başladı. Öte yandan muzaffer Osmanlı sultanı bütün Suriye'yi fethederek yoluna devam etti, Osmanlı ordusu 26 Eylül'de Gazze yakınlarında direniş gösteren Canberdi el-Gazali'nin kuvvetlerini dağıttı. Tumanbay, er-Reydaniyye'de müdâfaa tedbirleri almıştı. 22 Ocak 1517'de er-Reydaniyye'de iki ordu arasında vukubulan savaşta Osmanlılar Memlûkleri bir kez daha yendi. 23 Ocak günü Osmanlı ordusu Kahire'ye girdi. Aynı gün Kahire minberlerinde Yavuz Sultan Selim için dualar edildi. Tumanbay, Memlûk ordusundan arta kalanları toplayarak son bir defa daha şansını denemek istediyse de önce Kahire sokaklarında ve sonra da Nil'in batı yakasında cereyan eden ölüm-kalım mücadelesinde nihaî olarak yenilerek kaçtı ve Arap şeyhlerinden birisinin yanına ilticâ ettiyse de 30 Mart günü yakalanarak Yavuz'un huzuruna getirildi. 13 Nisan 1517 tarihinde Zuveyle Kapısı'nda asıldı. Onun idamına Dulkadiroğlu Ali Bey nezâret etti. Çünkü babası Şah Suvar da 1472 Ağustosu'nda, Osmanlı hakimiyetini kabul ettiği için, Memlûklerce burada asılmıştı.

Böylece 267 yıl devam eden Memlûk Devleti sona erdi ve Suriye, Mısır ve Hicaz Osmanlı topraklarına dahil edildi.


1 Ebu'l-Abbâs Ahmed b. Ali el-Kalkaşandi, Subhu'l-A'şâ fi Sınâ'ati'l-İnşâ, Kahire, 1913-1919, c. IV, s. 131 v. d.; c. V, s. 338 v. d.; Har-El, Shai, Struggle for Domination in the Middle East, The Ottoman-Mamluk War, 1485-1491, Leiden, New York, Köln, 1995, s. 35-38.
2 Har-El, Shai, a.g.e., s. 38.
3 Har-El, Shai, a.g.e., s. 39.
4 Dulkadir-oğulları hakkında bilgi için bak. İ. H. Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, Ankara, 1984 (3. Baskı), s. 169-175; M. H. Yinanç, İslâm Ansiklopedisi, "Dulkadirlılar" mad.; R. Yinanç, Dulkadir Beyliği, Ankara, 1989, 184 s.
5 Âşık Paşa-zâde, Tevârih-i Âl-i Osmân, neşr. Âlî Bey İstanbul, 1332, s. 225-226.
6 Ramazan-oğulları hakkında bilgi için bak. F. Sümer, İslâm Ansiklopedisi, "Ramazan­oğulları" mad.; aynı müellif, "Çukurova Tarihine Dair Araştırmalar", D. T. C. Fak. Tarih Araştırmaları Dergisi, I, Ankara, 1963, s. 1-112.
7 el-Kalkaşandî, a.g.e., c. IV, s. 131 v. d.
8 Har-El, Shai, a.g.e., s. 45.
9 Har-El, Shai, a.g.e., s. 46.
10 Mustafa Nuri Paşa, Netâyicü'l-Vukû'ât Tekmileleri, Ankara, 1961, I-III, s. 2.
11 Mütevellî, Dr. Ahmed Fu'ad, el-Feth el-Osmânî li'ş-Şâm ve Mısr ve Mukaddemâtih min Vâki' el-Vesâ'ik ve el-Masâdır et-Türkiyye ve el-Arabiyye Muâsıra leh, Kahire, 1976, s. 3.; Har-El, Shai, a.g.e., s. 60.
12 Har-El, Shai, a.g.e., s. 66.
13 Âşık Paşa-zâde, a.g.e., s. 57.
14 Har-El, Shai, a.g.e., s. 66.
15 Har-El, Shai, a.g.e., s. 66.
16 Mütevellî, a.g.e., s. 5-7.
17 Mütevellî, a.g.e., s. 7-9.
18 Har-El, Shai, a.g.e., s. 67.
19 Har-El, Shai, a.g.e., s. 67.
20 Har-El, Shai, a.g.e., s. 67.
21 Har-El, Shai, a.g.e., s. 68.
22 Tekindağ, M. C. Şehabeddin, İslâm Ansiklopedisi, "Karamanlılar" mad.
23 Yücel, Yaşar, Kadı Burhaneddin Ahmed ve Devleti (1344-1398), Ankara, 1970, s. 161.
24 Cemâleddin Ebû'l-Mehasin Yusuf b. Tagrıbirdi, en-Nücûm ez-Zâhire fi Mülûk Mısr ve el-Kahire, neşr. Dâr el-Kütüb el-Mısrıyye, Kahire, 1956, c. XII, s. 217.
25 İbn Tagrıbirdi, a.g.e., c. XII, s. 217-218.
26 Şeyh el-Mahmûdî devrinde Memlûk Sultanlığı ve Şeyh'in Anadolu siyaseti için bak. K. Y. Kopraman, Mısır Memlükleri Tarihi, Sultan el-Melik el-Mü'eyyed Şehy el-Mahmûdî Devri (1412-1421), Ankara, 1989, XII+258 s.
27 Mütevellî, a.g.e., s. 10-12.
28 Mütevellî, a.g.e., s. 12-14.
29 Har-El, Shai, a.g.e., s. 70.
30 Şeyh el-Mahmûdî'nin oğlu İbrahim'in kumandasındaki Memlûk ordusunun seferi ve el-Aynî'nin Şeyh adına elçi olarak Karaman-oğlu'na gidişi için bak. K. Y. Kopraman a.g.e., s. 187-191.
31 Mütevellî, a.g.e., s. 14-16.
32 Har-El, Shai, a.g.e., s. 71.
33 Tekindağ, a.g.m.
34 II. Murad'ın yeğenlerinin Memlüklere sığınması hakkında bak. İ. H. Uzunçarşılı, "Onbeşinci yüzyılın ilk yarısiyle onaltıncı yüzyılın başlarında Memlûk sultanları yanına iltica etmiş olan Osmanlı Hanedanı'na mensup şehzadeler", Belleten, XVII/68 (1953), s. 519-535.
35 Har-El, Shai, a.g.e., s. 74.
36 Mütevellî, a.g.e., s. 27.
37 Har-El, Shai, a.g.e., s. 74.
38 Mütevellî, a.g.e., s. 28; Har-El, Shai, a.g.e., s. 75.
39 R. Yinanç, a.g.e., s. 56.
40 Har-El, Shai, a.g.e., s. 76.
41 Har-El, Shai, a.g.e., s. 77.
42 Muhammed b. Ahmed b. İyas, Bedâyi' ez-Zuhûr fî Vekâyi' ed-Duhûr, neşr. Muhammed Mustafa, Kahire, 1984, c. 2, s. 420.
43 Har-El, Shai, a.g.e., s. 82.
44 Har-El, Shai, a.g.e., s. 83.
45 Tekindağ, M. C. Şehâbeddin, İ. A. "Karamanlılar" mad.
46 Mesela Sevli Bey, Ali Han adında biri tarafından öldürülmüş ve kendisine Berkûk tarafından mükâfaat olarak "emirlik" verilmişti. (Bak. Takiyüddin Ahmed b. Ali el-Makrîzî, Kitâb es-Sülûk li-Ma'rifet Düvel el-Mülûk, neşr. Sa'id Abdulfettâh Âşur, Kahire, 1971, c. III, s. 914; Bedreddin Mahmud b. Ahmed el-Aynî, 'Ikd el-Cumân fi Tarih Ehl ez-Zaman, Topkapı Sarayı, III. Ahmed Kütüphanesi, No: 2911/19, vrk. 26.
47 Har-El, Shai, a.g.e., s. 87.
48 Har-El, Shai, a.g.e., s. 88.
49 Har-El, Shai, a.g.e., s. 90.
50 Har-El, Shai, a.g.e., s. 92.
51 Har-El, Shai, a.g.e., s. 95.
52 Har-El, Shai, a.g.e., s. 95.
53 Har-El, Shai, a.g.e., s. 97.
54 İnalcık, Halil, İslâm Ansiklopedisi, "Mehmed II" mad.
55 Meselâ bak. el-Aynî, a.g.e., s. 4.
56 İbn İyas, a.g.e., c. III, s. 185, 187, 189.
57 İbn İyas'a göre Kayıtbay'ın bu kararı çok hatalı idi (bak. Bedâyi', c. III, s. 192).
58 İbn İyas, a.g.e., c. III, s. 215.
59 Har-El, Shai, a.g.e., s. 125-126.
60 Har-El, Shai, a.g.e., s. 134.
61 Har-El, Shai, a.g.e., s. 136.
62 Har-El, Shai, a.g.e., s. 140-143.
63 Har-El, Shai, a.g.e., s. 146.
64 Har-El, Shai, a.g.e., s. 147.
65 Har-El, Shai, a.g.e., s. 152 v. d.
66 İbn İyas, Bedâyi', c. III, s. 250-252.
67 Bu savaş hakkında geniş bilgi için bak. Har-El, Shai, a.g.e., s. 163-191.
68 Har-El, Shai, a.g.e., s. 192.
69 Mütevelli, A. F., a.g.e., s. 37 v. d.
70 Har-El, Shai, a.g.e., s. 200.
71 Har-El, Shai, a.g.e., s. 202-203.
72 Har-El, Shai, a.g.e., s. 204-207.
73 Har-El, Shai, a.g.e., s. 210-214; Mütevelli, a.g.e., s. 40.
74 Safeviler hakkında bak. F. Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara, 1976, 265 s.
75 Mütevelli, A. F., a.g.e., s. 42.
76 Mütevelli, A. F., a.g.e., s. 45.
77 Mütevelli, A. F., a.g.e., s. 57.
78 Mütevelli, A. F., a.g.e., s. 58-63.
79 İki hükümdar arasındaki bu yazışmalar, mektupların metni ve Arapça tercümesi için bak. A. F. Mütevelli, a.g.e., s. 120-225.
80 Yavuz'un Mısır seferi ve Merc-i Dâbık savaşı hakkında bizim "Mısır Memlûkleri Tarihi" (Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, c. VI, s. 529-540) adlı eserimizde çok geniş bilgi vardır. Ayrıca bak. K. Y. Kopraman, "Tomanbay" mad. (İslâm Ansiklopedisi); A. F. Mütevelli, a.g.e., s. 120­225.

Ahmed Feridun Bey, Müşeâtu's-Selâtin, 2 cilt, İst. 1274-75.

Âşık Paşa-zâde, Tevârih-i Âl-i Osmân, neşr. 'Âli Bey, İst. 1332 (1914).

Âşûr, Sa'id Abdu'l-Fettâh, Asru'l-Memâlikî fi Mısr ve'ş-Şam, Kahire, 1964.

el-Âynî, Bedreddin Mahmûd b. Ahmed, Ikdu'l-Cumân fi Tarih-i Ehli'z-Zaman, Topkapı Sarayı Müzesi, III. Ahmed Kütüphanesi, nu. 2911/19.

Ertaylan, İ. H., Sultan Cem, İst. 1951.

Har-El, Shai, Struggle for Domination in the Middle East, The Ottoman-Mamluk War, 1485­1491.

Ibn Hacer el-Askalani, Şihabuddin Ebu'l-Fazl, İnbâ'u'l-Gumr bi-Enbâ'i'l-Ömr, neşr. Hasan el-Habeşi, 3 cilt, Kahire, 1969-1972.

Ibn Iyâs, Bedâyi'ü'z-Zuhûr fi Vekâyi'i'd-Duhur, 3 cilt, Bulak, 1311-12; neşr. P. Kahle-M. Mustafa, C. III-V, İst. 1931-1945.

Ibn Şâhin ez-Zâhirî, Halil, Kitabu Zübdet-i Keşfi'l-Memâlik ve Beyanût-Turuk ve'l-Mesâlik, neşr. P. Ravaisse, Paris, 1894.

Ibn Tagrıbirdi, Ebu'l-Mehâsin Cemâleddin Yusuf, en-Nücûmü'z-Zâhire fi Mülûk-i Mısr ve'l-Kâhire, 12 cilt, Kahire, 1929-1956; 13. cilt, neşr. Fehim Muhammed Şeltût, Kahire, 1970; 14. cilt, neşr. Cemal Muharrız-Fehim Şeltût, Kahire, 1972; 15. cilt, neşr. İbrahim Ali Tarhan, Kahire, 1972; 16. cilt, neşr. Cemaleddin eş-Şeyyâl, Kahire, 1 972.

, Havâdisü'd-Duhûr fi Mede'l-Eyyâm-i ve'ş-Şuhûr, neşr, W. Popper, University of California
Publications in Semitic Philology, c. VIII, Berkeley, 1930-1931.

İnalcık, Halil, Bursa: XV. Asır Sanayi ve Ticaret Tarihine Dair Vesikalar, Belleten, 124 (1960), s. 45-102.

el-Kalkaşandi, Subhü'l-A'şâ fi Sınâ'ati'l-İnşâ, 14 cilt, Kahire, 1919-1922.

Kopraman, Kâzım Yaşar, el-Aynî'nin Ikdu'l-Cumân'ında XV. Yüzyıla Ait Anadolu Tarihi ile ilgili Kayıtlar, DTC Fak. Basılmamış Doktora tezi, Ank. 1972.
, Mısır Memlûkleri (1250-1527), Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, Çağ Yayınları, C. VI, s. 433-543; C. VII, s. 1-48.
, Mısır Memlûkleri Tarihi, Sultan el-Melik el-Mü'eyyed Şeyh el-Mahmûdî Devri (1412-1421), Ankara, 1989.
, Tumanbay Mad. Türk Ansiklopedisi.

Mütevelli, A. Fuad, el-Fethu'l-Osmâni li'ş-Şam ve Mısır ve Mukaddemâtihi, Kahire, 1976.

el-Ömeri, Ahmed b. Fazlullah, Mesâlikü'l-Ebsâr fi Memâliki'l-Emsar, Ed. Franz Taeschner, Al Umari's Bericht Über Anatolian, Leipzig, 1929. --, et-Tarif bi'l-Mustalahi's-Şerif, Kahire, 1312 (1894).

Sümer, Faruk, Oğuzlar (Türkmenler), Tarihleri-Boy Teşkilâtı Destanları, Ank. 1967.

Şikâri, Ahmed, Karamanoğulları Tarihi, neşr. Mesut Koman, Konya, 1946.

Tekindağ, Şehabeddin, Berkûk Devrinde Memlûk Sultanlığı, İst. 1961.
, Karamanlılar Mad. İ. A.
, II. Bâyezid Devrinde Çukur ova'da Nüfûz Mücadelesi; İlk Osmanlı-Memlûklü Savaşları (1485-1491), Belleten, 123 (1967), s. 345-373.
, Fâtih Devrinde Osmanlı-Memlûklü Münasebetleri. İst. Üniv. Ed. Fak. Tarih Dergisi, 30 (1976), s. 73-98.

Uzunçarşılı, İ. H, Osmanlı Tarihi, cilt, I (6. baskı), Ank. 1995; cilt, 2 (7. baskı), Ank. 1995.

Yinanç, M. H., "Dulkadirlılar" Mak. İ. A.

Yinanç, Refet, Dulkadir Beyliği. Ank. 1989.

  
3045 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın