• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
Endülüs Müslümanlarına Osmanlı Yardımı / Prof. Dr. Mehmet Özdemir

On beşinci ve on altıncı yüzyıllarda İslâm dünyası açısından derin etkileri olan farklı istikamette iki büyük değişimin bir arada yaşanması, oldukça dikkat çekicidir. Bu iki değişimden biri, Osmanlıların bir cihan devleti olarak tarih sahnesine çıkması, bir diğeri ise Hıristiyan işgali neticesinde Endülüs'ün Müslüman yurdu olma niteliğini yitirmesidir.

Osmanlı Devleti'nin, kuruluşunun hemen ardından Balkanlar ve Orta Avrupa'da başlattığı genişleme sürecini, Anadolu'da Türk birliğini sağlamasının ardından Kafkaslar, Önasya ve Kuzey Afrika'da devam ettirdiği; netice itibariyle XVI. yüzyılın ikinci yarısına girildiğinde, artık üç kıta üzerindeki topraklardan müteşekkil çok geniş bir coğrafyaya hükmeden büyük bir cihan devletine dönüştüğü bilinen bir gerçektir. Öyle bir cihan devleti ki, bir taraftan Viyana'yı aşarak belki de bütün Avrupa'yı nüfuz alanına katmayı düşünürken, diğer taraftan Fas'tan Yemen'e, Yemen'den Hindistan'a, Hindistan'dan Sumatra'ya kadar farklı Müslüman toplum ya da toplulukların meseleleriyle ilgileniyor, onların "küffar zulmünden uzak, emn-ü emân içerisinde yaşaması"nı kendi varlık felsefesinin ana unsurlarından biri olarak ortaya koyuyordu.

Ne garip bir tesadüftür ki, İslâm dünyası, kalbi mesabesindeki bir coğrafyadan, yani Anadolu'dan Osmanlı gibi bir cihan devletinin doğuşunun heyecan ve sevincini yaşadığı aynı yıllarda, ikinci bir değişim olarak batısında sekiz asırlık Müslüman yurdu ve görkemli bir medeniyetin simge ismi olan Endülüs'ün bünyesinden kopuşuna şahit olmakta ve bu kopuşun derin sancısını hissetmekteydi. Hatırlanacağı üzere Osmanlı'nın kuruluş yıllarında İspanya'da Müslümanların siyasî hakimiyet sahası iyice daralarak Nasrîler olarak da bilinen Benî Ahmer Devleti'nin hükmettiği Gırnata, Meriyye, Mâleka ve Ronda gibi güneydeki birkaç şehir ve çevresine sıkışmış vaziyetteydi. Ne var ki, XV. yüzyılın son çeyreğinde Hıristiyan İspanyolların yoğun saldırıları neticesinde bu topraklar da kaybedildi ve en son 1492'de Gırnata'nın teslim edilmesiyle İspanya'da şu ya da bu ölçüde sekiz asırdır kesintisiz devam eden Müslüman hakimiyeti son bulmuş oldu.

Mamafih, bu gelişme, İspanya'da Müslüman varlığının tamamen sona erdiği anlamına gelmiyordu. Zira, gerek Benî Ahmer Devleti'nin sınırları içinde kalan şehirler gerekse daha önce XI-XIII. yüzyıllarda diğer birçok Endülüs şehri işgal edilirken, İslâm zimmî hukukundan esinlenilerek, bu şehirlerin Müslüman halkına can, mal ve din dokunulmazlığı güvencesi verilmek suretiyle kendi topraklarında kalma hakkı tanınmıştı. Bu teminata güvenen çok sayıda Müslüman, kendi dindaşlarının hakim olduğu başka ülkelere göçmek yerine birçok şehir ve bölgede Hıristiyan hakimiyeti altında yaşamayı tercih etti.1 Ancak, Hıristiyan idarecilerin taahhüdlerine sadakatleri fazla uzun sürmedi.

Nitekim XVI. yüzyıla girilirken, yani bu taahhüdlerin yer aldığı resmî belge olan Gırnata anlaşmasının üzerinden henüz iki elin parmakları kadar bir yıl sayısı bile geçmemişken, Müslümanları Hıristiyanlaştırmayı hedefleyen yoğun bir faaliyet içine girildi. 1500'den 1524'e kadar birbiri ardına çıkarılan fermanlarla Müslümanların zorla vaftiz edilmelerine çalışıldı ve bunda şeklen de olsa bir başarı sağlandı ki, bu şekilde Hıristiyanlaştırılan Müslümanlar, bilindiği üzre, İspanya tarihinde Moriscos2 (Moriskolar) olarak adlandırılmaktadır. Vaftize boyun eğmeyen Müslümanlar ise ülke dışına sürüldü.

Hıristiyan idaresi, Moriskoları sürekli gözetim ve denetim altında tutabilmek için engizisyon mahkemelerini devreye soktu. Ancak bu mahkemelerin raporlarında Moriskoların İslâma olan bağlılıklarını gizlice devam ettirdiklerinin ortaya çıkması üzerine, Hıristiyanlaştırma ameliyesine derinlik kazandırmak için, 1566-67'de bir dizi yeni baskı ve yasaklar uygulamaya kondu. Mahiyeti üzerinde bilahere durulacak olan bu uygulama Moriskolar arasında büyük bir infial uyandırdı ve 1568'de Gırnata merkezli büyük bir isyanın patlamasına neden oldu. İki sene devam eden bu isyan çok kanlı bir biçimde bastırıldı. Gırnata Moriskoları ülke içinde yeni bir sürgün operasyonuna maruz kaldılar. Engizisyon mahkemeleri faaliyetlerini sıklaştırdı. İslâma bağlılıkları tespit edilen Moriskolar, ibret olsun diye meydanlarda diri diri yakılmak veya kazığa oturtulmak suretiyle cezalandırıldılar. Ancak bütün bunlara rağmen Moriskoların Hıristiyanlaştırılması istenilen ölçüde gerçekleşmemişti. Sonuç bu olduğu için de, İspanyol idareciler ülkenin dinî birliğine zara verdiği ve potansiyel bir iç tehdit kaynağı olduğuna inandıkları yarım milyon civarındaki Moriskoyu 1609-1614 yılları arasında İspanya dışına sürdüler. Bu şekilde Müslümanların İspanya'da cemaat olarak ta varlıkları son bulmuş oldu.

Şimdi, verilen bu bilgilerden sonra zihinlerde şu soruların şekillenebileceğini tahmin etmek zor değildir: "Endülüs Müslümanlarına böyle bir yok oluş süreci yaşatılırken, yukarıda da belirtildiği gibi, gücünün zirvesine ulaşmış Osmanlı devleti neredeydi. Bu devletin söz konusu süreci engellemeye yönelik herhangi bir müdahalesi olmamış mıdır? Ya da Fas'tan Sumatra'ya kadar Müslümanların problemlerine ilgi gösteren Osmanlı, Moriskoların yaşadığı drama kayıtsız mı kalmıştır?"

Bunlar, aslında, Endülüs'ün çöküş sürecinden haberdar olan hemen her okuyucunun veya tarih meraklısının sürekli sorduğu ve cevap aradığı sorulardır. Yakın zamana kadar, bu sorulara cevap olmak üzere ortaya atılan bir kanaat, geniş bir kabul görmekteydi. Bir cümleyle özetlemek gerekirse bu kanaate göre, Osmanlı Endülüs Müslümanlarının sıkıntılarına ve bu sıkıntıları aşmak için yaptığı yardım çağrılarına ilgisiz kalmıştır.3 Ancak, hemen ifade etmek gerekir ki, bu görüş, hâlâ savunucuları bulunsa da, bilhassa Osmanlı arşiv belgelerinin araştırmacıların hizmetine sunulmaya başlamasının ardından, en azından ilmî geçerliliğini yitirmiştir. Bu sonuca ulaşılmasında bazı araştırmacıların yaptıkları çalışmaların payı büyüktür. Tunuslu araştırmacı Abdulcelil et-Temîmî bunların başında gelmektedir. O, gerek yayınladığı arşiv belgeleriyle gerekse konuya ilişkin müstakil makaleleriyle Osmanlı'nınMoriskolara yardım etmediği görüşünün büyük ölçüde geçersizliğini ortaya koymuştur.4 Yine ABD'li araştırmacı A. C. Hess'in hakkını teslim etmeden geçmemeliyiz. Onun "The Moriscos: An Ottoman fifth column." isimli makalesiyle5 Osmanlı-Morisko ilişkilerine Osmanlı kaynaklarını kullanmak suretiyle dikkat çeken ve yeni bir boyut katan ilk araştırmacı olduğunu söylersek, herhalde yanılmış olmayız. Cezayirli araştırmacı Chakib Benafri'nin aralarında arşiv belgelerinin de bulunduğu Osmanlı kaynaklarını kullanarak hazırladığı Yüksek Lisans tezi,6 ulaştığı neticeler açısından ayrıca zikre değerdir. Araştırmacı, bu tezinde Osmanlıların Moriskolara sürgün edilmelerinden gerek önce gerekse sonra ne tür ve ne şekilde yardımlarda bulunduğunu belgelerle ortaya koymuştur. Son olarak Suudlu olduğunu tahmin ettiğimiz araştırmacı N. A. Rıdvan'ın Osmanlı'nın Endülüs'ü ve Endülüslüleri kurtarmaya yönelik gayretlerini konu alan hacimli ve fakat ana kaynaklara ulaşma noktasında zayıf bir çalışması7 da okuyucuya sunulmuş bulunmaktadır.

Ancak, ne yazık ki, Türk okuyucusu, hattâ akademisyenlerin bile çok büyük bir kısmı, kendi tarihimizin belli bir dönemini yakından alakadar eden bu çalışmalardan haberdar değildir. Mevcut boşluğu göz önünde bulundurarak, bu çalışmamızı Endülüs Müslümanlarına Osmanlı yardımı konusuna tahsis ettik. Maksadımız, okuyucuyu kendi mülahazalarımızla birlikte yukarıda zikredilen araştırmaların sonuçlarından haberdar etmektir.

İlk İlişkiler-İlk Yardım

Osmanlı-Endülüs ilişkileri üzerinde doğrudan ya da dolaylı olarak duran bazı araştırmacılar, bu ilişkilerin ilk kez Benî Ahmer devleti henüz ayakta iken, Fatih döneminde (1451-1481) bir Endülüs elçisinin 1477 yılında İstanbul'a gidişi ile başladığını ileri sürmektedirler.8 Buna kaynak olarak ise Katip Çelebi'nin Takvimu't-Tevârih isimli eseri gösterilmektedir. Anılan eserde, Benafri'nin de dikkat çektiği gibi,9 değil 1477 olayları arasında, Fatih döneminin tüm olayları içinde böyle bir elçiden hiç söz edilmemektedir.

Buna mukabil 892 yılı olayları sayılırken bunların arasında Benî Ahmer'in kaside-i ğarrâ ile yardım dilemesinin ardından Kemal Reis'in İspanya kıyılarını vurmak için donanma ile harekete geçişine de yer verilmektedir.10 Ancak, görüldüğü üzre, Katip Çelebi burada esas olarak Kemal Reis'in ayrılış tarihini belirtmektedir. Peki söz konusu elçi ne zaman gelmiştir? Efdaleddin, herhangi bir kaynak göstermeksizin 891 senesinde geldiğini ileri sürmektedir.11 Bize göre ise, doğru olan tarih, Katip Çelebi'den tam olarak çıkarılamasa da, yine 892 senesidir. Çünkü, Benî Ahmer sultanı, Osmanlı'ya gönderdiği elçiyle eş zamanlı olarak bir elçi de Memlükler'e göndermiştir. İbn İyas, bu elçinin Mısır'a 982 senesinde ulaştığı bilgisini vermektedir.12 O halde Osmanlı'ya gönderilen elçinin İstanbul'a aynı senede ulaştığını söyleyemez miyiz? Öte taraftan 892 senesi, miladî olarak 1477 değil, 1486-87 yıllarına tekabül ettiğine göre, Takvimu't-Tevarih'teki malumattan hareketle Osmanlı-Endülüs ilişkilerinin başlangıcını Fatih dönemi yerine II. Bayezid (1481-1512) dönemine nisbet etmek daha isabetli olacaktır. Peki, bu görüşler doğru ve isabetli ise, o zaman 1477 tarihi nasıl ortaya çıktı? Aslında bu sorunun cevabı gayet açıktır. Şöyle ki: 1477 yılını ilk ortaya atan İlter'dir ve bunun da temel sebebi, çok büyük bir ihtimalle, onun Takvimu't-Tevarih'teki 892 tarihini, yanlışlıkla 882 olarak okumuş olmasıdır ki bu da miladî olarak 1477 yılına tekabül etmektedir. Bilahere ondan istifade eden araştırmacılar, bu tarihi ana kaynaktan kontrol etme yoluna gitmediklerinden, İlter'in yaptığı bir yanlışlığı, aynen tekrarlamışlardır.

Endülüslü elçinin İstanbul'a ulaştığı günlerde Beni Ahmer devleti taht kavgaları ve bundan kaynaklanan yönetimdeki iki başlılık nedeniyle iyice yıpranmış vaziyetteydi. Bundan daha kötüsü, Kastilya krallığının, İspanya'daki bu son Müslüman devletinin varlığına son vermek üzere harekete geçerek 1482'de Hâme'yi, 1485'te Ronda'yı işgal etmesi, 1487'de Mâleka (Malaga)'yı işgal etmek üzere olması ve böylece de başkent Gırnata'yı tehdit eder hale gelmiş bulunmasıydı.13 İşte bu vaziyet ve şartlar içinde son Benî Ahmer sultanı Ebû Abdullah es-Sağîr, Kuzey Afrika'daki Müslüman hanedanlara ve Memlükler'e müracaat ettiği gibi14 bir elçisini de İstanbul'a göndermiştir.

Elçi, içinde bulundukları vahim durumu anlatmak maksadıyla Endülüslü meşhur şair Ebu'l-Bekâ Salih b. Şerif er-Rundî (Ö. 684/1285)'nin XIII. yüzyılda Ceyyan, Belensiye, Kurtuba, İşbiliye, Denia, Şenterin gibi birbiri ardına kaybedilen Müslüman şehirleri için söylediği ve az önce de geçtiği üzere Katip Çelebi tarafından kaside-i ğarrâ olarak nitelenen bir ağıtını (mersiye)15 da beraberinde getirmişti. Baştan sona etkili ve dokunaklı ifadelerle dolu olan ağıt, önce zamanın acımasızlığı ve her şeyin fani olduğunu anlatan beyitlerle başlar, sonra belli başlı Müslüman şehirlerinin işgal edilmesi, camilerin kiliseye çevrilmesi ve böylece ezan yerine her tarafta çan seslerinin duyulması, çocukların analarından zorla ayrılması, genç kadın ve kızların esir pazarlarında satılması şeklinde Endülüslülerin yaşamış oldukları felaketleri anlatır ve sonunda şu beyitlerle Müslümanları Endülüs'ün imdadına koşmaya çağırır:

Ey ibret dolu geçmişten ibret alacak yerde günübirlik işlere, dedikodulara batmış kişi!.

Sen uyu bakalım! Ama zaman için ne demek dinlenme! Ne demek uyku!?. Endülüs'ten, Endülüs'ün zavallı halkından var mı haberiniz?. Her yer onların felaketini duydu; sizin kulağınız sağır, gözünüz kör, kalpleriniz mefluç mu?. Ölen asker, esir kadın ufuklara bakıp. Son âna dek bizden imdat beklemişti. Hiç düşündünüz mü bunu?.16

Öyle anlaşılıyor ki, Uzunçarşılı'nın da belirttiği gibi17 gerek Osmanlı donanmasının bu esnada İspanya'ya doğrudan bir müdahale için yetersizliği, gerek Cem meselesinin Bâb-ı Ali'yi fazlaca meşgul etmesi ve gerekse güneyde Osmanlı-Memlük ihtilaf ve çatışmasının varlığı nedeniyle II. Bayezid, Endülüslülerin bu yardım talebine somut bir karşılık verememiştir. Ancak, bu ifadeden padişahın hiçbir teşebbüste bulunmadığı anlamını da çıkarmamak lazımdır. Zira bir sonraki Endülüs elçisinin beraberindeki kasideden anlayacağız ki, II. Bayezid, bizzat Kastilya kral ve kraliçesine bir mektup yollayarak, onlardan Endülüs Müslümanlarına yönelik işgal ve baskı politikasından vazgeçmeleri ricasında bulunmuş, ancak kaside de belirtildiği gibi, bu ricaya pek itibar edilmemiştir.

Bazı tarihçiler, II. Bayezid'in 1487 yılında meşhur denizci Kemal Reis'in kumanda ettiği bir donanmayı İspanya'yı vurmak maksadıyla Akdeniz'e gönderdiğini ileri sürmektedirler.18

Yukarıda Takvimu't-Tevarih'ten aktardığımız malumatın onları böyle bir yargıya sevkettiği anlaşılmaktadır.19 Ancak, Kemal Reis her iki tarihte de henüz Osmanlı'nın hizmetine girmemiş olduğundan,20 bu görüş ve tarihleri şüpheyle karşılamak lazımdır. Keza sözü edilen kasidede bu hususa hiç telmihte bulunulmaması da, üzerinde durulan husus açısından ayrıca dikkat çekicidir. Bununla beraber, dönemin bu en meşhur korsanının belirtilen tarihte kendi gemileriyle, hatta belki bir şekilde devlet tarafından da teşvik edilip desteklenerek, İspanya üzerine sefer düzenlemiş olması, ihtimal dışı görülmemelidir. Kitâb-ı Bahriye'ye bir mukaddime hazırlayan Fevzi Kurtoğlu'na göre, Kemal Reis, 1487'den itibaren iki yıl süreyle Moriskoları Cezayir'e taşımakla meşgul olmuştur.21

Öte taraftan, muhtemelen bu ilk elçinin sonrasında, Tunus emiri Abdulmü'min'in Osmanlı ile Memlükler arasında arabuluculuk yaparak, her iki devleti aralarındaki çatışmayı durdurup, Endülüs Müslümanlarına yardım için birlikte hareket etmeye razı ettiği, bunun ardından müşterek bir plan hazırlandığı, bu plan çerçevesinde II. Bayezid'in donanmayla Sicilya üzerine sefer tertip etmek suretiyle İspanya kralı Ferdinand'ın (1479-1516) dikkatlerini buraya çekmesinin, buna mukabil Memlüklerin ise karadan Kuzey Afrika'yı aşarak İspanya'ya girmesinin kararlaştırıldığı şeklinde bir teşebbüsten söz edilmektedir.22 Ne var ki, böyle bir plan ve teşebbüsün, varlığı ihtimal dahilinde olsa bile, olayların akışından biliyoruz ki, tahakkuk etmediği kesindir.

Sebebi ve mazereti her ne olursa olsun, aralarında Osmanlıların da bulunduğu o günün Müslüman devletleri (Memlükler, Hafsîler,23 Sa'dîler,24 Abdulvâdîler25) gerekli yardımları yapamadıkları veya yapılan yardımlar yeterli olmadığı için, Benî Ahmer devleti 1492 yılında yıkıldı. Bu gelişmenin hemen ardından Hıristiyan idareciler, bilhassa kilisenin teşvikleriyle "tek din (Katoliklik), tek devlet" esasına dayalı bir zihniyet istikametinde, "Giriş" kısmında değindiğimiz zorla Hıristiyanlaştırma ve sürgün politikalarını uygulamaya koydular. Pilot bölge olarak seçilen Gırnata ve civarında, Müslümanlar, anlaşmalar hiçe sayılarak kendilerine reva görülen bu politikalara karşı 1499-1501 senelerinde üst üste ayaklandılarsa da, bu ayaklanmalar kanlı bir biçimde bastırıldı. İsyanlara iştirak edenlere, vaftize razı olmaları ya da ülkeyi terketmeleri karşılığında hayat hakkı tanındı. Neticede çok sayıda Müslüman ya sürgüne gidecek imkana sahip olmadığından ya da mevcut baskıların bir gün sona ereceği beklentisiyle, şeklen de olsa vaftize boyun eğdi. İlim ehlinden ve varlıklı kesimden olan birçok Müslüman sürgünü tercih etti. Bu arada vaftiz edilen Müslümanların, yani Moriskoların İslâmla ilişkilerini kesmek için dinî eserler toplatıldı ve imha edildi, mescidler kiliseye çevrildi, İslâm'la ilgili tüm ibadet ve görüntüler yasaklandı, Moriskoların evleri gözetleme altına alındı.26 İşte bu ağır baskıların yaşandığı bir ortamda Endülüslüler bir kez daha gözlerini, belki yardımları dokunur diye dışarıdaki Müslüman kardeşlerine özellikle de Osmanlılara çevirdiler. Çünkü onlar için Osmanlı çok şey demekti. Her şeyden önce İslâm dünyasının en güçlü devletiydi, baştaki padişah sıradan bir hükümdar değil, bütün Müslümanları temsil etme kabiliyet ve yetkisine sahip bir halife idi. O halde bu halife Endülüslülerin yaşamakta oldukları "trajedi"ye bigane kalamazdı ve üstelik bu "halife" padişah, "Allah'a ibadet edenleri her türlü kötülükten kurtarma gücüne sahipti".27

İşte bu ümit ve temenni içerisinde Endülüslüler, 1501-2 senesinde bir elçi vasıtasıyla bir kez daha II. Bayezid'e müracaat ettiler. Bu elçi de, tıpkı ilk elçi gibi, yanında Endülüslülerin içinde bulundukları şartları adeta kelimelerle tasvir eden bir ağıt28 getirmişti. 105 beyitlik bu ağıtta dinî kitapların yakılması ve çöplüklere atılması, namaz kıldıkları veya oruç tuttukları tespit edilenlerin ateşe atılmaları, kiliselere gitmeyenlerin papazlar tarafından feci şekilde dövülmeleri, Hz. Peygamber'e zorla küfrettirilmesi ve onun adının anılmasının yasaklanması, Hz. Peygamber'in adını ananlara eziyet edilmesi, Müslüman asıllı idarecilerin, kadıların dövülmeleri veya para cezasına çarptırılmaları, Moriskoların ölülerinin bir hayvan ölüsü gibi çöplüklere ya da pis yerlere terkedilmesi, isimlerin zorla değiştirilmesi, bazı mescidlerin çöplüğe çevrilmesi, Enderiş'te halkın camiye toplanarak diri diri yakılması Moriskoların maruz kaldıkları baskılar olarak sıralanmakta; bütün bu baskılara rağmen onların İslâm'a samimiyetle bağlı kaldıkları vurgulandıktan sonra, padişahtan kendilerine yardım etmesi talebinde bulunulmaktadırlar. Ağıtta padişahın ne tür yardımlarda bulunabileceğine de yer verilmekte, bu bağlamda ondan Hıristiyan kral ve kraliçenin ya 1492 anlaşması çerçevesinde Müslümanlara verdikleri can, mal ve din dokunulmazlığına dair taahhüdlere bağlı kalmalarını ya da Endülüslülerin mallarıyla birlikte Kuzey Afrika'ya göçmelerine izin vermelerini sağlaması istenmektedir.

İşte bu ikinci elçinin gelişi sonrasındadır ki, Osmanlı yönetimince, daha öncekinden farklı olarak İspanya'da yaşanan trajediye doğrudan müdahale kararı alınmış ve bu karar gereğince, 1594'te Osmanlı'nın hizmetine girmiş bulunan ünlü denizci Kemal Reis, 1505 yılında bir donanmayla Akdeniz'e gönderilmiştir. Kemal Reis ve ona bağlı leventler bu sefer esnasında Mâleka ve Balear adalarını vurmuşlar, bu arada çok sayıda Moriskoyu gemilerle Kuzey Afrika ve İstanbul'a taşımışlardır.29

Burada niçin karadan da bir müdahale cihetine gidilmediği sorusu akla gelebilir. Mamafih bu esnada kara ordusunun gideceği tek güzergah olan Mısır ve Kuzey Afrika tamamıyla Osmanlı hakimiyeti dışında olduğu, ayrıca bir kara ordusunun İspanya'ya geçişi için stratejik öneme sahip Septe ve Tanca'nın Portekizliler, Merselkebîr (Mersa'l-Kebîr)'in ise 1505'te İspanyollar tarafından zapt edildiği hatırlanacak olursa, böyle bir müdahale tarzının imkansızlığı kendiliğinden anlaşılmış olur.

Barbaros'un Yardımları

Kemal Reis'in Moriskolara yardım için gönderilişiyle eş zamanlı olarak, aslen Vardar yenicesinden gelip Midilli'ye yerleşen Yakup isimli bir Türk sipahinin oğlu olan Barbaros da ağabeyi Oruç Reis'le birlikte Doğu Akdeniz'den Batı Akdeniz'e geçip korsanlık faaliyetlerine başlamış bulunuyordu. İki kardeş, Tunus'ta Halkulvâdî'yi ve bir yarımada üzerinde bulunan Cicelli'yi üs edinerek akınlarını İtalya kıyılarına kadar uzattılar. 1515 yılında Yavuz Sultan Selim'in (1512-1520) de desteğini alarak, daha sonra Osmanlıların Endülüslülere yardımda kullanacağı ana üs konumunu alacak olan Cezayir'i İspanyol işgalinden kurtarmak için harekete geçtiler. 1517'de bu hedeflerine ulaştılar ve Oruç Reis Cezayir sultanı ilan edildi. Ancak 1518'de İspanyollar ve onlarla işbirliği yapan yerli kabilelerle yapılan Tlemsen savaşı esnasında Oruç Reis'in ölmesi sonucu Barbaros yalnız kaldı. Oun bu durumda aldığı en önemli karar, Osmanlı himayesini talep etmek oldu. Bunun için adamlarından Hacı Hüseyin'i Cezayir halkının bir arizası ile birlikte İstanbul'a gönderdi.30

Arizada Endülüs'ün işgal edilişine ve dolayısıyla Moriskoların işgal altında kalışına dikkat çekildikten sonra, düşmanların (Portekizliler ve İspanyollar) doğudan ve batıdan Cezayir'i kuşattığı, Cezayir halkı bu durumda iken Oruç Reis ve Hayreddin'in imdatlarına yetiştiği ve bu sayede düşmanın püskürtüldüğü, kendilerinin Şer-i Şerîfi uygulamada kararlı ve Allah yolunda cihadı meslek edinmiş Hayreddin'den ziyadesiyle memnun oldukları, onun idaresi altında Osmanlı devletine tâbi olmak ve bu suretle düşman tehlikesinden beri olmak istedikleri gibi hususlar yer almaktaydı.31

O sırada Osmanlı tahtında oturan Yavuz Sultan Selim, bu talebi tereddütsüz kabul etmiş ve Barbaros'a yeniçerilerle topçulardan oluşan 2000 kişilik bir askeri birlik de göndermiştir.32

Osmanlı'nın himaye ve desteğini arkasına alan Barbaros'un bundan sonra İstanbul'a davet edileceği 1533 tarihine kadarki en önemli faaliyetlerinden biri, Endülüslüleri kurtarmak maksadıyla İspanya kıyılarına birbiri ardına seferler düzenlemek olmuştur. O, bu şekilde bir taraftan İspanya kıyılarını vurarak İspanyol devletini taciz ederken, diğer taraftan çok sayıda Moriskoyu gemilerle Kuzey Afrika'ya taşıyordu. Mesela 1529 senesinde İspanya kıyılarına gönderdiği 36 gemilik bir filo, yedi sefer yapıp 70.000 dolayında Moriskonun Cezayir'e naklini sağlamıştı.33 Nitekim hemen aşağıda üzerinde durulacak olan Moriskoların 1541 yılında Kanuni'ye gönderdikleri mektupta da Barbaros'un bu hizmetlerinden övgüyle sözedilmekte ve onun Berchek, Cherchel ve Tlemsen gibi bölgelere yerleştirdiği Moriskoların emn-ü emân içerisinde buraların imar ve gelişmesi için gayret gösterdikleri kaydedilmektedir.

Kanuni'ye Mektup

Bu ve diğer başarılı faaliyetleriyle Osmanlı Devleti'nin dikkatini çeken Barbaros, 28 Aralık 1533 (11 Cemâziyelâhir 940)'te Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566) tarafından İstanbul'a çağrıldı ve çok geçmeden 6 Nisan 1534'te Cezâyir-i Bahr-i Sefîd payesiyle kaptân-ı deryâlığa tayin edildi; bir başka ifadeyle imparatorluk donanmasının sevk ve idaresi ona teslim edildi.

Barbaros'un kaptan-ı deryâlığa getirilmesiyle Osmanlı denizciliğinin gelişme seyri önemli bir ivme kazandı. Nitekim Ege denizinin güneyinde Venediklilere ait bulunan ve Osmanlı Devleti'nin güvenliği açısından son derece önemli olan bazı adalar (Paros, Antiparos, Skyros, Egina, Naksos, Andros, Kerpe vb.), onun tarafından fethedildi. 25 Eylül 1538'de Andrea Doria komutasındaki haçlı donanmasını Preveze önlerinde hezimete uğratan donanmanın başında o vardı. Yine onun sevk ve idare ettiği Osmanlı donanması, Fransa ile yapılan ittifak sayesinde Marsilya'da demirleyebilmişti. Kısacası Barbaros'la Osmanlı denizciliği gücünün zirvesine ulaşmış bulunuyordu.34

İşte tam da böyle bir zamanda, Endülüslülere dair yeni bir feryatnâme daha İstanbul'a ulaştı. Cezayir'e göçmüş Moriskolarca kaleme alındığı kuvvetle muhtemel olan bu feryatnâmeden anlaşılmaktadır ki, Barbaros'un İstanbul'a çağrılması Osmanlı denizciliği için büyük bir kazanç olurken, Moriskolar açısından ciddi bir kayıp teşkil etmişti. Zira Barbaros'un Cezayir'den ayrılışından sonra Moriskolar büyük ölçüde sahipsiz kalmışlardı. Bu sebepledir ki, onlar bu feryatnâme ile tek bir şey istiyorlardı; o da Barbaros'un tekrar Cezayir'e gönderilmesi.

Arapça olan bu feryatnâmenin muhtevasına gelince, hamdü senâdan ve Müslümanların halifesi olarak Kanunî'nin, tıpkı selefleri gibi, İslâm'a ve Müslümanlara olan hizmetlerinden bahsedildikten sonra, o esnada İspanya'da ellisi Gırnata ve civarında mukim eşraftan olmak üzere toplam 364 bin kişinin bulunduğu belirtilmekte, maruz kaldıkları baskılar sıralanmakta ve şöyle denmektedir: Biz ve dinimiz İslâm zulme uğradı. Kafirler dehşet saçıyor ve bize işkence yapıyorlar, bizi ateşe atıp yakıyorlar. Düşmanlar dört yanımızdan bizi kuşattı; zulme ve zarara uğratıldık. Bizi tek bir yaydan boşanıp hedefini sektirmeyen oklarla vurdular. " Feryatnâmenin devamında Mağrib'de hüküm süren Sa'dîler ve Vattasîler'den yakınılmaktadır. Çünkü bunlar, Moriskoların yardım çağırılarına kulaklarını tıkamışlar, din kardeşliğinin icap ettirdiği yardımı yapmamışlardır. Moriskolar Mağriblilerle alakalı bu yakınmada bulunurken sözü Barbaros' getirmekte ve onun kendilerine yaptığı yardımlar konusunda şu övgü ve takdir dolu cümleleri sıralamaktadırlar: Allah yolunda cihad eden meşhur veziriniz Hayreddin (Barbaros) daima Mağrib halkının yanında yer alıyordu. Cezayir'de iken bizim içinde bulunduğumuz kötü durumu öğrendi. Müslümanlar, padişahımıza itaat ve ona muhabbet besleme konusunda ittifak ettiği ve zât-ı âlîlerinin idaresi altındaki topraklarda huzur, adalet ve hukuk hakim olduğu için, biz de bu sebeple, veziriniz Hayreddin'den yardım istedik, o da bize yardım etti. Onun yardımları sayesinde çok sayıda Müslüman, kâfirlerin elinden kurtarılarak, İslâm topraklarına yerleştirildi. " Feryatnâmenin son kısmında ise Moriskolar, padişahtan kendilerine yardım etmesini istemekteydiler ki, bu bağlamda da bir tek beklenti ve temennileri vardı, o da, yukarıda da ifade edildiği gibi, Barbaros'un yeniden Cezayir'e gönderilmesiydi.35

Peki, Kanuni bu yardım çağırısına nasıl mukabalede bulundu? Kanuni dönemini Osmanlı Devleti'nin dinî siyaseti ve İslâm alemi ile ilişkiler açısından bir doktora tezi çerçevesinde inceleyen Asrar'ın duygusallık da yüklü ifadelerine bakılacak olursa, "Osmanlı imparatorluğu kuvvetinin zirve noktasında bulunduğu, Müslümanların liderlik mevkiini işgal ettiği ve kendisini bütün dünyadaki Müslümanların koruyucusu ve kurtarıcısı sandığı sırada, ihtiyaç olduğu zaman vazifesini yerine getirmedi ve Endülüs'ün Arap Müslümanlarını kendi hallerine bıraktı." Asrar devamla Osmanlı Devleti'nin ne yapabileceğine dair imkan ve ihtimaller üzerinde dururken farklı alternatifleri sıralamaktadır. Buna göre Osmanlı, donanmasıyla İspanya'ya müdahale edebilirdi, bu olmazsa kendi yönetimi altındaki Hıristiyanları, Moriskolara tatbik edilen baskıların aynısının bunlara da uygulanacağı tehdidiyle rehin olarak değerlendirebilirdi ya da Moriskoların selametle Mağrib ülkelerine taşınmalarını sağlayabilirdi. Asrar, bu ihtimalleri sıraladıktan sonra konuyu şu hüküm cümleleriyle tamamlamaktadır: "Fakat bu hususta hiçbir şey yapılmadı. Böylece, bu ilgisizlik, Kanuni Sultan Süleyman devrinin haricî dinî politikasının en büyük ve hiç unutulmayacak hatalarından birini teşkil ediyor".36

Tarihi veriler, Kanuni döneminde, belki kısmen Asrar'ı teyid edercesine Moriskolara ciddi sayılabilecek bir yardımın yapılamadığını ortaya koymaktadır. Ancak bu mahiyette bir yardımın yapılamamış olması, Kanuni'nin Morisko meselesine tamamen ilgisiz kaldığı şeklinde anlaşılmamalıdır. Olayların akışından, Kanuni'nin bu konuda farklı bir strateji izlediği anlaşılmaktadır. Bu stratejinin bir ayağını Fransa ile işbirliği içerisinde İspanya'nın sıkıştırılması politikası teşkil etmekteydi. Tezinde doğrudan Osmanlı-Morisko ilişkileri üzerinde duran Benafri'nin tespitlerine göre, 1541-43 yılları arasında Macaristan seferiyle meşgul olduğundan, Moriskolara doğrudan bir yardımda bulunamamış olan Kanuni, 1543'te, Fransa ile iş birliği yaparak, İspanya ve İtalya'ya ait şehir ve kaleleri vurmak maksadıyla Barbaros'u Akdeniz'e göndermişti. 110 gemilik bir filoyla 28 Mayıs 1543'te İstanbul'dan ayrılan Barbaros; Messina, Reggio ve Ostia gibi İtalyan şehirlerini vurduktan sonra Marsilya'da Fransız donanmasıyla birleşti. Öyle anlaşılıyor ki, Barbaros'un hedefi, buradan güneye doğru kıvrılarak İspanya'yı sıkıştırmak ve bu suretle Moriskolar üzerindeki baskıyı kaldırmaktı. Ne var ki, çok geçmeden Fransa'nın İspanya ile bir anlaşma imzalaması, Barbaros'u bu hedefe ulaşmaktan alıkoydu ve Osmanlı donanması geri dönmek zorunda kaldı.37 Uzunçarşılı'nın belirttiğine göre,38 Barbaros, bu esnada kendisi gidemese de, ufak filolar göndererek İspanya kıyılarını vurdurmayı ihmal etmemiştir. Bundan yaklaşık on beş sene sonra, 1558'de Osmanlı donanması yeniden Fransız donanmasıyla birlikte Akdeniz'de İspanyollara karşı bir sefer gerçekleştirdi ve Balear adalarına (Mayorka ve Menorka) kadar ulaştı.39 Kaynaklara yansımasa da, İspanya'ya bu kadar yaklaşmış olan donanmanın gerek ilk gerekse ikinci seferinde bir grup Moriskoyu kurtarmış olması ihtimal dışı görülmemelidir.

Kanuni'nin stratejisinin diğer ayağını ise, Kuzey Afrika ve Akdeniz'de kesin üstünlük sağlama ve bu suretle İspanya'ya müdahaleyi daha kolay hale getirme politikası oluşturmaktaydı. Her ne kadar Asrar, Osmanlı'nın Moriskoları kurtarmak için İspanya üzerine doğrudan bir donanma gönderebilmesi ihtimalinin varlığından söz ediyorsa da, Kanuni döneminde Akdeniz'deki güç dengeleri göz önüne getirildiğinde, bu ihtimalin gerçekleşme şansının yok denecek kadar az olduğu kendiliğinden anlaşılır. Zira, bu dönemde Kuzey Afrika'da sadece Cezayir Osmanlı hakimiyet alanına dahildi. Trablusgarb, ancak 1551'de, yani Kanuni'ye gönderilen feryatnâmeden on sene sonra Osmanlı hakimiyetine katılabilmişti. Stratejik önemi son derece fazla olan Tunus 1535'ten beri İspanyol hakimiyetindeydi. Gerek Fas idarecileri gerekse bölgedeki diğer bazı mahalli hanedanlar, kendi iktidarlarını muhafaza edebilmek için İspanyollarla dost olmayı tercih etmekteydiler.40 Doğu ve Orta Akdeniz'deki Cerbe, Malta, Sicilya, Korsika, Mayorka, Minorka gibi adalar, önemli birer deniz üssü olarak doğrudan ya da dolaylı bir biçimde İspanyolların kontrolünde bulunuyordu. Bu adalara nisbetle İstanbul'un yanıbaşında sayılabilecek Kıbrıs bile Osmanlı hakimiyetinde değildi. Bir başka önemli ve gözden kaçırılmaması gereken husus, Osmanlı donanmasının aynı sıralarda sırf Akdeniz'de değil, Portekiz saldırılarını önlemek maksadıyla Kızıldeniz, Basra körfezi ve Hint denizinde de faaliyet göstermek zorunda kalmış olmasıdır.41

Orta ve Batı Akdeniz'de İspanyol donanmasının bu denli bir ağırlığı var iken, ayrıca Portekiz'den kaynaklanan tehlike ve tehditler bertaraf edilmemişken, Osmanlı'nın donanmasını doğrudan İspanya üzerine göndermesi, kelimenin tam anlamıyla sonucu tahmin edilemeyen bir maceraya atılmaktan başka bir anlam taşımazdı. Mamafih, Osmanlı idarecileri, devleti böyle bir maceraya sokmayacak kadar tecrübe sahibiydiler. Çünkü kişisel hayattan farklı olarak devlet hayatında maceraya yer olmadığı, herhalde onlar tarafından da iyi bilinmekteydi. Bu sebepledir ki, Moriskolara yardım sadedinde İspanya üzerine macera türünden doğrudan bir sefer yerine, kah Kuzey Afrika'ya yerleşmek kah Fransa ile ittifak kurmak suretiyle İspanya'yı sıkıştırmak ve bu suretle Moriskolar üzerindeki baskıları kaldırmak hedeflenmiştir.

Bu politikanın tamamen sonuçsuz kaldığı söylenemez. Zira, kesin tarih vermek gerekirse, 1547­1562 yılları arasında İspanya'da Moriskolara yönelik baskılarda bir gevşemenin olduğu, birçok kez engizisyon mahkemelerinin çalışmalarının durdurulduğu dikkat çekmektedir.42 Bu gelişmenin, Kanuni'nin takip ettiği politikayla bir şekilde alakalı olduğunu niçin düşünmeyelim?

Öte taraftan Kanuni döneminde Moriskoların Mağrib'e veya başka bir Müslüman yurduna taşınması istikametindeki çalışmalar da tamamen durmuş değildi. Turgut Reis, Piyale Reis ve Salih Reis gibi Osmanlı denizcileri İspanya'ya karşı birçok sefer düzenlediler ve korsanlık faaliyetlerinde bulunan Moriskolarla işbirliği içerisinde çok sayıda Endülüslüyü Osmanlı topraklarına taşıdılar.43

Asrar tarafından, Osmanlı'nın kendi yönetimindeki Hıristiyanları rehin olarak kullanmak suretiyle Moriskoların üzerindeki baskıları kaldırma imkanına sahip bulunduğunun ileri sürülmesi, araştırmacının bu devletin değer hükümlerini ve devlet ciddiyetini iyi anlayamamış olmasından kaynaklansa gerektir. Her şeyden önce Osmanlı, bilebildiğimiz kadarıyla, tarihinin hiçbir döneminde devlet felsefesi çerçevesinde böyle bir anlayışı benimsememiştir. Çünkü, kendi sınırları içindeki gayr-i müslimleri, ister Hıristiyan olsun ister Yahudi, kendi vatandaşı olarak telakki etmiştir.44 Öte taraftan, bir anlık böyle bir anlayışın benimsendiğini düşünsek bile, bunun uygulamaya konma şansı hemen hiç yoktu. Zira devletin tebasının önemli bir kesimini Hıristiyanlar teşkil etmekteydi. Dışarıda zaten bir Haçlı cephesi oluşmuş iken, "rehine politikası" ile içerideki Hıristiyanları baskı altına alıp hoşnutsuzluğa sevketmek, devletin iç istikrarını bozmaz mıydı? İçeride mağduriyet psikolojisi yaşayacak olan Hıristiyan teba, dışarıdaki Haçlı cephesinin yanına itilmiş olmaz mıydı?.

Sonuç olarak, Kanuni'nin Akdeniz politikasında Moriskoların bir yeri ve ağırlığı olduğu kesindir. Bu padişah, yukarıda da ifade edildiği gibi, öyle anlaşılıyor ki, önce Kuzey Afrika ve Batı Akdeniz'e yerleşmek, ardından da Morisko meselesini kesin bir çözüme kavuşturmak niyetindeydi. Trablusgarb, Cerbe ve Malta'nın alınması, zaman zaman İtalya ve İspanya kıyılarının vurulması bu hedef istikametinde atılmış adımlardı. Yine Turgut, Salih ve Piyale Reisler'in Moriskoların taşınmasına yardımcı olmaları da devletin bilgisi dışında değildi.

1568 İsyanı ve Osmanlı

Kanuni döneminde Osmanlı donanmasının Batı Akdeniz'e doğru ilerlemesi, tabiî olarak Moriskolarla Osmanlılar arasında birtakım ilişkilerin kurulmasını daha kolay hale getirmişti.45 Her şeyden önce sürgün neticesi Mağrib topraklarına yerleşmiş Moriskolardan bir kısmı, intikam maksadıyla İspanya sahillerine yaptıkları hücumlarda Türk denizcilerle birlikte hareket etmekteydiler. Osmanlı donanmasının Akdeniz'de kazandığı her başarı, İspanya'daki Moriskoları ümitlendiriyor,46 sonuçta onları kurtuluşlarının ancak Osmanlı sayesinde mümkün olacağına inanmaya sevkediyordu. Aslında o dönemde İslâm dünyasının en güçlü devleti Osmanlı olduğundan başka türlü düşünmenin de imkanı yoktu. Bu sebepledir ki, daha 1504'lerde Vahran müftüsü el-Mağravî de, Moriskolara gönderdiği meşhur fetvasında47 onlara, Osmanlılar sayesinde rahata kavuşabilecekleri umudunu aşılamayı zorunlu görmüştü.

Bu umudun tabiî neticesi olarak Moriskolar Osmanlılarla daha fazla irtibata geçme ihtiyacını hissettiler. Yeni araştırmalar, Engizisyon mahkemelerinin arşivlerinde bu ilişkilere delalet eden pek çok örneğin varlığını ortaya koymaktadırlar. Mesela Belensiye engizisyon mahkemesine ait bir raporda, 1562 senesinde bu şehirdeki Moriskoların fakih Pedro de Castro'nun deniz kıyısındaki evinde Kuzey Afrika'dan gelen bazı Osmanlı temsilcileriyle görüştükleri ve bu görüşmede gelecekte çıkarılması düşünülen bir isyan hareketi üzerinde durulduğu, ayrıca fakih Pedro'nun bu kişilerle sık sık mektuplaştığının mahkemede bizzat kendisi tarafından itiraf edildiği kaydedilmektedir. Yine bir başka engizisyon raporunda Aragon Moriskoların da Osmanlı ile bir haberleşme ağı oluşturduklarına dikkat çekilmektedir.48

Bu ilişkilerden haberdar olan İspanyol idareciler, bunun gelecekte doğurabileceği tehlikeleri önleyebilmek maksadıyla bir dizi tedbir almaya yöneldiler ki, bunlar arasında en dikkat çekici olanı, Moriskoların iyice sindirilmesini hedefleyen 1567 kraliyet fermanıydı. Bu ferman gereği Moriskoların yaşadığı merkezlerin her birine denetim ve gözetim maksadıyla en az on ikişer Hıristiyan ailesi yerleştirilecek ve bu aileler Moriskoların evlerine diledikleri zaman izinsiz girebilecekler, on bir yaşın altındaki Morisko çocukları ailelerinden alınarak muhtelif bölgelerdeki kilise okullarına yerleştirilecekler, Arapça konuşmak kesinlikle yasak olup üç sene içerisinde herkes İspanyolcayı öğrenecek, kadınlar çarşaf ve peçelerini atarak Hıristiyan kadınlar gibi giyinecekler, evlerde kesinlikle Arapça kitap bulundurulmayacak, düğün ve şenliklerde geleneksel Morisko müzik ve dansları icra edilmeyecekti.49 Moriskolar, son derece ağır olan bu hususların uygulamaya konmasının ertelenmesi için yetkililer nezdinde teşebbüslerde bulundularsa da olumlu bir netice elde edemediler. Öte taraftan bu fermanın da tahrikiyle gerek papazlar gerekse taşradaki idareciler Moriskolara yönelik hakaretlerini artırdılar.50 Bu arada Gırnata'da bazı fırsatçı zengin Hıristiyanların teşvikiyle Moriskoların mülkleri gasbedilmeye başlandı.51

İşte bütün bunlar, sonuçta Gırnatalı Moriskoları, tutabilecekleri başka bir yol kalmadığı için, 1568 senesinde isyana sevketti. Aslında Katolik İspanya'ya karşı isyan eden sırf Moriskolar değildi. Benzeri baskılar nedeniyle Almanya'da Protestanlar, Hollanda'da ise Kalvinistler kısa bir süre önce bayrak açmışlardı.52 Zaten Moriskolar da, o günkü İspanya kralı II. Filip'in bu isyanlarla meşgul olmasını fırsat bilerek yukarıdaki isyana teşebbüs etmişlerdi.

Gırnata'da başlayıp kısa sürede güneyde Mağrib'den gelebilecek yardımlar için bir giriş kapısı konumunda olan Meriyye'ye kadar ulaşan isyanın asıl hedefi, artık İspanyol idarecilerin baskılara son vermelerini sağlamak değil, bilakis Moriskoların kesif olarak yaşadıkları yerlerde Hıristiyan hegemonyasına son verip müstakil bir siyasî yapı oluşturmak, yani bir anlamda Endülüslü günlere geri dönmekti. İsyancıların vaftiz ismi Hernando de Cordova y de Valor olan ve Emevi sülalesine mensup bulunduğu iddia edilen liderleri Muhammed b. Ümeyye'yi emir tanıyıp biat etmeleri53 de bunu göstermektedir.

Bu isyan için yapılan hazırlıklardan Bab-ı âlî'nin (İstanbul) haberinin olup olmadığı ya da isyan planına doğrudan herhangi bir katkısının bulunup bulunmadığı karanlıkta kalan bir husustur. Yalnız, engizisyon kayıtlarında Bab-ı âlî adına Cezayir'i idare etmekte olan Kılıç Ali Paşa'nın isyanın gerek hazırlanması gerekse başlamasında rolü olduğu belirtilmektedir. Nitekim Belensiye engizisyon mahkemesinde yargılanan Hieronimo Roldan isimli Moriskonun itirafları eğer doğru kabul edilecekse, Kılıç Ali Paşa, isyan öncesinde bir heyeti Gırnata'ya göndermişti. Heyet, Paşa'nın organizasyon ve silah temini husularına temas eden, ayrıca isyanın bir an önce başlatılmasını isteyen bir mektubunu Moriskolara ulaştırmıştı.54

Unutulmamalıdır ki; söz konusu isyan, o esnada Hıristiyanlık dünyasının en güçlü devletine karşı gerçekleştirilmiş bir harekettti. Dolayısıyla Moriskolar, her ne kadar başlangıçta II. Filip'in kuzeyde Kalvinistler ve Protestanlar tarafından çıkarılan isyanlarla meşgul olmalarından istifadeyle Hıristiyan güçler karşısında üst üste başarılar elde ettilerse de, dışarıdan yardım almaksızın bu hareketi uzun süre devam ettirmeleri imkansız denecek kadar zordu. Bu sebepledir ki, bir kaç kez, dönemin Osmanlı padişahı II. Selim'e (1566-1574) müracaat etmek zorunda kaldılar. Onların padişahtan yegâne talepleri, isyanın başarılı olması için, Osmanlı donanmasının İspanya üzerine gönderilmesiydi.

Moriskolar tarafından İstanbul'a gönderilen mektuplara henüz tesadüf edilebilmiş değildir. Buna mukabil II. Selim'in bu mektuplara cevaben gönderdiği iki ferman bugün elimizde bulunmaktadır. "Endülüs ehâlisine hüküm ki:" şeklinde başlayan, 1569 (10 Zilkade 977) tarihli ilk fermanda Moriskoların gönderdikleri mektupta dile getirdikleri bazı hususlar ki bunlar arasında Cezayir'den gönderilen yardıma da atıfta bulunulmaktadır-özetlendikten sonra, padişahın Endülüs'te olup bitenleri çok yakından takip ettiği ve iyi bildiği vurgulanmakta, bununla beraber donanmanın hemen gönderilmesinin mümkün olmadığı ifade edilmektedir.

Fermanda, donanmanın gönderilemeyiş sebebi de açık bir biçimde yer almaktadır. Buna göre Osmanlıbu esnada Kıbrıs meselesiyle meşguldür. Zira "Kıbrıs nâm cezirenin keferesi (Cenevizliler) nakz-i ahd idüp, derya yüzünde hulûs-i niyyet ve safâ-i tûbet ile tavaf-ı beytüllahil-haram ve ziyaret-i türbet-i Hazret-i Seyyidü'l-enâm aleyhi efdalü's-salevât ve's-selâm'a teveccüh eden ehl-i İslâma ve sair tüccâr taifesine küllî taaddileri olmağla isyan ve tuğyanları mukarrer olmağın." O senenin baharında bu adanın, yani Kıbrıs'ın fethine karar verilmiştir. Binaenaleyh donanma Kıbrıs'a sevk edilecektir. Kıbrıs'ın fethi tamamlandığı takdirde, donanmanın İspanya üzerine gönderilmesi ve buraya asker çıkarılması padişahın yegâne arzusudur.55

Böylece bu önemli belgeden anlaşılmaktadır ki, Osmanlı, Kıbrıs'ı hakimiyetleri altında bulunduran Cenevizlilerin Müslüman hacılara ve tâcirlere saldırmak suretiyle Doğu Akdeniz'de husule getirdikleri istikrarsızlığı gidermek için önceliği Moriskolar yerine Kıbrıs'ın fethine vermiştir. Ancak buradan sarayda Moriskolara yardım meselesinin hiç tartışılmadığı anlamını da çıkarmamak lazımdır. Zira bilhassa Sokullu Mehmet Paşa, donanmanın Kıbrıs yerine Moriskolara yardım için gönderilmesi hususnda israr etmiş,56 fakat anlaşılan o ki, paşanın bu teklifinin uygulamaya konması durumunda, arkada kalan ve İspanya'nın tabiî müttefiki olan Cenevizlilerin, meydana gelecek boşluktan istifadeyle daha büyük gaileler çıkarabileceği endişesi, önceliğin Kıbrıs meselesinin halline verilmesi sonucunu doğurmuştu.

II. Selim, yukarıdaki fermanla aynı tarihi taşıyan bir başka fermanı da Cezayir beylerbeyi Kılıç Ali Paşa'ya gönderdi. Bu fermanda padişah, Moriskolara gönderilende yer alan hemen hemen aynı cümlelerle devletin Kıbrıs meselesiyle meşgul olacağı için, İspanya üzerine donanma gönderilmesinin mümkün olmadığını belirttikten sonra, Kılıç Ali Paşa'ya bu durumda kendisinin Cezayir'den mümkün olan her türlü yardımı Endülüslülere göndermesini, bununla beraber düşmanın intikam maksadıyla yapabileceği saldırılara karşı da uyanık ve tedbirli olmasını emretmekteydi.57

Başlangıcından beri zaten bir şekilde Gırnata isyanına müdahil olduğu anlaşılan Kılıç Ali Paşa, padişahın emri istikametinde asker, silah ve mühimmattan oluşan bir mikdar yardımı Moriskolara gönderdi. Bu yardım hakkında pek çok kanıt bulunmaktadır. Mesela Gırnata isyanı esnasında hayatta olan İspanyol tarihçi Matias Escudero (ö. 1599), Cezayir'den Moriskolara yardımın devam ettiğini bu çerçevede 40 geminin İspanya'ya gönderildiğini kaydetmektedir.58 et-Temîmî'nin Haedo'dan naklen aktardığı bilgiler biraz daha farklıdır. Buna göre Kılıç Ali Paşa padişahın fermanının ardından önce altı gemi dolusu silah ve mühimmat sevketmiştir. Sonra asker yüklü 32 gemi daha göndermiş, ancak bu gemiler şiddetli rüzgar nedeniyle Meriyye önlerinde dağılmıştır.59 Matias'ın verdiği bilgilerle ile Haedo'dan aktarılanlar, büyük bir ihtimalle aynı hususa delalet etse gerektir. Ama netice şu ki, Paşa'nın gönderdiği bu yardımların çoğu, az önce de işaret edildiği gibi, fırtına nedeniyle Moriskolara ulaşamamıştır. Bir sene sonra Cezayir'den bu sefer 4000 tüfek ve mühimmat ile askeri eğitim verecek 100 asker sevkedilmiştir.60 Kılıç Ali Paşa'nın gönderdiği yardımlardan Fransız elçi Fourquevaux da, Catherine de Medicis'e gönderdiği 6 Ocak 1569 tarihli mektubunda dolaylı olarak bahsetmekte ve bu bağlamda isyanın lideri Muhammed b. Ümeyye'nin yanında 400-500 civarında Türk'ün bulunduğu bilgisini vermektedir.61

Yukarıda işaret edilen 38 ya da 40 gemilik donanmanın Meriyye önlerinde fırtına nedeniyle dağılması, Moriskolar açısından büyük bir şanssızlık olup, bu suretle önemli bir yardımdan mahrum kalmışlardı. Öte taraftan bu gelişmenin yanında, isyan mahalline gönderilen Hüseyin isimli bir yeniçeri ağasının Gırnata'da yardım yerine "donanmanın gönderilmesi için gereklidir" diyerek mal toplaması, ayrıca isyancılar arasında ikilik çıkararak, veya en azından varolan ihtilafı derinleştirerek isyanın lideri Muhammed b. Ümeyye'nin öldürülmesine62 ve bu gelişmenin isyancıların zayıflamasına ve buna bağlı olarak ellerindeki bazı toprakları İspanyollara kaptırmalarına neden olması da isyanın kaderi açısından olumsuz gelişmelerdi. Moriskolar işte bu iki olumsuz gelişmeyi haber vermek ve yardım gönderilmesini temin etmek maksadıyla Yeniden İstanbul'a müracaat ettiler. II. Selim "Müdeccel a'yân'ına (önde gelenlerine) hüküm ki: " şeklinde başlayan bir fermanı yeniden Moriskolara gönderdi. Bu fermanda o, donanmanın ancak Kıbrıs'tan kaynaklanan Venedik tehdit ve tehlikesinin izale edilmesinin ardından gönderilebileceğini bir kez daha vurguladıktan sonra, Cezayir beylerbeyi Kılıç Ali'ye ferman gönderip, ondan hem yeni yardımlar yapmasını hem de Hüseyin isimli yeniçeri ağasını cezalandırmasını istediğini ifade etmekteydi.63 Padişahın Kılıç Ali Paşa'ya gönderdiği ferman da bugün elimizde bulunmakta ve muhtevası itibariyle Moriskolara gönderilen yukarıdaki fermanı teyid etmektedir.64 Bir başka ifadeyle padişah bir fermanda söylediğini öbüründe tekrar ve teyid etmek suretiyle Morisko meselesine bakışındaki samimiyeti ortaya koymaktadır ki, bunun da zaman zaman dile getirilen Osmanlı'nın Moriskolar konusunda ikili davranmış olabileceği iddia ve ihtimalini geçersiz kılan önemli bir kanıt olduğunda şüphe yoktur.

Henüz herhangi bir Osmanlı kaynağı ya da belgesiyle teyid edilmemekle beraber, yukarıda zikri geçen İspanyol tarihçi Matias ilginç bir bilgi daha vermektedir. Buna göre II. Selim, İstanbul'a gelen Morisko heyetini dinledikten sonra 2000 askerle birlikte silah ve mühimmat taşıyan on bir gemilik bir filonun gönderilmesini kararlaştırmıştır.65 Mamafih, eğer verilen bilgi doğruysa, bu yardımın Moriskolara ulaşıp ulaşmadığı, akıbetinin ne olduğu, bugün aydınlığa kavuşmuş değildir.

Öte taraftan II. Selim, sırf bu fermanlarla yetinmemiş, aynı sırada isyan halinde olan Protestanlarla da ilişki kurarak, onları isyana devam etmeleri hususunda yüreklendirmiş ve yardım vaadinde bulunmuştur. Padişahın bundan maksadı, hiç şüphesiz, İspanya'nın iki cephede birden meşgul olmasını temin etmek ve bu suretle Moriskolar üzerindeki İspanyol askerî tazyikini hafifleterek, Morisko isyanını uzun soluklu hale getirmekti. Ne var ki, Moriskolar cephesinde gelişmeler hiç te padişahın arzuladığı istikamette gerçekleşmedi. Daha önce varlığına işaret ettiğimiz isyancılar arasındaki anlaşmazlık büyüdü. İtalya'dan gelen İspanyolların ünlü komutanı Don Juan de Austria'nın gayretleri ve bu arada kral II. Filip'in isyandan vazgeçeceklerin affedileceklerine dair fermanı66 sonuç vermeye başladı. Muhammed b. Ümeyye'nin yerine isyanın liderliğini üstlenen Mulay Abdullah (Diego Lopez Ibn Aboo)'ın sağ kolu el-Habaki -Moriskolarla Cezayir arasındaki ilişkilerden o sorumluydu-67 cepheyi terkeden ilk kişi oldu.

O bununla da yetinmedi, İspanyol idaresiyle işbirliği içerisinde Morisko bölgelerine giderek Osmanlılar aleyhine propoganda faaliyetlerinde bulundu.68 Hedef, öyle anlaşılıyor ki, Osmanlılara olana güveni sarsmak suretiyle isyanın dış bağlantısını ortadan kaldırmak ve böylece isyancıların daha kolay teslim olmalarını temin etmekti. Doğrusu, İspanyollar bu hedefe ulaşmakta fazla zorlanmadılar. Don Juan'ın askerî başarıları, II. Filip'in af fermanı, el-Habakî'nin Osmanlı aleyhtarı propogandası ve bütün bunlara karşılık Osmanlı yardımının istenilen zamanda ve istenilen miktarda ulaşamaması, evet, işte bütün bu faktörler bir araya gelince, Moriskoların önemli bir bölümü, tıpkı el-Habakî gibi teslim olmayı tercih etti. Buna rağmen isyan bir süre daha devam etti, ta ki 1571 yılında isyanın lideri Mulay Abdullah öldürülünce69 1568'den beri süren ve Endülüslülerin son diriliş hamlesi olan bu önemli hareket te son bulmuş oldu.

Morisko isyanının tam da sonuna gelindiği esnadadır ki, Osmanlıdevleti, kendisini bir süredir meşgul eden Kıbrıs'ı fethederek (Eylül 1570), donanmanın İspanya üzerine gönderilmesinin önündeki en ciddi engeli aşmış bulunuyordu. Ne var ki, Kıbrıs'ın fethine tepki olarak Papa'nın öncülüğünde oluşturulan müttefik Hıristiyan donanmasının 7 Ekim 1571'de İnebahtı'da (Lepanto) Osmanlı donanmasını ağır bir yenilgiye uğratması ve bu yenilgiyle 1538'den bu yana süren Osmanlı deniz gücünün üstünlüğünün sarsılması, Moriskolara yardım meselesini tabiî olarak imkansız hale getirdi.

Osmanlı bu yenilginin açtığı yaraları sarmakla meşgulken, öbür tarafta İspanya, Morisko isyanına son verir vermez, kendiliğinden teslim olanlara hiçbir zarar verilmeyeceğine dair kraliyet fermanında yer alan kesin taahhüdleri bir tarafa bırakarak, Gırnata ve civarında yaşayan 80 bin Moriskoyu, gelecekte Osmanlı ile irtibat kurmalarını imkansız hale getirmek için ülkenin kuzeyindeki dağlık ve kırlık bölgelere sürdü.70

Özetle ifade etmek gerekirse, Kıbrıs meselesi, Osmanlı'nın Moriskolara doğrudan ve büyük miktarda bir yardım göndermesini engellemiş, bu durumda devlet, Moriskolara yardım işini, Cezayir beylerbeyine havale etmiştir. Cezayir beylerbeyi Kılıç Ali Paşa, yardım için elinden geleni yaptıysa da, isyanın dönemin en büyük devletlerinden birine karşı girişilmiş bir hareket olması gerçeği karşısında, onun yardımları, Moriskoların başarılı olmalarına yetmemiştir.

Osmanlı'nın Yardım İçin İttifak Arayışları

İnebahtı yenilgisi Moriskolara yardımı bir an için imkansız hale getirmiş olsa da, Osmanlı'nın bu meseleyi tamamen gündeminden çıkarması gibi bir sonuç doğurmadı. Bilakis, yenilgiden sonraki sene içerisinde donanmasını yenileyen devlet, Moriskolara yardım için yeni yollar aramaya, bu çerçevede bazı devletlerle ittifaklar oluşturmaya ve bu suretle İspanya'ya toplu bir hücumun imkanlarını hazırlamaya çalıştı. Nitekim II. Selim, 1572'de Fransa kralı IX. Charles'e bir mektup gönderip, İspanya'ya karşı ortak bir harekette bulunma teklifini ulaştırdı. Ancak kral bu teklife olumlu cevap vermedi.71

Engizisyon mahkemesinde yargılanan bir Protestan ve bir Moriskonun işkence sonucu yaptıkları itiraflara göre, Aragon Moriskoları 1573 senesinde isyan için hazırlık yapmaya başlamışlardır. Bu bağlamda önce Fransa'nın Bearn valisinden, sonra Cezayir ve İstanbul'dan onay ve destek sözü alınmıştır. Yalnız, Gırnata isyanının söndürülmesinde baş rolü oynayan Don Juan, derhal Belensiye'ye gelerek Moriskoları silahtan arındırmıştır. Buna rağmen, söz konusu isyan planı bir süre ertelendiyse de tamamen terkedilmedi. Nitekim, yine engizisyon kayıtlarına göre 1577 yılında isyan için bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. İsyan planına göre Fransa kuzeyden kara kuvvetleriyle Aragon bölgesine girecek, Osmanlı ise büyük bir donanma ile biri Barcelona ve Perpigna arası, biri Denia, bir diğeri de Mursiye ve Belensiye arası olmak üzere üç noktadan hücuma geçecekti. Yine İspanyol yönetimine 1582'de sunulan bir başka raporda, Osmanlı'nın Cezayir'le birlikte sözü edilen planı tatbik etmek için harekete geçtiği, bunun için Fransa'ya bir elçi gönderildiği ve getireceği cevabın beklendiği ifade edilmekteydi.72

Bütün bu teşebbüslere rağmen, bilinen bir gerçek var ki, o da, Morisko meselesinin halli için Fransa ile bir ittifak oluşturulamamış, dolayısıyla da müşterek bir askeri hareketin gerçekleştirilememiş olmasıdır. Mamafih, yaklaşık on beş sene sonra, 1596'da, bu sefer Fransa İspanya'ya hücum ve bu vesileyle Moriskolara yardım için Osmanlı'ya ittifak teklif edecek, ancak devletin bu sırada içeride yoğun bir biçimde süren Celali isyanları, dışarıda ise Avusturya cephesindeki savaşlarla meşgul bulunması, bu teklife müsbet cevap vermesine engel olacaktır.

Osmanlı yönetimi, Moriskolara yardım için Fransa ile ittifak kurma teşebbüsleri sonuçsuz kalınca, bu sefer Fas'ta hakimiyeti ellerinde bulunduran Sa'dîler hanedanı ile ittifak oluşturma arayışı içine girdi. Sa'dî sultanı Abdulmelik zamanında başlayan ve netice veren bu arayış, II. Ahmed el-Mansûr döneminde en üst seviyeye ulaştı. Bu sürecin en somut neticesi, Osmanlı padişahı III. Murad'ın (1574-1695) sultan II. Ahmed el-Mansur'a gönderdiği bir mektuptur. Hicrî 988 (Miladî 1580) tarihli bu mektupta III. Murad, İspanya'nın Portekiz'i işgal etmek suretiyle Fas için oluşturduğu tehlike karşısında, kendi ifadesiyle "sinesinde taşıdığı İslâmî hamiyetperverliğin sonucu olarak" sultan II. Ahmed'e iki kardeş devlet arasında ittifak anlaşması imzalanmasını ve imzalanan anlaşmanın Ka'be'ye ve Ravza-i Mutahhara'ya asılmasını teklif etmekte ve devamla konumuz açısından son derece önemli şu taahüdde bulunmaktadır: "Şayet bu husus gerçekleşir ve bu bina kurulursa, iki kardeş arasında hiçbir mesele kalmaz; size üçyüz gemi, iki kara ordusu, atlar ve muhtelif yardımlar göndeririz. Böylece Endülüs'ü fethedersin ve senin sayende bu ülke sıkıntıdan kurtulmuş olur -inşaallah-".73 Padişahın bu teklifinin akibetinin ne olduğu araştırılması gereken bir konudur. Ayrıca mektupta belirtilen miktarda bir yardımın yapılıp yapılmadığı da kaynaklara yansımış değildir. Ancak şunu biliyoruz ki, Fas sultanı Endülüs'ün fethi için herhangi bir teşebbüste bulunmamıştır. Bu da Osmanlı'nın teklifinin akıbeti hakkında, ufak bir ipucu sunması bakımından önemli olsa gerektir.

Osmanlı yönetimi, bir taraftan ittifak arayışlarını sürdürürken diğer taraftan, Cezayir ve Tunus'tan donanma gönderip İspanya'yı sıkıştırmayı ve bu vesileyle Moriskoların kurtarılmasına yardımcı olmayı ihmal etmedi. Nitekim 1584 yılında Murad Reis 10 kadırga ile İspanya sularında olup, Alicante limanını tahrip etti. Keza Cezayir beylerbeyi Uluç Hasan Paşa Barselona ve civarını tahrip edip, 2000 kadar Türk esiri kurtardı. Bu esnada bir miktar Moriskonun da kurtarıldığını tahmin etmek zor değildir.74 Keza Cezayir'den hareket eden gemiler de İspanya kıyılarına art arda seferler düzenlediler ve dönüşlerinde çok sayıda Moriskoyu Kuzey Afrika'ya taşıdılar. Söz gelimi 1584 yılında Belensiyeli 2300 Morisko, bir sene sonra ise Kalosa şehrindeki Morisko nüfusun tamamı kurtarıldı. Don Kişot (Don Quijote) romanının ünlü yazarı Miguel Cervantes de "korkunç" olarak nitelediği bu seferlerden biri esnasında esir alınarak Cezayir'e götürülmüştü.75

"Osmanlı Bizi Kurtaracak" Beklentisi

İspanyol yönetimi, Moriskolarla Osmanlılar arasındaki ilişkilerin varlığını iyi bildiği için, bu topluluk üzerinde çok sıkı bir kontrol uygulamakta olup, bu çerçevede sık sık silah araması yapmakta, ayrıca Akdeniz sahili ile ilişkilerini kesmek için değişik tedbirler almaktaydı. Öte taraftan Osmanlı devleti, XVI. yüzyılın son yıllarına doğru, İran ve Avusturya cephelerindeki savaşlar ve Celalî isyanları gibi başka önemli iç ve dış problemlerle meşgul olduğu için Moriskolar meselesini askerî bağlamda eskisi kadar gündemine alamadı. Daha doğrusu, Moriskolarla ilgilenme hususunu, merkezin meselesi olmaktan çıkarıp Tunus ve Cezayir beylerbeyilerinin, ya da bir başka ifadeyle Garp Ocakları'nın76 ilgisine havale etti. Ancak Moriskolar, İspanya'nın nefes almalarını zorlaştıracak ölçüde baskılarına ve Osmanlı ilgisindeki azalmaya rağmen, kendilerinin bir gün mutlaka kurtulacaklarına ve bu kurtuluşun da yine Osmanlı sayesinde olacağına dair umutlarını, İspanya topraklarından tamamen kovulacakları güne kadar muhafaza ettiler. Bu hususun en önemli kanıtı, bizzat Moriskolar tarafından kaleme alınan La Profesıa de Faray Juan de Rakoçıya, Profeciya de Sant Esidiriyo, El Palanto de Sant Esidiriyo ve Rrekontamiyento de los eskândalos gibi eserlerde yapılan kehanetler ve bu kehanetlerde Türklere yüklenen misyondur. Burada Türk ile kastedilenin Osmanlı olduğunda şüphe yoktur. Bu eserlerde Türk, Moriskoların din kardeşi ve kurtarıcısı olarak takdim edilmektedir.

Bu eserler arasında yer alan ve Fatih Sultan Mehmed'e ait olduğu ileri sürülen bir Vasiyyet' te padişah, kendisinden sonra tahta oturacaklara fethetmeleri gereken yerleri sıralamakta ve bunlar arasında İspanya'yı da saymaktadır.77 Öyle anlaşılıyor ki, XVI. yüzyılda bu vasiyyet Moriskolar arasında dilden dile dolaşmakta ve buna bağlı olarak Osmanlı padişahının oğlunun Venedikle birlikte tüm İspanya'yı ele geçirmek ve böylece Moriskoları kurtarmak üzere söz verdiğine inanılmaktaydı. Yine Faray Juwan de Rokaçıa'nın kehanetlerine göre, İspanya'nın zulum, fesat ve günahlarla çalkalandığı bir sırada Kasım isimli biri çıkacak ve kırk iki ayda bütün İspanya'yı fethederek adaleti temin edecekti. Bu sonuç, Türk idaresi sayesinde sağlanacak, Türkler sayesinde İslâm'ın sesi Belensiye'de, Denia'da, İbiza'da ve Sicilya'da yükselecekti. Moriskolar arasında yaygın olan bir başka söylentide ise, bir Morisko liderinin çıkacağı, onun Osmanlı yardımı sayesinde İspanya'yı tekrar fethedeceği, o gün Arapça bilmenin çok önemli olacağı, dolayısıyla Arapçanın unutulmaması gerektiği vurgulanmaktaydı.78

Bu kehanet ve söylentiler, Türk veya aynı anlamda kullanılan Osmanlı kavramlarının Moriskolar nezdinde sahip olduğu imajı ortaya koyması bakımından, hiç şüphesiz, son derece önemlidir. Öte taraftan bunlar, baskı altında yaşayan ve bu baskıdan kurtuluşu fiilen gerçekleşmeyen bir topluluğun, kurtuluş ümidini muhafaza etmek için ne tür bir mekanizmayı devreye soktuğunu göstermesi bakımından da ayrı bir öneme sahiptir.

Sürgün Moriskolara Osmanlı Yardımı

İspanyol yönetiminin XVI. yüzyılın başında uygulamaya koyduğu Endülüs Müslümanlarını Hıristiyanlaştırma politikası, XVI. yüzyılın sonuna gelindiğinde, yani tam bir asır sonra, ortaya konan bütün gayretlere rağmen büyük ölçüde başarısız kalmıştı.

Bir başka ifadeyle zikredilen politikanın muhatabı olan Moriskoların, nitelik açısından ne denli zayıf olursa olsun, İslâm'la olan bağları koparılamamıştı. Daha da önemlisi, bu topluluk, kurtuluş için sürekli bir arayış içinde bulunuyor ve bu çerçevede Fas, Fransa ve özellikle de Osmanlılarla gizli ilişkiler kuruyordu. Bu durumda Moriskolar, makalemizin başlangıç kısmında da bir vesileyle işaret ettiğimiz gibi, İspanya için her an yeni ve ciddi gailelere yol açabilecek potansiyel bir "iç tehdit kaynağı" olarak değerlendiriliyor, ayrıca ülkenin Katoliklik çerçevesinde sağlanmak istenen dinî birliğinin önünde artık iflahı mümkün olmayan bir engel olarak görülüyorlardı. İşte XVI. yüzyılın sonuna gelindiğinde İspanya yönetiminde bu kanaat hakim olduğu içindir ki, Morisko meselesinin kökten çözümü için yeni tedbirler üzerinde duruldu ve sonuçta, İspanya'da yaşayan tüm Moriskoların ülke dışına sürülmesi kararlaştırıldı.79

1609-14 yılları arasında uygulamaya konan bu kararla yaklaşık 500 bin Morisko, mallarını mülklerini, daha da önemlisi on asırlık ata yurtlarını arkalarında bırakarak, gruplar halinde Kuzey Afrika (Fas, Tunus, Cezayir), Fransa, İngiltere, İtalya ve Osmanlı hakimiyetindeki Balkanlar, Anadolu ve Suriye'ye göçmek zorunda kaldılar.

Kendi öz yurtlarından koparılıp bilmedikleri topraklara sürülmelerinin, normalde Moriskolar arasında acı ile tedirginliğin iç içe olduğu derin bir ızdırabın yaşanmasına neden olduğunu tahmin etmek zor değildir. Ancak, bazı Morisko gruplarınca bu sürgün, önlerine çıkan çok önemli bir fırsat olarak değerlendiriliyor ve bunun için Allah'a şükrediliyordu. Çünkü, kendi ifadelerine göre onlar, bu sayede, ata toprağı olan Kuzey Afrika'ya geçecekler ve burada Türk sultanının himayesi altında, artık köleler olarak değil, özgür Müslümanlar olarak yaşama imkanına kavuşacaklardı.80

Osmanlı devleti, bu sürgün ameliyesi esnasında da Moriskolardan ilgisini esirgemedi. Bu sırada padişah olan I. Ahmed (1603/1026), İngiltere, Fransa ve Venedik nezdinde teşebbüslerde bulundu. 1610'da elçi olarak İngiltere'ye gönderilen Müteferrika İbrahim Efendi, bu ülkeye iltica eden Moriskoların İngiliz gemilerine konup, salimen Osmanlı topraklarına gönderilmesi ricasını muhtevi bir mektubunu Kral I. James (1603-1625)'e sundu. Ancak bu teşebbüs olumlu bir netice vermedi.81

Padişahın aynı maksatla Venedik doçuna gönderdiği mektup, bugün elimizde bulunmaktadır. et-Temimî tarafından neşredilen bu mektupta padişah, Venedik doçundan ülkesi üzerinden Osmanlı topraklarına geçmek isteyen Moriskolara (mektupta müdeccel taifesi denmekte) yardımcı olmasını, canlarına ve mallarına zarar verilmesine fırsat tanımamasını ve salimen Osmanlı topraklarına ulaşmasını sağlamasını istemekteydi.82

I. Ahmed, Fransa ile arasındaki iyi ilişkilerden yararlanarak kral naibesi Marie de Medicis'e de bir mektup gönderdi ve bu mektupta ona, Fransa'da iyi karşılanmayan ve bazı sıkıntılar yaşayan Moriskolara iyi davranılması, Müslüman topraklarına göçmeleri için onlara yardımcı olunması ricasında bulundu. Kuran, bu mektubun ne derece bir fayda sağladığının bilinmediğini söylemektedir.83 Buna mukabil Benafri, kral naibesinin bu mektuba olumlu cevap verdiği ve Moriskoların taşınması için gemiler hazırlattığı tespitini yapmaktadır.84

Bütün bu teşebbüslerin sonucunda, daha öncekilere ilave olarak azımsanmayacak sayıda bir Morisko nüfusun daha Cezayir, Tunus, Trablusgarb, Belgrad, Selanik, İstanbul, Adana ve Şam gibi Osmanlı topraklarına intikali sağlandı. Peki Osmanlı idaresi, kendi topraklarına gelen bu göçmenlerle alakalı olarak ne gibi tedbirler aldı veya nasıl bir uygulama sergiledi?

Bugün elimizde, değişik tarihlerde Tunus ve Cezayir beylerbeyilerine gönderilen fermanlardan ibaret olup, bu soruya cevap vermemizi mümkün kılan beş arşiv belgesi bulunmaktadır. Bu belgelerde öncelikle dikkat çeken husus, Moriskoların içinde bulundukları yoksulluğa vurgu yapılmasıdır. Söz gelimi gerek Cezayir Beylerbeyine gönderilen H. 981 (M. 1573) tarihli bir fermanda85 gerekse Tunus beylerbeyi ve Kadısına gönderilen h. 1022 (m. 1613) tarihli bir bir başka fermanda86 onların yurtsuz, evsiz, barksız ve maişet temini için gerekli her türlü imkandan mahrum "fukara" kimseler olduğu belirtilmektedir. Belgeler, devletin öncelikli hedefinin bu problemi aşmak olduğunu ortaya koymaktadır.

Bunun için Moriskolar, devlet tarafından ülkenin değişik yerlerinde devlete ait topraklara yerleştirilerek, onların önce bir yurt, sonra da barınma, iş ve aş imkanlarına kavuşmaları sağlanmaya çalışılmıştır. Öte taraftan Moriskoların iskan edildikleri vilayetlerin mahalli idarecilerine fermanlar gönderilerek, beş yıl süre ile onlardan vergi alınmaması emredilmiştir.

Ne var ki, devletin bu düzenlemesine rağmen, mesela Tunus Beylerbeyi'ne gönderilen fermandan anlaşıldığı gibi, mahalli idareciler, devletin belirlediği vergi muafiyeti ile ilgili beş yıllık süreye riayet etmeyip Moriskolardan vergi almaya başlamışlardır. Üstelik Moriskolar, yerli halkın ödediği vergilerden daha fazlasını ödemeye zorlanmışlardır.

Bu arada, bazı yerlerde, mesela Cezayir'de, bazı bedevi kabileler, Moriskoların ellerindeki malları, paraları, erzak ve giysileri gasbetmişlerdir. Aslında Moriskolar, bundan önce de, Cezayir'e ayak bastıkları ilk günlerde, ortalıkta onların yanlarında büyük meblağlarda paraların bulunduğu şayiasının dolaşmasının etkisiyle bu bedevi kabilelerin pek çok Moriskonun hayatını kaybetmesiyle neticelenen saldırılarına maruz kalmışlardı.87 Bu neviden olaylar karşısında devletin takındığı tavır, fermanları gönderen padişahların isimleri ve zamanları farklı olsa da aynı istikamette olmuştur. Nitekim yukarıda zikrettiğimiz 1573 tarihli fermanı Cezayir Beylerbeyi'ne gönderen padişah II. Selim'dir. Bu fermanda padişah, Moriskoların fakir olmalarına ve vergi ödeyecek hiçbir güce sahip bulunmamalarına rağmen idarecilerin kendilerini vergi ödeme zorladıkları şeklindeki şikayetlerine temas ettikten sonra beylerbeyine "imdi dâru'l-harp'ten çıkıp memelik-i mahrûseme gelen fukara-i ehl-i İslâm'ın libasları ve rençberlik eyleyenlerin ücretleri alınmağa sebep nedir" sorusunu sormakta ve devamla bu fukarânın mal ve menallerini, giysilerini, rençberlik karşılığı aldıkları ücretleri gasbedenlerin tespit edilerek, gasbettikleri eşyanın sahiplerine eksiksiz olarak geri vermelerinin sağlanması, bir daha bu gibi haksızlıkların tekrarlanmasına fırsat verilmemesi, ayrıca Moriskoların kendi ayakları üzerinde duracak hale gelmeleri için vergi muafiyeti uygulamasının üç yıl süreyle daha devam ettirilmesini buyurmaktadır.

1615 tarihinde bu sefer I. Ahmed tarafından Tunus beylerbeyine gönderilen bir başka fermanda ise, bir öncekinde olduğu gibi, padişahın esas itibariyle Moriskolara haksızlık yapılmaması hususundaki iradesi dile getirilmektedir. Padişah fermanda Beylerbeyine devletin tebası olmak bakımından Moriskolarla yerli halk arasında hiçbir farkın bulunmadığını, dolayısıyla da şer-i şerîf'e uygun olmayan hiçbir vergi ile mükellef tutulamayacaklarını, yerli halk ne tür ve ne kadar vergi ödüyorsa onların da aynı şekilde vergilendireleceklerini hatırlatmakta ve devletin Moriskolara bakışını özetleyen şu dikkat çekici ifadeye yer vermektedir: "İmdi eyyâm-ı adalet-encâmdan yerlü olan reâyâsı zulüm ve teaddî olduğuna rıza-yı hümayûnum yoktur. Mezkurlar bir bölük küffâr-ı hezimet-medâr elinden halâs olup zıll-ı himâyet sayesinde rahmet nadân hâl olmak ricasiyle gelmeleri iken hilâf-ı şer-i şerîf ol vechile zulüm ve teaddi olunduğuna kat'an rıza-i şerîfim yoktur".88

Cezayir Beylerbeyi'ne de H. 979/M. 1571 gönderilen bir fermandan anlaşıldığına göre, Moriskoların vergi konusunda olduğu gibi, kadılık, katiplik ve müderrislik gibi görevlere tayin yapılırken de ayrımcılığa maruz kaldıkları anlaşılmaktadır. Sayılan mesleklerde boş bulunan kadrolara, "yabancı" olarak kabul edildikleri için Morisko asıllı bilginlerin atanmasına imkan tanınmamıştır. Moriskoların bu uygulamayı İstanbul'a şikayet etmeleri üzerine padişah II. Selim, derhal ferman göndererek duruma müdahale bulunmuş; ellerinden başka bir iş gelmediği için maişetlerini kazanmada sıkıntı içerisine düşen ilim ehlinden Moriskolara karşı memuriyet görevlerine tayin yaparken haksızlık edilmemesini, tayinlerin Arap, Endülüslü ya da bir başka şekilde ayrımcılık yapılarak değil, liyakat ve ehliyet gibi özellikler dikkate alınarak gerçekleştirilmesi emretmiştir.89

Osmanlı idaresi, Moriskoların sürgün nedeniyle maruz kaldıkları yoksulluk problemini halletme yolunda çareler üretirken, bu topluluk içerisinde bulunan muhtelif meslek dallarında nitelikleri olan kişileri ayrıca değerlendirmeyi ihmal etmemiştir. Mesela gerek Cezayir gerekse Tunus beylerbeyinin emrinde bulunan ordularda, askerlik hizmeti vermeye ehil çok sayıda Moriskonun görevlendirildiği değişik kaynaklarda yer almaktadır. Denizcilik faaliyetlerini iyi bilen Moriskolar, her iki eyalette de donanmada ve gemi inşasında istihdam edilmişlerdir. Cezayir, Cherchel ve Jijel'de kurulan cephane atölyeleri, tamamıyla Moriskolar tarafından işletilmekteydi. Keza Cezayir şehrini denizden gelebilecek saldırılara karşı korumak üzere Cezayir limanında inşa edilen ve içinde 23 top bulunan savunma merkezi, Endülüs tophanesi olarak bilinmekteydi.90

Kuzey Afrika'daki Osmanlı topraklarına göçen Moriskoların karşılaştıkları bir diğer sıkıntı, yerli halk tarafından onların Müslümanlıklarına şüphe ile bakılmış olması idi. Moriskolar açısından bu oldukça garip bir çelişkiydi. Zira, onlar İspanya'da iken Hıristiyanlığı samimi olarak benimseyip benimsemedikleri hususunda Hıristiyanların şüpheli bakışlarını üzerlerine çekmişlerdi; şimdi ise gerçekten Müslüman olup olmadıkları hususunda Müslümanların aynı tür bakışlarına hedef olmaktaydılar. Bazen ilk geldiklerinde İspanyolca konuşmaları ve dış görünüşleri itibariyle daha çok İspanyolları andırdıklarından dolayı yerli halk arasında onların Müslüman olduklarına ihtimal vermeyen gruplar bulunmaktaydı. Bu gruplar onları zaman zaman hem gerçek anlamda Müslüman olmamakla hem de "küffar idaresi altında yaşamayı kabullendiler" diye şerefsizlikle hattâ mürtedlikle itham etmekteydiler. Moriskoları son derece üzen bu tutum, yine de İspanya'da olup engizisyonun baskılarına maruz kalmaktan daha ehven bulunmaktaydı. Morisko asıllı bir münevver olan Hacerî Bejarano'nun şu sözleri oldukça ilginçtir: Bir yanda mürtedlikle suçlanmak, öbür yanda bedevilerin saldırılarına maruz kalmak. İki musibetle karşı karşıyayız. Hem Cezayir hem de Tunus'ta olan durum bu. Ancak bütün bunlara rağmen engizisyondan uzak olduğumuz için yine de şükretmeliyiz".91 Moriskolarlala alakalı olarak halk arasında var olan bu bakış açısı, bazen idarecilere de yansıyabilmekteydi. Bu sebeple olsa gerek ki, Cezayir'de Aragon bölgesinden gelip de sünnetsiz olan bütün yetişkin Moriskoların toptan sünnet olmalarını aksi takdirde köle olarak kabul edilecekleri ilan edilebilmişti.92

Tunus ve Cezayir'deki yerli halk arasında Moriskoların Müslümanlığı hakkında taşınan şüpheleri izale etmek için olsa gerek ki, bu eyaletlere gönderilen fermanlarda Moriskoların, fermanlardaki adıyla müdeccel taifesinin ehl-i İslâm'dan oldukları, İslâma bağlılıktaki samimiyetleri sebebiyle İspanya'dan kovuldukları hususlarının vurgulandığı görülmektedir.

Buraya kadar verilen bilgilerden hareketle, Osmanlı idaresinin yoksul Morisko göçmenler için, onları eski korkularından kurtararak, huzur ve güven ortamı içerisinde yurt, iş ve aş sahibi yapmayı; keza içine girdikleri toplumun horlanan, dışlanan veya getto hayatı yaşamaya mahkum edilen değil, eşit hak ve görevlere sahip bir parçası haline getirmeyi hedefleyen bir "entegrasyon politikası" takip ettiği söylenebilir. Bu politikanın sağladığı elverişli ortam içerisinde, her ne kadar zaman zaman bazı problemlerin yaşanmadığı söylenmese de, Moriskolar beceri ve çalışkanlıkları sayesinde uzun sayılmayacak bir süre içerisinde gerek ekonomik gerekse kültürel açıdan içinde yaşadıkları toplumun hatırı sayılır bir parçası olmayı başardılar.

Yukarıda askerî alanda sağladıklarını söylediğimiz katkılarını, kısa sürede ziraat, zenaat, ticaret ve eğitim alanlarında da sergilediler. Onları sayesinde Kuzey Afrika ipek böcekciliği ve ipek imalinde adını duyurdu. Moriskolar, yerleştirildikleri toprakları gerek kullandıkları sulama teknikleri gerekse üretimine başladıkları yeni meyve ve sebze türleri ile verimli birer tarım alanına dönüştürdüler. Söz gelimi Cezayir'in Annaba kentini, bir zeytin şehrine dönüştüren Moriskolar oldu. Yerli halk, su kaynaklarının kanallar vasıtasıyla evlere ve kent merkezlerindeki yüzlerce çeşmeye akıtılmasını bu göçmenlerden öğrendiler. Moriskoların bu faaliyetleri, hiç şüphesiz hem içinde yaşadıkları topluma katkı sağlamakta hem de kendi refah seviyelerini yükseltmekteydi. Nitekim ister kadın olsun isterse erkek, çok sayıda Moriskonun zamanla mal ve mülklerini vakfeder hale gelmeleri ve bu sayede çok sayıda Morisko vakfının vücut bulması, bu topluluğun ulaştığı ekonomik seviye hakkında fikir verici mahiyettedir. Öte yandan bunların yanında Moriskolar, kendilerine has musikileri, gelenekleri, folklörleri; matematik, geometri, mantık ve felsefe alanlarında sahip oldukları birikimleri ve kendilerine özgü mimarî üsluplarıyla içinde yer aldıkları topluma önemli katkılar sağlamışlardır.93

Bütün bunlar, Osmanlı'nın sözü edilen "entegrasyon politikası"nın başarıya ulaştığının birer kanıtı değil midir?

Sonuç olarak, buraya kadar verilen bilgilerden hareketle, Osmanlı'nın, bazı subjektif ve hissi değerlendirmelerin aksine Endülüs Müslümanlarının sıkıntılarına bigane kalmadığını, gerek sürgün öncesinde gerekse sürgün esnasında ve sonrasında Endülüs Müslümanlarına yardımın devletin hassasiyetle üzerinde üzerinde durduğu konulardan biri olduğunu söylemek mümkündür.



1 Bu Müslümanlara Müdeccenler (Arp. el-Müdeccenûn/İsp. Mudejares) denmektedir. Arapça "de-ce-ne" (Bir yerde kendi isteğiyle kaldı, ikamet etti) fiilinden türemiş olan "Müdeccen" kelimesinin hafif bir tahrifle "Müdeccer" veya "Müdeccel" şeklinde kullanıldığı da vakidir. XIII. yüzyılda Doğu Endülüs'de telif edilen Vocabulista in Arabico isimli kamusta "el-Müdeccennûn" terimi, "Hıristiyan hakimiyetinde yaşayan anlaşmalı Müslümanlar" olarak tarif edilmektedir. İsidro de las Cagigas, Los Mudejares, Madrid 1948, I, 59-61; Huseyn Mu'nis, "Esna'l-Mutâcir...", Revista del İnstituto de Estudios Islâmicos en Madrid, V, 1-2 (l957), s. 140-141; Charles H. Lea, The Moriscos of Spain, London 1901, s. 1 vd. ; Anwar G. Chejne, Historia de Espana Musulmana, Madrid 1980, 100­101, 109; F. M. Salgado, " Esbozo tipologico etnico religioso de los grupos humanos peninsulares", Studia Filologica Salmanticensia, Nüm. 7-8 (1984), s. 261. Osmanlı arşiv belgelerinde bu Müslümanlar için genellikle "müdeccel tâyifesi" tabiri kullanılmıştır: "Tunus Beylerbeyisi ve kadısına hüküm ki, bundan akdem küffar-ı hâksâr elinden giriftâr olan müdeccel taifesi ehl-i İslâmdan olub." Bkz. Başbakanlık Arşivi, Mühimme Defteri, no: 81, hüküm 267, tarih 1024/1615; Mühimme Defteri, no: 78, hüküm: 441, tarih: 1202/1613.
2 Moriscos kelimesi, Ortaçağda, "Moritanya'dan gelenler" anlamında Müslümanlara nisbetle kullanılan Moros kelimesinin küçültülmüş şekli (tasğîr sîgası) olup, "küçük, zavallı, güçsüz, zelil Müslümanlar" anlamına gelmektedir. Bu ismin kullanımı, bir anda ortaya çıkmamıştır. 1492 senesinden önce Hıristiyan hakimiyetinde kalan Müdeccenlerden söz eden belgelerde, çok nadir olmakla beraber Moriscos ismine tesadüf edilebilmektedir. 1492 senesinden sonra Gırnata anlaşmasının ihlal edilip, bu bölge Müslümanlarının zorla vaftiz edilmelerinin ardından bu insanalara delalet etmek üzere, söz konusu isim daha sık kullanılır olmuştur. İlerleyen zaman içerisinde, ister kendi istekleriyle isterse kendi istekleri dışında dışında olsun, İspanya'da Hıristiyanlığa giren bütün Müslümanlar, genellikle bu adla anılmışlardır. Mamâfih, aynı insanlar için, Moros, Aljamas, cristianos nuevos, conversos ve tornados isimlerinin de kullanıldığı görülmektedir. Bkz. Jainer, "Colleccion diplomâtica", Condicion social de los Moriscos, Barcelona 1987, s. 242, 244, 246, 300, 308, 320, 352; F. M. Salgado, "Esbozo tipolıgıco etnico-religioso de los grupos humanos peninsulares en la Edad media", Studıa Philologica Salmanticensia, 7-8 (1984), s. 262; M. Ben Aboud, "The «Moriscos» During The End of The Taifa Period in The Light of The Arabic and Andalusian Sources", Publicationes de l'Enstitut Superieur de Documentation, Tunus (?), s. 30.
3 Muhammed Abdullah İnân, "Mevkıfu'l-Kustantîniyye ve Bâki'l-Alemi'l-İslâmî min Sukûti'l-Endelus", el-Asâle, 27 (1975) s. 101 vd. ; Ahmet Asrar, Osmanlı Devletinin Dinî Siyaseti ve İslâm Alemi, İstanbul 1972, s. 286; Muhammed Abduh Hutâmele, et-Tansîru'l-Kasrî li Mslimî'l-Endelus, Ammân 1980, s. 99; M. Ali Kettanî, "Gırnata'nın düşmesinden XIX. yüzyıl Sonuna Kadar Endülüs'te İslâm", Değişim Sürecinde İslâm, TDV. Yayınları, Ankara 1997, s. 67.
4 et-Temimî önce müstakil makaleler şeklinde neşrettiği bu çalışmaların bir bölümünü, bilahere, biri ed-Devletu'l-Osmaniyye ve Kadiyyetu'l-Mûriskiyyîn (Zağvân 1989) diğeri ise Dirâsât fi't-Tarihi'l-Mûriskiyyi'l-Endelusî (Zağvân 1993) adını taşıyan iki kitapta toplamak suretiyle, Arapça ve Fransızca olarak yeniden ilim âleminin hizmetine sunmuştur.
5 Andrew C. Hess, "The Moriscos: An Ottoman Fifth Column in Sixteeth-Century Spain", The American Historecal Review, LXXIV/1 (October 1968) s. 1-25.
6 Chakib Benafri, Endülüs'te Son Müslüman Kalıntısı Morisko'ların Cezayir'e Göçü Ve Osmanlı Yardımı, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 1989 (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi).
7 Nebil Abdulhayy Rıdvân, Cuhûdu'l-Osmâniyyîn li İnkâzi'l-Endelus ve İstirdâdihi, Mekke 1988.
8 Aziz Samih İlter, Şimali Afrika'da Türkler, İstanbul 1936, s. 52; et-Temîmî, "Evvelu Risâle min Ehâlî Medineti'l-Cezair ila's-Sultân Selîmi'l-Evvel sene 1519", el-Mecelletü't-Tarihiyyeti'l-Mağribiyye, 6 (Tunus 1976) s. 116 vd. ; Rıdvân, 126. et-Temimî, daha sonra kaleme aldığı bir başka makalesinde ("Le Gouvernement Ottoman face au probleme morisque", ed-Devletu'l-Osmaniyye ve Kadiyyetu'l-Mûriskiyyîn, Zağvân 1989, s. 10), Endülüs-Osmanlı ilişkilerinin başlangıç yılı olarak 1487 senesini göstermektedir.
9 Benafri, 42.
10 Katip Çelebi, Takvimu't-Tevârih, İstanbul 1147, s. 111.
11 Efdaleddin, "Bir Vesika-i Müellim", Tarih-i Encümen-i Osmanî Mecmûası (TOEM), I, 1-6 (1329/1911) s. 203.
12 İbn İyâs, Bedâiu'z-Zuhûr ve Vekâiu'd-Dühûr, Bulak 1311, II, 246; İnân, Nihaye, 219-220.
13 Benî Ahmer devleti ve bu devletin yıkılış süreci için bkz. Muhammed Abdullahİnân, Nihayetu'l-Endelus, Kahire 1966; M. A. Ladero Quesada, Historia de un paıs islâmico, Madrid 1989; Rachel Arie, El Reino Nasrı de Granada, Madrid 1992; J. Caro Baroja, Los Moriscos del Reino de Granada, Madrid 1976, Capitulo I.
14 İnân, Nihaye, 216.
15 Ağıtın Arapça metni için bkz. Ahmed b. Muhammed el-Makkarî, Nefhu't-Tîb (nşr. İhsan Abbas), Beyrut 1988, IV, 486-88. Bu ağıtı ülkemizde ilk kez Efdaleddin Bey neşretmiştir ("Bir Vesika-i Müellim", TOEM, I, 1-6 (1329/1911) s. 201-210). Ağıtın ilk tercümesi ise, fazla tanınmamış bir şair olan Filibelizâde Mehmed Nizameddin tarafından gerçekleştirilmiş ve bu tercüme Zekai Konrapa tarafından bir makale konusu yapılmıştır ("Endülüs Mersiyesi, Nizami Tercümesi ve Endülüs Tarihine Kısa bir Bakış", İstanbul 1964). Bkz. Beşir Ayvazoğlu, "Edebiyatımızda Endülüs", Endülüs'ten İspanya'ya, Ankara 1996, s. 85. Söz konusu ağıt son olarak Sezai Karakoç tarafından Türkçeye çevrilmiştir (İslâmın Şiir Anıtlarından, İstanbul 1976, s. 85-90).
16 Karakoç, 90.
17 İsmail Hakkı Uzuncarşılı, Osmanlı Tarihi, Ankara 1983, II, 200.
18 İlter, I, 52; et-Temimî, ed-Devletü'l-Osmaniyye, 11 (Hammer'den naklen).
19 Uzunçarşılı (II, 200) "Katip Çelebi, Takvimu't-Tevârih'te Kemal Reis'in Gırnata padişahına yardım için İspanya sahiline gönderildiği tarihi 896H. (1490 M.) olarak göstermekte..." diyorsa da, bu ifade doğru değildir; çünkü yukarıda da değindiğimiz üzere Katip Çelebi Kemal Reis'in İspanya seferi için ayrılışını 892/1487 yılı olayları arasında saymaktadır.
20 Uzunçarşılı, II, 200.
21 Fevzi Kurtoğlu, "Mukaddime", Kitâb-ı Bahriye, TTK, Ankara 1935, sIII.
22 Saffet, "Zeyl", TOEM, I, 1-6 (1911) s. 212-213; İlter, 53; İnân, Nihaye, 219; Abdulkadir Ahmed Yusuf, Alâkât beyne'ş- Şark ve'l-Garb, Sayda 1969, s. 256; Rıdvân, 134; Benafri, 44, 119 no'lu dipnot.
23 1228-1574 yılları arasında Tunus ve Doğu Cezayir'de hüküm süren bir Berberi hanedanı olup, adını Muvahhidlerin önde gelen devlet ricalinden olan Ebû Hafs Ömer el-Hintatî'den alır. Abbasi devleti 1258'de yıkılınca, Mekke şerifi, Hafsî sultanı el-Mustansır'a halife ve emirü'l-mü'minîn unvanlarını verdi. 1535-1574 yılları arasında İspanyollara tâbi oldular. 1574'te Tunus Osmanlılar tarafından fethedilince, bu hanedanın son temsilcisi İstanbul'a götürüldü ve böylece Hafsîler devleti son buldu. Bkz. 'İnân, Asru'l-Murâbıtîn ve'l-Muvahhidîn, Kahire 1964, II, 367-86; Ahmed b. Amir, ed-Devletu'l-Hafsiyye, Tunus 1974; Muhammed Razûk, "Hafsîler", DİA, İstanbul 1997, XV, 125-28.
24 1548-1659 yılları arasında Fas'ta hüküm süren Sa'dîler'in Hz. Hasan'ın soyundan geldikleri kabul edilmekte ve bu nedenle Eşrâf (Şerifler) olarak da adlandırılmaktadırlar. XVI. yüzyıl başlarında Fas ve civarını istila etmeye çalışan Portekizlilere karşı başarılı mücadeleler verdiler. Aynı yüzyılın ilk yarısı boyunca İspanyollarla ittifaklar oluşturdular. Daha sonra Osmanlı ile benzeri ittifaklar kurdular. 1603'te hanedana altın devrini yaşatan Ahmed el-Mansur'un ölümünün ardından yönetimde ikilik çıktı ve hanedan bölündü. Sonunda Filaliler, bölünmeye son verip yeni bir şerif hanedanı oluşturdular. Bkz. Jamil M. Abun-Nasr, A History of Maghrib in the Islamic Period, Cambridge 1987, s. 206 vd. ; Muhammed el-Hâdî el-Amirî, Tarihu'l-Mağribi'l-Arabî, Tunus 1974, s. 221 vd. ; Huseyn Mu'nis, Tarihu'l-Mağrib ve Hadâratihi, Beyrut 1992, s. 223-340.
25 1235-1550 yılları arasında Tlemsen ve civarında hüküm süren bu devletin kurucuları, Berberi Zenate kabilesine mensup olup Zeyyanîler olarak ta bilinirler. Merinîler ve Hafsîlerle mücadele halinde olmuşlardır. Bilhassa Merinîlere karşı Benî Ahmer idarecileri ve Kastilya kralı ile ittifaklar kurmuşlardır. XVI. yüzyılın başlarında İspanyollar'a tâbi oldular. Türkler'in Cezayir'i ele geçirme mücadelesinde İspanyollar'ın yanında yer aldılar. 1550'de Osmanlı idaresinin Tlemsen'i fethetmesi ile bu hanedan son bulmuş oldu. Bkz. Jamil M. Abun-Nasr, A History of Maghrib in the Islamic Period, Cambridge 1987, s. 134-143; Erdoğan Merçil, "Abdulvâdîler", DİA, İstanbul 1988, I, 276-77.
26 Bu gelişmeler hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Mehmet Özdemir, "İspanya Krallığı'nın XVI. Yüzyılda Endülüs Müslümanlarını Hıristiyanlaştırma Politikası (I) ", Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi (AÜİFD), XXXV (1996), s. 243-284.
27 Rıdvân, 133.
28 Ağıtın Arapça metni için bkz. el-Makkarî, Ezhâru'r-Riyâd, Kahire 1939, I, 108-115. Türkçe tercümeleri için bkz. Azmi Yüksel, "Endülüs'ten II. Bayezid'e Yazılan Anonim Bir Şiir", Belleten, LII, 205 (Aralık 1988) s. 1575-1583; Benafri, 178-185. İngilizce Tercümesi için bkz. J. T. Monroe, "A Curious Appeal to the Ottoman Empire", Al-Andalus, XXXI (1966) s. 281-303.
29 Uzunçarşılı, II, 200; et-Temimî, ed-Devletü'l-Osmaniyye, 11; Yüksel, 1575. Ercüment Kuran, ".II. Bayezid'in Endülüs Müslümanlarının yardım isteklerini cevapsız bıraktığı kuvvetle muhtemeldir" değerlendirmesini yapmakta, dolayısıyla da Kemal Reis'in 1505'te gönderilmiş olmasını pek muhtemel görmemektedir. Bkz. "Cezayir Türkleri'nin Endülüs Müslümanlarını Kuzey Afrika'ya Nakli ve Neticeleri", Endülüs'ten İspanya'ya, Ankara 1996, s. 64.
30 Turan, "Barbaros", Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1992, V, 66.
31 et-Temimî, "Evvelu Risâle min Ehâlî Medineti'l-Cezair ila's-Sultan Selîm el-Evvel sene 1519", el-Mecelletü't-Tarihiyyeti'l-Mağribiyye, 6 (Tunus 1976) s. 116-120; Rıdvân, 136-138. Benafri (s. 48), söz konusu arizada Moriskoların içinde bulundukları kötü durumdan bahsedildiğini ifade ediyorsa da, böyle bir bilgi bulunmamaktadır. Bunun yerine Endülüs'ün işgal altında olmasına işaret edilmektedir. 32 Turan, V, 66; Kuran, 64.
32 Turan. V. 66: Kuran. 64.
33 ".Müslümanlar.Hayreddin Beğ'e haber gönderüb istimdad eylediler. Hayreddin Beğ otuz altı pare kalita (kürekli gemi) gönderüb varduklarında üzerlerine gelen düşmanı bozub ehl-i İslâm'ı gemilere aldılar.Yedi kere sefer eylediler. İslâmiyyanı cümle karşu yakaya geçürüb küffar elinden tahlis eylediler.Bu defa yetmiş bin kadar müdeccel geçüb Cezayir'de ve gayri yerlerde temekkün etdiler. Ekser Cezayir halkı ol ecilden Endülüslüdür" Katip Çelebi, Tuhfetu'l-Kibâr, Matba-i Amire, İstanbul 1141, s. 18; Matbaa-i Bahriye, İstanbul 1329, s. 40; İlter, I, 94.
34 Turan, V, 66; Feridun Emecan, "Kanunî Sultan Süleyman Devri", Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1992, X, 354 vd.
35 Asrar, 283-285; et-Temimî, "Risâle min Muslimî Gırnâta ila's-Sultân Suleymân el-Kânûnî sene 1541", ed-Devletu'l-Osmaniyye ve Kadıyyetu'l-Mûriskiyyîn, s. 34-38; Rıdvân, 139-142; Benafri, 186-188.
36 Asrar, 286.
37 Turan, V, 67; Benafri, 54; Emecan, X, 354-355.
38 Uzunçarşılı, II, 383.
39 Öztuna, IV, 41-42; Emecan, X, 358.
40 İnan, Nihaye, 385.
41 Bu konuda geniş bilgi için bkz. Cengiz Orhonlu, "XVI. Asrın İlk Yarısında Kızıldeniz Sahillerinde Osmanlılar", TD, XVI (1962) s. 1-10; Salih Özbaran, "Osmanlı İmparatorluğu ve Hindistan
Yolu", TD, XXXI (1978) s. 131-141; Feridun Emecen, "Osmanlı Siyasî Tarihi-Kuruluşundan Kaynarca'ya", Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, İstanbul 1994, s. 39-41.
42 Lea, The Moriscos, 100 vd.
43 Lea, A History of the Inquisition in Spain, New York 1906, s. 363 vd. ; Benafri, 54.
44 Bu telakkînin Osmanlı Devleti'nin tabi olduğu hukuk düzeni açısından arzettiği önemi anlayabilmek için Yavuz'un 1520'den önce Balkanların Hıristiyanlardan temizlenmesi ve bu Hıristiyanların Avrupa'ya sürülmesi, böylece Tuna'ya kadar olan toprakların Türk yurdu haline getirilmesi şeklindeki teklifinin Şeyhülİslâm Zenbilli Ali Efendi tarafından "Reayâ bize Allah'ın emanetidir" diyerek reddetmesini burada hatırlamakta yarar vardır. Yine aynı Yavuz, bir başka sefer, İstanbul'daki Hıristiyanların öldürülmesini ve kiliselerinin ellerinden alınmasını istemiş; ancak durumu müzakere eden Zenbilli Ali Cemali Efendi, Patrik'e haber gönderip, padişahla görüşmesini istemiştir. Patrik bir ruhban heyeti ile birlikte Edirne'de padişahın huzuruna çıkarak hem Fatih Sultan Mehmet'in kendilerine verdiği imtiyazları muhtevi emânnameyi göstermiş hem de Kur'an'da cizye karşılığında Hıristiyanlara yaşama hakkının tanındığını dile getirmiştir. Patrik'i dinleyen Yavuz, söz konusu kararından vazgeçmek zorunda kalmıştır. Bkz. Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, İstanbul 1977, IV, 330;. Selahattin Tansel, Yavuz Sultan Selim, Ankara 1969, s. 254; Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi, İstanbul 1993, I, 80-81; Hulusi Yavuz, Yemen'de Osmanlı Hakimiyeti, İstanbul 1984, s. 166-167.
45 Osmanlıların Kuzey Afrika'da hakimiyet sağlamalarında ve bu hakimiyeti devam ettirmelerinde Moriskoların önemli katkısı olmuştur. Bölgedeki Osmanlı idarecileri, çok sayıda Moriskoyu orduda görevlendirmiştir. Söz gelimi İspanya kralı II. Filip'in 1566'da Madrid'deki Fransiz elçisine yazdığı mektupta Cezayir'deki 15 bin iyi yetişmiş arkebüzcüden 6 bininin Morisko olduğunu belirtmekteydi. Moriskolar; silah, barut imali ve gemi yapımında usta oldukları için, bu özellikleriyle Osmanlı savunmasına katkıda bulunmuşlardır. Öte taraftan, korsanlık faaliyetlerinde bulunan Moriskolar -ki sayılarının oldukça fazla olduğu anlaşılmaktadır- hem intikam maksadıyla iyi bildikleri İspanya kıyılarını vuruyorlar hem de Osmanlı denizcilerine aynı iş için yardımcı oluyorlardı. Başarılı denizcilik faaliyetleri neticesinde birçok Morisko gemi reisi seviyesine ulaşmıştır. Örnek olarak Reis Ahmet Ebu Aliye el-İşbûnî, Reis Blanquillo, Büyük Murad, Kaddoum, Kachak Ali, Reis Cevad ve Ebu Fehd el-Guri adları zikredilebilir. Bkz. et-Temimî, ed-Devletu'l-Osmaniyye, 12, 15; Benafri, 132-133.
46 Leylâ Sabbâğ, "Sevratu Muslimî Gırnâta", el-Asale, 27 (1975), s. 136, 141.
47 Bu fetvanın metni için bkz. İnân, Nihaye, 342-344.
48 Benafri, 57.
49 Lea, 229; Mehmet Özdemir, Endülüs Müslümanları I, Ankara 1994, s. 213-214.
50 Sabbâğ, 130-131.
51 İsyanın ekonomik sebepleri hakkında geniş bilgi için bkz. Nicolas Cabrillana Ciezar, "Rebelion, guerra y expulsion de los moriscos de Almeria (1568-1571) ", Los Cuadernos de la Biblioteca Espanola de Tetuan, 13-14 (Junio-Diciembre 1976) s. 7 vd. ; Sabbâğ, 128.
52 Hess, 4.
53 Luis de Marmol Carvajal, Rebelion y castigo de los Moriscos, Malaga 1991, s. 93-94; Lea, The Moriscos, 237; Luis Caro Baroja, Los Moriscos del Reino de Granada, Madrid 1976, 174.
54 Lea, The Moriscos, 279.
55 Başbakanlık Arşivi, Mühimme Defteri, No: 9, Hüküm: 231, Tarih: 10 Zilkâde 977 Hicrî (1569). et-Temimî tarafından Arapça tercümesi ile birlikte neşredilen bu fermanın (ed-Devletu'l-Osmaniyye, 23-25) Latin harfleriyle yapılmış transkribe metni için bkz. Benafri, 189-191. Peçevi'nin bu münasebetle verdiği bilgilerde ciddi bazı hataların bulunduğu müşahede edilmektedir. Mesela 1568'de başlayan Gırnata isyanı 1570'de başlamış gibi gösterilmektedir. II. Selim'e müracaatın bu tarihten sonra vaki olduğu ima edilmektedir ki, padişahın Endülüslüler'e gönderdiği ferman 977 (1569) tarihini taşıdığı için bu da doğru değildir. Bkz. Peçevi İbrahim Efendi, Peçevi Tarihi, Hazırlayan: Bekir Sıtkı Baykal, Ankara 1981, s. 343.
56 li Seydî, Sokullu Mehmet Paşa, İstanbul 1327, s. 5; Benafri, 64.
57 Başbakanlık Arşivi, Mühimme Defteri, No: 9, Hüküm: 204, Tarih: 10 Zilkâde 977 Hicrî (1569). Fermanın Latin harfleriyle yapılmış transkribe metni için bkz. Benafri, 192-193.
58 Miguel Angel de Buene İbarra, "La Guerra de Granada vista por los castellanos del siglo XVI a la luz de un manuscrito inedito", ACTES I, Tunus 1980, s. 94.
59 et-Temimî, ed-Devletu'l-Osmaniyye, 19-20 (Fray D. de Haedo, Histoire des Rois d'Alger, Alger 1881, s. 139'dan naklen).
60 İlter, 146; Benafri 67.
61 et-Temimî, ed-Devletu'l-Osmaniyye, 20.
62 Döneme yakın İspanyol tarihçilerinden Perez de Hita, Muhammed b. Ümeyye'nin Türkler tarafından öldürüldüğünü kaydetmektedir. Bkz. Francisco Marquez Villanueva, "El Mito de gran conspiraciön morisca", ACTES II, Tunus 1984, s. 272.
63 Başbakanlık Arşivi, Mühimme Defteri, No: 14, Hüküm: 199, Tarih: 3 Sefer 979 Hicrî. Fermanın Latin harfleriyle transkribe metni için bkz. Benafri, 194-195.
64 Başbakanlık Arşivi, Mühimme Defteri, No: 14, Hüküm: 200, Tarih: 3 Sefer 979 Hicrî. Fermanın Latin harfleriyle transkribe metni için bkz. Benafri, 196-197.
65 Buene Ibarra, 99.
66 Ciezar, 42.
67 Carvajal, 192-193.
68 Carvajal, 225-227.
69 Carvajal, 269-271; Lea, The Moriscos, 262; Caro Baroja, 2oo; Ciezar, 52.
70 Sürgün kararı ve neticeleri hakkında geniş bilgi için bkz. Lea, The Moriscos, 263 vd. ; Caro Baroja, 203 vd. ; İnân, Nihaye, 375.
71 Benafri, 73.
72 Lea, The Moriscos, 281-283.
73 İspanyolca tercümesi ile birlikte neşredilen bu mektup için bkz. O. F. N., Dario Cabanelas, "Proyecto de alianza entre los sultanes de Marruecos y Turquıa", Miscelanea de Estudios Arabes y Hebraicos, Granada 1957, s. 63-70.
74 Öztuna, IV, 351.
75 İnân, Nihaye, 388.
76 Osmanlı Devleti'nin Cezayir, Tunus ve Trablusgarb eyaletlerine XVI-XX yüzyıllar arasında bu isim verilmekteydi. Garp Ocakları'nda 300 yıldan fazla süren Osmanlı hakimiyeti döneminde Osmanlı uygarlığının siyasî, kültürel, askerî ve ekonomik özellikleri bu ülkelerde yayıldı ve her alanda önemli gelişmeler sağlandı. Garp Ocakları'nın halkı genellikle Arap ve Berberi asıllıydı. Bunlara XV. yüzyılın sonlarında ve XVI. yüzyılda Endülüslü Müslümanlar ve Yahudiler katıldı. Endülüslü Müslümanlar yeni bir medeniyet anlayışı getirirken, Türk fâtihler de idareci, asker ve ulemâ olarak etkilerini gösterdiler. Söz konusu ocaklarda Arapça yaygın dil olmakla beraber siyasî alanda Türkçe de önem kazandı. İstanbul ile yazışmalar Türkçe yapılıyordu. Garp Ocakları hakkında geniş bilgi ve literatür için bkz. Atillâ Çetin, "Garp Ocakları", DİA, İstanbul 1996, XIII, 382-386.
77 Mercedes Sanchez Alvarez, "Algunos aspectos sobre los Turcos en la literatura de los Moriscos", Actas del Coloquio Internacional Sobre Literatura Aljamiada y Morisca, Madrid 1978, s. 295-311.
78 Benafri, 75.
79 Sürgün kararının alınışı, muhtevası ve uygulanma biçimi hakkında geniş bilgi için bkz. Pascual Boronat y Borrachina, Los moriscos espanoles y su expulsion, Granada 1992, Capitulos XI-XIV; Lea, The Moriscos, 292-365; Caro Baroja, 224-236; İnân, Nihâye, 393-410; Cemaluddin, 205­264.
80 Cemaluddin, 219.
81 Akdes Nimet Kurat, Türk-İngiliz Münasebetlerinin Başlangıcı ve Gelişmesi, Ankara 1953, s. 174; Kuran, 66; Benafri, 77. Kurat, Morisko kelimesinin karşılığı olarak "mürük" ve "berberi" kelimelerini kullanmaktadır ki, her ikisi de doğru bir kullanım değildir. "Mürük" kelimesinin kaynağını ve ne anlama geldiğini henüz tespit edebilmiş değiliz. Belki bir yanlış okuma da olabilir. Öte taraftan Moriskoların içinde Berberi asıllılar olduğu gibi Arap ve İspanyol asıllılar da vardır. Dolayısıyla Endülüslü bütün Müslümanlara delalet etmektedir. Bu sebeple bu topluluğun "Berberiler" le özdeşleştirilmesi isabetli değildir.
82 Kuran'ın ifadesine göre Prof. Halil Sahillioğlu'nun Venedik Devlet Arşivi (Archivio de Stato Di Veniza Buste 7-48/155) 'nde bulup bir fotokopisini kendisine gönderdiği bu belgeyi et-Temimî Arapça tercümesiyle birlikte neşretmiştir. Bkz. et-Temimî, ed-Devletu'l-Osmaniyye, 45-48. Latin harfleriyle transkribe metni için bkz. Benafri, 198-199.
83 Kuran, 66.
84 Benafri, 77.
85 Başbakanlık Arşivi, Mühimme Defteri, No: 23, Hüküm: 284, Tarih: 28 Recep 981 (1573).
86 Başbakanlık Arşivi, Mühimme Defteri, No: 78, Hüküm: 441, Tarih: 1022 (1613).
87 Msl. bkz. Mikel de Epalza, Los Moriscos antes y despues de expulsiön, Madrid 1992, s. 219-220.
88 Başbakanlık Arşivi, Mühimme Defteri, No: 81, Hüküm: 267, Tarih: 1024 (1615).
89 Başbakanlık Arşivi, Mühimme Defteri, No: 23, Hüküm: 244, Tarih: 19 Recep 981 (1573).
90 Geniş bilgi için bkz. Chakib Benafri, Endülüs'te Son Müslüman Kalıntısı Moriskoların Cezayir'e Göçü ve Osmanlı Yardımı (1492-1614), Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 1989, s. 131-132.
91 Epalza, 256.
92 Epalza, 256.
93 Geniş bilgi için bkz. Benafri, 133 vd.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
4882 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın